|
TÜRK MİLLİ
MÜCADELESİ -İSTİKLAL HARBİ
XX. yüzyıl
başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve
muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir
zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve
Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız
kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek
zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf
durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız
kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal
edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî
Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin
sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve
teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi
için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele,
askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla
başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin
kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken
temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli
mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal
kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi
yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli
ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması
gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî
hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul
Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi"
olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi
için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk
milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar
devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda
muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu
anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan
eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının
anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce
kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir
mahiyet arz edecektir.
Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve
Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir
ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın
içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak
mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan
kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız
işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî
düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark
edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak
ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i
Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet
olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının,
Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu
hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine
karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade
etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere
karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise
şunladır;
Kars
Millî İslâm Şûrası;
5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük
bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı
içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti
kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet,
17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti"
olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak
kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13
Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.
Millî
Kongre; Mondros Mütarekesi sonrası Rumların İstanbul'da
teşkilâtlanıp "Megalo-İdea" uğrundaki çalışmalarına engel
olmak için, göz hekimi Dr. Esat Paşa'nın çağrıları ile Türk
Ocağı, Kızılay, Muallimler Cemiyeti, Baro ve her fakültenin
mezunlar cemiyeti başta olmak üzere 70 kadar cemiyetten
2'şer temsilcinin katılması ile 29 Kasım 1918' de "Millî
Kongre" adı ile partiler üstü bir teşkilât kuruldu.
Tüzüğünde belirtilen amacı, dünyada Türkler üzerinde yapılan
haksız ve yalan yayınlara ilmî yoldan ve belgeler
vasıtasıyla cevap vermek idi. 1919 yılı içinde Millî Kongre,
İngilizce ve Fransızca olarak "Dünya Kamuoyu Önünde
Türkiye", "Ermenilerin Müslüman Ahaliye Yaptıkları Mezalim
Hakkında Belgeler" ve "Avrupa'nın Ünlü Yazarlarına Göre
Türkler" gibi değerli eserler neşretti. 1919 yılı sonunda
milletvekili seçimlerinde adayların tespit ve tanıtılmasında
Türk milliyetçilerini destekleyen Millî Kongre, 28 Ocak
1920'de "Misak-ı Millî"nin hazırlanmasına da fikrî anlamda
hizmet etmiştir. İstanbul'un 16 Mart 1920' de resmen işgali
üzerine, çalışmalarını durdurmuşsa da, Mustafa Kemal Paşa'yı
ve Ankara'da toplanan Meclisi fikren desteklemekten geri
kalmamıştır.
Trakya-Paşaeli
Müdafaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi ;
2 Aralık 1918' de, Edirne'de, Yunan istilâ ve işgaline, Mavr-i
Miracıların iddialarına direnme ve cevap vermek gayesiyle
kurulmuştur. Trakya'nın ırk, kültür, ekonomi ve tarih
bakımından Türklere ait olduğunu ispat için çalışmıştır.
"Yeni Edirne" ve "Ahali" adlı iki gazete çıkarmıştır.
İzmir
Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ;
Nurettin Paşa'nın gayretleri ile kurulan bu cemiyet Rum
iddialarına karşı mücadele için 26 Aralık 1918'de
kurulmuştur. 1918 yılının Aralık ayı sonunda İzmir'de
kurulan "Müdafaa-i Vatan Heyeti" adlı cemiyet 14 Mayıs 1919
günü İzmir'e Yunan askerlerinin geleceği haberini protesto
için beyannameler bastırıp dağıtırken adını İlhak-ı Red
heyetine çevirmişti. İzmir'in işgalinin ertesi günü İzmir
Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ile birleşerek
faaliyetlerini yürütmüştür.
Vilâyat-ı
Şarkiyye Müdafaa-i Hukuku Millîye Cemiyeti; Erzurumlu
Raif Hoca ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif cemiyetin
merkezini 2 Aralık 1918'de İstanbul'da kurmuşlardır.
Çıkardıkları Fransızca ve Türkçe "Hadisat" gazetesi ile Doğu
illerimizin Türklüğünü ve İslâmlığını müdafaa ediyor,
Ermenilerin hiçbir zaman çoğunluk teşkil etmediklerini
belirtiyor ve Kürdistan Teâli ve Teâvün Cemiyeti ile de
mücadele ediyordu. Mart 1919'da "Albayrak" gazetesini
yeniden faaliyete geçirilerek cemiyetin fikirlerini yaymaya
başladı. 3 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir Paşa'nın 15.
Kolordu Komutanı olarak göreve başlaması ile birlikte
cemiyet Kâzım Karabekir Paşa'nın şahsında bir baş, bir
koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuştur. (Tayyib Gökbilgin,
Millî Mücadele Başlarken Mondros Mütarekesinden Sivas
Kongresine, Cilt:I, Ankara,1959,s.74.). Cemiyet, Mustafa
Kemal başkanlığındaki Erzurum Kongresini yaparak, 7 Ağustos
1919'da Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katıldı.
Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti;
Cemiyet bölgesel bir amaca dayanarak ortaya çıkmış olmakla
beraber Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontusçu
Rumlara, ayrıca Ermenilere karşı mücadele ediyordu.12 Şubat
1919'da kurulan bu cemiyetin başkanlığını Trabzonlu
Barutçuzade Ahmet Hoca yapıyordu. "İstiklâl" adlı
gazetelerini çıkararak Rum iddialarının çürüklüğünü,
Ermenistan hayalinin boş olduğunu yurttaşlara ve dünyaya
duyurmaya çalışmışlardır.
Cemiyet
mensupları Erzurum Kongresi'ne iştirak ederek kongre sonunda
kurulan Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katılarak
çalışmalarını genişletmişlerdir.
Kilikyalılar Cemiyeti;
İstanbul'daki Adanalı, Maraşlı, Antepli ve Tarsusluların
Ermenilere karşı 20 Aralık 1918'de kurduğu bu cemiyetin
başkanlığını Rifat Bey yapıyordu. Cemiyet yayın yolu ile
işgale ve "Kilikya Ermenistanı" kurulmasına engel olmak
istiyor, bunun içinde bölgede silâhlı mücadeleyi
plânlıyordu. Daha sonra cemiyet, merkezini Adana'ya
nakletmiştir.
Anadolu
Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti ;
5 Kasım 1919'da Sivas'ta kurulan cemiyet memleketin bütünlük
ve istiklâlini müdafaa uğrunda bütün Anadolu'nun birliği
için çalışmak gayesiyle mitingler tertip etti. İtilaf
Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderdi.
Millî
şuura sahip bütün bu dernekler Sivas Kongresi'nde 7 Eylül
1919'da birleşerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti " adını almışlardır.
Mustafa
Kemal Paşa'nın İstanbul'daki Hazırlıkları ve Millî
Mücadelenin Başlaması
Mustafa Kemal Paşa İtilaf donanmalarının mütareke hükümlerine göre
İstanbul'u fiilen işgal ettiği 13 Kasım 1918 tarihinde bu
şehre gelmişti. Gördüğü manzara karşısında çok sinirlenen
Mustafa Kemal Paşa'nın yaverine söylediği "Geldikleri gibi
giderler" sözü meşhurdur.
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçmeden önce İstanbul'da kaldığı altı
aylık süre Millî Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan
hazırlık dönemidir. Bu dönem yakın tarihimizde yeni Türk
devletinin yapılanmasında siyasî ve fikrî temellerin
oluştuğu fevkalâde öneme haiz tarihî hadiseler silsilesi ile
doludur.
Mustafa Kemal'in İstanbul'da bulunduğu süre içerisinde düşüncesi, henüz
Mebuslar Meclisi'nde güven almamış bulunan Tevfik Paşa
kabinesine, mecliste güvenoyu verilmesini önleyerek, iş
başına millî ülküye bağlı, azim ve kuvvet sahibi bir kabine
geçmesini sağlamaktı. Bu fikrini tanıdığı ve güvendiği
arkadaşlarına, bir kısım milletvekillerine de kabul
ettirmişti. Fert fert yaptığı bu temas ve anlaşmaları
yeterli görmeyerek, Tevfik Paşa kabinesine giderek
milletvekillerini toplu bir hâlde görmek ve fikrini orada da
anlatmak istedi. Mustafa Kemal mecliste bir salonda toplanan
milletvekillerine düşüncelerini açık olarak anlattı ve o gün
için alınacak tek tedbirin kabineye güvenoyu vermemek
olduğunu söyledi.
Böyle bir karar karşısında meclisin dağılması ihtimalinden bahsedenlere
bunun muhakkak olduğu ve esasen kabine güvenoyu alırsa ilk
işinin yine meclisi dağıtmak olacağı cevabını verdi. Uzun
tartışmalardan sonra bu hususî toplantıda bulunan
milletvekilleri Tevfik Paşa kabinesini düşürmeye karar
verdiler. Biraz sonra meclisin resmî toplantısı açıldı ve
Sadrazam Tevfik Paşa, kabinesiyle gelerek beyannamesini
okudu. İstediği güvenoyunu meclisten tartışma bile olmadan
aldı.
Dinleyici localarından birinde meclisin çalışmalarını takip etmiş olan
ve o günkü neticeden hiç memnun kalmayan Mustafa Kemal'in
evine döner dönmez ilk işi, Padişah'ın başyaveri vasıtasıyla
Vahdettin'den bir görüşme istemek oldu. Padişah 22 Kasım
1918 Cuma günü selâmlıktan sonra kendisini kabul edeceğini
bildirmişti.
Padişah, cuma günü herkese tercihen, Mustafa Kemal'i kabul etmiş ve onun
düşündüklerini anlatmasına yer bırakmayarak, ordunun,
komutan ve subaylarının Mustafa Kemal'i çok sevdikleri için
onlardan kendisine bir fenalık gelmeyeceğini temin etmesini
istemişti. Buna karşılık Mustafa Kemal tarafından kendisine
sorulan "...ordu tarafından aleyhinize hazırlanan bir
harekete dair malûmat ve mahsusatınız mı var?" sorusuna,
padişah kesin bir cevap vermemekle beraber o gün için
değilse bile ilerisi için böyle bir ihtimali mümkün
gördüğünü istemeyerek ifade etmişti.
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da,
iktidara gelmenin bütün yollarını denedikten sonra,
Anadolu'ya geçmek ve "millî mukavemet"te bulunmak gibi "ağır
ve kat'i" bir kararı her yönüyle incelemiş ve "bundan başka
bir şey yapmak ihtimali kalmadığına" inanmış idi. Sonunda
devletin ve milletin İstanbul'dan kurtarılamayacağını
anlayan M. Kemal Paşa Anadolu'ya geçerek millî mukavemette
bulunma kararını vermiştir. Bu karardan sonra Anadolu'ya
geçerek millî mukavemet kararına varmakla iş bitmemiştir.
Bundan sonra O, mümkünse resmî bir görevle, bu mümkün
olmazsa özel olarak Anadolu'ya geçme ve orada bir Millî
Mücadele hareketini başlatmanın çarelerini aramaya
başlamıştır. Bu hususta ona başta Ali Fuat Cebesoy olmak
üzere arkadaşlarının büyük yardımı olmuştur. Önce Mustafa
Kemal Paşa'ya Anadolu'da görev verilmesi için kendisinin
hükûmette etkili bir kişiye tavsiye edilmesi gerekmiştir. Bu
işi yapan kişi, Ali Fuat Paşa'dır. Ali Fuat Paşa, daha sonra
dahiliye nazırı olan Mehmet Ali Bey'e Mustafa Kemal Paşa'yı
tavsiye etmiş ve onu bu hususta ikna etmiştir. Mehmet Ali
Bey Samsun ve çevresinde bir asayişsizlik durumu ortaya
çıkıp, İngiliz işgal komutanlığının Osmanlı Hükûmeti'ne
protestolu bir rapor verdiği sırada dahiliye nazırı idi.
Damat Ferit Paşa, Mehmet Ali Bey'e dahiliye nazırı olarak
meselenin halli hususunda fikrini sormuştur. O da, bölgeye
dirayetli ve tam salahiyetli bir komutanın gönderilmesi
gerektiği ve bu komutanın da Mustafa Kemal Paşa olabileceği
şeklinde fikrini beyan etmiştir.
Mehmet Ali Bey, meselenin halli için sadece Mustafa Kemal Paşa'yı
tavsiye etmekle kalmamış aynı zamanda sadrazamı bu hususta
ikna etmeyi de başarmıştır. Bu görüşmeden sonra Erkân-ı
Harbiye-yi Umumiye Reisi Cevat Çobanlı ve Mustafa Kemal
Paşalar ile yemek yiyen Damat Ferit Paşa, bir gün sonra
Harbiye Nazırı Şakir Paşa'ya Samsun ve çevresindeki olayın
araştırılmasına Mustafa Kemal Paşa'nın memur edilmesi emrini
vermiştir. Bundan sonra, "9. Ordu Müfettişliği" olarak
gerçekleşecek tarihî tayinin işlemlerine geçecektir.
Türk İstiklâl Savaşı'na başlangıç teşkil eden bu tayin tesadüfler sonucu
olarak değil, Mustafa Kemal Paşa'nın Mütareke Dönemi'nde
gösterdiği şuurlu faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir.
Mütareke Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa memleket
meselelerinin dışında veya gerisinde kalmamıştır. O,
herkesin her şeyden ümidini kestiği bir dönemde kendisine,
devletine ve Türk Milleti'ne olan güvenini yitirmemiştir.
Kurtuluşu başka bir devletin himaye ve desteğinde değil,
kendi gücümüzde görmüştür. O'nun Mütareke Dönemi'nde
İstanbul'da gösterdiği faaliyetlerin temelinde bu inanç ve
karar vardır.
Mustafa Kemal Paşa'nın fikrî faaliyetlerinin başlıca hedefi Anadolu'ya
geçerek millî mukavemet hareketini başlatmak olmuştur. O, bu
gaye ile bir taraftan yakın arkadaşlarını bu fikir etrafında
hazırlarken, diğer taraftan bunun tahakkuku için yollar
aramıştır. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa, bu ideal için
sadece önüne çıkan fırsatları değerlendirmekle kalmamış,
amacı doğrultusunda yeni fırsatlar meydana getirerek
bunlardan azamî ölçüde yararlanmıştır.
Diğer bir ifade ile O, tarihin önüne çıkardığı fırsatlardan azamî ölçüde
yararlanmasını bilmiştir. Bu büyük liderlere mahsus bir
özelliktir. (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:I-III,
Ankara,1984.; Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları,
İstanbul, 1953.; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbinin
Esasları, İstanbul,1972.)
Mustafa
Kemal Paşa'nın Anadolu'ya Geçişi ve Kongreler Dönemi
Mustafa Kemal Paşa için artık tarihî görev başlamıştı. Bu dönemden sonra
Osmanlı Devleti bir süre âdeta iki elden idare edilecekti.
Çünkü Mustafa Kemal Paşa her gittiği yerde halkın arasına
girerek İstanbul Hükûmeti gibi halkı sükûnete değil, tersine
onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir
komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle muharebe
eden, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden,
memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan,
cemiyetleri toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gelir gelmez ordu müfettişliği görevinin
kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek amacı ile
hazırlamış olduğu 22 Mayıs 1919 tarihli rapor, Millî
Mücadele hareketinin, Türk insanın hangi temel değerleri
üzerine bina edildiğini göstermesi bakımından fevkalade
önemledir.
Millî
Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden rapor ana
hatlarıyla şu fikirleri ihtiva etmekteydi;
* Samsun
bölgesi Rumları siyasî emellerinden vazgeçerlerse, asayiş
kendiliğinden düzelir,
* Türklüğün
yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur,
*
Yunanlıların İzmir'de hakları yoktur. İşgal geçicidir.
·
Millet,
millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul
etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.
·
Mustafa
Kemal Paşa Samsun'dan sonra ilk iş olarak 28 Mayıs 1919'da
Havza'dan bütün ülkeye, kumandanlara, mülkî amirlere "Millî
Teşkilât" kurmaları ve mitingler düzenlemelerini isteyen bir
tamim gönderdi.Bu tamim doğrultusunda ülkenin her köşesinde
İzmir'in işgaline tepki olarak yüzün üzerinde mitingler
tertip edilmiş ve Anadolu Türk insanının sesi dünya
kamuoyuna duyurulmaya çalışılmıştır.
Samsun ve Havza'dan sonra Amasya'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran
1919 tarihinde Türk milletine hitaben Amasya Tamimini
yayımladı. Amasya Tamimi Türk İnkılâp Tarihimizde hukukî ve
siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan
bir temel vesika olması bakımından daima özel bir değer
ifade etmiştir.
3 Temmuzda Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, burada bütün
görevlerinden hatta askerlik mesleğinden istifa etti ve
milletin bir ferdi olarak vatanın kurtuluşu için
mücadelesine devam etti.
23 Temmuz 1919 günü başlayan Erzurum Kongresi yaptığı çalışmalar
sonrasında on maddelik bir beyanname yayımladı. Erzurum
Kongresi beyannamesi Türk milletinin kendi geleceğinin
kendisi tarafından tayin edilmesi gerektiğini ortaya koymuş
ve bu uğurda gerekli her türlü tedbiri almakta serbest
olmasını ifade ederek millî iradeye dinamik ve pratik bir
yön vermiştir.
Erzurum Kongresi Beyannamesi çok az değişiklikle 4-12 Eylül 1919
tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde de kabul
edilmiştir. Geniş katılımın sağlandığı Sivas Kongresinde
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilerek "Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adında tek kuruluş durumuna
getirilmiştir. Erzurum Kongresi'nde ortaya çıkan ve adeta
geçici bir hükûmet niteliği taşıyan "Heyet-i Temsiliye"
Sivas Kongresi'nde sayıca genişletilmiş ve Heyet-i Temsiliye
başkanlığına da Mustafa Kemal Paţa getirilmiţtir.
Heyet-i Temsiliye'ye vatanın bütününü temsil etmek yetkisi verildi.
Sivas Kongresi'nde İtilaf Devletleri'ne karşı takınılan
tavır daha da sertleşmiş, milletçe müdafaa ve mukavemet
esası kabul edilmiştir. Sivas Kongresi'nde ortaya çıkan
önemli bir sonuçta ileride Meclis-i Mebusan tarafından kabul
edilecek olan Misak-ı Millî kararlarının tespit edilmiş
olmasıdır.
Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin yanı sıra Batı Anadolu'da toplanan
Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri Millî Mücadele hareketinin
ülke geneline yayılması ve destek görmesi bakımından kayda
değer gelişmeler olarak kabul edilir.
Anadolu'da meydana gelen ve bir tepki olarak ortaya çıkan bütün
kongrelerde millet ve milliyet kavramları ön plândadır. Bu
kavramlar Türk tarih ve kültürünün gelişme seyri içerisinde
kaçınılmaz bir netice olarak siyasî bir kimliğe bürünmüş ve
yeni Türk devletinin kuruluşunun temel felsefesini
oluşturmuştur.
Anadolu'daki bu gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri 16
Mart 1920 tarihinde İstanbul'u resmen işgal ederek Meclis-i
Mebusanı dağıtmışlardır. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın
dağıtılması ile artık Millî Mücadele'nin ağırlık merkezi
tamamen Anadolu'ya kaymış oluyordu.
Misak-ı
Millî
Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya geldi ve
meclisin toplanması için hazırlıklara başladı. Sultan
Vahideddin tarafından 21 Aralık 1918'den beri feshedilmiş
bulunan mebuslar meclisinin toplanması için yapılan
seçimlerde Mustafa Kemal Paşa ilk defa Erzurum mebusu olarak
parlâmento üyesi oldu. Meclis-i Mebusan'a seçilen 168 üyenin
ancak 72'si İstanbul'da 12 Ocak 1920 günü açılan Meclise
katılabilmiştir.
Meclis-i Mebusan'ın faaliyet gösterdiği dönem içerisinde aldığı en
önemli karar Misak-ı Millî'nin kabul ve ilânıdır.
Müsveddeleri Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan
Misak-ı Millî metni Meclis-i Mebusan'ın 22 Ocak 1920 tarihli
gizli oturumunda ele alınmış üzerinde çok az değişiklik
yapılarak 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmiştir.
Gizli
oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17 Şubat 1920
tarihinde dünya kamuoyuna ilân edilmiştir.
Misak-ı Millî, İstiklâl Harbimiz sırasında Türk milletinin maksatlarını
özetleyen ve Millî Mücadele'nin başından sonuna kadar
değişmeyen bir programın adıdır. Mustafa Kemal Paşa,
esaslarını Millî Mücadele'den yıllar önce tespit ettiği ve
bulduğu çıkış yolunu cesaretle ortaya koyduğu bu programın
ilk müsveddelerini 1919 yılı Aralık ayı sonunda yazmıştır.
Misak-ı Millî metni üzerindeki ilk görüşmeler Ankara'da Mustafa Kemal
Paşa'nın idare ettiği Heyet-i Temsiliye toplantılarında
yapılmıştır. Bu özel toplantılar sonunda Türk istiklâlinin
esaslarını tanzim eden bir metin hazırlanmış ve bu metin
başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Heyet-i Temsiliye
üyeleri tarafından imzalanmıştır. Misak-ı Millî metni
Trabzon Mebusu Hüsrev Gerede'ye verilmiş, o da bunu,
mecliste sulh programını tetkikle görevlendirilen komisyona
ulaştırmıştır. Yusuf Kemal Bey hatıratında komisyona gelen
metinden söz etmemekte , buna karşılık Rıza Nur Bey, Misak-ı
Millî esaslarının zaten daha önce İstanbul basınında çıkan
çeşitli makalelerdeki cümleler ve hakikatler olduğunu ifade
ederek, "Misak-ı Millî adını düşünen ve onu yapan İstanbul
meclisidir" demektedir. Ona göre meclis, bilinen esaslara
bazı ilaveler yaparak yeni bir düzen vermiştir.
Meclis-i Mebusan'a intikal eden metin, 22 Ocak 1920'de Felah-ı Vatan
Grubunun gizli toplantısında Hüsrev Bey tarafından okunmuş,
28 Ocak 1920'de de resmî olmayan gizli toplantıda oylanarak
mevcut bütün üyelerin ittifakı ile kabul edilmiştir. Adı
geçen meclisin yaptığı başlıca işe yarar şey de bu olmuştur.
Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî Beyannamesi olarak
adlandırılan bu belge, İstanbul'un işgali ve mebuslar
meclisinin tasfiyesi üzerine Ankara'da toplanan ve Türk
milletinden feyz alan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
kuruluşunun yegâne nedeni olmuştur. Toplandığı ilk gün millî
Misak'a bağlılığını açıklayan meclis, bu sadakatini
sarsılmaz bir şekilde sürdürmüş ve onun gerçekleşmesini amaç
bilmiştir.
Misak-ı Millî sınırları esasen, I.Dünya Savaşı'nda düşmanlarımız olan
İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'ne taahhütleri idi.
Müttefikimiz Almanların yenilmesi ile Mondros Mütarekesi'nin
tatbikatından önce, Ahd-ı Millî ile çizilen sınırları bize
garanti etmişlerdi. Bu garanti olağan bir şeydi. Yenik
olarak çıktığımız bir savaşın sonunda dahi, Hatay,
Musul-Kerkük, hatta Batum ve Halep Türk sınırları
içerisindeydi. Batı Trakya Türkiye'ye katılmaya hazır,
Boğazlar, bütün hukuku ile hükmümüze bağlı idi. Kıbrıs iade
edilmek üzere İngilizler'e kiralanmıştı. Yani, İngilizler ve
Fransızlar, verdikleri sözden dönmeselerdi, Türkler,
İstiklâl Savaşı olmadan dahi Millî Misak sınırlarını
koruyacaktı.
İstiklâl
Harbi'nin sonunda ise, verilen o muazzam mücadeleye rağmen
Lozan Barışı'ndan düşmesi gereken pay alınamamıştır. Hâlâ da
kudsî yemin sınırlarımızın çok gerisindeyiz. Gerçi, Lozan'ı
içine sindiremeyen girişimleri ile Atatürk, Hatay'ı
Türkiye'ye bağlatmış ve boğazlar üzerindeki hayati
hukukumuzu geri aldırmıştı. Lâkin, Atatürk'ün ölümünden
sonra, gözden ve gönülden çıkarılan Millî Misak ülküsü
tamamen yanlış algılanır olmuştur.
Atatürk, Misak-ı Millî ile ilgili olarak şunları söylemektedir. "Türk
milletinin , kalbinden, vicdanından sahih ve mülhem olan en
esaslı, en bariz arzu ve iman malum olmuştu :
Kurtuluş...Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde arzu-yu millî
tebellür ettirilmiş ve ifade olunmuştu...Milletin amal ve
maksadını da . kısa bir programa esas olacak surette toplu
bir tarzda ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî unvanı adı
verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek
maksadıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi'nde bu esaslar,
hakikaten toplu bir surette tahrir ve tespit
olunmuştur...Malumdur ki, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde
tespit olunan esasat, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca
kabul ve teyit olunup, Misak-ı Millî namı altında, züpte
edilmiş idi. Bu esasat, Birinci Büyük Millet Meclisi
tarafından da kabul edilerek, o daire dahilinde memleketin
tamamiyyetini ve milletin istiklâlini temin ederek sulhu
müsalemeti istihsale çalışıyordu."
Mustafa Kemal Paşa'nın da yukarıda yer alan ifadelerinde de tespit
ettiği gibi Misak-ı Millî, Millî iradeyi temsil eden
milletvekillerinin namüsait şartlarda ortaya koyduğu
bağımsızlık bildirgesidir.
Misak-ı Millî ne bir efsane, ne de tarihîn derinliklerinden intikal
etmiş bir destandır. Misak-ı Millî, Türklerin var olduğu
devirlerden itibaren karakterinde mevcut olduğuna
inandığımız İstiklâl fikrinin modern manadaki ifadesi ve
tezahürüdür. Misak-ı Millî bölünmez bir Türk yurdunun
sınırlarını tespit eden ve günümüzde de canlılığını muhafaza
eden fevkalâde öneme haiz hukukî ve siyasî bir vesikadır.
Kuva-yı
Milliye
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla İstanbul Hükûmeti ve buna bağlı
olarak ordu İtilaf Devletleri'nin kontrolüne girmiş, devlet
müesseseleri vazifelerini yerine getiremez duruma gelmişti.
Türk milleti uğradığı haksızlıkların önüne geçilmesi
hususunda resmî makamlara yapmış olduğu müracaat sonuç
vermeyince vazifenin kendine düştüğünü kabullenip, işgal
gören bölgelerde düşmana karşı harekete geçti. İşte bu
direniş hareketini başlatanlara Kuva-yı Milliye(Millî
Kuvvetler) adı verilmiştir.
Mili Mücadele tarihimizde "Kuva-yı Milliye" deyiminin biri dar, diğeri
geniş olmak üzere iki ayrı manası vardır. Bunlardan ilki
"Milis" teşkilâtı adıyla da anılan millî kuvvetleri, yani
silâhlı mukavemet teşkilatını anlatmaktadır. Diğeri ise
Millî Mücadele'yi bütünüyle içine alan daha geniş bir anlamı
ifade eder. Bu geniş mana içerisinde Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri, Kongreler, İlk Büyük Millet Meclisi , Misak-ı
Millî gibi dönemin temel gelişmeleri yer almaktadır.
Yakın tarihimizde Kuva-yı Milliye dönemi İzmir'in işgali ile I.İnönü
Muharebesi arasında geçen yaklaşık bir buçuk yıllık (Mayıs
1919-Aralık 1920) dönemi ihtiva eder. Bu zaman zarfında
fiilen yabancı işgaline karşı koyan Kuva-yı Milliye hareketi
Osmanlı Devleti'ne bağlı bir kuvvet hüviyetinde değildir.
Mevcut hükûmetten ayrı fakat Türk milletine dayanan ve onun
adına faaliyet gösteren, dolayısıyla yalnız Anadolu Türk
halkının bünyesinden çıkmış bir direniş hareketidir. Kuva-yı
Milliye'nin ortaya çıkışı bir siyasî parti hüviyetinde de
olmamış, taraftarlarını memnun edecek mevkileri ve
memuriyetleri de vaat etmemiştir. Buna rağmen az zamanda
ülke genelinde samimî bir Türk birliği meydana getirmiş
olmasını ancak halkın "hâlet-i ruhiyyesi", geçirdiği
sıkıntılar ve istiklâlini müdafaa hususundaki hassasiyeti
ile izah etmek mümkündür.
Kuva-yı Milliye'nin Milli Mücadele döneminde birçok faydaları olmuştur.
Sağladığı en önemli fayda, dünya kamuoyunda Türk halkının
Yunan işgalini sükûnetli karşılığı kanaatinin yerleşmesini
önlemek ve Milli Mücadele hareketini mazlum bir milletin
istiklâl hareketi olarak göstermek olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa "Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir
istiklâl cidaline hazır ve teşne bir hâlde buldum" derken
mevcut olan bu ortamın geniş bir propaganda şebekesi
vasıtasıyla sağlandığı anlamına gelmediği açıktır. Anadolu
Türkünün bu noktaya gelmesini sahip olduğu "cevher-i
aslî"sinden çıkan tabiî ve an'anevî bir netice olarak kabul
etmek en isabetli görüş olacaktır. "Kuva-yı Milliye"
ruhundan anlaşılması gereken mana da bu olmalıdır."
demiştir
Kuva-yı Milliye ruhu sadece Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan bir
vakıa değildir. Kaynağını Türk milletinin bilinmeyen
tarihinden bu tarafa sahip olduğu ve nesilden nesile intikal
etmiş olan ilk cevherinden alan yeni bir Türk ruhudur. Yahya
Kemal bu anlayışı şu şekilde dile getirmektedir.:
"Anadolu'nun bu üç senelik tarihi yeni Türk ruhu olduğunu,
en görmek istemeyen gözlere bile gösteriyor. Avrupalılar,
Amerikalılar İstanbul'a geliyorlar. Bu hadisenin ne olduğunu
bizden soruyorlar, daha yakından seçebilmek için Anadolu'ya
kadar gidiyorlar. İnkârdan şüpheye, şüpheden tereddüde,
tereddütten inanmaya doğru günden güne beliren bir hareket
var. Bir gün gelecek ki bir Türklük , yeni bir Türk ruhu tâ
karşıdan seçilecek"
Milli
Mücadele dönemi aydınlarının eserleri incelendiğinde Kuva-yı
Milliye ruhunun Türk milleti için yeni bir istiklâl
mücadelesini ifade ettiği hususunda müşterek bir görüşün
ortaya çıktığı görülür. İstiklâl mücadelesinden amaç ise;
Türklerin ekseriyeti teşkil ettiği bir coğrafî alan
içerisinde "Türk milletinin gerek irfanca ve gerek
iktisadiyatça bilâkaydü şart her türlü haricî nüfuzlardan ve
kayıtlardan azade olarak kendi vesaitiyle azami inkişafına
mazhar olmasıdır. "
Millî İstiklâl davasına atılmış olan Türk milleti bu dava devam ettiği
sürece, bu istiklâle inanan ve onu gerçekleştirmek için
hesapsız fedakarlığı göze alan bir ruh hâleti içerisinde
olmuştur. Bu esrarengiz şuur hiçbir, ilmin, hiçbir eğitimin
ve hiçbir propagandanın mahsulü değil, Türk karakterinin
samimî bir tezahürüdür.
Bu
ifadelerden de anlaşılacağı gibi Kuva-yı Milliye, "Millilik"
vasfının ön plânda tutulduğu, millî istiklâl ve iktisadî
hürriyet mücadelesinin hareket noktasıdır. İstiklâl
Savaşı'nda, millî heyecana dinî heyecanın da karıştığı, din
ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığı şüphe
götürmez bir gerçek olmakla beraber, o dönemin dinî
duygularının millî bir karakter taşıdığı ve "millilik"
vasfına hizmet ettiği söylenebilir.
Millî Mücadele'nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ilk
sayılarından birinde Kuva-yı Milliye'yi kamuoyuna şu şekilde
anlatmaktadır:
"Kuva-yı
Milliye, milletin ruhundan ve ihtiyacı beka ve istiklâlinden
doğmuş bir vahdettir ki, onu hiçbir şey ihlal edemeyecektir".
Sonuç olarak Kuva-yı Milliye ruhu yüksek bir siyasî olgunluk seviyesine
gelmiş bir milletin, bu siyasî kudretini en azametli ve göz
kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey
değildir. Kuva-yı Milliye'yi ortaya çıkaran "ruh" bu
hareketin başlangıç dönemi ile de sınırlı kalmamıştır. Millî
Mücadele dönemi boyunca Türk halkının müşterek ve hâkim
anlayışını ifade etmiş, yeni Türk devletinin kurulmasında
bir manevî menbaa olmuş, yaşatılmasında milletin tarihi
tekâmüllerinden kaynaklanan manevî dayanağı temsil etmiştir.
Kuva-yı Milliye'nin boz kalpaklı kahramanlarının o günkü ruh
hâli bugünde Türk milletinin benliğinde yaşamaktadır. Bu
günkü yeni nesil, bedeli can ve kan ile ödenmiş Türk
vatanının muhafazasında fevkalâde hassas olan sessiz
ekseriyettir ve Millî Mücadele hareketinin Türk milleti
adına gerçekleştirildiğini asla unutmamalıdır.
1-Büyük Millet Meclisinin Açılması
ve Yeni Türk Devleti'nin Kuruluşu
Mustafa Kemal Paşa, 8 Nisan'da yayımladığı bildiride, Damat Ferid'in
Aydın ilini Yunanistan'a teslim ettiğini, tecavüze uğrayan
Türklerin müdafaasına engel olduğunu, İtilaf Devletleri'ni
askerî işgalde bulunmaya davet ettiğini fakat milletin bu
sefer tedbirli ve hazırlıklı davranacağını Damad Ferit
Hükûmetini tanımayacağını açıklıyordu. İstanbul işgal
altında olduğundan normal faaliyetini sürdüremeyen Mebuslar
Meclisi'nin olağanüstü yetki ile Ankara'da toplanması için
her türlü tedbir alınmıştı. 19 Mart 1920'de bu hususta her
tarafa bildiri gönderildi. Yapılan seçimler sonunda mebuslar
Ankara'da toplandılar. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi
açıldı. Mustafa Kemal Paşa derhâl bir hükûmet teşkil
edilmesini istedi. Meclis, kurucu meclislerin sahip
oldukları bütün haklara sahip olduğu gibi hükûmet vazifesini
de üzerine almış bulunuyordu. Yeni kurulan bu devlet teşri,
icra ve kaza kuvvetlerini kendinde topladığından bir
"cumhuriyet" demekti. Fakat şartlar uygun olmadığından bu
deyim o dönemde kullanılmamıştır. Mustafa Kemal Paşa,
Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi; böylece
hem devlet, hem de hükûmetin başına geçmiş oldu.
Büyük Millet Meclisi, ilk iş olarak çıkarttığı 29 Nisan 1920 tarihinde
Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile yurtta meydana gelen olumsuz
cereyanları önlemek, ayaklanmaları kışkırtanları ve
ayaklanmalara katılanları yola getirmeyi amaçlıyordu.
Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nun çıkarılmasından hemen sonra Büyük Millet
Meclisi, 3 Mayıs 1920'de şu 11 vekili seçerek programını
yapmış ve yeni Türk Devleti'nin ilk hükûmetini I.İcra
Vekilleri Heyeti adıyla kurmuştur.
*
Bakan:Mustafa Kemal Paşa,
* İçişleri: Cami Bey (Aydın),
* Adliye; C.Arif Bey (Erzurum),
* Bayındırlık :İ. Fazıl Paşa (Yozgat),
* Dışişleri :Bekir Sami Bey (Amasya ),
* Sağlık :Adnan Adıvar (İstanbul),
* İktisat :Yusuf Kemal Tengirşenk (Kastamonu),
* Maliye:Hakkı Behiç (Denizli ),
* Maarif :Dr. Rıza Nur (Sinop ),
* Millî Müdafaa:Fevzi Paşa (Kozan-Adana ),
* Erkan-ı Harbiye :Albay İsmet İnönü (Edirne ).
İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet tarihimizde fevkalâde önemli
bir mevkiye sahiptir. İlk meclisin fevkalâdeliği farklı ve
zıt fikirlere sahip milletvekillerinden meydana gelmiş
olmasına rağmen ülke savunması ve bütünlüğü konusunda tek
bir ses ve tek bir yürek olabilmesidir. Bu temel
hassasiyetine bağlı olarak ilk meclisin diğer özelliklerini
de şu şekilde sıralayabiliriz;
1. Bu meclis her şeyden önce millî bir meclistir. Meclis üyeleri
tamamiyle Türklerden oluşmuştur. Bundan dolayı da "Meclis-i
Kebir-i Millî "adını almıştır.
2. Meclis idealist, demokratik bir ruha sahiptir.
3. Olağanüstü hâl meclisidir. Yasama, yürütme ve yargı kavramlarını
temel güçler olarak benimsemiş olmakla beraber bu güçleri
kendi bünyesinde toplamıştır.
4.
Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına
dayandırılmıştır.
5.
Şüphesiz bu meclis kahraman bir meclisti.
Kısaca
İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk milletinin tarihteki
mevkiine paralel yüksek seviyeli bir meclisti.
2-TBMM'nin Açılmasından Sonra
Meydana Gelen Askerî ve Siyasî Olaylar
Türk İstiklâl Savaşı'nda, girişilen mücadeleyi başarısızlığa uğratmak
için, ülke sınırları dahilinde çeşitli yörelerde iç isyanlar
meydana gelmiştir. Bu tür isyanların bir kısmı saltanat ve
hilâfet adına, bir kısmı da Türk yurdunu parçalayarak yeni
siyasî oluşumları gerçekleştirmek amacıyla çıkarılmıştır.
BMM'nin meşruiyetine karşı çıkarılan ve ülke bütünlüğünü
tehlikeye düşüren, askerî, siyasî ve sosyal yönlerden büyük
zararlar meydana getiren bu isyanlar sonuç itibariyle BMM
Hükûmeti tarafından bastırılmıştır.Anadolu'da meydana gelen
iç isyanların yanı sıra Doğu Anadolu Rus destekli
Ermenilerin, Güney Anadolu ise İngiliz Ermeni ve
Fransızların işgaline uğramıştı. Buna karşılık Türkiye Büyük
Millet Meclisi, Misak-ı Milli sınırları içindeki
topraklarının bir bütün olduğunu kabul etmiş ve bunu
gerçekleţtirmek için harekete geçmiştir.
İlk olarak Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki kuvvetler Ermeniler'i
bozguna uğratarak Sarıkamış ve Kars'ı Türkiye'ye kazandıran
Gümrü Antlaşmasını 2 Aralık 1920 tarihinde imzaladı. Kısa
süre sonra anlaşma yoluyla Ardahan ve Artvin de ana vatana
bağlandı. Böylece Misak-ı Millî'nin Doğu Anadolu'daki
sınırına kısmen ulaşılmış oluyordu.
Güney ve Güneydoğu Anadolu'da meydana gelen işgale karşı bölge halkı
kendi imkânlarıyla bu haksızlığa karşı koymaya çalışmıştır.
Bu bölgelerimizde açılan Adana, Maraş, Urfa ve Antep
Cepheleriyle Anadolu'da kurtuluşa giden yol açılmıştır.
Güney cephelerimizde Türk kuvvetlerinin kazandığı zaferler
sonucu Fransa, 20 Ekim 1921'de Ankara Hükûmeti ile Ankara
İtilâfnamesini imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma, Fransa
ile Türkiye arasındaki savaşı sona erdirmiş, Türklere karşı
batılı devletlerin kurmuş oldukları ortak cephe yıkılmıştır.
Doğu ve kısmen güney cephelerinde çarpışmalar başarıyla sona erince
Ankara Hükûmeti bütün gücüyle Batı Cephesi'ne yönelme imkanı
buldu. Batı Cephesi'ndeki dağınık birlikler düzenli bir ordu
hâline getirildi ve cephe komutanlığına İsmet Bey (İnönü)
atandı.
Bu sırada ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri 9 Temmuz 1920'de
Bursa'yı işgal ederek Eskişehir yönünde ilerlemeye başladı.
İnegöl-Pazarcık yoluyla ilerleyen Yunanlılar İnönü mevkiinde
Türk kuvvetleriyle karşılaştılar. 9-10 Ocak 1921 günlerinde
savaş sürdü. Yunan kuvvetleri 11 Ocakta geriye çekildiler.
Üç aylık bir aradan sonra yeniden saldırıya geçen
Yunanlılar, 23-31 Mart 1921 tarihleri arasında yine İnönü'de
Türk kuvvetleri karşısında bozguna uğradılar. Fakat yeni
birliklerle desteklenen Yunan Ordusu 10 Temmuzda saldırıya
geçerek Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz) ve
Eskişehir'i (19 Temmuz) işgal ettiler. Türk ordusu Sakarya
hattına çekildi. Yunanlılar'ın son büyük saldırısı Sakarya
hattında durduruldu. 22 gün ve gece süren (23 Ağustos-13
Eylül 1921) Sakarya savaşı Türk ordusunun zaferiyle
sonuçlandı. Artık saldırı sırası Türk ordusuna gelmişti.
Anadolu'dan düşman kuvvetlerini atmak için bir yıllık bir
hazırlıktan sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde saldırıya
geçildi. 30 Ağustosta düşman kuvvetleri perişan edildi.
Yunan başkomutanı Trikopis esir edildi (2 Eylül 1922). 9
Eylülde İzmir'de Yunan kuvvetleri denizine döküldü. 11
Eylülde Bursa kurtarıldı. Esirlerden başka Anadolu'da başka
Yunan askeri kalmadı.
Yunan kuvvetlerinin ezilmesinden sonra Mudanya'da mütareke görüşmeleri 3
Ekim 1922 tarihinde başladı.11 Ekimde imzalanan Mudanya
Mütarekesi'ne göre, Türkler ile Yunanlılar arasındaki savaş
14-15 Ekim gecesi sona erecek, Meriç ırmağına kadar olan
Doğu Trakya Yunanlılar tarafından boşaltılacak ve İstanbul,
barış antlaşması imzaladıktan sonra İtilaf Devletlerince
boşaltılacaktı.
Trakya'yı teslim almak için 19 Ekim 1922 'de İstanbul'a gelen Ankara
temsilcisi Refet Paşa büyük gösterilerle karşılandı. 4
Kasım'da İstanbul Hükûmeti kendi görevinin sona erdiğini
ilan etti. 26 Kasım'da Trakya Türk yönetimine geçti. Böylece
Yunan işgaline uğramış olan bütün vatan toprakları
kurtarılmış oluyordu.
Sıra barışın yapılmasına gelmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti
20 Kasım 1922 tarihinde toplanan Lozan Konferansı'na İsmet
Paşa başkanlığında bir heyet gönderdi. Görüşmeler 4 Şubat
1923'te kesildi. Ancak tarafların barış isteği ağır basınca
23 Nisan'da görüşmeler yeniden başladı ve 23 Temmuz 1923
tarihinde XX. yüzyılın en önemli barış antlaşmalarından biri
olan Lozan Antlaşması imzalanarak yeni Türk Devleti dünyaca
tanınıyor, sınırları saptanıyordu.
Türkler dışında, Birinci Dünya savaşının bütün mağlûp devletleri,
kendilerine zorla kabul ettirilen antlaşmalara boyun eğmek
zorunda kalmışlardı. Türk milleti ise Sevres Antlaşması gibi
bir esaret belgesini kendi tarihinin şeref ve haysiyetine
layık görmemiş, istiklâlinin sona erdiğinin zannedildiği bir
anda, vatanın müdafaası için neler yapabileceğini
düşmanlarına önce savaş meydanlarında göstermiştir. Daha
sonra bu başarılarını I.Dünya Savaşı'nın galiplerine,
karşılıklı eşitlik prensibine dayanan bir antlaşmayla tasdik
ettirmiş kendi üzerine oynanan bütün oyunları bozmuştur.
I. Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan adaletsiz anlaşmalar, Avrupa'da
yeni bir savaşın çıkmasına sebep olup yürürlükten kalkmış
fakat gerçek barışın kurulmaya çalışıldığı Lozan Andlaşması
ise I. Dünya Savaşı sonrasının günümüze kadar geçerliğini
koruyan tek antlaşması olmuştur. Antlaşmanın Türk milleti
bakımından önemini en güzel şekilde Mustafa Kemal Paşa
açıklamıştır. " Bu antlaşma, Türk milletine karşı,
yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevres Antlaşması'yla
tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastin, sonunda
neticesiz bırakıldığını ifade eder bir vesikadır".
3-Türk
İnkılâbı
Lozan Barış Andlaşması, Millî Mücadele hareketinin askerî ve siyasî
açıdan başarıyla tamamlanmasını, yeni Türk devletinin
milletler arası toplulukta tanınmasını sağlayan önemli bir
vesikadır. Genel olarak Misak-ı Millî ilkelerinin
gerçekleştiği Lozan sonrasında, millî devlet, siyasî, sosyal
ve ekonomik alanda zorunlu hale gelen yeni bir
teşkilatlanmaya gidecektir.
Mustafa Kemal Paşa'nın "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan
müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî
icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri
koymak" şeklinde tanımladığı Türk İnkılâbında esas amaç,
millî modern bir devlet hâline gelmek olarak tespit
edilmiştir. Türk inkılâbında, batılı anlamda millî bir
toplum yaratmada, nazarî de olsa, millîlik ile medeniliğin
bir bütün olarak ortaya çıktığı ve birbirine bağlı iki
kavram olduğu görülür.
Saltanatın kaldırılmasından sonra Cumhuriyetin ilânıyla, Mustafa Kemal
Paşa'nın "Medeniyet yolunda yürümek, muvaffak olmak hayatın
şartıdır" prensibinin gerçekleşmesinde önemli bir adım
atılmıştır. Cumhuriyetin ilânı ise her şeyden önce, kurulan
yeni devletin bir "Millî Türk devleti" olduğunu ve devlet
kültürünün Türk benliği ve gelenekleri üzerine kurulması
gerektiğini ortaya koymuştur.
Cumhuriyet rejimi ve Türk millî devlet fikri Mustafa Kemal Paşa'nın en
başta gelen temel inkılâpları olmuştur. Onun yaptığı diğer
inkılâplar, bu temel inkılâpları tamamlayan yenilikler
mahiyetindedir.
A-Saltanatın Kaldırılması
İtilâf Devletleri, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak barış
konferansına B.M.M. Hükûmetiyle birlikte İstanbul Hükûmeti
temsilcilerini de davet etmişlerdi. İtilâf Devletleri'nin bu
davranışı Ankara ve İstanbul Hükûmetleri şeklinde iki ayrı
otoritenin varlığını kabul ettirerek, ülkede ikilik yaratmak
suretiyle Millî Mücadele Hareketini başarısızlığa uğratmak
amacını taşımaktadır. Ancak bu teşebbüs, 1 Kasım 1922'de
saltanatın kaldırılmasıyla sonuçlanan Büyük Millet Meclisi
kararının oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Tevfik Paşa, Sadrazam unvanıyla 29 Ekim 1922'de BMM Başkanlığına çektiği
telgrafta Lozan görüşmelerine İstanbul Hükûmeti
temsilcilerinin de katılımını talep etmişti. Mustafa Kemal
Paşa, konuyu 30 Ekim 1922 tarihli BMM Genel Kurul
görüşmelerine getirdi. Toplantıda iki ayrı görüş
çarpışmıştır. Birinci grup milletvekillerinden Antalya
Mebusu Rasih Bey (Kaplan), Hakkari Mebusu M.Müfit (Kansu)
Bey ve Sıhhıye Vekili Dr. Rıza Nur Bey'in dile getirdikleri
görüş: "Bab-ı Ali ve padişahın hükümsüzlüğü" şeklindeydi.
İkinci grup liderlerinden Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş)
Bey'in ifade ettiği görüş ise; "Tevfik Paşa'nın telgrafına
ret cevabı yeterlidir, başka bir işleme gerek yoktur"
ţeklindeydi.
Dr. Rıza Nur'un hazırladığı, Mustafa Kemal Paşa'nın da aralarında
bulunduğu 82 mebusun imzasını taşıyan önergede "Osmanlı
İmparatorluğu ve Sultanlığın devrildiği, Teşkilât-ı Esasiye
kanunu ile hükümranlık haklarının millete ait bulunduğu"
görüşü yer almıştı. Oya sunulan bu önerge İkinci Grup
milletvekillerinin toplantıya katılmaması nedeniyle yeterli
çoğunluk sağlanamamış ve kabul edilmemiştir.
1 Kasım 1922'de tekrar toplanan mecliste gerek Dr. Rıza Nur'un gerekse
aynı gün verilen 26 imzalı Hüseyin Avni Bey'in önergeleri
üzerindeki tartışmalar sırasında Mustafa Kemal Paşa konuya
müdahale ederek geniş bir konuşma yaptı.
Bu konuşmadan sonra konuyla ilgili önergeler,Teşkilât-ı Esasiye, Şer'iye
ve Adliye Komisyonlarına gönderildi. Bu komisyonlar ortak
olarak hemen toplandı. Komisyon görüşmelerinde bir kısım
mebusların hilâfet ve saltanatın ayrılmasına karşı çıkmaları
üzerine Mustafa Kemal Paşa söz alarak şu konuşmayı yaptı.
"...Türk milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış
bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Söz konusu olan, millete
saltanatını hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız
meselesi değildir. Mesele, zaten oldu bitti hâline gelmiş
olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka
olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi
tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi
takdirde, yine gerçek,usulüne uygun olarak ifade
edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir".
Bu konuşma üzerine komisyonda çözüme kavuşan konu, sür'atle tasarı
hâline geldi ve aynı gün ikinci oturumda genel kurula
sunuldu. Tasarı oy birliği ile kabul edilerek 1 Kasım 1922
tarihinde kanunlaştı. 308 sayılı kanunla hilâfet ve saltanat
ayrılmış, hilâfete dokunulmamış, saltanat ise
kaldırılmıştır.
Gerçekte saltanatın kaldırılması,16 Mart 1920'de sona eren, Osmanlı
saltanat makamının sahip olduğu "hâkimiyet" mefhumunu çok
daha önce 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile Türk milletine
intikalini sağlayan inkılâp hareketinin son halkasıdır.
Saltanatın kaldırılması ile İstanbul'da Tevfik Paşa kabinesi 4 Kasım
1922 de toplanarak istifa etmiş,17 Kasım 1922 'de de son
Osmanlı Sultanı Vahdettin İngiliz himayesinde ülkeyi terk
etmiştir.
B-Cumhuriyetin İlânı
Mustafa Kemal Paşa,1921 Anayasası'nın ilk maddelerinde yer alan
"Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ve "Millî iradeyi
millet namına temsil eden tek yetkili organ Türkiye Büyük
Millet Meclisi'dir " ifadelerini daima "Cumhuriyet" şekliyle
yorumlamıştır.
Gerçekten de 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile kurulmuş olan siyasî
rejim geniş anlamı ile Cumhuriyet'ten başka bir şey değildi.
Ancak Cumhuriyet resmen ilân edilmemiş ve devlet başsız bir
şekilde kurulmuştur .
26 Ekim 1923'de ortaya çıkan bir hükûmet buhranı sonucu Başvekil Fethi
Bey istifasını vermişti. 28 Ekim akşamı Çankaya'da yeni
hükûmet teşekkülü ile ilgili çalışmalar sırasında
Cumhuriyetin ilanı kararlaştırıldı. Toplantı sonrasında
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile birlikte 1921
anayasasının bazı maddelerini değiştiren değişikleri tespit
ettiler.
29 Ekim 1923 günü konu önce Halk fırkası grubunun öğleden sonraki
oturumunda gündeme geldi. Mustafa Kemal Paşa'nın bir gün
önce tespit ettiği değişiklikler uzun görüşmelerden sonra
kabul edildi. Kanun teklifi, Kanun-i Esasi encümeni
tarafından usulen incelenerek meclise sunuldu.
TBMM 29 Ekim 1923 tarihinde 364 sayılı kararla Cumhuriyeti ilân etti.
Cumhuriyetin ilânı ile 1921 Anayasası'nın 1,2,4,10,11 ve 12.
maddeleri şu şekilde değiştirilmîştir.
Birinci maddeye "Türkiye Devleti'nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyettir"
cümlesi eklenmiştir.
İkinci madde; "Türkiye Devletinin dini İslâm, resmî lisanı Türkçedir"
şekliyle tespit edilmiştir. Bu madde 1921 Anayasası'nda
mevcut olmayıp ana yasamıza ilk defa girmiştir.
Dördüncü madde; Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare
olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare konularında
Bakanlar Kurulu vasıtasıyla yönetir.
Onuncu madde; Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim
dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni
Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi
biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.
On birinci madde; Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla
gerekli gördükçe Meclis'e ve Bakanlar Kurulu'na başkanlık
eder.
On
ikinci madde; Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve meclis
üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan
tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten
sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis'in
onayına sunulur. Meclis toplantı hâlinde değil ise, onaylama
Meclis'in toplantısına bırakılır.
Yapılan
bu önemli değişiklerden sonra aynı gün Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapılarak, Mustafa Kemal Paşa yeni Türk Devletinin
ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. 30 Ekim 1923'te ise Malatya
Mebusu İsmet Paşa, M. Kemal Paşa tarafından Başbakan olarak
atanmış ve yeni kabine teşekkül ettirilmîştir.
C-Halifeliğin Kaldırılması
İslâm'da
din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz parçalardır. İslâm
Devleti'nin başı hem ülkesinde dini koruyan bir "imam" hem
de sınırların güvenliğini sağlayan bir "Devlet başkanı" dır.
Cismanî ve ruhanî olmak üzere her iki otoriteyi (iktidarı)
uhdesinde toplamıştır. Hristiyanlık'ta olduğu gibi
"kilise-devlet" ayırımı yoktur. İşte İslâm tarihinde "dinî"
ve "dünyevî" görevleri bünyesine toplayan devlet
başkanlarına "halife" denmektedir.
Saltanatın kaldırılmasından sonra Hilâfet muhafaza edilmiş,
Abdülmecit Efendi halife olarak TBMM tarafından seçilmişti.
Halife Abdülmecit Efendi seçilirken kendine sadece "dini
reis" olarak yetkiler verilmiţti.
Lozan
sonrasında halifelik konusunda gerek Meclis'te, gerekse
kamuoyunda tartışmalar yoğunlaştı. Basının önemli bir bölümü
Hilâfet'in korunmasını savunmuştu. Meclis'te Halk Fırkası
mebusları tarafından Halifenin yetkisini aştığı iddialarının
ortaya atılmasına karşılık, aynı görüşte olmayan mebuslar da
vardı. Ortaya çıkan bu görüşlerden ilki; Mustafa Kemal
Paşa'nın savunduğu gibi Hilâfet'in yabancı güçlerce
kullanılabileceği endişesinden hareketle artık zararlı bir
niteliğe sahip olduğu şeklindedir. İkinci tavır ise asıl
halifeliğin kaldırılmasının Türkiye Cumhuriyeti'nin dış
politikasında İslâm ülkeleriyle aralarındaki bağları
keserek, devletin dış itibarını zedeleyebileceği
mahiyetindedir.
Mustafa
Kemal Paşa, Şubat 1924'te İzmir'de iken Hilâfet'in
kaldırılması kararını almıştır. İsmet Paşa, Kazım Karabekir
Paşa ve Fevzi Paşa ile birlikte aldığı Hilâfet'in, Erkan-ı
Harbiye-i Umumiye ile Şer'iye ve Evkaf Vekaletlerinin
kaldırılma kararını daha sonra 1 Mart 1924'te meclisi açış
nutkunda dile getirecektir.
Hilâfet'in kaldırılma meselesi önce 2 Mart 1924'te Halk
Fırkasın da görüşülerek kabul edildi. 3 Martta toplanan
Meclis Genel kuruluna ise üç ayrı kanun teklifi sunuldu ;
1) Urfa
mebusu Şeyh Saffet Efendi'yle 53 arkadaşının Hilâfetin
kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türkiye dışına
çıkarılmasıyla ilgili kanun teklifi.
2) Siirt
Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının Şer'iye ve Evkaf
vekaletiyle Erkan-ı Harbiye Vekaleti'nin kaldırılmasıyla
ilgili kanun teklifi.
3)
Manisa Mebusu Vasıf Bey ve 50 arkadaşının eğitim ve
öğretimin birleştirilmesiyle ilgili kanun teklifi.
Bu
kanunlarda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar
sürdü. Saat 18:45'te TBMM söz konusu tasarıları 429,430 ve
431 sayı ile kanunlaştırdı.
Buna
göre "Ţer'iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye Vekâleti
kaldırılmış, eğitim öğretim Millî Eğitim Bakanlığına
bağlanarak birleştirilmiştir.
Hilâfet'in tamamen kaldırılmasıyla ilgili karar
kanunlaştıktan sonra İstanbul Valisi tarafından Abdülmecit
Efendi'ye tebliğ edilmiş ve yurt dışına çıkması
sağlanmıştır.
Aslında
halifeliğin kaldırılmasının siyasî gayeden çok daha önemli
kültürel ve tarihî manası vardır. On dokuzuncu yüzyılın
başlarından beri sürüp gelen yenilikçi-lâik grubun,
dinci-muhafazakârlara karşı zaferini ifade etmiştir.
Hilâfetin kaldırılması yurt dışında büyük tepkilere yol
açmıştır. Batı dünyası bu olayı şaşkınlıkla karşılayarak
hayranlıklarını ifade etmişler, İslâm dünyası ise olumsuz
tepkilerini dile getirmiştir.
d-Anayasa Hareketleri
23 Nisan
1920 tarihinden itibaren artık resmî bir hüviyet kazanan
millî teşkilât gayelerini daha açık bir biçimde ortaya
koymaya başlamıştır. Mustafa Kemal'in 19 Mart 1920 tarihinde
askerî ve mülkî erkâna gönderdiği seçim talimatında,
Meclis'in 23 Nisan 1920 tarihinde açılmasına karar verilmiş,
22 Nisan 1923 tarihli telgraf ile de söz konusu tarihten
itibaren mülkî ve askerî makamların ve bütün milletin
müracaat edeceği makamın "Meclis" olacağı duyurulmuştur.
23 Nisan
1920'de Ankara'da toplanan BMM, yeni Türk devletinin ilk
siyasî organı olarak faaliyete geçmişti. Aynı gün ilk
oturumda en yaşlı üye sıfatıyla Şerif Bey, yaptığı
konuşmada, "Türk milletinin yabancı köleliğine karşı
çıkarak,geleceğini tayin etme hakkına sahip olduğuna ve
bağımsızlık yolunda direnmek azminde olduklarını " açıkladı.
Açılışından hemen sonra çalışmalarına başlayan BMM'nin
aldığı 1 numaralı kararla İstanbul Meclis-i Mebusan'ından
gelen milletvekillerinin kendi çatısı altında toplanmaları
kararlaştırılmış, bununla birlikte kendi kuruluşunu da
düzenlenmiştir.
24 Nisan
'da Mustafa Kemal Paşa söz alarak geniş bir konuşma yapmış
ve hükûmetin kuruluşu ile ilgili temel ilkeleri
açıklamıştır. Bu ilkeler meclis tarafından kabul edilerek
aynı günkü beşinci oturumda yapılan oylamada 110 rey alarak
Meclis Başkanlığı'na seçilmiţtir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın hükûmet kurulmasının lüzumuna işaret eden
teklifi 25 Nisan 1920 tarihinde kabul edildi ve "Kuvve-i
İcraiye'nin" teşkiline karar verildi. Aynı gün yapılan
görüşmelerde ayrıca Başkanlık Divanı seçimleri de
tamamlandı.
Mustafa
Kemal Paşa'nın Meclis'e hükûmetin kurulması ile ilgili
olarak verdiği teklifte, hükûmetin yapısına ilişkin ilkeler
özetle şu şekilde belirtilmîştir:
1-Hükûmet
kurmak zorunludur.
2-Geçici
olarak bir padişah kaymakamı (vekili) ortaya çıkarmak uygun
değildir.
3-İrade-i millîye'nin vatanın kaderine hâkim olmasının kabul
edilmesi zorunludur.
4-TBMM'nin üstünde güç yoktur.
5-Meclis, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde
toplamıştır.
Mustafa
Kemal'in bu tekliflerinden de anlaşılacağı gibi dönemin
zarureti gereği, "Meclis Hükûmeti" sisteminin uygun
bulunduğu, ayrıca kuvvetler birliği prensibinin benimsenmesi
lüzumu telkin edilmektedir.
23,24 ve
25 Nisan günü alınan kararların Millî Hâkimiyet ilkesine
dayanan bir meclisi ve hükûmeti oluşturması bakımından
anayasa niteliği taşıdığı söylenebilir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın 24 Nisan 1920'de kabul edilen anayasa
niteliğindeki teklifi 13 Eylül 1920'de TBMM'ye verilerek, 18
Eylülde mecliste alınan ve siyasî ,sosyal , askerî ve idarî
yönden düzenlemeleri öngören program, 20 Ocak 1921 tarihli
anayasanın hazırlanmasına temel teşkil etmiştir. 20 Ocak
1921 tarihli TBMM'de 85 sayı ile kabul edilen anayasa, 23
madde ve bir de ayrı maddeden meydana gelmektedir. Bazı
önemli maddeleri şunlardır:
"Madde1:Hâkimiyet bilâ kayd-u şart milletindir. İdare usulü
halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına
müstenittir.
Madde
2:İcra kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin yegâne ve
hakikî mümessili olan BMM'de tecelli ve temerküz eder.
Madde
3:Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare
olunur ve hükûmeti Büyük Millet Meclisi Hükûmeti unvanını
taşır".
Görüldüğü gibi kabul edilen bu maddelerle ayrı bir "Türkiye
Devleti"nin varlığından bahsedilmektedir. Osmanlı
Devleti'nin yok olmasıyla yeni bir devletin kuruluţunu,
hukukî yönden belgelemiţtir.
Yeni
anayasa aynı zamanda Millî Hâkimiyet'i esas alan ve vatanın
kaderine Millî Hâkimiyetin temsilcisi olarak BMM'nin el
koymasını mümkün kılan bir siyasî ve hukukî vesikadır.
1921
Anayasası Millî Mücadele'nin olağanüstü şartları içinde
hazırlanmış geçici bir anayasadır. Meclis'in ve Millî
Hükûmetin durum ve yetkisini, şekil ve niteliğini tespit ve
ifade eden ilk kanundur.
1921
Anayasası'nda kuvvetler birliği sistemi hâkimdir. Türkiye'de
bütün kuvvet ve yetkilerin kaynağı millettir. Millî iradeyi
millet namına temsil eden tek yetkili organ, BMM'dir. Meclis
yasama ve yürütme yetkilerine sahiptir.
Kuvvetler birliğine dayanan Meclis Hükûmeti sistemi 1921
Anayasası ile ilk defa Türkiye'ye girmektedir. Reissiz bir
Cumhuriyet kuran bu anayasa ile millî irade Meclis
tarafından temsil ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliği
esası, millî kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve
tek bir iradeye bağlanmasını da zorunlu kılmaktadır.
20 Ocak
1921 tarihli Anayasa'da yapılan en önemli değişiklik 29 Ekim
1923'te Cumhuriyet'in ilânı ile olmuş, devlet şekli bu
ilanla Cumhuriyet olarak değiştirilmîştir.
1921
tarihli anayasanın kabul edilmesinden sonra siyasî alanda
önemli inkılâplar gerçekleştirilmiştir. Kasım 1922'de
saltanat kaldırılmış, Ekim 1923'de Cumhuriyet ilân edilmiş
ve Mart 1924'te ise halifelik kaldırılmıştır; ayrıca
eğitim-öğretim alanında birtakım yenilik hareketleri ile
Türk milleti siyasî,sosyal ve kültürel alanında hızlı bir
değişim içine girmiştir.
Bu hızlı
değişimde toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir
anayasanın hazırlanmasını 1924 tarihînde 491 sayı ile
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu olarak TBMM'de kabul edilmiştir.
Toplam
105 maddeden oluşan 1924 Anayasası'nın önemli maddeleri
şunlardır:
1-Türkiye Devleti bir Cumhuriyet'tir.
2-Türkiye Devleti'nin dini İslâm dinidir. Resmî dili
Türkçedir. Başkenti Ankara şehridir.
3-Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.
4-TBMM
milletin tek ve gerçek temsilcisi olup millet adına
hâkimiyet hakkını kullanır.
5-Yasama
yetkisi ve yürütme gücü BMM'de toplanır.
6-Meclis
yasama yetkisini kendi kullanır.
7-Meclis
yürütme yetkisini kendince seçilmiş Cumhurbaşkanı ve onun
atayacağı bir Bakanlar Kurulu eliyle kullanır. Meclis,
hükûmeti her vakit denetleyebilir ve düţürebilir.
8-Yargı
hakkı, millet adına, usulü ve kanununa göre bağımsız
mahkemeler tarafından kullanılır
Yeni
Türk Devleti'nin ikinci anayasası olan 1924 Anayasası 1921
Anayasası'nın dayandığı temel ilkelerden esinlenmiş, millî
hâkimiyet, tek meclis ve kuvvetler birliği, meclisin
üstünlüğü prensipleri geliştirilerek kabul edilmiştir.
1924
Anayasası, 1921 Anayasası'ndan yumuşak bir kuvvetler
ayrımına yer vermekle, parlâmenter rejime geçişte bir adım
daha ileri gitmiştir. Millî Hâkimiyet ve meclisin üstünlüğü
sistemini geliştirmekle, anayasa alanını daha geniş ve
yaygın bir şekilde düzenlemekte, kamu özgürlüklerine geniş
bir şekilde yer vermektedir.
1924
Anayasası beş kez değişikliğe uğramıştır. Nisan 1928, Aralık
1931, Aralık 1934, Şubat 1937 ve Kasım 1937 tarihînde
yapılan değişikliklerle devletin dini İslâm'dır ibaresi
kaldırılmış, seçmen yaşı 18'den 22'ye çıkarılmış, kadınlara
seçme ve seçilme hakkı verilmiş, Cumhuriyet Halk Partisi
programındaki altı ilke anayasa ilkeleri olarak kabul
edilmiştir.
1924
Anayasası dil bakımından 1945 ve 1952 yıllarında mana ve
mefhumuna dokunulmaksızın iki defa değişikliğe uğramış ve
1960 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.
e-Hukuk,
Eğitim ve Sosyal Alanlarda Yapılan İnkılâp Hareketleri:
Hukuk
kuralları toplum yaşayışını düzenler. Fertlerin huzur ve
güven içerisinde yaşamasını sağlar. En gelişmiş toplum
düzeni olan devletle, fertler arasındaki ilişki modern hukuk
kurallarının uygulanmasıyla arzu edilen seviyeye ulaşır.
Yeni
Türk devletinin kurulmasıyla birlikte başlayan batılılaşma
hareketi zorunlu olarak devlet, cemiyet ve hukuk hayatında
lâikliği bir temel prensip olarak öngörmüştür. Batı
ülkelerinin kanunları, önemsiz değişikliklerle kabul edilmiş
ve Türk toplumunun kısa bir zamanda Avrupa hukuk sistemine
girmesi sağlanmıştır.
Mustafa
Kemal Paşa Hukuk İnkılâbının gerekliliğini 1 Mart 1924'te
TBMM'de şu konuşmasıyla ifade etmiştir:
"...
adlî telakkimizi, adlî kanunlarımızı,adlî teşkilâtımızı,bizi
şimdiye kadar şuur-i gayr-ı şuuri tesir altında bulunduran,
asrın icabatına gayr-ı mutabık revabıttan (bağlardan) bir an
evvel kurtarmaktır. Millet her mütemeddin memlekette (medenî
memlekette) olan terakki-i adliyenin memleketin ihtiyacına
tevakuf eden (uyan) esasatını istiyor. Milletin arzu ve
ihtiyacına tâbi olarak adliyemizde her güna tesirattan
silkinmek ve seri terakkiyata atılmakda asla tereddüt
olunmamak lâzımdır. Hukuk-ı medeniyede,hukuk-ı ailede takip
edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta
idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet (bağlılık)
milletleri uyandırmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk
Milleti üzerinde kabus bulundurulamaz".
Modern
hukuk sistemine ulaşmanın bir gereği olarak, özellikle 1926
yılından itibaren, büyük yenilik hareketleri yapılmaya
başlanmıştır.
Medeni
Kanun : İsviçre'de 1907 yılında hazırlanan ve 1912 yılında
yürürlüğe giren kanundan alınarak 17 Şubat 1926 tarihinde
kabul edilmiştir.
Ceza
Kanunu : 1889 tarihli İtalyan ceza kanunundan alınarak 1
Mart 1926 tarihînde kabul edilmiştir.
Hâkimler
Kanunu: 3 Mart 1926'da kabul edilen bir kanunla yargı
organlarının bağımsızlığı ve halkın çıkarları gözetilmeye
çalışılmıştır.
Ticaret
Kanunu : Alman ve İtalyan kanun ve eserlerinden
yararlanılarak hazırlanan kara ticareti ile ilgili kısım 29
Mayıs 1926'da deniz ticaretiyle ilgili kısım ise 15 Mayıs
1929'da yürürlüğe girmiştir.
İcra ve
İflas Kanunu : 24 Nisan 1929 yılında İsviçre'den alınmış
ancak faydalı olmaması neticesinde 30 Haziran 1932'de
yeniden düzenlenerek kabul edilmîştir.
Tevhid-i
Tedrisat Kanunu: Eğitim, toplumsal bir ihtiyaçtır. Toplumun
kültür ve karakterini muhafaza eder,hatta düzeltir. Bu
nedenle de devlet hizmetleri arasında yer alır. Türkiye'de
eğitim ve öğretimin modernleşmesi Tanzimat'la birlikte
başlamış,gerçek anlamda modern eğitim-öğretim sistemine
geçiş Cumhuriyet devrinde mümkün olmuţtur.
Mustafa
Kemal Paşa,16 Temmuz 1921'de Ankara Maarif Kongresi'nde
millî kültürün önemini ve gerekliliğini şu konuşmasıyla
ifade etmiştir:
"... Bir
millî eğitim programından bahsederken eski devrin
hurafelerinden ve fikri vasıflarımızla hiç de münasebeti
olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen
bütün tesirlerden tamamıyla uzak, millî seciye ve tarihîmize
uygun bir kültür kastediyorum.
Çünki
millî dehamız tamamıyla inkişafı, ancak böyle bir kültür ile
sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür şimdiye kadar
takip olunan ecnebi kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar
ettirebilir".
Mustafa
Kemal Paşa, 1 Mart 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada
eğitim-öğretim alanında yapılacak yeniliklerin temel
prensiplerini tespit etmiţtir;
-Hükûmetin
en önemli görevi maarif işleridir.
-Eğitim-öğretim müesseseleri tek bir teşkilât tarafından
idare edilmelidir.
-Hazırlanacak eğitim programı milletimizin sosyal ve hayatî
ihtiyaçları ile çağın icaplarına uygun olmalıdır.
-Eğitimin hedefi milliyetçi, medeniyetçi ve ilmî zihniyete
sahip bir nesil yetiţtirmektir.
Bu
gelişmelerin ardından Millî Eğitim Bakanı Saruhan Mebusu
Vasıf (Çınar) Bey ve elli arkadaşının Tevhid-i Tedrisat
(Eğitim-öğretimin birleştirilmesi) konusundaki önergesi
görüşülerek benimsenmiştir. 3 Mart 1924'de ise tasarı TBMM
Genel Kurulu'na getirilmiş ve değişikliğe uğramadan kabul
edilmiştir.
Eğitim
ve öğretim kadrolarını Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde
toplayan ve medreseleri kaldıran bu kanunla Türk Eğitimine
"Millî"lik vasfı kazandırılmış, ayrıca millî kültür
anlayışında birlik sağlanmak istenmiştir. Ayrıca, 2 Mart
1926'da kabul edilen maarif teşkilâtı hakkında kanun ile de
eğitim hizmetlerine yeni düzenlemeler kazandırılmıştır.
Harf
İnkılâbı; Harf İnkılâbı'na kadar bu konuda ülkemizde birçok
tartışmalar yapılmıştır. Yeni Türk Devleti'nin kurulmasından
sonra,1923 İzmir İktisat Kongresi'nde Lâtin harflerinin
kabulü ile ilgili önerge verildiyse de kongre gündemiyle
alâkalı görülmemiş, tartışılmadan Maarif Vekaleti'ne
gönderilmiţtir.
1927
yılı sonlarına doğru harf meselesinde ciddî çalışmalar
başladı.1928 yılında Maarif Vekâleti bir alfabe encümeni
kurdu. Kurul, Lâtin harflerine dayalı bir alfabe üzerinde
çalışmalarda bulundu. Mustafa Kemal Paşa İstanbul
Sarayburnu'nda yaptığı 8 Ağustos 1928 tarihli konuşmasında
bu çalışmaların neticesi hakkında "Yeni Türk harflerini
kabul ediyoruz" diyerek ilk haberi verdi.1 Kasım 1928 TBMM
açış konuşmasında ise Lâtin esasından alınan Türk
alfabesinin, Türk diline uygun olduğunu belirterek, okuma
yazma oranı üzerinde olumlu etkiler sağlayacağını ifade
etti. Daha sonra üç milletvekilinin TBMM'ye verdiği yeni
Türk alfabesinin kabulü ile ilgili önerge Genel Kurul'da
görüşülerek, 1 Kasım 1928 günü 1353 sayı ile kabul edildi.
Yeni
harflerin kabulü ile birlikte bütün yurtta eğitim-öğretim
seferberliği başlatıldı.1 Ocak 1929 tarihinde Millet
Mektepleri açıldı. 31 Mayıs 1933'te İstanbul Dar'ül Fünun'u
kaldırılarak yeni bir üniversite kurulması kararlaştırıldı.
Türk
Tarih Tezi; Tarih, insanların zaman ve mekân itibarıyla
geçirdikleri gelişmeleri sebep-sonuç ilişkisi içerisinde
inceleyen ilim dalıdır. Tarih gerçeklerin ortaya çıkmasına
yarar. Tarihi zengin bir millet güçlüdür. Güçlü bir milletin
oluşması manevî miraslarına sahip çıkmasıyla mümkündür.
"Tarih
yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık
kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir
mahiyet alır".
Mustafa
Kemal Paşa eksik ve yanlış gördüğü tarih anlayışını
değiştirerek yeni ve doğru bir tarih anlayışı getirmek
istemiştir. Bu amaçla Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmak
üzere 15 Nisan 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk
Tarih Kurumu) " kuruldu. 1932'de Ankara'da tarihçilerin
katıldığı ilk "Türk Tarih Kongresi" toplandı ve "Türk tarih
tezi" bu kongrede tartışıldı.
Kongre
sonucu ortaya çıkan yeni tarih tezi şöyledir; "Türk
milletinin tarihi şimdiye kadar yazıldığı gibi yalnız
Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha
eskidir ve temasta bulunduğu milletlerin medeniyetleri
üzerine tesir etmiţtir."
Mustafa
Kemal Paşanın tarih ilmine bu kadar çok değer vermesinin
nedeni, tarihi, devletin ilerlemesi ve modernleşmesi için
manevî bir destek olarak görmüş ve kullanmış olmasıdır. Ona
göre Millî Mücadele sonrasında Türk halkı benliğini
bulabilmesi için en güvenilir vasıtayı tarih ilmînden
almıştır.
Türk
Dili İnkılâbı; Dil İnkılâbı,Türk İnkılâbının temel
prensiplerine de uygun olarak dilde millileştirme ve bu
akıma güç kazandırma inkılâbıdır.
Harf
İnkılâbı'nın olumlu sonuçlar vermesi üzerine 12 Temmuz
1932'de "Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)"
kuruldu. Cemiyetin amacı Türkçenin sözlük, terim, dil
bilgisi, cümle bilgisi, etimoloji konularını inceleyerek
Türkçenin geliştirilmesine çalışmaktır.
Cemiyetin çalışmalarıyla halk dilinde yaşayan kelimeler
dilimize tekrar kazandırıldı. Konuşma dili ile yazı dili
arasındaki ayrılıklar ortadan kaldırıldı. İnkılâplar
içerisinde "Türklük şuurunu" en fazla geliştirmeye yarayan,
dilimiz üzerinde yapılan bu çalışmalardır.
Mustafa
Kemal Paţa, Türk dilindeki gerekli gelişmenin önemini
1932'deki şu konuşması ile ifade etmektedir:
"Millî
Kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk
Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz. Türk
dilinin kendi benliğine,aslındaki güzellik ve zenginliğine
kavuşması için,bütün devlet teşkilatımızın dikkatli,alakalı
olmasını isteriz".
Şapka
İnkılâbı ve Kılık-Kıyafet Değişimi; 1925 yılında yurt
gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa 24 Ağustos 1925'te
Kastamonu ve İnebolu'ya yaptığı seyahatinde şapka,
kılık-kıyafet konusunda halkla konuştu. Halka giydikleri
kıyafetin millî olmadığını daha medeni bir görüntüye
bürünülmesi gerektiğini anlattı. Giydiği şapkayı ve
kıyafetini halka göstererek buna uyulmasının gereği üzerinde
durdu. Çünkü Mustafa Kemal Paşa batı medeniyetinin bir bütün
olarak ele alınmasını ve bunun bir gereği olarak da medenî
kıyafetin kabul ve tatbik edilmesini istiyordu.
2 Eylül
1925'de Bakanlar Kurulu memurlara şapka giydirilmesi için
bir kararname yayımladı. Ancak, Meclis bu kararnameyi
anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kabul etmek
istememiştir. Bu gelişmelerin ardından TBMM 25 Kasım 1925
tarihinde 671 sayı ile şapka giyilmesi hakkındaki kanunu
kabul etti. Yine 2 Eylül 1925'de cübbe ve sarık giymek, din
adamlarının dışındaki kimselere yasak edilmiţtir.
3 Aralık
1934 tarihînde de 2596 sayılı kanunla din adamlarının, dinî
kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giyecekleri tespit
edilmiş, en yüksek düzeydeki din görevlisi bu uygulamanın
dışında bırakılmıştır.
Tekke,
Zaviye ve Türbelerin Kapatılması; Mustafa Kemal Paşa, 30
Ağustos 1925'de Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada tekke ve
zaviyelerin kapatılmasını ve tarikatların kaldırılmasının
lüzumundan bahsederek "En doğru, en hakiki tarikat,
tarikat-ı medeniyedir" şeklindeki sözleriyle halka akılcı
olan yolu göstermiţtir.
30 Kasım
1925 tarihli bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler
kapatılmış ve birtakım unvanların kullanılması
yasaklanmıştır.
Milletlerarası Takvim ve Saatin,Yeni Rakamların Kabulü ve
Ölçülerde Değişiklik; Osmanlı Devleti döneminde uygulanan
Hicri ve Rumi takvimler üzerinde Meşrutiyet'le birlikte yeni
düzenlemeler yapılmak istendiyse de başarı sağlanamamıştı.
26 Aralık 1925'te kabul edilen bir kanunla Hicrî ve Rumî
takvim kaldırılarak Milâdî takvim ve milletler arası saat
uygulaması kabul edilmiţtir.
26 Mart
1931 tarihinde çıkarılan 1782 sayılı kanunla da arşın,
endaze, okka, çeki gibi bölgelere göre farklılık arz eden
birimler kaldırılarak Avrupa'dan alınan metre ve kilo gibi
uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir.
Bu
değişiklikler gerek ülke içinde, gerekse milletler arası
ilişkilerde önemli kolaylıklar sağlamıştır.
Soyadı
Kanunu'nun Kabulü ve Eski Unvanların Kaldırılması; Gerek
toplumsal ilişkilerde, gerekse nüfus işlerinde meydana gelen
karışıklıkları önlemek amacıyla 21 Haziran 1934'te "Soyadı
Kanunu" kabul edilmiştir.
Soyadı
Kanunu ile Türkler kendi adından başka bir de soyadı
alacaktı. Soyadları Türkçe olacak, yabancı ırk ve millet
adları ile ahlâka aykırı soyadı kullanılmayacaktı.
TBMM
Mustafa Kemal Paşaya 24 Kasım 1934'te " Atatürk" soyadını
vermiş, 17 Aralık 1934'de ise bu soyadını başkası tarafından
alınmamasını kararlaştırmıştır.
26 Kasım
1934 tarihinde ise "Ağa , hacı, hafız, hoca, molla, efendi,
bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, hazretleri" gibi
lâkap ve unvanlar savaş madalyası dışındaki madalya ve
nişanların kaldırılması kabul edilmiştir.
Millî
Bayramlar ve Genel Tatil; 23 Nisan 1921'de TBMM'ye verilen
iki ayrı önergede 23 Nisan gününün, Türk Milleti'nin
bağımsızlığını elde etmesinin yıl dönümü olması nedeniyle
resmî bayram olarak kabul edilmesi istenmişti. Önerge aynı
gün Meclis Genel Kurulu'nda görüşülerek kabul edilmiş ve
kutlanmıştır.
27 Mayıs
1935 tarihinde ise Millî Bayramlar ve Genel Tatiller
Hakkındaki Kanun TBMM tarafından çıkarılmıştır. Bu kanun ile
cuma günü olan hafta tatili pazar günü olarak
değiştirilmiştir. Dinî bayramlardan Ramazan Bayramı tatili 3
gün, Kurban Bayramı tatili 4 gün olarak tespit edilmîştir.
30 Ağustos bir gün Zafer Bayramı adıyla, 23 Nisan bir buçuk
gün Millî Egemenlik Bayramı adıyla,1 Mayıs bir gün Bahar
Bayramı adıyla resmî bayramlar olarak kabul edilmiştir.1
Ocak tarihi ise bir buçuk gün Yılbaşı tatili olarak tespit
edilmiştir.
Kadın
Haklarının Kabulü; Millî Mücadele'nin kazanılması topyekûn
Türk milletinin eseridir. Türk kadını savaş döneminde,
erkeğinin yanında görev almış, sırtında çocuğu ile cepheye
koşmuş, dolayısıyla toplumdaki haklı yerini bir defa daha
ispat etmiştir. Ancak kadınlarımızın toplumdaki bu önemli
yerine karşılık medenî ve siyasî haklarında birtakım
eksiklikler vardı. Bu konu üzerinde en fazla duran Mustafa
Kemal Paşa olmuştur.21 Mart 1923'te Konya Kızılay Kadınlar
Şubesi'nin bir toplantısında yaptığı konuşmada kadın
haklarının tanınması ile ilgili birçok konuya temas
etmiştir.
1926
yılından itibaren kadınlarımız kademeli olarak medenî,
siyasî ve sosyal haklarına kavuşmuştur. İlk olarak 17 Şubat
1926'da "Medeni Kanunu'nun" kabulü ile Türk kadını medeni
haklarına kavuşmuştur. 3 Nisan 1930'da çıkarılan "Belediye
Kanunu" ise kadınlara belediye seçimlerinde oy verme ve
seçme hakkını getirmiştir. Siyasî alandaki bu ilk hak daha
sonra geliştirilerek Türk kadınlarına 26 Ekim 1933'te Köy
İhtiyar Heyetleri'ne seçme ve seçilme hakkının tanınması
sağlanacaktır. Nihayet 5 Aralık 1934'te yapılan anayasa
değişikliği ile Türk kadını milletvekili seçmek ve seçilmek
hakkını elde etmiştir.
Türk
Millî Mücadelesi maddî imkânsızlıklar içinde kazanılmış
büyük bir zaferdir. Ancak bu zaferin kazanılmasından sonra
yeni Türk devleti büyük bir mücadeleye daha girmek zorunda
kalacaktır. Mustafa Kemal Paşa bu mücadeleyi İzmir İktisat
Kongresi'nde yaptığı şu konuşmasında "ekonomik mücadele"
olarak tespit ve işaret etmiştir;
"...Siyasî,askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun,
ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, kazanılacak
başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz. Yeni Türkiye'mizi
lâyık olduğu kuvvete yükseltebilmek için birinci derecede ve
en çok ekonomimize önem vermek mecburiyetindeyiz. Zamanımız
tamamen bir ekonomi devrinden başka bir şey değildir. Millî
Hâkimiyet ise ekonomik hâkimiyetle kuvvetlenmektir. Yeni
devletimizin,yeni hükûmetimizin bütün esasları,bütün
programları ekonomi programından çıkmalıdır".
Gerçekten de demir yollarının, dış ticaretin, bankacılığın
yabancıların elinde olduğu, sanayinin ise olmadığı ülkede
devlet, ekonomik meselelere öncelikle el atarak iktisat
kongresinde özetle şu kararlar almıştır:
-Devlet,özel sektörün gerçekleştiremediği teşebbüslere
bizzat el atarak,iktisadî açıdan görevlerini yerine
getirmelidir.
-Yurt
içi ham madde üretimine dayalı sanayi dalları kurulmalıdır.
-Özel
teşebbüsü kredilendirecek bir devlet bankası kurulmalıdır.
-Küçük
imalâttan, büyük iţletmeye bir an evvel geçilmelidir.
-Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
-Sanayi
desteklenmeli ve millî bankalar kurulmalıdır.
Bu
kararlar, Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte yeni Cumhuriyet
hükûmetlerine ışık tutacak, ek |