|
TÜRK MİLLİ
MÜCADELESİ -İSTİKLAL HARBİ
XX. yüzyıl
başları, bu tarihe kadar devam edegelen mücadele ve
muharebelerin, Türk milleti aleyhinde cereyan ettiği bir
zamandır. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve
Balkan savaşları akabinde oluşan gruplaşmada tarafsız
kalamamış ve Almanya'nın yanında I. Dünya Savaşı'na girmek
zorunda kalmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin hem zayıf
durumda olması, hem de Avrupa siyaseti dahilinde tarafsız
kalması, o günkü şartlarda pek mümkün gözükmüyordu
Mondros Mütarekesi'nden hemen sonra Anadolu, Müttefik Devletlerce işgal
edilmeye başlanmıştı. İşgallere karşı başlayan Millî
Mücadele'nin başarıya ulaşabilmesi ve millî istiklâlin
sağlanabilmesi için verilen mücadelenin hukuken tasvip ve
teyit edilmesi gerekiyordu. Bu yönde netice alınabilmesi
için Mustafa Kemal Paşa liderliğinde sürdürülen mücadele,
askerî olduğu kadar siyasî bir mücadele idi.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasından itibaren beyanatlarıyla
başlayan, kongrelerle ve nihayetinde Ankara Hükûmeti'nin
kurulması ile devam eden çizgide temel amacın, hukuken
temsili sağlamak olduğu görülür. Bu noktada en önemli
mesele, Babıâli ve İstanbul Hükûmeti'dir. İşgal
kuvvetlerinin zorlayıcılığı ile İstanbul Hükûmeti'nin kendi
yapısından kaynaklanan hantallık ve âcizlik, millî istiklâli
ciddî olarak tehlikeye sokuyordu. Bu durumda yapılması
gereken Anadolu'da Millî Mücadele'nin başlatılması ve millî
hukuku temin etmektir. Nitekim, müttefikler İstanbul
Hükûmeti'ni muhatap alıyorlar, Kuva-yı Millîye'yi de "asi"
olarak vasıflandırıyorlar ve Kuva-yı Millîye'nin önlenmesi
için sürekli baskıda bulunuyorlardı. Böyle bir ortamda Türk
milliyetçilerinin verdikleri mücadele iki buçuk yıl kadar
devam etmiş ancak, Ankara Hükûmeti hukuken temsil konusunda
muhatap alınmamıştı. 1921 yılı Millî Mücadele tarihinde bu
anlamda bir dönüm noktasıdır. Zira bu yıl içerisinde cereyan
eden olaylar, silâhlı mücadelenin gerçek amacının
anlatılmasını ve Ankara Hükûmeti'nin Müttefik Devletlerce
kabulünü, en azından kabulün başlangıcını sağlayacak bir
mahiyet arz edecektir.
Anadolu'nun İşgali Karşısında Türk Milletinin Tepkisi ve
Millî Teşekküller
Mondros Mütarekesi'nin imzalanması ülke üzerinde başlangıçta büyük bir
ferahlık meydana getirmişti. 1911 yılından beri savaşın
içinde olan Türk halkı bu durumdan umutlanmış ancak
mütarekenin uygulanış şekli bu ümitleri kısa sürede ortadan
kaldırmıştır.
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla ortaya çıkan Anadolu'nun haksız
işgali meselesi, ülkenin kurtuluşu için fevkalâde ciddî
düşüncelere ve teşebbüslere ihtiyaç olduğunun fark
edilmesine yol açmıştır. Haksız işgallere karşı tepki olarak
ortaya çıkan Millî Mücadele fikri, fiilî anlamda Müdafaa-i
Hukuk cemiyetleri vasıtasıyla gerçekleştirilmeye
çalışılmıştır. "Müdafaa-i Hukuk" kavramı; Türklerin millet
olarak bağımsız bir devlet kurmak suretiyle yaşama hakkının,
Osmanlı payitahtına İmparatorluğun diğer unsurlarına ve bu
hakkı tanımayan Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletlerine
karşı fiilî bir mücadele sonunda elde etmeyi ifade
etmektedir. Türk topraklarını işgal eden emperyalistlere
karşı kurulan bu tür idealist cemiyetlerden bazıları ise
şunladır;
Kars
Millî İslâm Şûrası;
5 Kasım 1918' de kurulmuştur. 30 Kasım 1918'de Kars'ta büyük
bir kongre düzenleyerek Batum, Ordubat, Iğdır ve Ahıska'yı
içine alan Türk bölgelerinde bir Millî İslâm Şûrası Hükûmeti
kurulmuştur. İngilizler tarafından da tanınan bu hükûmet,
17-18 Ocak 1919'da adını "Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti"
olarak değiştirdi ve Türk bayrağını millî bayrakları olarak
kabullendi. Ancak kısa süre sonra İngilizler tarafından 13
Nisan 1919'da parlâmentosu basılarak ortadan kaldırılmıştır.
Millî
Kongre; Mondros Mütarekesi sonrası Rumların İstanbul'da
teşkilâtlanıp "Megalo-İdea" uğrundaki çalışmalarına engel
olmak için, göz hekimi Dr. Esat Paşa'nın çağrıları ile Türk
Ocağı, Kızılay, Muallimler Cemiyeti, Baro ve her fakültenin
mezunlar cemiyeti başta olmak üzere 70 kadar cemiyetten
2'şer temsilcinin katılması ile 29 Kasım 1918' de "Millî
Kongre" adı ile partiler üstü bir teşkilât kuruldu.
Tüzüğünde belirtilen amacı, dünyada Türkler üzerinde yapılan
haksız ve yalan yayınlara ilmî yoldan ve belgeler
vasıtasıyla cevap vermek idi. 1919 yılı içinde Millî Kongre,
İngilizce ve Fransızca olarak "Dünya Kamuoyu Önünde
Türkiye", "Ermenilerin Müslüman Ahaliye Yaptıkları Mezalim
Hakkında Belgeler" ve "Avrupa'nın Ünlü Yazarlarına Göre
Türkler" gibi değerli eserler neşretti. 1919 yılı sonunda
milletvekili seçimlerinde adayların tespit ve tanıtılmasında
Türk milliyetçilerini destekleyen Millî Kongre, 28 Ocak
1920'de "Misak-ı Millî"nin hazırlanmasına da fikrî anlamda
hizmet etmiştir. İstanbul'un 16 Mart 1920' de resmen işgali
üzerine, çalışmalarını durdurmuşsa da, Mustafa Kemal Paşa'yı
ve Ankara'da toplanan Meclisi fikren desteklemekten geri
kalmamıştır.
Trakya-Paşaeli
Müdafaa-i Hukuk-ı Heyeti Osmaniyesi ;
2 Aralık 1918' de, Edirne'de, Yunan istilâ ve işgaline, Mavr-i
Miracıların iddialarına direnme ve cevap vermek gayesiyle
kurulmuştur. Trakya'nın ırk, kültür, ekonomi ve tarih
bakımından Türklere ait olduğunu ispat için çalışmıştır.
"Yeni Edirne" ve "Ahali" adlı iki gazete çıkarmıştır.
İzmir
Müdafaa-i Hukuku Osmaniye Cemiyeti ;
Nurettin Paşa'nın gayretleri ile kurulan bu cemiyet Rum
iddialarına karşı mücadele için 26 Aralık 1918'de
kurulmuştur. 1918 yılının Aralık ayı sonunda İzmir'de
kurulan "Müdafaa-i Vatan Heyeti" adlı cemiyet 14 Mayıs 1919
günü İzmir'e Yunan askerlerinin geleceği haberini protesto
için beyannameler bastırıp dağıtırken adını İlhak-ı Red
heyetine çevirmişti. İzmir'in işgalinin ertesi günü İzmir
Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti ile birleşerek
faaliyetlerini yürütmüştür.
Vilâyat-ı
Şarkiyye Müdafaa-i Hukuku Millîye Cemiyeti; Erzurumlu
Raif Hoca ile Diyarbakırlı Süleyman Nazif cemiyetin
merkezini 2 Aralık 1918'de İstanbul'da kurmuşlardır.
Çıkardıkları Fransızca ve Türkçe "Hadisat" gazetesi ile Doğu
illerimizin Türklüğünü ve İslâmlığını müdafaa ediyor,
Ermenilerin hiçbir zaman çoğunluk teşkil etmediklerini
belirtiyor ve Kürdistan Teâli ve Teâvün Cemiyeti ile de
mücadele ediyordu. Mart 1919'da "Albayrak" gazetesini
yeniden faaliyete geçirilerek cemiyetin fikirlerini yaymaya
başladı. 3 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir Paşa'nın 15.
Kolordu Komutanı olarak göreve başlaması ile birlikte
cemiyet Kâzım Karabekir Paşa'nın şahsında bir baş, bir
koruyucu ve kuvvetli bir el bulmuştur. (Tayyib Gökbilgin,
Millî Mücadele Başlarken Mondros Mütarekesinden Sivas
Kongresine, Cilt:I, Ankara,1959,s.74.). Cemiyet, Mustafa
Kemal başkanlığındaki Erzurum Kongresini yaparak, 7 Ağustos
1919'da Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katıldı.
Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti;
Cemiyet bölgesel bir amaca dayanarak ortaya çıkmış olmakla
beraber Karadeniz kıyılarında hak iddia eden Pontusçu
Rumlara, ayrıca Ermenilere karşı mücadele ediyordu.12 Şubat
1919'da kurulan bu cemiyetin başkanlığını Trabzonlu
Barutçuzade Ahmet Hoca yapıyordu. "İstiklâl" adlı
gazetelerini çıkararak Rum iddialarının çürüklüğünü,
Ermenistan hayalinin boş olduğunu yurttaşlara ve dünyaya
duyurmaya çalışmışlardır.
Cemiyet
mensupları Erzurum Kongresi'ne iştirak ederek kongre sonunda
kurulan Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine katılarak
çalışmalarını genişletmişlerdir.
Kilikyalılar Cemiyeti;
İstanbul'daki Adanalı, Maraşlı, Antepli ve Tarsusluların
Ermenilere karşı 20 Aralık 1918'de kurduğu bu cemiyetin
başkanlığını Rifat Bey yapıyordu. Cemiyet yayın yolu ile
işgale ve "Kilikya Ermenistanı" kurulmasına engel olmak
istiyor, bunun içinde bölgede silâhlı mücadeleyi
plânlıyordu. Daha sonra cemiyet, merkezini Adana'ya
nakletmiştir.
Anadolu
Kadınları Müdafaa-i Vatan Cemiyeti ;
5 Kasım 1919'da Sivas'ta kurulan cemiyet memleketin bütünlük
ve istiklâlini müdafaa uğrunda bütün Anadolu'nun birliği
için çalışmak gayesiyle mitingler tertip etti. İtilaf
Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderdi.
Millî
şuura sahip bütün bu dernekler Sivas Kongresi'nde 7 Eylül
1919'da birleşerek "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti " adını almışlardır.
Mustafa
Kemal Paşa'nın İstanbul'daki Hazırlıkları ve Millî
Mücadelenin Başlaması
Mustafa Kemal Paşa İtilaf donanmalarının mütareke hükümlerine göre
İstanbul'u fiilen işgal ettiği 13 Kasım 1918 tarihinde bu
şehre gelmişti. Gördüğü manzara karşısında çok sinirlenen
Mustafa Kemal Paşa'nın yaverine söylediği "Geldikleri gibi
giderler" sözü meşhurdur.
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçmeden önce İstanbul'da kaldığı altı
aylık süre Millî Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan
hazırlık dönemidir. Bu dönem yakın tarihimizde yeni Türk
devletinin yapılanmasında siyasî ve fikrî temellerin
oluştuğu fevkalâde öneme haiz tarihî hadiseler silsilesi ile
doludur.
Mustafa Kemal'in İstanbul'da bulunduğu süre içerisinde düşüncesi, henüz
Mebuslar Meclisi'nde güven almamış bulunan Tevfik Paşa
kabinesine, mecliste güvenoyu verilmesini önleyerek, iş
başına millî ülküye bağlı, azim ve kuvvet sahibi bir kabine
geçmesini sağlamaktı. Bu fikrini tanıdığı ve güvendiği
arkadaşlarına, bir kısım milletvekillerine de kabul
ettirmişti. Fert fert yaptığı bu temas ve anlaşmaları
yeterli görmeyerek, Tevfik Paşa kabinesine giderek
milletvekillerini toplu bir hâlde görmek ve fikrini orada da
anlatmak istedi. Mustafa Kemal mecliste bir salonda toplanan
milletvekillerine düşüncelerini açık olarak anlattı ve o gün
için alınacak tek tedbirin kabineye güvenoyu vermemek
olduğunu söyledi.
Böyle bir karar karşısında meclisin dağılması ihtimalinden bahsedenlere
bunun muhakkak olduğu ve esasen kabine güvenoyu alırsa ilk
işinin yine meclisi dağıtmak olacağı cevabını verdi. Uzun
tartışmalardan sonra bu hususî toplantıda bulunan
milletvekilleri Tevfik Paşa kabinesini düşürmeye karar
verdiler. Biraz sonra meclisin resmî toplantısı açıldı ve
Sadrazam Tevfik Paşa, kabinesiyle gelerek beyannamesini
okudu. İstediği güvenoyunu meclisten tartışma bile olmadan
aldı.
Dinleyici localarından birinde meclisin çalışmalarını takip etmiş olan
ve o günkü neticeden hiç memnun kalmayan Mustafa Kemal'in
evine döner dönmez ilk işi, Padişah'ın başyaveri vasıtasıyla
Vahdettin'den bir görüşme istemek oldu. Padişah 22 Kasım
1918 Cuma günü selâmlıktan sonra kendisini kabul edeceğini
bildirmişti.
Padişah, cuma günü herkese tercihen, Mustafa Kemal'i kabul etmiş ve onun
düşündüklerini anlatmasına yer bırakmayarak, ordunun,
komutan ve subaylarının Mustafa Kemal'i çok sevdikleri için
onlardan kendisine bir fenalık gelmeyeceğini temin etmesini
istemişti. Buna karşılık Mustafa Kemal tarafından kendisine
sorulan "...ordu tarafından aleyhinize hazırlanan bir
harekete dair malûmat ve mahsusatınız mı var?" sorusuna,
padişah kesin bir cevap vermemekle beraber o gün için
değilse bile ilerisi için böyle bir ihtimali mümkün
gördüğünü istemeyerek ifade etmişti.
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, Mütareke Dönemi'nde İstanbul'da,
iktidara gelmenin bütün yollarını denedikten sonra,
Anadolu'ya geçmek ve "millî mukavemet"te bulunmak gibi "ağır
ve kat'i" bir kararı her yönüyle incelemiş ve "bundan başka
bir şey yapmak ihtimali kalmadığına" inanmış idi. Sonunda
devletin ve milletin İstanbul'dan kurtarılamayacağını
anlayan M. Kemal Paşa Anadolu'ya geçerek millî mukavemette
bulunma kararını vermiştir. Bu karardan sonra Anadolu'ya
geçerek millî mukavemet kararına varmakla iş bitmemiştir.
Bundan sonra O, mümkünse resmî bir görevle, bu mümkün
olmazsa özel olarak Anadolu'ya geçme ve orada bir Millî
Mücadele hareketini başlatmanın çarelerini aramaya
başlamıştır. Bu hususta ona başta Ali Fuat Cebesoy olmak
üzere arkadaşlarının büyük yardımı olmuştur. Önce Mustafa
Kemal Paşa'ya Anadolu'da görev verilmesi için kendisinin
hükûmette etkili bir kişiye tavsiye edilmesi gerekmiştir. Bu
işi yapan kişi, Ali Fuat Paşa'dır. Ali Fuat Paşa, daha sonra
dahiliye nazırı olan Mehmet Ali Bey'e Mustafa Kemal Paşa'yı
tavsiye etmiş ve onu bu hususta ikna etmiştir. Mehmet Ali
Bey Samsun ve çevresinde bir asayişsizlik durumu ortaya
çıkıp, İngiliz işgal komutanlığının Osmanlı Hükûmeti'ne
protestolu bir rapor verdiği sırada dahiliye nazırı idi.
Damat Ferit Paşa, Mehmet Ali Bey'e dahiliye nazırı olarak
meselenin halli hususunda fikrini sormuştur. O da, bölgeye
dirayetli ve tam salahiyetli bir komutanın gönderilmesi
gerektiği ve bu komutanın da Mustafa Kemal Paşa olabileceği
şeklinde fikrini beyan etmiştir.
Mehmet Ali Bey, meselenin halli için sadece Mustafa Kemal Paşa'yı
tavsiye etmekle kalmamış aynı zamanda sadrazamı bu hususta
ikna etmeyi de başarmıştır. Bu görüşmeden sonra Erkân-ı
Harbiye-yi Umumiye Reisi Cevat Çobanlı ve Mustafa Kemal
Paşalar ile yemek yiyen Damat Ferit Paşa, bir gün sonra
Harbiye Nazırı Şakir Paşa'ya Samsun ve çevresindeki olayın
araştırılmasına Mustafa Kemal Paşa'nın memur edilmesi emrini
vermiştir. Bundan sonra, "9. Ordu Müfettişliği" olarak
gerçekleşecek tarihî tayinin işlemlerine geçecektir.
Türk İstiklâl Savaşı'na başlangıç teşkil eden bu tayin tesadüfler sonucu
olarak değil, Mustafa Kemal Paşa'nın Mütareke Dönemi'nde
gösterdiği şuurlu faaliyetleri sonucu gerçekleşmiştir.
Mütareke Dönemi'nde Mustafa Kemal Paşa memleket
meselelerinin dışında veya gerisinde kalmamıştır. O,
herkesin her şeyden ümidini kestiği bir dönemde kendisine,
devletine ve Türk Milleti'ne olan güvenini yitirmemiştir.
Kurtuluşu başka bir devletin himaye ve desteğinde değil,
kendi gücümüzde görmüştür. O'nun Mütareke Dönemi'nde
İstanbul'da gösterdiği faaliyetlerin temelinde bu inanç ve
karar vardır.
Mustafa Kemal Paşa'nın fikrî faaliyetlerinin başlıca hedefi Anadolu'ya
geçerek millî mukavemet hareketini başlatmak olmuştur. O, bu
gaye ile bir taraftan yakın arkadaşlarını bu fikir etrafında
hazırlarken, diğer taraftan bunun tahakkuku için yollar
aramıştır. Gerçekten de Mustafa Kemal Paşa, bu ideal için
sadece önüne çıkan fırsatları değerlendirmekle kalmamış,
amacı doğrultusunda yeni fırsatlar meydana getirerek
bunlardan azamî ölçüde yararlanmıştır.
Diğer bir ifade ile O, tarihin önüne çıkardığı fırsatlardan azamî ölçüde
yararlanmasını bilmiştir. Bu büyük liderlere mahsus bir
özelliktir. (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Cilt:I-III,
Ankara,1984.; Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları,
İstanbul, 1953.; Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbinin
Esasları, İstanbul,1972.)
Mustafa
Kemal Paşa'nın Anadolu'ya Geçişi ve Kongreler Dönemi
Mustafa Kemal Paşa için artık tarihî görev başlamıştı. Bu dönemden sonra
Osmanlı Devleti bir süre âdeta iki elden idare edilecekti.
Çünkü Mustafa Kemal Paşa her gittiği yerde halkın arasına
girerek İstanbul Hükûmeti gibi halkı sükûnete değil, tersine
onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir
komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle muharebe
eden, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden,
memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan,
cemiyetleri toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a gelir gelmez ordu müfettişliği görevinin
kendisine yüklediği görevleri yerine getirmek amacı ile
hazırlamış olduğu 22 Mayıs 1919 tarihli rapor, Millî
Mücadele hareketinin, Türk insanın hangi temel değerleri
üzerine bina edildiğini göstermesi bakımından fevkalade
önemledir.
Millî
Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden rapor ana
hatlarıyla şu fikirleri ihtiva etmekteydi;
* Samsun
bölgesi Rumları siyasî emellerinden vazgeçerlerse, asayiş
kendiliğinden düzelir,
* Türklüğün
yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü yoktur,
*
Yunanlıların İzmir'de hakları yoktur. İşgal geçicidir.
·
Millet,
millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul
etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.
·
Mustafa
Kemal Paşa Samsun'dan sonra ilk iş olarak 28 Mayıs 1919'da
Havza'dan bütün ülkeye, kumandanlara, mülkî amirlere "Millî
Teşkilât" kurmaları ve mitingler düzenlemelerini isteyen bir
tamim gönderdi.Bu tamim doğrultusunda ülkenin her köşesinde
İzmir'in işgaline tepki olarak yüzün üzerinde mitingler
tertip edilmiş ve Anadolu Türk insanının sesi dünya
kamuoyuna duyurulmaya çalışılmıştır.
Samsun ve Havza'dan sonra Amasya'ya geçen Mustafa Kemal Paşa, 22 Haziran
1919 tarihinde Türk milletine hitaben Amasya Tamimini
yayımladı. Amasya Tamimi Türk İnkılâp Tarihimizde hukukî ve
siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan
bir temel vesika olması bakımından daima özel bir değer
ifade etmiştir.
3 Temmuzda Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, burada bütün
görevlerinden hatta askerlik mesleğinden istifa etti ve
milletin bir ferdi olarak vatanın kurtuluşu için
mücadelesine devam etti.
23 Temmuz 1919 günü başlayan Erzurum Kongresi yaptığı çalışmalar
sonrasında on maddelik bir beyanname yayımladı. Erzurum
Kongresi beyannamesi Türk milletinin kendi geleceğinin
kendisi tarafından tayin edilmesi gerektiğini ortaya koymuş
ve bu uğurda gerekli her türlü tedbiri almakta serbest
olmasını ifade ederek millî iradeye dinamik ve pratik bir
yön vermiştir.
Erzurum Kongresi Beyannamesi çok az değişiklikle 4-12 Eylül 1919
tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde de kabul
edilmiştir. Geniş katılımın sağlandığı Sivas Kongresinde
Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilerek "Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adında tek kuruluş durumuna
getirilmiştir. Erzurum Kongresi'nde ortaya çıkan ve adeta
geçici bir hükûmet niteliği taşıyan "Heyet-i Temsiliye"
Sivas Kongresi'nde sayıca genişletilmiş ve Heyet-i Temsiliye
başkanlığına da Mustafa Kemal Paţa getirilmiţtir.
Heyet-i Temsiliye'ye vatanın bütününü temsil etmek yetkisi verildi.
Sivas Kongresi'nde İtilaf Devletleri'ne karşı takınılan
tavır daha da sertleşmiş, milletçe müdafaa ve mukavemet
esası kabul edilmiştir. Sivas Kongresi'nde ortaya çıkan
önemli bir sonuçta ileride Meclis-i Mebusan tarafından kabul
edilecek olan Misak-ı Millî kararlarının tespit edilmiş
olmasıdır.
Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin yanı sıra Batı Anadolu'da toplanan
Balıkesir ve Alaşehir Kongreleri Millî Mücadele hareketinin
ülke geneline yayılması ve destek görmesi bakımından kayda
değer gelişmeler olarak kabul edilir.
Anadolu'da meydana gelen ve bir tepki olarak ortaya çıkan bütün
kongrelerde millet ve milliyet kavramları ön plândadır. Bu
kavramlar Türk tarih ve kültürünün gelişme seyri içerisinde
kaçınılmaz bir netice olarak siyasî bir kimliğe bürünmüş ve
yeni Türk devletinin kuruluşunun temel felsefesini
oluşturmuştur.
Anadolu'daki bu gelişmeler karşısında İtilaf Devletleri 16
Mart 1920 tarihinde İstanbul'u resmen işgal ederek Meclis-i
Mebusanı dağıtmışlardır. Osmanlı Meclis-i Mebusan'ın
dağıtılması ile artık Millî Mücadele'nin ağırlık merkezi
tamamen Anadolu'ya kaymış oluyordu.
Misak-ı
Millî
Mustafa Kemal Paşa 27 Aralık 1919 tarihinde Sivas'tan Ankara'ya geldi ve
meclisin toplanması için hazırlıklara başladı. Sultan
Vahideddin tarafından 21 Aralık 1918'den beri feshedilmiş
bulunan mebuslar meclisinin toplanması için yapılan
seçimlerde Mustafa Kemal Paşa ilk defa Erzurum mebusu olarak
parlâmento üyesi oldu. Meclis-i Mebusan'a seçilen 168 üyenin
ancak 72'si İstanbul'da 12 Ocak 1920 günü açılan Meclise
katılabilmiştir.
Meclis-i Mebusan'ın faaliyet gösterdiği dönem içerisinde aldığı en
önemli karar Misak-ı Millî'nin kabul ve ilânıdır.
Müsveddeleri Mustafa Kemal Paşa tarafından hazırlanan
Misak-ı Millî metni Meclis-i Mebusan'ın 22 Ocak 1920 tarihli
gizli oturumunda ele alınmış üzerinde çok az değişiklik
yapılarak 28 Ocak 1920 tarihinde kabul edilmiştir.
Gizli
oturumda kabul edilen Misak-ı Millî esasları 17 Şubat 1920
tarihinde dünya kamuoyuna ilân edilmiştir.
Misak-ı Millî, İstiklâl Harbimiz sırasında Türk milletinin maksatlarını
özetleyen ve Millî Mücadele'nin başından sonuna kadar
değişmeyen bir programın adıdır. Mustafa Kemal Paşa,
esaslarını Millî Mücadele'den yıllar önce tespit ettiği ve
bulduğu çıkış yolunu cesaretle ortaya koyduğu bu programın
ilk müsveddelerini 1919 yılı Aralık ayı sonunda yazmıştır.
Misak-ı Millî metni üzerindeki ilk görüşmeler Ankara'da Mustafa Kemal
Paşa'nın idare ettiği Heyet-i Temsiliye toplantılarında
yapılmıştır. Bu özel toplantılar sonunda Türk istiklâlinin
esaslarını tanzim eden bir metin hazırlanmış ve bu metin
başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Heyet-i Temsiliye
üyeleri tarafından imzalanmıştır. Misak-ı Millî metni
Trabzon Mebusu Hüsrev Gerede'ye verilmiş, o da bunu,
mecliste sulh programını tetkikle görevlendirilen komisyona
ulaştırmıştır. Yusuf Kemal Bey hatıratında komisyona gelen
metinden söz etmemekte , buna karşılık Rıza Nur Bey, Misak-ı
Millî esaslarının zaten daha önce İstanbul basınında çıkan
çeşitli makalelerdeki cümleler ve hakikatler olduğunu ifade
ederek, "Misak-ı Millî adını düşünen ve onu yapan İstanbul
meclisidir" demektedir. Ona göre meclis, bilinen esaslara
bazı ilaveler yaparak yeni bir düzen vermiştir.
Meclis-i Mebusan'a intikal eden metin, 22 Ocak 1920'de Felah-ı Vatan
Grubunun gizli toplantısında Hüsrev Bey tarafından okunmuş,
28 Ocak 1920'de de resmî olmayan gizli toplantıda oylanarak
mevcut bütün üyelerin ittifakı ile kabul edilmiştir. Adı
geçen meclisin yaptığı başlıca işe yarar şey de bu olmuştur.
Misak-ı Millî veya Ahd-ı Millî Beyannamesi olarak
adlandırılan bu belge, İstanbul'un işgali ve mebuslar
meclisinin tasfiyesi üzerine Ankara'da toplanan ve Türk
milletinden feyz alan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
kuruluşunun yegâne nedeni olmuştur. Toplandığı ilk gün millî
Misak'a bağlılığını açıklayan meclis, bu sadakatini
sarsılmaz bir şekilde sürdürmüş ve onun gerçekleşmesini amaç
bilmiştir.
Misak-ı Millî sınırları esasen, I.Dünya Savaşı'nda düşmanlarımız olan
İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'ne taahhütleri idi.
Müttefikimiz Almanların yenilmesi ile Mondros Mütarekesi'nin
tatbikatından önce, Ahd-ı Millî ile çizilen sınırları bize
garanti etmişlerdi. Bu garanti olağan bir şeydi. Yenik
olarak çıktığımız bir savaşın sonunda dahi, Hatay,
Musul-Kerkük, hatta Batum ve Halep Türk sınırları
içerisindeydi. Batı Trakya Türkiye'ye katılmaya hazır,
Boğazlar, bütün hukuku ile hükmümüze bağlı idi. Kıbrıs iade
edilmek üzere İngilizler'e kiralanmıştı. Yani, İngilizler ve
Fransızlar, verdikleri sözden dönmeselerdi, Türkler,
İstiklâl Savaşı olmadan dahi Millî Misak sınırlarını
koruyacaktı.
İstiklâl
Harbi'nin sonunda ise, verilen o muazzam mücadeleye rağmen
Lozan Barışı'ndan düşmesi gereken pay alınamamıştır. Hâlâ da
kudsî yemin sınırlarımızın çok gerisindeyiz. Gerçi, Lozan'ı
içine sindiremeyen girişimleri ile Atatürk, Hatay'ı
Türkiye'ye bağlatmış ve boğazlar üzerindeki hayati
hukukumuzu geri aldırmıştı. Lâkin, Atatürk'ün ölümünden
sonra, gözden ve gönülden çıkarılan Millî Misak ülküsü
tamamen yanlış algılanır olmuştur.
Atatürk, Misak-ı Millî ile ilgili olarak şunları söylemektedir. "Türk
milletinin , kalbinden, vicdanından sahih ve mülhem olan en
esaslı, en bariz arzu ve iman malum olmuştu :
Kurtuluş...Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde arzu-yu millî
tebellür ettirilmiş ve ifade olunmuştu...Milletin amal ve
maksadını da . kısa bir programa esas olacak surette toplu
bir tarzda ifadesi de görüşüldü. Misak-ı Millî unvanı adı
verilen bu programın ilk müsveddeleri de, bir fikir vermek
maksadıyla kaleme alındı. İstanbul Meclisi'nde bu esaslar,
hakikaten toplu bir surette tahrir ve tespit
olunmuştur...Malumdur ki, Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde
tespit olunan esasat, son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca
kabul ve teyit olunup, Misak-ı Millî namı altında, züpte
edilmiş idi. Bu esasat, Birinci Büyük Millet Meclisi
tarafından da kabul edilerek, o daire dahilinde memleketin
tamamiyyetini ve milletin istiklâlini temin ederek sulhu
müsalemeti istihsale çalışıyordu."
Mustafa Kemal Paşa'nın da yukarıda yer alan ifadelerinde de tespit
ettiği gibi Misak-ı Millî, Millî iradeyi temsil eden
milletvekillerinin namüsait şartlarda ortaya koyduğu
bağımsızlık bildirgesidir.
Misak-ı Millî ne bir efsane, ne de tarihîn derinliklerinden intikal
etmiş bir destandır. Misak-ı Millî, Türklerin var olduğu
devirlerden itibaren karakterinde mevcut olduğuna
inandığımız İstiklâl fikrinin modern manadaki ifadesi ve
tezahürüdür. Misak-ı Millî bölünmez bir Türk yurdunun
sınırlarını tespit eden ve günümüzde de canlılığını muhafaza
eden fevkalâde öneme haiz hukukî ve siyasî bir vesikadır.
Kuva-yı
Milliye
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla İstanbul Hükûmeti ve buna bağlı
olarak ordu İtilaf Devletleri'nin kontrolüne girmiş, devlet
müesseseleri vazifelerini yerine getiremez duruma gelmişti.
Türk milleti uğradığı haksızlıkların önüne geçilmesi
hususunda resmî makamlara yapmış olduğu müracaat sonuç
vermeyince vazifenin kendine düştüğünü kabullenip, işgal
gören bölgelerde düşmana karşı harekete geçti. İşte bu
direniş hareketini başlatanlara Kuva-yı Milliye(Millî
Kuvvetler) adı verilmiştir.
Mili Mücadele tarihimizde "Kuva-yı Milliye" deyiminin biri dar, diğeri
geniş olmak üzere iki ayrı manası vardır. Bunlardan ilki
"Milis" teşkilâtı adıyla da anılan millî kuvvetleri, yani
silâhlı mukavemet teşkilatını anlatmaktadır. Diğeri ise
Millî Mücadele'yi bütünüyle içine alan daha geniş bir anlamı
ifade eder. Bu geniş mana içerisinde Müdafaa-i Hukuk
Cemiyetleri, Kongreler, İlk Büyük Millet Meclisi , Misak-ı
Millî gibi dönemin temel gelişmeleri yer almaktadır.
Yakın tarihimizde Kuva-yı Milliye dönemi İzmir'in işgali ile I.İnönü
Muharebesi arasında geçen yaklaşık bir buçuk yıllık (Mayıs
1919-Aralık 1920) dönemi ihtiva eder. Bu zaman zarfında
fiilen yabancı işgaline karşı koyan Kuva-yı Milliye hareketi
Osmanlı Devleti'ne bağlı bir kuvvet hüviyetinde değildir.
Mevcut hükûmetten ayrı fakat Türk milletine dayanan ve onun
adına faaliyet gösteren, dolayısıyla yalnız Anadolu Türk
halkının bünyesinden çıkmış bir direniş hareketidir. Kuva-yı
Milliye'nin ortaya çıkışı bir siyasî parti hüviyetinde de
olmamış, taraftarlarını memnun edecek mevkileri ve
memuriyetleri de vaat etmemiştir. Buna rağmen az zamanda
ülke genelinde samimî bir Türk birliği meydana getirmiş
olmasını ancak halkın "hâlet-i ruhiyyesi", geçirdiği
sıkıntılar ve istiklâlini müdafaa hususundaki hassasiyeti
ile izah etmek mümkündür.
Kuva-yı Milliye'nin Milli Mücadele döneminde birçok faydaları olmuştur.
Sağladığı en önemli fayda, dünya kamuoyunda Türk halkının
Yunan işgalini sükûnetli karşılığı kanaatinin yerleşmesini
önlemek ve Milli Mücadele hareketini mazlum bir milletin
istiklâl hareketi olarak göstermek olmuştur.
Mustafa Kemal Paşa "Anadolu'ya ayak bastığım zaman milleti bir
istiklâl cidaline hazır ve teşne bir hâlde buldum" derken
mevcut olan bu ortamın geniş bir propaganda şebekesi
vasıtasıyla sağlandığı anlamına gelmediği açıktır. Anadolu
Türkünün bu noktaya gelmesini sahip olduğu "cevher-i
aslî"sinden çıkan tabiî ve an'anevî bir netice olarak kabul
etmek en isabetli görüş olacaktır. "Kuva-yı Milliye"
ruhundan anlaşılması gereken mana da bu olmalıdır."
demiştir
Kuva-yı Milliye ruhu sadece Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan bir
vakıa değildir. Kaynağını Türk milletinin bilinmeyen
tarihinden bu tarafa sahip olduğu ve nesilden nesile intikal
etmiş olan ilk cevherinden alan yeni bir Türk ruhudur. Yahya
Kemal bu anlayışı şu şekilde dile getirmektedir.:
"Anadolu'nun bu üç senelik tarihi yeni Türk ruhu olduğunu,
en görmek istemeyen gözlere bile gösteriyor. Avrupalılar,
Amerikalılar İstanbul'a geliyorlar. Bu hadisenin ne olduğunu
bizden soruyorlar, daha yakından seçebilmek için Anadolu'ya
kadar gidiyorlar. İnkârdan şüpheye, şüpheden tereddüde,
tereddütten inanmaya doğru günden güne beliren bir hareket
var. Bir gün gelecek ki bir Türklük , yeni bir Türk ruhu tâ
karşıdan seçilecek"
Milli
Mücadele dönemi aydınlarının eserleri incelendiğinde Kuva-yı
Milliye ruhunun Türk milleti için yeni bir istiklâl
mücadelesini ifade ettiği hususunda müşterek bir görüşün
ortaya çıktığı görülür. İstiklâl mücadelesinden amaç ise;
Türklerin ekseriyeti teşkil ettiği bir coğrafî alan
içerisinde "Türk milletinin gerek irfanca ve gerek
iktisadiyatça bilâkaydü şart her türlü haricî nüfuzlardan ve
kayıtlardan azade olarak kendi vesaitiyle azami inkişafına
mazhar olmasıdır. "
Millî İstiklâl davasına atılmış olan Türk milleti bu dava devam ettiği
sürece, bu istiklâle inanan ve onu gerçekleştirmek için
hesapsız fedakarlığı göze alan bir ruh hâleti içerisinde
olmuştur. Bu esrarengiz şuur hiçbir, ilmin, hiçbir eğitimin
ve hiçbir propagandanın mahsulü değil, Türk karakterinin
samimî bir tezahürüdür.
Bu
ifadelerden de anlaşılacağı gibi Kuva-yı Milliye, "Millilik"
vasfının ön plânda tutulduğu, millî istiklâl ve iktisadî
hürriyet mücadelesinin hareket noktasıdır. İstiklâl
Savaşı'nda, millî heyecana dinî heyecanın da karıştığı, din
ve milliyet fikirlerinin birbirinden ayrılmadığı şüphe
götürmez bir gerçek olmakla beraber, o dönemin dinî
duygularının millî bir karakter taşıdığı ve "millilik"
vasfına hizmet ettiği söylenebilir.
Millî Mücadele'nin yayın organı olan Hâkimiyet-i Milliye gazetesi ilk
sayılarından birinde Kuva-yı Milliye'yi kamuoyuna şu şekilde
anlatmaktadır:
"Kuva-yı
Milliye, milletin ruhundan ve ihtiyacı beka ve istiklâlinden
doğmuş bir vahdettir ki, onu hiçbir şey ihlal edemeyecektir".
Sonuç olarak Kuva-yı Milliye ruhu yüksek bir siyasî olgunluk seviyesine
gelmiş bir milletin, bu siyasî kudretini en azametli ve göz
kamaştırıcı bir şekilde kullanmasından başka bir şey
değildir. Kuva-yı Milliye'yi ortaya çıkaran "ruh" bu
hareketin başlangıç dönemi ile de sınırlı kalmamıştır. Millî
Mücadele dönemi boyunca Türk halkının müşterek ve hâkim
anlayışını ifade etmiş, yeni Türk devletinin kurulmasında
bir manevî menbaa olmuş, yaşatılmasında milletin tarihi
tekâmüllerinden kaynaklanan manevî dayanağı temsil etmiştir.
Kuva-yı Milliye'nin boz kalpaklı kahramanlarının o günkü ruh
hâli bugünde Türk milletinin benliğinde yaşamaktadır. Bu
günkü yeni nesil, bedeli can ve kan ile ödenmiş Türk
vatanının muhafazasında fevkalâde hassas olan sessiz
ekseriyettir ve Millî Mücadele hareketinin Türk milleti
adına gerçekleştirildiğini asla unutmamalıdır.
1-Büyük Millet Meclisinin Açılması
ve Yeni Türk Devleti'nin Kuruluşu
Mustafa Kemal Paşa, 8 Nisan'da yayımladığı bildiride, Damat Ferid'in
Aydın ilini Yunanistan'a teslim ettiğini, tecavüze uğrayan
Türklerin müdafaasına engel olduğunu, İtilaf Devletleri'ni
askerî işgalde bulunmaya davet ettiğini fakat milletin bu
sefer tedbirli ve hazırlıklı davranacağını Damad Ferit
Hükûmetini tanımayacağını açıklıyordu. İstanbul işgal
altında olduğundan normal faaliyetini sürdüremeyen Mebuslar
Meclisi'nin olağanüstü yetki ile Ankara'da toplanması için
her türlü tedbir alınmıştı. 19 Mart 1920'de bu hususta her
tarafa bildiri gönderildi. Yapılan seçimler sonunda mebuslar
Ankara'da toplandılar. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi
açıldı. Mustafa Kemal Paşa derhâl bir hükûmet teşkil
edilmesini istedi. Meclis, kurucu meclislerin sahip
oldukları bütün haklara sahip olduğu gibi hükûmet vazifesini
de üzerine almış bulunuyordu. Yeni kurulan bu devlet teşri,
icra ve kaza kuvvetlerini kendinde topladığından bir
"cumhuriyet" demekti. Fakat şartlar uygun olmadığından bu
deyim o dönemde kullanılmamıştır. Mustafa Kemal Paşa,
Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi; böylece
hem devlet, hem de hükûmetin başına geçmiş oldu.
Büyük Millet Meclisi, ilk iş olarak çıkarttığı 29 Nisan 1920 tarihinde
Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile yurtta meydana gelen olumsuz
cereyanları önlemek, ayaklanmaları kışkırtanları ve
ayaklanmalara katılanları yola getirmeyi amaçlıyordu.
Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nun çıkarılmasından hemen sonra Büyük Millet
Meclisi, 3 Mayıs 1920'de şu 11 vekili seçerek programını
yapmış ve yeni Türk Devleti'nin ilk hükûmetini I.İcra
Vekilleri Heyeti adıyla kurmuştur.
*
Bakan:Mustafa Kemal Paşa,
* İçişleri: Cami Bey (Aydın),
* Adliye; C.Arif Bey (Erzurum),
* Bayındırlık :İ. Fazıl Paşa (Yozgat),
* Dışişleri :Bekir Sami Bey (Amasya ),
* Sağlık :Adnan Adıvar (İstanbul),
* İktisat :Yusuf Kemal Tengirşenk (Kastamonu),
* Maliye:Hakkı Behiç (Denizli ),
* Maarif :Dr. Rıza Nur (Sinop ),
* Millî Müdafaa:Fevzi Paşa (Kozan-Adana ),
* Erkan-ı Harbiye :Albay İsmet İnönü (Edirne ).
İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet tarihimizde fevkalâde önemli
bir mevkiye sahiptir. İlk meclisin fevkalâdeliği farklı ve
zıt fikirlere sahip milletvekillerinden meydana gelmiş
olmasına rağmen ülke savunması ve bütünlüğü konusunda tek
bir ses ve tek bir yürek olabilmesidir. Bu temel
hassasiyetine bağlı olarak ilk meclisin diğer özelliklerini
de şu şekilde sıralayabiliriz;
1. Bu meclis her şeyden önce millî bir meclistir. Meclis üyeleri
tamamiyle Türklerden oluşmuştur. Bundan dolayı da "Meclis-i
Kebir-i Millî "adını almıştır.
2. Meclis idealist, demokratik bir ruha sahiptir.
3. Olağanüstü hâl meclisidir. Yasama, yürütme ve yargı kavramlarını
temel güçler olarak benimsemiş olmakla beraber bu güçleri
kendi bünyesinde toplamıştır.
4.
Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına
dayandırılmıştır.
5.
Şüphesiz bu meclis kahraman bir meclisti.
Kısaca
İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk milletinin tarihteki
mevkiine paralel yüksek seviyeli bir meclisti.
2-TBMM'nin Açılmasından Sonra
Meydana Gelen Askerî ve Siyasî Olaylar
Türk İstiklâl Savaşı'nda, girişilen mücadeleyi başarısızlığa uğratmak
için, ülke sınırları dahilinde çeşitli yörelerde iç isyanlar
meydana gelmiştir. Bu tür isyanların bir kısmı saltanat ve
hilâfet adına, bir kısmı da Türk yurdunu parçalayarak yeni
siyasî oluşumları gerçekleştirmek amacıyla çıkarılmıştır.
BMM'nin meşruiyetine karşı çıkarılan ve ülke bütünlüğünü
tehlikeye düşüren, askerî, siyasî ve sosyal yönlerden büyük
zararlar meydana getiren bu isyanlar sonuç itibariyle BMM
Hükûmeti tarafından bastırılmıştır.Anadolu'da meydana gelen
iç isyanların yanı sıra Doğu Anadolu Rus destekli
Ermenilerin, Güney Anadolu ise İngiliz Ermeni ve
Fransızların işgaline uğramıştı. Buna karşılık Türkiye Büyük
Millet Meclisi, Misak-ı Milli sınırları içindeki
topraklarının bir bütün olduğunu kabul etmiş ve bunu
gerçekleţtirmek için harekete geçmiştir.
İlk olarak Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki kuvvetler Ermeniler'i
bozguna uğratarak Sarıkamış ve Kars'ı Türkiye'ye kazandıran
Gümrü Antlaşmasını 2 Aralık 1920 tarihinde imzaladı. Kısa
süre sonra anlaşma yoluyla Ardahan ve Artvin de ana vatana
bağlandı. Böylece Misak-ı Millî'nin Doğu Anadolu'daki
sınırına kısmen ulaşılmış oluyordu.
Güney ve Güneydoğu Anadolu'da meydana gelen işgale karşı bölge halkı
kendi imkânlarıyla bu haksızlığa karşı koymaya çalışmıştır.
Bu bölgelerimizde açılan Adana, Maraş, Urfa ve Antep
Cepheleriyle Anadolu'da kurtuluşa giden yol açılmıştır.
Güney cephelerimizde Türk kuvvetlerinin kazandığı zaferler
sonucu Fransa, 20 Ekim 1921'de Ankara Hükûmeti ile Ankara
İtilâfnamesini imzalamak zorunda kaldı. Bu antlaşma, Fransa
ile Türkiye arasındaki savaşı sona erdirmiş, Türklere karşı
batılı devletlerin kurmuş oldukları ortak cephe yıkılmıştır.
Doğu ve kısmen güney cephelerinde çarpışmalar başarıyla sona erince
Ankara Hükûmeti bütün gücüyle Batı Cephesi'ne yönelme imkanı
buldu. Batı Cephesi'ndeki dağınık birlikler düzenli bir ordu
hâline getirildi ve cephe komutanlığına İsmet Bey (İnönü)
atandı.
Bu sırada ileri harekâta geçen Yunan kuvvetleri 9 Temmuz 1920'de
Bursa'yı işgal ederek Eskişehir yönünde ilerlemeye başladı.
İnegöl-Pazarcık yoluyla ilerleyen Yunanlılar İnönü mevkiinde
Türk kuvvetleriyle karşılaştılar. 9-10 Ocak 1921 günlerinde
savaş sürdü. Yunan kuvvetleri 11 Ocakta geriye çekildiler.
Üç aylık bir aradan sonra yeniden saldırıya geçen
Yunanlılar, 23-31 Mart 1921 tarihleri arasında yine İnönü'de
Türk kuvvetleri karşısında bozguna uğradılar. Fakat yeni
birliklerle desteklenen Yunan Ordusu 10 Temmuzda saldırıya
geçerek Afyon (13 Temmuz), Kütahya (17 Temmuz) ve
Eskişehir'i (19 Temmuz) işgal ettiler. Türk ordusu Sakarya
hattına çekildi. Yunanlılar'ın son büyük saldırısı Sakarya
hattında durduruldu. 22 gün ve gece süren (23 Ağustos-13
Eylül 1921) Sakarya savaşı Türk ordusunun zaferiyle
sonuçlandı. Artık saldırı sırası Türk ordusuna gelmişti.
Anadolu'dan düşman kuvvetlerini atmak için bir yıllık bir
hazırlıktan sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde saldırıya
geçildi. 30 Ağustosta düşman kuvvetleri perişan edildi.
Yunan başkomutanı Trikopis esir edildi (2 Eylül 1922). 9
Eylülde İzmir'de Yunan kuvvetleri denizine döküldü. 11
Eylülde Bursa kurtarıldı. Esirlerden başka Anadolu'da başka
Yunan askeri kalmadı.
Yunan kuvvetlerinin ezilmesinden sonra Mudanya'da mütareke görüşmeleri 3
Ekim 1922 tarihinde başladı.11 Ekimde imzalanan Mudanya
Mütarekesi'ne göre, Türkler ile Yunanlılar arasındaki savaş
14-15 Ekim gecesi sona erecek, Meriç ırmağına kadar olan
Doğu Trakya Yunanlılar tarafından boşaltılacak ve İstanbul,
barış antlaşması imzaladıktan sonra İtilaf Devletlerince
boşaltılacaktı.
Trakya'yı teslim almak için 19 Ekim 1922 'de İstanbul'a gelen Ankara
temsilcisi Refet Paşa büyük gösterilerle karşılandı. 4
Kasım'da İstanbul Hükûmeti kendi görevinin sona erdiğini
ilan etti. 26 Kasım'da Trakya Türk yönetimine geçti. Böylece
Yunan işgaline uğramış olan bütün vatan toprakları
kurtarılmış oluyordu.
Sıra barışın yapılmasına gelmişti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti
20 Kasım 1922 tarihinde toplanan Lozan Konferansı'na İsmet
Paşa başkanlığında bir heyet gönderdi. Görüşmeler 4 Şubat
1923'te kesildi. Ancak tarafların barış isteği ağır basınca
23 Nisan'da görüşmeler yeniden başladı ve 23 Temmuz 1923
tarihinde XX. yüzyılın en önemli barış antlaşmalarından biri
olan Lozan Antlaşması imzalanarak yeni Türk Devleti dünyaca
tanınıyor, sınırları saptanıyordu.
Türkler dışında, Birinci Dünya savaşının bütün mağlûp devletleri,
kendilerine zorla kabul ettirilen antlaşmalara boyun eğmek
zorunda kalmışlardı. Türk milleti ise Sevres Antlaşması gibi
bir esaret belgesini kendi tarihinin şeref ve haysiyetine
layık görmemiş, istiklâlinin sona erdiğinin zannedildiği bir
anda, vatanın müdafaası için neler yapabileceğini
düşmanlarına önce savaş meydanlarında göstermiştir. Daha
sonra bu başarılarını I.Dünya Savaşı'nın galiplerine,
karşılıklı eşitlik prensibine dayanan bir antlaşmayla tasdik
ettirmiş kendi üzerine oynanan bütün oyunları bozmuştur.
I. Dünya Savaşı'nın sonunda imzalanan adaletsiz anlaşmalar, Avrupa'da
yeni bir savaşın çıkmasına sebep olup yürürlükten kalkmış
fakat gerçek barışın kurulmaya çalışıldığı Lozan Andlaşması
ise I. Dünya Savaşı sonrasının günümüze kadar geçerliğini
koruyan tek antlaşması olmuştur. Antlaşmanın Türk milleti
bakımından önemini en güzel şekilde Mustafa Kemal Paşa
açıklamıştır. " Bu antlaşma, Türk milletine karşı,
yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevres Antlaşması'yla
tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastin, sonunda
neticesiz bırakıldığını ifade eder bir vesikadır".
3-Türk
İnkılâbı
Lozan Barış Andlaşması, Millî Mücadele hareketinin askerî ve siyasî
açıdan başarıyla tamamlanmasını, yeni Türk devletinin
milletler arası toplulukta tanınmasını sağlayan önemli bir
vesikadır. Genel olarak Misak-ı Millî ilkelerinin
gerçekleştiği Lozan sonrasında, millî devlet, siyasî, sosyal
ve ekonomik alanda zorunlu hale gelen yeni bir
teşkilatlanmaya gidecektir.
Mustafa Kemal Paşa'nın "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan
müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medenî
icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri
koymak" şeklinde tanımladığı Türk İnkılâbında esas amaç,
millî modern bir devlet hâline gelmek olarak tespit
edilmiştir. Türk inkılâbında, batılı anlamda millî bir
toplum yaratmada, nazarî de olsa, millîlik ile medeniliğin
bir bütün olarak ortaya çıktığı ve birbirine bağlı iki
kavram olduğu görülür.
Saltanatın kaldırılmasından sonra Cumhuriyetin ilânıyla, Mustafa Kemal
Paşa'nın "Medeniyet yolunda yürümek, muvaffak olmak hayatın
şartıdır" prensibinin gerçekleşmesinde önemli bir adım
atılmıştır. Cumhuriyetin ilânı ise her şeyden önce, kurulan
yeni devletin bir "Millî Türk devleti" olduğunu ve devlet
kültürünün Türk benliği ve gelenekleri üzerine kurulması
gerektiğini ortaya koymuştur.
Cumhuriyet rejimi ve Türk millî devlet fikri Mustafa Kemal Paşa'nın en
başta gelen temel inkılâpları olmuştur. Onun yaptığı diğer
inkılâplar, bu temel inkılâpları tamamlayan yenilikler
mahiyetindedir.
A-Saltanatın Kaldırılması
İtilâf Devletleri, 28 Ekim 1922'de Lozan'da toplanacak barış
konferansına B.M.M. Hükûmetiyle birlikte İstanbul Hükûmeti
temsilcilerini de davet etmişlerdi. İtilâf Devletleri'nin bu
davranışı Ankara ve İstanbul Hükûmetleri şeklinde iki ayrı
otoritenin varlığını kabul ettirerek, ülkede ikilik yaratmak
suretiyle Millî Mücadele Hareketini başarısızlığa uğratmak
amacını taşımaktadır. Ancak bu teşebbüs, 1 Kasım 1922'de
saltanatın kaldırılmasıyla sonuçlanan Büyük Millet Meclisi
kararının oluşmasına zemin hazırlamıştır.
Tevfik Paşa, Sadrazam unvanıyla 29 Ekim 1922'de BMM Başkanlığına çektiği
telgrafta Lozan görüşmelerine İstanbul Hükûmeti
temsilcilerinin de katılımını talep etmişti. Mustafa Kemal
Paşa, konuyu 30 Ekim 1922 tarihli BMM Genel Kurul
görüşmelerine getirdi. Toplantıda iki ayrı görüş
çarpışmıştır. Birinci grup milletvekillerinden Antalya
Mebusu Rasih Bey (Kaplan), Hakkari Mebusu M.Müfit (Kansu)
Bey ve Sıhhıye Vekili Dr. Rıza Nur Bey'in dile getirdikleri
görüş: "Bab-ı Ali ve padişahın hükümsüzlüğü" şeklindeydi.
İkinci grup liderlerinden Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş)
Bey'in ifade ettiği görüş ise; "Tevfik Paşa'nın telgrafına
ret cevabı yeterlidir, başka bir işleme gerek yoktur"
ţeklindeydi.
Dr. Rıza Nur'un hazırladığı, Mustafa Kemal Paşa'nın da aralarında
bulunduğu 82 mebusun imzasını taşıyan önergede "Osmanlı
İmparatorluğu ve Sultanlığın devrildiği, Teşkilât-ı Esasiye
kanunu ile hükümranlık haklarının millete ait bulunduğu"
görüşü yer almıştı. Oya sunulan bu önerge İkinci Grup
milletvekillerinin toplantıya katılmaması nedeniyle yeterli
çoğunluk sağlanamamış ve kabul edilmemiştir.
1 Kasım 1922'de tekrar toplanan mecliste gerek Dr. Rıza Nur'un gerekse
aynı gün verilen 26 imzalı Hüseyin Avni Bey'in önergeleri
üzerindeki tartışmalar sırasında Mustafa Kemal Paşa konuya
müdahale ederek geniş bir konuşma yaptı.
Bu konuşmadan sonra konuyla ilgili önergeler,Teşkilât-ı Esasiye, Şer'iye
ve Adliye Komisyonlarına gönderildi. Bu komisyonlar ortak
olarak hemen toplandı. Komisyon görüşmelerinde bir kısım
mebusların hilâfet ve saltanatın ayrılmasına karşı çıkmaları
üzerine Mustafa Kemal Paşa söz alarak şu konuşmayı yaptı.
"...Türk milleti hâkimiyet ve saltanatını fiilen kendi eline almış
bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Söz konusu olan, millete
saltanatını hâkimiyetini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız
meselesi değildir. Mesele, zaten oldu bitti hâline gelmiş
olan bir gerçeği kanunla ifadeden ibarettir. Bu mutlaka
olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi
tabiî olarak karşılarsa, sanırım ki uygun olur. Aksi
takdirde, yine gerçek,usulüne uygun olarak ifade
edilecektir. Fakat belki de bazı kafalar kesilecektir".
Bu konuşma üzerine komisyonda çözüme kavuşan konu, sür'atle tasarı
hâline geldi ve aynı gün ikinci oturumda genel kurula
sunuldu. Tasarı oy birliği ile kabul edilerek 1 Kasım 1922
tarihinde kanunlaştı. 308 sayılı kanunla hilâfet ve saltanat
ayrılmış, hilâfete dokunulmamış, saltanat ise
kaldırılmıştır.
Gerçekte saltanatın kaldırılması,16 Mart 1920'de sona eren, Osmanlı
saltanat makamının sahip olduğu "hâkimiyet" mefhumunu çok
daha önce 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile Türk milletine
intikalini sağlayan inkılâp hareketinin son halkasıdır.
Saltanatın kaldırılması ile İstanbul'da Tevfik Paşa kabinesi 4 Kasım
1922 de toplanarak istifa etmiş,17 Kasım 1922 'de de son
Osmanlı Sultanı Vahdettin İngiliz himayesinde ülkeyi terk
etmiştir.
B-Cumhuriyetin İlânı
Mustafa Kemal Paşa,1921 Anayasası'nın ilk maddelerinde yer alan
"Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ve "Millî iradeyi
millet namına temsil eden tek yetkili organ Türkiye Büyük
Millet Meclisi'dir " ifadelerini daima "Cumhuriyet" şekliyle
yorumlamıştır.
Gerçekten de 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ile kurulmuş olan siyasî
rejim geniş anlamı ile Cumhuriyet'ten başka bir şey değildi.
Ancak Cumhuriyet resmen ilân edilmemiş ve devlet başsız bir
şekilde kurulmuştur .
26 Ekim 1923'de ortaya çıkan bir hükûmet buhranı sonucu Başvekil Fethi
Bey istifasını vermişti. 28 Ekim akşamı Çankaya'da yeni
hükûmet teşekkülü ile ilgili çalışmalar sırasında
Cumhuriyetin ilanı kararlaştırıldı. Toplantı sonrasında
Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ile birlikte 1921
anayasasının bazı maddelerini değiştiren değişikleri tespit
ettiler.
29 Ekim 1923 günü konu önce Halk fırkası grubunun öğleden sonraki
oturumunda gündeme geldi. Mustafa Kemal Paşa'nın bir gün
önce tespit ettiği değişiklikler uzun görüşmelerden sonra
kabul edildi. Kanun teklifi, Kanun-i Esasi encümeni
tarafından usulen incelenerek meclise sunuldu.
TBMM 29 Ekim 1923 tarihinde 364 sayılı kararla Cumhuriyeti ilân etti.
Cumhuriyetin ilânı ile 1921 Anayasası'nın 1,2,4,10,11 ve 12.
maddeleri şu şekilde değiştirilmîştir.
Birinci maddeye "Türkiye Devleti'nin şekl-i hükûmeti Cumhuriyettir"
cümlesi eklenmiştir.
İkinci madde; "Türkiye Devletinin dini İslâm, resmî lisanı Türkçedir"
şekliyle tespit edilmiştir. Bu madde 1921 Anayasası'nda
mevcut olmayıp ana yasamıza ilk defa girmiştir.
Dördüncü madde; Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare
olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare konularında
Bakanlar Kurulu vasıtasıyla yönetir.
Onuncu madde; Türkiye Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel
Kurulu tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim
dönemi için seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni
Cumhurbaşkanının seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi
biten Cumhurbaşkanı yeniden seçilebilir.
On birinci madde; Türkiye Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla
gerekli gördükçe Meclis'e ve Bakanlar Kurulu'na başkanlık
eder.
On
ikinci madde; Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve meclis
üyeleri arasından seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan
tarafından ve yine Meclis üyeleri arasından seçildikten
sonra Cumhurbaşkanı tarafından hepsi birden Meclis'in
onayına sunulur. Meclis toplantı hâlinde değil ise, onaylama
Meclis'in toplantısına bırakılır.
Yapılan
bu önemli değişiklerden sonra aynı gün Cumhurbaşkanlığı
seçimi yapılarak, Mustafa Kemal Paşa yeni Türk Devletinin
ilk Cumhurbaşkanı olmuştur. 30 Ekim 1923'te ise Malatya
Mebusu İsmet Paşa, M. Kemal Paşa tarafından Başbakan olarak
atanmış ve yeni kabine teşekkül ettirilmîştir.
C-Halifeliğin Kaldırılması
İslâm'da
din ve devlet işleri birbirinden ayrılmaz parçalardır. İslâm
Devleti'nin başı hem ülkesinde dini koruyan bir "imam" hem
de sınırların güvenliğini sağlayan bir "Devlet başkanı" dır.
Cismanî ve ruhanî olmak üzere her iki otoriteyi (iktidarı)
uhdesinde toplamıştır. Hristiyanlık'ta olduğu gibi
"kilise-devlet" ayırımı yoktur. İşte İslâm tarihinde "dinî"
ve "dünyevî" görevleri bünyesine toplayan devlet
başkanlarına "halife" denmektedir.
Saltanatın kaldırılmasından sonra Hilâfet muhafaza edilmiş,
Abdülmecit Efendi halife olarak TBMM tarafından seçilmişti.
Halife Abdülmecit Efendi seçilirken kendine sadece "dini
reis" olarak yetkiler verilmiţti.
Lozan
sonrasında halifelik konusunda gerek Meclis'te, gerekse
kamuoyunda tartışmalar yoğunlaştı. Basının önemli bir bölümü
Hilâfet'in korunmasını savunmuştu. Meclis'te Halk Fırkası
mebusları tarafından Halifenin yetkisini aştığı iddialarının
ortaya atılmasına karşılık, aynı görüşte olmayan mebuslar da
vardı. Ortaya çıkan bu görüşlerden ilki; Mustafa Kemal
Paşa'nın savunduğu gibi Hilâfet'in yabancı güçlerce
kullanılabileceği endişesinden hareketle artık zararlı bir
niteliğe sahip olduğu şeklindedir. İkinci tavır ise asıl
halifeliğin kaldırılmasının Türkiye Cumhuriyeti'nin dış
politikasında İslâm ülkeleriyle aralarındaki bağları
keserek, devletin dış itibarını zedeleyebileceği
mahiyetindedir.
Mustafa
Kemal Paşa, Şubat 1924'te İzmir'de iken Hilâfet'in
kaldırılması kararını almıştır. İsmet Paşa, Kazım Karabekir
Paşa ve Fevzi Paşa ile birlikte aldığı Hilâfet'in, Erkan-ı
Harbiye-i Umumiye ile Şer'iye ve Evkaf Vekaletlerinin
kaldırılma kararını daha sonra 1 Mart 1924'te meclisi açış
nutkunda dile getirecektir.
Hilâfet'in kaldırılma meselesi önce 2 Mart 1924'te Halk
Fırkasın da görüşülerek kabul edildi. 3 Martta toplanan
Meclis Genel kuruluna ise üç ayrı kanun teklifi sunuldu ;
1) Urfa
mebusu Şeyh Saffet Efendi'yle 53 arkadaşının Hilâfetin
kaldırılması ve Osmanlı hanedanının Türkiye dışına
çıkarılmasıyla ilgili kanun teklifi.
2) Siirt
Mebusu Halil Hulki Efendi ve 50 arkadaşının Şer'iye ve Evkaf
vekaletiyle Erkan-ı Harbiye Vekaleti'nin kaldırılmasıyla
ilgili kanun teklifi.
3)
Manisa Mebusu Vasıf Bey ve 50 arkadaşının eğitim ve
öğretimin birleştirilmesiyle ilgili kanun teklifi.
Bu
kanunlarda yapılan görüşme ve tartışmalar beş saat kadar
sürdü. Saat 18:45'te TBMM söz konusu tasarıları 429,430 ve
431 sayı ile kanunlaştırdı.
Buna
göre "Ţer'iye ve Evkaf Vekâleti ile Erkan-ı Harbiye Vekâleti
kaldırılmış, eğitim öğretim Millî Eğitim Bakanlığına
bağlanarak birleştirilmiştir.
Hilâfet'in tamamen kaldırılmasıyla ilgili karar
kanunlaştıktan sonra İstanbul Valisi tarafından Abdülmecit
Efendi'ye tebliğ edilmiş ve yurt dışına çıkması
sağlanmıştır.
Aslında
halifeliğin kaldırılmasının siyasî gayeden çok daha önemli
kültürel ve tarihî manası vardır. On dokuzuncu yüzyılın
başlarından beri sürüp gelen yenilikçi-lâik grubun,
dinci-muhafazakârlara karşı zaferini ifade etmiştir.
Hilâfetin kaldırılması yurt dışında büyük tepkilere yol
açmıştır. Batı dünyası bu olayı şaşkınlıkla karşılayarak
hayranlıklarını ifade etmişler, İslâm dünyası ise olumsuz
tepkilerini dile getirmiştir.
d-Anayasa Hareketleri
23 Nisan
1920 tarihinden itibaren artık resmî bir hüviyet kazanan
millî teşkilât gayelerini daha açık bir biçimde ortaya
koymaya başlamıştır. Mustafa Kemal'in 19 Mart 1920 tarihinde
askerî ve mülkî erkâna gönderdiği seçim talimatında,
Meclis'in 23 Nisan 1920 tarihinde açılmasına karar verilmiş,
22 Nisan 1923 tarihli telgraf ile de söz konusu tarihten
itibaren mülkî ve askerî makamların ve bütün milletin
müracaat edeceği makamın "Meclis" olacağı duyurulmuştur.
23 Nisan
1920'de Ankara'da toplanan BMM, yeni Türk devletinin ilk
siyasî organı olarak faaliyete geçmişti. Aynı gün ilk
oturumda en yaşlı üye sıfatıyla Şerif Bey, yaptığı
konuşmada, "Türk milletinin yabancı köleliğine karşı
çıkarak,geleceğini tayin etme hakkına sahip olduğuna ve
bağımsızlık yolunda direnmek azminde olduklarını " açıkladı.
Açılışından hemen sonra çalışmalarına başlayan BMM'nin
aldığı 1 numaralı kararla İstanbul Meclis-i Mebusan'ından
gelen milletvekillerinin kendi çatısı altında toplanmaları
kararlaştırılmış, bununla birlikte kendi kuruluşunu da
düzenlenmiştir.
24 Nisan
'da Mustafa Kemal Paşa söz alarak geniş bir konuşma yapmış
ve hükûmetin kuruluşu ile ilgili temel ilkeleri
açıklamıştır. Bu ilkeler meclis tarafından kabul edilerek
aynı günkü beşinci oturumda yapılan oylamada 110 rey alarak
Meclis Başkanlığı'na seçilmiţtir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın hükûmet kurulmasının lüzumuna işaret eden
teklifi 25 Nisan 1920 tarihinde kabul edildi ve "Kuvve-i
İcraiye'nin" teşkiline karar verildi. Aynı gün yapılan
görüşmelerde ayrıca Başkanlık Divanı seçimleri de
tamamlandı.
Mustafa
Kemal Paşa'nın Meclis'e hükûmetin kurulması ile ilgili
olarak verdiği teklifte, hükûmetin yapısına ilişkin ilkeler
özetle şu şekilde belirtilmîştir:
1-Hükûmet
kurmak zorunludur.
2-Geçici
olarak bir padişah kaymakamı (vekili) ortaya çıkarmak uygun
değildir.
3-İrade-i millîye'nin vatanın kaderine hâkim olmasının kabul
edilmesi zorunludur.
4-TBMM'nin üstünde güç yoktur.
5-Meclis, yasama ve yürütme yetkilerini kendinde
toplamıştır.
Mustafa
Kemal'in bu tekliflerinden de anlaşılacağı gibi dönemin
zarureti gereği, "Meclis Hükûmeti" sisteminin uygun
bulunduğu, ayrıca kuvvetler birliği prensibinin benimsenmesi
lüzumu telkin edilmektedir.
23,24 ve
25 Nisan günü alınan kararların Millî Hâkimiyet ilkesine
dayanan bir meclisi ve hükûmeti oluşturması bakımından
anayasa niteliği taşıdığı söylenebilir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın 24 Nisan 1920'de kabul edilen anayasa
niteliğindeki teklifi 13 Eylül 1920'de TBMM'ye verilerek, 18
Eylülde mecliste alınan ve siyasî ,sosyal , askerî ve idarî
yönden düzenlemeleri öngören program, 20 Ocak 1921 tarihli
anayasanın hazırlanmasına temel teşkil etmiştir. 20 Ocak
1921 tarihli TBMM'de 85 sayı ile kabul edilen anayasa, 23
madde ve bir de ayrı maddeden meydana gelmektedir. Bazı
önemli maddeleri şunlardır:
"Madde1:Hâkimiyet bilâ kayd-u şart milletindir. İdare usulü
halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına
müstenittir.
Madde
2:İcra kudreti ve teşrii salâhiyeti milletin yegâne ve
hakikî mümessili olan BMM'de tecelli ve temerküz eder.
Madde
3:Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare
olunur ve hükûmeti Büyük Millet Meclisi Hükûmeti unvanını
taşır".
Görüldüğü gibi kabul edilen bu maddelerle ayrı bir "Türkiye
Devleti"nin varlığından bahsedilmektedir. Osmanlı
Devleti'nin yok olmasıyla yeni bir devletin kuruluţunu,
hukukî yönden belgelemiţtir.
Yeni
anayasa aynı zamanda Millî Hâkimiyet'i esas alan ve vatanın
kaderine Millî Hâkimiyetin temsilcisi olarak BMM'nin el
koymasını mümkün kılan bir siyasî ve hukukî vesikadır.
1921
Anayasası Millî Mücadele'nin olağanüstü şartları içinde
hazırlanmış geçici bir anayasadır. Meclis'in ve Millî
Hükûmetin durum ve yetkisini, şekil ve niteliğini tespit ve
ifade eden ilk kanundur.
1921
Anayasası'nda kuvvetler birliği sistemi hâkimdir. Türkiye'de
bütün kuvvet ve yetkilerin kaynağı millettir. Millî iradeyi
millet namına temsil eden tek yetkili organ, BMM'dir. Meclis
yasama ve yürütme yetkilerine sahiptir.
Kuvvetler birliğine dayanan Meclis Hükûmeti sistemi 1921
Anayasası ile ilk defa Türkiye'ye girmektedir. Reissiz bir
Cumhuriyet kuran bu anayasa ile millî irade Meclis
tarafından temsil ve yürütülmekte, böylece kuvvetler birliği
esası, millî kuvvetlerin şuurlu bir merkezde toplanmasını ve
tek bir iradeye bağlanmasını da zorunlu kılmaktadır.
20 Ocak
1921 tarihli Anayasa'da yapılan en önemli değişiklik 29 Ekim
1923'te Cumhuriyet'in ilânı ile olmuş, devlet şekli bu
ilanla Cumhuriyet olarak değiştirilmîştir.
1921
tarihli anayasanın kabul edilmesinden sonra siyasî alanda
önemli inkılâplar gerçekleştirilmiştir. Kasım 1922'de
saltanat kaldırılmış, Ekim 1923'de Cumhuriyet ilân edilmiş
ve Mart 1924'te ise halifelik kaldırılmıştır; ayrıca
eğitim-öğretim alanında birtakım yenilik hareketleri ile
Türk milleti siyasî,sosyal ve kültürel alanında hızlı bir
değişim içine girmiştir.
Bu hızlı
değişimde toplumun ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir
anayasanın hazırlanmasını 1924 tarihînde 491 sayı ile
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu olarak TBMM'de kabul edilmiştir.
Toplam
105 maddeden oluşan 1924 Anayasası'nın önemli maddeleri
şunlardır:
1-Türkiye Devleti bir Cumhuriyet'tir.
2-Türkiye Devleti'nin dini İslâm dinidir. Resmî dili
Türkçedir. Başkenti Ankara şehridir.
3-Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir.
4-TBMM
milletin tek ve gerçek temsilcisi olup millet adına
hâkimiyet hakkını kullanır.
5-Yasama
yetkisi ve yürütme gücü BMM'de toplanır.
6-Meclis
yasama yetkisini kendi kullanır.
7-Meclis
yürütme yetkisini kendince seçilmiş Cumhurbaşkanı ve onun
atayacağı bir Bakanlar Kurulu eliyle kullanır. Meclis,
hükûmeti her vakit denetleyebilir ve düţürebilir.
8-Yargı
hakkı, millet adına, usulü ve kanununa göre bağımsız
mahkemeler tarafından kullanılır
Yeni
Türk Devleti'nin ikinci anayasası olan 1924 Anayasası 1921
Anayasası'nın dayandığı temel ilkelerden esinlenmiş, millî
hâkimiyet, tek meclis ve kuvvetler birliği, meclisin
üstünlüğü prensipleri geliştirilerek kabul edilmiştir.
1924
Anayasası, 1921 Anayasası'ndan yumuşak bir kuvvetler
ayrımına yer vermekle, parlâmenter rejime geçişte bir adım
daha ileri gitmiştir. Millî Hâkimiyet ve meclisin üstünlüğü
sistemini geliştirmekle, anayasa alanını daha geniş ve
yaygın bir şekilde düzenlemekte, kamu özgürlüklerine geniş
bir şekilde yer vermektedir.
1924
Anayasası beş kez değişikliğe uğramıştır. Nisan 1928, Aralık
1931, Aralık 1934, Şubat 1937 ve Kasım 1937 tarihînde
yapılan değişikliklerle devletin dini İslâm'dır ibaresi
kaldırılmış, seçmen yaşı 18'den 22'ye çıkarılmış, kadınlara
seçme ve seçilme hakkı verilmiş, Cumhuriyet Halk Partisi
programındaki altı ilke anayasa ilkeleri olarak kabul
edilmiştir.
1924
Anayasası dil bakımından 1945 ve 1952 yıllarında mana ve
mefhumuna dokunulmaksızın iki defa değişikliğe uğramış ve
1960 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.
e-Hukuk,
Eğitim ve Sosyal Alanlarda Yapılan İnkılâp Hareketleri:
Hukuk
kuralları toplum yaşayışını düzenler. Fertlerin huzur ve
güven içerisinde yaşamasını sağlar. En gelişmiş toplum
düzeni olan devletle, fertler arasındaki ilişki modern hukuk
kurallarının uygulanmasıyla arzu edilen seviyeye ulaşır.
Yeni
Türk devletinin kurulmasıyla birlikte başlayan batılılaşma
hareketi zorunlu olarak devlet, cemiyet ve hukuk hayatında
lâikliği bir temel prensip olarak öngörmüştür. Batı
ülkelerinin kanunları, önemsiz değişikliklerle kabul edilmiş
ve Türk toplumunun kısa bir zamanda Avrupa hukuk sistemine
girmesi sağlanmıştır.
Mustafa
Kemal Paşa Hukuk İnkılâbının gerekliliğini 1 Mart 1924'te
TBMM'de şu konuşmasıyla ifade etmiştir:
"...
adlî telakkimizi, adlî kanunlarımızı,adlî teşkilâtımızı,bizi
şimdiye kadar şuur-i gayr-ı şuuri tesir altında bulunduran,
asrın icabatına gayr-ı mutabık revabıttan (bağlardan) bir an
evvel kurtarmaktır. Millet her mütemeddin memlekette (medenî
memlekette) olan terakki-i adliyenin memleketin ihtiyacına
tevakuf eden (uyan) esasatını istiyor. Milletin arzu ve
ihtiyacına tâbi olarak adliyemizde her güna tesirattan
silkinmek ve seri terakkiyata atılmakda asla tereddüt
olunmamak lâzımdır. Hukuk-ı medeniyede,hukuk-ı ailede takip
edeceğimiz yol ancak medeniyet yolu olacaktır. Hukukta
idare-i maslahat ve hurafelere merbutiyet (bağlılık)
milletleri uyandırmaktan men eden en ağır bir kabustur. Türk
Milleti üzerinde kabus bulundurulamaz".
Modern
hukuk sistemine ulaşmanın bir gereği olarak, özellikle 1926
yılından itibaren, büyük yenilik hareketleri yapılmaya
başlanmıştır.
Medeni
Kanun : İsviçre'de 1907 yılında hazırlanan ve 1912 yılında
yürürlüğe giren kanundan alınarak 17 Şubat 1926 tarihinde
kabul edilmiştir.
Ceza
Kanunu : 1889 tarihli İtalyan ceza kanunundan alınarak 1
Mart 1926 tarihînde kabul edilmiştir.
Hâkimler
Kanunu: 3 Mart 1926'da kabul edilen bir kanunla yargı
organlarının bağımsızlığı ve halkın çıkarları gözetilmeye
çalışılmıştır.
Ticaret
Kanunu : Alman ve İtalyan kanun ve eserlerinden
yararlanılarak hazırlanan kara ticareti ile ilgili kısım 29
Mayıs 1926'da deniz ticaretiyle ilgili kısım ise 15 Mayıs
1929'da yürürlüğe girmiştir.
İcra ve
İflas Kanunu : 24 Nisan 1929 yılında İsviçre'den alınmış
ancak faydalı olmaması neticesinde 30 Haziran 1932'de
yeniden düzenlenerek kabul edilmîştir.
Tevhid-i
Tedrisat Kanunu: Eğitim, toplumsal bir ihtiyaçtır. Toplumun
kültür ve karakterini muhafaza eder,hatta düzeltir. Bu
nedenle de devlet hizmetleri arasında yer alır. Türkiye'de
eğitim ve öğretimin modernleşmesi Tanzimat'la birlikte
başlamış,gerçek anlamda modern eğitim-öğretim sistemine
geçiş Cumhuriyet devrinde mümkün olmuţtur.
Mustafa
Kemal Paşa,16 Temmuz 1921'de Ankara Maarif Kongresi'nde
millî kültürün önemini ve gerekliliğini şu konuşmasıyla
ifade etmiştir:
"... Bir
millî eğitim programından bahsederken eski devrin
hurafelerinden ve fikri vasıflarımızla hiç de münasebeti
olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen
bütün tesirlerden tamamıyla uzak, millî seciye ve tarihîmize
uygun bir kültür kastediyorum.
Çünki
millî dehamız tamamıyla inkişafı, ancak böyle bir kültür ile
sağlanabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür şimdiye kadar
takip olunan ecnebi kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar
ettirebilir".
Mustafa
Kemal Paşa, 1 Mart 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada
eğitim-öğretim alanında yapılacak yeniliklerin temel
prensiplerini tespit etmiţtir;
-Hükûmetin
en önemli görevi maarif işleridir.
-Eğitim-öğretim müesseseleri tek bir teşkilât tarafından
idare edilmelidir.
-Hazırlanacak eğitim programı milletimizin sosyal ve hayatî
ihtiyaçları ile çağın icaplarına uygun olmalıdır.
-Eğitimin hedefi milliyetçi, medeniyetçi ve ilmî zihniyete
sahip bir nesil yetiţtirmektir.
Bu
gelişmelerin ardından Millî Eğitim Bakanı Saruhan Mebusu
Vasıf (Çınar) Bey ve elli arkadaşının Tevhid-i Tedrisat
(Eğitim-öğretimin birleştirilmesi) konusundaki önergesi
görüşülerek benimsenmiştir. 3 Mart 1924'de ise tasarı TBMM
Genel Kurulu'na getirilmiş ve değişikliğe uğramadan kabul
edilmiştir.
Eğitim
ve öğretim kadrolarını Millî Eğitim Bakanlığı bünyesinde
toplayan ve medreseleri kaldıran bu kanunla Türk Eğitimine
"Millî"lik vasfı kazandırılmış, ayrıca millî kültür
anlayışında birlik sağlanmak istenmiştir. Ayrıca, 2 Mart
1926'da kabul edilen maarif teşkilâtı hakkında kanun ile de
eğitim hizmetlerine yeni düzenlemeler kazandırılmıştır.
Harf
İnkılâbı; Harf İnkılâbı'na kadar bu konuda ülkemizde birçok
tartışmalar yapılmıştır. Yeni Türk Devleti'nin kurulmasından
sonra,1923 İzmir İktisat Kongresi'nde Lâtin harflerinin
kabulü ile ilgili önerge verildiyse de kongre gündemiyle
alâkalı görülmemiş, tartışılmadan Maarif Vekaleti'ne
gönderilmiţtir.
1927
yılı sonlarına doğru harf meselesinde ciddî çalışmalar
başladı.1928 yılında Maarif Vekâleti bir alfabe encümeni
kurdu. Kurul, Lâtin harflerine dayalı bir alfabe üzerinde
çalışmalarda bulundu. Mustafa Kemal Paşa İstanbul
Sarayburnu'nda yaptığı 8 Ağustos 1928 tarihli konuşmasında
bu çalışmaların neticesi hakkında "Yeni Türk harflerini
kabul ediyoruz" diyerek ilk haberi verdi.1 Kasım 1928 TBMM
açış konuşmasında ise Lâtin esasından alınan Türk
alfabesinin, Türk diline uygun olduğunu belirterek, okuma
yazma oranı üzerinde olumlu etkiler sağlayacağını ifade
etti. Daha sonra üç milletvekilinin TBMM'ye verdiği yeni
Türk alfabesinin kabulü ile ilgili önerge Genel Kurul'da
görüşülerek, 1 Kasım 1928 günü 1353 sayı ile kabul edildi.
Yeni
harflerin kabulü ile birlikte bütün yurtta eğitim-öğretim
seferberliği başlatıldı.1 Ocak 1929 tarihinde Millet
Mektepleri açıldı. 31 Mayıs 1933'te İstanbul Dar'ül Fünun'u
kaldırılarak yeni bir üniversite kurulması kararlaştırıldı.
Türk
Tarih Tezi; Tarih, insanların zaman ve mekân itibarıyla
geçirdikleri gelişmeleri sebep-sonuç ilişkisi içerisinde
inceleyen ilim dalıdır. Tarih gerçeklerin ortaya çıkmasına
yarar. Tarihi zengin bir millet güçlüdür. Güçlü bir milletin
oluşması manevî miraslarına sahip çıkmasıyla mümkündür.
"Tarih
yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık
kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir
mahiyet alır".
Mustafa
Kemal Paşa eksik ve yanlış gördüğü tarih anlayışını
değiştirerek yeni ve doğru bir tarih anlayışı getirmek
istemiştir. Bu amaçla Türk tarihi üzerinde çalışmalar yapmak
üzere 15 Nisan 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti (Türk
Tarih Kurumu) " kuruldu. 1932'de Ankara'da tarihçilerin
katıldığı ilk "Türk Tarih Kongresi" toplandı ve "Türk tarih
tezi" bu kongrede tartışıldı.
Kongre
sonucu ortaya çıkan yeni tarih tezi şöyledir; "Türk
milletinin tarihi şimdiye kadar yazıldığı gibi yalnız
Osmanlı tarihinden ibaret değildir. Türk'ün tarihi çok daha
eskidir ve temasta bulunduğu milletlerin medeniyetleri
üzerine tesir etmiţtir."
Mustafa
Kemal Paşanın tarih ilmine bu kadar çok değer vermesinin
nedeni, tarihi, devletin ilerlemesi ve modernleşmesi için
manevî bir destek olarak görmüş ve kullanmış olmasıdır. Ona
göre Millî Mücadele sonrasında Türk halkı benliğini
bulabilmesi için en güvenilir vasıtayı tarih ilmînden
almıştır.
Türk
Dili İnkılâbı; Dil İnkılâbı,Türk İnkılâbının temel
prensiplerine de uygun olarak dilde millileştirme ve bu
akıma güç kazandırma inkılâbıdır.
Harf
İnkılâbı'nın olumlu sonuçlar vermesi üzerine 12 Temmuz
1932'de "Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)"
kuruldu. Cemiyetin amacı Türkçenin sözlük, terim, dil
bilgisi, cümle bilgisi, etimoloji konularını inceleyerek
Türkçenin geliştirilmesine çalışmaktır.
Cemiyetin çalışmalarıyla halk dilinde yaşayan kelimeler
dilimize tekrar kazandırıldı. Konuşma dili ile yazı dili
arasındaki ayrılıklar ortadan kaldırıldı. İnkılâplar
içerisinde "Türklük şuurunu" en fazla geliştirmeye yarayan,
dilimiz üzerinde yapılan bu çalışmalardır.
Mustafa
Kemal Paţa, Türk dilindeki gerekli gelişmenin önemini
1932'deki şu konuşması ile ifade etmektedir:
"Millî
Kültürün her çığırda açılarak yükselmesini Türk
Cumhuriyeti'nin temel direği olarak temin edeceğiz. Türk
dilinin kendi benliğine,aslındaki güzellik ve zenginliğine
kavuşması için,bütün devlet teşkilatımızın dikkatli,alakalı
olmasını isteriz".
Şapka
İnkılâbı ve Kılık-Kıyafet Değişimi; 1925 yılında yurt
gezisine çıkan Mustafa Kemal Paşa 24 Ağustos 1925'te
Kastamonu ve İnebolu'ya yaptığı seyahatinde şapka,
kılık-kıyafet konusunda halkla konuştu. Halka giydikleri
kıyafetin millî olmadığını daha medeni bir görüntüye
bürünülmesi gerektiğini anlattı. Giydiği şapkayı ve
kıyafetini halka göstererek buna uyulmasının gereği üzerinde
durdu. Çünkü Mustafa Kemal Paşa batı medeniyetinin bir bütün
olarak ele alınmasını ve bunun bir gereği olarak da medenî
kıyafetin kabul ve tatbik edilmesini istiyordu.
2 Eylül
1925'de Bakanlar Kurulu memurlara şapka giydirilmesi için
bir kararname yayımladı. Ancak, Meclis bu kararnameyi
anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kabul etmek
istememiştir. Bu gelişmelerin ardından TBMM 25 Kasım 1925
tarihinde 671 sayı ile şapka giyilmesi hakkındaki kanunu
kabul etti. Yine 2 Eylül 1925'de cübbe ve sarık giymek, din
adamlarının dışındaki kimselere yasak edilmiţtir.
3 Aralık
1934 tarihînde de 2596 sayılı kanunla din adamlarının, dinî
kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giyecekleri tespit
edilmiş, en yüksek düzeydeki din görevlisi bu uygulamanın
dışında bırakılmıştır.
Tekke,
Zaviye ve Türbelerin Kapatılması; Mustafa Kemal Paşa, 30
Ağustos 1925'de Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada tekke ve
zaviyelerin kapatılmasını ve tarikatların kaldırılmasının
lüzumundan bahsederek "En doğru, en hakiki tarikat,
tarikat-ı medeniyedir" şeklindeki sözleriyle halka akılcı
olan yolu göstermiţtir.
30 Kasım
1925 tarihli bir kanunla tekke, zaviye ve türbeler
kapatılmış ve birtakım unvanların kullanılması
yasaklanmıştır.
Milletlerarası Takvim ve Saatin,Yeni Rakamların Kabulü ve
Ölçülerde Değişiklik; Osmanlı Devleti döneminde uygulanan
Hicri ve Rumi takvimler üzerinde Meşrutiyet'le birlikte yeni
düzenlemeler yapılmak istendiyse de başarı sağlanamamıştı.
26 Aralık 1925'te kabul edilen bir kanunla Hicrî ve Rumî
takvim kaldırılarak Milâdî takvim ve milletler arası saat
uygulaması kabul edilmiţtir.
26 Mart
1931 tarihinde çıkarılan 1782 sayılı kanunla da arşın,
endaze, okka, çeki gibi bölgelere göre farklılık arz eden
birimler kaldırılarak Avrupa'dan alınan metre ve kilo gibi
uzunluk ve ağırlık ölçüleri kabul edilmiştir.
Bu
değişiklikler gerek ülke içinde, gerekse milletler arası
ilişkilerde önemli kolaylıklar sağlamıştır.
Soyadı
Kanunu'nun Kabulü ve Eski Unvanların Kaldırılması; Gerek
toplumsal ilişkilerde, gerekse nüfus işlerinde meydana gelen
karışıklıkları önlemek amacıyla 21 Haziran 1934'te "Soyadı
Kanunu" kabul edilmiştir.
Soyadı
Kanunu ile Türkler kendi adından başka bir de soyadı
alacaktı. Soyadları Türkçe olacak, yabancı ırk ve millet
adları ile ahlâka aykırı soyadı kullanılmayacaktı.
TBMM
Mustafa Kemal Paşaya 24 Kasım 1934'te " Atatürk" soyadını
vermiş, 17 Aralık 1934'de ise bu soyadını başkası tarafından
alınmamasını kararlaştırmıştır.
26 Kasım
1934 tarihinde ise "Ağa , hacı, hafız, hoca, molla, efendi,
bey, beyefendi, paşa, hanım, hanımefendi, hazretleri" gibi
lâkap ve unvanlar savaş madalyası dışındaki madalya ve
nişanların kaldırılması kabul edilmiştir.
Millî
Bayramlar ve Genel Tatil; 23 Nisan 1921'de TBMM'ye verilen
iki ayrı önergede 23 Nisan gününün, Türk Milleti'nin
bağımsızlığını elde etmesinin yıl dönümü olması nedeniyle
resmî bayram olarak kabul edilmesi istenmişti. Önerge aynı
gün Meclis Genel Kurulu'nda görüşülerek kabul edilmiş ve
kutlanmıştır.
27 Mayıs
1935 tarihinde ise Millî Bayramlar ve Genel Tatiller
Hakkındaki Kanun TBMM tarafından çıkarılmıştır. Bu kanun ile
cuma günü olan hafta tatili pazar günü olarak
değiştirilmiştir. Dinî bayramlardan Ramazan Bayramı tatili 3
gün, Kurban Bayramı tatili 4 gün olarak tespit edilmîştir.
30 Ağustos bir gün Zafer Bayramı adıyla, 23 Nisan bir buçuk
gün Millî Egemenlik Bayramı adıyla,1 Mayıs bir gün Bahar
Bayramı adıyla resmî bayramlar olarak kabul edilmiştir.1
Ocak tarihi ise bir buçuk gün Yılbaşı tatili olarak tespit
edilmiştir.
Kadın
Haklarının Kabulü; Millî Mücadele'nin kazanılması topyekûn
Türk milletinin eseridir. Türk kadını savaş döneminde,
erkeğinin yanında görev almış, sırtında çocuğu ile cepheye
koşmuş, dolayısıyla toplumdaki haklı yerini bir defa daha
ispat etmiştir. Ancak kadınlarımızın toplumdaki bu önemli
yerine karşılık medenî ve siyasî haklarında birtakım
eksiklikler vardı. Bu konu üzerinde en fazla duran Mustafa
Kemal Paşa olmuştur.21 Mart 1923'te Konya Kızılay Kadınlar
Şubesi'nin bir toplantısında yaptığı konuşmada kadın
haklarının tanınması ile ilgili birçok konuya temas
etmiştir.
1926
yılından itibaren kadınlarımız kademeli olarak medenî,
siyasî ve sosyal haklarına kavuşmuştur. İlk olarak 17 Şubat
1926'da "Medeni Kanunu'nun" kabulü ile Türk kadını medeni
haklarına kavuşmuştur. 3 Nisan 1930'da çıkarılan "Belediye
Kanunu" ise kadınlara belediye seçimlerinde oy verme ve
seçme hakkını getirmiştir. Siyasî alandaki bu ilk hak daha
sonra geliştirilerek Türk kadınlarına 26 Ekim 1933'te Köy
İhtiyar Heyetleri'ne seçme ve seçilme hakkının tanınması
sağlanacaktır. Nihayet 5 Aralık 1934'te yapılan anayasa
değişikliği ile Türk kadını milletvekili seçmek ve seçilmek
hakkını elde etmiştir.
Türk
Millî Mücadelesi maddî imkânsızlıklar içinde kazanılmış
büyük bir zaferdir. Ancak bu zaferin kazanılmasından sonra
yeni Türk devleti büyük bir mücadeleye daha girmek zorunda
kalacaktır. Mustafa Kemal Paşa bu mücadeleyi İzmir İktisat
Kongresi'nde yaptığı şu konuşmasında "ekonomik mücadele"
olarak tespit ve işaret etmiştir;
"...Siyasî,askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsun,
ekonomik zaferlerle taçlandırılmazlarsa, kazanılacak
başarılar yaşayamaz ve sürekli olamaz. Yeni Türkiye'mizi
lâyık olduğu kuvvete yükseltebilmek için birinci derecede ve
en çok ekonomimize önem vermek mecburiyetindeyiz. Zamanımız
tamamen bir ekonomi devrinden başka bir şey değildir. Millî
Hâkimiyet ise ekonomik hâkimiyetle kuvvetlenmektir. Yeni
devletimizin,yeni hükûmetimizin bütün esasları,bütün
programları ekonomi programından çıkmalıdır".
Gerçekten de demir yollarının, dış ticaretin, bankacılığın
yabancıların elinde olduğu, sanayinin ise olmadığı ülkede
devlet, ekonomik meselelere öncelikle el atarak iktisat
kongresinde özetle şu kararlar almıştır:
-Devlet,özel sektörün gerçekleştiremediği teşebbüslere
bizzat el atarak,iktisadî açıdan görevlerini yerine
getirmelidir.
-Yurt
içi ham madde üretimine dayalı sanayi dalları kurulmalıdır.
-Özel
teşebbüsü kredilendirecek bir devlet bankası kurulmalıdır.
-Küçük
imalâttan, büyük iţletmeye bir an evvel geçilmelidir.
-Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır.
-Sanayi
desteklenmeli ve millî bankalar kurulmalıdır.
Bu
kararlar, Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte yeni Cumhuriyet
hükûmetlerine ışık tutacak, ekonomik alanda önemli mesafeler
kaydedilecektir.
Cumhuriyetin ilânından sonraki ilk on yıl, Türk devletinin
ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı sağlaması bakımından
hazırlık yılları olmuştur. Bu yıllarda yeni devlet derlenme
toparlanma, alt yapıyı düzenleme, ekonomiyi yeniden organize
etme çabalarında bulunmuştur. Tarım üretiminin ve tarımda
verimliliğin arttırılması çabasına yönelinmiş, demir yolu
yapımına önem verilmiş, Türkiye'yi demir ağlarla örme
politikası hedef olarak seçilmiştir. Ekonomideki
yabancılaşmayı önlemek için imtiyazlı yabancı şirketler
elinde bulunan demiryolları ve limanlar, maden işletmeleri
ile büyük kentlerin su, elektrik, hava gazı, haberleşme ve
taşıma ihtiyacını gideren işletmeler devlet tarafından satın
alınarak millileştirilmiştir. Ayrıca iktisadî kalkınmanın
finansmanı için gerekli kredi müesseselerinin kurulması ve
etkili bir organizasyona kavuşturulması çabalarında da
bulunulmuţtur.
1929
yılında bütün dünyayı sarsmış olan ekonomik bunalım
Türkiye'nin iktisadî ve sosyal gelişmesinde yeni bir dönem
açmıştır. İktisadi sıkıntının getirdiği baskı Türk
devletinin daha sonraki dönemlerde sert tedbirler almasına
yol açacaktır.
Bu
dönemde yapılan yatırımlar daima devletçilik ilkesi adı
altında yapılmıştır. Tarıma kıyasla, sanayileşmeye öncelik,
eğitim ve nüfus artışına ağırlık verilmiştir.
Atatürk
döneminde alınan tedbirler sonucu fert başına millî gelir
yıllık ortalama artış hızında, altın rezervlerinde önemli
artışlar kaydedildi. Tarımda, sanayide, ulaştırmada ve
bayındırlık hizmetlerinde ileri mesafeler kaydedilmiş. Türk
ekonomisi kendi kendine yetecek duruma gelmiştir. Bu
yeterlilikteki en önemli faktör, Atatürk'ün ekonomi
politikasındaki temel amacın, "İmtiyazsız ve sınıfsız
biçimde bütün halkın refahını yükseltmek,toplumun kısa
zamanda kalkınabilmesi için de ekonomik ve sosyal kalkınmaya
bir bütün olarak yaklaşması" olduğu söylenebilir.
Osmanlı
Devleti döneminde sağlık hizmetleri sistemli bir şekilde
yürütülmemekteydi. Bugünkü gibi ayrı bir bakanlık şeklinde
teşkilâtlanma mevcut değildi. İlk sağlık teşkilâtı 16 Şubat
1328(1913)'de "Sıhhıye Müdüriyeti Umumiyesi" adıyla Genel
Müdürlük olarak kurulmuş ve Dahiliye Nezareti'ne
bağlanmıştır. TBMM'nin açılmasından sonra oluşturulan ilk
hükûmette ise "Sıhhat ve İçtimaî Muavenet Vekâleti (Sağlık
ve Sosyal Yardım Bakanlığı)" adıyla ayrı bir bakanlık ihdas
edilerek, sağlık hizmetlerine gereken önem verilmiştir.
Millî
Sağlık Politikası; "Vatandaşların sağlığını korumak, takviye
etmek, ölüm oranını azaltmak, nüfusu arttırmak, bulaşıcı
hastalıklardan korunmak ve bu yolla da millet fertlerinin
sıhhatli vücutlar hâlinde yetişmesini temin etmek" olarak
tespit edilmiştir.
Bu
politika doğrultusunda 1930'da "Umumî Hıfzısıhha Kanunu"
çıkarılmış, 1921'de "Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti
(Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu)" ve tıp odaları kurulmuş,
Hemşire Okulu, Numune Hastahaneleri, Doğum ve Çocuk
Hastahaneleri açılmıştır. Hastane, hekim, sağlık memuru ve
ebe sayısında artış meydana getirecek tedbirlerin alınması
ile ülkede sağlık alanında önemli gelişmeler sağlanmıştır.
4-Çok
Partili Döneme Geçiş Denemeleri ve İnkılâba Karşı Tepkiler:
a-İlk
BMM'nde Oluşan Gruplar ve Muhalefet
23 Nisan
1920 günü açılan BMM aldığı "1" nolu kararla İstanbul
Meclis-i Mebusanı'na katılan üyeleri de kendi çatısı altına
almıştır. Böylece BMM üç ayrı şekilde katılmalarla meydana
gelen bir meclis olmuştur.
1) 19
Mart 1920 seçim talimatına göre seçilmîş üyeler
2)
Meclis-i Mebusan'dan gelen üyeler
3)
Yunanistan ve Malta'dan gelen üyeler
BMM'nin
üye sayısı konusunda bazı ihtilâflar vardır. Bu üyeler 66
seçim çevresinden seçilmişlerdir. Çeşitli meslek gruplarına
mensup olan milletvekilleri, değişik düşünce yapılarına,
hayat tarzlarına ve kültürlere sahiptir. Misak-ı Millî
ilkelerinin gerçekleşmesi bütün milletvekillerinin ortak
ideali olmakla beraber bunun dışındaki konularda fikir
birliği mevcut değildi. Farklı menşelerden gelmelerinden
dolayı farklı düşüncelerin de sahibiydiler.
Damar
Arıkoğlu meclisteki grupları İstiklâl, Muhafazakâr ve
Bolşevikler olmak üzere üçe ayırır. Julıan E. Gillespie ise
"Kemalistler, İstiklâl grubu, Enver Paşa taraftarları ve
Bolşevikler" şeklinde 4 grupta toplamaktadır.
Mustafa
Kemal Paşa ise grupları beşe ayırmakla birlikte bu
gruplardan başka isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük
grupların da faaliyet hâlinde olduklarını söylemektedir. Bu
gruplar şunlardır:
1)
Tesanüt grubu (dayanışma grubu)
2)
İstiklâl grubu (bağımsızlık grubu)
3)
Müdafaa-i Hukuk zümresi (hakları savunma grubu)
4) Halk
zümresi(halk grubu)
5)
Islâhat grubu(reform grubu)
Tesanüt
grubu üyeleri bir çeşit sendikalizmi savunan bir program
etrafında toplanmışlardır. Sayıları 40 kadar olan İttihat ve
Terakki yanlıları bu grup içerisinde yer almıştır. Halk
zümresi mensupları ise Bolşevik olmaya meyilli sol eğilimli
milletvekillerinden meydana gelmiştir. İstiklâl grubu
milletvekillerinin ekseriyeti ise ileri görüşlü gençlerden
oluşmuştur.
1920
yılı sonlarına doğru ortaya çıkan bu grupların yanı sıra
aynı dönemlerde kurulmuş "Türkiye Komünist Fırkası" ve
"Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası" adlarında iki de parti
mevcuttur. Ancak sol eğilimi temsil eden bu partilerin 1921
yılı Ocak ayından itibaren faaliyetlerinin sindirildiğini
görüyoruz.
Mustafa
Kemal Paşa Meclis'te oluşan bu grupları bir araya getirmek
ve bir uzlaşma sağlamak için çaba sarf etmiştir. Başarılı
olamayınca da "Anadolu-Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu" adıyla
bir grup kurma çalışmalarına başlamıştır.
Mustafa
Kemal Paţa TBMM'de mevcut grupları birleştirmek suretiyle
Meclis'e işlerlik kazandırmak istediyse de bunda başarılı
olamadı. Bunun üzerine 10 Mayıs 1921 günü Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Grubu'nu kurdu. Bu teşekkül A-RMHC'nin
Meclis grubunu oluşturmuştur.10 Mayıs tarihli toplantıda
grubun iç tüzüğüyle ilgili maddeler ve Mustafa Kemal
Paşa'nın hazırladığı A-RMHG'nin amaçlarını gösteren iki
temel madde de kabul edildi. Bu maddeler şunlardır:
Birinci
Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde memleketin
bütünlüğünü ve milletin bütün maddî ve manevî kuvvetlerini
gereken hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin resmî ve
özel bütün kuruluş ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet
etmeye çalışacaktır.
İkinci
Grup, devlet ve milletin teşkilâtını Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nun koyduğu ilkeler çerçevesinde sırasıyla şimdiden
tespite ve hazırlamaya çalışacaktır.
A-RMHG,
grup başkanlığına Mustafa Kemal Paşayı, başkan vekilliğine
de Edirne milletvekili Mehmet Şeref Beyi getirmiştir.
Mustafa Kemal Paşa Meclisteki bütün milletvekillerinin
aslında A-RMHG'nin tabiî üyeleri olduğunu belirtmiştir.
Ancak bunun dışında kalanlar daha sonra 2. Grubu meydana
getirerek ciddi bir muhalefet hareketini başlatacaklardır.
Mustafa
Kemal Paşa Ankara'da 1922 yılının Aralık ayında gazetelere
verdiği demeçte "Halk Fırkası" adında bir siyasî parti
kuracağını açıklamıştır. Ayrıca Halk Fırkası'nın dayandığı
iki temel ilkenin "Tam bağımsızlık" ve "kayıtsız şartsız
millet hâkimiyeti" olduğunu ifade ederek, kurulacak partide
bütün milletin temsil edileceğini belirtmiţtir.
TBMM, 1
Nisan 1923'te seçimin yenilenmesine karar vermiş, 3 Nisanda
ise seçim kanununda birtakım değişiklikler yapmıştır.
8 Nisan
1923'te Mustafa Kemal Paşa yayımladığı "seçim hakkında
beyanname" ile mecliste mevcut olan A-RMHG'nin Halk
Fırkası'na dönüşeceğini bildirdi.
Aynı
beyanname ile grubun programını 9 madde hâlinde yayımladı.
Seçimlerden sonra TBMM'nin ikinci dönemi 11 Ağustos 1923'te
açıldı.9 Eylül 1923'te ise Halk Fırkası kuruluşunu
tamamladı. Genel Başkanlığına da kurucusu Mustafa Kemal Paţa
getirildi.
Bilindiği gibi, muhalefet, bütünüyle siyasî sürecin bir
parçası ve unsuru, hükûmet veya iktidarın alternatifidir.
İktidarın bir tamamlayıcısıdır. Nerede bir topluluk varsa
orada değişik isim ve şekillerde siyasî çatışma vardır.
Toplum ne kadar az gelişmişse, gruplar ve fertler arasındaki
fikir ve çıkar çatışmaları da o kadar sert ve şiddetli olur.
Gelişmiş toplumlarda ise bu çatışma birtakım usul ve
kurallara bağlanmıştır. Siyasî anlaşmazlığın organize
ifadesi "Siyasî Muhalefet" müessesiyle nihaî çözümü
bulmuştur. Siyasî muhalefet, demokratik, liberal,
parlâmenter, anayasal çoğunluk, hürriyetçi gibi çeşitli
isimler taşıyan bütünüyle müesseseleşmiş bir siyasî toplumun
temel kuruluşunu ve mihenk taşını oluşturur.
Osmanlı
Devleti'nde meydana gelen ilk muhalefet hareketi Genç
Osmanlıların 1865'te kurdukları cemiyet ve faaliyetleri
olarak kabul edilir. Cumhuriyet Türkiye'sindeki ilk muhalif
siyasî parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası olmakla
birlikte, ilk BMM'nin açılmasıyla, siyasî parti hüviyeti
altında olmaksızın, başlayan ve gelişen bir muhalefet
hareketi olduğu kesindir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın A-RMHG'yi kurmasından önce Erzurum Mebusu
Hoca Raif Efendi , Yeşilzade Salih Hoca ve arkadaşları A-RMHC'den
ayrılarak "Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyeti'ni" kurmuşlardı.
Bu cemiyetin muhalif olduğu konulardan birisi "Komünist
faaliyetlerinin artması" diğeri ise "Müdafaai Hukuk
Cemiyeti'nde meydana gelen değişiklikler" olarak
gösterilmiştir. Ayrıca mevcut cemiyet ilkelerinin başına da,
Hilâfet ve Saltanat makamının ve devlet şeklinin olduğu gibi
bırakılmasını sağlayıcı birtakım eklemeler yapmışlardır.
BMM'de
A-RMHG'nin kurulmasıyla, bu grubun dışında kalan Erzurum
Mebusu Celalettin Arif Bey, Hüseyin Avni Bey ve arkadaşları
ikinci grubu meydana getirmiţlerdir. Muhafaza-i Mukaddesat
Cemiyeti de bu grubu desteklemiţtir.
Esas
amacı Mustafa Kemal Paşanın kişisel egemenlik kurmasına
karşı çıkmak olan ikinci grup, Başkumandanlık Kanunu'nun
süresinin üçüncü uzatılışında resmen oluşmuş kabul edilmekle
beraber, bu tür bir muhalefetin daha eskilere dayandığı
açıktır.
Birinci
ve ikinci Müdafa-i Hukuk Grupları Meclis'te sık sık
birbirleriyle çatışmışlardır. Bu yüzden bir kısım
vekiller(bakanlar) istifa etmek zorunda kalmışlardır. Vekil
seçimi ile ilgili kanunda istekleri yönünde değişiklik
yaptırarak Rauf Beyin İcra Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan)
seçmeleri grubun sayısal gücünün küçümsenmeyeceğini
gösterir. Ancak ikinci grup Meclis'in ilk dönemi sonuna
doğru bu gücünü kaybederek dağılmaya yüz tutmuş ve
seçimlerin yenilenmesiyle de tamamen Meclis'ten
uzaklaşmışlardır.
b-Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası :
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet dönemi siyasî
tarihinde kurulan ilk muhalefet partisi olarak kabul edilir.
Meclis'te gerek ikinci grup muhalefetin, gerekse Halk
Fırkası sonrası muhalefetin hazırladığı zemin, Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası'nın oluşmasını sağlamıştır.
Halifeliğin kaldırılmasına, Mustafa Kemal Paşanın yakın
silâh arkadaşlarından Rauf ve Adnan Beyler, Refet, Kâzım
Karabekir, Ali Fuad ve Cafer Tayyar Paşa'lar olumsuz tepki
göstermişlerdir. Giderek şiddetlenen muhalefet hareketi 1924
yılının Ekim ayına gelindiğinde Refet Paşa, Dr. Adnan,
İsmail Canbulat ve Rauf Beylerin etrafında toplanmaya
başladı.
Bu arada
hem milletvekili hem orduda görevli olan generaller ya
ordudan ya da milletvekilliğinden uzaklaştırılarak ,Türk
Silâhlı Kuvvetleri'nin günlük politika cereyanları dışında
kalması sağlanmıştı. Askerlik görevinden Refet Paşadan sonra
Kazım Karabekir Paşa ve Ali Fuat Paşa istifa ederek siyasî
hayatı seçmişlerdir.
Muhalifler gerçek bir Cumhuriyet rejimine ulaşabilmek için,
Halk Fırkası'nın Meclis üzerindeki baskısını kaldırmayı
başlıca zorunluluk olarak görmekteydiler. Nihayet 9 Kasım
1924'te Halk Fırkası'ndan kopmalar ilk olarak on
milletvekilinin istifasıyla başlamış, daha sonraki günlerde
de bu ayrılmalar devam etmiştir.
17 Kasım
1924'te ise TCF'nin kurulması tamamlanarak genel
sekreterliğine Ali Fuat Paşa, Genel Başkanlığına da Kâzım
Karabekir Paşa getirildi. Dr. Adnan ve Rauf Beyler de ikinci
baţkan olarak görevlendirildi.
TCF'nin
dayandığı esas fikir, muhalefet olmaksızın bütün kuvvetlerin
Meclis'te toplanmasının otoriter bir sistem doğuracağı fikri
idi. Bu nedenle fırkanın demokratik olmasına ve inkılâplara
taraftar olmasına dikkat edilmiştir. Bu amaca ulaşmak için
de fırka, mevcudunu 30 kişiyle sınırlandırmıştır.
TCF'nin
program ve nizamnamesi incelendiğinde; ferdî hürriyetlere
taraftar, din düşüncesine ve inançlara saygılı bir tavır
aldığı görülür. Cumhuriyet rejimi, liberalizm ve demokrasi
yeni partinin kabul ettiği temel prensiplerdir.
İktidar
olmak için değil de sadece iktidarla muhalefetin yan yana
çalışmasını temin etmek amacıyla kurulduğu iddia edilen TCF
Meclis'te çok asabî bir ortamda doğmuştur. Hükûmetle fırka
üyeleri arasında çok sert tartışmalar meydana gelmiştir. TCF
yaklaşık 7 ay süren siyasî hayatı boyunca oldukça geniş
taraftar kitlesine sahip olduğu söylenebilir.
Doğuda
meydana gelen Şeyh Sait İsyanı, İstiklâl Mahkemeleri'nin
kurulmasına ve Takrir-i Sükûn Kanunu'nun çıkarılmasına sebep
olmuştur. Diyarbakır İstiklâl Mahkemesi, TCF mensuplarından
eski Urfa Mutasarrıfı Fethi Bey'i isyanla ilgisi olduğu
gerekçesiyle hapse mahkûm etmiş, bu karara dayanarak ta 25
Mayıs 1925'te bölgedeki TCF'nin şubelerini kapatmıştır.3
Haziran 1925'te toplanan Bakanlar Kurulu, aldığı kararla
TCF'nin ülkedeki bütün şubeleri ile birlikte kapatılmasını
kararlaştırmıştır.
Mustafa
Kemal Paşa TCF'nin kurulmasından önceleri memnun olduğunu
bildirdiyse de, daha sonra muhalefet partisinin programını
tenkit ederek, TCF'nin diktatörlükle ilgili
dokundurmalarından memnuniyetsizliğini ifade etmiştir.
Dönemin Başvekili İsmet İnönü ise TCF'nin çıkışını; "Bu
memlekette muhalefet ihtilâl demektir" şeklinde
yorumlamıştır.
c-Serbest Cumhuriyet Fırkası :
Serbest
Cumhuriyet Fırkası, Cumhuriyet döneminde çok partili siyasî
hayata geçiş için girişilen ikinci teşebbüstür. Mustafa
Kemal Paşa ülkedeki mevcut tek parti yönetiminde, hükûmetin
eleştirisiz bir durumda olmasından dolayı yeni bir muhalif
partinin kurulmasını istemiştir. Bu maksatla da yakın
arkadaşlarından Ali Fethi (Okyar) Beyi Paris
Büyükelçiliğinden getirerek yeni bir parti kurmakla
görevlendirmiştir.
Kuruluşunu bizzat Mustafa Kemal Paşa'nın teşvik ettiği SCF,
12 Ağustos 1930'da İstanbul'da Ali Fethi Bey tarafından
kurulmuştur. Meclis içinde 15 milletvekilinin partiye
katılmasıyla kurulan SCF liberalizmi savunan bir parti
programıyla siyasî hayata atılmıştır.
Ayrıca
"Cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve lâiklik" ilkeleri temel
prensipler olarak kabul edilmiş, seçimlerin tek dereceli
olması ve kadınlara siyasî hakların verilmesi savunulmuştur.
SCF,
açıldıktan sonra, kısa dönemde büyük bir suretle gelişti.
Ekim 1930'da yapılan yerel seçimlerde, partinin yeni ve
teşkilâtsız olmasına rağmen büyük bir başarı göstererek 502
belediyeden 22'sini kazandığı görülmüştür. Üstelik SCF her
bölgede seçime katılmamıştır. Ali Fethi Bey; "Belediye
seçimlerini aslında katıldığımız her yerde Serbest Fırka
kazanmıştır. Halk Fırkası beklenmedik şekilde yenilmiştir"
derken, farkın bu derece fazla olmasının sebebini seçimler
sırasındaki baskıya bağlamıştır.
Ali
Fethi Bey'in, yerel seçim öncesindeki Ege gezisi sırasındaki
halkın hükûmet aleyhine, inkılâplar aleyhine gösteriler
yapması partinin sonunun gelmesine zemin hazırlamıştır.
SCF'nin
iktidar olma temayülünün yarattığı hava, CHF mensuplarını
rahatsız etmiş ayrıca yerel seçimlerdeki yolsuzluk iddiaları
mecliste sert tartışmalara neden olmuş, giderek büyüyen bu
tartışmalar Mustafa Kemal Paşa ile Ali Fethi Beyi karşı
karşıya getirmiştir. Bu olumsuz gelişmeler karşısında, Ali
Fethi Bey 17 Kasım 1930'da Dahiliye Vekâleti'ne verdiği
dilekçede; "...fırkanın,Gazi hazretleriyle siyasî sahada
karşı karşıya gelmek vaziyetinde kalabileceği anlaşılmıştır"
diyerek SCF'nin feshine karar verildiğini açıklamıştır.
SCF'nin
kendi kendini kapatmasıyla, TCF'ndan sonra çok partili
siyasî hayata geçiş için yapılan ikinci teşebbüs de
başarısızlıkla sonuçlanmıştır. SCF'nin kapanmasından sonra
CHF ileri gelenleri daha katı bir tek parti yönetimi
anlayışıyla siyasî iktidarı 1950 yılına kadar ellerinde
bulunduracaklardır.
TCF ve
SCF'nin siyasî hayatımızda önemli izleri olmakla beraber bu
partilerin dışında kurulmuş veya kurulma teşebbüsünde
bulunulmuş partiler de mevcuttur. Ancak kurulan bu
partilerin gerek mecliste gerekse halkoyunda çok önemli
etkileri olmadığı söylenebilir.
TCF ve
SCF'nin yanı sıra 1930'da Ahali Cumhuriyet Fırkası, Türk
Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi, Lâyık Cumhuriyetçi İşçi
ve Çiftçi Fırkası gibi siyasî teşekküller kurulmuşsa da bu
partilerin çalışmalarına izin verilmemiştir.
d-Şeyh Sait İsyanı
Şeyh
Sait İsyanı, 13 Şubat 1925 günü Genç ilinin Ergani ilçesine
bağlı Piran köyünde başlamıştır. Kısa zamanda genişleyen
isyan hareketi bölgede etkili olmuştur. İsyancılar önce
Genç'i, daha sonra Muş, Çapakçur, Elazığ ve Palu'yu ele
geçirdiler. 7 Mart'ta Diyarbakır'ı kuşattılarsa da başarılı
olamadılar. Daha sonra ordu birliklerinin olaya hâkim
olmasıyla isyan hareketi gerilemeye başladı. Şeyh Sait ve
isyanın elebaşıları 15 Nisanda ele geçirildi. Ancak isyanın
bastırılması Mayıs ayı sonunu bulmuştur.
Şeyh
Sait İsyanı, diğer isyanlarda görülmeyen birtakım özellikler
taşır. Olay bütün ülkeyi içine almak amacı güden Türk
inkılâbına karşı yapılmış bir harekettir. Bu harekette
hilâfetin yeniden kurulmasını sağlama ve saltanatı geri
getirme ideali de vardır.
Şeyh
Sait İsyanı'nın arkasında, İstanbul'da bulunan Kürt İstiklâl
Komitesi Reisi Seyyit Abdulkadir ile İngilizlerin etkisi
görülmektedir .Bu komite İngiltere'nin mandası altında
bağımsız bir Kürt devleti kurmayı plânlamaktaydı.
İngiltere himayesi altında bir Kürdistan Devleti
kurulmasını, bölgenin petrol yönünden taşıdığı önemden
dolayı istiyordu. Bu amaçla bölgeyi ellerinde
bulundurabilmek için Kürtleri, Türklere, Araplara hatta
İran'a karşı kullanabileceklerdi. Ayrıca Musul Meselesi'nin
görüşüldüğü bu dönemde bir taraftan Musul halkının Türkiye
ile birleşmesini önlerken, diğer taraftan isyan hareketiyle
Türkiye'yi siyasî istikrarı olmayan bir ülke şeklinde
dünyaya tanıtmak istiyorlardı.
Dönemin
Başbakanı Fethi Bey, olayı bir karşı ihtilâl denemesi olarak
değerlendirmiş ve sıkıyönetim tedbirlerini yeterli
görmüştür. İsmet Paşa ise sert tedbirlerin alınmasında ısrar
ederek, isyanı rejime yönelik ülke çapında bir hareket
olarak değerlendirmiştir.2 Mart 1925'te Fethi Beyin
başbakanlıktan ayrılmasıyla 3 Mart 1925'te İsmet Paşa yeni
hükûmeti kurmuş, ilk iş olarak Takrir-i Sükun Kanunu'nu
TBMM'ye sunarak çıkmasını sağlamıştır.
Yapılan
plânlı bir askerî harekât sonrasında isyan tamamen
bastırılmıştır. Şeyh Sait ve Seyyit Abdülkadir'in de dahil
olduğu isyanın elebaşıları, Takrir-i Sükun Kanunu ile
kurulan İstiklâl Mahkemelerinde yargılanarak idama mahkûm
olmuşlardır.
Cumhuriyet döneminde meydana gelen en önemli isyan hareketi
şüphesiz Şeyh Sait İsyanı'dır. Takrir-i Sükûn Kanunu'nun
çıkarılmasına sebep olması bunun en çarpıcı delilidir. Ancak
1924 ile 1938 yılları arasında meydana gelen ve genelde Kürt
kaynaklı isyan hareketleri de vardır. Bu ayaklanmaların
hedefi daima rejime yönelik bir mahiyet arz etmiştir. Bu
ayaklanma hareketleri şunlardır:
1)
Nasturi Ayaklanması 12-28 Eylül 1924
2) Şeyh
Sait Ayaklanması 13 Şubat- 31 Mayıs 1925
3)
Raçkotan ve Raman Tedip Har. 9-12 Ağustos 1925
4) Sason
Ayaklanması 1925-1937
5)
Birinci Ağrı Ayaklanması 16 Mayıs-17Haziran 1926
6)
Koçuşağı Ayaklanması 7 Ekim - 30 Kasım 1926
7) Mutki
Ayaklanması 26 Mayıs-25 Ağustos 1927
8)
İkinci Ağrı Harekâtı 13 -20 Eylül 1927
9) Bicar
Tenkil Harekâtı 7 Ekim -17 Kasım 1927
10)Asi
Resul Ayaklanması 22 Mayıs - 3 Ağustos 1929
11)Tendürük
Harekâtı 14 -27 Eylül 1929
12)Savur
Tenkil Harekâtı 26 Mayıs - 9 Haziran 1930
13)Zeylan
Ayaklanması Haziran - Eylül 1930
14)Oramar
Ayaklanması 16 Temmuz - 10 Ekim 1930
15)Üçüncü Ağrı Harekâtı 7-14 Eylül 1930
16)Pülümür Harekâtı 8 Ekim -14 Kasım 1930
17)Menemen Olayı 23 Aralık 1930
18)Tunceli (Dersim) Tedip Har. 1937-1938
Bu
ayaklanma hareketleri içerisinde Nasturi Ayaklanması ve
Menemen Olayı Kürtlerle ilgili değildir.
e-Takrir-i Sukûn Kanunu ve İzmir Suikast Girişimi :
Takrir-i
Sükun Kanunu, Şeyh Sait İsyanı'nın yarattığı tehlikelere ve
ülkede Türk inkılâbının gerçekleşmesine karşı çıkan bütün
unsurları ortadan kaldırmak amacıyla çıkarılmıştır. 4 Mart
1925'de, İsmet Paşa Hükûmeti'nin Meclis'e verdiği önergenin
578 sayı ile kanunlaşması sonucu, iki yıllık bir süre için
yürürlüğe konmuştur. Ancak daha sonra iki yıl daha
uzatılarak 4 Mart 1929'a kadar yürürlükte kalması
sağlanmıştır.
Üç
maddeden oluţan Takrir-i Sükun Kanunu'nun çıkarılması
sırasında muhalefet, kanunun "anayasaya aykırılığı" ve
"temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik
olduğu" gerekçesiyle tepki göstermiştir. Muhalefetin
rahatsız olmasındaki esas neden hükûmetin meclise sunduğu
teklifle, birisi isyan bölgesinde diğeri ise Ankara'da
kurulması öngörülen "İstiklâl Mahkemeleri" konusu olmuştur.
Görüşmeler sonunda yapılan oylamada kanun, 22 ret oyuna
karşılık 122 oyla kabul edilmiştir. 117 nolu Meclis
kararıyla da Ankara İstiklâl mahkemesi ve ayaklanma
bölgesinde de Şark İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Şark İstiklâl
Mahkemesi'nin vereceği idam kararlarında TBMM'nin onayı
gerekmiyordu. TBMM, 7 Mart 1925'te ise her iki mahkemenin
başkan, üye ve savcılarının seçimini yapmıştır.
Mustafa
Kemal Paşa'nın kanun ile ilgili görüşleri şöyledir:
"Takrir-i Sükun Kanunu'nu ve İstiklâl Mahkemelerini bir
baskı vasıtası olarak kullanacağımız düşüncesini ortaya
atanlar ve bu düşünceyi benimsetmeye çalışanlar oldu. Biz,
alınan fakat kanuni olan bu olağanüstü tedbirleri, hiçbir
zaman ve hiçbir şekilde kanunun üstüne çıkarmak için bir
vasıta olarak kullanmadık. Aksine memlekette huzur ve güveni
sağlamak için uyguladık".
TBMM ilk
dönem milletvekillerinden Ziya Hurşit ile Çopur Musa, Lâz
İsmail ve Gürcü Yusuf'un 17 Haziran 1926 günü Mustafa Kemal
Paşaya bir suikast girişiminde bulunacaklarının ihbar
edilmesi üzerine, suikasti yapmakla görevli olanlar
yakalandılar.
İzmir
Suikasti, Mustafa Kemal Paşaya karşı girişilen bir teşebbüs
olmakla birlikte, Ziya Hurşit'in savunmasında reddetmesine
rağmen, Mustafa Kemal Paşa ve İstiklâl Mahkemeleri'nin kabul
ettiği gibi, rejime ve anayasaya yönelik bir olay olarak
görülmüştür. Olaydan hemen sonra eski TCF milletvekilleri ve
isyanla ilgili görülen herkes tutuklandı. Tutuklananlar
arasında Ali Fuat Paşa, Refet Paşa, Cafer Tayyar Paşa ve
Kâzım Karabekir Paşa da vardı. Kâzım Karabekir Paşa, İsmet
Paşanın girişimiyle tutuklanması kaldırılarak serbest
bırakılmıştır.
Ankara
İstiklâl Mahkemesi üyelerinin İzmir'e giderek başlattığı
sorgulamalar 13 Temmuz 1926'da sona erdi. Mahkeme 15 kişi
hakkında idam kararı verdi. Yakalanamayan Kara Kemal ve
Abdulkadir'in dışındaki 13 kişinin idam kararı 14 Temmuz'da
infaz edildi. Mustafa Kemal Paşanın etkisiyle Kâzım
Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat ve Refet Paşalar beraat
ettirildi.
İzmir
Suikastı ile ilgili olarak, eski İttihatçıların mahkemesi
ise 18 Temmuz 1926'da Ankara'da yapılmış ve 4 idam kararı da
bu mahkeme sonunda verilmiştir. Böylece mahkeme sonucu eski
ittihatçılar ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca ülkedeki
muhalefet susturulmuţtur.
5-Atatürk Dönemi Dış Politika Gelişmeleri
1923-1932 Dönemi
Millî
Mücadele hareketinden başarıyla çıkan Türk devleti ,Lozan
Antlaşması'nı Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletleri ile
eşit şartlarda imzalamış ve milletler arası alanda, bağımsız
bir devlet olarak yerini almıştır. Lozan sonrasında,Yeni
Türkiye bağımsızlığına sınırlama getirecek milletler arası
bağlardan uzak kalacak, barışçı bir politika takip etmek
suretiyle, komşularıyla dostluk ilişkilerini geliştirmeye
çalışmıştır.
Türkiye'nin bu dönemde barışçı bir siyaset takip etme
gayretlerini çeşitli sebeplerle izah etmek mümkündür.
Ancak,bu sebepler arasında toplum hayatında köklü
değişiklikler yapan inkılâp ve kalkınma hareketlerine
girişmenin önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.
Mustafa
Kemal Paşa bu gerçeği Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
yaptığı bir konuşmada şu şekilde izah etmektedir;"...esaslı
ıslâhat ve inkişafat içinde bulunan bir memleketin hem
kendisinde,hem de muhitlerinde sulh ve huzuru cidden arzu
etmesinden daha kolay olunabilecek bir keyfiyet olmaz...".
Türkiye'nin Lozan sonrası dış politikasına Mustafa Kemal
Paşa fikir ve düşünceleri ile yön vermiştir. Mustafa Kemal
Paşanın uyguladığı dış politika,millet menfaatine dayalı bir
"Millî siyaset" ilkesini temel alır. Millî siyaset
uygulamasında esas olan Millî bağımsızlık, Millî misak,
milletler arası hukuk da saygı ile "Yurtta barış, dünyada
barış" ilkelerinin titizlikle tatbik edilmesidir.
Türkiye'nin Lozan sonrası dış politikada gösterdiği barışçı
politikaya rağmen zaman zaman bir takım engellemelerle
karşılaşılmıştır. Batılı devletlerin Osmanlı Devleti
döneminden kalma "devletin iç işlerine karışma"
alışkanlıklarını yeni Türkiye üzerinde de tatbik etmeye
çalışmışlar, ancak her defasında Türkiye'nin direnmesiyle
karşılaşmışlardır.
1923-1932 dönemi dış politikası, Türk millî siyaset
anlayışına uygun olarak daha çok Lozan'dan arta kalan
meselelerin halli ve Lozan esaslarının uygulanması yönünde
bir seyir takip etmiştir.
a-Türk-İngiliz Münasebetleri ve Musul Meselesi:
Musul,15
Kasım 1918'de İngilizler tarafından işgal edilmiş ve Millî
Mücadele sırasında ise düşman işgalinden kurtarılamamıştır.
Misak-ı Millî'nin birinci maddesine göre 30 Ekim 1918'de
fiili işgal altında bulunmadığından Musul,Türk sınırları
içerisindedir.
Lozan
Konferası'nda Türk-Irak sınır meselesi görüşülürken Türk
heyeti bölgenin Türkiye'ye terk edilmesi gerektiğini iddia
etmiş, Irak'ı mandası altında bulunduran İngiltere ise
Musul'un Irak sınırları içerisinde kalmasını ısrarla
savunmuştur. Lozan'da halledilemeyen konu, anlaşmanın üçüncü
maddesinin ikinci fırkasında yer alan "Konu, Türkiye ile
İngiltere arasında Lozan sonrasındaki dokuz ay zarfında
görüşmeler yoluyla halledilecek, mümkün olmadığı takdirde
milletler cemiyetine havale edilecektir" şeklindeki
ibaresiyle Lozan sonrasına bırakılmıştır.
Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924'te İstanbul'da
İngiltere ile başlatılan görüşmelerde İngiltere'nin Irak
lehine Hatay üzerinde de hak iddia etmesi üzerine
konferanstan bir sonuç alınamamıştır.
Tarafların ikili görüşmelerinden sonuç alınamayınca, Musul
Meselesi Lozan Antlaşması'nın ilgili maddesi gereği
Milletler Cemiyeti'ne havale edilmiş; cemiyet, konuyu 20
Eylül 1924'te görüşmeye başlamıştır. Görüşmelerde Türk
tarafı daha önceki görüşünde ısrar ederek Musul'da bir
plebisit yapılmasını istediyse de İngiltere bu talebi de
"bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden
anlamadığı" gerekçesiyle kabul etmemiştir.
İngiltere, Musul konusundaki uzlaşmaz tavrını bölgede
organize ettiği kışkırtma hareketleriyle desteklemeye
çalışmıştır. Özellikle Lozan'dan sonra Kürtleri, Asuri
kabilelerini ve Arapları sürekli olarak Türkiye aleyhine
tahrik etmiştir.
Milletler Cemiyeti'nde Musul Meselesi görüşülürken,
Türk-İngiliz kuvvetleri arasında ufak çapta sınır
çatışmaları meydana gelmiştir.
Milletler Cemiyeti'nin konuyu incelemek üzere bölgeye
gönderdiği Tahkik Komisyonu'nun Eylül 1925'te Cemiyet
Meclisi'ne sunduğu raporda Musul'un Irak'ta kalması yönünde
görüş beyan etmesi, gerek Türk temsilcileri, gerekse Türk
halkı tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Türk
tarafının itirazlarına rağmen Milletler Cemiyeti, komisyon
raporuna uyarak bölgeyi,16 Aralık 1925 tarihli toplantısında
Irak'a bırakma kararı alacaktır.
Türkiye,
Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen Cemiyet
Meclisi'nin verdiği bu karara uymak zorunda kalarak,5
Haziran 1926'da yapılan bir anlaşmayla Musul'u Irak'a
bırakmıştır. Türkiye'nin Musul'dan vazgeçmesinin karşılığı
olarak bölgedeki petrol gelirinin %10'u 25 yıl süreyle
Türkiye'ye verilmiştir. Ancak Türkiye 500 bin İngiliz lirası
karşılığı bu hakkından vazgeçmiştir.
Musul'un
kaybedilmesinde bölgenin stratejik önemi,petrol kaynakları
açısından zengin oluşu ve İngiltere'nin imparatorluk yolları
üzerinde olması önemli sebeplerdendir. Bölgenin sahip olduğu
bu özellikler İngiltere'nin, ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı
tutumuna neden olmuştur.
İngiltere'nin görüşmelerdeki bu uzlaşmaz tavrının bir diğer
sebebi de 1926'lı yıllarda hâlâ Türk milletinin hayat
hakkını tanımak istememesinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca
meselenin daha önceki görüşmelerde halledilmeyerek Milletler
Cemiyeti'nin kararına kalması Türkiye açısından ayrı bir
talihsizlikti. Çünkü bu tarihte Türkiye, Milletler
Cemiyeti'nin üyesi değildir. Buna karşılık İngiltere,
cemiyetin aslî ve kurucu üyesidir. İngiltere'nin Cemiyet
Meclisi'ndeki bu konumu Musul Meselesi'nde diğer devletlere
baskı yapmasını kolaylaştıracaktır.
Ayrıca,
Türkiye Musul Meselesi'nden dolayı yeni bir savaşı göze
almak istemeyerek dönemin Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüşdü
Aras'ın 7 Haziran 1926 tarihli Meclis konuşmasında da
belirttiği gibi "fedakârlık" yapmıştır.
b-Türk-Yunan Münasebetleri ve "établi" Anlaşmazlığı:
Lozan
Antlaşması sırasında 30 Ocak 1923'te Türkiye ile Yunanistan
arasında azınlıklar konusunda bir anlaşma yapılmıştı. Bu
anlaşmada Yunanistan'da bulunan Müslüman-Türk azınlıkları
ile Türkiye'de bulunan Rumların mübadelesi öngörülmüştür.
Ancak, uygulama safhasında anlaşmanın ikinci maddesinde yer
alan "Batı Trakya Türkleri ile İstanbul'da sakin (établi)
Rumların bu mübadeleden hariç tutulması" iki ülke arasında
uyuşmazlığa sebep olmuştur.
Mübadeleden İstanbul'da yaşayan Rumları hariç tutmak isteyen
Yunanistan'ın bu tutumu iki ülke arasında uzun süren bir
gerginlik yaratmıştır.Etabli kelimesinin yorumundan
kaynaklanan bu anlaşmazlığın dışında tarafların
münasebetlerini olumsuz yönde etkileyen bir diğer olay da
"Patrik" meselesidir. Türkiye mübadele kapsamına dahil
ettiği Ortodoks Patriği Arapoğlu Konstantin'i sınır dışı
etmiş, bu olaya Yunanistan tepki göstermiştir. 19 Mayıs
1925'te Patrik Konstantin'in görevinden istifa etmesiyle
konu halledilmîş, 1 Aralık 1926'da iki ülke arasında
Atina'da yapılan anlaşmayla da iki ülke azınlıklarının emlâk
konuları görüşülerek bir düzenleme yapılmaya çalışılmıştır.
Ancak, 1926 Antlaşması ülkeler arasındaki meselelerin halli
için yeterli olmamıştır.
1930
yılında İtalya Doğu Akdeniz'de bir dostluk ve güvenlik
sistemi kurma çabası içine girmişti. Mustafa Kemal Paşa ile
Yunanistan Başkanı Elefteros Venizelos'un bu sistemin
gelişmesinde olumlu tavırlar alması Türk-Yunan
münasebetlerindeki huzursuzluğu ortadan kaldırmıştır. 10
Haziran 1930'da Ankara'da iki ülke arasında imzalanan
dostluk anlaşmasıyla Lozan'dan arta kalan mübadele konusu
halledilmiş, komşu ülkeler arasındaki dostane ilişkilerde
önemli bir adım atılmıştır.
Venizelos'un, 27-31 Ekim 1930'da Ankara'yı ziyareti
sırasında imzalanan üç vesikadan oluşan 30 Ekim 1930 tarihli
dostluk, tarafsızlık, uzlaşma ve hakem anlaşması Türk-Yunan
münasebetlerinin süratle gelişmesini sağlamış ve ileride
yapılacak Balkan Antantı'nın imzalanmasına yol açmıştır.
1930
tarihli Türk-Yunan dostluk anlaşması 1830'da bağımsızlığını
kazanan Yunanistan'ın bu tarihten itibaren ortaya çıkan
Türkiye üzerindeki emperyalist macera hareketlerine son
vermiş olması bakımından önemlidir.1930 anlaşması ile
kurulan dostluk Kıbrıs Meselesi'nin çıkışına kadar devam
edecektir.
c-Türk-Sovyet Münasebetleri :
Millî
Mücadele döneminde, gerek Sovyet hükûmetinin, gerekse TBMM
hükûmetinin batılı devletlere karşı savaş hâlinde olması
1921 Moskova Antlaşması'nın imzalanmasına sebep olmuştu.
Moskova Antlaşması ile başlayan Türk-Sovyet İttifakı Lozan
sonrası döneminde de batılı devletlerin Türkiye'ye karşı
davranışlarının etkisinde gelişmiştir.
Birinci
Dünya Savaşı'nın galipleri Almanya'yı saflarına alarak
1925'te Locarno sistemini kurmaları Sovyetler Birliği'ni
rahatsız etmişti. Ayrıca Musul Meselesi'nde Milletler
Cemiyeti'nin tutumu Sovyetler Birliği ile Türkiye'yi
birbirine yaklaştırmış ve iki devlet 17 Aralık 1925'te
Paris'te bir tarafsızlık ve saldırmazlık anlaşması
imzalanmıştır. Bu antlaşma iki ülke arasındaki iktisadî
münasebetlerden daha çok siyasî münasebetlerin gelişmesine
sebep olmuştur. Yine iki ülke arasında 11 Mart 1927'de
Ankara'da bir ticaret ve Seyr-i Sefain Antlaşması imza
edilerek ticari iş birliğinin geliştirilmesine
çalışılmıştır.
Amerika
Birleşik Devletleri ile Fransa'nın girişimleriyle 28 Ağustos
1928'de Paris'te 9 batılı devlet tarafından Briand-Kellogg
Paktı oluşturulmuştu. Türkiye tecavüzî savaşı yasaklayan bu
belgeyi 19 Ocak 1929 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
onaylamıştır .Sovyetler Birliği Briand-Kellogg Paktı
imzalayan ilk devlet olmakla birlikte bu antlaşmayı daha
önce yürürlüğe koymak amacıyla Doğu Avrupa'daki komşuları
ile 9 Şubat 1929'da Litvinof Protokolünü imzalamıştır. TBMM,
Litvinof Protokolünü de 1 Nisan 1929'da onaylamıştır.
Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile 1925 Antlaşmasını teyit
eden ve iki yıl daha uzatan 17 Aralık 1928 tarihli bir
dostluk antlaşmasını imzalaması Türkiye'nin batılı
devletlere yaklaşmasındaki Sovyet endişesinden
kaynaklanmıştır. Gerçekten de Türkiye, 1930 yılına doğru
eski düşmanları İngiltere, Fransa, Yunanistan'la
meselelerini hallederek normal münasebetler içine girmiştir.
Dolayısıyla bu dönemde Sovyetler Birliği artık Türkiye'nin
dayandığı tek büyük devlet olmaktan çıkacaktır.
d-Türk-İtalyan Münasebetleri
Millî
Mücadele döneminde batılı devletler arasında Türkiye'yi
işgal hareketinden ilk vazgeçen devlet İtalya olmuştur.
Ancak 1922 yılında faşist Mussolini yönetimine giren İtalya
saldırgan ve sömürgeci bir politika izlemeye başlamış.
Türkiye üzerindeki emellerini de tekrar gündeme getirmiştir.
İtalya'nın bu yayılma politikasındaki amacı "Roma
İmparatorluğu"nu tekrar canlandırma hayalinden
kaynaklanmaktaydı.
Türkiye'nin, Musul Meselesi'ni halletmesinden sonra batılı
devletlerle olan ilişkilerinin düzelmeye başladığı görülür.
Bu düzelmenin etkisiyle İtalya da Türkiye ile
münasebetlerini yumuşatmıştır. İtalya'nın Arnavutluk
üzerindeki emellerinden endişe duyan Yugoslavya'nın 1927
yılında Fransa,Çekoslovakya ve Romanya'nın oluşturduğu küçük
antanta katılması İtalya ve Yugoslavya münasebetlerinin
gerginleşmesine sebep olmuştur. Ayrıca Türk Devleti'nin
gittikçe kuvvetlenmekte olan durumu karşısında yayılma
politikasında başarılı olamayacağını anlayan Mussolini
Ankara'ya karşı bir dostluk politikası takip etmek zorunda
kalmıştır.
Gerek
Türkiye'nin batılı devletlerle münasebetini geliştirme
arzusu, gerekse İtalya'nın Doğu Akdeniz'de kuvvetli bir
ittifak oluşturma çabaları iki devlet arasında 30 Mayıs 1928
tarihli tarafsızlık uzlaşma ve adli tasfiye antlaşmasının
imzalanması ile sonuçlanmıştır.
1930
Türk-İtalya Antlaşması iki ülke arasında mevcut olan
huzursuzluğu kaldırmış olmasına rağmen daha sonraki
dönemlerde münasebetlerin dostane bir seyir takip ettiği
söylenemez. Özellikle 1936'dan itibaren Türk-İngiliz
yakınlaşması Türk-İtalyan münasebetlerinin zayıflamasına
sebep olacaktır.
e-Türk-Fransız Münasebetleri
20 Ekim
1921 tarihli Ankara İtilâfnamesi ,Türk-Fransız
münasebetlerinde bir yakınlaşma doğurmuştu. Ancak, Lozan
görüşmelerinde Fransa'nın Osmanlı borçları ve Türkiye'deki
yatırımlar konusundaki olumsuz tavrı Yusuf Kemal-Franklin
Boullioun Antlaşması'nın getirdiği yakınlaşmayı
zedelemiştir.
Lozan
sonrasında Türkiye-Suriye Sınır Meselesi, Osmanlı borçları,
yabancı okullar, Adana-Mersin Demiryolu Meselesi ve
Bozkurt-Lotus davası ,Türkiye ile Fransa arasındaki
uyuşmazlık konularıdır.
1921
tarihli Ankara İtilâfnamesi'nin sekizinci maddesinde
antlaşmadan sonraki bir aylık dönemde Türkiye-Suriye
sınırının, kurulacak karma komisyon tarafından tespit
edileceği öngörülmüştür. Fakat komisyon ancak 1925'te
toplanabilmiş ve meseleyi halledemeden dağılmıştır. Daha
sonra 18 Şubat 1926'da Halep'te parafe edilen ve 30 Mayıs
1926'da imzalanan Türk-Fransız dostluk antlaşması
Türkiye-Suriye sınırını tespit ettiği gibi Türkiye ile
Fransa arasındaki genel konularda da bir uzlaşma
sağlanmasına imkân vermiştir.
Lozan
Konferansı'nda görüşüldüğü halde çözümlenemeyen konulardan
birisi de Osmanlı borçlarıdır. Osmanlı Devleti'nin yabancı
devletlere vermiş olduğu imtiyazlardan en fazla faydalanan
Fransa olmuştu. Dolayısıyla Osmanlı Devleti en fazla Fransız
vatandaşlarına borçlu kalmıştı. Konu, 13 Haziran 1928'de
Paris'te yapılan bir antlaşma ile halledilmiş Osmanlı
borçlarının ödenmesi belirli bir sisteme bağlanmıştır.
Fakat
1929 dünya iktisadî bunalımı Türkiye'nin ödeme güçlükleriyle
karşılaşmasına sebep olmuştu. Bu sırada Amerika
Cumhurbaşkanı Hoover'in 1931'de kendi adını alan Hoover
Moratoryumu'nu ilân etmesi borçların ödenmesini geciktirme
imkanını gündeme getirmiş, Türkiye de bundan istifade etmek
istemiştir. Paris'te yapılan görüşmeler sonunda ilkinden
daha uygun ödeme şartlarıyla yeni bir antlaşma 22 Haziran
1933'de imzalanarak Osmanlı Borçları Meselesi
halledilmiştir.
Türk-Fransız münasebetlerinde sıkıntı yaratan bir diğer konu
da Türkiye'deki Fransız misyoner okulları meselesidir. Türk
hükûmeti bu okullarda tarih ve coğrafya derslerinin Türk
öğretmenler tarafından Türkçe olarak okutulmasını istemişti.
Fransa bu isteğe karşı çıktıysa da Türkiye'nin kararlı
tutumu karşısında meseleyi Türk hükûmetinin isteği yönünde
kabullenmek zorunda kalmıştır.
Yine
Türkiye'nin Adana-Mersin demir yolunu satın almak istemesi
ve Türk bayrağı taşıyan Bozkurt adlı gemi ile Fransız
bayrağı taşıyan Lotus adlı geminin Midilli açıklarında
Ağustos 1926'da çarpışmasıyla ortaya çıkan hukukî sorunlar
iki ülke arasında sürtüşme yaratmıştı. Bozkurt-Lotus Davası
1927 yılında Milletler Arası Daimî Adalet Divanı'nda Türkiye
lehine sonuçlanmış, demir yolu meselesi de 1929'da yapılan
bir anlaşmayla yine Türkiye lehine halledilmiştir.
Türkiye
ile Fransa arasındaki bu meseleler çözüldükten sonra iki
ülke arasında gelişme gösteren münasebetler 1936-1939
yılları arasında ortaya çıkan Hatay Meselesi yüzünden tekrar
bir gerginlik dönemi yaşanmasına yol açacaktır.
f-Türkiye'nin İslâm Ülkeleri ile Münasebetleri:
Türkiye,
İslâm ülkeleri içinde ilk ve yakın münasebetler kurduğu
devlet Afganistan olmuştur. Yusuf Kemal Bey başkanlığındaki
Türk delegeleri Moskova'da Bolşevik yöneticileri ile
görüşmeleri sürdürürken Afganistan'ın Moskova Büyükelçisi
Muhammed Veli Han ile de bir görüşme yaptılar. Sonuçta 1
Mart 1921'de Türk-Afgan Dostluk Antlaşması imzalandı.
Antlaşma ile iki ülke arasında ciddî bir dostluk sağlandığı
gibi Türkiye'nin eğitim alanında Afganistan'a yardım yapması
öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince Sultan Ahmet Han 21
Nisan 1921'de Ankara'ya gelmiştir.
Daha
sonra 25 Mayıs 1928'de Ankara'da imzalanan Türk-Afgan
Dostluk Antlaşması esas itibarıyla 1921 Antlaşmasını teyit
eder nitelikte olup iki ülke arasında "ebedî" bir dostluk
ilişkisi sağlanmıştır. Daha sonraki yıllarda taraflar
arasındaki dostluk ve iş birliği bozulmadan devam edecektir.
Cumhuriyet'in ilânından sonra Türk-İran münasebetlerinin iki
ülke arasındaki sınır meseleleri yüzünden gelişme gösterdiği
söylenemez. Daha çok Türk-İran sınır bölgesinde yaşayan
kabile ve aşiretleri kontrol edememekten kaynaklanan sınır
meselesi 22 Nisan 1926'da Tahran'da imzalanan güvenlik ve
dostluk antlaşmasıyla giderilmek istenmişse de yeterli
olmamıştır.
Diplomatik münasebetlerin kesilme noktasına geldiği bir
dönemde 15 Haziran 1928'de Tahran'da imzalanan antlaşma ile
1926 Antlaşması daha etkili hâle getirilmiştir. Nihayet 23
Ocak 1932'de Tahranda imzalanan iki antlaşma Türk-İran sınır
meselesini de çözüme kavuşturmuştur. Bu antlaşmalar aynı
zamanda iki ülke arasında münasebetlerin gelişmesine ve
dostluğun kurulmasına sebep olmuştur.
Türkiye'nin Arap ülkeleri ile olan münasebetleri dinî
meseleler yüzünden uzun süre gelişme gösterememiştir.
Türkiye'nin batılılaşma hareketi bu ülkelerde
memnuniyetsizlik yaratmıştı. Esasında Türkiye, Millî
Mücadele sonrasında bu ülkeler üzerinde eski Osmanlı ülkesi
olmasından dolayı bir hak iddiasında bulunmamıştı.
Dolayısıyla ülkeler arasında çıkar çatışması mevcut değildi.
Ancak, Arap ülkelerinin bu dönemde batı sömürgesi altında
bulunması Türkiye ile olan münasebetleri batılı devletlerin
etkisi altında kalmıştır. Ayrıca hilafetin kaldırılması
özellikle İran ve Mısır gibi ülkelerde tepkilere yol
açmıştır.
Bu tür
anlaşmazlıklara rağmen Türkiye'yi emperyalizme karşı savaşan
ve kazanan bir ülke olarak gören Arap ülkeleri diğer İslâm
ülkeleri ile birlikte Türkiye'ye dost olarak kalmayı tercih
etmişlerdir.
Görüldüğü gibi Lozan sonrasındaki on yıllık devrede Türkiye
batılı devletlerle olduğu gibi İslâm ülkeleri ile de dostane
münasebetler kurmuş oluyordu.
1932-1938 Dönemi
a-Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne Katılması
1932
yılına gelindiğinde Türkiye komşularıyla münasebetlerini
büyük ölçüde hallederek milletler arası münasebetlerde
oldukça güçlü bir konuma gelmiştir. Türkiye'nin elde ettiği
bu konum dış münasebetlerde bağımsız ve eşit bir statü
kazanmasından dolayı önemlidir. Türkiye 1932-1938 devresinde
daha çok elde ettiği statüyü yine barışçı bir politika takip
ederek korumaya çalışacaktır.
1932-1938 devresi milletler arası münasebetlerin siyasî ve
iktisadî olmak üzere iki yönü vardır.1929-1930 iktisadî
buhranı devletlerin dış politikalarını tekrar gözden geçirme
zorunluluğunu doğurmuştur. İktisadi mücadelenin devletlerin
siyasî münasebetlerinde önemli rol oynaması, birtakım
gruplaşmalara ve gruplar arası ilişkilerin sertleşmesine
neden olmuştur.
Birinci
Dünya Savaşı galip devletleri Versailles, Saint Germain,
Trianon, Nevilley Antlaşmaları ile sağlanan durumun (Status
Quo) korunmasına çalışarak antirevizyonist grubu meydana
getirmişlerdi. Buna karşılık Almanya ve Birinci Dünya
Savaşı'nın galip devletlerinden olmasına rağmen umduğunu
bulamayan İtalya,Versailles Antlaşması'nda kaybettiklerini
tekrar alma çabasına girerek revizyonist grubu
oluşturmuşlardır.
Türkiye,
Lozan'da Misak-ı Millî ilkelerini tam manasıyla
gerçekleştiremediği hâlde antirevizyonist devletlerin
yanında yer almayı tercih etmiştir.
Bu
politik kararda iki sebep etkilidir. İlki "Türkiye'nin
emniyetini gaye tutan hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir
sulh istikameti bizim düsturumuz olacaktır" ilkesinin
benimsenmiş olmasıdır. Diğeri ise Millî Mücadele döneminden
itibaren Türkiye'nin kuvvetli bir müttefiki olan Rusya'nın
Alman ve Japon tehlikelerine karşı antirevizyonist gruba
yönelmesidir. Bu yöneliş Türkiye'yi de bu istikamette
etkilemiştir.
Milletler Cemiyeti, I.Birinci Dünya Savaşı sonrasında
milletler arası barışın korunması ve iş birliğinin
sağlanması için galip devletler tarafından kurulmuştur.
Cemiyetin kuruluş amaçlarından bir diğeri ise Versailles
Antlaşması ile sağlanan durumun devamını sağlamaktı. Türkiye
başlangıçta gerek Musul Meselesi'nde Milletler Cemiyeti'nin
taraflı tutumunun,gerekse Sovyetler Birliği'nin cemiyete
bakışının olumsuzluğu yüzünden cemiyete giriş için müracaat
etmemişti. Ancak, 1930'dan sonra Türkiye'nin milletler arası
politikada ağırlığını attırması , kollektif barış
anlayışının, statükocu devletlerle meselelerini halletmesi
Milletler Cemiyeti'ne üyelik için davet edilmesine yol
açmıştır.
Teşkilatın 6 Temmuz 1932 tarihli genel kurulunda İspanya
temsilcisinin teklifi ve Yunan temsilcisinin desteği ile
daveti öngören bir tasarı kabul edilmiştir. TBMM, 9
Temmuz'da daveti kabul etmiş, 18 Temmuz 1932'de alınan genel
kurul kararıyla Milletler Cemiyeti'ne giriş tamamlanmıştır.
b-Türkiye'nin Balkan Devletleri ile Münasebetleri Ve Balkan
Antantı:
Türkiye,
Balkan Antantı öncesinde Balkan Devletleri ile ikili dostluk
antlaşmaları yapmıştı. Arnavutluk ile 15 Aralık 1923'de
Ankara'da imzalanan dostluk antlaşması; Bulgaristan'la 18
Ekim 1925'te Ankara'da imzalanan dostluk antlaşması;
Yugoslavya ile 28 Ekim 1925'te Ankara'da imzalanan barış ve
dostluk antlaşmaları Balkan devletleriyle münasebetlerinin
düzelmesini sağlamıştır. Fakat bu antlaşmalar arasında 1930
tarihli Türk-Yunan iş birliği, Balkan Antantı'nın
anlaşmasındaki esas unsurdur. Türkiye, Yunanistan'la ayrıca
14 Eylül 1933'te Ankara'da ortak sınırları karşılıklı
korumaya alan bir samimî antlaşma paktı imzalamıştır.
Diğer
yandan Locarno Antlaşmaları, Kellog Paktı ve Litvinov
Protokolü gibi barışçı teşebbüslerle küçük antant gibi
statükocu ittifakların ortaya çıkması da Balkanlardaki iş
birliğinde teşvik edici etkenler olmuştur. 1933'te Nazi
Partisi'nin Almanya'da iktidara gelmesi ise iş birliği
çalışmalarını hızlandırmıştır.
İlk
Balkan Konferansı 1930'da Atina'da Arnavutluk ,Bulgaristan,
Romanya, Yunanistan ve Türkiye temsilcilerinin
katılmalarıyla toplanmıştır. Bulgaristan'ın daha sonraki
tarihlerde revizyonist bir dış politikaya yönelişi Balkan iş
birliği çalışmalarından çekilmesine sebep olmuştur.
Arnavutluk ise İtalya'nın etkisiyle çalışmalardan
uzaklaşacaktır.
Türkiye'nin kurulmasında ve başarılı olmasında öncü rolü
oynadığı Balkan Antantı Atina'da 9 Şubat 1934'te Yunanistan,
Bulgaristan, Türkiye ve Romanya dış işleri bakanları
tarafından imzalanmıştır.
Balkan
Antantı, tarafların Balkanlardaki sınırlarının bölgedeki
revizyonist devletlere karşı korumak için alınmış bir tedbir
olduğu gibi Balkanlarda barışın kuvvetlendirilmesine yardımı
öngörülmüştür. Antant tarafların birbirlerine danışmadan
herhangi bir Balkan devletiyle beraber siyasî harekette
bulunmamayı veya siyasî antlaşma yapmamayı şarta bağlamıştı.
Türkiye,
İtalya'nın yayılma politikasının oluşturduğu tehlikeye karşı
bir engel olarak gördüğü Balkan Antantı'nı yaşatmak için
büyük çaba sarf etmiştir. Ancak İtalya'nın antantı bozmak
amacıyla uyguladığı siyasî manevralar ve Almanya'nın
Balkanlardaki ekonomik etkisi balkan devletlerini bu iki
devlete yaklaştırmıştır. Ayrıca Yugoslavya'nın 1937'de
Bulgaristan'la dostluk antlaşması yapması Balkan Antantı'nın
1940 yılında dağılmasına yol açan sebeplerdir.
c-Sa'dabat
Paktı :
Türkiye,
1930'lardan sonra İslâm ülkeleri ile çok taraflı bir iş
birliğine gitmiştir. İran'la 5 Kasım 1932'de dostluk,
güvenlik, tarafsızlık ve ekonomik iş birliği antlaşması,
1937'de de iş birliğini sağlayan çeşitli antlaşmalar
imzalamıştır. Irak'la Bağdat'ta 1936'da nota teatisi ile 5
Haziran 1926'daki sınır ve komşuluk antlaşmasının bazı
bölümlerini uzatmışlardır.
Irak'la
ayrıca 1932'de suçluların geri verilmesi ve ticaret
antlaşması imzalanmıştır. Mısır ile 7 Nisan 1937'de
Ankara'da dostluk antlaşması imzalanmıştır.
Ayrıca,
Türkiye Orta Doğu'da bölgesel bir iş birliği faaliyeti
başlatarak 2 Ekim 1935'te Cenevre'de İran ve Irak'la üçlü
bir antlaşma parafe etmiştir. Bu gruba daha sonra Afganistan
da katılmıştır. Türkiye, İran, Irak ve Afganistan bu iş
birliğini daha da geliştirerek 8 Temmuz 1937'de Tahran'daki
Sa'dabat Sarayı'nda ,Sa'dabat Paktı'nın imzalanmasını
gerçekleştirmişlerdir. Sa'dabat Paktı tarafların dostluk
ilişkilerini devam ettirmeyi ,ortak sınırlara saygı
göstermeyi, birbirlerine karşı saldırmamayı ve iç işlerine
karışmamayı taahüt altına almıştır.
Balkan
Antantı'nda olduğu gibi Sa'dabat Paktı'nın oluşmasında
Türkiye'nin önemli rolü vardır. Revizyonist devletlerden
İtalya'nın Etopya'yı (Habeşistan) işgal etmesi paktın
meydana gelmesindeki en önemli etkendir. Sa'dabat Paktı
,İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra önemini kaybetmiştir.
Türkiye,
Balkan Antantı ve Sa'dabat Paktı ile batıda ve doğuda bir
güvenlik sistemi kurarak kendisi için önemli olan bu iki
bölgede barış politikasını kuvvetlendirmiş oluyordu.
d-Türk-Sovyet Münasebetleri:
1933
yılının sonuna kadar zaman zaman görüş ayrılıkları ortaya
çıkmasına rağmen sıkılaşarak devam eden Türk-Rus ilişkileri
1934 yılından itibaren erişilen doruk noktasından aşağıya
inmeye başlayacaktır.
Türkiye,
batılı devletlerle iş birliğine gittikçe Sovyetler
Birliği'nden belirli bir ölçüde uzaklaşmaya başlamıştır. Bu
uzaklaşma özellikle Montreux (Montrö) Boğazlar
Sözleşmesi'nden sonra artarak devam edecektir.
Türkiye'nin Milletler Cemiyeti'ne girmesinden sonra
Sovyetler Birliği'nin de 1934'te cemiyete üye olması iki
ülke arasındaki doğabilecek muhtemel çatışmayı da
önlemiştir. 1934 Balkan Antantı konusunda birtakım
endişelere sahip olan Sovyetler Birliği'ne Türkiye'nin
güvence vermesi ile iki ülke arasındaki münasebetlerin
tamamen koparılmamasına özen gösterilmiştir.
Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile münasebetlerinin dostane
bir şekilde devam etmesi yönündeki çabalarına
rağmen,Sovyetler Biriliği'nin tutumu Montreux Boğazlar
Sözleşmesi'nden sonra 1939 yılına gelindiğinde değişmiştir.
Sovyetler Birliği, can düşmanı kabul ettikleri Hitler
Almanya'sı ile antlaşma yaparak dış politikasında önemli bir
değişikliğe gitmiştir. Daha sonra Sovyetler Birliği kuzeyde
Finlandiya'ya saldırdı. Arkasından Baltık devletlerini ilhak
etti. Sovyet politikasında meydana gelen bu değişiklik
1945'te Türk-Sovyet dostluk münasebetlerinin iflas etmesine
neden olacaktır. Bu tarihte Sovyetler Birliği, Boğazlar ve
doğudaki üç ilimiz üzerinde hak iddia etme cesaretini
göstermiştir.
e-Türk-İtalyan Münasebetleri:
İtalya
ile imzalanan 1928 Antlaşmasının iki ülke münasebetlerinde
meydana getirdiği dostluk bir müddet devam etmiştir. 4 Ocak
1932'de İtalya ile Ankara'da imzalanan bir antlaşma ile Meis
ve Anadolu sahillerindeki birkaç küçük ada üzerindeki
ihtilaf halledilmiştir. Bunun yanı sıra 1928 Antlaşmasını 5
yıl süreyle uzatan ek protokolde taraflar arasındaki
dostluğun gelişmesi ümidini doğurmuştu. Ancak , İtalya'nın
1934'te Orta ve Yakın Doğu'ya yayılma emellerinin ortaya
çıkması, münasebetlerin bir anda bozulmasına yol açmıştır.
İtalya'nın 3 Ekim 1935'te Etopya'ya saldırması, Türkiye'nin
İngiltere ile sıkı bir iş birliği yapmasına neden olmuştur.
1936 yılında İtalya'nın on iki adayı, özellikle Leros
Adası'nı tahkim etmesi, Türk-İtalya münasebetlerinde
gerginliğin hat safhaya ulaşmasına sebep teşkil etmiştir.
Ayrıca İtalya, Türkiye'nin talebi ile toplanan Montreux
Konferansı'na katılmamıştır.
İtalya
ile yaşanan gerginlik bu devletin ; Temmuz 1936'da
Türkiye'ye 1928 Antlaşması'na bağlı olduğunu bildirmesi ve
İngiltere ile 2 Ocak 1937'de Akdeniz konusunda yaptığı bir
antlaşma yeni bir yakınlaşmaya sebep olmuştur. Türk-İngiliz
yakınlaşmasından çekinen İtalya'nın İngiltere ile yaptığı
antlaşma, Türkiye ile olan münasebetlerinin de düzelmesine
yol açmıştır.
Türk-İtalyan münasebetlerinde meydana gelen bu düzelme Hatay
Meselesi yüzünden Fransa ile arası açılan Türkiye'nin de
işine gelmiştir.
2-3
Şubat 1937'de Tevfik Rüştü Aras ile Kont Ciano arasında
yapılan Milano görüşmeleri yeni bir iş birliği havası
yaratmakla birlikte İtalya ortamdan istifade etmek yoluna
gitmiş ve Türkiye'yi İtalya-Almanya safına çekmeye
çalışmıştır.
10-11
Eylül 1937'de Avrupa devletlerinin katılması ile Nyon'da
gerçekleşen konferansa Almanya ,İtalya ve Arnavutluk
katılmamışlardı. Nyon Konferansı, Akdeniz'de meydana gelen
korsanlık olaylarının önlenmesi için düzenlenmişti. Bu
olaylarda İtalya'nın rolü olduğu iddia edilmiştir. Türkiye,
konferansta Fransa ve İngiltere'yi desteklemiştir.
Türkiye'nin bu devrede yavaţ yavaţ statükocu gruba kayması
İtalya'nın Türk ülkesi üzerindeki emellerinden
kaynaklanmıştır. Çünkü İtalya'nın davranışlarında Türk dış
politikasını etkileyen önemli talepler mevcuttur.
f-Türk-Alman Münasebetleri
Birinci
Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya zorla kabul ettirilen
Versailles (Versay) Antlaşması, bir müddet Almanya'nın
Avrupa diplomasisinden uzak kalmasına sebep
olmuştur.1919-1932 yılları arasında Türk-Alman münasebetleri
normal siyasî temastan öteye geçmemiştir.1933 yılında
başlayan Nazi iktidarıyla birlikte Almanya, siyasî ve
iktisadî nüfuzunu arttırmıştır.1934 yılından itibaren
Türkiye, Almanya ile sıkı bir iktisadî iş birliğine
girmiştir. Almanya,Türkiye üzerindeki iktisadî nüfuzunu
kullanarak Türk-Sovyet ve Türk-İngiliz münasebetlerinde
gerginlik yaratıp Türkiye'yi revizyonist guruba çekmeye
çalışmıştır.
Almanya
stratejik önemi haiz Boğazların kendisi tarafından uygun
görülmeyen bir statüye bağlanacağı endişesiyle, Montreux
(Montrö) Sözleşmesine katılmadığı gibi tasvip etmediğini de
açıklamıştır.
Bu tip
olumsuzlukların yanı sıra Türkiye, Almanya ile olan iktisadî
iş birliğinden vazgeçmeyecektir.1938 yılında Alman Ticaret
Bakanı Funk'un Türkiye'yi ziyareti sırasında üzerinde
mutabakata varılan;Türkiye'ye on yıl süreyle 150 milyon mark
kredi verilmesini öngören antlaşma 16 Ocak 1939'da Berlin'de
imzalanmıştır. Yine 25 Temmuz 1938'de Berlin'de iki ülkenin
imzaladığı bir ticaret antlaşması ile de Türk-Alman ticarî
münasebetlerinin geliştirilmesine çalışılmıştır.
Almanya,
iktisadî gücünü kullanarak Türkiye'ye karşı gerçekleştirmek
istediği politikada başarılı olamamıştır. İtalya-Almanya
tehlikesi,Türkiye'nin kararını 1939 yılında kesinleştirecek
ve antirevizyonist statükocu devletlerin yanında yer
almasına yol açacaktır.
g-Türk-İngiliz Münasebetleri:
Lozan
görüţmelerinde İngiltere'nin olumsuz tutumu ve 1926'da Musul
Meselesi'nin Türkiye aleyhine neticelenmesi,iki ülke
arasındaki münasebetlerin bir müddet dostane olmayan bir
seyir takip etmesine sebep olmuştu. Ancak, Türkiye'nin
batılı devletlerle iş birliğine yönelik bir dış politika
takip etmesi,1932'ten itibaren Türk-İngiliz münasebetlerinin
yavaş yavaş gelişmesinde rol oynayan önemli faktörlerden
birisidir.
Almanya
ve İtalya'nın Doğu ve Akdeniz politikası 1934'den itibaren
Türkiye'nin İngiltere'ye daha da yakınlaşmasını
sağlayacaktır. 1936'da gerçekleşen Montreux Boğazlar
Sözleşmesi, Türk-İngiliz yakınlaşmasında bir dönüm
noktasıdır. Montreux'de İngiltere ,Türkiye'yi
desteklemiştir.
1938
yılına gelindiğinde Türkiye ve İngiltere arasındaki iktisadî
münasebetlerin gelişme gösterdiği görülmektedir.27 Mayıs
1938'de iki devlet arasında Türkiye 10 milyon sterlinlik
kredi açılmasını öngören bir antlaşma imzalamıştır.
1937
tarihli Nyon Konferansı'nda Türkiye İngiltere'yi
desteklemiş, 19 Ekim 1939'da ise Türkiye,İngiltere ve Fransa
arasında imzalanan karşılıklı yardım antlaşması ile de
Türkiye-İngiltere iş birliği kesinlik kazanmıştır.
h-Montreux
(Montrö) Boğazlar Sözleşmesi:
Misak-ı
Millî'de, Boğazlar konusu "...İstanbul kenti ve Marmara
denizinin güvenliği her türlü tehlikeden uzak kalmak
şartıyla, Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve
ulaşımına açılması konusunda, bizimle birlikte, öteki tüm
devletlerin oy birliği ile verecekleri karar geçerlidir"
şeklindeki ifadeyle esasa bağlanmıştı. Lozan görüşmelerinde,
Boğazların durumu ile ilgili olarak İngiltere, Fransa,
İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya,
Yugoslavya, Sovyetler Birliği ve Türkiye'nin imzaladığı bir
Boğazlar Sözleşmesi hazırlanmıştı. Bu sözleşmede geçişlerle
ilgili esaslar genel olarak Misâk-ı Millî esasına uygun
olmakla birlikte sözleşmeye ısrarla Boğazların silâhtan
arındırılmasıyla ilgili hükümlerin konması, Türkiye'nin
güvenliğini tehlikeye düşüren bir durum meydana getirmiştir.
Lozan'da
Boğazlar Sözleşmesi üç esası ortaya çıkarmıştır:
1-Boğazlar asker ve silâhtan arındırılmıştır.
2-
Boğazlardan geçişi kontrol etmek ve Milletler Cemiyeti'ne
geçişle ilgili bilgiler vermekle yetkili bir Boğazlar
Komisyonu kurulmuştur.
3-Boğazların asker ve silâhtan arındırılmasıyla, ileride
Türkiye için herhangi bir tehlike teşkil edecek duruma karşı
Milletler Cemiyeti'nin özellikle de İngiltere, Fransa,
İtalya ve Japonya'nın garantisi sağlanmıştır.
Ancak,
Milletler Cemiyeti güvenlik sistemi başarı ile
uygulanamamıştır. Revizyonist devletlerden İtalya, Cemiyetin
bir üyesi olan Etopya'yı işgal etmiş, Almanya, Versailles
Antlaşması'na uymayarak Ren bölgesini silâhlandırmış,
Japonya ise Milletler Cemiyeti'nden ayrılmıştır. Milletler
arası münasebetlerin bozulmasına yol açan bu gelişmeler,
silâhtan arındırılmış Boğazlar konusunda Türkiye'yi endişeye
sevk etmiştir.
Türkiye,
Boğazlar Sözleşmesi'nin değiştirilmesini ilk olarak 23 Mayıs
1923'te talep etmişti, ancak Sovyetler Birliği'nin dışında
diğer batılı devletler tarafından olumlu karşılanmamıştı.
1934'te Balkan Antantı'nın kurulmasıyla, Boğazlar
konusundaki Türk talebi Antant üyeleri tarafından uygun
görülmüştür. Almanya'nın 1936'da Ren bölgesini
silâhlandırması üzerine,İngiltere de Türk hükûmetinin
isteğine olumlu cevap verecektir.
Türk
hükûmeti 11 Nisan 1936'da Lausanne (Lozan) Boğazlar
Sözleşmesi'ne taraf olan devletlere birer nota göndererek
sözleşmenin değiştirilmesi teklifini tekrarlamış, bunun
üzerine 22 Haziran 1936'da İsviçre'nin Montreux kentine bir
konferans düzenlenmiştir.
Montreux
Boğazlar Sözleşmesi (175) , 20 Temmuz 1936'da Türkiye,
İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya,
Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında
imzalanmıştır. İtalya,sözleşmeyi daha sonra 2 Mayıs 1938'de
imzalamıştır.
Montreux
Sözleţmesi ile;Boğazlar Komisyonu kaldırılmıştır. Askerden
arındırılması ile ilgili tedbirler de kaldırılarak, askerî
hâle gelebileceği hükme bağlanmıştır. Böylece, boğazların
emniyeti Türkiye'ye bırakılarak, bölge üzerinde hâkimiyetini
koruması sağlanmıştır.
Ayrıca
Boğazlardan geçiş ve seyrü sefer, Türkiye'nin ve Karadeniz'e
sahili olan devletlerin güvenliği sağlanacak şekilde
düzenlenmiştir. Ticaret gemileri için tam geçiş serbestliği
tanınmıştır. Savaş gemileri için ise; herhangi bir savaş
hâlinde Türkiye savaş içerisinde değilse, savaşan
devletlerin savaş gemileri Boğazlardan geçemeyecekti.
Türkiye savaşın içinde ise veya kendisini savaş tehlikesi
karşısında görürse, geçiş kararı kendisine bırakılıyordu.
Karadeniz'e sahili olmayan devletlerin, Karadeniz'e
geçebilecek savaş gemileri cinsi, büyüklüğü ve tonajı
sınırlandırılmıştır. Karadeniz devletlerinin savaş
gemilerinin Boğazlardan geçişi için de oldukça geniş
serbestlik tanınmıştır.
Sözleşmenin süresi 20 yılla sınırlandırılmakla birlikte
taraf devletlerden hiçbirisi süre sonunda sözleşmenin feshi
yönünde bir talepte bulunmadıklarından, sözleşme hala
yürürlüktedir.
Türkiye'nin Montreux Sözleşmesi'yle, Boğazlar üzerinde
hâkimiyetini tesis etmesi, milletlerarası münasebetlerde
prestijini artırmıştır. Sözleşme, Türk-İngiliz ve
Türk-Sovyet münasebetlerinde bir dönüm noktasıdır.
Sözleşmeyle oluşan Türk-İngiliz yakınlaşması Sovyetleri
rahatsız etmiş ve Türk-Sovyet münasebetlerinde soğukluk
meydana gelmiştir.
ı-Türk-Fransız Münasebetleri ve Hatay Meselesi :
Lozan'dan arta kalan Osmanlı Borçları Meselesi'nin 1933'te
yapılan bir antlaşma ile halledilmesi, Türk-Fransız
münasebetlerinin dostane bir mahiyet kazanmasına sebep
olmuştu. 1932-1939 döneminde Türkiye ile Fransa arasında
münasebetleri etkileyen olay, Hatay Meselesi (İskenderun
Sancağı) olacaktır.
İskenderun Sancak'ı, ekseriyetinin Türk olması nedeniyle
Misak-ı Millî sınırları içinde idi. Ancak 1921 tarihli
Ankara İtilâfnamesi Sancak'ın Türk sınırları dışında
bırakılmasını öngörmüştü. İtilafname, sancağa özel bir statü
vermekle birlikte, bölgedeki Türk unsurunun çıkarlarını da
gözetmekte idi. Lozan da sancak'ın bu yapısı aynı şekilde
teyit edilmiştir. Dolayısıyla Sancak, Suriye gibi Fransız
mandası altına girmiş oluyordu.
Fransa'nın, 9 Eylül 1936'da Suriye'ye bağımsızlığının
verilmesi yönünde bir antlaşma yapması, Suriye sınırları
içinde yer alan sancak meselesinin tekrar gündeme gelmesine
yol açmıştır. Çünkü Sancak da Suriye'nin yönetimine
girecekti. Bu mesele 1936'dan 1939'a kadar Türk-Fransız
münasebetlerinde gerginlik yaratacaktır.
Türkiye,
9 Ekim 1936'da Fransa'ya verdiği bir notada Suriye'ye
yapıldığı gibi İskenderun Sancağına da bağımsızlık
verilmesini talep etti. Fransa verdiği cevabî notada konuyu
Milletler Cemiyetine havale etmeyi teklif etti. Türkiye bu
teklifi kabul etti.
Türkiye,
Sancak Meselesi'ne büyük önem vermiştir. Atatürk bu önemi
şöyle ifade etmektedir;"...Milletimizi gece gündüz meşgul
eden başlıca mesele, hakiki sahibi öz Türk olan
"İskenderun-Antakya" ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun
üzerinde,ciddiyet ve kat'iyetle durmaya mecburuz".
14-16
Aralık 1936'da toplanan Milletler Cemiyeti, Sancak Meselesi
için üç kişilik gözlemci heyeti tayin etti.20 Ocak 1937'de
tekrar toplanan konsey İngiltere'nin Türk tezini
desteklemesi sonucunda Sancak'ta ayrı bir statünün
oluşturulmasını kararlaştırdı.
Bu yeni
statüye göre;İskenderun ve Antakya iç işlerinde tam
bağımsız, fakat dışişlerinde Suriye'ye bağlı kalacak, ayrı
bir anayasası olacak, resmî dili ise Türkçe olacaktı. Daha
sonraki görüşmelerde resmî dil Türkçe ve Arapça olarak kabul
edilmiştir. Sancak'ın ülke bütünlüğü Türkiye ve Fransa
tarafından teminat altına alınacaktı. Fransa ile 29 Mayıs
1937'de bu teminatı sağlayan ve Türkiye-Suriye sınırını
tespit eden bir antlaşma yapılmıştır.
1937
yılında, yeni sistem Sancak Meselesi'ni tamamen
halledememiş, birtakım sıkıntıların meydana gelmesine neden
olmuştu. Suriye halkı Hatay'a bağımsızlık verilmesini
protesto etti.
Fransızlar ise Sancak'taki Arapları ve diğer azınlıkları
kışkırtma yoluna gitti. Milletler Cemiyeti gözetiminde
hazırlanan Sancak anayasasına göre, 1937'de seçimlerin
yapılması gerekirken bölgedeki olumsuzluklar yüzünden
seçimler ertelendi. Türkiye, Sancak'taki Fransız valisi ve
memurların davranışlarının yarattığı gerginlik üzerine Hatay
sınırına 30.000 kişilik bir kuvvet yığdı.
Avrupa'nın içinde bulunduğu gerginliğin artması ve İkinci
Dünya Savaşının eşiğine gelinmesi, Fransa'yı Hatay
Meselesi'nde Türkiye'ye karşı daha yumuşak bir politika
takip etmesine sebep olmuştur. 3 Haziran 1938'de Türkiye ve
Fransa arasında yapılan askerî antlaşma ile Sancak
statüsünün korunması öngörülmüştür. Bu antlaşma gereğince
Türkiye ve Fransa Sancak'a 2500'er kişilik bir kuvvet
göndermiştir. Askerî antlaşmanın imzalanmasından sonra iki
ülke arasında 4 Temmuz 1938'de bir dostluk antlaşması daha
imzalanarak Sancak Meselesi'nin hallinde önemli bir adım
daha atılacaktır.
Sancak'ta Ağustos 1938'de yapılan seçimlerde,Türk topluluğu
40 milletvekilliğinden 22'sini kazanmıştır.
2 Eylül
1938'de toplanan Sancak Meclisi, İskenderun Sancak'ına
Türkçe adıyla "Hatay Devleti" ismini vermiştir.
Hatay
Meselesi'nin halledilmesinden sonra Türk-Fransız
münasebetleri hızlı bir şekilde gelişme göstermiştir.23
Haziran 1939'da Ankara'da iki ülke arasında imzalanan
antlaşma, karşılıklı yardımı öngördüğü gibi, Hatay'ın
Türkiye'ye katılma talebinin Fransızlar tarafından kabul
edilmesine sebep olacaktır.
Nihayet,
29 Haziran 1939'da son toplantısını yapan Hatay Meclisi oy
birliği ile ana vatana katılmaya karar vermiştir.
Hatay'ın
kazanılmasında, Avrupa'nın içinde bulunduğu buhranlı dönemin
etkisi, İngiltere'nin Türkiye'yi destekler mahiyette tavır
alması önemli faktörler olarak gösterilebilir. Ancak en
önemli faktör, 1936'dan sonra daha güçlü bir Türkiye'nin
varolması ve Türk dış politikasının bu dönemde kararlı ve
tavizsiz bir şekilde tatbik edilmesidir.
6-Türk İnkılâbının Dayandığı İlkeler:
Atatürk,
devlet adamı, başkumandan ve fikir adamı olarak temayüz
etmiştir. Dünya tarihinde, devlet adamı ve başkumandan
olarak icraat ve mücadelelerini fikriyata istinat
ettirenlerin sayıları sınırlıdır. Zira sosyal ilimlere
dayanarak analiz yapmak ve senteze varmak demek olan
fikriyat,hem bilgi ve kültür,hem de istidat ister.
Tarihî
gelişmelerin meydana getirdiği Türk inkılâbı, bir fikir ve
idealin başarıya ulaşmış hâlidir. Türk inkılâbındaki
fikriyatın yönü Atatürkçülük şeklinde ifade edilir. Türk
inkılâbının fikrî gücü ve dayandığı esaslara ise "Atatürk
İlkeleri" denir.
Atatürkçülüğün temel ilkeleri olarak değerlendirilen altı
ilkenin doğup gelişmesi Türk İnkılâbının başlangıç
safhasında olmamıştır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin ilk
tüzüğünde yer alan "Cumhuriyetçilik, Halkçılık ve
milliyetçilik" ilkelerine "laiklik, devletçilik ve
inkılâpçılık" ilkeleri partinin 1931'deki 3. kurultayında
eklenmiştir. 5 Ţubat 1937'de yapılan anayasa değişikliği ile
Cumhuriyet Halk Partisi'nin nizamnamesinde yer alan altı
ilke Türkiye Cumhuriyeti'nin özellikleri olarak anayasada
yer almıştır.
Türk
inkılâbının amacı; Millî modernleşmeyi sağlamak Türk,
toplumuna yeni bir şekil ve anlayış kazandırmaktır. Türk
inkılâbı; bağımsızlığı, hür düşünceyi ve insan onurunu temel
alan bir Türk rönesansıdır. Mustafa Kemal Paşa, bu
anlayıştan hareketle ilk yapılacak işin "Türkleri yeni
baştan Türkleştirmek" olduğunu tespit etmiştir. Bu
ideallerin ileriye dönük bir şekilde gelişmesi ve korunması
Atatürk ilkelerinin gerçek anlamda uygulanması ile
mümkündür.
Altı
Atatürk İlkesi'nin yanı sıra bu ilkeleri tamamlayıcı
nitelikteki "Millî hâkimiyet", "Millî bağımsızlık" ve "Millî
birlik" ilkeleri Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde varolan
unsurlardandır. Atatürk ilkeleri ile birlikte mütalâa
edildiğinde Atatürkçülüğün tanımı daha iyi anlaşılacaktır.
a-Millî Hâkimiyet:
Millî
hâkimiyet, milletin kendi kendini idare etmesi, kendine
hükmedecek heyeti seçmesidir. Yani millet tarafından devlete
verilen iktidardır. Bu durumda hâkimiyet bir kişiye, gruba
ve çoğunluğa değil , bütün millete aittir.
Batı
menşeli olan "millî hâkimiyet" kavramı siyasî hayatımıza
Millî Mücadele ile birlikte girmiştir. Atatürk "Millî
hâkimiyet" mefhumuna Türk'ün ve kendi yüksek fikirlerinin
damgasını vurarak hareket etmiştir. Atatürk, Millî hâkimiyet
kavramını izah ederken millete ve Türk milletinin fikrine
ağırlık vermiş ve bunun üzerinde ısrarla durmuştur.
Mustafa
Kemal Paşanın Samsun'dan sadarete gönderdiği 22 Mayıs 1919
tarihli raporda yer alan "Millet, Millî hâkimiyet esasını ve
Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunun için
çalışacaktır" ifadesi Millî Mücadele hareketinin hedefini
göstermesi bakımından önemlidir.
Amasya
Tamimi ile Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ortaya çıkan ana
fikir ise "Hâkimiyet-i Millîye'ye müstenid bilâ kaydü şart
müstakil yeni bir Türk devleti tesis etmek" şekliyle tespit
edilmiş ve bu ideal ilk BMM'nin açılmasıyla yeni devletin
temelini oluşturmuştur. Bu durum 1921 ve 1924 Anayasaları
"Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine yer
vermekle hukuki bir hüviyet kazanmıştır.
Toplumda
en yüksek hürriyetin,en büyük eşitlik ve adaletin
sağlanması, istikrarı ve korunması ancak ve ancak tam ve
kesin anlamıyla Millî hâkimiyeti sağlamış bulunmasıyla
devamlılık kazanır. Bundan dolayı, hürriyetin de,eşitliğin
de,adaletin de dayanak noktası Millî hâkimiyettir.
Mustafa
Kemal Paţa'ya göre "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek
eţitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması
ancak ve ancak tam ve kat'i manasıyla Millî hâkimiyetin
kurulmuş olmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin
de,eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası Millî
hâkimiyettir".
b-Millî Bağımsızlık(İstiklâl-i tam) :
Siyasî
anlamda bağımsızlık, bir başka devlete veya milletler arası
herhangi bir kuruluşa bağlı bulunmamak demektir. Millî
Bağımsızlık, milletin bu fikri benimsemesi ve amaç
edinmesiyle ortaya çıkar. Türk milleti için "bağımsızlık"
ise vazgeçilemeyecek, taviz verilemeyecek bir karakteridir.
Mustafa
Kemal Paşa'nın bağımsızlık anlayışı kayıtsız ve şartsız bir
şekilde bağımsızlıktır:
"İstiklal-i tam, denildiği zaman, bittabi siyasî, malî,
iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilah her hususta İstiklâl-i
tam ve serbest-i tam demektir. Bu saydıklarımın herhangi
birinde istiklâlden mahrumiyet,millet ve memleketin mana-yı
hakikisiyle bütün istiklâlin mahrumiyeti demektir".
"İstiklâl-i tam, bizim bugün tercih ettiğimiz vazifenin
ruh-ı aslisidir. Bu vazife, bütün millete ve tarihe karşı
tercih de edilmiştir".
Batının
emperyalist devletlerine karşı girişilen Millî Mücadele
Hareketi'nin temelinde Türk milletinin bağımsızlığını
kazanma arzusu yatar. Anadolu Kongrelerinde "Milletin
bağımsızlığından vazgeçilmediği ve vazgeçilmeyeceği" esası
kabul edilmiştir. Bu esas ile kurulan yeni Türk devleti
milletler arası hayatta yerini Lozan Barış Antlaşması ile
almış ve kazandığı Millî Mücadele zaferi, milletler arası
bakımından da bu antlaşma ile teyit edilmiştir.
Misak-ı
Millî'nin öngördüğü tam bağımsızlık fikrinin askerî ve
siyasî başarılar neticesinde elde edilmesiyle Türkiye
Cumhuriyeti Devleti,bağımsızlık anlayışımızın korunması ile
ilelebet yaşayacaktır.
c-Millî Birlik:
"Millî
birlik ve beraberlik, milletçe, bir arada yaşamayı ve
bütünlüğü ifade eder. Millî birlik ve beraberlik, Türk
devletini oluşturan kişilerin karşılıklı sevgi ve saygı ile
birbirine bağlanmasını, ortak amaçlara yönelik olarak
varlığını devam ettirmesini belirtir.
Millî
birlik ve beraberlik, milliyetçilik ilkesinin doğal bir
sonucu, milliyetçilik ilkesinin öngördüğü ortak amaçların
bir görünümüdür. Millî birlik ve beraberlik, milletçe
birliği ve beraberliği ve bütünlüğü de ifade ettiğinden
millî devletin bir yönden de gerçekleşme vasıtasıdır".
Mustafa
Kemal Paşa, millî birliğin taşıdığı anlamı şu şekilde ifade
etmiştir:
"Bir
yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal
birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygusu ve
kabiliyetlerinin olgunluğudur. Ulus varlığını ve yurt
erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her
şeyini derhâl ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun
en yenilmez silâhı ve korunma vasıtasıdır. Bu sebeple Türk
ulusunun idaresinde ve korunmasında ulusal birlik,ulusal
duygu,ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir".
"Seneler
geçtikçe, millî ideal verimleri güvenli çalışmada, ilerleme
hevesinde millî birlik ve millî irade şeklinde daha iyi
gözlere çarpmaktadır. Bu bizim için çok önemlidir; çünkü,
biz, esasen millî mevcudiyetin temelini, millî şuurda ve
millî birlikte görmekteyiz".
Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa, yeni kurduğu devletin de
ancak bütün fertleri ile birlikte modernleşmenin
gerçekleştirilebileceğini daima vurgulamıştır.
Bunun
yanında millet bilincinin ve millet olma duygusunun
kuvvetlenmesi ise ancak Türk kültürünün, Türk tarihinin
millî bir zemine oturtulmasının gerçekleştirilmesi ile
başarıya ulaşacağına inanmaktadır. O'na göre Türkiye
Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür.
Millî
birliğin gerçekleşmesi için Türkiye Cumhuriyeti Devleti
çatısı altında toplanan insanların önce ne oldukları
bilincine varmaları, hangi ortak kültürden geldiklerini
bilmeleri lazımdır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm
vatandaşları; hangi ırktan, hangi dinden, hangi mezhepten
gelirse gelsin birlik ve bütünlük içinde hepsi Türk'tür. Bu
anlayış ise Türk milliyetçiliğinin temelini oluşturur.
d-Atatürk İlkeleri
Cumhuriyetçilik; Cumhuriyet kelimesi dilimize Arapça
"Cumhur" kelimesinden girmiştir. Bu kelime halk, ahali,
büyük kalabalık anlamına gelir. Cumhuriyet veya cumhurî
devlet iktidarın millete, umuma ait olduğunu öngören devlet
şekli demektir.
Cumhuriyet dar ve geniş anlamda kullanılır. Geniş anlamda
cumhuriyetle egemenlik topluluğunun bütününe, millete
aittir. Dar anlamda cumhuriyet ise sadece devlet başkanının
doğrudan doğruya veya dolaylı olarak halk tarafından belirli
bir süre için seçilmesi anlamına gelir.
Türkiye'de Cumhuriyet, Millî Egemenlik ilkesinin
benimsenmesinin bir neticesi olarak 1921 Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nda yapılan 29 Ekim 1923 tarihli değişiklik sadece
yönetim biçimi olarak kabul edilmiştir.1924,1961 ve 1982
anayasalarımızda da bir yönetim biçimi olarak ta kabul
edilmiştir.
Atatürk'ün, Cumhuriyeti devletin siyasî bir rejimi olarak
seçmesinin en önemli nedeni; Türkiye'yi modernleţtirme
çabalarına cevap veren tek rejim biçimi olmasıdır.
Cumhuriyeti fazilet olarak niteleyen Atatürk, Ekim 1924
tarihli bir konuşmasında Cumhuriyeti şu şekilde
tanımlamaktadır: "Türk milletinin tabiat ve şiarına en
mutabık olan idare Cumhuriyet idaresidir".
1937'de,
1924 Anayasası'nda yapılan değişiklikle devletin özellikleri
arasında "Cumhuriyetçiliğe" de yer verilmiştir.
Cumhuriyetçilik,devletin siyasî rejimi olarak Cumhuriyeti
benimseme ve onu fazilet rejimi olarak tanımlama ve
değerlendirme demektir.
Cumhuriyetçilik ilkesi, Atatürk'ün devlet anlayışının
temellerinden birini oluşturan Millî Egemenlik ilkesiyle çok
sıkı ilişki içindedir. Millî Egemenliğin korunması ve
gözetilmesi Cumhuriyet rejimi ile mümkündür.
Atatürkçü düşünce sistemi içerisinde değerlendirdiğimiz
cumhuriyet ilkesi, fertlerin değil, milletin bütününün
benimsediği bir ilkedir ve Türk milletine aittir.
Cumhuriyetçilik ilkesinin öngördüğü Cumhuriyet rejiminin
demokrasi ile ilgisi vardır. Hatta Cumhuriyet, demokrasinin
en gelişmiş şeklidir. Atatürk de bunu "Cumhuriyet rejimi
demek, demokrasi sistemi ile devlet ţekli demektir" diyerek
ifade etmiţtir.
Türkiye'de Cumhuriyet cumhuriyetçilik ilkesinde de öngörülen
modern anlamda devlet ţekline ulaţma idealine uygun bir
geliţme seyri takip etmiţtir.
Türkiye'de Cumhuriyet, ırk, din, dil ve cinsiyet farkı
gözetmeksizin, bütün vatandaşların paylaştıkları ve
yararlandıkları siyasî rejimin adı olmuştur. Eşitlik ilkesi,
Türkiye Cumhuriyeti'nin özünü teşkil etmiştir.
Devlet
ţekli Cumhuriyet olan yeni Türk devleti, Misak-ı Millî ile
çizilen, Millî sınırların üzerinde millî devlet anlayışını,
millet ve devlet birliğini, bütünlüğünü ifade eder.
Bu
bütünlüğü Atatürk İzmir'de 14 Ekim 1925'te yaptığı konuşmada
şu şekilde değerlendirmiştir: "Bugünkü hükûmetimiz,
teşkilât-ı devletimiz doğrudan doğruya milletin kendi
kendiliğinden yaptığı bir teşkilat-ı devlet ve hükûmettir
ki, onun ismi Cumhuriyettir. Artık hükûmet ile millet
arasında mazideki ayrılık kalmamıştır. Hükûmet millettir,
millet hükûmettir."
Netice
itibarıyla Cumhuriyet,en gelişmiş devlet şekli olarak Türk
inkılâbının sonucudur, başarısıdır.
Milliyetçilik; Milliyetçilik, millet gerçeğinden hareket
eden bir fikir akımı ve çağımızın en geçerli bir sosyal
politika prensibidir. Milliyetçilik, Türk İnkılâbının bir
temel prensibi olduğu kadar, Türk milletinin kaderini tayin
eden bir temel ilke, bir yüce ülkü, milleti huzur ve refaha
yönelten bir bağdır.
Milliyetçilik ilkesi, millet ve milliyet kavramlarına
dayandığından bu kavramları anlamak gerekir.
Millet,
objektif bir ifade ile "herhangi bir esas etrafında
toplanmış insan topluluğu " olarak tarif edilebilir.
Etrafında toplanılan bu "esas" insan topluluklarının
özelliklerine göre değişiklik arz edebilir. Bu "esas"
Fransa'da "kültür", Almanya'da "ırk", Araplarda "dil",
ABD'de "tabiiyet" mefhumlarından ibaret olabilir. İnsan
topluluklarının millet olabilmesi için bu bağlardan en az
birinin etrafında toplanması gerekir.
Buna
karşılık bu bağlardan birden fazlası veya hepsiyle birden
bağlı topluluklara milliyet ismi verilir. Türkiye Türkleri
için bu bağların birden fazla olduğu konusunda ilim
adamlarımız arasında görüş birliği vardır. Ancak tespitler
farklıdır. Yusuf Akçura bu esasları "dil"ve"soy" olarak
ifade eder. Ziya Gökalp ve İ.H. Danişment bu esaslara kültür
ve din mefhumlarını da ilâve ederler.
Atatürk'ün milleti tarifi ise şöyledir: "Millet, dil, kültür
ve mefkure birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil
ettiği bir siyasî ve içtimai heyettir".
Atatürk,
Türk milletini tarif ederken bu tarifi biraz daha açarak,
milleti meydana getiren unsurları, siyasî varlıkta birlik,
Dil birliği, yurt birliği, ırk ve menşe birliği, tarihî
yakınlık ve ahlâkî yakınlık olarak tespit etmektedir. Bu
tarif Türk milletinin zengin bir kültür ve medeniyete sahip
olduğunu ifade eder.
Milliyetçilik, kişiyi, topluluğu bağlayan bağ olarak
"Milliyet, vatandaşlık, milliyet duygusu" şeklinde de ifade
edilmektedir. Ancak, milletle, milliyetçilik arasında fark
vardır. Milliyet, bir millete mensup olma, bir millete bağlı
olma hâlidir. Milliyetçilik ise, bir millete mensup
kişilerin, mensup oldukları millete karşı besledikleri
bağlılık duygusu ve şuurudur.
Kişinin
mensup olduğu kitleye karşı duyduğu bağlılık, hissi, millet
duygusunu esasını, kökünü teşkil etmektedir.
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, özellikle Türk milletinin
birliği ile beraberliğine yer ve değer vermektir. Atatürk'ün
milliyetçilik anlayışı birleştirici ve toplayıcı nitelikte
ve millet yararınadır. Bu anlayış Türk milleti gerçeğinden
hareket eder ve ona dayanır. Gerçeğe dönüktür. Türk
milletinin yükselme ve çağdaş milletlere ulaşma ülküsünü
ifade eder. Türk milletini meydana getiren değerleri
korumayı esas alır.
Milliyetçiliği, millet sevgisi, millete güvenme aşkı olarak
kabul eden Atatürk, genç nesillerin mutlaka bu duygu ve
düşünceyle yetişmesini istemiştir. O, İstiklâl Harbi'ni ve
inkılâplarını, bu büyük millî hisle başarmıştır.
Atatürk
milliyetçiliği, hürriyete ve insan şahsiyetine değer verir.
Zaten gerçek milliyetçilik, medeniliğin özü olan hürriyetten
doğar. Hür olmayan, esarete razı olan bir toplumda millî ruh
gelişmez. Bu inanışın temeli şudur: "Türk için Türklük, hür
olduğu nisbette kuvvetlidir ve kuvvetli kalacaktır.
Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı eşitlikçidir, eşitlik
fikrine dayanır, bu anlayışın kaynağı ise "Millî hâkimiyet"
tir. Demokrasiyi hedef alır ve buna ulaşmanın ilk aşamasını
"Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesinin kabulü ve
uygulanmasıyla mümkün görür.
"Bize
milliyetçi derler, fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle
iş birliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz.
Onların bütün milliyetlerinin gerçeklerini tanırız. Bizim
milliyetçiliğimiz herhalde bencil ve mağrurane bir
milliyetçilik değildir." Atatürk bu sözleriyle
milliyetçiliğimizin milletlerarası ilişkilerde barıţçı ve
diğer milletlere saygılı bir anlam taşıdığını ifade
etmektedir.
Milliyetçilik akılcı, yapıcı, yaratıcı ve idealisttir. Bu
özelliklere sahip olan Türk milliyetçiliği modern anlayışı
ifade eder. Modern manadaki bu anlayışın başlangıcı
bağımsızlık, sonucu ise demokrasidir.
Türk
milliyetçiliği bir inanç, bir duygudur. O inanç ve duygunun
içinde vatanın bütünlüğü esası vardır. Sosyal ve kültürel
faaliyetlerle oluşan ruhsal bir bağdır. Sınıfsız ve
imtiyazsız bir toplumu ifade eden bu bağ geçmişte ve
gelecekte heyecanını daima hissettiren bir mefkûredir.
Atatürk,
bu mefkûreyi millet gerçeğine dayandırarak 22 Mayıs 1919
tarihli raporunda şu şekilde ifade etmiştir: "Millet, millî
hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir.
Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır".
Atatürk'e göre milliyetçilik bir ırkçılık değil,bir vicdan
ve duygu işidir. İnsan haklarına ve hürriyete
dayanan,kültürel değerlere kıymet veren bir sistemdir.
Halkçılık; Dilimizde kullanılan halk deyiminin anlamı,insan
topluluğudur. Eski dilde "ahali" kelimesiyle aynı manayı
ifade eder. Osmanlı Devleti'nde halk deyimi aydın zümrenin
dışında kalan insan topluluğunu ifade ediyordu. İlk defa
Ziya Gökalp tarafından "halk"ın Türk milletini ifade ettiği
savunulmuştur. Atatürk ile de millî şuurumuza yerleţmiţtir.
Türk
devlet geleneğine göre devlet halk için vardır. Halka
hizmet, halkın korunması ve halkın doyurulması için mevcut
bir idari yapıdır. Halkın taşıdığı bu mana Osmanlı
Devleti'nin son döneminde unutulmaya yüz tutmuş iken hak
ettiği ifade ve önemi Türk İnkılâbı ile tekrar kazanmıştır.
Türk
inkılâbının anlayışına göre halk ile millet arasında bir
birlik,bir eş değerlik vardır. Ancak halk milletin henüz
dayanışma duygusu ile bilinçlenmemiş hâlidir. Halk dediğimiz
insan topluluğunun belirli hedeflere yönelerek
bilinçlenmesiyle millet ortaya çıkar.
Türk
halkı, Türk devletinin beşerî unsurunu oluşturur. Türk
milleti, Türk halkının Türklük bilinci içinde gelişmesiyle
siyasî ve sosyal alanda değer kazanmasıdır. Türk milleti
halklardan teşekkül etmiş değildir. Bunun sonucu olarak Türk
devletinin beşeri unsurunu halklar meydana getirmez. Türk
halkı şehirlisi, köylüsü ile din ve ırk farkı dahi
gözetilmeksizin vatandaşların bütününü ifade eder.
Halkçılık, milliyetçilik fikrinin bir sonucudur. Gerçek
anlamda milliyetçilik, halkçılığa dayanır, halkçı bir
özellik taşır.
"Türkiye
halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve
bağımsızlığı yaşama gereği saymış bir kavmin kahraman
evlatlarıdır. Bu millet bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır,
yaşayamaz ve yaşamayacaktır" sözleriyle Atatürk halkçılık
anlayışının sömürü düzenine karşı olduğunu ifade etmiştir.
Atatürk'ün, halkçılık anlayışında, insan topluluğunun
demokratik esaslara göre birleşmiş, hür bir toplum düzeni
öngörülmüştür. Bu düzende halk kendisini demokratik esaslara
göre yönetir. Siyasî rejim, halk yararına kullanılır.
Modern
Cumhuriyet Türkiye'sinde Atatürk'e göre halkçılık:
a-)Demokratlık
b-)Fertler arasında imtiyaz tanımamak
c-)Sınıf
mücadelelerini kabul etmemektir.
Devletçilik; Atatürk inkılâpları çerçevesinde incelendiğinde
devletçiliğin dar ve geniş anlamda iki manayı ifade ettiğini
görmekteyiz. Geniş anlamda ele alındığında Türkiye'de
uygulanan ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmanın
özelliklerin ortaya koyan bir politik uygulamadır. Dar
anlamda ise özel teşebbüse yer veren ekonomik prensiplere
sahip iktisadî alandaki uygulamalardır. Ancak, Türkiye'de
devletçiliğin asıl uygulamaları ekonomide
görüldüğünden,devletçilik ekonomik manayı ifade etmiştir.
Türkiye'de devletçilik,karma ekonomi şeklinde gelişme
göstermiştir. Karma ekonomi devlet işletmeciliği ile özel
teşebbüsün bir arada bulunması demektir. Ancak bu anlayış
ekonomide katı bir devletçiliğin uygulanmasını ifade etmez.
Atatürk,
Devletçiliği: "Türkiye'nin ihtiyaçlarından doğmuş ve
Türkiye'ye has bir sistemdir...Kişinin çalışmasını esas
almakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde,
milleti refaha kavuşturmak ve memleketi geliştirmek için,
milletin genel ve yüksek menfaatlerinin icap ettirdiği
işlerde özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alakadar
etmek mühim esaslarımızdandır" şeklinde tarif etmektedir.
Atatürk
devletçilikle devleti, ekonomik hayatı destekleyen bir güç
olarak düşünmüştür. Devlet yatırımcıya, üreticiye,
dağıtımcıya, tüketiciye yön vermek ve bu tür konuları
denetlemekle yükümlüdür.
Atatürk,
devletçiliği tamamıyla demokrasi ve hürriyet rejimi içinde
değerlendirmiş, devletin iktisadî sahada rehberliğini ön
plânda tutmuştur. Ancak bu rehberlik her şeyi devlet yapar
anlamında değildir.
Atatürk,
1936 yılında devletçilik konusunda şunları söylüyor:
"Devletçiliğin bizce manası şudur : Fertlerin hususi
teşebbüslerini ve şahsî faaliyetlerini esas tutmak;fakat
büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün
ihtiyaçlarını ve çok şeylerin yapılmadığını göz önünde
tutarak memleket iktisadîyatını devletin içine almak"
"Devletçilik bilhassa sosyal, ahlaksal ve ulusaldır. Devlet
ve fert (özel teşebbüs) birbirine karşıt değil, birbirinin
tamamlayıcısıdır".
Görüldüğü gibi Atatürk ekonomik kalkınmanın temelinde "ferdî
teşebbüs ve menfaatin" bulunmasın doğal bir olgu olarak
kabul etmektedir. Ferdin teşebbüsünün ekonomik faaliyetine
sınır çizilmesini,hükûmetin görevi saymakla birlikte,bu
sınırın zaman içinde değişebileceğini düşünmektedir.
Lâiklik;
Lâik kelimesi latince-laicus- aslından alınmış Fransızca bir
kelimedir. Fransızca'da -laic, laique- şeklinde
kullanılmıştır. Manası ise ruhanî olmayan kimse, dinî
olmayan şey, fikir, müessese, prensip demektir. Katolik
dünyasında din adamlarından meydana gelen ruhaniler sınıfına
-Clerge- adı verilmiş, bu sınıfa dahil olmayan Hristiyanlara
ise -laic- denilmiştir.
Lâik
olma, "dünya işlerinin,din işlerinden, dini otoriteden ayrı
olarak ele alma" şekliyle tarif edilmektedir. Bugün hukukî
manada lâiklik; devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin
vicdan hürriyetinin gerçekleşmesinde tarafsız kalmasıdır.
Değişik bir ifadeyle; devletin Allah ile kul arasından
çekilmesi ve dinin de devlet işlerine karışmaması yani akıl
ile imanın yetki alanlarının birbirinden ayrılmasıdır.
Lâiklik
kelimesi bize ilk defa Meşrutiyet dönemine "lâdini", "lâruhbani"
şekliyle girmiş ve kullanılmıştır. Ancak lâik kelimesi ifade
edilmeksizin bu anlayışın bugünkü modern manada olmasa da
Türklerde mevcut olduğu söylenebilir. Günümüzdeki lâik
kelimesinin ifade ettiği modern manaya kavuşması,Tanzimat'la
birlikte başlar. Gülhane Hattı Hümayunu'nda din ve mezhep
hürriyeti öngörülmüş, 1876 "Kanun-i Esasi"nin on birinci
maddesiyle lâikliğe doğru yöneliş, anayasa teminatı altına
alınmıştır. 1909 tarihli Kanun-u Esasi ile bu durum aynı
şekilde muhafaza edilmiştir. Yeni Türk Devleti.1921 tarihli
"Teşkilât-ı Esasiye Kanunu"nda millî hâkimiyet ilkesi ön
plânda tutulmak suretiyle lâiklik anlayışının
gerçekleşmesinde bir adım daha atılmıştır. Nihayet gerek
Osmanlı Devleti anayasalarında,gerekse yeni Türk Devleti'nin
1921,1924 anayasalarında mevcudiyetini muhafaza eden
"devletin dini İslâm'dır" ibaresi 10 Nisan 1928 tarihli 1222
sayılı kanunla yapılan bir anayasa değişikliği ile
kaldırılmış, 5 Şubat 1937 tarih ve 3115 sayılı kanunla
"lâiklik" bir anayasa ilkesi olarak yerini almıştır.
Atatürk'ün gerçekleştirdiği inkılâpların temelini teşkil
eden lâiklik, Türk milletinin maddî, manevî ve fikrî
yapısını modernleştirme istikametine yöneltmiştir.
Lâiklik
prensibi,kongreler döneminden itibaren ortaya çıkan Millî
hâkimiyet prensibinin normal bir gereği olarak yeni Türk
Devletinin temel prensipleri arasında yerini almıştır.
Atatürk'e göre din bir vicdan meselesidir. Dine saygı,
inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur. Buna en
güzel delil Atatürk'ün şu sözleridir; "Din bir vicdan
meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.
Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye muhalif
değiliz. Biz sadece din işlerini devlet işleriyle
karıştırmamaya çalışıyoruz".
Türkiye'de devletin lâikleştirilmesi, toplum hayatında lâik
değerlere yer verilmesi dinin, devlet hayatında siyasî bir
fonksiyon ifa etmesine kesin olarak son verme şeklinde
görülmüştür. Siyasî, sosyal, hukukî ve ekonomik zorunluluğun
sonucu olan lâiklik, bu nedenle devlet idaresi ile birlikte
hukuk, eğitim, dil alanlarını da kapsar.
"Bizim
dinimiz en makul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan
dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için
akla,fenne,ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim
dinimiz bunlara tamamen mutabıktır".
Atatürk'ün din ve lâiklik anlayışında, millet sevgisi ile
birlikte dinine saygılı olma hasletini de görmekteyiz. Onun
gerçekleştirdiği Türk inkılâbında lâiklik din aleyhtarlığı
şeklinde değil, toplum hayatında din hürriyetinin, serbest
düşüncenin güvenilir bir teminatı olarak düşünülmelidir.
İnkılâpçılık; İnkılâpçılık ileriye, gelişmeye yönelik bir
manayı ifade eder. İnkılâpçı bir toplum devamlı bir gelişme
içerisindedir. Tarihî ve sosyal gelişmeler neticesinde
toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde kurallar koymak
inkılâpçı topluma has bir özelliktir.
Atatürk
bu amaçla; "Efendiler, yaptığımız ve yapmakta olduğumuz
inkılâpların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî
ve bütün mana ve eşkâli ile medenî bir heyeti ictimaiye
hâline isal etmektir" diyerek Türk devletinin ve Türk
toplumunun medenî ve insanî yaşayışının gereği, meydana
gelen yeni düzenin korunmasını lüzumlu görmüştür.
Türk
inkılâbını "Türk milletini son asırlarda geri bırakmış
müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni
icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müessese koymuş
olmak" şekliyle tarif eden Atatürk'ün inkılâpcılık anlayışı
söz konusu müesseseleri korumak ve savunmaktır.
Toplumsal geliţmelerin sonucu, toplumsal ihtiyaçları
karşılayan kurallar konulurken, bilimsel arayış, bilimin
ışığı altında gelişmeleri değerlendirme, Türk
inkılâbının,inkılâpçılık anlayışının bir gereğidir.
Atatürk'ün inkılâpçılık anlayışının ardında dünya kültür ve
medeniyetinden,Türk halkını yararlandırma çabası yatıyordu.
Ancak Türk inkılâbı daima Türk'ün karşısına çıkan
ihtiyaçlardan doğması nedeni ile bu anlayışın kendisine
mahsus bir özelliği vardır.
Atatürk'ün gerçekleştirdiği altı ilke hâlinde toplanan
inkılâplar Türk milletinin sosyal ve kültürel oluşumuna o
kadar uygun düşüyordu ki,her inkılâp hamlesi milleti ancak
bu kadar mutlu kılabilirdi |