|
Malazgirt
Zaferi’ni takip eden yıllarda, Selçuklu komutanları
emrindeki Türkmenlerle birlikte
Anadolu’nun
büyük bir kesiminde fetih hareketlerine girişmişlerdi.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi
özellikle Doğu
ve Güney doğu Anadolu bölgelerinde birçok Türk devleti
kurulmuştu. Orta ve Batı
Anadolu
akınları ise Artuk Bey ve Tutak tarafından yönetilmekteydi.
Ordusu Malazgirt’te büyük
ölçüde
dağılmış, taht mücadeleleri ile çalkalanan Bizans, bu
akınlara karşı koyacak güçten
yoksundu.
Artuk Bey’in bölgeden ayrılmasından sonra, Süleyman Şah ve
kardeşleri, Melikşah
tarafından
Anadolu’nun fethiyle görevlendirildiler. Böylece Türkiye
Selçuklu-larının temeli atılmış
oldu.Türkiye
Selçuklu Devleti’nin Kuruluşu:Türkiye Selçuklularının
kurucusu olarak bilinen
Kutalmışoğlu
Süleyman Şah, Selçuklu hanedanına mensuptu. Dedesi Arslan
Yabgu, hile ile
Gazneliler
tarafından yakalanıp, tutsak alınınca, Selçuklu tahtına
yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Bey
geçmişti.
Arslan Yabgu’nun ailesi bu olayı hiçbir zaman unutmadı.
Nitekim Arslan
Yabgu’nun oğlu Kutalmış, Alp Arslan’ın hükümdarlığını kabul
etmeyerek isyan etmiş
ve savaş
sırasında ölmüştü(1063). Melikşah, Kutalmış’ın oğullarını
Anadolu’nun fehtinde
görevlendirerek, hem bu ailenin gönlünü almış hem de
merkezden uzaklaştırarak, olası bir taht
mücadlesinin
önüne geçmiş oluyordu. Ayrıca Arslan Yabgu’ya bağlı
Türkmenler de bu yolla,
Anadolu’ya
sevk ediliyordu.Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve kardeşleri
Mansur, Alpdilek ve Dolat,
önceleri Fırat
ırmağı boylarında ve Urfa civarında fetihlerde bulundular.
Bizans’ın elindeki Antakya’yı
kuşatarak,
burayı vergiye bağladılar (1074). Süleyman Şah daha sonra
Batı Anadolu’ya yönelerek
Bizans’a karşı
topraklarını genişletir. İstanbul’un yanı başındaki İznik’in
fethiyle burası merkez
yapılır ve
böylece Türkiye Selçukluları fiilen kurulmuş olur
(1075).Süleyman Şah’ın, devletin
sınırlarını
Üsküdar ve Kadıköy’e kadar genişlettiğini duyan Türkmenler
akın akın Anadolu’ya göçüyor,
ülkede Türk
nüfusu sür’atle çoğalıyordu. Onun adil yönetimi, Müslüman
olmayan kitleleri de kendine
çekiyordu.
Bizans’ın köle muamelesi yaptığı köylüler, Selçuklu yönetimi
altında hürriyetlerini
kazanıyor,
toprak sahibi oluyorlardı. Bizans tahtına geçen Aleksi
Komnen, her geçen yıl itibarını ve
topraklarını
artıran Süleyman Şah ile bir anlaşma imzalamak zorunda kalır
(Dragos Anlaşması) .
Anlaşmaya göre
Selçuklular, İstanbul Boğazı’nı terk ederek Dragos Suyu’na
çekilecek, karşılığında
ise Bizans’tan
vergi alacaktır (1081).Süleyman Şah, Bizans ile anlaşma
yaptıktan sonra yeniden
Doğu seferine
çıktı.
Ermeniler’in
elindeki Antakya’yı ele geçirdi (1084). Antakya ile beraber
Çukurova’nın tamamı
Selçuklu
hâkimiyetine girdi . Antakya’dan vergi alan Halep emiri
Şerifüddevle, bu durumu kabul
etmeyerek
Süleyman Şah ile savaştı. Ancak savaş alanında öldü.
Süleyman Şah Halep’i kuşattı.
Kendi
hâkimiyet sahasındaki Halep’in kuşatılması üzerine Suriye
Selçuklu Meliki Tutuş, Artuk
Bey‘le beraber
harekete geçti. Haleb yakınında yapılan savaşta Süleyman Şah
yenildi.
Üzüntüsünden
kendi hayatına kıydı (1086). Sultan Melikşah, kendine bağlı
beylerin birbiriyle
mücadele
etmesinin Selçuklu hâkimiyetini sarsabileceği endişesiyle
duruma müdahale etmek üzere
Suriye’ye
gelir ve neticede hanedan üyelerinin hak talep ettiği
Antakya, Halep ve Urfa’yı merkeze
bağlar.
Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın oğulları Kılıçarslan ve Kulan
Arslan’ı (Davud), yanına alarak,
geri döner.
Böylece Anadolu Selçukluları Melikşah’ın ölümüne kadar
merkezden gönderilen
komutanlar
tarafından idare edilmek istenir. Fakat bu maksatla
Anadolu’ya gönderilen Porsuk ve
Bozan bunu
başaramazlar. Sultan Melikşah’ın vefat etmesi üzerine, Kılıç
Arslan ve kardeşi 6 yıldır
gözetim
altında bulundukları İsfehan’dan Anadolu’ya dönerler
(1092).I.Kılıçarslan, İznik’te tahta
çıkarak,
Türkiye Selçuklularının hükümdarı olur. Büyük Selçuklu
Devleti ile gizliden gizliye
sürdürülen
hâkimiyet mücadelesi Melikşah’ın ölümüyle aşikâr bir hâl
almış ve Türkiye Selçukluları
artık müstakil
hareket etmeye başlamıştır. I.Kılıçarslan, kuvvetli bir
donanma inşa eden Çaka Bey’in
kızını alarak,
onunla ittifak kurdu.
Ancak
Bizans’ın kışkırtmasıyla, Anadolu hâkimiyetine engel gördüğü
Çaka Bey’i daha sonra
ortadan
kaldırdı (1093). Marmara kıyısında oluşturduğu donanma ile
güçlenen I.Kılıçarslan, Bizans’a
yöneldiği
esnada kendisini Haçlılar gibi büyük bir tehlike bekliyordu.
Vatan kurma aşamasında olan
Selçuklular
Haçlı seferleriyle büyük bir darbe yedi. Batı Anadolu ve
Marmara elden çıktı.Selçuklular
iç bölgelere
çekilmek zorunda kaldılar. Kalabalık Haçlılar karşısında
şehirler harap hâle geldi; sayısız
can ve mal
kaybı oldu. Suriye, Mısır ve Filistin’de birçok şehir
Haçlıların eline geçti. İlk Haçlı Seferi:
Bizans
İmparatoru Aleksi Komnen, Türk ilerleyişini durdurmak için
Papa II.Urban’dan yardım
istemişti.
Papa bir çağrıda bulunarak Türklere karşı harekete
geçilmesini sağladı. Böylece Haçlı
seferleri
başlamış oluyordu. Piyer L’hermit liderliğindeki sayıları
yüz binleri bulan çapulcu ve
düzensiz
kitlelerden oluşan ilk Haçlı grubu İstanbul’a ulaştı(1096).
Bu sırada I.Kılıçarslan,
Danişmentlilere karşı Malatya kuşatmasında bulunuyordu.
Haçlı ordusunun geldiğini duyunca
hemen geri
döndü. İlk Haçlı kitlesinin tamamına yakını sultanın kardeşi
Davud tarafından yok edildi.
Ancak arkadan
gelen ve sayıları yüz binleri bulan asıl Haçlı ordusu
İznik’i ele geçirdi (17 Haziran
1097). I.Kılıçarslan
Haçlı ordusunu Eskişehir (Doreleon) yakınında karşıladı.
Onları bozguna
uğrattıysa da
sayıları oldukça fazla olan Haçlılar karşısında geri
çekilmek zorunda kaldı. Bundan
sonra
Haçlılara karşı vur kaç taktiği uygulandı. Yıpratma
savaşıyla Haçlılara büyük zayiat
verdiriliyordu.
Ancak Konya,
Urfa, Antakya gibi şehirlerin düşmesine engel olunamadı.
Nihayet Haçlılar,
Fatımîlerin
elindeki Kudüs’e ulaştı ve burayı işgal ettiler(15 Temmuz
1099). Haçlılar ele geçirdikleri
yerlerde,
Haçlı kontluklarını kurdular.I.Kılıçarslan’ın Ölümü: İlk
Haçlı seferinin bu şekilde
neticelenmesinden sonra, I. Kılıçarslan, Anadolu Türk
birliğini sağlamak için tekrar doğuya sefer
düzenler.
Kendine rakip gördüğü Danişmentliler üzerine yürür.
Elbistan, Maraş ve Malatya’yı alır.
Hâkimiyet
sahasını Musul’a kadar genişletir. Bunun üzerine Irak ve
Suriye Selçukluları telâşa
kapılırlar.
Çavlı idaresindeki Büyük Selçuklu ordusu ile I.Kılıçarslan
birlikleri karşı karşıya gelir.
Artuklu İl
Gazi ve Suriye Meliki Rıdvan’ın da katılmasıyla daha da
kalabalıklaşan orduya karşı
koyamayan I.Kılıçarslan
savaşı kaybeder. Geri çekilirken Habur ırmağında boğulur.
(1107)I.Kılıçarslan’ın
ölümüyle, Anadolu‘da hâkimiyet Danişmentlilerin eline
geçmiştir. 1110 yılında
I.Kılıçarslan’ın
kardeşi Şehinşah tahta oturur. Ancak kardeşi I.Mesud,
Danişmentlilerin de desteğini
alarak, onunla
mücadele eder ve Konya’da tahta çıkar(1116). İznik’in
düşmesinden sonra artık
Türkiye
Selçuklularının yeni başkenti Konya olmuştur. Selçukluların
içinde bulunduğu durumdan
faydalanmak
isteyen Bizans, Gürcü ve Ermeni kuvvetleri Türklere karşı
harekete
geçmişlerdir.Danişmentli Emir Gazi’nin ölümü üzerine (1134),
Sultan Mesut tekrar güç kazandı ve
birliği
sağlamayı başardı. Bizans İmparatoru Manuel Komnen ile Konya
yakınlarında yapılan savaşta
Selçuklular
büyük bir zafer kazandılar (1146).
Ancak bu
sırada II. Haçlı ordusu yola çıkmıştı.Musul Atabeyi
İmadeddin Zengi Urfa’yı Haçlılardan
kurtarınca
(1144), II. Haçlı Seferi düzenlenmiştir. Seferin başında
Alman Kralı III. Konrat ve Fransa
Kralı VII. Lui
bulunmaktaydı. Ceyhan yakınlarında yapılan savaşta III.
Konrat hezimete uğrar ve
İznik’e
çekilir. VII. Lui de Yalvaç yakınında Türklerin anî hücumuna
uğrar, Antalya’ya kaçar. Oradan
Kudüs’e geçer
(1147). Haçlılar’a karşı kazanılan bu başarılar,
Selçukluların itibarını daha da
artırır.Sultan
I.Mesud daha sonra Ermeni işgalindeki Maraş’ı ele geçirir.
Çukurova’da hâkimiyeti
sağlar.
Danişmentli Beyi Yağı-basan’ı kendine bağlar. Böylece
I.Mesut öldüğünde Anadolu’da
siyasî birlik
sağlanmış oluyordu (1155).II.Kılıçarslan Zamanı: I.Mesut
ölmeden evvel ülkeyi üç oğlu
arasında
taksim etmiş, fakat taht için II.Kılıçarslan’ı vasiyet
etmişti. II.Kılıçarslan sultan olduğunda
öncelikle,
kardeşleriyle mücadele eder. Bu sırada gittikçe güçlenen
Musul Halep Atabeyi Nurettin
Mahmut’un
güney sınırlarındaki faaliyetlerini önler. Karışıklıklardan
faydalanarak Maraş’ı ele geçiren
Ermenileri
buradan çıkarır. Kardeşi Şehinşah’ı destekleyen
Danişmentliler Bizans ile anlaşır. II.
Kılıçarslan,
nüfuzunu artırmak için Saltuklu Beyi’nin kızıyla evlenmek
ister. Ancak Danişmentli Yağı-
basan gelin
adayını kaçırır. Bu yüzden Selçuklular, Yağı-basan’ın
üzerine yürür, fakat yenilirler
(1162).
Danişmentliler
ile yaptığı ittifakı bozmak için II.Kılıçarslan İstanbul’a
gider ve Bizans’ın
Danişmentlilere verdiği desteğin kesilmesini sağlar.
Artuklular ile girdiği mücadeleden de zayıf düşen
Danişmentlilerin şehirlerini teker teker ele geçirir.
Nihayet Malatya ve Sivas’ı da ele geçiren
II.Kılıçarslan,
Danişmentlilerin hâkimiyetine son verir (1178).Miryakefalon
Savaşı: Bizans,
II.Kılıçarslan
ile yapılan anlaşmayı bozarak, tekrar Danişmentlileri
desteklemeye başlamıştı. Ayrıca
Danişmentlilerden alınan bazı şehirlerin kendine verilmesini
istiyordu . Dolayısıyla Selçuklularla
savaşmak için
bahaneler aramaktaydı. Gerçek sebep Selçukluların Anadolu’da
siyasî birliği
sağlaması ve
Türklerin gittikçe güçlenmesiydi. Nitekim II. Kılıçarslan‘ın
barış teklifini reddeden
imparator
Manuel, 100 bin kişilik bir ordu hazırladı. Manuel‘in
maksadı işgalci olarak gördüğü
Türklerden
Anadolu’yu tamamen temizlemek ve onları Orta Asya’ya kadar
sürmekti! İstanbul’dan
çıkan Bizans
ordusu Konya‘ya doğru yola çıktı. Türkmen beyleri bu
kalabalık fakat hantal orduya
yol boyunca
küçük çaplı saldırılarda bulunarak,onları yıpratıyordu.
Bizans ordusu, Homa-Sandıklı-
Dinar arasında
Miryakefalon adı verilen sarp ve dar bir vadiye girdiğinde,
Selçukluların tuzağına
düştü. II.Kılıçarslan,
çıkışını kestiği vadide Bizans ordusunu ablukaya aldı.
Tepelerde mevzilenmiş
okçuların
oklarından kaçanlar, süvariler tarafından yok edilmekteydi.
Miryakefalon Vadisi Bizans
askerlerinin
cesetleriyle dolmuştu. (Eylül 1176 ).
Bu büyük
zafere karşılık, Bizans İmparatoru Manuel ile mütevazi bir
anlaşma yapıldı. Anlaşmaya
göre Bizans,
Eskişehir’de inşa ettiği mevzileri kaldıracak ve
Selçuklulara yüklüce bir savaş
tazminatı
ödeyecekti. Bu savaş, yaklaşık yüz yıl önce kazanılan
Malazgirt Savaşı’ndan sonraki en
büyük
zaferdir. Miryakefalon Savaşı ile, Anadolu’nun Türklerin
vatanı olduğu onaylanmıştır. Bizzat
Bizans
kaynaklarının da belirttiği gibi o zamana kadar Türkleri
işgalci olarak gören Bizans, bu zaferle
gerçeği
görmüş; Anadolu’nun Türklerin yurdu olduğunu kabul etmek
zorunda kalmıştır. Nasıl ki,
Malazgirt
Meydan Muharebesi vatan kuran bir savaş olarak niteleniyorsa
Miryakefalon da vatan
kurtaran bir
savaş olarak nitelenebilir. Son kez savunmada kalan Türklere
karşı artık Bizans
savunma yapmak
zorunda kalacaktır. Bu savaş sonuçları itibariyle
Başkomutanlık Meydan
Muharebesi ve
Büyük Taarruz ile benzerlik gösterir. Miryakefalon öncesinde
Bizans, Türkleri
Anadolu’dan
atmayı plânlamış; İstiklal Harbi’nde de Yunanistan aynı
maksadı gütmüştür. Fakat her
iki mücadele
sonunda Türklerin, Anadolu’nun tapusunu ellerinde
bulundurduğu gerçeğini,
düşmanların
tescil etmek zorunda kalmasıyla neticelenmiştir.
Miryakefalon Zaferi’nden sonra
Selçuklular,
Batı Anadolu yönünde genişlediler. II.Kılıçarslan zamanında
Selçuklular bölgenin en
kuvvetli
devleti hâline gelmişti. İyice yaşlanmış olan sultan
ülkesini eski Türk geleneklerine uygun
olarak 11 oğlu
arasında paylaştırdı. Küçük oğlu Gıyaseddin Keyhusrev’i
veliaht tayin etti. Fakat
henüz
sağlığında oğulları arasında taht mücadeleleri başladı.
Bu esnada III.Haçlı
Seferi düzenleniyordu.Selahaddin Eyyubî‘nin Kudüs’ü ele
geçirmesi (1187),
üçüncü kez
Haçlı seferinin düzenlenmesine vesile olmuştur. Bu sefere
Alman İmparatoru Frederik
Barbaros,
İngiltere Kralı Arslan Yürekli Rişar ve Fransa Kralı Filip
Ogüst katılmıştır. Anadolu’ya
geçen Frederik
Barbaros’a karşı, kardeş kavgası ile uğraşan Selçuklu ordusu
fazla bir direniş
göstermedi.
Konya Haçlıların eline geçti . Buna rağmen Türkmen
cemaatleri baskınlar düzenleyerek
Haçlı ordusunu
oldukça yıpratmaktaydı. Alman İmparatoru F. Barbaros Silifke
Suyu’nda boğulunca
ordusu tamamen
dağıldı. Böylece Selçuklular yeni bir Haçlı tehlikesini daha
atlatmış oluyordu.
Deniz yoluyla
giden diğer krallar da başarı sağlayamadılar. Ancak II.Kılıçarslan,
oğullarının birbiriyle
mücadele
etmesinden duyduğu derin üzüntünün neticesinde vefat etmişti
(1192).II.Kılıçarslan’ın
ölümünden
sonra, Uluborlu hâkimi I.Gıyaseddin Keyhüsrev tahta çıktı.
Ancak kardeşleri onun
hükümdarlığını
tanımadılar. Batıda Bizans ile mücadele ettiği sıralarda,
Tokat meliki olan ağabeyi
II.Süleyman
Şah güçlenmekteydi. II.Süleyman Şah Konya üzerine yürüyünce
karşı duramayan
Keyhüsrev
tahtı bırakarak, Bizans’a sığınmak zorunda kaldı. Bu dönem
onun birinci hükümdarlık
dönemidir
(1192-1196). II.Süleyman Şah (1196-1204), Menderes havzasını
ele geçirerek Bizans’ı
vergiye
bağladı. Anadolu’nun siyasî birliğini sağlamak maksadıyla
kardeşleriyle mücadele etti;
kardeşi
Kayserşah’ın elinden Malatya’yı aldı. Erzurum’daki Saltuklu
Beyliği’ni ortadan kaldırdı
(1202).
Gürcüler
üzerine ikinci kez sefer düzenlemek üzereyken hastalanarak
öldü (1204). II.Süleyman’ın
hükümdarlığının son yıllarında dördüncü kez Haçlı seferi
düzenlenmiştir. Selahaddin Eyyubî’nin
yerine geçen
Melik Adil Seyfeddin’in Yafa ve çevresindeki kaleleri alması
üzerine Papa, yeni bir
sefer
çağrısında bulunur. Bizans’taki taht mücadelesinden
faydalanmak isteyen Haçlılar, çağrıldıkları
İstanbul’u
işgal ederek burada bir Lâtin Devleti kurdular (1204) .
Bunun üzerine Laskaris, Bizans
başkentini
İznik’e taşımak zorunda kalır. Komnenler diye bilinen diğer
hanedan kolu ise Trabzon’a
yerleşir.II.Süleyman
Şah’ın ölümü üzerine, oğlu III.Kılıçarslan başa geçtiyse de,
özellikle
Türkmenlerin
desteğini alan I.Keyhüsrev onu saf dışı bırakarak ikinci kez
tahta çıktı (1205). Büyük
oğlu İzzeddin
Keykâvus‘u Malatya’ya, küçük oğlu Alaaddin Keykubad’ı ise
Tokat’a melik tayin eder.
İznik’teki
Bizans İmparatoru Laskaris ile ittifak kuran II.Süleyman
Şah, Lâtinler ve Trabzon’a
yerleşen
Komnen hanedanına karşı mücadele eder. Nitekim Aleksi
Komnen’i yenerek, Samsun ve
çevresini ele
geçirir (1206). Böylece Karadeniz ticaret yolu güvenlik
altına alınır. Aynı maksatla
Akdeniz’in
önemli limanlarından olan Antalya fethedilir (1207) ve
Türkiye Selçukluları bir kara devleti
olmaktan
çıkar. Laskaris, Selçukluların topraklarını genişletmesi
üzerine ittifakı bozar. Alaşehir’de
yapılan
savaşta Bizans yenilgiye uğrar. Fakat ordunun ganimete
dalması sebebiyle, disiplin bozulur.
Durumdan
faydalanan Bizans askerleri Gıyaseddin Keyhüsrev’i şehit
ederler (1211 ).
Keyhüsrev’in
veliaht tayin etmeden ölmesi, kardeşler arasında yeni bir
mücadelenin doğmasına
sebep olur.
Devlet büyüklerinin çoğu Malatya’daki İzzeddin Keykâvüs’ü
destekler ve onu sultan ilân
ederler
(1211). Tokat’daki Alaaddin Keykubad’ın arkasında ise
Danişmentli Pervâne ve amcası
Tuğrul Şah
vardır. Alaaddin Keykubad kardeşine yenilir ve Ankara’ya
kaçar. Burada ele geçirilen
Keykubad,
Malatya’daki Minşar Kalesi’ne hapsedilir (1212).İzzeddin
Keykavüs ticarete büyük önem
vermektedir.
Bu maksatla Kıbrıs ile ticaret anlaşması imzalar. Anlaşma
ile her iki ülkenin tüccarları
için ticaret
kolaylıkları sağlanır. Akdeniz’den sonra Karadeniz
ticaretini de güvenlik altına almak için
Sinop
kuşatılır.Aleksi Komnen esir edilir (1214). Şehre zenginler
yerleştirilerek, ticarî hayata
Türklerin
katılması sağlanır.Kardeş kavgasından faydalanarak Selçuklu
topraklarına giren Ermeniler
üzerine ordu
sevk edilir. Keban yakınlarında Ermeniler hezimete uğrar.
Kral Leon Selçuklu
hâkimiyetini
tanımak zorunda kalır (1218 ). Aynı tarihlerde Eyyubîler ve
Artuklularla mücadele edilir.
Bir ara Halep
ve civarı ele geçirilirse de Selçuklu öncü kuvvetleri
Eyyubîlere yenilir. İntikam almak
için ordusunun
başına geçen Keykavüs, Malatya’ya geldiği sırada hastalanır
ve burada ölür. Sivas’ta
yaptırdığı
darüşşifa (hastane) yakınındaki türbeye defnedildi (1220).
İzzeddin Keykâvüs zamanında
Anadolu‘da
ticarî faaliyetlere öncelik verilmiştir. Ticaret hayatının
canlanması için birçok kervansaray
yapılmış,
ticaret anlaşmaları imzalanmıştır.
Türkiye
Selçuklularının Altın Çağı : I.Alaaddin Keykubad Zamanı:
Kardeşler arası mücadelede
İzzeddin
Keykavüs’ün tarafını tutan devlet adamları, Alaaddin
Keykubad’dan çekinmekteydiler. Buna
rağmen vezir
Seyfeddin Ayaba’yı tutuklu olduğu Malatya’ya gönderdiler.
Vezir Ayaba, Alaaddin
Keykubad’a
intikam almayacağına dair ahidnâme (sözleşme) imzalattı.
Böylece Alaaddin
Keykubad
Selçuklu tahtına geçti (1220) .Alaaddin Keykubad, devlet
işlerinde mutlak hâkim olmak
istiyordu. Bu
sebeble anlaşmaya rağmen, bir kısım devlet adamını ve
komutanları tasfiye etmeye
karar
vermişti. Düzenlediği bir eğlencede, başta veziri Seyfeddin
Ayaba olmak üzere bunların
hepsini
hapsedip, öldürttü (1223 ). Bu hareketi, devletin
güçlenmesini sağlamıştır. Moğol tehlikesinin
yaklaşması
üzerine Keykubad, Konya, Sivas, Kayseri gibi şehirleri
surlarla çevirdi. Anadolu’nun
doğusundaki
kaleleri onarttı veya yenilerini yaptırdı.Keykubad, Lâtin
işgalinden sonra Rumların
eline geçen
Kolonoros (Kandelor) kalesini kuşattı. Burası askerî ve
ticarî bakımdan büyük öneme
sahipti. 100
mancınıkla kuşatılan Kolonoros, 1223’de Selçukluların eline
geçti . Burada bir tersane
kuruldu,
şehrin surları yenilendi. Selçuklu sultanının adından dolayı
buraya Alâiye denildi (Bugünkü
Alanya).
Alaiye devletin kışlık merkezi oldu . Tersanelerde yapılan
gemilerle hem ticarî faaliyetler
hem de askerî
faaliyetler hız kazanmıştır. Kırım’daki Sogdak limanına,
Sinop’tan bir donanma
gönderildi.
Emir Çoban komutasındaki donanma Soğdak’ı ele geçirdi.
Çevredeki Rus
knezlikleri (prenslik) itaat altına alındı (1224). Buraya
tüccarlar ve din adamları
gönderildi .
Bu sefer Selçukluların düzenlediği ilk denizaşırı
seferdir.Güneyden gelen tüccarlar,
Ermeniler
tarafından saldırıya uğramaktaydı. Bu nedenle, Keykubad,
komutanlarından Çavlı ve
Ertokuş’u
Ermeniler üzerine gönderdi İçel ve çevresi alınarak buraya
Türkmenler yerleştirildi (1226).
Aynı yıl
Diyarbakır (Amid) Artukluları, Eyyubîlere bağlanmak
isteyince, Keykubad doğu seferine
çıktı. Eyyubî-Artuklu
ordularını yenerek, Artukluları tekrar kendisine bağladı.
Ancak Moğol tehlikesi
gittikçe
yaklaşmaktaydı. Bu sebeple doğudaki kaleleri onarttı.
Moğollara karşı Eyyubîlerle ittifak
kurma gereğini
duydu. Esir ettiği Eyyubî komutanlarını serbest bıraktı.
Melik Adil’in kızıyla
evlenerek,
ittifakı daha da güçlendirdi. Erzincan ve Kemah’ı alarak
Mengücekli Beyliğini
topraklarına
kattı (1228). Böylece Moğollara karşı alınacak tedbirler
tamamlanmış
oluyordu.Celaleddin
Harzemşah ile Mücadele ve Yassı-çemen Savaşı: Moğol
istilâsına uğrayan
ülkesini terk
etmek zorunda kalan Celaleddin Harzemşah, Doğu Anadolu
bölgesine gelmişti.
Alaaddin
Keykubad, Moğol tehlikesinin büyüklüğünü bildiğinden
Eyyubiler’den sonra Harzemşah
Celaleddin‘e
de ortak hareket etme teklifinde bulundu. Ancak Celaleddin,
kendisini Büyük
Selçukluların
vârisi gördüğünden, Türkiye Selçukluları’nı hâkimiyeti
altına almak istiyordu.
Selçukluların
Erzurum hâkimi Cihanşah’ın da kendine katılması ve
kışkırtmaları onu daha da
cesaretlendiriyordu.
Nitekim
Ahlat’ı kuşatarak niyetini göstermiştir. Alaaddin Keykubad,
veziri Altun Aba’yı göndererek,
son kez
anlaşmak istediğini bildirdi.Fakat bu teşebbüsler sonuç
vermeyince savaş hazırlıklarına
girişildi.
İhtiyatlı davranan Keykubad rakibini önemsiz görmüyordu. Her
iki tarafın ordusu da yaklaşık
40 bin kişiden
oluşmaktaydı. İki ordu Erzincan yakınlarındaki Yassı-çemen
mevkiinde karşılaştı.
Ordusunun
büyük bir kısmını kaybeden Celaleddin Harzemşah, bu acı
mağlûbiyetten sonra Trabzon
Rumlarına
sığınmak zorunda kaldı (1230). Ülkesine dönmek isteyen
Celaleddin bir yıl sonra öldü.
Müttefiki
Cihanşah esir edildi, Erzurum ele geçirildi. Ahlat , tekrar
Eyyubi emirine iade
edildi.Celaleddin
Harzemşah’ın yenilmesiyle artık Selçuklular ve Moğollar
komşu olmuşlardı.
Harzemşah
ordusundan geriye kalanları da hizmetine alan Keykubad, bir
yandan Doğu
Anadolu’daki
tedbirleri artırırken, öte yandan Moğollarla anlaşma yapmak
istiyordu. Bu sebeple
Karakurum’daki
Moğol Hakanı Ögeday’a elçi gönderdi. Ögeday, Selçukluların
kendine bağlanmasını
barış için
şart koşmaktaydı.Doğu Anadolu’yu tamamen ele geçiren
Keykubad, buralara Türk nüfusu
yerleştirmekteydi. Eyyubiler’e bıraktığı Ahlat’ı da alarak
buraya Türkleri yerleştirdi (1232). Bunun
üzerine
Eyyubîler ittifakı bozarak Anadolu’ya ordu gönderdiler.
Ancak Selçuklular bu orduyu
mağlûp etti.
Urfa, Harran , Harput gibi şehirler Eyyubiler'den alındı
(1235 ). Moğol tehlikesine dikkati
çeken Abbasi
halifesi iki tarafı da ikna etti. İttifak tekrar kuruldu.
Ancak elçilere verdiği ziyafet
sırasında
zehirlenen Alaaddin Keykubad 1237 yılında vefat etmiştir.
Alaaddin
Keykubad zamanı, her açıdan Selçuklular’ın en parlak
dönemini oluşturur. Anadolu‘daki
Türk siyasî
birliği tamamen gerçekleşmiş, devlet en geniş sınırlarına
ulaşmıştır. Ülkenin dört bir
yanında imar
faaliyetleri hız kazanmıştır. Uzak görüşlülüğü sayesinde
Moğol tehlikesi onun
zamanında
atlatılmştır. Ancak zamansız ölümü, Selçuklular ve İslâm
dünyası için gerçek bir kayıp
olmuştur.Türkiye Selçuklu Devleti’nin Dağılması:
Keykubad’dan sonra Selçuklu tahtına
II.Gıyaseddin
Keyhüsrev geçti (1237-1246). Ancak asıl güç veziri Saadeddin
Köpek’te idi. Bu vezir
türlü
hilelerle büyük komutan ve devlet adamlarını öldürttü.
Bunlar arasında II.Kılıçarslan ve
Keykubad
devrinde üstün hizmetleri bulunanan Altun-Apa, Emir Pervane
ve ünlü komutan Kemalettin
Kâmyar ilk
akla gelenlerdir. Harzem Beylerinden Kayır Han’ın
katledilmesi ise tam bir felâketle
sonuçlanmıştır. Liderlerinin öldürülmesi üzerine Harzemşah
askerleri isyan ederek Doğu
Anadolu’nun
büyük bir kısmını tahrip ettiler. Nihayet bu olayların
sorumlusunun Saadeddin Köpek
olduğunu
anlayan II.Keyhüsrev, vezirini öldürttü (1239). Celâleddin
Karatay ‘ı vezirliğe
getirdi.Babaîler İsyanı: Devlet otoritesinin sarsılması
üzerine Doğu ve Güneydoğu’daki Türkmenler
huzursuzlanmışlardı. Devlet Türkmenlere karşı şiddetli
tedbirler alınca Türkmenler patlamaya hazır
hâle
gelmişlerdi. Baba İshak adındaki derviş bu durumdan
faydalanarak, Türkmenleri etrafında topladı
ve büyük bir
isyan başlattı .
Üzerine
gönderilen orduları yenen isyancı Türkmenler, Adıyaman ve
Maraş’tan sonra Amasya ve
Tokat’a kadar
isyanı yaydılar. Nihayet Kırşehir dolaylarında Selçuklu
ordusu, Türkmenleri yendi.
Baba İshak’ın
öldürülmesiyle, isyan güçlükle bastırılabildi (1240).Kösedağ
Savaşı : Baba İshak
İsyanı, devlet
otoritesinin ve gücünün daha da zayıflamasına yol açmış idi
.Bu isyana kadar, Türkiye
Selçuklularından çekinen Moğollar, artık devletin bir isyanı
karşılamaya bile gücünün yetmediğini
düşünmeye
başladılar. Bir Moğol ordusu, Erzurum’u kuşatarak, şehri
yağma etti. Böylece
Selçuklular’ın
kuvvetini sınayan Moğollar, istedikleri sonucu alınca
Anadolu’ya Baycu Noyan
komutasında
bir ordu gönderdiler. II.Gıyaseddin Keyhüsrev, Moğol
ordusunu Sivas-Erzincan
arasındaki
Kösedağ mevkiinde karşıladı. Selçuklu ordusunun 80 bin
kişiyi bulan kuvveti karşısında,
Baycu Noyan’ın
30 bin iktisadî bulunmaktaydı. Bu sayı üstünlüğüne rağmen,
Selçuklu ordusu iyi
yönetilmemekteydi. Henüz öncü kuvvetlerin yenilmesi üzerine,
sultan ve komutanlar savaşın
kaybedildiğini
düşünerek, savaş bölgesinden kaçtılar. Moğollar bile,
Selçukluların taktik gereği
çekildiklerini
zannederek uzun süre onları takip etmediler (1243 ).Kösedağ
Savaşı’ndan sonra Moğol
orduları
Sivas, Erzincan ve Kayseri’yi zapt ederek, bu kültür
merkezlerini yağmaladılar; katliamlara
giriştiler. II.Gıyaseddin
Keyhüsrev, her yıl vergi vermek suretiyle Baycu Noyan ile
bir anlaşma yaptı.
Böylece
Selçuklu Devleti, Moğolların hâkimiyetine girmiş oluyordu.
Selçuklulara
bağlı olan Anadolu’daki beylikler ve Trabzon Rumları
bağlarını kopardı. Moğollar bu
dönemden sonra
istedikleri kişiyi Selçuklu tahtına getirmeye başladılar.
Artık Selçuklu sultanları
âdeta onların
memuru gibi hareket etmeye başladılar. Ülkede dirlik
düzenlik kalmamıştı. Türkiye
Selçukluları’nın Son Zamanları ve Devletin Yıkılışı:1246’da
Keyhüsrev öldü, üç oğlu arasında taht
mücadelesi
başladı. Bu esnada vezir Celaleddin Karatay ülkeyi
toparlamaya çalışmaktaydı.
Karatay’ın da
ölmesi üzerine karışıklık iyice arttı. Moğollların büyük
hanı Kubilay, batı seferleri için
kardeşi
Hülagu’yu görevlendirmişti. Hülagu, İran merkez olmak üzere
İlhanlı Devleti’ni kurmuştu.
Böylece
Türkiye Selçukluları da İlhanlılara bağlanmış oluyordu.
Vezir Karatay’ın ölümü üzerine
Hülagu,
Anadolu’ya Baycu Noyan komutasında ikinci bir ordu yolladı
(1254). Hülagu’nun emriyle
Selçuklu
ülkesi, Kızılırmak sınır olmak üzere ikiye bölündü.
Kızılırmak’ın doğusu IV.Kılıçarslan’a;
batısı ise II.İzzeddin
Keykavüs’e bırakıldı. Ancak asıl yönetim vezirliğe getirilen
Muîniddin Süleyman
Pervane’ de
idi. Muîneddin Pervane, ölene değin devletin bütün gücünü
elinde toplamıştır. Bu
nedenle
1262-1277 yılları arasına Muîniddin Pervane Devri de
denilmektedir. Çok kurnaz bir
politikacı
olan bu kişi, olumsuz davranışlarına rağmen, halkı bir
ölçüde rahatlatmış idi. Bir taraftan
İlhanlıları
oyalayarak, onların Anadolu’ya girmelerini önlerken, diğer
yandan İlhanlılar’a karşı
Memluklular’ı
gizlice ülkeye davet etmekteydi.
Memlûk Türk
Hükümdarı Baybars, Moğollara ilk yenilgiyi tattıran kişi
olmuştu (1260). Muîniddin
Pervane gibi
Anadolu’daki bir kısım beyler de onu Anadolu’ya davet
etmekteydiler. Aralarında yapılan
gizli
görüşmeye göre Sultan Baybars Anadolu’ya geldiğinde Selçuklu
beyleri de kendilerine
katılacak ve
İlhanlılarla mücadele edilecekti. Baybars ordusuyla
Anadolu’ya girdi. Fakat
İlhanlılardan
çekinen Muîniddin Pervane ve beyler Baybars’ı
karşılamadılar. Elbistan Ovasında
yapılan
savaşta Moğol ordusu büyük bir yenilgiye uğratıldı (1277 ).
Kayseri’ye giren Sultan Baybars,
Selçuklu
tahtına oturdu . Fakat kendisini yardıma çağıranlar, yanına
gelmediği için burada daha fazla
kalmadı .
Ülkesine geri döndü. Anadolu’ya giren İlhanlı Hükümdarı
Abaka, Elbistan Ovası’ndaki
yenilgi
karşısında büyük bir öfkeye kapıldı. Şehirler yağmalandı ve
200 binden fazla Türkmen
katledildi.
İkili oynadığını düşündükleri Muîneddin Pervane de ortadan
kaldırıldı (1277 ). Muîneddin’in
Pervâne’nin
ölümünden sonra İlhanlılar, devlet işlerine daha çok
müdahale etmeye başladılar. Halk
üzerindeki
baskılarını da gittikçe artırdılar. Vezirliğe getirilen
Fahreddin Ali (Sahib Ata), İlhanlı
baskısını
hafifletmeye çalıştı. Sahib Ata’nın ölümünden sonra (1288)
devlet bir daha toparlanamadı.
İlhanlı
Hükümdarı Gazan Han’ın emriyle, III.Keykubad öldürüldü.
Yerine II.Gıyaseddin Mesut
getirildi. Bu
kişi İlhanlılar’ın sıradan bir memurundan farksız değildi.
Nihayet onun ölümünden sonra,
Selçuklu
sülalesi ortadan kalktı. Artık Türkiye toprakları doğrudan
İlhanlı Devleti’ne bağlandı (1308).
İlhanlılar,
sınır boyunda yaşayan Türkmen beyleri üzerinde istedikleri
hâkimiyeti kuramamışlardır.
Nitekim henüz
1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu şehzadesi
olduğu iddiasındaki
Siyavuş’un
(Cimri) isyanını destekleyerek gücünü göstermiştir. Hatta
Selçuklu başkenti Konya’yı ele
geçirerek onu
tahta oturtmuştu. İşte bu Türkmen beyleri, Türkiye
Selçuklularının çöküntüye uğradığı
zamanlarda,
özellikle sınır boylarında faaliyetlerini artırmışlardır.
Böylece Selçuklu Devleti’nin yerine,
içlerinde
Osmanlıların da bulunduğu yeni beylikler kurulacaktır.
|
TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ TEŞKİLATI |
HAKIMIYET ALÂMETLERI
a. Baskent:
Sultan, sarayinin, hükümet ve adliye teskilâtinin bulundugu
bir merkeze sahip olmalidir.
b. Saray: Çok
eski dönemlerden beri bütün Türk devletlerinde saray
hakimiyet alâmeti olarak kabul edilmistir. Selçuklu
sultanlarinin Kayseri, Konya, Aksaray, Tokat, Antalya ve
Sivas'ta saraylari vardi.
c. Taht: Bazan
serir kelimesiyle de ifade edilen taht-i saltanat, serir-i
saltanat ve taht-i Süleymanî de denilen taht hükümdarlik
sembollerindendi. Sultan I. Mesud ölümünden kisa bir süre
önce oglu II. Kiliç Arslan'i Sultan ilân etti, diger
ogullarini da melik unvaniyla baska vilayetlere tayin etti.
Sultan Mesud bütün devlet erkâninin da katildigi törende
tahttan inerek oglunu çikardi ve basina taç koydu.
d. Sancak ve
bayrak: Saltan I. Alaeddin Keykubad'in sari renkte bayragi
vardi.
e. Nevbet:
Resmi bando takiminin saray veya hükümdarin çadiri önünde
günde üç veya bes vakit konser vermesidir. Nevbet takimi
seferde sultana refakat ederdi. Aksarayî II. Süleyman Sah'in
günde üç, Ilhanlilar'a tabi Selçuklu sultanlarinin ise onlar
gibi bes nevbet çaldirdiklarini söyler. IV. Kiliç Arslan ile
Konya'da sultanligini ilan eden Cimri de beser nevbet
çaldirmislardi.
f. Unvan ve
lâkaplar: Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu I.
Süleymansah kaynaklarda "emir" unvaniyla anilirdi. Daha
sonraki hükümdarlarin çogu es-Sultanü'l-Muazzam ve es-Sultanu'l-a'zam
ünvanini kullanilmislardir. Ayrica II. Süleymansah es-Sultanü'l-Kahir,
I. Izzeddin Keykâvus Inanç Bilge Kutlu ve es-Sultanu'l-Galib
unvanini kullanmislardir.
g. Çetr:
Hükümdarlik alâmeti olarak kullanilan bir saltanat
semsiyesidir. Anadolu Selçuklulari Abbasi halifelerine
hürmetlerinden dolayi siyah renk, daha sonra II. Giyaseddin
Keyhüsrev Sadeddin Köpek'in baskisiyla mavi renkte çetr
kullanmislardir. Çetr çetrdâr adi verilen görevliler
tarafindan tasinirdi.
h. Sikke:
Diger devletlerde oldugu gibi para bastirmak da hakimiyet
alâmetidir. Bilindigi kadariyla günümüze intikal eden en
eski tarihli sikke I. Mesud'a aittir. Altin, gümüs ve bakir
paralar Konya, Kayseri, Aksaray, Sivas, Malatya, Erzincan,
Bayburt ve Kastamonu'daki darphanelerde basilmistir.
Büyük
Selçuklular bir Türk-Islâm devleti olmak itibariyle diger
müslüman Türk devletlerinde de degisik ölçülerde gördügümüz
gibi eski Türk töre ve gelenekleriyle Islâmî unsurlarin
kaynasmasindan olusan feodal bir yapiya sahipti.
Türk hakimiyet
anlayisinin "devlet hânedan azalarinin müsterek mirasidir"
ilkesini benimseyen Anadolu Selçuklu Devleti'nde tahta
tevârüs için kesin bir kaide yoktu. Bunun sonucu olarak da
gerek Sultanlarin ölümünde ve gerekse sagliklarinda
saltanati ele geçirmek üzere girisilen taht kavgalari hiç
eksik olmamistir. Hânedan azalarinin herbiri hayatini ortaya
koymak suretiyle böyle bir mücadeleye her an katilabilirdi.
Maglub oldugu takdirde ise hakkinda verilecek cezaya -ki bu
genellikle yayinin kirisiyle bogmak seklinde olurdu- riza
göstermek durumundaydi. Büyük Selçuklular'in bütün tarihleri
boyunca devam eden taht mücadelelerine halk seyirci
kalmistir. Halkin taht kavgalarinda bî-taraf kalmasi,
muhtemelen "hükümdari Tanri tayin eder" seklinde ifadesini
bulan eski bir inançtan kaynaklaniyordu. Emir ve kumandanlar
ise özellikle fetret devri saltanat mücadelelerinde kendi
çikarlarini esas almis ve ona göre taraf degistirmislerdir.
Sultanlarin
sagliklarinda hânedan azalarindan herhangi birini veliahd
tayin etmeleri ve biat almalari da tahta tevarüs için bir
çözüm getirmemistir. Gerek sehzadeler ve gerekse hanedanin
diger üyeleri, Sultanin, içlerinden birini veliahd tayin
etmesini kendi mesru haklarina bir tecavüz olarak kabul
etmisler ve tahtta hak iddia etmekten geri durmamislardir.
Anadolu
Selçuklu sultanlarinin seçtigi veliahtler de çok defa
kardesleri tarafindan tahttan uzaklastirilmislardir. Meselâ
Sultan Mes'ud (1116-1155) II. Kiliç Arslan'i (1155-1192)
tahta çikardi. Fakat kardesi Sahinsah bunu tanimadi.
Bu misallerden
anlasildigi gibi veliahtlik hattâ bey'at hükümdar öldükten
sonra hukukî degerini kaybediyordu. Zira hükümdarin ölümü
ile birlikte kanunlar ve hukukî tasarruflar yeni hükümdar
tasdik edinceye kadar hükümden düsmekte, hukukî mesnedden
mahrum sayilmaktadir. Meselâ Osmanlilar'da yalniz memur ve
askerin berati degil, her türlü vesika tahta çikan Sultan
tarafindan yenilenirdi. Bu sebeple her cülûsta ülkenin yeni
bastan tahriri prensip olarak kabul edilmistir.
Anadolu
Selçuklulari'nda II. Kiliç Arslan 'a karsi ogullarinin
baslattigi isyanda gördügümüz gibi bazi hallerde kardesler
tahtin islerinden birine tahsis edilmesini kabul etmezlerdi.
Onlar veliahd tayinini kendi haklarina bir tecavüz
saymaktaydilar. Zira her biri "kut"un kendilerine
bagislandigina, Allah'in inayetiyle tahta geçmeye namzet
olduklarina inanirlardi. Netice olarak diyebiliriz ki, Türk
devletlerinde veliahtlik saltanata tevarüste bir usul olarak
yerlesmemistir. Hanedan azalarinin hâkimiyete müstereken
sahip oldugu ve hükümdari Allah'in seçtigi seklindeki
gelenek çok kuvvetliydi.
Türklerde
hükümranlik hakkinin karizmatik vasfi, birden fazla sahsin
ayni devlet idaresinde ve ayni kudrette Tanri bagisi (kut)
ile donatilmis olmasina imkân vermez. Karizma (Kut')nin kan
vasitasiyla babadan (Hatun'dan dogan) ogullarin hepsine
intikal ettigi inanci dolayisiyla hükümdarin ölümünden sonra
evlâtlar arasinda vukua gelen taht mücadelelerinde
içlerinden biri tam basariya ulasamadigi takdirde (kut'a
nail olamadiginin anlasilmasi halinde) devlet
parçalanmaktadir. Yani Türk devletlerinin merkeziyetçi bir
karakter tasimasi bizatihî onlarin varliklarini, kudret ve
ihtisamlarini sürdürmeleriyle yakindan alâkalidir.
Büyük
Selçuklular'da bilfiil isyana girismeyen bir hanedan
mensubunun saltanatta hak iddia edebilir diye idam
edildigine rastlamiyoruz. Buna karsilik Anadolu
Selçuklulari'nda ve Osmanlilar'da kardes katline
rastlamaktayiz. II. Kiliç Arslan, 1155'de tahta çiktigi
zaman kendine rakip gördügü ortanca kardesini bogdurtmustu.
II. Giyaseddin Keyhüsrev (1237-1246) de bir oglu olunca
hapisteki kardesini idam ettirmisti. Bunlar Büyük
Selçuklular'da ve diger Türk devletlerinde de gördügümüz
gibi Türkler'deki eski bir gelenege dayanarak yay kirisi ile
idam edilmistir. Hanedandan olanlarin kani dökülmeden
yayinin kirisi ile bogulmasi hükümdarin kutsî bir mense'den
geldigi telâkkisi ile ilgilidir. Bu gelenek çok eski
zamanlardan beri mevcuttur. Mezkûr telâkkî onlarda esasen
var olan kan taassubu inanci ile de birleserek hükümdar
ailesine mensup olanlarin kanlarinin dökülmemesi âdetini
dogurmustur. Türk ve Mogollar'in Islâmî devirde bile bu eski
Paganizm âdetini yasatmalari gayet tabiîdir. Ok ve yayin
eski Türk hayatindaki ehemmiyeti düsünülürse öldürme
sekilleri arasinda "yay kirisi ile bogma"nin en eski sekil
oldugu söylenebilir. Türkler'in paganizm devrindeki
dinî-sihrî itikadlarina, onlara bagli hukukî telâkkilere
istinad eden kan dökmeme âdetine Büyük Selçuklular'da da
tamamen riayet edildigini görmekteyiz.
Anadolu
Selçuklulari'nda sultan büyük-küçük tefrik etmeden
ogullarindan birini veliahd tayin edebilir. Veliahtlik taht
üzerinde hak iddia etmeye engel degildir. Izzeddin II. Kiliç
Arslan, küçük oglu Giyaseddin Keyhüsrev'i halef tayin etti.
Diger kardesler kiskanip büyük kardes Rukneddin Süleyman'in
etrafinda toplandilar. O da 1192'de babasi ölünce Konya'yi
kusatip tahta geçti. Rükneddin Süleyman ölünce (1204) oglu
III. Kiliç Arslan sultan ilân edildi. Fakat Giyaseddin
Keyhüsrev tahta çikti. Onun ölümünde (1211) büyük oglu
Izzeddin Keykâvus (1211-1220) tahta çikti. Fakat kardesi
Alâeddin Keykubad (1220-1237) bunu tanimadi. Izzeddin
Keykâvus ölünce kimin tahta geçecegi tartisiliyordu. Sonra
oglu Alâeddin üzerinde karar kilindi.
Görüldügü
üzere Türk devletlerinde saltanat verasetini tanzim eden bir
esas mevcut degildir. Onlarda tahti hanedanin muayyen
azasina intikal ettiren bir gelenek de yerlesmemistir. Zaman
zaman veliaht tayini, ekber evlâdin ya da küçügün tercihi
gibi temayüller belirmis ise de taht daima ilâhî takdire
açik tutulmustur. Hâkimiyetin ilâhî mense'li oldugunu kabul
eden bu düsünce karsisinda diger âdet ve anlayislar hükümsüz
kalmistir. Hanedandan biri bilfiil saltanati ele geçirdikten
sonra onun mesruiyyeti nazarî ve hukukî bakimdan mesele
teskil etmezdi. Asirlardir süre gelen bu gelenek, Türkler'de
hâkimiyetin menseini Tanri'ya dayandiran eski dinî
telâkkîlerle ilgili görünmekte ve Orta Asya Türk
kavimlerinde daha kuvvetle açiga çikmaktadir.
Büyük
Selçuklular'da oldugu gibi Anadolu Selçuklulari'nda da
ülkenin hanedan mensuplari arasinda muayyen hakimiyet
sahalarina taksimi vazgeçilmez bir kaide olarak daima tatbik
edilmistir.
Mikhail'in
daha babasinin sagliginda ölümü üzerine Israil (Arslan)
ailenin basi olmustu. Sonra onun ahfadina batidaki en uzak
uc bölgesi Anadolu yurtluk olarak verilmisti.
Anadolu
Selçuklu sultani II. Kiliç Arslan'in sagliginda memleketi
ogullari arasinda taksim etmesi de eski Türk geleneginin
devam ettigini göstermesi bakimindan zikre deger. Onlardan
her biri kendilerine ait mintikalarda bagimsiz bir hükümdar
gibi hareket etmekteydiler.
HÜKÜMDAR
Anadolu
Selçuklu devletinde yönetim diger Türk devletlerinde
gördügümüz gibi sultanin mutlak kontrolü altindadir. Mogol
istilâsi sirasinda oldugu gibi "Ilhan'a ubudiyet arzeden,
gerektigi zaman Anadolu içindeki seyahatlerinde ona refakat
eden, bazan Mogol noyanlarina mazeret beyan edip af dileyen,
belirli yerlerde ikamete mecbur edilen, yargilanip
cezalandirilan ve hatta katledilen zavalli birer hükümdar
durumuna düsürülen" son dönem Selçuklu sultanlari istisnadan
ibarettir. Sultan siyasî iktidari baska bir kuvvetin iznine
bagli olmadan kullanir.
HAKIMIYET ALÂMETLERI
a. Baskent:
Sultan, sarayinin, hükümet ve adliye teskilâtinin bulundugu
bir merkeze sahip olmalidir.
b. Saray: Çok
eski dönemlerden beri bütün Türk devletlerinde saray
hakimiyet alâmeti olarak kabul edilmistir. Selçuklu
sultanlarinin Kayseri, Konya, Aksaray, Tokat, Antalya ve
Sivas'ta saraylari vardi.
c. Taht: Bazan
serir kelimesiyle de ifade edilen taht-i saltanat, serir-i
saltanat ve taht-i Süleymanî de denilen taht hükümdarlik
sembollerindendi. Sultan I. Mesud ölümünden kisa bir süre
önce oglu II. Kiliç Arslan'i Sultan ilân etti, diger
ogullarini da melik unvaniyla baska vilayetlere tayin etti.
Sultan Mesud bütün devlet erkâninin da katildigi törende
tahttan inerek oglunu çikardi ve basina taç koydu.
d. Sancak ve
bayrak: Saltan I. Alaeddin Keykubad'in sari renkte bayragi
vardi.
e. Nevbet:
Resmi bando takiminin saray veya hükümdarin çadiri önünde
günde üç veya bes vakit konser vermesidir. Nevbet takimi
seferde sultana refakat ederdi. Aksarayî II. Süleyman Sah'in
günde üç, Ilhanlilar'a tabi Selçuklu sultanlarinin ise onlar
gibi bes nevbet çaldirdiklarini söyler. IV. Kiliç Arslan ile
Konya'da sultanligini ilan eden Cimri de beser nevbet
çaldirmislardi.
f. Unvan ve
lâkaplar: Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu I.
Süleymansah kaynaklarda "emir" unvaniyla anilirdi. Daha
sonraki hükümdarlarin çogu es-Sultanü'l-Muazzam ve es-Sultanu'l-a'zam
ünvanini kullanilmislardir. Ayrica II. Süleymansah es-Sultanü'l-Kahir,
I. Izzeddin Keykâvus Inanç Bilge Kutlu ve es-Sultanu'l-Galib
unvanini kullanmislardir.
g. Çetr:
Hükümdarlik alâmeti olarak kullanilan bir saltanat
semsiyesidir. Anadolu Selçuklulari Abbasi halifelerine
hürmetlerinden dolayi siyah renk, daha sonra II. Giyaseddin
Keyhüsrev Sadeddin Köpek'in baskisiyla mavi renkte çetr
kullanmislardir. Çetr çetrdâr adi verilen görevliler
tarafindan tasinirdi.
h. Sikke:
Diger devletlerde oldugu gibi para bastirmak da hakimiyet
alâmetidir. Bilindigi kadariyla günümüze intikal eden en
eski tarihli sikke I. Mesud'a aittir. Altin, gümüs ve bakir
paralar Konya, Kayseri, Aksaray, Sivas, Malatya, Erzincan,
Bayburt ve Kastamonu'daki darphanelerde basilmistir.
Büyük
Selçuklular bir Türk-Islâm devleti olmak itibariyle diger
müslüman Türk devletlerinde de degisik ölçülerde gördügümüz
gibi eski Türk töre ve gelenekleriyle Islâmî unsurlarin
kaynasmasindan olusan feodal bir yapiya sahipti.
Türk hakimiyet
anlayisinin "devlet hânedan azalarinin müsterek mirasidir"
ilkesini benimseyen Anadolu Selçuklu Devleti'nde tahta
tevârüs için kesin bir kaide yoktu. Bunun sonucu olarak da
gerek Sultanlarin ölümünde ve gerekse sagliklarinda
saltanati ele geçirmek üzere girisilen taht kavgalari hiç
eksik olmamistir. Hânedan azalarinin herbiri hayatini ortaya
koymak suretiyle böyle bir mücadeleye her an katilabilirdi.
Maglub oldugu takdirde ise hakkinda verilecek cezaya -ki bu
genellikle yayinin kirisiyle bogmak seklinde olurdu- riza
göstermek durumundaydi. Büyük Selçuklular'in bütün tarihleri
boyunca devam eden taht mücadelelerine halk seyirci
kalmistir. Halkin taht kavgalarinda bî-taraf kalmasi,
muhtemelen "hükümdari Tanri tayin eder" seklinde ifadesini
bulan eski bir inançtan kaynaklaniyordu. Emir ve kumandanlar
ise özellikle fetret devri saltanat mücadelelerinde kendi
çikarlarini esas almis ve ona göre taraf degistirmislerdir.
Sultanlarin
sagliklarinda hânedan azalarindan herhangi birini veliahd
tayin etmeleri ve biat almalari da tahta tevarüs için bir
çözüm getirmemistir. Gerek sehzadeler ve gerekse hanedanin
diger üyeleri, Sultanin, içlerinden birini veliahd tayin
etmesini kendi mesru haklarina bir tecavüz olarak kabul
etmisler ve tahtta hak iddia etmekten geri durmamislardir.
Anadolu
Selçuklu sultanlarinin seçtigi veliahtler de çok defa
kardesleri tarafindan tahttan uzaklastirilmislardir. Meselâ
Sultan Mes'ud (1116-1155) II. Kiliç Arslan'i (1155-1192)
tahta çikardi. Fakat kardesi Sahinsah bunu tanimadi.
Bu misallerden
anlasildigi gibi veliahtlik hattâ bey'at hükümdar öldükten
sonra hukukî degerini kaybediyordu. Zira hükümdarin ölümü
ile birlikte kanunlar ve hukukî tasarruflar yeni hükümdar
tasdik edinceye kadar hükümden düsmekte, hukukî mesnedden
mahrum sayilmaktadir. Meselâ Osmanlilar'da yalniz memur ve
askerin berati degil, her türlü vesika tahta çikan Sultan
tarafindan yenilenirdi. Bu sebeple her cülûsta ülkenin yeni
bastan tahriri prensip olarak kabul edilmistir.
Anadolu
Selçuklulari'nda II. Kiliç Arslan 'a karsi ogullarinin
baslattigi isyanda gördügümüz gibi bazi hallerde kardesler
tahtin islerinden birine tahsis edilmesini kabul etmezlerdi.
Onlar veliahd tayinini kendi haklarina bir tecavüz
saymaktaydilar. Zira her biri "kut"un kendilerine
bagislandigina, Allah'in inayetiyle tahta geçmeye namzet
olduklarina inanirlardi. Netice olarak diyebiliriz ki, Türk
devletlerinde veliahtlik saltanata tevarüste bir usul olarak
yerlesmemistir. Hanedan azalarinin hâkimiyete müstereken
sahip oldugu ve hükümdari Allah'in seçtigi seklindeki
gelenek çok kuvvetliydi.
Türklerde
hükümranlik hakkinin karizmatik vasfi, birden fazla sahsin
ayni devlet idaresinde ve ayni kudrette Tanri bagisi (kut)
ile donatilmis olmasina imkân vermez. Karizma (Kut')nin kan
vasitasiyla babadan (Hatun'dan dogan) ogullarin hepsine
intikal ettigi inanci dolayisiyla hükümdarin ölümünden sonra
evlâtlar arasinda vukua gelen taht mücadelelerinde
içlerinden biri tam basariya ulasamadigi takdirde (kut'a
nail olamadiginin anlasilmasi halinde) devlet
parçalanmaktadir. Yani Türk devletlerinin merkeziyetçi bir
karakter tasimasi bizatihî onlarin varliklarini, kudret ve
ihtisamlarini sürdürmeleriyle yakindan alâkalidir.
Büyük
Selçuklular'da bilfiil isyana girismeyen bir hanedan
mensubunun saltanatta hak iddia edebilir diye idam
edildigine rastlamiyoruz. Buna karsilik Anadolu
Selçuklulari'nda ve Osmanlilar'da kardes katline
rastlamaktayiz. II. Kiliç Arslan, 1155'de tahta çiktigi
zaman kendine rakip gördügü ortanca kardesini bogdurtmustu.
II. Giyaseddin Keyhüsrev (1237-1246) de bir oglu olunca
hapisteki kardesini idam ettirmisti. Bunlar Büyük
Selçuklular'da ve diger Türk devletlerinde de gördügümüz
gibi Türkler'deki eski bir gelenege dayanarak yay kirisi ile
idam edilmistir. Hanedandan olanlarin kani dökülmeden
yayinin kirisi ile bogulmasi hükümdarin kutsî bir mense'den
geldigi telâkkisi ile ilgilidir. Bu gelenek çok eski
zamanlardan beri mevcuttur. Mezkûr telâkkî onlarda esasen
var olan kan taassubu inanci ile de birleserek hükümdar
ailesine mensup olanlarin kanlarinin dökülmemesi âdetini
dogurmustur. Türk ve Mogollar'in Islâmî devirde bile bu eski
Paganizm âdetini yasatmalari gayet tabiîdir. Ok ve yayin
eski Türk hayatindaki ehemmiyeti düsünülürse öldürme
sekilleri arasinda "yay kirisi ile bogma"nin en eski sekil
oldugu söylenebilir. Türkler'in paganizm devrindeki
dinî-sihrî itikadlarina, onlara bagli hukukî telâkkilere
istinad eden kan dökmeme âdetine Büyük Selçuklular'da da
tamamen riayet edildigini görmekteyiz.
Anadolu
Selçuklulari'nda sultan büyük-küçük tefrik etmeden
ogullarindan birini veliahd tayin edebilir. Veliahtlik taht
üzerinde hak iddia etmeye engel degildir. Izzeddin II. Kiliç
Arslan, küçük oglu Giyaseddin Keyhüsrev'i halef tayin etti.
Diger kardesler kiskanip büyük kardes Rukneddin Süleyman'in
etrafinda toplandilar. O da 1192'de babasi ölünce Konya'yi
kusatip tahta geçti. Rükneddin Süleyman ölünce (1204) oglu
III. Kiliç Arslan sultan ilân edildi. Fakat Giyaseddin
Keyhüsrev tahta çikti. Onun ölümünde (1211) büyük oglu
Izzeddin Keykâvus (1211-1220) tahta çikti. Fakat kardesi
Alâeddin Keykubad (1220-1237) bunu tanimadi. Izzeddin
Keykâvus ölünce kimin tahta geçecegi tartisiliyordu. Sonra
oglu Alâeddin üzerinde karar kilindi.
Görüldügü
üzere Türk devletlerinde saltanat verasetini tanzim eden bir
esas mevcut degildir. Onlarda tahti hanedanin muayyen
azasina intikal ettiren bir gelenek de yerlesmemistir. Zaman
zaman veliaht tayini, ekber evlâdin ya da küçügün tercihi
gibi temayüller belirmis ise de taht daima ilâhî takdire
açik tutulmustur. Hâkimiyetin ilâhî mense'li oldugunu kabul
eden bu düsünce karsisinda diger âdet ve anlayislar hükümsüz
kalmistir. Hanedandan biri bilfiil saltanati ele geçirdikten
sonra onun mesruiyyeti nazarî ve hukukî bakimdan mesele
teskil etmezdi. Asirlardir süre gelen bu gelenek, Türkler'de
hâkimiyetin menseini Tanri'ya dayandiran eski dinî
telâkkîlerle ilgili görünmekte ve Orta Asya Türk
kavimlerinde daha kuvvetle açiga çikmaktadir.
Büyük
Selçuklular'da oldugu gibi Anadolu Selçuklulari'nda da
ülkenin hanedan mensuplari arasinda muayyen hakimiyet
sahalarina taksimi vazgeçilmez bir kaide olarak daima tatbik
edilmistir.
Mikhail'in
daha babasinin sagliginda ölümü üzerine Israil (Arslan)
ailenin basi olmustu. Sonra onun ahfadina batidaki en uzak
uc bölgesi Anadolu yurtluk olarak verilmisti.
Anadolu
Selçuklu sultani II. Kiliç Arslan'in sagliginda memleketi
ogullari arasinda taksim etmesi de eski Türk geleneginin
devam ettigini göstermesi bakimindan zikre deger. Onlardan
her biri kendilerine ait mintikalarda bagimsiz bir hükümdar
gibi hareket etmekteydiler.
DIVAN TESKILÂTI
Anadolu
Selçuklulari'nda devlet islerinin görüsülüp karara
baglandigi Divân-i a'lâ'nin (Divân-i âlî, divân-i saltanat)
baskani vezirdir. Devlet idaresinde birinci derecede rol
oynayan divân-i a'lâ'nin diger üyeleri sunlardir:
Naib-i
saltanat, beylerbeyi, tugrâî, atabeg, pervâne, âriz,
müstevfî ve müsrif-i memâlik.
Divana gelen
meseleler vezirin baskanliginda müzakere edilir ve alinan
kararlar vezirin saginda ve solunda oturan münsîler (divân
kâtipleri) tarafindan defâtir-i dîvan-i a'lâ'ya islenirdi.
Divan kararlari Fahreddin Ali'nin vezirligine kadar Arapça
yazilirdi. Daha sonra Farsça yazilmaya baslandi. Divana
gelen bazi meseleler önce ilgili divanlara havale edilir ve
onlarin yaptigi inceleme ve hazirladigi raporlar daha sonra
divân-i a'lâda görüsülüp nihaî karara baglanirdi. Divanda
tercümanlar da görev alir ve yabanci devletlere gönderilecek
yazilari kaleme alir ve gerektiginde tercümanlik da
yaparlardi.
I. Alaeddin
Keykubad zamaninda divanda dört münsî ile iki tercüman vardi.
DIVAN-I A'LÂ'NIN ÜYELERI
a. Naib-i
saltanat: Büyük Selçuklu devlet teskilâtinda rastlamadigimiz
bu makam muhtemelen Eyyubî devlet teskilâti örnek alinarak
ihdas edilmistir. Önemli devlet adamlari ve kumandanlar
arasindan seçilen naib-i saltanat sultanin merkezde
bulunmadigi zamanlarda ona vekâleten devlet islerini
yürütürdü. Kendilerine naib-i saltanat olduklarinin alameti
olarak bir altin kiliç verilirdi. Naibü'l-hazre de denilen
bu görevli baslangiçta sadece sultan tarafindan tayin
edildigi halde ülke Mogol tahakkümüne maruz kaldiktan sonra
Ilhanli hükümdarinin onayini alan vezirlerin de bazi
sahislari bu makama getirdikleri görülmektedir. Fahreddin
Ali vezir olduktan sonra Emînüddin Mikâil'i nâib-i saltanat
tayin etmisti. Ayrica Mogol istilâsi sirasinda Ilhanli
hükümdarlarinin sultanin naibinden ayri olarak bizzat
kendilerinin de naib tayin ettikleri anlasilmaktadir.
Fahreddin Ali'nin ölümünden sonra Mücirüddin Emirsah, Argun
Han'in buyruguyla Naib-i saltanat olarak görevlendirilmistir.
Bazan ayni sahis hem Anadolu Selçuklu sultaninin hem de
Ilhanli hükümdarinin naibi olarak hizmet ederdi. Meselâ
Semseddin Isfahânî hem Selçuklu sultani hem de Batu Han
tarafindan naib-i saltanat olarak görevlendirilmisti. Bu
görevde bulunan bazi devlet adamlari sunlardir: Celâleddin
Karatay, Sücâeddin Abdurrahman, Nizâmeddin Hursid, Fahreddin
Ali, Emirü'd-din Mikâil, Mücirüddin Emir Sah, Cemaleddin,
Mehmed Pervâne ve Kemaleddin Tiflisî.
b. Beylerbeyi:
Anadolu Selçuklu devlet teskilâtinda nüfuz bakimindan en
önde gelen görevlilerden biridir. Emirü'l-ümerâ ve melikü'l-ümerâ
da denilen beylerbeyi ordunun bas kumandani olmasi sebebiyle
divanda sözü geçerdi. Zaman zaman hükümdarlarin bile
onlardan çekindigi hatta komplo hazirlayarak onlari bertaraf
ettigi görülmektedir. Merkezdeki beylerbeyinden farkli
olarak uçlarda görev yapan askerlerin basinda da uc
beylerbeyi denilen bir emîr bulunurdu. Meselâ Hüsameddin
Çoban Kastamonu'da uç beylerbeyi olarak görev yapmistir. Bir
baska uc beylerbeyi de Seyfeddin Kizil'dir. II. Giyaseddin
devrinin nüfuzlu devlet adami olan Sadeddin Köpek de Samsat
seferi sirasinda Melikü'l-ümerâ unvanini almisti. Samsat
kalesini aldiktan sonra gücü bir kat daha artan Sadeddin
Köpek kendinden önce beylerbeyi olan Kemaleddin Kâmyâr'i
tevkif ettirerek muhtemelen bu görevi de kendisi
üstlenmistir. Beylerbeyi olarak görev yapan bazi devlet
adamlari söyle siralanabilir. Seyfeddin Ayaba, Semseddin Has
Oguz, Serefüddin Mahmud, Sirâceddin, Kemaleddin Kâmyâr,
Seyfeddin Torumtay, Serefüddin Mesud, Azîzüddin.
c. Tugrâî:
Devletin iç ve dis her çesit yazismalarini idare eden
mensûr, berât, name ve muahedeleri kaleme alan, ferman ve
mensûrlara sultanin alâmet ve tugrâsini çekmekle görevli
olan Tugrâî Divan-i insâ ve tugrânin reisidir. Iyi tahsil
görmüs, Arapça ve Farsça'ya vakif kalem erbabindan
seçilirdi. Anadolu Selçuklulari'nda divân-i insâ, divân-i
arzdan sonra gelirdi. Meselâ I. Izzeddin Keykâvus zamaninda
(1211-1220) Semseddin Taber divân-i insâ reisi iken daha
sonra emîr-i âriz-i memâlik-i Rûm tayin edilmistir.
d. Atabeg:
Büyük Selçuklu Devleti'nde oldugu gibi Anadolu
Selçuklulari'nda da atabeglik müessesesi mevcuttu.
Sehzâdeleri iyi bir devlet adami olarak yetistirmekle
görevli olan atabegler (lalalar) güvenilir ve nüfuzlu
kumandanlar arasinda seçilirdi. Sehzadeler atabegin
gözetiminde "melik" unvaniyla her hangi bir vilayetin
idaresine memur edilirlerdi. Ancak daha sonra sehzadelerin
egitiminden sorumlu atabeglerin yaninda baskentte sultanin
yaninda ona müsavirlik eden bir atabeg daha tayin edilmeye
baslanmistir. Bu atabegler divan üyesi olarak müzakerelere
istirak ederlerdi. Bu konuyla ilgili bir fermanda bütün
devlet erkâninin önemli konularda hükümdarin atabegiyle
istisâre etmesi emredilmektedir.
Atabeglerin
Anadolu Selçuklu devletine büyük hizmetleri olmustur.
Bunlarin basinda da Semseddin Altunaba ile Celaleddin
Karatay gelir. Arslan ve II. Alaeddin Keykubâd ile müsterek
hakimiyetin basladigi 1249 yilina kadar yürüttügü naib-i
saltanat görevini birakarak atabeg-i Rûm unvaniyla atabeglik
görevini üstlenmis ve 1254'te ölümüne kadar bu makamda
kalmis devletin birlik ve bütünlügünü korumus, sehzadeler
arasinda geçimsizlige ve ihtirasli devlet adamlarinin
faaliyetlerine mani olmustur.
e. Pervâne:
Arazi tevcihatiyla ilgili defterleri tutmak, iktalara ait
mensurlari hazirlamak ve istihbarat faaliyetlerini
yürütmekle görevli olan pervane de divân-i a'lâ'nin
üyesiydi. Sultanlar pervaneleri bu görevleri disinda siyasî
ve askerî iliskileri yürütmekle de görevlendirebilirlerdi.
Meselâ Muineddin Süleyman Pervâne IV. Kiliç Arslan
tarafindan Mogollara elçi olarak, II. Alaeddin Keykubad da
Erzincan'li Kadi Serefüddin'in oglu Taceddin'i Diyarbekir'i
zaptetmek üzere görevlendirmisti. Anadolu Selçuklulari
tarihinde Muineddin Süleyman Pervane'nin ayri bir yeri
vardir. Mogol tahakkümü sirasinda sultani da asarak bütün
yetkileri elinde toplayan Muineddin Süleyman sahsî
kabiliyeti sayesinde hem Ilhanlilar hem de Memlûklülerle iyi
iliskiler kurmus ve bir devre adini vermistir.
f. Âriz: Büyük
Selçuklu Devleti'nde oldugu gibi ordunun her türlü
ihtiyacini karsilamak ve askerlerin maaslarini dagitmakla
görevli olan Divân-i arz'in baskanidir. Ancak ordunun sevk
ve idaresine müdahale etmezdi. Bu görev daha önce geçtigi
gibi beylerbeyinindi.
g. Müstevfî:
Büyük Selçuklular'da da gördügümüz divân-i istifâ devletin
bütün malî islerini yürütmekle görevli olup divan baskanina
müstevfî veya sahib-i divân-i istifâ denilir. Sultan
tarafindan tayin edilen müstevfî vergi tarh ve tahakkukunda
çok dikkatli davranmali, halktan haksiz vergi alinmasina
mani olmalidir. Tayin ettigi amillerin adil ve mutemet
olmasina dikkat etmeli, halkin sikâyetlrini arzetmesi için
kapisini daima açik bulundurmalidir. Mogol istilâsi
sirasinda müstevfîleri Ilhanli hükümdarlari tayin etmeye
baslamistir.
Mecdüddin
Muhammed b. Hasan'in divân-i istifâ baskanligina tayiniyle
bir mensurda onun bütün vergileri toplamasi, divan
görevlilerini bos birakmamasi, nedimlerin sözlerine itibar
etmemesi ve devlet gelirlerinin zorbalarin elinde telef
olmamasina özen göstermesi istenmektedir. Bir baska mensûrda
da divân-i istîfa'nin saltanatin diregi oldugu ifade
edilmekte ve mâlî islerin isbilir (kârdâr) ve güvenilir
kisilere verilmesi, tuzlalarda liyakatli âmillerin
görevlendirilmesi emredimektedir.
h. Müsrif:
Devletin malî ve idarî faaliyetlerini denetleyen divan-i
isrâfin reisidir. Müsrif kendisine bagli memurlari
vasitasiyla ülkenin her tarafinda hazineye ait mallari
tesbit ve defterleri kontrol ettirirdi.
SARAY TESKILÂTI
Anadolu
Selçuklulari saray teskilâti Büyük Selçuklu devleti saray
teskilâti esas alinarak olusturulmustur. Baslica saray
görevlileri sunlardir:
a. Hacibü'l-huccâb:
Sultan ile divan üyeleri arasinda irtibati saglayan bas
hacib saray görevlilerinin hizmetlerini kontrol etmekten de
sorumlu idi. Hacibü'l-huccâb'in emrinde hacip ve perdedar
denilen görevliler vardi.
b. Emîr-i
cândâr: Sarayi ve sultani korumakla görevli olan Candarlarin
reisi olan emîr-i cândâr hazarda ve seferde buyrugu
altindaki muhafizlarla birlikte sultani korumakla
mükelleftir. I. Alaeddin Keykubad sultan olarak Konya'ya
gelirken yaninda 120 kisiden olusan muhafiz (candâr) birligi
vardi. Bunlar altin sirmali hamayil ile asili kiliç
tasirlardi. Candarogullari beyliginin kurucusu Emir
Semseddin Yaman'in lâkabina bakilarak onun da Anadolu
Selçuklularinda emîr-i cândâr olarak görev yaptigi
söylenebilir.
c. Üstâdüddâr:
Saray naziri olup saraya ait bütün harcamalari ve saray
görevlilerini kontrol eder.
d. Emîr-i
çasnigîr: Sultanin sofrasinin hazirlanmasina nezaret ve
yemekleri kontrol eden görevlidir. Çok güvenilir emirler
arasindan seçilen çasnîgîrin görevi sofraya konulan
yemekleri sultandan önce tatmak suretiyle yemege zehir
katilma ihtimalini ortadan kaldirmakti. Büyük Selçuklularda
ve diger bazi Islâm devletlerinde de gördügümüz çasnigîr
Anadolu Selçuklu devletinde de önemli bir görevli idi.
Meshur emîrlerden Mübârizüddin Çavli ile Semseddin Altunaba
da çasnigîr (emir-i zevvâk) olarak hizmet etmislerdi.
e. Emîr-i
silâh: Silahlarin bakim ve muhafaza edilmesiyle görevli olan
silâhdarlarin emiri olup merasimlerde hükümdarin silahini
tasirdi.
f. Emîr-i
sikâr: Hükümdarin av islerini idare eden ve av kuslariyla av
hayvanlarinin egitiminden sorumlu olan saray görvlisidir.
Emîr-i sikârlar nüfuz ve itibar sahibi kumandanlar arasindan
seçilirdi. Meselâ meshur devlet adami Sadeddin Köpek Sultan
I. Alaeddin Keykubad'in, Kilavuzoglu Tumanbay da III.
Giyaseddin Keyhüsrev'in emîr-i sikârlari idiler. Bütün
kusçular emîr-i sikârlarin emrindeydi. Bunlarin yaninda yine
av ile görevli askerler bulunurdu. Anadolu Selçuklularinda
emîr-i sikârliga tayinle ilgili bir vesikada bu görevlilerde
aranan vasiflar ve av sirasinda dikkat edilmesi gereken
hususlar sayilarak emîr-i sikârin bu önemli vazifede
bâzdârlari kulluk ve mülâzemette bulundurmasi, sürgün avinda
kus ve hayvanlari halka haline getirme zamaninda cesur ve
marifetli avcilari hizmete sokmasi ve kuslarin avlanma
mevsiminde avcilari pusuya yatirmasi gerektigi ifade
edilmektedir.
Büyük Selçuklu
ve Anadolu Selçuklu sultanlarinin sofrasinda av eti hiç
eksik olmazdi. Nitekim sultan Meliksah ile I. Alaeddin
Keykubad bir rivayete göre yedikleri av etinden zehirlenerek
ölmüslerdir. II. Giyaseddin Keyhüsrev'in av hayvanlari
yaninda vahsî hayvanlari da besledigi, Ermeni kralinin
sultan I. Izzeddin Keykâvûs'a çesitli hediyeler yaninda bâz
(dogan) ve sahin de göndermesi Selçuklu sultanlarinin
kuslara ne derecede önem verdiklerini göstermektedir.
Anadolu Selçuklularinda yilda iki defa umûmî ava çikilirdi.
Bu ava bütün devlet erkâni katilir ve av sölenle sona
ererdi.
g. Emîr-i
alem: Sultan sancagini tasiyan ve onu korumakla görevli olan
emîrdir.
h. Emîr-i âhûr:
Hükümdarin atlarina bakmakla görevli emîrdir. Buyrugu
altindaki hademeler atlarin egitimi ve tavlalarin bakimindan
sorumludur.
k. Câmedâr:
Hükümdarin elbiselerine nezaret etmekle görevlidir.
Elbiselerin muhafaza edildigi câmehâne de onun
kontrolündeydi. Câmedârlar sultanin elbiselerini giymelerine
de yardimci olurlardi.
l. Tastdâr:
Hükümdar elini yikarken, abdest alirken legen tutup su döken
saray görevlisi.
m. Emîr-i
meclis: Sultanin bezm denilen meclisine girecek olanlari
içeri alan, ziyafet salonlarini düzenlemekten sorumlu saray
görevlisi olup Anadolu Selçuklulari'nda önemli bir
memuriyetti.
n.
Havâyicsâlâr: Havâyichâne denilen mutfak islerine bakan ve
yemekleri pisiren saray ahçisi.
o. Serhenk (Çavus):
Sultanin önünden giderek yol açardi. Merasimlerde ve
alaylarda ellerinde süslü degneklerle görev yaparlardi. I.
Alaeddin Keykubad sultan ilân edilip tahta çikmak üzere
Konya'ya giderken yaninda 500 serhenk vardi.
p. Emîr-i
devât (devâtdâr): Baslangiçta sultanin divit takimindan
sorumlu olan ve daha sonra çesitli görevler üstlenen saray
memuru. Meshur devlet adami Celâleddin Karatay da emîr-i
devât olarak hizmet etmisti.
ADLÎ TESKILÂT
Anadolu
Selçuklulari döneminde ülkede meydana gelen hukukî meseleler
kadilar tarafindan Hanefi mezhebi hükümleri esas alinarak
çözülürdü. Halkla ilgili bütün davalara ve miras islerine
kadilar bakardi. Ancak askerî davalar kadilesker tarafindan
karara baglanirdi. Kadi'l-kudât (baskadi) Konya'da oturur ve
diger kadilari kontrol ederdi. Kadi'l-kudât bütün ilmiyye
sinifinin da reisi idi.
Kadilarin
baktigi ser'î davalarin disinda basta devlet aleyhine
islenen cürümler olmak üzere, her çesit baski ve zulümle
ilgili davalara ise örfî ve ser'î hukuku esas alarak emîr-i
dâdlar bakardi. Anadolu Selçuklularinda emîr-i dâd
protokolde atabegden sonra gelirdi ve çok nüfuzlu bir emîr
idi. I. Alaeddin Keykûbad hükümdarliginin ilk yillarinda
dîvân-i mezalime bizzat baskanlik edip sikâyetleri dinlerdi.
Ancak daha sonra islerinin yogunlugu yüzünden bu görevi
emîr-i dâd'a birakti. Fahreddin Ali emîr-i dâdliktan
vezirlige yükseldigi gibi Emîr-i dâd Emînüddin Düleycânî
ayni zamanda üstâdüddarlik, evkaf hakimligi ve müstevfîlik
görevlerini de üstlenmisti. Emîr-i dâd hem divan-i mezâlim
hem de kadilarin verdigi hükümleri infaz etmekle görevliydi.
Kaynaklarda emir-i dâd olarak hizmet eden diger bazi
görevliler arasinda Nusret Yakut ve Nizâmeddin'den de
bahsedilmektedir. III. Giyaseddin devrinde kadilik görevinde
bulunanlardan bazilari da söyle siralanabilir: Kadi'l-kudât
Siraceddin Mahmud-i Ermevî, Celaleddin Habîb, Emînüddin
Tebrîzi, Izzüddin, Bedreddin Kazvinî, Taceddin Hoyi ve
Sadüddin.
ASKERÎ TESKILÂT
Anadolu
Selçuklu Devleti esas itibariyle askerî bir hüviyete
sahipti. Ordu devlet yönetiminde ve teskilâtin hemen her
kademesinde önemli rol oynuyordu. Divân-i a'lâ'ya bagli
olarak görev yapan divan-i arz ordunun her türlü ihtiyacini
karsilamaktaydi. Savas zamanlarinda ordunun sevk ve idaresi
vezir ve beylerbeyinin sorumlulugundaydi. Savas sirasinda
Sultana emîrler, leskerler, reisler ve ileri gelen zevat
refakat ederdi.
Anadolu
Selçuklularinda ordu baslica su siniflardan tesekkül ederdi.
1. Kapikulu:
Merkezde sultanin sahsina bagli olarak görev yapan bu
askerler çesitli milletlerden teskil edilmisti. Bunlar da
kendi aralarinda müfred, gulam, mülâziman-i yatak (yayak) ve
halka-i hassa diye kisimlara ayrilmisti. Sarayda görev yapan
askerler cândârlarla birlikte Sultanin ve sarayin
korunmasinda istihdam edilmisti. Mülâzimân-i yatak ise
hükümdarin çadirini beklerdi. Kapikulu süvarileri yilda dört
defa bistegânî denilen maas alirlardi.
2. Timarli
sipahi: Ikta sahiplerinin maiyetindeki bu askerler savas
zamanlarinda subasi denilen ve ayni zamanda bulunduklari
sehirlerin emniyet ve asayisinden sorumlu olan kumandanlarin
emrinde ana orduya katilirlardi.
3. Ücretli
askerler: Anadolu Selçuklu ordusunun temel unsurlarindan
birini teskil etmekle beraber ihtiyaç halinde istihdam
edilen bu askerler arasinda zaman zaman gayri müslim
askerler de bulunurdu. Meselâ II. Giyaseddin devrindeki
Babâî ayaklanmasinin bastirilmasinda ücretli Frank askerleri
önemli hizmetlerde bulunmuslardi.
4. Kayseri
basta olmak üzere Sivas, Harput, Develi-Karahisar, Niksar,
Malatya, Erzincan, Nigde, Ladik, Honas gibi önemli
sehirlerde sürekli olarak bulundurulan muhafiz birlikleri.
Bu mintikalara bagli ikta sahiplerinin maiyetindeki
askerler, Türkmenler ve müstahkem yerlerdeki daimî
kuvvetlerin kumandanlari o bölgenin subasisina tabi idiler.
5. Uc
birlikleri: Baris ve savas zamanlarinda Bizans Ermeni ve
Gürcü sinirlarinda beylerinin emrinde bekleyen askerler.
6. Anadolu
Selçuklu Devletine tabi olan vassal statüdeki müslüman ve
gayri müslim devletlerin ihtiyaç halinde antlasmalara uygun
olarak gönderdikleri kuvvetler.
Askerî
merkezlerdeki kuvvetlerle ikta sahiplerinin emrindeki
kuvvetler 1243'teki Kösedag bozgunundan sonra giderek
azalmistir. Bunun da sebebi ikta sisteminin Mogol
istilâsiyla tamamen sarsilmis olmasidir. IV. Kiliç Arslan
iktâ arazileri mülk haline getirerek ordunun esasini teskil
eden timarli sipahilerin yok olmasina sebep olmustur.
Müineddin Süleyman Pervane'nin 1277'de ölümünden sonra
Ilhanli istilâsi giderek siddetlenmis, hem ikta sistemi
kaldirilmis, hem de ordu bertaraf edilmistir. Bu da
gelirlerini kaybeden ikta sahiplerinin ülkenin her tarafinda
isyan ve karisikliklar çikarmalariyla sonuçlanmistir. Orduda
yaratilan bosluk Mogol askerleriyle giderilmeye
çalisilmistir. Bu dönemde çikan isyanlar Selçuklu-Mogol
müsterek kuvveti tarafindan bastirilmistir.
Selçuklu
ordusuna harekât sirasinda kumanda eden Beylerbeyi
protokolde ön saflarda yer alirdi. Ayrica I. Alaeddin
Keykubad'in güney sahillerini fethetmesinden sonra uc
beylerbeyilikleri ihdas edildi. Beylerbeyi karsiliginda
sipehdâr-i büzürg veya emîr-i büzürg tabiri de
kullaniliyordu.
Anadolu
Selçuklulari Antalya, Alâiye ve Sinop'un fethinden sonra
denizcilige önem verdiler ve tesis ettikleri tersanelerde
kendi donanmalarini insa ettiler. Donanma kumandanlarina
emîrü's-sevâhil, melikü's-sevâhil veya emîrü'l-bahr
denilirdi.
Selçuklu kara
ordusunun büyük bir kismini süvariler teskil ettigi için ata
büyük önem verilirdi. O dönemde kullanilan bütün klâsik
silahlar Anadolu Selçuklu ordusunda da mevcuttu. Orduda
nizam ve intizam çok önemli idi. Ihmali görülenler ve
disipline uymayanlar siddetle cezalandirilirdi. Meselâ II.
Giyaseddin Keyhüsrev ile vezir Fahreddin Ali Cimri isyani
sirasinda sefere katilmayan emîr-i büzürg-i uc Ali Bey ile
adamlarini katlettirdiler.
TOPRAK VE HALK
Anadolu
Selçuklulari'nda toprak tipki Büyük Selçuklular'da oldugu
gibi mîrî yani devlete aitti. Arazi ikta, mülk ve vakif
olmak üzere üç bölümde ele alinabilir.
1. Ikta arazi:
Bir hizmet karsiligi olarak devlet adamlarina, kumandanlara
ve büyük-küçük sipâhîlere verilen araziye ikta arazi
denilir. Has arazi sadece hükümdara aitti. Görevinden
azledilen kisilerin iktalari ellerinden alinirdi. Hizmetleri
devam ettirmek kayit ve sartiyla ikta arazi babadan ogula
intikal edebilirdi. Devlet ricali ve kumandanlarin
rütbeleriyle mütenasib iktalari vardi. Meselâ Taceddin
Pervâne'nin iktai Ankara idi. Ikta sahipleri sefer
zamanlarinda askerleriyle birlikte sultanin emriyle savasa
katilmak üzere yola çikarlardi.
I. Alaeddin
Keykubâd Harizm asireti reislerinden Kirhan'a Erzincan'i,
Bereket Han'a Amasya'yi, Artuklular'dan Izzeddin Ahmed'e ise
Harput'u ikta olarak vermisti. II. Giyaseddinn Keyhüsrev de
vezir Mühezzebüddin Ali'ye 40.000 dinarlik bir arayizi ikta
etmisti.
2. Vakif
arazi: Geliri ilmî ve sosyal gayelerle kurulan müesseselerin
masraflarini karsilamak üzere tahsis edilen arazilerdir.
Bazi Selçuklu devlet adamlari ve kumandanlar da kendilerine
mülk olarak verilen yerleri hayir amaciyla kurduklari
müesseselere devretmislerdir ki bunlar da vakif arazi
statüsündedir. Vakif arazilerin gelirleri mutlaka gayelerine
uygun olarak kullanilirdi.
3. Mülk arazi:
Aslinda devlete ait bazi araziler büyük hizmetleri ve
yararliklari görülen devlet adamlari ve kumandanlara sultan
tarafindan mülk olarak verilmis ve bunlar onlarin evladina
miras yoluyla intikal etmistir. Ancak bazilari da bunlari
hayir müesseselerine vakfetmislerdir. Kastamonu yöresi
Hüsameddin Çoban'a, Sinop da Muineddin Pervane'ye mülk
olarak verilmistir.
Anadolu
Selçuklulari'nda topragi ekip biçen reayanin her zaman
hakkini almasina itina edilir, haksizliga ugrayanlar her
zaman sikâyetçi olabilir ve haklarini geri alabilirlerdi.
Arazi tevcihatiyla ilgili isler Pervane ve emrindeki
memurlar tarafindan yürütülürdü. Ülkede zaman zaman arazi
tahrîri de yapilirdi.
Meskün
mahallerdeki vergiye tabi nüfus ve herkesin verecegi vergi
miktari kayit ve tespit edilirdi. Reayadan tahakkuk
ettirilen miktardan fazla vergi isteyenler agir cezalara
çarptirilirdi. Iktâ sahipleri ikta araziden alacaklari gelir
karsiligi asker besledikleri gibi o bölgenin yönetiminden de
sorumluydular. Ancak Mogol istilhasi sirasinda bu sistem
bozuldu ve iktalari ellerinden alinan sipahiler ülke içinde
isyan ve huzursuzluklara sebep oldular. Iktalari ellerinden
alindigi için ikta sahipleri de yeteri kadar asker
besleyemediler ve bu da ordunun çökmesine sebep oldu.
IDARI TESKILAT
Anadolu
Seçuklulari'nda eyaletler öncelikle haneden mensuplarinin
idaresine tevdî edilirdi. Sehzadeler küçük ise onlari iyi
bir devlet adami olarak yetistirmek üzere yanlarina lala
veya atabeg denilen güveniler emîrler verilirdi. Bu emîrler
bulunduklari eyaleti o sehzade adina idare ederlerdi.
Anadolu Selçuklulari'nin idarî açidan kaç eyalete taksim
edildigi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak II. Kiliç
Arslan'in ülkeyi 11 oglu arasinda taksim ettigi
bilinmektedir. Böylece baskent Konya'nin disinda 11 idarî
merkezin mevcudiyetinden bahsedilebilir. Hanedan
mensuplarinin yönetimine birakilan Tokat, Niksar, Elbistan,
Kayseri, Sivas, Aksaray, Malatya, Konya Ereglisi, Nigde,
Amasya, Ankara ve Uluborlu disinda Kastamonu, Sinop,
Erzurum, Erzincan, Sarkî Karahisar, Divrigi, Antalya, Alaiye,
Manavgat, Içel, Harput, Çemisgezek, Kâhta, Ahlat, Isparta,
Kütahya, Eskisehir, Denizli ve Amid (Diyarbakir)'in
ilhakiyla eyaletlerin sayisi artmis ve otuzu geçmistir
Bizans ve
Ermeni sinirlarinda uç vilayetleri de uç beyleri tarafindan
idare ediliyordu. Meselâ Danismendli Yagibasin'in
ogullarindan Muzafferüddin Mahmud, Bedreddin Yusuf ve
Zahireddin Ili Anadolu Selçuklulari'nin ihzmetine girerek uç
boylarinda görev almislardi. Ayrica hanedan mensuplarinin
idaresi disinda kalan yerlerde de emîrler hem vali hem de
kumandan olarak görev yapiyorlardi. Bu büyük vilayetlerin
disindaki sehirlerde de serlesker ve subasilar emniyet ve
asayisten sorumlu idiler. Merkezi sehirlerde emniyeti
saglamaktan sorumlu birer sahne bulunurdu.
1243'te
Anadolu Selçuklulari'nin maglubiyetiyle sonuçlanan Kösedag
savasindan sonra ülke taht kavgalarina sahne olmus ve
nihayet Mogollarin müdahalesiyle ülke ikiye bölünmüs, bir
kismi Konya merkez olmak üzere II. Izzeddin Keykâvus'a,
digerinin merkezi de Sivas olmak üzere IV. Rükneddin Kiliç
Arslan'a verilmistir.
Vilâyetlerde
birer küçük divan bulunur ve vergiler muhassillar tarafindan
toplanirdi.
Eflâki
Menâkibü'l-ârîfîn'de idari teskilâtta adi geçen
görevlilerden bazilarini söyle siralar. Nâzir, emîr-i ab
vâliler (ummâl), yol muhafizlari, subasi, sehir kethüdasi,
reis, sahne, cellâd, divan memuru, seyhü'l- islâm ve hati.
SOSYAL HAYAT
1. Adet ve
Gelenekler
Yagmur duasi:
Yagmur duasina çikilacagi zaman halk oruç tutar, kurban
keser ve Allah'a dua ve niyazda bulunurdu. Duanin akabinde
yagmur yagmazsa uzak yerlerden gelmis bir garibe gider ondan
Allah'a dua ve niyazda bulunmasini isterlerdi. Bir defasinda
Konya'da kitlik olmus, uzun zaman yagmur yagmamisti. Korkunç
bir pahalilik vardi. Birkaç defa yagmur duasina çikip
ümitsizlik içinde dönmüslerdi. Verdikleri sadakalar,
kestikleri kurbanlar kabule mazhar olmamisti. Nihayet Sultan
Veled'e gidip yardim istediler. Onun mübarek basini açip
gözlerinden yaslar akarak Allah'a dua etmesi üzerine müthis
bir yagmur yagdigi söylenir.
Ugur ve Nazar:
Kötü insanlarin nazarindan korunmak için atese çörek otu
atilirdi. Üzerinde dikis dikilen kimsenin agzina mutlaka bir
yaprak, bir saman çöpü olmasi gerektigine inanilirdi. Gül
ugur çiçegi kabul edilirdi. Dini bayramlarin arifesinde
helva dagitilirdi. Bir tüccarin karisi Kurban bayrami
arifesinde çokça helva yaparak fakirlere ve komsulara sadaka
olarak dagitmis, helva dolu büyük bir siniyi de Mevlâna
hazretlerine göndermisti.
Dogum: Çocuk
dogdugu evde büyük bir sevinç kaynagi olurdu. Bebege altin
takilir, saçi saçilirdi. Çocugun babasi büyük bir ziyafet
verirdi.
Evlenme: XIII.
ve XIV. yüzyilda Anadolu'da Islâm hukuku hâkimdi. Erkekler
birden fazla kadinla evlenebilirdi. Cariye edinme gelenegi
de vardi. Sultan Veled'in iki cariyesi vardi. Evlenen
erkegin kadina baslik olarak para verme adeti yaygindi.
Evlenecek kiz da çeyiz esyasi hazirlamak zorundaydi. Mevlâna
bir kizin cehizinin hazirlanmasi için Gürcü Hatun'dan yardim
istemis, o da birkaç takim elbise, her cinsten bir kat
çamasir, yirmi adet süslü küpe, yirmi yüzük, ince gerdanlik,
yün örtüleri ve bilezikler, hali ve seccadeler hazirlayip
göndermisti. Dügünler oldukça debdebeli olur, uzun süre
anlatilirdi. Kadinlar peçe takarlardi.
Terbiye
kurallari: Anadolu Selçuklu toplumunda Türk-islâm
düsüncesinin ortak ürünü olan terbiye ve görgü kurallari
yürürlükteydi. Türk toplumunda büyüge hürmet esastir.
Eflâkî'nin Menakibü'l-ârifîn adli eserinde geçen bir ibarede
"Onlar yasca benden büyükler, ben onlarin yüzüne böyle bir
sözü nasil söyleyebilirim" denilmektedir ki bu toplumda
büyüklere sayginin bir isaretidir. Pazar yerinde ayaklarini
uzatip uyuyan bir dervisin bu hareketi onun kinanmasina
sebep olmustur. Bu da toplumun lâubâlî davranislardan
hoslanmadigini ve tepkiyle karsilandigini göstermektedir.
Gayri ahlâki davranislar da asla hos karsilanmazdi.
Hediyelesme:
Hz. Peygamber'in hediyelesmeyi tesvik eden sözleri
Anadolu'da büyük ilgi görmüs ve "yarim elma gönül alma"
seklinde sembollesen bu gelenek Türk milletinin baslica
özelliklerinden biridir. Devrin anlayisina göre hükümdar ve
ileri gelen devlet adamlari birbirlerine ve halka hediyeler
verirlerdi ki bu da isgal ettikleri makam ile mütenasib
olurdu. Gürcü Hatun fakir bir kizin cehizini hazirladigi
gibi Muineddin Pervane de Mevlâna'nin müjde ve iltifati
üzerine tarikat mensuplarina 2.000 dinara yakin bagista
bulunmustur. Ayrica Konya'da bulunan yetim ve fakirlere de
elbiseler dagitmisti. Devrin en yaygin hediyesi altin idi.
Ugur getirecegine inanilarak daha çok altin ve çiçek hediye
edilirdi.
2. Hayat Tarzi
Eglence
hayati: Kaynaklar Anadolu'da eglence hayatinin oldukça
renkli oldugunu ifade eder. Memlûk Sultani Baybars'in Mogol
ordusunu bozgunu ugrattiktan sonra 20 Nisan 1277'de
Kayseri'ye gelince Keykubadiye Sarayinda büyük bir eglence
düzenlemisti. Ancak Sultan onlarin eglencede asiri
gittiklerini görüp hânende ve sâzendeleri icrâ-yi san'at
etmeden huzurundan kovmustu. Eglence merasimleri daha çok
hanlarda düzenlenirdi. Kadin müzisyen ve sanatkârlar gayri
müslimler arasindan seçilirdi. Meyhaneler de de müzikli
eglenceler düzenleniyordu. Hokkabazlar da yanan atese
kendilerini atmak, kizgin demiri agizlarina almak, kamçidan
kan akitmak, merkep yavrusuna binmek gibi çesitli gösteriler
yapiyorlardi. Sünnet dügünleri de günlerce sürerdi. O
dönemde oynanan oyunlar arasinda satranç ve tavla önemli bir
yer isgal ederdi.
Ev hayati:
Anadolu evleri sofa, odalar ve mutfaktan olusuyordu. Ev
esyasi olarak hali, yaygi, perde, battaniyeden bahsedilir.
Isinma araci olarak tandir ve mangal, aydinlanma araci
olarak da samdan, kandil, çirag ve mum vardi. Mum, zengin
evlerinde çirag ise fakir evlerinde kullanilirdi. Zengin
evlerinde hizmetçiler, maiyyet ve harem aglari vardi.
Köleler âzâd edilirse kendilerine bunu gösteren bir belge
verilirdi.
Kilik-kiyafet-süslenme:
Anadolu Selçuklulari döneminde yaygin erkek kiyafetleri
elbise, baslik ve ayakkabidir. Erkek elbiseleri hasir
elbiseleri, siyah ipekten yapilmis elbise, çuha ve kemhadan
yapilan elbiseler olarak zikredilebilir. Ayrica kurt ve
tilki postlari, salvar ve gömlek, hirka ve sarik, çizme ve
ayakkabi da giyiliyordu.
Kadinlar ise
çarsaf, kürk, ibrisim, basörtü ve peçe giyerlerdi. Uzun
biyik ve uzun sakaldan hoslanilmazdi. Koku malzemesi olarak
misk ve amber, makyaj malzemesi olarak da sürme kullanilirdi.
Besin
maddeleri: Türk mutfagi o dönemde de oldukça zengindi. Yemek
sirasinda sofrada sahan, kâse, sini, testi bulunurdu. Yemek
bir kaptan kasikla yeniyordu. En yaygin yemekler tirit ve
ateste çevrilen etlerdi. Keklik, bildircin, çulluk ve toy
gibi av hayvanlarinin etleri de revaçtaydi. Ayrica etli
pilav, biberli pilâv ve pastirma yenilen yemek türleriydi.
Havuç, salgam, tursu, meyve olarak elma, incir, kayisi,
kavun ve üzüm yenirdi. En sevilen tatli çesidi helva idi.
Tedavi
sekilleri: Selçuklular zamaninda sagligin basi temizlik
olarak düsünüldügü için her sekilde çok sayida hamam vardi.
Hastaliklarin tedavisi için halk hekim ve seyhlere müracaat
ederdi. Menakibül-ârifin'den mevlevîlerin çesitli
hastaliklari el temasi ve okuyup üfleyerek tedavi ettikleri
anlatilmaktadir. Yine Eflakî'ye göre Mevâna bir sahsin
parçalanan ayak parmaklarini eliyle dokunmak, okuyup üflemek
suretiyle tedavi etmistir. O dönemde halkin karsilastigi en
yaygin hastalik sitma idi. Hem hekimler hem de seyhler
tarafindan tedavî cihetine gidilirdi. Mevlâna bazi hastalari
özellikle psikolojik rahatsizliklari olanlari telkin yoluyla
da tedavi etmistir.
Devrin
hekimleri teshis ve tedavi yaninda ilaçlarin hazirlanmasina
da nezaret ederlerdi. Nitekim Tabib Ekmelüddin Sultan IV.
Kiliç Arslan'in istegi üzerine panzehir imal etmistir.
TICARI VE EKONOMIK HAYAT
Anadolu ticarî
faaliyetler için uygun bir konumda bulunuyordu. Konya'nin
bassehir olmasindan sonra ticarî hayat daha zenginlesmis ve
canlilik kazanmisti. Anadolu'dan geçen Tebriz-Trabzon ve
Tebriz-istanbul yoluyla doguyu batiya baglayan bu yollar
Anadolu'nun iktisadî hayatinda önemli rol oynuyordu. Ege ile
de ancak Konya üzerinden baglanti kuruluyordu.
Ayrica
kuzey-güney istikametinde uzanan Sinop-Antalya/Alaiyye,
Samsun-Ayas, Trabzon-el-Cezire-Suriye yollariyla, Güney
dogudan Istanbul'a uzanan ve Haleb-Kayseri- Ankara-Istanbul,
Haleb-Kayseri-Konya-Istanbul yollari Anadolu'daki ticarî
hayata canlilik kazandiriyordu.
Islâm
dünyasinda askeri ve ictimâî gayelerle kurulan ribatlarin
bir devami mahiyetinde, kervanlarin her çesit ihtiyaçlarini
karsilayacak teskilâta sahip olan ve uzaktan adeta bir kale
manzarasi arzeden kervansaraylar Islâm âleminin baska bir
yerinde emsâline rastlanmayacak bir kiymete sahiptir.
Selçuklu sultanlariyla ileri gelen devlet adamlari
tarafindan ticaret yollari üzerinde yaklasik 30-40 km.lik
araliklarla yaptirilan bu kervansaraylar tarihi yollarin
önemini gösteren canli vesikalardir.
II. Kiliç
Arslan, I. Giyaseddin Keyhüsrev, I. Izzeddin Keykâvus ve I.
Alaeddin Keykubad gibi ticarî ve iktisadî hayati
canlandirmaya itina gösteren Selçuklu Sultanlari ticaret
yollarinda emniyeti saglamak gayesiyle kervansaraylar
yaptirdilar. Sinop ve Antalya gibi iki büyük limanda ticarî
faaaliyetleri kolaylastirmak ve gelistirmek amaciyla bu
sehirlere zengin tüccarlar yerlestirdiler, onlara ihtiyaç
duyduklari her türlü destegi sagladilar. Türkiye'ye gelen
yabanci tüccarlarin ugradiklari zararlari tazmin ettiler,
gümrük vergilerini asgarî seviyeye indirdiler. Bu durum
dünya ticaret tarihinde çok önemli bir yer isgal eder.
Ortaçagda zengin ticarî mallarla yola çikan kervanlar
çapulcu ve soyguncularin saldirilarindan emin olmadikça buna
tesebbüs etmekten çekinirlerdi. Iste Anadolu Selçuklu
kervansaraylari böyle bir endise ve ihtiyaçtan dogmustur. En
önemli kervansaraylar Anadolu'yu dogu-bati ve kuzey-güney
istikametinde geçen iki büyük uluslararasi ticaret yolu
üzerinde bulunmaktadir.
II. Kiliç
Arslan zamanindaki siyasî gelismelere paralel olarak ticarî
faaliyetler de artmis ve büyük kervansaraylar insa edilmisti.
Kervansaray yaptiran ilk Selçuklu sultani II. Kiliç
Arslan'dir. Sultan, Aksaray'da büyük binalar, saray ve
medreseler yaptirdigi gibi ilk kervansarayi da Aksaray
yakinlarinda yaptirmistir. II. Giyaseddin Keyhüsrev zayif
bir sahsiyet olmasina ragmen onun zamaninda da
kervansaraylarin yapimina devam edilmistir. Kervansaraylarin,
yol emniyetinin saglanmasi disinda hedef edindigi ikinci
gaye ise kafilelerin konakladiklari yerlerde her türlü
ihtiyaçlarini temin etmekti. Kervansaraylar içinde
yatakhane, asevi, erzak ambarlari, ticarî esyanin konuldugu
depolar, ahir ve samanliklar, mescidler, hamamlar,
sadirvanlar, eczaneler, ayakkabi tamir atölyeleri ve
nalbantlar vb. vardi. Kervansaraylarin masraflarini
karsilamak üzere vakiflar tahsis edilmisti. Burada
konaklayan misafirler zengin-fakir demeden her türlü
ihtiyaçlarini ücretsiz olarak karsilayabiliyorlardi.
Sehir ve
kasabalarda ticarî kafilelerin ihtiyaçlarini karsilamak
üzere ayrica hanlar yapilmisti. Bunlar özel olarak insa
edilmis ücretli yerlerdi. Sehirlerde ticarî açidan sahip
olduklari öneme paralel olarak hanlar kurulmustu. Meselâ o
devrin önemli sehirlerinden Sivas'ta 24 han vardi.
Kervansaraylar
bulunduklari yerlerde pazar haline geliyor ve o yörenin
iktisadî bakimdan gelismesini sagliyordu. Anadolu
Selçuklulari döneminde yaklasik 134 kervansaray insa
edildigi bilinmektedir.
Selçuklular
zamaninda Anadolu'da yapilan baslica kervansaraylar
sunlardir.
Aglasun hani
(Antalya-Isparta yolunda), Akbas hani (Aksaray-Konya
yolunda), Akhan (Aksaray-Konya), Akhan (Egridir-Denizli),
Alara hani (Antalya-Alanya), Alay hani (Kayseri-Aksaray),
Altunapa hani (Sinop-Ankara), Bardakçi hani (Çay-Seyitgazi),
Borhani (Ürgüp-Eregli), Böget (Ankara-Konya), Burma Han (Seydisehir-Alanya),
Caca Beg hani (Kirsehir-Aksaray), Çakalli hani
(Samsun-Amasya), Çamalak hani (Zile-Kirsehir), Çardak hani (Egridir-Denizli),
Çavli hani (Besni-Kayseri), Çekerek suyu hani (Zile-Kirsehir),
Çinçinli Sultan hani (Tokat-Sivas), Dazya hani
(Amasya-Tokat), Deve Hani (Seyitgazi), Dibli han (Harput-Divrigi),
Dokuzun hani (Konya-Çay), Dolay hani (Ürgüp-Eregli), Ebü'l-Hasan
hani (Seydisehir-Alanya), Ebu'l-Kasim hani (Niksar), Ebü'l-Mücâhid
Yusuf hani (Çay), Egret hani (Çay-Kütahya), Elikesik hani
(Konya-Egridir), Ertokus hani (Konya-Egridir), Ashab-i Kehf
hani (Besni-Kayseri), Evdir hani (Antakya-Isparta), Ezine
pazar hani (Amasya-Tokat), Caferyat hani (Konya-Karaman),
Gedik hani (Sivas-Kayseri), Giyaseddin Keyhüsrev hani (
Egridir), Gülüçagaç hani (Sinop-Ankara), Gölbasi hani (Diyarbakir-Malatya),
Haci Hafiz hani (Konya-Çay), Kadinhani (Konya-Çay), Kagi
hani (Sivas-Kayseri), Kemâleddin hani (Besni-Kayseri),
Kemâleddin hani (Dogansehir-Adiyaman), Kamerreddin hani
(Konya-Toroslar), Kara Sungur hani (Denizli), Kara Sungur
hani (Denizli), Karatay hani (Malatya-Kayseri), Kangi hani (Seydisehir-Antakya),
Katranci hani (Aksaray-Konya), Kavak hani (Konya-Egridir),
Kervansaray (Zile-Kirsehir), Kiliç Arslan hani (Aksaray),
Kirkgöz hani (Antalya-Isparta), Kizilören hani (Kirsehir-Ankara),
Köprüköyü hani (Antalya-Alanya), Kuru han (Besni-Kayseri),
Kuruçesme hani (Konya-Beysehir), Lâla Kervansarayi
(Sivas-Kayseri), Lâtif hani (Sivas-Kayseri), Mahperi Hatun
hani (Amasya-Tokat), Makit hani (Elazig), Mama Hatun
Kervansarayi (Erzurum-Sivas), Muhliseddin Hani (Zile), Obruk
hani (Aksaray-Konya), Ortapayam hani (Seydisehir-Alanya),
Önesin hani (Kayseri-Aksaray), Pamukçu hani (Konya-Seydisehir),
Pasa hani (Tokat-Sivas), Pazarhani (Antakya-Denizli),
Pazarcik hani (Alanya-Anamur), Pervane hani
(Kayseri-Aksaray), Pervane Süleyman hani
(Boyabat-Vezirköprü), Pinarbasi hani (Egridir-Denizli),
Ruzapa (Rüzbe) hani (Konya-Çay), Sadeddin Köpek hani
(Aksaray-Konya), Sahibata hani (Konya-Çay), Sahibata hani
(Konya-Çay), Sarihan (Kayseri-Aksaray), Sarihan
(Malatya-Kayseri), Sarihan (Nigde), Sardavul hani
(Karaman-Silifke), Selçuk hani (Sinop-Ankara), Selçukhani
(Malatya-Sivas), Seyfeddin Ferruh hani (Konya-Seydisehir),
Siraçakil hani (Aksaray-Eregli), Silinti hani
(Alanya-Anamur), Suluhan (Kozan-Feke), Sultan hani
(Aksaray-Konya), Sultan hani (Sivas-Kayseri), Sultan hani
(Konya-Toroslar), Susuz hani (Antalya-Isparta), Sünnetli
hani (Kayseri-Aksaray), Sahruhköprülü hani (Sivas-Kayseri),
Savepsa hani (Antalya-Alanya), Taktoba hani (Tokat-Sivas),
Tecer hani (Malatya-Sivas), Tol hani (Seydisehir-Alanya),
Yeni han (Yildizeli/Tokat-Sivas), Yeniceköy hani
(Çay-Kütahya), Yunuslar hani (Konya-Beysehir), Zalmanda hani
(Ankara-Konya), Zivanik hani (Ankara-Konya), Zilli han
(Besni-Kayseri) ve Zincirli hani (Aksaray-Konya).
TARIM ÜRÜNLERI
Akdeniz, Orta
Anadolu ve Dogu Anadolu bölgeleri Anadolu Selçuklulari'nin
tarimsal üretiminde önemli bir yer isgal ediyordu. Özellikle
bugday ayni zamanda ülkenin basta gelen ihraç ürünleri
arasinda yeraliyordu. XIII. ve XIV. yüzyilda Sivas hububat
üretiminde ilk siralari isgal ediyordu.
Bu dönemde
Anadolu'da Denizli civarinda iyi cins pamuk, bazi yörelerde
de pirinç üretimi yapilirdi. Ayrica seker kamisindan elde
edilen sekerin de ihraç mallari arasinda yer aldigi
söyleniyorsa da bu hususu teyid edecek yeterli bilgi yoktur.
Seyyahlarin
verdigi bilgilerden Anadolu'da kayisi, badem, erik, seftali,
armut, portakal, limon ve üzüm gibi meyvelerin
yetistirildigi anlasilmaktadir. Konya ve Antalya yöresinde
üretilen kayisi kurutulduktan sonra çesitli islâm ülkelerine
satilirdi.
Anadolu'da
hayvancilik da oldukça yaygindi. At kiymetli bir ihraç mali
idi. Fakat sigir, koyun ve keçi daha yaygin olarak
yetistirilirdi ve hemen herkesin sagmal bir hayvani vardi.
Bu hayvanlar da çesitli ülkelere canli olarak ihraç edildigi
gibi deri, yün ve tiftikleri de islenerek veya hammadde
olarak da satilirdi.
MADENLER
Anadolu
Selçuklulari zamaninda çikarilan baslica madenler, demir,
bakir, gümüs, sap, kayatuzu, lâcivert tasi ve boraks idi.
Bakir Ergani'de, Kastamonu'da ve Erzincan yöresinde, demir
az da olsa Divrigi ve Toroslar'da; Ulukisla, Gümüshane,
Amasya Gümüshaciköy ve Kütahya Gümüssar'da ise gümüs
yataklari vardi. Bu yataklar Anadolu'nun Mogol istilâsina
maruz kalmasindan sonra da isletilmeye devam etmistir. Ihraç
mallari arasinda yer alan kayatuzu da Anadolu'nun çesitli
yerlerindeki sekiz tuzlada üretiliyordu. Lâcivert tasi ise
Konya civarinda çikariliyordu.
SANAYI ÜRÜNLERI
Dokuma, hali
ve kilim Anadolu'daki sanayi ürünleri arasinda ilk sirayi
isgal eder. Dünyanin en gözde halilari Anadolu'da dokunurdu.
Hem Marco Polo hem de Ibn Battuta burada dokunan hali ve
kilimlerden övgüyle söz ederler. Konya, Aksaray, Sivas,
Erzurum ve Usak baslica hali dokuma tezgâhlarinin bulundugu
sehirlerdi.
Pamuk yün,
tiftik ve pamuktan üretilen kumaslar da çesitli ülkelere
ihraç ediliyordu. Erzincan, Mus, Mardin, Maras, Karaman,
Ankara, Sivas, Diyarbakir, Kastamonu, Konya, Kirsehir ve
Malatya çesitli cins kumaslarin üretildigi merkezlerdi.
Dericilik de çok sayida sigir ve koyunun yetistirildigi
Anadolu'da önemli bir sanayi dalini teskil ediyordu.
Erzurum, Sivas
ve Antalya gibi merkezlerde çesitli silâhlar ve savas
makineleri imal ediliyordu.
Erzincan
özellikle bakir ev esyasi imalâtinda ilk sirayi isgal
ediyordu. Altin ve gümüs zinet esyalari Konya ve Alaiye'de
yapiliyordu.
TICARET
Anadolu
Selçuklu sultanlari ticaretin ülkenin iktisadî hayatinda ne
derece önemli rol oynadiklarini idrak ettikleri için hem iç
hem de dis ticaretin gelismesi için gereken ortami
hazirlamis, yollarda emniyeti, sehirlerde ve pazar
yerlerinde asayis ve huzuru saglamislardir.
Baslangiçta
mübâdele yoluyla yapilan ticarî faaliyetlerde zamanla para
kullanilmaya baslanmistir. Sehir disinda kurulan pazarlar
yerlesik hayat sürenlerle, köylüler ve göçebeler arasinda
ticaret mallarinin karsilikli olarak mübâdele edildigi
yerlerdi. Sehirlerin gelismesiyle çarsilar, pazarlar ve
hanlar iç ticaretin canlandigi yerler oldu. Hem yerli hem de
yabanci tüccarlar buralarda alisveris yapiyorlardi.
Pazarlardan alinan vergiden baska sehre getirilen ve disari
çikarilan her çesit esyadan vergi aliniyordu. Ilhanlilar
zamaninda tamga adi verilen bu vergi sahneler tarafindan
tahsil edilirdi.
Esnaf ve
zenaat erbabi XIII. yüzyilda ahilik adi verilen bir
teskilâtin bünyesinde toplanmislardi. Bu teskilât sehirlerde
ekonomik, siyasî ve ahlâkî kurallari tanzim etikleri gibi
siyasî buhran ve sikintilarin giderilmesinde de önemli
hizmetleri ifa ediyorlardi.
Anadolu'da
ahilik teskilâtinin kurucusu olarak kabul edilen Ahi Evran (Seyh
Nasîrüddin Mahmûd, ö.l262) I. Alaeddin Keykubâd'in destek ve
yardimiyla islâmî tasavvufî düsünceye bagli kalarak seyh-mürid,
usta-çirak münasebeterini tanzim etmis ve buna bagli olarak
iktisadî hayati düzenlemistir. Büyük bir süratle yayilan bu
teskilâtin mensuplari sadece sehirlerde degil ayni zamanda
köyler ve uç boylarinda da büyük nüfuz kazanmislardir.
Özellikle XIII. yüzyilda devlet otoritesinin zayifladigi
siralarda siyasî ve askerî güçlerini kullanarak önemli
hizmetlerde bulunmuslardir. Anadolu Selçuklulari zamaninda
ahiler çesitli mesleklere ait problemleri halletmekte ve
onlarin devlet ile olan münasebetlerini düzenlemekteydiler.
Çarsi ve pazarlarda satilan mallarin hem kalite hem de fiyat
yönünden kontrolü ahilik teskilatinin baslica görevleri idi.
Çok genis bir alanda faaliyet gösteren ahilik pek çok devlet
adami, tarikat mensuplari ve âlimleri bünyesinde toplamis,
XIV. yüzyildan itibaren de organize esnaf birlikleri halini
alarak iktisadî sahadaki faaliyetleri ön plâna çikarmistir.
XII. yüzyildan
itibaren Anadolu'ya yerlesen Türkmenler hem kendi aralarinda
hem de Rumlar ve Ermenilerle dahilde alisveriste
bulunuyorlardi. Baslangiçta mal degisimi (mübâdele) ile
baslayan bu ticarî faaliyetler Selçuklu parasinin tedavüle
girmesiyle alisveriste para kullanilmistir Anadolu'nun XII.
yüzyildaki durumundan bahseden kaynaklar ülkeyi harab olarak
tanitirken XIII. yüzyilda bölgeyi gezen seyyahlar Anadolu'yu
zengin ve müreffeh bir ülke olarak tasvir ederler. Ilk
zamanlar sehir disinda bir yerde kurulan pazarlar sehirli,
köylü ve göçebe Türkmenlerin ihtiyaçlarini karsilamaya kâfi
geliyordu. Sehirler gelisince hanlar kurulmus, çarsi ve
pazarlarin sayisi artmistir. XIII. yüzyilda sehirler arasi
ticaret baslamistir.
Selçuklu
sultanlari dis ticaretin gelismesine de büyük önem
veriyorlardi. Sultan I. Giyaseddin Keyhüsrev 1207'de
Antalya'yi feth ederek burayi önemli bir ihracat ve ithalat
limani haline getirdi. I. Aleddin Keykubâd da 1221 yilinda
Kalonoros'u fethederek ismini Alaiyye olarak degistirdi.
Anadolu'da huzur ve istikrar saglandiktan sonra Avrupali
tüccarlar dogunun ticarî mallarini Misir yerine Anadolu'dan
temin etmeye basladilar. Böylece Anadolu hem Avrupa hem de
dogudaki Islâm ülkeleri için önemli bir ticarî potansiyele
sahip oldu. Antalya'nin fethiyle Akdeniz ticaretinde de
Türkler önemli pay aldilar. Kibris ve Venediklilerle ticarî
anlasmalar inzalandi. Kibris Krali Hugues ile I. Izzeddin
Keykâvus arasinda ticaret antlasmalari yapilmistir. Buna
göre Selçuklu tüccarlari Kibris'ta serbest olarak ticarî
faaliyette bulunabilecekleri gibi Kibrisli tüccarlar da
Anadolu'da karsilikli olarak gümrük vergilerini ödemek
suretiyle ticaret serbestligine sahip olacaklardi.
Anadolu'dan sap, yün, ipek, ipekli kumaslar, pamuk, hali,
kilim, deri, sabun, sarktan getirilen baharat ve diger
ticarî mallar ihraç ediliyordu. Avrupali tüccarlar Kibris'i
bir ticarî üs olarak kullaniyordu. Onlarin getirdikleri
mallarin bir bölümü Türk tüccarlar tarafindan ithal
edilirdi.
I. Alâeddin
Keykubâd'in 1220 yilinda Venediklilerle daha önce yapilmis
olan anlasmayi teyid eden bir anlasma imzalamasi onun
ticarete verdigi önemi göstermektedir. Anlasma ile
Venedik'te ve onlarin hâkimiyetindeki baska yerlerde yasayan
tüccarlar Selçuklu topraklarinda rahat bir sekilde ticaret
yapabileceklerdi. Ayni sekilde Selçuklu tebeasi da
Venedikliler'in egemenligi altindaki yerlerde serbestçe
ticarî faaliyette bulunabileceklerdi.
XIII. yüzyilda
Selçuklular ile Memlûkler arasinda ticarî münasebetler
baslamistir. Özellikle gemi yapiminda kullanilan kereste
ticareti yaygindi. Iki ülke arasinda nakliye isleri
Cenevizliler ile Venedikliler tarafindan yapiliyordu.
1289'da bir Ceneviz gemisinin seker, keten ve biber yüküyle
Iskenderiye'den Alaiyye'ye geldigi bilinmektedir.
I. Izzeddin
Keykâvus'un 1214'te Sinop'u fethetmesiyle Karadeniz ticareti
de canlilik kazandi. Sinop hem kuzey-güney, hem de dogu-bati
ticareti açisindan önemli bir liman sehri idi. Bunun idraki
içinde olan Sultan I. Izzeddin Keykâvus sehirde yogun bir
imar ve iskân faaliyeti baslatmistir. Çesitli bölgelerden
zengin tüccarlar ve saygin kisiler Sinop'a gettirilerek
iskân edildi. Ticaretin gelismesi için her türlü imkân
seferber edildi ve bu sayede Sinop Karadeniz'in en önemli
ticarî üssü haline geldi.
Sultan daha
sonra Türk, Arap ve Rus tüccarlarinin bir ugrak yeri olan
Kirim'daki Sugdak'in fethi için hazirliklara giristi ve Emir
Hüsameddin Çoban kumandasinda gönderdigi donanma ile sehri
feth etti (1227). Bu sefer ile Anadolu Selçuklulari'nin
Karadeniz'deki ticarî faaliyetleri artti. XIII. yüzyilda Rus
ve Kipçak tacirlerin Sivas'a kadar geldikleri bilinmektedir.
1230'da Trabzon'un da Selçuklu hâkimiyetini tanimasiyla
Anadolu Selçuklulari Karadeniz'i Dogu Anadolu'ya baglayan,
oradan da Iran ve Uzak Dogu'ya kadar uzanan bir ticaret
merkezini daha ele geçirmis oluyorlardi.
XII. yüzyilin
sonlarinda Anadolu'nun huzur ve asayisin hâkim oldugu bir
ülke haline gelmesi, Alaiyye ve Sinop'un fethi Anadolu'daki
transit ticaretin canlilik kazanmasina zemin hazirlamisti.
Misir'dan gemilerle Antalya ve Alaiyye'ye getirilen mallar,
Konya, Ankara, Sinop ya da Bagdat-Halep-Malatya-Sivas-Amasya
üzerinden Samsun ve Sinop limanlarina ulastiriliyordu. Ayas-Samsun
güzergâhi da transit ticaretinde oldukça önemliydi. 1240'ta
baslayan Babaî isyaniyla 1243'te bozgunla sonuçlanan Kösedag
Savasi Anadolu'daki ticarî hayata büyük bir darbe indirdi.
Kayseri ve Malatya gibi sehirlere yerlesmis olan çok sayida
tüccar bu huzursuzluklar ve karisikliklar yüzünden Suriye'ye
kaçti.
XIII. yüzyilin
birinci yarisinda Sinop-Antalya hattinin dogusunda kalan
sehirlerin iktisadî refah düzeyi batidaki sehirlerden daha
iyi idi. XIV. yüzyilda Erzurum 222.000, Erzincan 332.000,
Harput 215.000, Niksar 187.000, Kayseri 140.000, Nigde
141.000, Aksaray 51.000, Aksehir 135.000, Ankara 72.000,
Mardin 236.000, Meyyafarikîn 224.000, Sivas ve Konya ise
toplam 1.384.886 dinar vergi ödüyordu. XIII. yüzyilin
sonlarinda Konya, Kayseri, Sivas basta olmak üzere Antalya,
Sinop, Erzurum, Erzincan, Malatya, Ahlat, Diyarbakir ve
Mardin gibi bazi sehirlerin nüfusu yüzbini asmisti.
Uluslararasi
ticarette mühim bir yeri olan Yabanlu Pazari'nin en önemlisi
Kayseri'nin Pinarbasi ilçesinin Pazarören köyünün bulundugu
yerde kurulurdu. 40 gün boyunca açik kalan bu fuarda köleler
dahil her çesit kumas, kürk ve hayvanlar alici bulurdu.
Yabanlu Pazari 1277'den sonra giderek önemini yitirdi ve
Mogol valilerinin yaylagi haline geldi.
Yine
uluslararasi nitelik arz eden bir baska önemli pazar da
Mardin'in Düneysir (Koçhisar) pazari idi. Ticarî maksatla
kurulan hanlar ve pazar yerleri zamanla buranin bir sehir
haline gelmesine sebep oldu. Bunun disinda Kirsehir-Kayseri
yolu üzerindeki Ziyaret Pazar, Ilgin'daki Yilgin,
Amasya-Tokat arasinda pazar günleri kurulan Azîne pazari ve
Germiyan'da kurulan Alemüddin Pazari önemli pazar yerleri
idi.
ANADOLU SELÇUKLU SANATI
XI. yüzyildan
itibaren Türk göçlerine sahne olan Anadolu'da Büyük
Selçuklular'in Iran'da gerçeklestirdikleri Türk-Islâm
mimarisiyle Anadolu kültürünün kaynasmasindan olusan yeni
bir sanat anlayisinin ürünü olan kiymetli eserler vücuda
getirilmistir. Bu eserler daha sonraki yillarda Beylikler ve
Osmanli mimarisine temel teskil etmistir.
Anadolu
Selçuklu sanat eserleri incelendiginde bunlari etkileyen
baslica faktörlerin Islâm inanci, Islam öncesine kadar
uzanan Türk kültürü ve nihayet yerli kültürler oldugu
söylenebilir.
CAMILER
Anadolu
Selçuklulari müslüman bir devlet olup halkin büyük
çogunlugunu müslümanlar olusturuyordu. Bu bakimdan diger
Islâm devlet ve hanedanlarinda görüldügü gibi camiler mimarî
eserlerin basinda yer alir. Anadolu Selçuklulari'na ait en
eski camii XII. yüzyilin ortalarinda yapildigi bilinen Konya
Alâeddin Camii'dir. Anadolu Selçuklu sanatinin bir saheseri
olan bu cami, daha sonraki dönemlerde yapilan tamirat ve
degisikliklerle günümüze kadar intikal edebilmistir. Sivas
Ulu Camii ise 1197 yilinda II. Kiliç Arslan'in ogullarindan
Kutbeddin Meliksah zamaninda Kizil Arslan tarafindan
yaptirilmistir.
I. Alâeddin
Keykubâd tarafindan yaptirilan Nigde Alaeddin Camii Anadolu
Selçuklulari'nin klasik cami mimarisinin bütün orijinal
özelliklerini bünyesinde toplamaktadir. Yine Alâeddin
Keykubâd tarafindan 1224 yilinda yaptirildigi anlasilan
Malatya Ulucamii Büyük Selçuklularin Iran'da uyguladiklari
plâna dayanmaktadir. Ayni sultan dönemine ait olan baska bir
eser de Afsin AshabGi Kehf Camii'dir.
Kayseri Huand
Hatun Camii ise II. Giyaseddin Keyhüsrev zamaninda
tamalanmistir. Sultan II. Izzeddin Keykâvus zamaninda
yaptirilan Kayseri Haci Kiliç Camii de bir külliye seklinde
plânlanmis ve cami medreseyle kaynasmistir. Amasya'daki
Burmali Minare Camii'nin II. Giyaseddin Keyhüsrev döneminde
tamamlandigi bilinmektedir. Sinop Ulu Camii ise Muineddin
Süleyman Pervâne tarafindan yaptirilmistir. Amasya valisi
Seyfeddin Torumtay tarafindan yaptirilan Gök Medrese Camii
Divrigi Ulu Camii'ni hatirlatan bir plâna sahiptir. Bünyan
Ulu Camii, Aksehir Ulu Camii ve Develi Ulu Camii de Anadolu
Selçuklulari'na ait kiymetli eseler arasinda yer alir.
XIII. yizyilda
yapilan Selçuklu mescidlerinden bazilari da söyle
siralanabilir. Konya Tas Mescid, Konya Sirçali Mescid, Konya
Karatay Mescidi, Konya Hoca Hasan Mescidi, Konya Beyhekim
Mescidi, Konya Tahir ile Zühre Mescidi, Alanya Akçebe Sultan
Mescidi, Aksehir Küçük Ayasofya Mescidi, Aksehir Güdük
Minare Mescidi, Harput Alaca Mescid.
2- Medreseler
Anadolu
Selçuklulari zamaninda yapilan medreseler arasinda Afyon
Boyaliköy'deki Kubbeli Medrese (1210), Isparta Atabey'de
Ertokus Medresesi (1224), Konya Karatay Medresesi (1251),
Konya'da Vezir Sahip Ata'nin yaptirdigi Ince Minareli
Medresesi (1260-1265), Afyon Çay'da Tas Medrese, Kirsehir
Cacabey Medrese (1272-1273) sayilabilir. Anadolu'da Selçuklu
mimarisinin orijinal bir eseri olarak kabul edilen Kubbeli
Medreseler Osmanli camii mimarisine zemin hazirlamis,
hankâhlar, zaviyeler ve tekkeler hep bu plân esas alinarak
gerçeklestirilmistir.
Kayseri'deki
Çifte Medrese I. Giyaseddin Keyhüsrev'in tip medresesiyle
kizkardesi Gevher Nesibe Hatun'un sifahanesinden ibaret dört
eyvanli bir yapidir (1205). I. Izzeddin Keykâvus tarafindan
1217-18'de Sivas'ta yaptirilan Sifahane'de göz, dahiliye,
cild ve ruh hastaliklari tedavi edilirdi. Burada ruh
hastaliklarinin musikî ile tedavi edildigi bilinmektedir.
Anadolu'daki en önemli medreselerden birini teskil eden
Konya'daki Sirçali Medrese (1242), klasik Selçuklu
medreselerinin ilk örnekleri arasinda yer alir. Aksehir'deki
Tas Medrese 1250'de Sahip Ata tarafindan yaptirilmistir.
Yine ayni sehirde Huand Medresesi, Siraceddin Medresesi ve
Haci Kiliç Medreseleri dinî ilimlerin okutuldugu medreseler
idi. Sivas'ta adeta birbirleriyle rekabet edercesine ayni
yil (1271) içinde yaptirilan Gök Medrese, Bürûciye Medresesi
ve Çifte Minareli Medrese abidevî eserler arasinda yer alir.
Gök Medrese çifte minareleri mermer portali, çesmesi,
süsleme ve köse kuleleriyle Sahip Ata'nin en gösterisli
eserleri arasinda yer alir. Gök Medrese Anadolu Selçuklu
mimarisinin en gelismis eseridir. Bürûciyye Medresesi
Muzaffer Bürücirdî tarafindan, Çifte Minareli Medrese ise
Ilhanli veziri Semseddin Cüveynî tarafindan yaptirilmistir.
Bunlarin disinda 1270'te Tokat'taki Gök Medrese Muineddin
Süleyman Pervane tarafindan yaptirilmistir. Erzurum'daki
Çifte Minareli Medrese veya Hatuniye Medresesi Anadolu'da
yaptirilan en büyük medrese oldugu gibi mimarîsi, plâni ve
süslemeleriyle ahenkli bir üslüba sahip abidevî bir eserdir.
KÜMBET VE TÜRBELER
Anadolu
Selçuklulari tarafindan yapilan kümbetler Büyük Selçuklu
mimarisinin bir uzantisi olarak kabul edilmektedir. Çok
mütevazi ölçüde yapilmakla beraber mimarî bakimdan inanilmaz
bir zenginlige sahiptir. XII. yüzyilda insa edilen ilk
kümbetler önceleri sadece tugladan daha sonra ise tastan
yapilmaya baslanmistir. Sekil olarak sekiz, on, oniki köseli
veya silindirik gövde üzerine piramit yahut külahli
kümbetler basta olmak üzere dilimli gövdeli kümbetler, kare
planli ve kubbeli, ya da dikdörtgen plan üzerine tonozlu
türbeler olarak karsimiza çikmaktadir. Distan bakildiginda
bir kule seklinde görünen kümbet genelde iki katlidir.
Birinci kata birkaç merdivenle çikilir. Burada sanduka mezar
bulunur. Asil mezar ise alt katta yani toprak seviyesinin
altinda mumyalik denilen bölümdedir. Üst katta bulunan
sanduka sembolik bir mezar seklindedir. Burasi daha çok bir
ziyaretgâh veya mescit seklinde düsünülebilir.
Kümbetler çogu
zaman bagimsiz bir mimarî eser olmakla beraber bazen de cami
ve medreselere bagli olarak insa edilmistir. Erzurum'da
Yakutiye Medresesi'ne bagli olarak insa edilen kümbet (1310)
tas isçiliginin en güzel örneklerindendir. XII. yüzyilda
yapilan Selçuklu kümbetlerinden sadece II. Kiliç Arslan
kümbeti zamanimiza kadar kalmistir. Kayseri'deki Çifte
Medrese kümbeti (1206) en eski Anadolu Selçuklu eserlerinden
biridir. I. Izzeddin Keykâvus'un 1217 tarihinde Sivas'ta
yaptirdigi Dâru's-sifa'nin saginda bulunan türbenin üzerinde
tugla kubbenin örttügü mekân üstünde distan on kenarli bir
kümbet yükselmektedir. Bu Anadolu Selçuklu tugla, çini ve
mozaik süslemelerin ilk abidevi eseri olup çini mozoik
sanatinin daha sonra ulasacagi parlak gelismenin ilk
isaretleri olarak kabul edilebilir. Isparta Atabey'de
Medreseye bagli olarak yapilan Ertokus Kümbedi (1223)
sekizgen gövde üzerine içten kubbe, distan piramit külahla
örtülü bir yapidir. I. Alaeddin Keykubâd'in emirlerinden Ali
Tusî'nin sagliginda Tokat'ta yaptirdigi türbe (1234)'de
distan sekizgen bir kümbet biçiminde yükselmektedir.
Kayseri'deki II. Giyaseddin Keyhüsrev'in annesi Mahperi
Huand Hatun türbesi (1238) camiin medreseye bitisen kösesine
sonradan eklenmistir. Kayseri'deki Çifte Kümbet ise Alâeddin
Keykubâd'in hanimi Melike Adiliye için 1247'de
yaptirilmistir. Amasya'da Torumtay'in 1266'da yaptirdigi Gök
Medrese Camiine bitisik kümbet kesme 70 tastan kare seklinde
bir alt yapi üzerine tugladan sekizgen bir gövde ve kivrimli
bir piramit içindedir. Muzafferüddin Bürûcirdî'nin türbesi
Sivas Bürûciyye Medresesi içerisindedir. Amasya'daki
Torumtay türbesi (1278) digerlerinden farkli bir özellik arz
eder.
KÖSK VE SARAYLAR
Anadolu
Selçuklu sultanlarinin yaptirdigi saray ve köskler oldukça
mütevazi yapilardir. Kaba tas ve tugladan yapdiklari için
uzun ömürlü olamamislardir. II. Kiliç Arslan'in yaptirdigi
II. Kiliç Arslan Köskü'nün günümüzde sadece dogu
cephesindeki duvari kalmistir. I. Alâeddin Keykubâd
tarafindan tamir ettirildigi için onun adini alan kösk kare
bir mekân üzerine yerlestirilmistir. I. Alâeddin Keykubâd
Beysehir gölü kiyisinda Kubadâbâd adiyla meshur bir saray
yaptirdi. Yine ayni hükümdar Kayseri'de Keykubâdiye adiyla
bilinen yazlik bir saray yaptirmisti. Keykubadiye sarayi bir
kaynaktan çikan sularin olusturdugu küçük gölün kuzey
tarafinda siralanmis üç köskten ibarettir. Muhtemelen
1224-1226 yillari arasinda yapilmistir. Kayseri Erkilet
yakininda Hizir Ilyas adiyla bilinen Selçuklu köskü de
muntazam kesme tastan saglam bir yapidir. Yine Kayseri
Argincik köyünde Haydar Bey adiyla meshur bir Selçuklu köskü
bulunmaktadir.
DIL VE EDEBIYAT
XIII. yüzyil
Anadolu Selçuklulari'nin siyasî bakimdan büyük sikintilari
maruz kaldigi bir dönem olmasina ragmen Türk edebiyatinin
ilk kuvvetli gelismesi de yine bu dönemde olmustur. Bu
dönemde yetisen büyük mutasavviflarin kismen Arapça ve büyük
bir çogunlukla Farsça olarak kaleme aldiklari ilmî ve edebî
eserler yaninda Selçuklu hükümdarlari ve ileri gelen devlet
adamlari için kaleme aldiklari eserler de vardir. Iste
Anadolu'da islâm kültür hayatinin büyük bir gelisme
gösterdigi XIII. yüzyilda Ahmed b. Muhammed et-Tûsi I.
Izzeddin Keykâvus adina, Kelile ve Dimne'yi, Kadi Siraceddin
Urmevî Mesud b. Izzeddin Keykâvus adina Kistasü'l-adalet fî
kavaidi's-saltanat'i, Muhammed b. Mahmûd da Siyasetnâme
tarzinda bir eser yazmistir. Ibn Bibî de Anadolu Selçuklu
tarihinin baslica kaynaklarindan olan el-Evâmirül'lGAlaiyye'yi
bu dönemde telif etmistir.
Anadolu
Selçuklullari daha ilk zamanlardan itibaren sûfîlere karsi
büyük bir saygi göstermistir. Tasavvuf erbabinin Selçuklu
sultanlari ve devlet adamlarindan gördükleri yakin ilgi
muhtelif yerlerdeki Sûfîlerin akin akin Anadolu'ya
gelmelerine sebep olmustur. Bu dönemde Fahreddin-i Irakî,
Seyh Neicmeddin Daye, Sadeddin-i Fergani ve Mevlâna gibi
Islâm aleminin taninmis simalari Anadolu'daki sehirlerde
yasiyorlardi.
Mevlâna
Celâleddin-i Rûmi Farsça yazmakla beraber Anadolu'da
gelismekte olan Islâmi Türk edebiyati üzerinde sürekli etki
yapmistir. Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled'in oglu olan
Mevlâna Belh'te dogmus ve 1273'te burada ölmüstür. Eserleri
arasinda Muineddin Pervane'ye ithaf ettigi Fîhî Mâfih,
Mesnevî ve Divan-i Kebîr sayilabilir.
XIII. yüzyilda
Anadolu'da yasayan ve özellikle halk kitleleri üzerinde çok
tesirli olan sahsiyetlerden biri de Haci Bektas-i Veli'dir.
O islâmî ilimlere ve tasavvuf esaslarina vakif bir âlim idi.
XIII. yüzyilda Türkçe eser yazan sairler arasinda Hoca Ahmed
Fakih, Seyyâd Hamza, Sultan Veled, Hoca Dehânî ve Yunus
Emre'dir. Mevlâna'nin oglu Sultan Veled Divan, Ibtidânâme,
Rebâbnâme ve Intihânâme gibi eserlerini babasinin etkisinde
kalarak yazmistir.
Hoca Ahmed
Fakih XIII. ve XIV. yüzyilda Anadolu'da büyük söhrete
kavusan Türk seyhlerindendir. O yasca Mevlâna'dan büyük olup
babasi Sultanü'l-ulema Bahaeddin Veled'den fikih tahsil
etmis, sonra ilâhî cezbeye kapilarak kitaplarini yakip daga
çikmis ve Bahaeddin Veled'in ölümünden sonra geri dönmüstür.
Ahmed Fakih'in günümüze intikal eden iki eseri Çarhnâme ile
Kitab-i Mesâcidi's-serîfe'dir. Bunlar Anadolu Türkçesinin en
güzel örneklerini teskil eder.
Seyyâd Hamza
dinî ve tasavvufî siirleriyle Ahmed Fakih'i takip etmistir.
Türk tasavvuf edebiyatinin gelismesinde büyük bir tesiri
olan Seyyâd Hamza'nin eserleri ve hatirasi bu siir tarzinda
güçlü simalarin yetismesini saglamistir. Seyyâd Hamza'nin
Anadolu'da köy köy dolasarak dinî-tasavvufî siir ve
hikayelerle halki aydinlattigi söylenebilir. Yusuf u Züleyha
adli mesnevisi meshurdur.
Hoca Dehhânî
de Horasan'dan Anadolu'ya gelen sairlerden olup Sultan III.
Alâeddin Keykubad'a bir kaside sunmus ve günümüze ulasmayan
manzum bir Selçuknâme yazmistir. Dehhanî daha çok din disi
konularda yazmistir. XIII. yüzyil sonlariyla XIV. yüzyil
baslarinda yasayan Yunus Emre ile Anadolu'da yetisen
tasavvufî Türk edebiyatinin en büyük temsilcisidir. Daha
sonraki dönemlerde yasayan pek çok edip ve sair onun etkisi
altinda kalmistir. Yunus Emre'nin Divan'i ile Risâletü'n-nushiyye
adli bir mesnevisi vardir. O Türkçe divan sahibi ilk
sairdir. Yunus siirlerini aruz ve hece vezniyle yazmistir.
Yunus emre ilâhî aski yasamis ve duygularini siirlerinde
dile getirmis, Islâma bagli, tarikat yoluyla halka ulasmis
bir büyük insandir. Türkçe'nin ifade gücünü isbatlamis büyük
bir dil ustasidir. Türk halki arasinda en çok sevilen ve
siirleri Anadolu'da zevkle okunan Yunus Emre aradan asirlar
geçtigi halde canliligi ve güzelligini kaybetmeyen
siirleriyle Islâmî Türk edebiyatinin en seçkin temsilcisidir.
|
Türkiye Selçukluları Kültür ve Medeniyet |
Türkiye
Selçuklularını, Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık boyuna
mensup Selçuklular kurup yönettiler.
Devlet teşkilatı,
sağlam bir esasa sahipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı,
Büyük Selçuklu ve Abbasîlerin yanında diğer Türk ve İslam
devletlerinin teşkilatlarından da büyük ölçüde
faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi
bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idaresinde
hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilatlarını genişlettiler ve
zaman zaman da yenileme yoluna gittiler. Devletin, hanedan
mensupları arasında bölüşülmesinin; bölünmeye ve saltanat
mücadelesine sebep olduğu görüldü. II. Kılıç Arslan'dan
sonra merkeziyetçilik geliştirildi.
Devlet, önceki
Türk hakimiyetlerinde olduğu gibi, hanedanın ortak
sorumluluğu altındaydı. Devleti idare eden hükümdarın ise,
hanedan mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslamî
idi. Ayrıca, halife ve âlimler tarafından künye ve lakaplar
verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halifeye
hükümdarlıklarını tasdik ettirirler, adlarına hutbe okutur
ve para bastırırlardı. Savaşlarda veya herhangi bir gezide,
hakimiyet alâmeti olarak, sultanların başları üstünde,
atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir çetr
(şemsiye) tutulur, daima yanında hazır bulunan kös, sultanın
kapısında günde beş kez nevbet çalardı. Vilayetlerdeki
meliklerin, günde üç nevbet çaldırma hakları vardı.
Sultanlar, haftanın belli günlerinde devlet erkânını ve
emîrleri huzurlarına kabul eder ve onların görüşlerini
alırlardı. Sultan iktaların dağıtılması, kadıların (hakim)
tayini, devlete bağlı beylik ve sultanlıkların başına
geçenlerin tayinlerini onaylar, hükümete karşı işlenen
cürümlerle uğraşan yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi.
Devletin idaresi, birinci derecede sultana ait olmakla
birlikte, bizzat kendisi mevcut kanunlara uyardı. Sultan,
adalet mekanizmasının sağlıklı olması için, haftada iki gün
halkın derdini dinlerdi.
Sultanlar,
sarayda otururdu. Sarayda Hacibü'l-Hüccab, Üstadüddâr,
Silahdar, Emîr-i Alem, Câmedâr, Taştâr veya Âbdâr, Emîr-i
Çaşnigîr, Emîr-i Ahur, Emîr-i Şikâr, Emîr-i Devât, Emîr-i
Mahfil, Serheng-i Nedîm, musahip görev yapardı. Bunlar,
sultanın en emniyetli adamları arasından seçilir ve her
birinin emrinde askerî kıtalar bulunurdu.
Ordu;
Gulamân-ı Saray, hassa ordusu, hânedâna mensup meliklerin
kuvvetleri, Türkmen kuvvetleri, tâbi kuvvetler, ücretli
askerler ve donanmadan oluşurdu. Ordunun ve idarenin
esasını, mahallinde çiftçilerin ödediği vergilerle beslenen
Türk iktâ askerleri teşkil ederdi. Orduda, dinî vazifeleri
görmek ve gazâ ruhunu canlı tutmak maksadıyla âlim, derviş
ve mutasavvıflar bulunurdu. Silah olarak, ok, yay, kılıç,
kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık,
merdiven, seyyar kule kullanılırdı. Ordudaki birlikler,
çeşitli bayrak, tuğ ve alem taşırlardı.
Adlî Teşkilat:
Türkiye Selçuklularında, şer'î davalara her şehirde bulunan
kadılar bakardı. Konya'da oturan baş kadıya Kâdı'l-kudât
denirdi. Bu kadılar, tereke (miras), hayrat işleri ve
vakıfların idaresine bakarlardı. Selçuklularda örfî davalara
bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemeler, asayiş, devlet
âmirlerine itaatsizlik ve siyasî suçlar gibi davalara
bakarlardı. Bu örfî mahkemelerin başında, emîr-i dâd
bulunurdu. Kadıların verdikleri hükme itiraz edilemezdi.
Ancak yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kadılar
tarafından altı imzalanarak, sultana arz edilirdi. Kadıların
yüksek medrese tahsili görmüş, İslam ahlakıyla ahlaklanmış
kimseler olması şarttı. Müftîler, Hanefî mezhebine göre
fetva verirlerdi.
Eğitim, Kültür ve
Edebiyat:
Anadolu Selçuklu sultanları, kültür ve medeniyet hizmeti
için, ilme ve âlimlere değer verdiler. Bir ilim ocağı olan
medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Vakıf gelirleri,
onların geçimini temin ederdi. Medreselerde İslam
ilimlerinden; tefsir, hadîs, hadîs usulü, kelâm, kelâm
usulü, fıkıh, fıkıh usulü ve tasavvuf yanında, matematik,
astronomi, tıp ve felsefe gibi bilimler de öğretilirdi.
Genellikle, medresenin yanında, dârüşşifa denilen hastane,
cami, kütüphane, zâviye, kervansaray, imaret de bulunurdu.
Bunlar da birer ilim irfan yuvasıydı. İslam ülkelerinden bir
çok âlim, Anadolu'daki ilim yuvalarına gelip ders verdiler.
Başta sultan olmak üzere devlet adamlarından ve halktan iyi
muamele gördüler. Türkiye Selçuklu Devletini, ilim ve irfan
yuvası haline getiren değerli âlimlerin arasında; Şihabüddin-i
Sühreverdî, Necmeddîn-i Râzî, Muhyiddîn-i Arabî, Ahmed
Fakîh, Mevlânâ Celaleddîn-i Rumî, Hacı Bektaş-ı Velî,
Sadreddîn-i Konevî, Safiyyüddîn Muhammed Urmevî, Siracüddîn
Mahmud Urmevî, İzzeddîn Urmevî, Celaleddîn Habîb, Sadeddîn-i
Ferganî, Fahreddin Irakî, Kadı Burhaneddin, Kutbeddîn-i
Şirazî, Ahî Evran, Ebu Hamid Kirmanî, Şems-i Tebrizî,
Muhammed Behaüddîn Veled, Seyyid Burhaneddin Muhakkık
Tirmizî, Şeyh Hüsameddin Çelebi, Mevlanâ Muhyiddîn Kayserî,
Şeyh Edebâlî, İbn-i Türkmanî, İbrahim-i Hemedanî, Cemaleddin-i
Aksarayî gibi devrin en seçkin âlimleri vardı.
Anadolu'da
Türkmenler, Türkçe konuşup, sözlü ve yazılı edebiyat
eserleri meydana getirdiler. Dinî ve bazı edebî eserlerde
Arapça ve Farsça kullanıldı. Halkın büyük çoğunluğu Türkçe
konuşurdu. Daha sonraları Türkçe, edebiyat dili haline
geldi. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhanî, Hoca Mesud, Yunus Emre,
Türkçe şiirler söyleyip yazdılar. Yunus Emre, şiirdeki büyük
kudreti ve tasavvuf aşkıyla, Türkçenin en güzel, en iyi
örneklerini verdi. Göçebeler arasında, Oğuznâme ve Dede
Korkut destanlarıyla gâziler arasında çok rağbet bulan
Danişmendnâme ve Battalnâme, bu dönemde sözlü edebiyattan
yazılı edebiyete intikal etti. Mevlanâ Celaleddin-i Rumî ve
oğlu Sultan veled, insanlara doğru yolu gösteren ve nasihat
veren eserlerini Farsça yanında Türkçeyle de yazdılar.
Ticaret:
Türkiye Selçukluları, Anadolu'yu Müslüman ve gayri müslim
kavimler arasında bir köprü haline getirdiler. Dünya ticaret
yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticarî ilişkileri
zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin bir çok yerinde
kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların, buralarda hayvanları
ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları
vardı. Buralara gelen müslüman ve gayri müslim,
zengin-fakir, hür-köle bütün misafirlere aynı yemeğin
verilmesi ve eşit muamele yapılması esastı. Kervansaraylar
ve hanlar külliye halinde olup, hepsinin cami ve kütüphanesi
vardı. |