|
CİHANGİRLİK :
Bir milletin
devlet kurma ve bu devleti yaşatma yeteneği hiç şüphesiz, o
milletin kendisine has
değerlere
sahip olmasıyla ilgilidir. Bu açıdan değerlendirildiğinde
Türkler'in tarih boyunca kurmuş
oldukları
devletlerin çokluğu, Türklerin teşkilâtçı bir millet
olduklarını gösterir. Türklerin devlet kurma
ve
yaşatmasındaki anlayışı izah edebilmek için Türk kültürünü,
vatan ve millet anlayışını, hâkimiyet
telâkkisini ve
idarî ve askerî yapılanmasını anlamak gereklidir.
Türk Kültürü
Bir milletin
tarih boyunca meydana getirdiği maddî ve manevî unsurların
bütünü, o milletin kendine
has
"değerleri"dir. Gündelik hayattan devlet hayatına kadar
bütün bir yaşayışı içine alan bu değerler
manzumesi
"kültür"ün konusunu teşkil eder. Dolayısıyla, dil, edebiyat,
sanat, içtimaî ve iktisâdî
hayat vs. hep
bir kültürün ortaya çıkardığı ve şekillendirdiği veyahut bir
kültürü şekillendiren ve
yaşatan
unsurlardır. İlk bakışta girift görülebilen bu izah aslında
gayet basittir. Nitekim bazı
sosyologlara
göre kültür; her şey unutulduktan sonra akılda kalandır.
Yani hayatın
tabiî akışı içerisinde aile ve çevreden kazanılan âdeta
şuuraltında mevcut bir davranış
biçimidir.
Ferde münhasır gibi görülen bu davranış biçimi, topluma
şamil olduğu zaman "millî kültür"
adını alır.
Dolayısıyla millî kültür, bir topluluğu "millet" haline
getirebilir. Fakat her kültür, her toplumu
millet yapmaya
da yetmez. Nitekim Afrika veya Avustralya'daki ilkel
kabileler, eski ve farklı bir
kültüre sahip
oldukları hâlde, günümüzde dahi, millet kavramından bihaber
yaşamaktadırlar. Ancak
kendini
geliştirebilen, özünü bozmadan kendini yenileyebilen
kültürler güçlü bir millet ve devlet
geleneğine
sahip olabilir.
Milleti
yaşayan bir varlık olarak düşünecek olursak, onu hayatta
tutan yegâne gıdanın kültür
olduğunu
görürüz. İşte bu sebeple, millî kültür ile beslenen ve
mücehhez kılınan halkın "organize"
olmuş biçimine
"millet" denilmektedir. Milletin oluşturduğu yüce
organizasyon ise "devlet"i ortaya
çıkarır. Bazı
ilim adamları bu tanımları kültür ve medeniyetle
karşılaştırarak bir sonuca varırlar.
Onlara göre
millet veya milliyet, "millî kültür" ile "medeniyet" ise
"devlet" ile irtibatlıdır. Irk, dil, din ve
coğrafya
kültür ve medeniyetin müşterek unsurlarıdır. Bu unsurlardan
birkaçına sahip olabilen
medeniyeti,
kültürden ayıran en önemli husus ise, medeniyetin
"beynelmilel" olabilmesidir. Özellikle
din ve
coğrafya birliğinden kaynaklanan medeniyetlerde bu durum
daha açık bir biçimde görülebilir.
Bu açıdan ele
aldığımızda, medeniyet tek bir kültürden oluşmaz. Meselâ
İslâm medeniyeti Arap,
Fars ve Türk
kültürlerinin bir sentezi durumundadır.
Bozkır
medeniyeti olarak adlanan aynı coğrafya ve yaşayıştan
beslenen medeniyette ise aslî unsur
"Türk kültürü"
olmuştur. Çünkü Türk millî kültürü, tekamül edebilme
özelliği ile Orta Asya
coğrafyasında
baskın bir kültürdür ve kısa zamanda milletleşmeden
devletleşmeye
sıçrayabilmektedir.
Hâkimiyet Telâkkisi
Türklerin en
erken devirlerden beri oluşturdukları devlet anlayışı, diğer
milletlerden ayrılır. "Türk Cihan
Hâkimiyeti",
"Nizam-ı âlem ülküsü" gibi anlayışlarla ifade edilen "üniversel"
yani "cihanşümul" devlet
fikrinin
temelinde elbette Türklerin üzerinde bulunduğu coğrafyanın,
yaşayış ve inanç tarzının etkisi
büyüktür.
Bunları bilmeden Türk milleti ve devletini izah edebilmek,
Türklerin imparatorluklar kurma
ve yaşatma
başarısını anlayabilmek oldukça güçtür.
Devlet bir
anlamda milletin en üst seviyede organize olmuş şeklidir ve
bu anlamıyla günümüzde
hemen her
devletin yapılanması birbirine benzer. Ancak devlet
anlayışı, milletlerin tarih ve kültürü ile
doğrudan
ilişkilidir. Bu sebeple Türk devlet anlayışı kendine mahsus
özelliklere sahiptir. Devleti
tanımlayan
veya devletin unsurlarını oluşturan kavramlar dahi,
Türklerin köklü ve kendine has bir
devlet fikrine
sahip olduklarını gösterir. Daha önce de belirtildiği gibi
Türk devletleri "cihanşümul" bir
anlayış ile
oluşturulmuştur.
Yani cihana
hâkim olma ve yönetme düşüncesi tarihte kurulan Türk
devletlerinin ortak hususiyetidir.
Bu düşüncenin
oluşmasında elbette eski Gök Tanrı inancının izleri görülür.
Nitekim Göktürk
Kitabelerinde
bu anlayış açık bir şekilde dile getirilmiştir:
Üstte mavi
gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisin arasında kişioğlu
(insanoğlu) yaratılmış ve
kişioğlunun
başına babam, amcam Bumin ve İstemi kağanlar Tanrı
tarafından oturtulmuştur".
Bu ifadeden de
anlaşılacağı gibi, Türk kağanı ilâhî bir menşeden yani
Tanrıdan devlet kurma ve
yönetme
yetkisini (kut) almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı
yönetme gibi ağır bir mesuliyeti
üslenirken,
insanoğlunun huzur ve refahını ön plânda tutmak zorundadır.
Dolayısıyla, batıdaki
"imperium=imparatorluk"
kavramı ile Türklerdeki devlet kavramı özünde birbirinden
farklıdır. Batıda
imperium
anlayışı her hâl ve şartta ceberut bir "hükmetme" ve
"kazanma" esasına dayanır. Bu
anlayış, çok
uluslu bir imparatorluğun zaman içerisinde, diğer milletleri
"sömürge" olarak görmesine
yol açmıştır.
Türk tarihinde ise bu anlamda hiçbir "imparatorluk" yoktur.
Çünkü Türk devletinin temel
felsefesinde,
"almak" değil "vermek" esastır. Devlet kelimesinin "saadet,
huzur" anlamında
kullanılması
dahi bunu gösterir. Türk devleti adalet içerisinde, töreye
bağlı olarak bütün zenginliğini
halkına
dağıtır. İşte bu sebepledir ki Türklerde zengin yani "bay"
kişi, malı mülkü çok olan kişi değil,
onu halkıyla
paylaşan kişidir. Bey olmanın gereği budur. Türklerin kısa
zamanda devlet kurmalarının
ve başka
milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde bu
anlayış yatar.
Devleti Oluşturan Unsurlar
Günümüz devlet
kavramına göre devletin oluşabilmesi için şu unsurların bir
arada bulunması
gerekmektedir;
ülke, millet, siyasi hâkimiyet ve teşkilâtlanma. Türkler en
eski çağlardan beri bu
unsurları esas
alan pek çok devlet kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek İslâm
öncesi olsun, gerek İslâmî
dönemde olsun
kurulan her Türk devleti birbirinin devamı niteliğindedir.
Çünkü, devletlerin adı veya
coğrafyası
farklı da olsa, Türk devlet anlayışı umumî hatlarıyla hep
aynı kalmıştır.
Vatan ve Millet Anlayışı
Üzerinde
yaşanılan coğrafya, milletlerin kültüründe, dolayısıyla
yaşayış ve inançlarında önemli bir
yer tutar.
Ancak coğrafyayla bütünleşebilen bir millette vatan ve
devlet anlayışı gelişebilir. Günümüz
Türk dünyasını
da göz önünde bulundurduğumuzda aynı sonuca varılabilir ki,
Türklerin eskiden beri
yaşadıkları
topraklar, nispeten yüksek plâtolarla çevrili, su
kaynaklarına sahip, yaylak ve kışlak
alanlarının
bulunduğu, uçsuz bucaksız bozkırlardır. Bu özellikleriyle
Türk coğrafyası daha çok
hayvancılığa
müsait bir hayat tarzını ifade eder. Ancak kendine ve
hayvanlarına yetecek ölçüde
ziraat da
yapılır. Atın bu geniş coğrafyada ayrı bir önemi vardır.
Yaylak ve kışlak hayatının
vazgeçilmez
unsuru olan "konargöçer"lik, Türklere has bir yaşayış
biçimidir. Konargöçerlik, ilkel
göçebelik ile
karıştırılır.
Halbuki bu tip
hayat tarzında, iki menzil arasında (yaylak ve kışlak) töre
yani hukuk ile sınırları
çizilmiş bir
gidip gelme söz konusudur. Yani göçebelikte olduğu gibi
herhangi bir hukuka bağlı
olmayan,
gelişigüzel bir göç söz konusu değildir. Dolayısıyla
"karnının doyduğu her yeri" makbul
gören
göçebelikte vatan mefhumu gelişmezken, Türk
konargöçerliğinde, yer ve sub (su) "ıduk" yani
mukaddes
addedilir ve bu inanış, güçlü bir vatan anlayışını ifade
eder. Büyük oranlarda hayvan
sürülerine
sahip olan Türk boyları, bir taraftan kutlu saydıkları
coğrafya ile uyum içerisinde hayatlarını
idame
ettirirken, diğer yandan öteki boylar ile "töre" gereği
münasebetlerini geliştirirler. Çünkü aynı
tarz yaşayışa
sahip olan boylar, gerektiğinde sürülerini birleştirerek,
tabiî afetler, kuraklık, otlak
darlığı vs.
gibi durumlarda ya da düşmanlarının saldırıları karşısında,
iş birliği yapmak zorundadır. Bu
ve benzer
sebepler Türk konargöçerlerini birlikte yaşamaya tasa ve
sevinçte birliğe kısacası "millet"
olma şuuruna
götürür. Sınırları belirli bir coğrafya üzerinde siyasî
örgütlenmeye giden milletin ortaya
çıkardığı
hükmî kişilik ise devlet olarak nitelendirilir.
Bugün yanlış
olarak doğrudan doğruya milletin karşılığı olarak kullanılan
"ulus", aslında üzerinde
halkın
yaşadığı belirli bir idarî taksimata ayrılmış toprak
parçasıdır. Bu anlamıyla Türkler "ulus" veya
"uluş" sözünü,
eyalet anlamında kullanmışlardır. Ancak bu kavram dahi vatan
ile milletin birbirinden
ayrılmaz
olduğunu göstermektedir. Türklerin devlet için "il" sözünü
kullanması da bu anlayışı
doğrular.
Göktürk, Uygur ve Karahanlı çağında il kavramı doğrudan
devlet sözünü karşılamıştır. Bu
devlet,
belirli sınırları olan, üzerinde halkın yaşadığı bir
devlettir.
Teşkilât
Türkler
yukarıda da belirttiğimiz gibi, en eski çağlardan beri güçlü
bir millet anlayışına sahiptir. Millet
için Göktürk
Kitabelerinde "bodun" veya "budun" ifadesi kullanılmıştır.
Bodun sözü, bod veya boy
olarak
günümüze kadar gelen ve insan vücudunu karşılayan bir
kelimedir. Dolayısıyla, ahenk
içerisinde
birbirini tamamlayan bir işleyiş yapısına dayanan sosyal
birlik veya kabileler için de aynı
kullanılmıştır. Ancak daha çok milletin temelini teşkil eden
güçlü sosyal birlikler bodun olarak
nitelenir ve
"bağımsız, illi ve kağanlı" Türk milletini ifade eder.
Göktürk Kitabelerinde, devleti kuran
boylar için
Türk budun tabiri kullanılır. Bu anlamda Türgeşler, Oğuzlar
için "Türküm budunum"
denilmektedir.
Dolayısıyla kitabelerde geçen Türk budun siyasî bir birlik
içerisinde yaşayan hür,
müstakil bir
ve beraber olan boyları kucaklayan geniş ve gelişmiş bir
kavramdır. "Türk Sir Budun"
tabiri de bu
anlamda birleşik Türk boylarını karşılar. Bir araya
gelememiş, dağınık boylara ise
kitabelerde "Tölös
(Töles)" denir. Kısacası budun veya milletin, devlet ve
kağana sahip, siyasî bir
birlik
oluşturmaları şarttır. Nitekim boyları ifade eden "ok"
tabiri de bu açıdan değerlendirilmelidir. On-
ok, Üç,ok,
Boz-ok gibi Oğuz kollarının adında görülen "ok", sosyal ve
siyasî açıdan belirli bir birliğe
bağlı olan boy
anlamına gelir. "Ok"suz olan boy, hiçbir otoriteyi
tanımayan, asi grup demektir. Bu
sebepten
dolayı Türklerde ok tâbiliğin sembolüdür.
Oğuz Kağan
Destanı'nda, Oğuz Han, üç küçük oğlunu temsil eden
Üç-Ok'lara sembol olarak ok, üç
büyük oğlunu
temsil eden Boz-oklara ise sembol olarak yay verir ve şöyle
der; "Nasıl ki ok, yay
kendisini
nereye çevirirse oraya gitmek zorunda ise, küçük oğul da
(hâkim olan) büyük oğula öyle
tâbi olmak
zorundadır". Bugün Anadolu'nun bazı bölgelerinde, düğün
merasimlerine davet edilmek
üzere düğün
sahibinin, yakınlarına "okuntu" yollaması da bu anlayışın
değişik bir ifadesidir.
Kısacası,
Türklerde bodun veya millet, birlikte yaşama arzusu
gösteren, siyasî bir teşkilâtlanmaya
sahip hür ve
müstakil topluluktur. Ortak hedef ve gayeleri olan insanlar,
elbette aynı tarih, kültür ve
yaşayışa sahip
olurlarsa, bir ve beraber olurlar. Milliyet duygusunun
gelişmesinde ortak değerleri
benimseme ve
onlara sahip çıkma bu açıdan önemlidir. Nazizm ve faşizm'de
görülen üstün ırk
anlayışı veya
komünizmde ütopya olarak kalan işçi sınıfının hâkimiyetine
dayalı "proletarya
diktatörlüğü"
düşüncesinde, bütün bir milleti ve insanlığı kucaklayan
ortak değerlerin olamayacağı
açıktır. Türk
tarihinde bizi komplekse düşürecek bu tür en ufak bir örnek
dahi yoktur. Aksine
Türklerde
millet telâkkisi, ayırıcı değil birleştirici bir unsur
olarak düşünülmüştür. Meselâ Mete, Hun
devletini
kurduktan hemen sonra Çin hükümdarına yazdığı mektupta "Eli
ok ve yay tutan herkes Hun
oldu" der.
Eğer dar anlamda kabileci bir anlayış Türklerde olsa idi,
Selçuklu devletinin hanedanı
oluşturan
Kınık boyunu; Osmanlıların Kayı'yı devletlerine isim olarak
seçmeleri gerekirdi.
Aksine
Osmanlılarda millet kavramı yalnız Türkleri kapsamıyor,
devlet içindeki tüm insanları içine
alıyordu.
Atatürk'ün "Ne mutlu Türküm diyene" sözü ve "Türkiye
Cumhuriyetini kuranlara ve burada
yaşayanlara
Türk denir" tanımlaması da, bütünleştirici bir anlayışın
ifadesidir. Osmanlının bir cihan
devleti hâline
geleceğini kerametiyle önceden bildiren Şeyh Edebalı'nın
Osman Bey'e vasiyeti
Türklerin ne
kadar ulvî bir anlayışa sahip olduklarını göstermesi
açısından çok anlamlıdır;
"Ey oğul!
Beğsin, bundan sonra öfke bize uysallık sana. Suçlamak bize,
katlanmak sana. Acizlik-
yanılgı bize,
hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar,
anlaşmazlıklar bize,
adalet sana.
Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey
oğul bundan sonra
bölmek bize,
bütünlemek sana."
Böyle bir
örnek başka hiçbir millet ve devlete nasip olmamıştır. Türk
devlet anlayışının temellerine
inecek
olursak, Şeyh Edebalı'nın sözlerini daha iyi anlayabiliriz.
Devlet Anlayışı ve Hükümdar
Daha önce de
belirttiğimiz gibi Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini
esas alan ilâhî kaynaklı bir
hâkimiyet
esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına
vermiştir. Kitabelerde bu
durum; "kutum
var olduğu için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu."
şeklinde sık sık geçmektedir.
Tanrı, Türk'ün
yeri suyu ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi
etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî
menşeli olduğu
bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam
etmiştir. İslâmî dönemde
de aleme nizam
verme ülküsü "gaza ve cihat" yoluyla sürdürülmüştür.
Türk devlet
anlayışına göre devlet hanedanın ortak malıdır ve
sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan
azaları taht
üzerinde hak iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı
tarihine kadar bütün Türk devletleri
tarafından
korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve
kudreti babadan oğula süren ve
soy asaletine
bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz. Aksine Türklerde
hükümdarlık "liyakat" ile
kazanılır.
Kutadgu Bilig'de devlet yönetiminin esasları açık bir
şekilde ortaya konmuştur. Buna göre
bir kişinin
kağan olabilmesi için şu üç özelliğin tanrı tarafından
kendisine bahşedilmesi gerekir; 1-
Kut, 2-Ülüg,
3-Yarlık.
Kut, doğrudan
doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve yetkisini
vermesidir. Zaman
içerisinde bu
kavram doğrudan doğruya devletin kendisini ifade eder
olmuştur. Yarlıg da umumiyetle
kut kavramı
ile beraber kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz,
tanrının emir ve bağışlamasını ifade
eder. Tanrının
devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de
yeterli değildir. Bu
özelliklerin
yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip olması yani
ülüg'ünün de bulunması gereklidir.
Bütün bu
özellikleri şahsında toplayan kağan kül yani şan ve şöhret
sahibi olabilir.
Kutadgu
Bilig'de devlet idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir.
Eserde Gündoğdu adlı şahıs,
hâkimiyeti
yani hükümdarı; vezir Aydoğdu, devlet anlamında kut'u ve
vezirin oğlu Öğdülmüş ise aklı
temsil eder.
Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş tarafından
frenlenir. Aslında bu
şahıslar
kağana Türk töresini hatırlatır. Çünkü Türklerde "İl gider
töre kalır" felsefesi esastır. Devletin
bekası ancak
töreye bağlı olmasına bağlıdır. Türk töresi üç saç ayağından
oluşmaktadır; könilik,
uzluk ve
tüzlük.
Könilik,
adaletin karşılığı olarak kullanılır. Hükümdarın ve
dolayısıyla devletin adil olması, adalet
dağıtması
şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli
özelliğidir. Uzluk ise akıl ve
mantık
demektir. Türk töresi us yani aklı ön plânda tutar. Zaten
törenin kendisi de Türklerin uzun
geçmişi
içerisinde akıl ve irade ile şekillenen davranış
biçimlerinin kurallara bağlanmış bir ifadesidir.
Türkçemizde
yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile halk
arasındaki münasebetlerde
aklı ön plâna
alarak ortak bir noktada buluşmayı anlatır. Könilik ve
uzluk'un tamamlayıcısı
durumunda olan
tüzlük ancak adalet içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür.
Çünkü tüzlük, eşitlik
içerisinde
sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında
insanlar hak ve
yükümlülükleri
bakımından eşittir. Düzen ve tüzük sözlerinin içerisinde
aslında bu kavram vardır.
Asayiş ve
düzen ancak, törenin gereği olan "tüzlük" ile sağlanır.
Eşitlik sözü bazı dış ideolojik
akımlarda
sınıf çatışmaları ve yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen
ikilikleri üzerine kurulmuştur.
Halbuki Türk
devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere
yabancıdır. Türk devleti sadece
kendi milleti
için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler için de Türk
töresine uygun hareket
etmiştir.
Osmanlı Devleti'nin bugün üç kıt'aya yayılmış, üzerinde 35
devletin kurulduğu büyük bir
coğrafyayı ve
değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre
bir arada tutmasının özünde bu
gerçek yatar.
Her şeyden
evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında
uçurumlar bulunan kast veya
sınıflar
yoktur. Türklerde millet devletin devlet de milletin
hizmetindedir. Soy asaletinin yerine liyakat
esas
alınmıştır. Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı
atanın soyundan gelir. Dolayısıyla bir
boyun
ötekinden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile
belirlenen ve temelde liyakatını
ispat etmiş
olan boylar, Oğuz yaşayışında ve teşkilâtında
sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz'un
en büyük oğlu
olan ve Osmanlı devletini kuran Kayı'dan başka bir boyun
devlet kuramaması
gerekirdi.
Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan
Kınıklar Selçuklu devletini
kurmuşlardır.
Nasıl ki Türk
devletiyle milleti arasındaki münasebetler, könilik, uzluk
ve tüzlük gibi üç temel unsura
dayanan Töre
ile tespit edilmişse, Eski Türk toplumunda boylar arasındaki
münasebetler de ongun,
orun ve ülüş
gibi yine töreye dayanan üç temel kavram ile tanzim
edilmiştir. Türk sosyal hayatındaki
nizam aslında
devlet anlayışına olduğu gibi aksetmektedir. Dolayısıyla bir
boyun içtimaî hayattaki
yeri aynı
zamanda onun devlet içerisindeki hatta askerî teşkilâttaki
mevkiini de belirler. Çünkü
yukarıda izah
etmeye çalıştığımız gibi, devlet, millet ve ordu Türklerde
iç içe girmiş unsurlardır.
Hunlardan
Osmanlılara uzanan büyük tarihi çizgide, Oğuzlar, bizim de
içerisinde bulunduğumuz,
Batı
Türklüğünün ana gövdesini oluşturmaktadır. 24 Oğuz boyundan
ibaret Oğuz içtimaî teşkilâtı,
Hun, Göktürk,
Uygur, Selçuklu, Osmanlı devlet ve askerî
teşkilâtlanmasından örnek alınmıştır.
Oğuznamelerde
edebi biçimde ifade edilen bu yapılanmada Oğuzlar iki ana
gruba ayrılır; Sağ kolda
bulunan ve
hâkim olan Boz-oklar (Gün, Ay ve Yıldız), sol kolda bulunan
ve tâbi olan Üç-oklar (Kök,
Dağ ve Deniz).
Dede Korkut Oğuzlarında İç-oğuz (Üç-ok) ve Dış-oğuz (Boz-ok)
biçiminde anılan bu
ikili teşkilât
Hunlarda Kuzey-Güney, Göktürklerde Doğu - Batı şeklinde
yaşatılmıştır. Selçuklu ve
Osmanlılarda
ise sağ ve sol Beylerbeyiliği, Anadolu ve Rumeli
kadıaskerliği vb. biçimde ifade
edilmiştir. Bu
ikili yapının içerisinde yer alan üç kol ve bu kollara ait
dörder oğul, 24'lü sistemi
tamamlarlar.
Hunlardan Osmanlılara kadar, özellikle askerî yapılanmada bu
24'lü sistem az çok
muhafaza
edilmiştir.
Oğuz teşkilât
yapısında her boyun mevkii, sahip olduğu ongun, orun ve ülüş
ile belirlenir. Meselâ
Günhan
oğullarının ongunu, yani onların sembolü şahindir. Ayrıca 24
boyun her birine ait bir damgası
bulunmaktadır.
Teşkilât düzeninde her boyun nerede oturacağı yani orun'u da
tespit edilmiştir.
Büyük oğulu ve
hâkimiyeti temsil eden Boz-oklar toyda veya divanda sağ
tarafta yer alırken, küçük
oğul
durumundaki Üç-oklar solda bulunurlar.
Boylar
teşkilât içinde sahip oldukları mevkiye göre, bir toy
esnasında kesilen bir koyunun neresinin
kendi
hisselerine düşeceğini (ülüş) dahi bilmektedirler.
Hâkimiyeti elinde bulunduran kağan, koyunun
baş kısmını
kendi hissesi olarak ayırırken, en büyük boy olan Kayılar,
koyunun "sağ karı yağrın"ını
alır. İlk
bakışta katı bir kural gibi görülen bu teşrifat, protokol
kuralları, aslında tamamen "liyakat"a
dayanan bir
uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Fatih Kanunnamesinde dahi,
Osmanlılarda
uygulanacak
teşrifat kuralları, Oğuzlarda olduğu gibi kesin çizgilerle
tespit edilmiştir. Dede Korkut
hikâyelerinde
boyların veya beylerin teşkilât içerisindeki yerlerinin
nasıl tespit edildiği sarih bir
şekilde
açıklanmaktadır. Bir Oğuz kahramanın Oğuz beylerinin
omuzlarına basa basa ön tarafa
geçmeye
çalışması üzerine ona; "Mere sen kan mı döktün, baş mı
kestin, aç mı doyurdun, yalınçak
mı donattın"
ki öne geçersin diye ikaz edilir. Bu ifadede bey olmanın
veya protokolde yer almanın
nelere bağlı
olduğu güzel bir şekilde ifade edilir.
Askerî ve İdarî Yapı
Türk
devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde etkili olan diğer bir
unsur, hiç şüphesiz askerî
teşkilâtlanmadır. Tarih boyunca Türk ordusu diğer millet ve
devletlerin gıpta ettiği, öykündüğü bir ordu
olmuştur. Türk
askeri düşmana korku, dostuna ise büyük bir güven vermiştir.
Türk ordusu hem
teşkilâtlanma
hem de savaş düzeni açısından kendine has özelliklere sahip
olmuştur.
Türkler
askerlik alanında birçok kavim ve devleti etkilemiş, savaş
gereçleri, giyim kuşam ve askerî
nizam gibi
konularda pek çok yenilikler getirmişlerdir. Atı bir savaş
aracı olarak da ilk kez kullanan
Türkler, bu
sayede büyük bir hız ve manevra kabiliyeti elde etmişler,
kısa zamanda geniş
coğrafyalara
hâkim olmayı başarabilmişlerdir. Türk silâhları da ordunun
hareket kabiliyetine uygun
olarak hafif
ve etkili silâhlardan oluşmuştur. Özellikle Türk okları,
kılıçları ve zırhları hafif fakat etkili
vasıflarıyla,
Türk askerînin vazgeçilmez silâhları olmuştur. Türkler, at
üzerinde hareket hâlindeyken
bile bu
silahları büyük bir ustalıkla kullanabilmişlerdir. Türk
silâhları çeşit ve nitelik bakımından,
zaman
içerisinde gelişip çoğalmış, ancak askerî teşkilât ve savaş
taktiği, temel özelliklerini, bütün
Türk
devletlerinde muhafaza etmiştir. Merkez, sağ ve sol
kollardan oluşan ordu, savaş düzeninde
kendine has
taktiklere başvurarak, kendinden çok daha büyük orduları
dahi bozguna uğratmayı
bilmiştir.
Düşmanın imhası ile kesin sonuç alınan bu savaş taktiği
"bozkır taktiği", "turan taktiği" ve
"bozkurt
taktiği" gibi çeşitli adlarla tarihe geçmiştir. Sahte ricat
ile düşman ordusunu merkezden
uzaklaştırıp,
pusuya düşürmeyi esas alan bu taktikte, sağ ve sol kollar
düşman ordusunu bir hilâl
içerisine
alarak, imha eder. Bu taktik İslâm öncesinde olduğu gibi,
İslâmî dönemde de başarıyla
uygulanmıştır.
Dandanakan Savaşında, Malazgirt Meydan Muharebesinde,
Miryakefalon'da,
Mohaç'ta ve
hatta Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nde bu taktik
başarıyla tatbik edilmiştir. Türk
devletlerinin
kuruluşu ya da kurtuluşunda bu savaşların bir dönüm noktası
olduğu gözden uzak
tutulmamalıdır.
Yukarıda
belirtildiği üzere Türk devletlerinde belirli devlet ve
askerlik düzeninin pek fazla değişmediği
görülür. Bir
devlet yıkıldıktan sonra yerine kurulan devlet hemen hemen
aynı teşkilâtı devam
ettirmiştir.
Çünkü Türklerde halk ile ordu düzeni aynı idi. Özellikle
barış zamanında sivil ve askerî
diye bir
ayırım yapılmamaktaydı. Bu sebepten ünlü kültür tarihçimiz
Bahaeddin Ögel haklı olarak
Türklerde
"halk ordu, ordu da halktır" demiştir. Dolayısıyla aynı
halka, yani aynı kültür ve geleneğe
dayanan yeni
Türk devletinde teşkilât özelliklerinin devam etmesi
tabiîdir. Bütün Türk devletlerinde
ordu, halk ile
iç içe girmiştir. Bir bölgeye sefer yapılacağı zaman sadece
eli silâh tutan kişiler değil,
onların
aileleri de sefere iştirak ederlerdi. Bu sebeple Göktürkler,
kitabelerde yazdığı şekliyle,
fethedecekleri
topraklara "süleyip konarlardı". Yani sadece "sü" (asker)
göndermekle kalmazlar,
bunun yanında
halkı o bölgeye "iskân" ederlerdi. Türk fetihlerinin kalıcı
olması ve fethedilen
bölgelerin
"Türkleşmesi" bu şekilde gerçekleşirdi. Yurt tutmayı
amaçlayan "sülemek" ve
"kondurmak"
siyaseti İslâmî dönemde de devam ettirilmiştir. "Gaza ve
cihat" aşkıyla XI. yüzyıldan
itibaren
Azerbaycan, Suriye ve Anadolu'ya giren Türkler, kendinden
önceki bazı kavimler gibi, bu
bölgeleri
işgal ve istilâ edip geri çekilmemişler, aksine kendileri
için yeni bir yurt olduğu şuuruyla,
girdikleri
toprakları mamur hâle getirmeyi hedeflemişlerdir.
Çadırlarıyla,
arabalarıyla, çifti-çubuğuyla bütün bir millet, Anadolu'ya
yerleşmiş, buraya kendi
kültürünün
damgasını vurmuştur. Fethedilen bölgelerde uygulanan toprak
sistemi, askerî olduğu
kadar, idarî
ve sosyal bakımlardan da devlet ve milletin gelişip,
güçlenmesine imkân sağlamıştır.
Türklerin
İslâmî dönemde de büyük ve kalıcı imparatorluklar
oluşturabilmesinde uygulanan toprak
sisteminin
büyük önemi vardır. Selçuklu ve Osmanlı toprak sisteminin
genel özelliklerini ortaya
koymak, bu
devletlerin sosyal, idarî ve askerî yapısındaki değişme ve
gelişmeleri takip edebilmemiz
açısından da
oldukça önemlidir. Selçuklularda miri toprakların "ikta"
yoluyla hizmet ehline verilmesi,
İslâm
devletlerinde görülen bir uygulama olmakla birlikte,
yukarıda belirtildiği gibi, Türklerin yaşayış
ve teşkilâtı
göz önüne alındığında bu sistemde İslâm öncesi uygulamaların
izleri de görülebilir.
Konargöçer
Türk yaşayışında belirli yaylak ve kışlaklarda "yurt" tutan
halk, Selçuklularda ve
Osmanlılarda
görülen "ikta", "tımar" veya "yurtluk-ocaklık" sistemine pek
de yabancı değildir. Bu
uygulamalar
arasındaki farklar ise daha çok sosyal yaşantıdaki değişme
ve gelişmelerle izah
edilebilir.
Selçuklu "ikta" sisteminde hizmetleri karşılığında askerî ve
sivil görevlilere verilen topraklar
oldukça büyük
iken, feodal yapıyı kırmaya çalışan Osmanlılar "dirlik"leri
küçük tutarak merkezi
yapıyı
kuvvetlendirmişlerdir. Askerî sistemde de benzer
değişiklikler, sosyal ve idarî yapının
gelişmesiyle
izlenebilir. Haşer-kaşer sisteminden yaya-müsellem'e geçiş,
yaya-müsellemden
"kapıkulu" ve
timarlı sipahi'ye geçiş aslında bu açıdan ele alınmalıdır.
Selçuklular,
hizmetleri karşılığı belirli toprakların gelirlerini alan
ikta sahibi askerlerin yetersiz kaldığı
hâllerde,
taşrada oturan veya konargöçer yaşayan kimseler arasından
askerlik hizmeti için
yararlanmışlardır. Kimine göre "haşer-kaşer" denilen ve
sultanın hassa askerî sayılan bu zümre,
"ulufe" alan
maaşlı askerlerdir. Ancak bunların bütün zamanlarını
askerliğe ayırmamaları, onları
profesyonel
askerlerden ayırır. "Haşer ve kaşer"ler, taşrada tarım ve
hayvancılıkla uğraşmakta,
ancak savaş
zamanı seferlere katılmaktadır. Dolayısıyla, profesyonel
olmayan bu sınıf, sefere
gitmedikleri
zaman, "elli başı" veya "bölükbaşı" denilen görevliler
tarafından belirli bir süre
eğitilmektedir. Neticede "haşer-kaşer", her ne kadar
sultanın hassa birliği olarak taltif edilmişlerse
de, hizmetleri
açısından "gönüllü asker" sayılmalıdır. Anadolu Beylikleri
döneminde, hükümdarın atlı-
yaya
kuvvetleri, beylerin sahip oldukları ikta dolayısıyla
beslemek zorunda oldukları askerler, dirlik
sahibi
sipahlar ve "çerik" denilen aşiret kuvvetleri, orduyu
oluşturan belli başlı unsurlardı. Savaş
zamanında
"gönüllü" adı ile birtakım kuvvetler de orduya katılmaktaydı
ki, bunlar Anadolu
Selçuklularındaki "haşer-kaşer"lerle aynı statüye sahipti.
Zaman içerisinde çerik denilen aşiret
kuvvetleri ve
haşer kaşer denilen gönüllüler askerî sistem içerisinde güç
kazanmışlardır. Osmanlı
Devletinin
kuruluşunda "yaya-müsellem" adıyla daha da gelişen sistem,
bu açıdan köklerini
Selçuklular ve
beyliklerden alır.
Osmanlı
Devletinin kurucusu Osman Bey, Bizans'a ucunda giriştiği
gaza ve cihatlarda, fetih sonrası
tımar tevcih
edeceği Türkmen kuvvetleri ile Anadolu Selçuklularında haşer
kaşer diye bilinen çift
çubuk
sahipleri ve ahi gençleri (feteyan) gibi gönüllülerden
faydalanmıştır. Söğüt, Bilecik,
Karacahisar,
Eskişehir civarındaki köy ve çiftliklerde tarım ve
hayvancılıkla uğraşan kır kesimi yoğun
biçimde
savaşlarda ve fetihlerde rol almıştır. Dolayısıyla bunlar
bir nev'i hükümdarın hassa ordusu
görevini
görmüş ve bu görevleri karşılığında ise belirli gelirlere
sahip olmuşlardır. Orhan Bey
zamanında
fetihlerin artması, idarî, malî ve askerî düzenlemeleri
zorunlu hale getirmiştir. Savaş
zamanında
Orhan Bey'in yanında yer alan bu gönüllü gençler, o sırada
vezir olan Alaaddin Paşa'nın
önerisiyle
tanzim edilir. Sivillerden ayrılabilmesi için, bunlar
başlarına "ak börk" giyerler. Fetihlerden
sonra tımar
alanlar ise "kırmızı börk" giymeye başlarlar.
Köylü çiftçi
gönüllülerin ve Türkmen kuvvetlerinin sürekli askerliğe
geçişleri için, onların gönüllü
olmaktan
çıkarılması ve verdikleri hizmete karşılık belirli
vergilerden muaf tutulmaları gerekli idi.
Çandarlı Halil
Paşa, kendilerine "çiftlik" verilmeleri karşılığında, bu
grubu düzenli asker statüsüne
sokmayı
başarmıştır. Nitekim bu düzenlemeden sonra pek çok kişi
"yaya" yazılmak üzere
başvurmuştur.
İdris-i Bitlisi'ye göre yayalar 10, 100 ve 1000 kişiye göre
tanzim edilip, başlarına bir
görevli
getirilmiştir. Yayalar piyade olarak, müsellemler ise atlı
olarak hizmet görmüşlerdir.
Çiflik
gelirlerinin büyüklüğüne göre yayanın dışında, umumiyetle
kendi ailesinden olan "yamak"
beslemek yolu
ile sefere eşmişlerdir. Batı Anadolu ve Rumeli'nin fethinde
önemli roller oynayan yaya
ve müsellemler
zaman içerisinde önemlerini kaybedeceklerdir. Çünkü çiftini
çubuğunu bırakarak,
uzun seferlere
çıkmak, hem kendileri için hem de devletin fetih siyaseti
için uygun düşmemektedir.
Nitekim
padişahın hassa ordusu içerisinde müsellemlerin yerini "sipah"
zümresi, yayaların yerini ise
"azab" zümresi
alarak, kapıkulu askerlerinin temeli atılacaktır. Bu
zümrelerin güçlenmesi yaya ve
müsellemlerin
fonksiyonlarını ikinci plâna atmış, Osmanlı devletinin fetih
amaçlı savaşlarında,
belirleyici
bir unsur olma özelliklerini kaybetmelerine yol açmıştır.
Görüldüğü
gibi, Selçuklu devrinden, Osmanlı kuruluş dönemine kadar,
Anadolu ve Rumeli'nin
Türkleşmesinde
gönüllü diyebileceğimiz "haşer-kaşer" veya
"yaya-müsellem"ler, Göktürklerdeki
"sülemek-kondurmak"
siyasetini, bu devirlerde de uygulamışlardır. Osmanlı
Devleti'nin bir cihan
imparatorluğu
hâline geldiği yıllarda ise, Selçuklu "ikta"sının daha
gelişmiş şekli olan "dirlik" (tımar)
uygulaması ön
plâna çıkacaktır. Savaş ve fetihlerde yararlık gösteren
sipahilere, belirli toprakların
gelirinin
verilmesini esas alan "dirlik"ler, XVII. yüzyıla kadar,
Osmanlı idarî, mali ve askerî yapısının
temelini
oluşturmuştur. Dirlikler, liyakat ve görev esasına göre üç
kısma ayrılırdı.
20 bin akçaya
kadar olan vergi gelirleri "tımar", 100 bin akçaya kadar ki
gelirler "zeamet" ve 100
binden fazlası
ise "has" adıyla kaydedilirdi. Dirlik sahipleri umumiyetle
her 5 bin akça için bir
"cebelü", yani
donanımlı asker beslemek ve savaş zamanı onlarla birlikte
sefere "eşmek"
zorundaydı.
Fethedilen topraklar büyüdükçe, yeni tımar tevcihleri
yapılarak, asker sayısı hızla artıyor
ve böylece,
hem askerî hem malî hem de idarî açıdan Osmanlı devleti
güçleniyordu. Osmanlı
ülkesinin
büyük bir bölümü tımar sistemi içinde yer aldığından, idarî
yapının esasında da toprak
tasarruf
şekilleri belirleyici unsur olmuştur.
Osmanlı
Devleti esas olarak güçlü bir merkezi yapıya sahip olmakla
birlikte, yerinde yönetim güzel
bir şekilde
uygulanmıştır. Tabandan tavana yükselen bir piramit
oluşturan taşra teşkilâtında
köylerden
eyaletlere uzanan bir idarî bütünlük görülür. Aynı zamanda
müstakil vergi birimleri olan
mezraa ve
köyler bir araya gelerek "nahiye"yi, nahiyeler "kaza"yı,
kazalar ise "sancak"ı oluşturur.
Sancaklar ise
"beylerbeyilik" veya "eyalet" denilen üst idarî yapılara
bağlanır. Başlangıçta sadece
askerî görevli
olarak görülen fakat daha sonra hem askerî hem de idarî
açıdan görevler üstlenen dirlik
sahipleri, bu
idarî ünitelerin yöneticileridir. Timar sistemine göre "ehl-i
seyf" (askerî kesim)
umumiyetle
nahiye ve kazalarda "sübaşı", sancaklarda "sancak beyi" ve
eyaletlerde "beylerbeyi"
adıyla liyakat
ve vazifelerine göre dirlik alırlar.
Ehl-i ilm
(ilim sahibi) olanlar ise kaza ve sancak merkezlerinde
"kadılık" görevini üstlenirler.
Anadolu ve
Rumeli kadılıklarına bağlı olan kadılar, Osmanlı hukukunu
bulundukları bölgede
uygulamakla
yükümlü en üst sivil görevlilerdir. Onlar da rütbe ve
derecelerine göre "yevmiye" alırlar.
Burada Osmanlı
askerî ve idarî yapısının tamamını değil sadece bir bölümünü
ele aldık. Çünkü
Osmanlı
Devleti'nin bir cihan devleti hâline gelmesinde bu sistem
hayatî bir rol oynamıştır. XVI.
yüzyıldan
sonra fetihlerin durması, dirlik sisteminin bozulmaya
başlaması, devleti sarsmaya başlar.
Buna rağmen
Osmanlı Devleti üç yüzyıl daha iyi kötü varlığını devam
ettirir. Şüphesiz devleti uzun
müddet ayakta
tutmaya yeten gücün ardında, köklü Türk kültürü ve devlet
anlayışı yatar. Osmanlı
Devleti, uzun
müddet Türk töresini ve anlayışını, çağının şartlarına uygun
olarak geliştirerek
korumasını
bilmiştir. Bu anlayıştan uzaklaşılması ve kurtuluş
çarelerinin yanlış yerlerde aranması
devletin sonu
olmuştur.
|