|
Anadolu(Türkiye) Selçuklularının 1308 yılında ortadan
kalkmasıyla beraber, özellikle Batı

Anadolu'daki
beylikler arasında, Türk birliğini yeniden tesis etmeyi
amaçlayan mücadeleler kızışmış
idi. İşte bu
mücadelelerin neticesinde Anadolu'da Osmanoğullarının
yıldızı parlayacak ve altı yüz yılı
aşan muhteşem
bir Türk devletine tarih tanıklık edecektir.
Osmanoğullarının Menşe'i: Tarihi
kaynaklara
göre Osmanlı devletini kuranlar, Oğuzların 24 boyundan biri
olan Kayı boyuna
mensuptur.
Oğuz an'anesine göre Kayılar, sağ kolda yer alan Boz-okların
Günhan kolunun en büyük
boyudur.
Dolayısıyla Oğuz teşkilât yapısında Kayılar, hakim unsurdur.
Bundan dolayı Dede
Korkut'ta
"hâkimiyet bir gün Kayı'ya değe; bu dediğim Osman neslidir"
denilerek Osmanoğullarının
hâkimiyeti
meşrulaştırılır.
Kayılar,
Malazgirt Savaşı'nın hemen akabinde Anadolu'ya gelen Oğuz
boylarındandır. Dolayısıyla
onların
Anadolu coğrafyası içerisinde yurt tutmaya yönelik göç
hareketleri hem Anadolu'nun
Türkleşmesi
hem de Türkiye tarihinin şekillenmesi bakımından oldukça
önemlidir. Tarihî kaynaklara
göre elli bin
kadar Tatar ve Türkmen gaza ve cihat maksadıyla önce Erzurum
ve Erzincan'a, ardından
da Artuklu
sahasında yer alan Güneydoğu Anadolu'ya yönelmişlerdi. Kayı
boyunun beyi Süleyman
Şah, Halep'e
giderken Fırat'ta boğulmuş ve "Türk Mezarı" da denilen Caber
Kalesi'nde defnedilmiştir.
Beylerini
kaybeden "göçer evli"lerin bir kısmı, bugünkü
Urfa-Viranşehir ve Mardin-Derik kazaları
arasında
bulunan Beriyye'ye gitmiş bir kısmı ise Anadolu'ya
dağılmıştır. Bu sahalar, Kayı boyuna
mensup
Karakeçililer'in günümüzde de yoğun olarak yaşadıkları
bölgelerdir.
Babasının
ölümü üzerine dört yüz kadar göçer evli ile bölgeyi terk
eden Ertuğrul Gazi önce Pasin
Ovası'na,
Sürmeliçukuru'na varıp bir müddet burada kalmış, sonra
Selçuklu Hükümdarı Sultan
Alaaddin'in
çağrısı üzerine Adıyaman ve ardından Ankara civarına
gelmiştir. Yaklaşan Moğol
tehlikesi ve
uçları basan Bizans'a karşı yardımını gördüğü Ertuğrul Gazi
liderliğindeki Kayıları Ankara
civarındaki
Karacadağ'a konduran Sultan Alaaddin, Rumlara karşı
Sultanönü (Eskişehir)'nde
kazanılan
zaferde, ordusunun akıncılığını üstlenen Ertuğrul Gazi'ye
Söğüt, Domaniç ve Ermeni
Beli'ni yaylak
ve kışlak olarak tahsis etmiştir. Ertuğrul Gazi'nin vefatı
üzerine (1281 veya 1288),
küçük oğlu
Osman Bey, Kayıların başına geçmiştir.
|
Osmanlı Devleti Kuruluş Devri |
Osmanlı
Beyliğinin Kuruluşu; Osman Bey, Oğuz aşiretlerinin
ittifakıyla başa geçtikten sonra,
siyasî ve dinî
bakımdan Anadolu'nun en itibarlı ve nüfuzlu tarikatlerinden
Ahilerin mühim bir
şahsiyeti olan
Şeyh Edebali'nin kızı ile evlenerek, gücünü artırmış idi.
Bundan sonra Osman Gazi,
Bizans'a karşı
genişleme politikasını uygulayarak, İnegöl, Karacahisar ve
Yarhisar'ı ele geçirdi ve
bölgenin mühim
merkezlerinden olan Bilecik'i alarak, burayı beyliğin
merkezi yaptı (1299). Bu
tarih devletin
kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultanı III.
Alaaddin Keykubad'ın İlhanlı
Hükümdarı
Gazan Han'ın kuvvetleri tarafından tutulup, İran'a
götürülmesi üzerine Selçuklu
ümerasından
bazıları ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Bey'e teveccüh
göstermiş; Oğuz
an'anesine
göre onun hâkimiyetini tanımayı kabul etmişlerdir. Nitekim
Oğuz beyleri Oğuz Han
töresine göre
tertip edilen bir törende Osman Bey'in önünde diz çökerek,
onun verdiği kımızı
içmek
suretiyle tâbiyetlerini sunmuşlardır. Ancak henüz küçük bir
beylik durumundaki
Osmanoğullarının, şeklen de olsa bu dönemde, İlhanlı
hâkimiyetini tanıdıkları bilinmektedir.
Osman Gazi,
beyliğini ilân ettikten sonra idaresi altındaki bölgeleri
beş kısma ayırarak buraları
güvendiği ve
savaşlarda yararlık gösteren kimselere tevcih etti. Oğlu
Orhan'a Sultanönü, büyük
kardeşi Gündüz
Bey'e Eskişehir'i, Aykut Alp'e İn-önü'yü, Hasan Alp'e
Yarhisar'ı ve Turgut Alp'e
de İnegöl'ü
verdi. Diğer oğlu Alaaddin'e ise şeyh Edebali'nin emin ve
nazırlığında, ailenin geçimi
için, Bilecik
ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302'de Bursa
tekfurunun liderliğinde birleşen
Rum
tekfurlarının Koyunhisar (Bafeon) savaşında ağır bir
mağlûbiyet tatmaları, Osman Bey'in
Bursa ve
Kocaeli taraflarına akınlar yapmasını oldukça
kolaylaştırmıştı. Bir taraftan Bursa öte
taraftan İznik
Türk kuşatması altında tutuluyordu. Ancak yaşlılık sebebiyle
Osman Bey, fetihler
için oğlu
Orhan'ı görevlendirmişti. Nitekim 1324 yılında Osman Bey
vefat etti ve oğlu Orhan Bey
Osmanlı
tahtına çıktı.
Orhan Bey,
1326 yılında Bursa'yı, uzun süren kuşatmanın ardından, ele
geçirince babasının
vasiyetini
yerine getirerek, Osman Gazi'nin naaşını Bursa'ya nakletti
ve burayı devletin yeni merkezi
yaptı. Orhan
Bey'in komutanlarından Akçakoca ve Karamürsel ise İstanbul
kıyılarına kadar akınlarda
bulunuyorlardı. Bu fetih ve akınlardan telâşlanan Bizans
İmparatoru Andranikos büyük bir ordunun
başında
Osmanlılara karşı harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon)
Savaşı'nda ağır bir yenilgi aldı
(1329). Bu
zafer, İznik ve İzmit'in ele geçirilmesini
kolaylaştırmıştır. Rumeliye Geçiş; Karasi
Beyliğinde
başlayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey,
Balıkesir ve civarını topraklarına
katarak,
ileride gerçekleşecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir
mevkiye sahip olmuştur. Nitekim
Karasi
Beyliğinin deniz gücü ve Hacı İl Bey, Evrenos Bey gibi
değerli komutanlar artık Osmanlıların
emrine
girmişlerdir. Bizans içindeki taht kavgaları ve Bulgar-Sırp
saldırıları karşısında, gittikçe
güçlenen
Osmaoğullarından yardım isteyen Kantakuzen'in talebi üzerine
Orhan Bey'in oğlu
Süleyman, bir
orduyla Rumeli'ye geçti (1345). Edirne'yi kuşatan
Bulgar-Sırp kuvvetlerini bozan
Süleyman Paşa
bu zaferin karşılığında Gelibolu'daki Çimpe Kalesi'ni
Bizans'tan aldı. Böylece
Osmanlılar ilk
kez Rumeli yakasında bir üs elde etmiş oluyordu (1356).
Süleyman paşa Gelibolu'nun
ardından
Tekirdağ'a kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara
Anadolu'dan getirilen Türkmenleri
yerleştirdi.
Böylece Rumeli'de de Türkleşme hareketi başlamıştır.
Süleyman Paşa'nın ölümünden
sonra
Rumeli'deki fetihler için kardeşi Murat Bey görevlendirildi
(1359). Ancak 1362'de babası Orhan
Bey'in de
ölümü üzerine Murat Bey, Bursa'ya döndü ve Osmanlıların 3.
hükümdarı olarak tahta çıktı
(1362).Rumeli
ve Balkanlarda Fetihler; I.Murat (Hüdavendigar) önce tahtta
hak iddia eden
kardeşlerini
bertaraf etmekle işe başladı ve bu arada elden çıkan
Ankara'yı yeniden aldı. Anadolu'da
birliğin
sağlanmasının ardından Murat Hüdavendigar, inkitaya uğrayan
Rumeli ve Balkanların fethine
yöneldi. Bu
sırada Balkanlar karşıklık içindeydi. Bir taraftan Sırp
Hükümdarı Düşan'ın ölümü ile
Sırplar
arasında iç mücadeleler şiddetlenmiş, öte yandan Macar Kralı
Layoş, Balkanlarda
Ortadokslara
olan baskıları artırmıştı. Evrenos ve Hacı İl Bey
komutasındaki kuvvetler bu durumdan
da
yararlanarak Keşan'dan Dimetoka'ya kadar olan yerleri fazla
bir mukavemet görmeden ele
geçirmişlerdi.
Sazlıdere Zaferi ile Edirne ve Filibe, Lala Şahin Paşa
tarafından fethedildi (1363/4). Bu
savaşlarda
Bulgarların yanında yer alan Bizans barış yapmak zorunda
kaldı. Türk ilerleyişini
durdurmak
isteyen Macar, Bulgar,Sırp ve Ulahlardan müteşekkil bir
Haçlı ordusu Macar Kralı
Layoş'un
liderliğinde Edirne üzerine yürüdü. Ancak Meriç sahilindeki
Sırp Sındığı denilen mevkiide,
kalabalık
Haçlı ordusunu hazırlıksız yakalayan 10 bin kişilik
kuvvetiyle Hacı İl Bey, büyük bir
bozguna
uğrattı (1364). Sırp Sındığı zaferiyle Osmanlılar,
Balkanlardaki fetihlerine hız verdiler ve
bunu
kolaylaştıracağı için Osmanlı başkenti Bursa'dan Edirne'ye
nakledildi. Fetihler karşısında
çaresiz kalan
Bulgarlar Türk himayesini kabul etmek zorunda kaldılar
(1369). Çirmen Zaferi ile (1372)
Batı Trakya ve
Makedonya'nın bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi ve
Selanik ile Köstendil'in de ele
geçirilmesinin
ardından Sırp Kralı Lazar, vergi verip, gerektiğinde asker
göndermek şartıyla
Osmanlılarla
barış anlaşması imzaladı(1374). Yaklaşık on yıl süren
mücadelede, Rumeli ve
Balkanlarda
fethedilen bölgelere Anadolu'dan mütemadiyen Türk nüfus
kaydırılarak bölgede
demografik
dengeler Osmanlılar lehine değiştirilmeye başlanmıştı. Bu
tarihten sonra bir müddet
Balkanlardaki
fetihlere ara verilmiş ve Anadolu'da Türk birliğini
sağlamlaştırmaya yönelik
düzenlemelere
geçilmiştir. Bu maksatla I. Murat, oğlu Bâyezid'i Germiyan
beyinin kızı ile
evlendirmiş;
Tavşanlı, Emet ve Simav gelinin çeyizi olarak Osmanlılara
verilmiştir. Aynı şekilde
Akşehir,
Yalvaç, Beyşehri gibi bazı şehir ve kasabalar
Hamidoğulları'ndan para karşılığı satın
alınmış,
Candaroğullar da Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Artık
Osmanlıların karşısında tek bir güç
kalmıştı;
Karamanoğulları.
Alaaddin Ali
Bey, Osmanlıların yeniden Balkanlara yönelmesini de fırsat
bilerek, harekete geçmiş
ancak I. Murat
Konya önlerinde Karamanoğullarını yendiğinde Karaman beyi af
dilemek zorunda
kalmıştır(1387)
Murat
Hüdavendigar'ın yeniden Rumeli'ye yönelmesiyle birlikte Niş
ve Sofya da dahil olmak üzere
bütün
Bulgaristan fethedildi.(1385/88). Timurtaş Paşa'nın Sırp
kuvvetleri tarafından baskına uğratılıp,
yenilmesi
üzerine cesaretlenen Bulgar, Leh, Çek ve Macar kralları da
Sırpların yanında yer aldılar.
Fakat Çandarlı
Ali Paşa, Bulgar Kralı Şişman'ı esir alarak Bulgarları bu
ittifakın dışına attı. Buna
rağmen Haçlı
ordusu ilerleyişini sürdürünce, I. Murat ordusunun başına
geçerek düşmanı Kosova'da
karşıladı.
I.Murat'ın oğulları Bâyezid ve Yakup'un da yer aldığı
Osmanlı birlikleri büyük bir zafer
kazandı. Sırp
Kralı Lazar ve oğlu esir edilmiş, düşman kuvvetlerinin büyük
bir kısmı imha olmuştu.
(20 haziran
1389). Fakat I.Murat savaş meydanını gezerken bir Sırp
tarafından hançerlenerek şehit
düştü. Bunun
üzerine Sırp kralı da Osmanlı askerleri tarafından
öldürüldü. Osmanlılar için
Balkanlarda
tutunabilmek yolunda ölüm kalım savaşı olarak görülen
I.Kosova Zaferi Sırplar tarafından
asla
unutulmamıştır. Günümüzde dahi masum Müslüman halka yönelik
vahşetin arkasında bu
mağlûbiyetin
ezikliği ve intikam hissi yatmaktadır.
Anadolu'da
Türk Birliği'nin Sağlanması; I. Murat'ın şehit edilmesinin
ardından oğlu Bâyezid, devlet
adamlarının
ittifakıyla hükümdar ilân edildi. Babasının ölümünü fırsat
bilen Anadolu'daki beyliklerin
Osmanlılar'a
bıraktığı toprakları yeniden ele geçirmek maksadıyla
harekete geçtiklerini haber alan
Bâyezid,
süratle Anadolu'ya döndü. 1390 yılında Germiyan, Aydın,
Menteşe ve Saruhan beylikleri
ortadan
kaldırıldı. Ertesi yıl Hamidoğulları Beyliği toprakları ele
geçirildi ve bu beyliklerin yer aldığı
topraklarda
Anadolu beylerbeyliği adıyla idarî bir ünite oluşturuldu.
Ardından Osmanlıların en
önemli rakip
olarak gördüğü Karaman Beyliğine yönelen Yıldırım Bâyezid,
Konya'yı kuşattı.
Alaaddin Ali
Bey'in barış talebi, Beyşehir ve çevresinin Osmanlılara
bırakılmasıyla kabul
edildi.(1391).
Fakat Yıldırım Bâyezid'in Mora ile ilgilenmesini fırsat
bilerek Ankara Sancak Beyi
Sarı Timurtaş
Paşa'yı esir alması üzerine, Yıldırım Bâyezid, Alaaddin
Bey'e kesin bir darbe
vurmaya karar
verdi. Anadolu'ya geçen Yıldırım, üç gün süren savaşın
ardından ele geçirilen
Alaaddin Bey'i
ortadan kaldırdı ve toprakları Osmanlılara ülkesine dahil
edildi(1397). Karamanoğlu
tehlikesinin
bertaraf edilmesiyle, Anadolu'da Osmanlılara direnebilecek
en güçlü devlet olarak
Kadı
Burhaneddin devleti kalmış idi. Daha 1392 yılında, Kadı
Burhaneddin'in müttefiki
durumundaki
Candaroğlu Süleyman anî bir baskınla öldürülüp beyliğin
Kastamonu şubesi
ortadan
kaldırılmıştı (1392). Ardından, ertesi yıl Amasya ve
Merzifon civarı Osmanlı hâkimiyetine
alınmıştı.
Kadı Burhaneddin'in 1398'de Kara Yülük tarafından
öldürülmesi üzerine, ona bağlı Sivas,
Tokat,
Kayseri, Malatya gibi şehirler birer birer ele geçirildi.
Böylece Fırat'ın batısında kalan
Anadolu
toprakları Osmanlı sancağı altında birleştirilmiş oluyordu.
Yıldırım
Bâyezid'in İstanbul Kuşatması ve Balkanlardaki Fetihleri.
Yıldırım Bâyezid'in Karaman
seferine
anlaşma gereği katılan Bizans İmparatoru V.Yuannis'in oğlu
Manuel'in, babasının ölümü
üzerine
anlaşmayı çiğneyerek İstanbul'a kaçması sebebiyle Yıldırım,
İstanbul'u kuşatmaya karar
verdi. 1391'de
başlayan ilk muhasara 1396 yılına kadar sürdürüldü. Bu
maksatla İstanbul Boğazı'nda
Anadolu Hisarı
inşa edildi. Şehre dış yardımların gelmesini önlemeyi ve
iaşe zorluğu altında
savunmayı
kırmayı hedefleyen bu muhasara Timur'un Anadolu'ya
ulaşmasına kadar fasılalarla devam
ettirilmiştir.
Bu kuşatma sürerken bir yandan da Yıldırım, Bulgaristan,
Arnavutluk ve Bosna
taraflarında
fetih hareketlerine devam etmekteydi. Kuşatma altındaki
Bizans'ın da talebi ile Türklere
karşı yeni bir
Haçlı ittifakı oluşturan Macar Kralı Sigismund, İngiltere
dahil bütün Avrupa
devletlerinden
topladığı 120 bin kişilik bir orduyla harekete geçti.
Yıldırım Bâyezid düşmanı şaşırtan
bir hızla
Niğbolu Ovası'nda düşmanı karşıladı. 50-60 bin kişilik
Osmanlı ordusu, sayıca çok üstün
olan Haçlı
ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Savaş meydanından
kurtulabilenler, kaçarken
Tuna'da
boğuldular.(1396) Haçlılardan geriye sadece muazzam bir
ganimet kalmıştı. Bu ganimetle,
Edirne ve
Bursa'da pek çok cami, medrese ve imaret inşa edilmiştir.
Zaferin ardından, Eflâk, Bosna,
Macaristan ve
Mora üzerine seferler düzenlendi. İtibarı bu zaferle bir kat
daha artan Yıldırım, Niğbolu
dönüşünde
Anadolu birliğini kurmaya yönelik nihaî adımları atmaya
başlayacaktır.
|
Osmanlı Devleti Fetret Devri |
Ankara Savaşı
ve Fetret Devri: Yıldırım Bâyezid, Fırat boylarına kadar
topraklarını genişlettiği sırada,
Timur da İran,
Azerbaycan ve Irak'ı ele geçirmişti. Bazı Anadolu beyleri
Timur'a sığınırken, ülkeleri
istilâ edilen
Celayirli Ahmet ve Karakoyunlu Kara Yusuf da Yıldırım
Bâyezid'in yanına kaçmıştı.
Böylece her
iki devlet biribirine sınır komşusu olmuş, ancak bu durum
iki hükümdarın da Türk
dünyasının
liderliğine oynamaları sebebiyle olumsuz neticeler
doğurmuştur. Timur, Osmanlılara
sığınan
Celayirli Ahmet ve Kara Yusuf'un iade edilmemesini bahane
edip Sivas'ı kuşatmış ve
kendisine
teslim edilmesine rağmen şehiri tahrip etmişti(1400). Bu
olaydan sonra da her iki
hükümdar
arasında mektuplaşmalar devam etti. Fakat Timur'un, Anadolu
beyliklerine topraklarının
geri verilmesi
ve bazı şehirlerin kendine bırakılması gibi talepleri
Yıldırım tarafından reddedildi.
Dolayısıyla
iki fatih için savaş artık kaçınılmaz hâle gelmişti. 160
binlik Timur'un ordusunu, 70 bin
kişiyle Çubuk
Ovası'nda karşılayan Yıldırım Bâyezid, savaşın başlarında
üstünlüğü ele geçirdi.
Ancak Timur'un
safında eski beylerini gören bazı askerlerin saf
değiştirmesi ve Kara Tatarların
Osmanlı
ordusunun arkasını çevirmesi savaşın talihini değiştirdi.
Bir avuç askerle direnmeye çalışan
Yıldırım
Bâyezid sonunda esir edildi (26 Temmuz 1402). Ankara
Savaşı'nı kazanan Timur, Anadolu
beyliklerini
tekrar ihya etti ve böylece Anadolu Türk birliği parçalandı.
Balkanlardaki Türk ilerleyişi
durduğu gibi
bir kısım topraklar da elden çıktı. Yıldırım'ın oğulları
arasındaki taht mücadeleleri
Osmanlı
devletinin "Fetret Devri" boyunca 12 yıl müddetle devam
etti. Şayet bu savaş
gerçekleşmemiş
olsaydı, hiçbir direnme gücü kalmayan İstanbul büyük bir
ihtimalle Yıldırım Bâyezid
zamanında
Türklerin eline geçecekti. Dolayısıyla Ankara Savaşı
Osmanlıları en az 50 yıl geriye
götürmüştür.Esir düşen Yıldırım Bâyezid, yedi ay boyunca
Timur'un yanında şehir şehir
dolaştırıldıktan sonra üzüntüsünden ecele yenik düştü.
Osmanlı şehzadeleri tahtın sahibi olabilmek
için kıyasıya
birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Bu mücadele Çelebi
Mehmet'in tek başına
devlet
idaresine hâkim oluşuna kadar devam etti (1413). Çelebi
Mehmet kardeşleri Süleyman, İsa ve
Musa Çelebi'yi
bertaraf ettikten sonra Anadolu Türk birliğini yeniden tesis
etmek için çaba sarf etti.
Güçlenen
Karamaoğullarının nüfuzunu kırdı, Karamanoğlu Mehmet Bey'in
eline geçen Osmanlı
topraklarını
geri aldı. Candaroğulları beyliğinden Çankırı'yı ve ardından
Canik (Samsun) bölgesini
yeniden
Osmanlı ülkesine kattı. Fakat Şehzade Mustafa ve Simavna
Kadısı oğlu Şeyh Bedreddin'in
isyanları
ülkeyi karıştırmaktaydı.(1419) Şehzade Murat Rumeli ve
Manisa'da ortaya çıkan bu isyanı
bastırdı, Şeyh
Bedreddin ve adamları yakalanarak idam edildi. Timur'un
beraberinde götürdüğü
Mustafa Çelebi
de Anadolu'ya döndüğünde tahtta hak iddia etmişti. Şehzade
Mustafa'nın Selânik'te
başlattığı
isyan bastırıldı. Asi şehzade Bizans'a sığınmak zorunda
kaldı. Çelebi Mehmet öldüğü
zaman Osmanlı
ülkesinde sükûnet büyük oranda tesis edilmeye başlanmıştı
(1421).
Babasının en
büyük yardımcısı olan şehzade Murat tahta çıktığı zaman
Bizans tarafından
karşısına
çıkarılan amcası Mustafa Çelebi'nin isyanını bir kez daha
bastırdı ve Bizans'ı
cezalandırmak
için İstanbul'u kuşattı(1422). Bu defa küçük kardeşi Şehzade
Mustafa'nın isyan
haberini alan
II.Murat, kuşatmayı kaldırarak kardeşini cezalandırmak
zorunda kaldı. İsyancıların
yanında yer
alan Anadolu beyliklerine karşı harekete geçen II.Murat,
Candaroğlu İsfendiyar Bey'i
itaat altına
aldı. İzmir Beyi Cüneyd'i ortadan kaldırıp, İzmir, Aydın ve
Menteşe civarını ele geçirdi.
Germiyanoğlu
Yakub Bey'in çocuğu olmadığından, topraklarını Osmanlılara
bırakmayı vasiyet
etmişti. Onun
ölümüyle Germiyan ili de Osmanlılara katılmış oldu(1428).
Balkanlarda da durum
Osmanlılar
lehine düzelmeye başladı. Nitekim Fetret devri sırasında
elden çıkan topraklar geri
alındığı gibi,
1440'a kadar Belgrat hariç bütün Sırp toprakları Osmanlı
hâkimiyetine girmişti. Fakat
Erdel ve
Eflâk'ta üst üste gelen bazı küçük bozgunlar Avrupa'da büyük
bir sevinçle karşılanarak,
Osmanlılara
karşı yeni bir Haçlı seferinin tertip edilmesine cesaret
vermişti. II. Murat,
Balkanlardaki
Osmanlı varlığını tehlikeye atmamak için Macarlarla Segedin
Antlaşmasını imzaladı
(1444) ve bu
anlaşmadan sonra tahttan feragat etti. Küçük yaştaki oğlu II.
Mehmet'in hükümdar
olmasını
fırsat bilen Macarlar anlaşmayı bozdu ve yeni bir Haçlı
ittifakı oluşturuldu. II. Murat
yeniden
ordunun başına geçerek düşmanı Varna Savaşı'nda karşıladı.
Macar kralı öldürüldü.
Haçlıların
lideri durumundaki Jan Hünyad güçlükle kaçabildi(1444).
Çandarlı Halil Paşa'nın
ısrarıyla
ikinci kez tahta çıkan II. Murat, Mora ve Arnavutluk'a sefer
düzenledi. Varna'nın intikamını
almak isteyen
Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II. Kosova
Muharebesi'nde bir kez daha
Sırplar büyük
bir yenilgiye uğratıldı (1448). Varna ve Kosova savaşlarıyla
Osmanlılar Balkanlardaki
durumunu iyice
güçlendirmiş, Bizans'ın batıdan yardım alma umutları ise
tamamen ortadan
kaldırılmıştır. II. Murat 48 yaşında ölünce II. Mehmet
yeniden Osmanlı tahtının sahibi olmuş
(1451) ve
Osmanlı Devleti artık bu dönemde tam bir cihan devleti
hâline gelmiştir.
|
Fatih ve Cihan Devleti'nin Doğuşu |
İstanbul'un
Fethi: II. Mehmet, babasının ölümü üzerine ikinci kez
Osmanlı tahtına oturduğunda,
devletin
ortasında bir şer adacığı hâlinde kalmış köhne Bizans'ı
ortadan kaldırmayı öncelikle hedef
olarak
belirlemişti. Böylelikle Osmanlı devleti tam bir cihan
devleti haline gelebilecekti. Hedefini
gerçekleştirmek için ilkin Sırbistan ve Eflâk ile anlaşma
imzalayan Fatih, Karamanoğlu tehlikesini de
geçici de olsa
bertaraf etti. Bizans'a ulaşabilecek muhtemel yardımı
önlemek için Boğaz'ın Avrupa
yakasına
Rumeli Hisar'ını yaptırarak kuşatma hazırlıklarını
tamamladı. Nihayet kuşatılan İstanbul'a
karşı 6 Nisan
1453'te kara ve denizden saldırı başlatıldı. II. Mehmet,
Edirne'de döktürdüğü çağının en
güçlü
toplarıyla İstanbul surlarını karadan sarsarken 18 Nisan'da
donanma bütün İstanbul adalarını
ele
geçiriyordu. Fakat, Haliç'in zincirle kapatılması sebebiyle
kara ve deniz birlikleri müşterek bir
harekâta
geçemiyor ve bu durum da kuşatmanın başarısına gölge
düşürüyordu. Nihayet 22 Nisan'da
Osmanlı
donanmasının karadan Haliç'e indirilmesi gibi müthiş bir
plânın gerçekleştirilmesi,
kuşatmanın
seyrini değiştirmeye başlamıştı. Seksen parçalık donanmayı
bir anda karşılarında gören
Bizans'ın
direnme gücü artık kırılmıştı. 29 Mayıs 1453'teki nihaî
harekâtla İstanbul fethedildiğinde, II.
Mehmet,
Peygamberimizin müjdesine mazhar oluyor ve "feth-i mübin"
ile "Fatih"lik şerefini elde
ediyordu.Bizans'ın ortadan kaldırılması hem Türk tarihi hem
de dünya tarihi açısından büyük bir
öneme
sahiptir. Bu fetihle Osmanlı Devleti, artık tam bir cihan
devleti hâline gelmiş, İslâm dünyası ve
Avrupa içinde
büyük bir prestij ve güç kazanmıştır. Avrupa için bu fetih
çağ açıp, çağ kapayan bir
fetihtir.
Katolik Avrupa'nın, Ortadoks dünyasıyla bütünleşme çabaları,
İstanbul'un fethiyle önlenmiş,
aksine
Balkanları da tamamen ele geçirmek suretiyle Fatih, kısa
zamanda Ortadoksları himayesi
altına
almıştır. Nitekim Papa V.Nikola'nın Türklere karşı harekete
geçilmesi fikri pek taraftar
bulamamış,
aksine, Ege adalarındaki halk, Balkanlardaki bazı
despotluklar ve prensler Fatih'i
İstanbul'un
fethinden dolayı kutlayan mektuplar yazmışlardır. Papa'nın
isteğine sadece Almanya,
Napoli ve
Venedik olumlu cevap vermiş fakat onlar da kendilerinden
ziyade Sırp, Macar ve Arnavutları
kışkırtarak
sonuç almaya çalışmışlardır.
Fatih'in Batı
Politikalar: Sırbistan Seferleri; İstanbul'un fethinden
sonra Osmanlılara bağlılığını
bildiren ve
ele geçirdiği bazı kaleleri geri veren Sırplar Macarlar ile
iş birliği yaparak yeniden
düşmanlıklarını göstermeye başlamışlardı. Bunun üzerine
1454-1457 arasında üç kez peşpeşe
Sırbistan'a
sefer düzenlendi. Belgrat dışındaki bütün Sırp toprakları
ele geçirildi. Sırp Kralı
Bronkoviç'in
ölümüyle başlayan taht mücadelelerinden faydalanan
Osmanlılar, Sırpları vergiye
bağladılar.
Taht kavgalarının yeniden alevlenmesi üzerine, Mora
seferinde bulunan Fatih, Sırp
meselesine son
verilmesini emretti. Mahmut Paşa, 1459'da başkentleri
Semendire'yi ele
geçirilerek
Semendire Sancakbeyliğini oluşturdu. Böylece Sırbistan'da
350 yıl sürecek Osmanlı
hâkimiyeti
başlamış oluyordu.
Arnavutluk
Seferleri; Papalık ve Napoli krallığının desteği ve
kışkırtmasıyla harekete geçen
Arnavutluk
hâkimi İskender Bey, vurkaç taktiği ile Osmanlı kuvvetlerine
baskınlar
düzenlemekteydi. Bunun üzerine Fatih, bizzat sefere çıkmaya
karar verdi. 1465 yılında
gerçekleşen
I.seferde, İlbasan Kalesi'ni yaptırıp, içine asker
yerleştiren Fatih, Balaban Paşa'yı
bölge için
görevlendirerek, geri döndü. Ancak, Papa ve diğer
devletlerden aldığı kuvvetlerle
Türklere
saldıran İskender Bey, Balaban Paşa'yı şehit etti ve İlbasan
kalesi'ni kuşattı. Bunun
üzerine Fatih
II. Arnavutluk Seferi'ne çıktı (1467). Ele geçirilen
topraklarda yeni garnizonlar
oluşturuldu.
Bu sırada İskender Bey ölmüş ve yerine oğlu Jean geçmişti.
Arnavutlukta başlayan
kargaşa
sebebiyle Fatih 3. kez Arnavutluk seferini başlattı.
Arnavutların elinde kalmış olan Kroya
ve İşkodra
kuşatıldı. Nihayet 1479'da Arnavutluk da bir Osmanlı
vilayeti haline gelmiş oluyordu.
Mora
Seferleri; İstanbul'un fethinden sonra Bizans İmparatoru XII.
Konstantin'in oğulları, rakipleri
Kantakuzen
ailesine karşı Mora'da, Osmanlıların yardımını istemişlerdi.
Turahanoğlu Ömer Bey,
akıncıları ile
duruma müdahale etti ve muhalifler bertaraf edildi. Fakat bu
sefer iki kardeş arasında
mücadele
başlamıştı. Bölge ülkelerinin Mora'yı istilâ niyetlerini
bilen Fatih 1458'de harekete geçti.
Korent'i ele
geçiren Fatih, Mora'nın bir kısmını merkeze bağlayarak,
burada bir sancak oluşturdu.
Atina ve diğer
bölgeler ise Osmanlı yönetimini kabul etti. Kardeşi
Dimitrios'a karşı Arnavutların
desteğini alan
Tomas'ın Osmanlılarla yapılan anlaşmayı bozması üzerine
2.kez Mora'ya sefer
düzenlendi.
Tomas, Papa'nın yanına kaçmak zorunda kaldı. Bölgeye çok
sayıda Türk yerleştirildi.
Venedikliler
bölge halkını Osmanlılara karşı ayaklandırmaya
çalışıyorlardı. Ancak bunda başarı
kazanamayan
Venedik, Osmanlı kuvvetleri tarafından bozguna uğratıldı
(1465).
Eflâk ve
Boğdan Seferleri; Yıldırım zamanında vergiye bağlanan Eflâk
Prensliği'nin başına Fatih
tarafından
Vlad (Kazıklı Voyvoda) getirilmişti(1456). Osmanlılara bağlı
görünen Vlad aslında
gizliden
gizliye düşmanlık ediyordu Vlad'ın Fatih'in elçilerini
kazığa oturtarak öldürmesi üzerine
1462 yılında
Fatih, Eflâk'a bir sefer düzenledi. Boğdan'dan da yardım
alan Osmanlı kuvvetleri
voyvodayı uzun
süre takip etti. Neticede, sığındığı Macarların,
Osmanlılarla yaptığı anlaşma
üzerine Vlad'ı
esir etmeleri ile mesele çözüldü. Fatih voyvodalığa Radul'u
getirdi ve Eflâk bir
Osmanlı
eyaleti hâline geldi. 1455'ten itibaren Osmanlı Hâkimiyetini
tanıyan Boğdan Prensliği'nin
Kefe'nin
fethinden sonra izlediği düşmanca siyaset üzerine Osmanlı
kuvvetleri 1476'da Boğdan'a
girdi.
Fatih'in bizzat başında olduğu Osmanlı kuvvetleri Boğdan
ordusunu büyük bir bozguna
uğrattı.
Böylece Boğdan da yeniden Osmanlı hâkimiyetini tanımış
oluyordu.
Bosna-Hersek
Seferleri; Osmanlılara vergi yoluyla bağlı olan Bosna
Kralının, anlaşmalara riayet
etmemesi
üzerine Üsküp'ten harekete geçen Fatih, Sadrazam Mahmut Paşa
ve Turahanoğlu
Ömer Bey'e
Bosna'nın tamamen fethedilmesi emrini vermişti. 1463
yılındaki seferle Bosna Kralı
Osmanlı
hâkimiyetini yeniden tanıdı. Ancak şeyhülislamın da
fetvasıyla sonra öldürüldü ve bu
topraklarda
Bosna Sancakbeyliği oluşturuldu. Fakat ordunun İstanbul'a
dönmesi üzerine aynı yıl,
Macar kralı
Bosna'ya girdi. İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar,
Yayçe dışındaki bütün kale
ve şehirleri
yeniden ele geçirdiler. Bosna seferleri esnasında Hersek
Kralı Stefan da ülkesinin bir
kısım
toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında
bırakılmıştı. Ancak 1483
yılında Hersek
tamamen Osmanlı toprağı hâline gelecektir.Fatih, Bosna'yı
Osmanlı topraklarına
kattığı zaman
"Bogomil" mezhebindeki Bosnalılara çok iyi davranmıştı. Hem
Katolik hem de
Ortadoksların
kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller bu
sebeple Osmanlı
yönetimine
sıcak bakmışlar ve kendilerine sağlanan din ve vicdan
hürriyetinden etkilenerek
zamanla
Müslüman olmuşlardı. İşte bu Müslüman Bosnalılara "Boşnak"
denilmektedir.
Fatih devrinde
Osmanlıların karada en güçlü komşusu ve rakibi Macarlar,
denizde ise Venedik idi.
Macarlar bu
dönemde tek başlarına Osmanlılarla baş edemeyeceklerini
bildiğinden, doğrudan bir
savaşı göze
alamamış, Fatih de tabiî sınır olan Tuna'yı geçmeyi
düşünmemiştir. Ancak akıncılar
vasıtasıyla,
Macaristan'a güvenliğin sağlanmasına yönelik yüzlerce
başarılı akın düzenlenmiştir.
Keza Venedik
Cumhuriyeti de Osmanlılarla doğrudan karşılaşmaktansa
Balkanlardaki diğer
devletleri
kışkırtmayı yeğ tutmuştur. Güçlü donmasıyla Mora ve Ege'deki
adalara sahip olmak
isteyen
Venedik, Osmanlılar karşısında istediği sonucu alamamış,
aksine pek çok ada ve kıyı
kaleleri
Osmanlıların eline geçmiştir.
Ege Adalarının
Fethi; İstanbul'u ele geçiren Fatih, Bizans'a ait bütün
toprakları hâkimiyeti altında
birleştirmek
istiyordu. Böylece Bizans'ın yeniden dirilmesini önleyeceği
gibi, iktisadî ve siyasî
açıdan da
nüfuz alanını genişletebilecekti. Öncelikle Anadolu kıyısına
yakın adaları hedef alan
Fatih, Bizans,
Venedik ve Cenevizlilerin elindeki bu adalardan Anadolu'ya
yapılan korsan
akınlarının
önünü kesmiş olacaktı. İkinci olarak Orta ve Doğu
Akdenizdeki adalar hedef alınmıştı
ki, bu adalar
Fatih'in İtalya'ya yani eski Roma'ya geçişini
kolaylaştıracaktı.( Nitekim Gedik Ahmet
Paşa
komutasındaki bir Osmanlı donanması Napoli Krallığının
elindeki Otranto'yu fethetmiş ve
buradan Güney
İtalya'ya akınlar düzenlenmiştir.(1480) Fakat Fatih'in
ölümünden sonra başa
geçen II.
Bâyezid, Gedik Ahmet Paşa'yı geri çağırınca, şehir
savunmasız kalmış ve İtalyanlar
kaleyi tekrar
ele geçirmişlerdir).1456 yılında öncelikle Çanakkale
Boğazı'na hâkim olan adalardan
Gökçeada
(İmroz), Taşoz Enez ve Semendirek adaları ele geçirildi.
Aynı tarihlerde Limni ve Midilli
halkı Türk
yönetimine girmek için Osmanlılara başvurmuştu. Önce Limni,
ardından, uzun süren
kuşatmayı
müteakip Midilli (1467) ele geçirildi. Venedikliler 264
yıldır ellerinde tuttukları Ağrıboz
Adası'ndan
Mora ve Ege adalarındaki Türk birliklerine karşı
saldırılarını yoğunlaştırmaktaydılar.
Bunu önlemek
maksadıyla Ağrıboz'un fethine karar veren Osmanlılar
neticede 17 gün süren
kuşatmadan
sonra amaçlarına ulaştılar. Epir despotunun elindeki Zanta,
Kefalonya ve Ayamavra
gibi adalar da
Fatih'in saltanatının son zamanlarında Osmanlı topraklarına
dahil edilmiştir. Ancak
St. Jean
şovalyelerinin elindeki Rodos'a karşı girişilen birkaç
muhasara neticesiz kalmıştır.
Fatih'in Doğu
Politikası: Karadeniz Politikası; Osmanlılar, Anadolu'nun
büyük bir kısmını
hâkimiyetleri
altına almalarına rağmen kuzeyde, Karadeniz kıyısındaki bazı
yerler Trabzon
Rumları,
Cenevizliler ve Candaroğullarının elinde bulunuyordu.
Anadolu Türk birliğinin sağlanması
ve ticaret
güvenliği açısından bu bölgelerin ele geçirilmesi şarttı.
İşte bu sebeplerle, Fatih karadan
ve denizden
kuvvetlerini harekete geçirdi. 1461 yılında Cenevizlilerin
elindeki önemli bir üs olan
Amasra teslim
olmak zorunda kaldı. Seferin kendisine karşı yapıldığını
sanan Candaroğlu İsmail
Bey,
Kastamonu'yu terk ederek Sinop'a çekildi. Bursa'ya dönerek
birliklerini takviye eden Fatih,
Trabzon
seferine çıkarken, Sinop da dahil Candaroğullarının
topraklarını savaşmaksızın ele
geçirdi.
Fatih'in asıl amacı 1204 yılında Lâtinlerin İstanbul'u işgal
etmesi üzerine Bizans
hanedanına
mensup Komnenlerin ayrı bir devlet oluşturdukları Trabzon
idi. Osmanlılara vergi
vermeyi kabul
eden Trabzon Rumları bir taraftan Fatih'in rakibi olan Uzun
Hasan ile ittifak içine
girmişti.
Nihayet Fatih, karadan birliklerini Trabzon'a gönderirken,
bir donanma da Sinop'tan
kalkarak
bölgeye yöneldi. Bu sırada Uzun Hasan'ın Osmanlı ordusunu
arkadan çevirebileceği
ihtimaline
karşı Fatih, ordusunu Sivas'ın güneyinden Yassıçemen'e
çevirdi. Uzun Hasan'ın annesi
Sara Hatun'un
ricası üzerine Akkoyunlularla bir anlaşma yapıldı. Anlaşmaya
göre Akkoyunlular,
Trabzon
Rumlarına yardım etmemeyi vaat etmişlerdir. Anlaşmanın
akabinde kara ve denizden
Trabzon
yeniden kuşatıldı. Çaresiz kalan Trabzon Hâkimi David Komnen
şehri teslim etmeyi
kabul etti (26
Ekim 1461). Böylece 258 yıl devam eden Trabzon Rum
İmparatorluğu da tarihe
karışmış oldu.
Karadeniz'in
Anadolu kıyılarını tamamen hâkimiyetine alan Fatih'in bundan
sonraki hedefi, önemli
ticaret
limanları olan Ceneviz kolonilerini ortadan kaldırarak,
Karadeniz'i tam bir Türk gölü yapmak
idi.
Gedik Ahmet
Paşa komutasındaki donanma 1475 yılında Kefe, Azak ve Menkup
iskele ve kalelerini
ele geçirdi.
Böylece Osmanlılar, Altınorda Hanlığı'nın zayıflamasıyla
ortaya çıkan Kırım Hanlığı ile
komşu oldu.
Azak Kalesi'nin düşürülmesi sonucunda bazı Cenevizliler ile
birlikte Kırım hanlarından
Mengli Giray
Han da esir edilmişti. Mengli Giray Han'ın İstanbul'a
getirilmesiyle Kırım Hanlığı
Osmanlı
hâkimiyetine girmiş oldu. (1478). Kırım hanları 350 yıl
boyunca Osmanlıların batıya karşı en
güçlü
müttefikleri olarak hizmet vermişlerdir.Anadolu'da Türk
Birliğinin Gerçekleşmesi; Osmanlıların
kuruluş
devrinden beri en ciddî rakipleri durumundaki
Karamanoğulları, Fatih'in politikalarına karşı,
Akkoyunlu ve
Memlûklu devletlerinin desteğini sağladığı gibi,
Venediklilerle de bir ittifak kurmakta
sakınca
görmemişlerdi. Bu düşmanca tavır üzerine Fatih 1466 yılında
Karamanoğulları üzerine
yürümeye karar
verdi. Beylik topraklarının büyük kısmı Osmanlıların eline
geçmesine rağmen Fatih,
Larende ve
Silifke yörelerine çekilen Karamanoğullarına karşı
mücadeleyi, Otlukbeli Savaşı'nın
sonrasında da
sürdürmüştür. Fakat Karaman Beyi Kasım'ın ölümünden sonra
(1483) beylik
tamamen oradan
kalkmış olacaktır. Akkoyunlu Beyi Uzun Hasan, 1467 yılında
Karakoyunlu
topraklarına
sahip olunca Osmanlılar aleyhine hâkimiyetini genişletmeye
başlamıştı. Anadolu birliği
yönündeki bu
tehlike üzerine Fatih, 1473'te harekete geçti. Otlukbeli
mevkiinde yapılan savaşta
Osmanlılar
büyük bir zafer kazandılar. Artık Akkoyunlular Osmanlılar
için bir tehlike olmaktan
çıkmıştı.
Fatih bundan
sonra Hicaz su yolllarının onarımı hususunu bahane ederek
Memlûklar'a karşı
harekete
geçti. Fakat bu dönemde Memlûklarla büyük bir savaşa
girilmemiştir. Fatih'in 1481'de
hazırlık
yaptığı ve ölümüyle yarım kalan seferin ya Rodos'a ya da
Mısır'a yönelik olduğu söylenir.
Fatih'in ölümü
üzerine Osmanlı tahtına büyük oğlu Bâyezid geçmişti. Ancak
diğer oğlu şehzade
Cem, Rodos
şovalyelerinin eline düşmesiyle sonuçlanan,taht mücadelesine
girmişti. Bâyezid'in
mütereddit ve
ihtiyatlı politikaları sebebiyle, Akkoyunluların yerini alan
Safaviler güçlenerek
Anadolu'da
Şahkulu İsyanı gibi ayaklanmaları kışkırtmış, Memlûklara
karşı başarısız seferler
düzenlenmiştir. Buna rağmen Bâyezid döneminde Kili ve
Akkerman ele geçirilerek Boğdan
tamamıyla
Osmanlı hâkimiyetine girmiş(1484), Venedik ve Haçlılara
karşı denizlerde üstünlük
kurulmuş,
Modon, Koron, İnebahtı ve Navarin gibi Mora kıyılarındaki
kale ve limanlar zapt
edilmiştir(1502).
Barbaros
kardeşlerin denizlerdeki zaferlerine rağmen özellikle
doğudaki olumsuz gelişmeler ve
Şahkulu
İsyanı(1511), devlet işlerinden elini çeken Bâyezid'in
sağlığında şehzadeler arasındaki taht
mücadelesinin
kızışmasına vesile olmuştur. Nitekim Şehzade Selim'in
mücadeleyi kazanması
üzerine 1512
yılında II. Bâyezid tahttan feragat etmiştir.
Yavuz Sultan
Selim Devri; Henüz Trabzon'da vali iken Doğu'da Safavilerin
nasıl güçlendiğini gören
ve onlarla
başarılı bir mücadeleye giren Selim, tahta çıktıktan sonra,
Anadolu'daki mezhep
mücadelesine
bir son vermek için Safavilerle doğrudan savaşa girmeyi
kaçınılmaz görmekteydi.
Nihayet
ordusunun başında Doğu seferine çıkan Yavuz Selim, Çaldıran
Ovası'nda Şah İsmail'in
ordusuyla
büyük bir meydan muharebesi yaptı. İki Türk hükümdarının
mücadelesinden Selim üstün
çıktı (23
Ağustos 1514). Doğu Anadolu toprakları Osmanlıların eline
geçti. Yavuz, Tebriz'e kadar Şah
İsmail'i takip
etti. Dulkadiroğulları beyliği Osmanlı yönetimine alındı ve
sonra ilhak edildi
(1515)Babası
döneminde Memlûklara karşı yapılan seferlerin çoğu kez
başarısızlıkla neticelenmesi,
Osmanlıların
doğu'da ve İslâm dünyasında üstünlük kurmaları önündeki en
büyük engel idi. Bu
sebeple,
Safavi tehlikesini bertaraf ettikten sonra Yavuz, Memlûklara
karşı büyük bir ordu hazırladı.
Mısır Memlûk
Sultanı Kansu Gavri, Osmanlı ordusunu Halep'in kuzeyinde
karşıladı. Ancak
Mercidabık
Savaşı Osmanlıların zaferiyle son buldu (24 Ağustos 1516).
Kansu Gavri savaş sırasında
öldü.
Malatya'dan Sina yarımadasına kadar olan topraklar
Osmanlıların eline geçti. Kışı Şam'da
geçiren Yavuz,
tekrar Mısır'a yöneldi. Yeni Memlûk Sultanı Tomanbay ile
Kahire'nin kuzeyindeki
Ridaniye
mevkiinde yapılan savaşı da Osmanlılar kazandı. (22 Ocak
1517). Bu savaş Memlûk
Devleti'nin
sonu oldu. Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz Osmanlı
hâkimiyetine girdi. Hülagû'nun Bağdat'ı
işgal
etmesiyle Memlûk himayesine giren halifelik müessesesi de
böylece Osmanlılara geçmiş
oluyordu.
Nitekim Mekke şerifi şehrin anahtarını Yavuz Sultan Selim'e
sunarak itaatini bildirmişti.
Yavuz dönemi
Osmanlıların doğu'da ve İslâm dünyası'nda en büyük güç
haline geldiği bir dönemdir.
|
Yükseliş Döneminin Zirvesi: Kanuni Sultan Süleyman |
Yavuz Sultan
Selim'in sekiz yıl süren hâkimiyet devrinden sonra Osmanlı
tahtına oğlu I.Süleyman
geçti (1520).
I.Süleyman'ın 46 yıllık saltanatında Osmanlı Devleti siyasî,
askerî ve iktisadî açılardan
zirveye
ulaşmıştır. Bu sebeple dost düşman ona Kanuni, Muhteşem,
Büyük Türk gibi lâkaplarla
hitap etmiş ve
tarihe de böyle geçmiştir.
Avrupa'daki
Gelişmeler; Kanuni döneminde özellikle Avrupa'da önemli dinî
ve siyasî değişiklikler söz
konusudur.
Güçlü Macar krallığının Osmanlı hâkimiyetine girmesinden
sonra, Kutsal Roma-Cermen
İmparatoru
Şarlken en ciddî rakip hâline gelmiş, onun oluşturduğu
imparatorluğun uzantısı
durumundaki
Avusturya Arşidükalığı Osmanlılara sınırdaş olmuştur. Bu
devlet ile Avrupa'nın en güçlü
hanedanı
olacak olan Habsburglar Avrupa'yı âdeta parselleyeceklerdir.
Bu dönemde güçlenmeye
başlayan
Protestanlık, Avrupa'da mezhep çatışmalarının
şiddetlenmesine sebep olmuştu. Doğu
Avrupa'da da
Lehistan ve Ortadoks Rusya güçlenmeye başlamıştı. Kanuni,
Avrupa'daki siyasî ve dinî
çekişmelerden
faydalanarak, onların birleşmemesine özen göstermiş ve bunu
bir devlet politikası
hâline
getirmiştir. Yine bu dönemde Akdeniz'de ve Okyanuslarda
güçlü bir ticarî ve iktisadî filo
oluşturan
İspanyol ve Portekiz donanmaları Venedik'in yerini almış
görünüyordu.
Belgrat'ın
Fethi ve Macaristan Seferi; Fatih'in Sırbistan seferinde ele
geçirilemeyen Belgrat, Avrupa
içlerine
yapılacak akınlar için bir sıçrama noktası idi. Bu sebeple
Kanuni, Macaristan seferine
çıktığında
ilkin Belgrat'ı kuşattı ve ele geçirdi(1521). Burayı bir üs
olarak kullanan Osmanlılar artık
rahatlıkla
Avrupa içlerine sefer yapabilecekti. Nitekim Şarlken'e
tutsak olan Fransa Kralı Fransuva'yı,
kendisinden
yardım talep etmesi üzerine, kurtarmayı amaçlayan Kanuni,
1526 yılında karşısındaki
ittifakı
parçalamak amacıyla yeniden Macaristan üzerine bir sefer
düzenledi. 29 Ağustos 1526'da
Mohaç Meydan
Muharebesi ile Macar ordularını imha eden Kanuni, Budin'i
(Budapeşte) ele geçirdi.
Macaristan'ın
bir bölümü ilhak edildi ve kalan kısmı Erdel Krallığı
oluşturularak Osmanlı hâkimiyetine
alındı.
Avusturya
Seferleri; Macaristan'ın ele geçirilmesi üzerine, ölen Macar
kralı ile akrabalığını öne süren
Avusturya
Arşidükü Ferdinand, Macar topraklarında hak iddia etmiş ve
Budin'i işgal etmişti. Bunun
üzerine
Kanuni, yeniden Macaristan'a sefer düzenledi. Budin
kurtarıldı. Ancak Kanuni'nin asıl
maksadı Viyana
idi. Osmanlı ordusu şehri kuşattı ise de ele geçirmeye
muvaffak olamadı(1529).
I.Viyana
Kuşatması'nın sonuçsuz kalmasından cesaretlenen Ferdinand,
Budin'i tekrar işgal etti.
Kanuni ünlü
"Alman Seferi" ile mukabele ederek işgal edilen yerleri geri
aldı. Ferdinand ile
İstanbul'da
bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Ferdinand, Macaristan
üzerinde hak talep
etmeyecek ve
Osmanlı hâkimiyetini tanıyacak ve elinde bulundurduğu
Macaristan'a ait topraklar için
de Osmanlılara
vergi verecekti.(1533).
Ferdinand'ın
Macar kralının ölümünü fırsat bilerek anlaşmayı bozması
üzerine Kanuni yeniden
sefere çıktı.
1562'deki bu sefer sonucunda Macaristan'da Erdel
Beylerbeyliği oluşturuldu.
Avusturyalılar
fırsat buldukça Macar topraklarına tecavüz etmişler ve her
seferinde de Osmanlılardan
gerekli cevabı
almışlardır. Nitekim Kanuni'nin son seferi de Avusturya'ya
karşı olmuş ve Zigetvar
Kalesi
kuşatılmıştır (1566)
Fransa ile
Münasebetler ve İlk Kapitülâsyon; Avrupa birliğini sağlamak
isteyen Roma-Cermen
İmparatoru
Şarlken, bu maksatla Fransız Kralı Fransuva'yı esir etmişti.
Kendisinden yardım isteyen
kral ile iyi
ilişkiler kuran Kanuni böylece Şarlken'e karşı bir müttefik
kazanmış oluyordu. 1535
yılında iki
ülke arasında ticaret ve dostluk anlaşması imzalandı.
Anlaşma ile her iki ülke serbest
ticaret hakkı
elde edecek ve bu haklar iki hükümdarın yaşadığı sürece
geçerli olacaktı. Lâkin
kapitülasyon
adıyla tarihe geçecek olan bu ticarî imtiyazlar sürekli hâle
getirilmiş, sonraki devlet
adamlarının
basiretsizliği sebebiyle tek taraflı işlemeye başlamış ve
başka devletlere de imtiyazların
tanınmasıyla
Osmanlı ekonomisi giderek dışa bağımlı hâle gelmiştir.
İranla
Münasebetler; Şah İsmail'in yerine geçen oğlu I.Şah Tahmasp,
babası gibi, Osmanlıların
düşmanı olan
Venedik ve Avusturya ile ittifak kurmakta bir beis
görmüyordu.
Osmanlı
ordusu, Avrupa'ya sefere çıktığında Safaviler, Doğu Anadolu
topraklarına karşı saldırıya
geçiyordu. Bu
sebeple, Kanuni, Irakeyn (iki Irak; Irak-ı Acem ve Irak-ı
Arap) seferi diye bilinen bir
sefere çıktı
(1534-35). Tebriz ve Bağdat Osmanlı topraklarına katıldı.
Osmanlının Avrupa ile
ilgilenmesinden yararlanan Safaviler fırsat buldukça yeniden
harekete geçtiklerinde, bölgeye 1555
yılına kadar
Nahcivan ve Tebriz üzerine birkaç kez sefer düzenlenmiştir.
Osmanlılar karşısında fazla
bir varlık
gösteremeyen Şah Tahmasp nihayet barış anlaşması imzalamayı
kabul etmek zorunda
kalmış ve
Amasya Antlaşması (1555) ile Osmanlı üstünlüğünü kabul
ederek Bağdat, Tebriz ve Doğu
Anadolu'nun
Osmanlı hâkimiyetinde olduğunu tasdik etmiştir.
Deniz
Seferleri ve Fetihler; Kanuni devri karada olduğu gibi
denizlerde de büyük bir üstünlüğün
sağlandığı bir
devirdir. Fatih'in alamadığı, St.Jean şövalyelerinin
elindeki Rodos ve çevresindeki
adacıklar,
başarılı bir kuşatma sonunda ele geçirilmiş(1522), II.
Bâyezid zamanından beri Akdeniz'de
serbestçe
faaliyet gösteren Barbaros kardeşlerin devlet hizmetine
alınmasıyla deniz ve kıyılarda pek
çok yer
Osmanlı hâkimiyetine dahil olmuştur. Cezayir'i ellerinde
bulunduran ve Osmanlılar adına,
1492 yılında
İspanya'da soy kırıma uğrayan Musevîleri İstanbul'a
gemilerle nakleden Barbaros
kardeşler
haklı bir üne sahip olmuşlardı. 1533 yılında Cezayir'i
Osmanlılara bırakarak kaptan-ı
deryalık
görevini kabul eden Barbaros Hayrettin Paşa (Hızır Reis),
1538 yılında Andrea Doria
komutasındaki
Haçlı donanmasını Preveze'de büyük bir bozguna uğratarak,
Osmanlılardın Akdeniz'in
tek hâkimi
olduğunu bütün dünyaya kabul ettirdi.
Barbaros'un
ölümünden sonra yerine geçen Turgut Reis de fetihlere devam
etti.Nitekim St. Jean
şövalyelerinin
elinde bulunan Trablusgarp onun tarafından fethedilmiş
(1551), Preveze'den sonraki en
büyük deniz
zaferi sayılan Cerbe Savaşı sonunda Haçlı donanması bir kez
daha hezimeti tatmıştır.
Sadece
Akdeniz'de değil Kızıl Deniz ve Hint Okyanusunda da Osmanlı
donanması faaliyette
bulunmuştur.
Uzak denizlerde istenilen sonuçlar elde edilememişse de bu
dönemde Yemen ve
Arabistan'ın
güney kıyıları ile Habeşistan ele geçirilmiştir.
Kanuni'nin
Ölümü ve Sonrası; Zigetvar Muhasarası esnasında hastalanan
Kanuni kalenin fethini
göremeden 66
yaşında öldü (1566). Siyasî, askerî ve iktisadî bakımlardan
Osmanlıyı zirveye çıkaran
bu büyük
hükümdarın yerine geçen ne II. Selim (1566-1574) ne de III.
Murat (1574-1595) aynı
evsafta
kişiler değillerdi. Ancak Kanuni devrinde başlayan fetih
rüzgârları o derece şiddetliydi ki, bu
hükümdarlar
devrinde de hızını devam ettirebildi. Şüphesiz bu
başarılarda sadrazam Sokullu Mehmet
Paşa'nın
dirayetli siyasetinin de rolü büyüktür. Anadolu'nun
Akdeniz'e bakan kıyılarında bir çıban
başı gibi
duran Venedik'in elindeki Kıbrıs bu fetih rüzgârıyla
kuşatıldı. Lala Mustafa Paşa
komutasındaki
Osmanlı donanması adayı ele geçirir geçirmez (1571), buraya
Anadolu'nun çeşitli
sancaklarından
Türkler yerleştirildi. Artık Kıbrıs da Türk olmuştu. Bu
durumu hazmedemeyen
Venedik,
İspanyol, Malta donanmaları papa ve diğer bazı Avrupa
devletlerinin de desteği ile harekete
geçerek büyük
bir savaş filosu oluşturdular. Korent Körfezi yakınlarında,
İnebahtı önlerinde yapılan
deniz savaşını
Osmanlılar kaybetti (1571).
Ancak
kendileri de oldukça fazla zaiyat verdiğinden, Haçlı
donanması Osmanlı kadırgalarını takip
edecek durumda
değildi. Sokullu kısa zamanda donanmayı yenileyerek yeniden
Akdeniz'e indirdi.
Venedik bu
durum karşısında yeni bir savaşı göze alamadı ve Osmanlılara
vergi vermeyi kabul etti.
Kılıç Ali Paşa
komutasındaki donanma Tunus'u yeniden Osmanlı topraklarına
kattı (1574). Bu
esnada II.Selim
ölmüş ve yerine III. Murat geçmişti. Bu padişah devrinde,
Şah Tahmasp'ın ölümüyle
çalkanan
İran'a savaş açıldı (1576) Gürcistan ve Azerbaycan'ın büyük
bir kısmının ele geçirilmesiyle
neticelenen
ilk seferden sonra savaş 15 yıl sürdü. Bu uzun savaş ile
daha fazla yıpranmak
istemeyen
Osmanlı Devleti ile İran arasında 1590'da bir barış
anlaşması yapıldı. Yine bu dönemde
başlayan
Türk-Macar Savaşı I.Ahmet devrine kadar devam etti. Don ve
Volga nehirlerini birleştirmeyi
amaçlayan
kanal projesi ile Süveyş kanalı teşebbüsünün mimarı olan
Sokullu'nun 1579'daki ölümü
ile Osmanlı
Devleti büyük bir yara almıştır. Özellikle III.Murat'ın oğlu
III.Mehmet'in (1595-1604),
hükümet
işlerini annesine bırakıp, bir köşeye çekilmesi Osmanlı'yı
XVII. yüzyılda daha kötü yılların
bekleyeceğinin
âdeta habercisi idi.
|
Duraklama Dönemi ve Son Başarılar |
III. Mehmet
zamanında Avusturya'ya karşı devam ettirilen savaşlarda
Eğri, Kanije ve Haçova
zaferleri elde
edilmişse de I. Ahmet (1604-1617), Zitvatorok Antlaşmasını
imzalayarak (1606),
Osmanlının,
Avrupa'daki üstünlüğünün sona erdiğini bir anlamda kabul
ediyordu. Her ne kadar ele
geçen
topraklar bu anlaşmayla Osmanlıda kalıyorsa da, artık iki
devletin "eşit" sayıldığı hükme
bağlanmıştı.
XVI.yüzyıl başlarından itibaren Avusturya ve İran'la girilen
uzun savaşlar, ehliyetsiz
idareciler,
liyakatin yerini iltimas ve rüşvetin alması, buna bağlı
olarak devletin askerî ve iktisadî
düzeninin
temelini oluşturan timar sisteminin bozulmaya başlaması,
devletin güç ve otoritesini,
halkın huzur
ve asayişini güvenliğini sarsmıştır. XVII. yüzyıla
girilirken bu olumsuz şartlar, anarşinin
artmasına
sebep olmuştur. Merkez ve taşra teşkilâtında görülen
bozulmalar, pek çok isyanın
çıkmasını ve
dolayısıyla devlet nizamının sarsılmasını beraberinde
getirmiştir. Bu isyanları üç grupta
toplamak
mümkündür; Taşrada çıkan Celalî İsyanları, Eyalet isyanları
ve İstanbul merkezli kapıkulu
isyanları.
Celalî isyanlarının en önemli sebepleri, yukarıda da
belirttiğimiz gibi, devletin uzayan
savaşlara
bağlı olarak azalan gelirlerini karşılayabilmek için
vergileri artırması, timar sistemindeki
bozulmalar ve
köylünün artan vergilere karşı huzursuzlukları idi. Halkın
devlete olan güveninin
sarsılması,
isyancıların gücünü daha da artırıyordu. Kalenderoğlu,
Karayazıcı, Deli Hasan gibi
Celâlîlerin
isyanlarına, medrese öğrencisi suhteler ve başıboş
leventlerin isyanları da eklenince,
devlet
isyanları bastırmada oldukça zorlandı. Bu isyanlar yüzünden
özellikle Anadolu'da dirlik ve
düzenlik
kalmadığı gibi, iktisadî durum da oldukça bozulmuştur. Yine
bu otorite boşluğu nedeniyle
Erzurum ve
Sivas gibi yerlerin valileri ile Yemen, Bağdat, Eflâk,
Boğdan gibi bağlı eyaletlerin yerli
yöneticileri
de isyan etmişlerdi.
İstanbul'daki
yeniçerilerin ulûfelerini zamanında alamamalarını bahane
ederek çıkardıkları isyanlar
doğrudan
sarayı hedef almıştır. Fesat yuvası hâline gelen Yeniçeri
Ocağı'nı düzenlemek isteyen II.
Osman
(1618-1622) yeniçerilerin hışmına uğramış, isyancılar sarayı
basmıştır. Yeniçeriler, Genç
Osman'ı
tahttan indirerek yerine, III. Mehmet'in kardeşi
I.Mustafa'yı getirmişler ve bununla da
kalmayarak,
Genç Osman'ı Yedikule Zindanlarında katletmişlerdir. Bu olay
yeniçerilerin bir padişahı
tahttan
düşürüp, katletmelerinin ilk örneği olması açısından dikkat
çekicidir.
Yeniçerilerin
başa geçirdiği I.Mustafa'nın bir yıl sonra ölmesiyle,
Osmanlı tahtına IV. Murat geçer
(1623-1640),
genç padişah, hâkimiyetinin ilk on yılında devlet
idaresindeki inisiyatifi valide Kösem
Sultan'a
bırakmış ve güçlenene kadar fesat çıkaranlara karşı tedbirli
davranmıştır. Ancak saraydaki
huzursuzluk ve
Anadolu'da yeniden patlak veren isyanların tehlikeli
boyutlara ulaşması üzerine
1632'de duruma
müdahale eden IV. Murat, kısa zamanda otoriteyi tesis
etmiştir. Sert tedbirlerle
nifak
çıkaranları, şeyhülislâm ve kardeşleri de dahil,
öldürtmekten çekinmemiş, boşalan devlet
hazinesini
yeniden çeki düzene koymuştur. Toparlanan Osmanlı Devleti,
Bağdat'ı ele geçiren İran'a
savaş açtı. IV.
Murat, ünlü seferiyle Bağdat'ı geri aldı (1638). İran ile
yapılan Kasr-ı Şirin
Antlaşmasıyla
(1639), bugünkü sınırlara yakın olan Türk-İran sınırı
yeniden çizildi.
1640'ta, IV.
Murat'ın ölmesi üzerine yerine kardeşi I. İbrahim
geçti(1640-1648). Fakat onun sekiz
yıllık
saltanatında devlet her açıdan kötülemeye başlamıştı.
Sonunda 1648 yılında o da öldürüldü ve
çocuk yaştaki
IV. Mehmet Osmanlı tahtına çıkarıldı (1648-1687). Harem ve
Yeniçeri Ocağı devlet
işlerine
istedikleri gibi müdahale eder olmuşlardı. Bu kötü gidiş
1656'da Köprülü Mehmed Paşa'nın
sadrazamlık
vazifesine getirilmesine kadar devam etti.Köprülü Mehmet
Paşa ve onun ailesinden olan
diğer
sadrazamlar XVIII. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı
Devleti'nin idaresinde belirleyici bir rol
oynamışlardır.
Köprülüler Devri olarak bilinen bu dönemde geçici de olsa
bir istikrar sağlanmış ve
Osmanlılar son
fetihlerini bu devirde gerçekleştirebilmişlerdir. Köprülü
Mehmet Paşa, içerde
sükûneti
sağladığı gibi, Venediklilerin eline geçmiş olan Bozcaada ve
Limni'yi geri alıp, Çanakkale
Boğazı'nı
ablukadan kurtardı. Köprülü Mehmet Paşa öldüğünde, padişah
yine geniş yetkilerle oğlu
Köprülü Fazıl
Ahmet Paşa'yı sadarete getirdi(1661). Erdel işlerine karışan
Avusturya'ya karşı
başlatılan
savaşta Fazıl Ahmet Paşa, Uyvar'ı fethetti. Avusturya
yapılan anlaşmayla, Erdel ile Uyvar
ve Neograt
kalelerinin Osmanlı hâkimiyetinde olduğunu kabul etti. Uzun
süredir kuşatılan, Venedik'in
elindeki
Girit, Kandiye Kalesi'nin düşmesiyle Osmanlı hâkimiyetine
girdi(1669). Lehistan'a yapılan
sefer
sonucunda Podolya da Osmanlı topraklarına katıldı (1676).
Büyük
başarılara imza atan Fazıl Ahmet Paşa'nın genç yaşta ölmesi
üzerine, IV. Mehmet,
Köprülü'nün
damadı Kara Mustafa Paşa'yı sadrazamlığa getirdi(1676).
Kara Mustafa
Paşa, Çehrin'i ele geçirdi (1678). Bu zaferden sonra,
Ruslar, Dinyeper nehrinin
sağında kalan
toprakları Osmanlılara bırakmak zorunda kaldıkları ilk
anlaşmayı Türklerle yapmıştır
(1681).
Zaferlerin devamı getirerek Osmanlı'yı yeniden Avrupa'daki
en geniş sınırlara ulaştırmak
isteyen Kara
Mustafa Paşa, Orta Macaristan'da, Katolik Avusturya'ya karşı
isyan eden Protestan
Macarları
himayesine aldı. İmre Tököli Osmanlılar tarafından Orta
Macaristan kralı olarak tanındı.
Mustafa Paşa,
büyük bir orduyla Viyana'ya sefer düzenledi. Kanuni'nin ele
geçiremediği
Avusturya'nın
merkezi Viyana'ya karşı başlatılan bu ikinci sefer boyunca
Osmanlılar hiçbir
direnmeyle
karşılaşmadılar. 1683'te kuşatma başladığında, Avusturya
imparatoru çoktan şehri
terketmişti.
Ancak kuşatmanın uzun sürmesi, Lehistan ve Alman
askerlerinin, şehrin imdadına
yetişmesiyle
neticelendi. İki ateş arasında sıkışan Kara Mustafa Paşa,
büyük bir bozguna uğradı.
(12 Eylül
1683). Osmanlılar Belgrat'a kadar geri çekilmek zorunda
kaldı. Viyana bozgunu,
sadrazamın
Belgrat'ta hayatına mal olmuştu. Osmanlı devletine karşı
Avusturya, Lehistan, Malta,
Venedik ve son
olarak Rusların katıldığı(1696) büyük bir ittifak
oluşturuldu. Osmanlılar dört cephede
bu ittifaka
karşı mücadele verdiği sırada, içte de huzursuzluk
artmaktaydı. IV. Mehmet tahttan
indirilmesiyle
yerine II. Süleyman (1687-1691) , II.Ahmet (1691-1695)
devirlerinde huzursuzluk devam
etti. Bu
dönemde yine bir Köprülüzade olan Fazıl Mustafa Paşa, ordu
ve maliyeyi düzene koymaya
yönelik
başarılı icraatlerde bulunmuş ise de aynı aileden Hüseyin ve
Nu'man Paşalar, sadaret
makamında
başarı sağlayamamışlardı.
II. Mustafa
(1695-1703), Viyana bozgunu ve ardından gelen toprak
kayıplarını önlemek amacıyla üç
kez
Avusturya'ya sefer düzenledi, ilk iki seferde kısmen başarı
sağlandıysa da son seferde Osmanlı
ordusu Zenta
denilen yerde bozguna uğradı. Bunun üzerine İngiltere'nin
araya girmesiyle Osmanlılar,
ittifak
güçleriyle Karlofça Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı
(26 Ocak 1699). 25 yıl için geçerli
olacak bu
anlaşma sonunda, Avusturya'ya Macaristan'ın büyük bir bölümü
ve Erdel, Venediklilere
Dalmaçya
kıyıları ve Mora, Lehistan'a ise Podolya ve Ukrayna
bırakılıyordu. Rusya ile yapılan üç
yıllık ayrı
bir anlaşma ile de Azak Kalesi Ruslara terk ediliyor ve
onların İstanbul'da daimî bir elçi
bulundurmaları
kabul ediliyordu. Karlofça Antlaşması, Osmanlıların toprak
kaybıyla neticelen
şimdiye kadar
imzaladıkları en ağır anlaşma idi.
I.Edirne
Vakası adı verilen bir ayaklanma ile Osmanlı tahtına III.
Ahmet geçirildi (1703-1730). Rusya
bu dönemde hem
Doğu Avrupa hem de Karadeniz istikametinde topraklarını
genişletme gayesini
gütmekteydi.
Poltova yenilgisinden sonra Osmanlılara sığınan İsveç Kralı
XII. Şarl, iki ülke arasında
yeniden bir
savaşın başlaması için bir vesile oldu. Bu savaş ile
Osmanlılar, Karlofça'da kaybettikleri
toprakları
tekrar kazanma fırsatını bulacaktı. Nitekim Prut'ta
sıkıştırılan Ruslar (1711), anlaşma
yaparak,
Azak'ı terk etmek zorunda kaldılar. Karadağ'da isyan
çıkartan Venedik'e karşı açılan
savaşlarda ise
işgal altındaki Mora kurtarıldı. (1715). Bu başarılar
üzerine, sıranın kendisine geldiğini
düşünerek
harekete geçen Avusturya, Osmanlıları yenilgiye uğrattılar.
Temeşvar ve
Belgrat düştü. Osmanlılar Pasarofça Antlaşmasını imzalayarak
(1718), Temeşvar ve
Belgrad ile
birlikte Küçük Eflâk ve Kuzey Sırbistan'ı Avusturya'ya
bıraktı. Dalmaçya kıyılarındaki bazı
kalelerin
Venedik'e terki mukabilinde Mora muhafaza edildi.
Osmanlılardın Balkanlar ve Orta Avrupa
seferleri için
staratejik bir mevkiide olan Belgrat'ın düşmesi, ağır
sonuçlar doğurmuştur. Avusturya,
Belgrat'tan
Balkan içlerine sarkmakta daha başarılı olacaktır.
Lâle Devri:
Pasarofça Antlaşması neticesinde ortaya çıkan barışı iyi
kullanmak isteyen Osmanlılar,
artık Avrupa
karşısında savunma durumunda kalacağını anladığından,
Balkanlardaki sınır kalelerini
tahkim etme,
bölge halkını yanında tutmak için vergileri azaltma siyaseti
uygulamaya ağırlık
vermekteydi.
Damat İbrahim Paşa, Osmanlılara üstünlük kurmuş olan
Avrupa'yı her yönüyle tanımak
için Avrupa
başkentlerine elçiler göndertti. 1718-1730 yılları
arasındaki bu dönem, sanatta lâle
motifinin
işlenmesi sebebiyle "Lâle Devri" adıyla anılmaktadır. Bu
dönemde matbaa açılması, çini ve
kumaş
fabrikası kurulması gibi bazı müspet yenilikler yapılmışsa
da, III. Ahmet ve saray çevresinin
şaşalı
eğlenceleri ve harcamaları huzursuzluğu artırmaktaydı. Damat
İbrahim Paşa'nın, İran'a karşı
başlatılan
savaşta (1722) kesin netice alamaması ve uzayan savaş
esnasında Tebriz'in sadrazamın
gizli emriyle
İran'a terk edildiği haberi, muhalefetin harekete geçmesine
yetti.
Patrona Halil
Ayaklanması'nın patlak vermesiyle bu dönem sona eriyordu.
Damat İbrahim Paşa ve
yakınlarıyla
Sultan III. Ahmet asiler tarafından katledildiler (1730)Bu
olayın ardından III. Ahmet'in
yeğeni
I.Mustafa hükümdarlığa getirildi. (1730-1754). Kafkaslardaki
sınır olaylarını bahane eden
Rusya, Kırım
Tatarlarına karşı büyük bir saldırı başlattı. Azak ve
Bahçesaray Rusların eline geçti
(1739).
Fransa'nın da teşvikiyle Osmanlılar, Rusya'ya karşı savaş
ilân etti. Rusya'nın yanında savaşa
katılan
Avusturya da, Eflâk ve Boğdan'a girmişti. Osmanlılar iki
cephede de büyük başarılar
kazandılar.
Prusya, Fransa ve İsveç'in Osmanlılara yakınlaşması,
Osmanlılar karşısında ummadıkları
bir yenilgi
tadan Rusya ve Avusturya'yı barış yapmaya zorladı. Bu savaş
sırasında tekrar
Osmanlıların
eline geçen Belgrat'ta bir anlaşma imzalandı (18 Eylül
1739). Belgrat Anlaşmasıyla,
Avusturya,
Pasarofça barışıyla elde ettikleri tüm topraklardan geri
çekildiler. Ruslar da Azak'ı
terkederek
bölgedeki kıyı ve deniz ticaretinin Osmanlı gemileriyle
yapılmasını kabul etti. Bu anlaşma
geçici de olsa
Osmanlıların toparlanmasını sağlamıştır. Savaşta Türklerin
tarafını tutan Fransa'yla,
Kanuni
döneminde tanınan imtiyazları genişleten ve süre tahdidi
koymayan yeni bir kapitülâsyon
antlaşması
imzalanmıştır (1740). Damat İbrahim Paşa zamanında başlayan
İran savaşları Lâle
Devri'nden
sonra da devam etmekteydi. Ruslar, çöküş dönemine giren
Safavilerin elindeki
Azerbaycan ve
Dağıstan'ı işgal etmişlerdi.
Şirvan
halkının talebi üzerine Osmanlılar duruma müdahale etmiş,
iki ülke arasında çıkabilecek
savaş
Fransa'nın araya girmesiyle önlenmişti. Rusya'nın kuzeydeki
işgaline karşın Osmanlılar da
Güney
Azerbaycan'ı topraklarına kattılar. Şah Tahmasp 1732'de
Osmanlılar ile barış yaptı. Bu
durumu
kabullenemeyen Afşar Nadir Bey, Şah Tahmasp'ı devirerek
kendi hâkimiyetini ilan etti
(1736).
Osmanlılar bazı toprakları Nadir Han'a bırakmaya razı oldu.
Her iki taraf için de yıpratıcı olan
bu uzun
savaşlar, Kasr-ı Şirin antlaşmasıyla çizilen sınırların
aynen kabul edildiği 1746 anlaşmasıyla
son bulmuştur.
I.Mahmut
döneminde, başarılı savaşların yanı sıra, ordu içinde de
yeni düzenlemelere gidilmiştir.
Aslen Fransız
olup Osmanlı hizmetine girerek beylerbeyi olan Ahmet Paşa,
Humbaracı Ocağı'nı
kurarak
(1734), batı savaş tekniklerini burada hayata geçirmiş idi.
I.Mahmut'un üvey kardeşi
III.Osman'ın
(1754-1757) yerine geçen, amcaoğlu III. Mustafa (1757-1773)
zamanında da ordu
içerisinde
bazı ıslahatlar devam ettirilmiştir. Nitekim onun döneminde
Tophane ıslah edilerek yeni ve
güçlü toplar
dökülmüş, donanma yenilenmiştir. Ancak, Rusya ile başlayan
harpler bu yeniliklerin
yeterli
olmadığını gösterecektir.
|
Gerileme Dönemi ve Gerilemeyi Durdurma Çabaları |
1764 yılında
Rusya, Osmanlıların toprak bütünlüğünü garanti ettiği
Lehistan'ı işgal etmiş ve kaçan
mülteciler
Osmanlı sınırını geçen Ruslar tarafından katledilmiştir. Bu
olay üzerine Osmanlı Devleti
Rusya'ya savaş
ilân etmiştir(1768). Ruslar, Baserabya ve Kırım'ı işgal
ettikleri gibi, İngilizlerin de
yardımıyla,
Baltık filosonu Akdeniz'e göndererek, Mora Rumlarını isyana
teşvik etmişler ve Çeşme'de
demirli
Osmanlı donanmasını gafil avlayarak, gemileri yakmışlardır.
Bu arada Mısır'da da bir isyan
hareketi
başlamıştır. Ruscuk ve Silistre önlerinde Osmanlı
kuvvetlerinin mevzii başarılar
kazanmasının
ardından II. Katerina, Lehistan işini halletmeyi
plânladığından Osmanlılarla anlaşma
yapmayı kabul
etmiştir. I.Abdulhamit'in (1773-1789) başa geçmesinden sonra
imzalanan Küçük
Kaynarca
Antlaşması ile (21 Temmuz 1774) Kırım Hanlığı Osmanlıdan
kopartılarak sözde bağımsız
bir devlet
olmuş, Baserabya, Eflâk, Boğdan Osmanlılarda kalmış, ancak
Azak ve Kabartay bölgesi
Rus
hâkimiyetine geçmiştir. Ruslar bu anlaşmayla İngiltere ve
Fransa'ya tanınan kapitülâsyonları da
kazanmış ve
her yerde konsolosluk açma hakkını elde ederek, Osmanlının
iç işlerine karışabileceği
bir ortamı
kendine hazırlamıştır. Nitekim 1783'te Kırım'ı işgal ve
ilhak eden Rusya, Karadeniz'e hâkim
olarak, sıcak
denizlere inme politikasını gerçekleştirme yönünde büyük bir
adım atmış, Ortadoksları
himaye
bahanesiyle de Balkanlardaki nüfuzunu kuvvetlendirmiştir.
Rusya'nın
nihaî amacı, İstanbul'u ele geçirerek Bizans'ı yeniden
diriltmek idi. İşte bu maksatla,
Osmanlı
Devleti'ni taksim etmek üzere Avusturya ile gizli bir
anlaşma yapıldı. Bu anlaşmayı haber
alan Osmanlı
Devleti, Prusya ve İngiltere'nin de tahrikiyle Rusya'ya
karşı savaş açtı. Halkın infialine
neden olan
Kırım'ı geri almak Osmanlının en büyük arzusuydu. Ancak bu
savaşa Rusya'nın müttefiki
olan
Avusturya'nın da katılmasıyla, Osmanlılar iki cephede birden
mücadele etmek zorunda
kaldılar(1788). Avusturya'ya karşı iki kez savaş kazanıldı.
Belgrat ve Banat ele geçirildi. Ancak
Rusya'ya karşı
doğu cephesinde başarı sağlanamadı. Bu tarihlerde Osmanlı
tahtına III. Selim
çıkmıştı
(1789-1807). III. Selim İsveç ile bir anlaşma yaparak
Rusya'ya karşı bir müttefik kazanmıştı.
Ancak Rusya
Bükreş ile Küçük Eflâk'ı almış, ardından da Belgrat ve
Bender düşmüştü. 1790'da
Avusturya
İmparatoru II.Joseph ölünce iç ayaklanmalar baş göstermiş ve
Fransız ihtilalinin etkileri bu
ülkede de
hissedilmeye başlanmıştı. Bunun üzerine yeni İmparator II.Leopold,
Ziştovi anlaşmasını
imzalayarak
Osmanlılarla olan savaşı sona erdirdi (1791). Bu anlaşma
mevcut statükoyu muhafaza
eden
maddelerden ibaretti. Rusya ile de, İspanya'nın aracılığıyla
Yaş Barış Antlaşması imzalandı
(1792).
Rusya'nın savaş sırasında işgal ettiği yerlerden sadece Özi,
anlaşmayla verilmiş oluyordu.
Hem Avusturya
hem de Rusya bu anlaşmalarla, Fransa ve Lehistan'daki
gelişmelere dikkatlerini
verirken,
Osmanlı Devleti de gerekli ıslahatları yapmak için bir
soluklanma zamanı bulabilecekti.
|
19. y.y. Osmanlı Devleti'nde Islahat Çabaları |
a-Nizam-ı Cedit
İyi bir eğitim
görmüş olan III. Selim bu barış döneminden faydalanarak,
devlet içinde, özellikle askerî
alanda,
ıslahatlar yapmak istiyordu. Bu maksatla, Nizâm-ı Cedit adı
verilen ilk ıslahat hareketiyle,
yeni bir ordu
kurdu(1793). Yeniçeri Ocağı'nı kaldıramayacağını
bildiğinden, öncelikle Nizâm-ı Cedid
denilen bu
orduyu batılı tarzda düzenleyip, başarısını kanıtlamak
gerekliydi. Ancak bundan sonra
Yeniçeri Ocağı
lağvedilebilirdi. Fakat kendileri aleyhine ortaya çıkan
gelişmelerden endişe duyan
Yeniçeriler,
bazı devlet adamlarını da yanlarına çekerek yeniliklere
karşı çıktılar ve isyan ettiler.
Üstelik bu
arada Napolyon Bonapart, bir orduyla Mısır'ı işgale
başlamıştı (1798). Osmanlılar, Rusya,
İngiltere ve
Sicilya'nın da menfaatlerine dokunan Fransız işgaline karşı
harekete geçti. Ehramlar
savaşıyla,
Mısır'ı ele geçirip, kuzeye yönelen Bonapart, Akka'da
Osmanlı savunmasını geçemedi
(1799).
Kuşatmayı kaldıran Napolyon geri dönerken, yerine bıraktığı
ordu komutanları da mağlûp
edildiler.
Neticede Fransızlar Mısır'ı terk etmek zorunda kaldı(1801).
Fransa'yı barışa zorlayan önemli
bir
sebeplerden birisi de, Akdeniz'de Rus ve Türk donanmalarının
iş birliği yapmaları, İngiltere'nin
Fransız savaş
ve ticaret gemilerini taciz etmesiydi. Fransa'nın Akdeniz ve
Orta Doğu'daki ticarî
menfaatlerinin
zedelenmesi onları barışa zorlamaktaydı.
1802'de
imzalanan anlaşmayla Fransa bölgede yine ticaret yapma
güvencesi almış ve kapitülâsyon
hakkını elde
etmiştir. Bu olayı bahane ederek Akdeniz'e inen Rus
donanması, Osmanlı
donanmasıyla
birlikte Fransa'nın elindeki bazı adaları ele geçirmiş idi.
Fakat halk, ebedî düşman
olarak gördüğü
Rusya ile iş birliği yapılmasına büyük tepki göstermiş ve
bunun sonunda III. Selim'e
ve
ıslahatlarına karşı cephe genişlemişti. Üstelik Napolyon'un,
Orta Doğu'da Araplara yönelik
propagandasının da etkisiyle bölgede bazı isyanlar çıkmıştı.
Böylece Bulgaristan ve Sırbistan'da
çıkan
isyanlara bir de Suriye'de ve Hicaz'da çıkan isyanlar
eklenmiş oluyordu. Vehhabiler
ayaklanarak,
1803-1804'te Mekke ve Medine'yi ele geçirmişlerdi.
Osmanlıların tekrar Fransa ile
yakınlaşmaları, İngiliz ve Rusları harekete geçirmiş ve
sonunda Rusya Eflak ve Boğdan'ı işgal
etmişti. Bu
savaş sürerken Nizâm-ı Cedit'in Rumeli''ye de
kaydırılmasından memnun olmayan
isyancılar
Şehzade Mustafa'nın tahrik ve teşvikiyle birleşerek İkinci
Edirne Vak'ası denilen büyük bir
ayaklanma
başlatmışlardı (1806). Neticede İstanbul'da patlak veren
Kabakçı Mustafa İsyanı III.
Selim'in
sonunu hazırladı. Saraya giren isyancılar III. Selim'i
tahttan indirerek yerine IV. Mustafa'yı
tahta
geçirdiler (29 Mayıs 1807). Nizâm-ı Cedid lağvedildi. Fakat
III.Selim'e bağlı olan Ruscuk
bayraktarı
Mustafa, yenilik taraftarlarıyla birleşerek, karşı darbede
bulundu. Amacı III. Selim'i yeniden
tahta
çıkarmaktı. IV. Mustafa'nın, sabık padişahı öldürttüğünün
öğrenilmesi üzerine, kardeşi
II.Mahmut başa
geçirildi (28 Temmuz 1808).
Alemdar
Mustafa Paşa sadareti üslenerek, III. Selim'in başlattığı
ıslahatları devam ettirmeye çalıştı.
Nizâm-ı
Cedit'i, Sekbân-ı Cedit adı ile yeniden canlandırdı. Ancak
ulemayı ve yeniçerileri memnun
edemeyen
Alemdar Mustafa Paşa, 1809'da çıkan bir isyanda öldü.
II.Mahmut ve
Islahat Hareketleri; II. Mahmut devri (1808-1839), hem
gerçekleştirilen yenilik
hareketleri
ile hem de etnik ve siyasî isyanlarıyla Osmanlı Devleti'nin
yol ayrımına girdiği bir dönemi
ifade eder. II.Mahmut,
öncelikle orduyu baştan aşağı düzenlemek ile işe başladı.
Yeniliklere karşı
çıkan Yeniçeri
Ocağı bir nizamname ile ortadan kaldırıldı. Vak'a-yı Hayriye
olarak adlandırılan bu
köklü
değişiklikle (15-16 Haziran 1826), yeni bir ordu
oluşturuldu. Ancak yeniçeriler bu düzenlemeye
boyun
eğmeyerek isyan ettiler. Sadrazam'ın sarayını basan
yeniçeriler sadrazamın ve ıslahatçıların
başlarını
istediler. Ancak At Meydanı'nda toplanan yeniçeriler
dağıtıldı, ocakları bombalandı. Böylece
Avrupa
tarzında yeni bir ordunun kurulması yönündeki en büyük engel
ortadan kaldırılmış oluyordu.
II. Mahmut
hükûmet teşkilâtında da değişikliklere giderek kabine ve
nezaret (bakanlık) usulünü
benimsedi.
1836 yılında Dahiliye ve Hariciye Nazırlıkları kuruldu.
Avrupa devletleri ile A.B.D ile ticarî
anlaşmalar
yapıldı. İktisadî ve adlî sistemde değişikliklere gidildi.
Avrupa tarzında eğitim veren
rüştiyeler,
Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması vb. gibi eğitim
alanında da ıslahatlar
gerçekleştirildi.
Fakat, kimi
şeklî, kimi öze yönelik bu yenilikler devletin içinde
bulunduğu zorlukları aşmasına
yetmediği
gibi, Osmanlı coğrafyasındaki parçalanma II.Mahmut döneminde
daha da hissedilir hale
geldi.
Sırp ve Yunan
İsyanları; Fransız İhtilâli'nin getirdiği milliyetçi
fikirlerle temellendirilen ancak, daha
ziyade
arkasında Rusya ve diğer Avrupa devletlerinin teşvik ve
tahriki olan etnik ve mahallî isyanlar
bu dönemde
alevlendi. III.Selim zamanında isyan eden Sırplar, 1812
Bükreş Antlaşması ile bazı
imtiyazlar
almalarına rağmen, yeniden ayaklandılar. Yeniçeri Ocağının
kaldırıldığı tarihlerde Sırplarla
kısmî bir
anlaşmaya varıldı. Ancak 1830'da bir hatt-ı şerif ile
Sırbistan'ın Osmanlı hâkimiyetinde bir
prenslik
olarak varlığı kabul edildi. Rusya'nın XIX. yüzyıla girerken
Osmanlıya karşı sürdürdüğü
savaşların
altında Balkanları ve özellikle Rumları Osmanlı Devleti'nden
koparmak yatıyordu. Nitekim
Odessa'da
yeniden örgütlendirilen Etnik-i Eterya adlı cemiyetin
başkanlığına Yunan İsyanı sırasında
Çar I.Alexsandre'ın
yaveri Prens İpsilanti getirilmişti. Yapılan plana göre
Yunanistan, Yanya ve Tuna
civarında
isyanlar çıkarılacaktı. İpsilanti 1821'de Romanya'ya geçerek
Ortodoksları ayaklandırmaya
çalıştı fakat
başarılı olamadı. Çar, Türklere yenilerek Macaristan'a
kaçacak olan İpsilanti'yi
desteklemekten
vazgeçti. Bu sırada Mora'da da Patras başpiskoposu isyan
etmişti (25 Mart 1821).
1822'de
Yunanlılar bağımsız olduklarını ilân ettiler, Mora'da ve
adalarda çok sayıda Türk'ü katlettiler.
Rusya ve
Avrupa bu isyanı gayriresmî yollardan desteklemekteydiler.
Girit ve Mora
valiliğinin kendisine verilmesini II.Mahmut'a kabul ettiren
Mehmet Ali Paşa bu isyanı
bastırmakla
görevlendirildi. 1822'de Girit'e, 1824-25'te Mora'ya
girildi. Bu gelişme karşısında Rusya,
Fransa ve
İngiltere aralarında anlaşarak (1827), Yunanistan'ın özerk
bir prenslik olarak kabul
edilmesi
hususunda Osmanlıları sıkıştırmak istediler. Türkler bu
olayı iç işlerine müdahale olarak
kabul edip,
teklifi reddetti. Bunun üzerine Osmanlı ve Mısır donanması
Navarin'de, bir kaza
sonucu(!), yok
edildi. Üç ülkeyle ilişkiler kesildi ve 1828'de Rusya,
müttefiklerinin desteğiyle Osmanlı
Devleti'ne
savaş ilân etti. Rus ordusu doğuda Erzurum'u ele geçirdi.
Batıda ise Edirne işgal edildi.
Padişah,
Prusya, Fransa ve İngiltere elçilerini araya sokarak, Londra
Protokolünü kabul edeceğini
bildirdi.
Böylece Edirne Antlaşması(1829) ve ardından Londra
Konferansı (1830) imzalandı. Antlaşma
ile Prut iki
ülke arasında sınır oluyor, Eflâk, Boğdan ile Sırbistan'ın
özerkliği kabul ediliyordu. Girit'in
Osmanlılarda
kalması şartıyla Yunanistan'ın bağımsızlığı da tasdik
ediliyordu.
Mehmet Ali
Paşa İsyanı ve Mısır Meselesi; Mora'nın elden çıkmasıyla,
oğlu İbrahim'in Mora valisi
olma ümidini
kaybeden Mısır Valisi M.Ali Paşa, II.Mahmut'tan,
yardımlarına karşılık, Suriye'nin
idaresini
istedi. Bu isteğin reddedilmesi üzerine M.Ali Paşa harekete
geçti ve Filistin ile Suriye'ye
girdi (1831).
Akka ve Şam, oğlu İbrahim tarafından ele geçirildi. İbrahim
Paşa, kısa zamanda
Anadolu'ya
kadar ilerledi.
Konya
yakınlarındaki savaşta Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı.
Her birinin ayrı hesabı olduğu
büyük
devletler, telâşlanarak araya girmek istediler. Fransa ve
İngiltere'nin anlaşamaması üzerine,
Rusya durumdan
faydalandı. Zor durumdaki II.Mahmut, Rus ordusunun ve
donanmasının İstanbul
yakınlarına
gelmesine müsaade etti. Rusya'nın kârlı çıkmasından
endişelenen Fransa ve İngiltere,
II.Mahmut ile
anlaşma yapması için M.Ali Paşa'ya baskı yaptılar. Neticede
Kütahya Antlaşması
imzalandı
(1833). Bu anlaşmayla, Mehmet Ali Paşa, Mısır ve Girit'ten
başka Şam ve oğlu İbrahim
de, Cidde
valiliği yanı sıra Adana'yı uhdelerine alacaklardı. Rusya,
yardımlarına karşılık II.Mahmut ile
Hünkar
İskelesi Antlaşması diye bilinen bir anlaşma yaparak,
İstanbul'daki durumunu
kuvvetlendirmeyi başardı (1833). Anlaşmaya göre Osmanlı
Devleti'nin toprak bütünlüğünün garantisi
ve gereğinde
Osmanlının yardımına koşulması karşılığında Rusya,
Boğazların bütün yabancı savaş
gemilerine
kapatılmasını kabul ettiriyordu. II.Mahmut, Kütahya
anlaşmasından memnun değildi. Bu
sebeple M.Ali
Paşa'ya karşı yeniden harekete geçti. Fakat Osmanlı ordusu
Nizip'te bir kez daha
yenildi
(1839). Üstelik Kaptan Paşa, Osmanlı donanmasını Mısır'a
teslim etmişti. Bu arada II.
Mahmut ölmüş
ve yerine I.Abdulmecit geçmişti (1839-1861). Mısır
Meselesi'nin Çözümü ve Boğazlar
Meselesi;
Rusya'nın Hünkar İskelesi Antlaşmasına dayanarak duruma tek
başına müdahale
etmesini uygun
bulmayan İngiltere ve Fransa yeniden devreye girdiler.
Avusturya ve Prusya'nın da
katılmasıyla
Londra'da bir konferans toplandı (1840).
Toplantıda
Mehmet Ali Paşa'nın veraset yoluyla Mısır valiliğine sahip
olması karşılığında, Suriye'den
ve elinde
tuttuğu Osmanlı donanmasından vazgeçmesi istendi. Konferans
kararlarını M.Ali Paşa'nın
tanımaması
üzerine İngiltere Suriye limanlarını donanması ile topa
tuttu. Nihayet M.Ali Paşa durumu
kabul etti. I.Abdulmecit
de iki ferman yayımlayarak onun valiliğini onayladı.
Ardından İngiltere
kendileri
aleyhine olan Hünkar İskelesi Antlaşması'nın yürürlükten
kaldırılmasını öngören uluslararası
bir konferansa
ev sahipliği yaptı. Londra Antlaşması ile (Temmuz 1841),
İstanbul ve Çanakkale
boğazları'nın
barış zamanında savaş gemilerine kapalı tutulmasının
kararlaştırıldığı bir Boğazlar
Sözleşmesi
imzalandı. Böylece İngiltere, Rusya'nın elinden inisiyatifi
almış oluyordu.
b-Tanzimat Dönemi
Daha önceleri
gerçekleştirilmeye çalışılan Islahat Hareketleri, Osmanlı
Devleti'nin kendi iradesiyle
uygulamaya
çalıştığı, içte ve dıştaki başarısızlıklarını önlemeye
yönelik yenilikleri ifade etmekteydi.
Ancak Avrupa
ve Rusya'nın mütemadiyen iç işlerine müdahale etmesi,
Osmanlı Devleti'ni, kendi
inisiyatifi
dışında, yeni tedbirler almaya zorlamaktaydı. Özellikle
gayrimüslim unsurları bahane eden
devletlerin
müdahalelerine fırsat vermemek için idarî ve hukukî
düzenlemelere gidilmesi
düşünülmekteydi. Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa'nın
hazırladığı düzenlemeler, I.Abdülmecit
tarafından
tasdik edilmişti. 3 Kasım 1839'da I.Abdülmecit "Gülhane Hatt-ı
Hümayunu"nu ilan ettirdi.
Bu fermanda,
dini ve ırkı ne olursa olsun Osmanlı tebaasından olan
herkesin eşit olması, herkesin
yasalara göre
yargılanması, varlığı ölçüsünde vergilendirilmesi ve
askerlik süresinin 4-5 yılı
geçmemesi gibi
hükümler yer alıyordu. Ayrıca Osmanlı Devleti bu dönemde
Avrupa tarzına öykünen
idarî
düzenlemelerde de bulundu. Bu şekilde Avrupa devletlerinin
en azından bazılarının, Osmanlı
Devleti'nin
toprak bütünlüğüne saygısının kazanılması hedeflenmekteydi.
Fakat gelişen siyasî
olaylar, bunun
o kadar kolay olmayacağını gösterecektir.
Şark Meselesi
ve Kırım Savaşı; Tanzimat döneminde nispeten sağlanan barış
ortamı, Rusya'nın
müdahalesiyle
tekrar bozulmaya başladı. Balkanlarda panislavist bir
politika izleyen Rusya, aynı
zamanda
"Kutsal yerler sorunu"nu ortaya atarak, doğrudan doğruya
Osmanlı Devletinin varlığını
hedef
almaktaydı. Avrupalılar tarafından "Şark Meselesi", önceleri
Osmanlı Devleti'nin toprak
bütünlüğünün
sağlanması şeklinde düşünülürken, daha sonra bu toprakların
paylaşımı sorunu hâline
dönüştürüldü.
Çünkü Osmanlı Devleti artık bir "hasta adam" idi. Ancak R.Mantran'ın
da ifade ettiği
gibi, hasta,
kendisini iyileştirmeyi amaçlamayan doktorların insafına
kalmıştı. Onlar, Avrupa'nın
hasta adamının
mirasını paylaşma telâşındaydı.
Küçük Kaynarca
antlaşması'ndan sonra Osmanlı topraklarındaki Ortodokslar'ın
haklarını koruma
rolünü
üstlenen Rusya, Kudüs merkezli "kutsal yerler"in korunması
ve idaresi hususunu da
gündeme
getirdi. Fransızlarla imzalanan kapitülâsyonlarda, Lâtin din
adamlarına Kudüs Kilisesi
üzerinde bazı
haklar tanınmıştı.
1808'den
itibaren Rusya'nın baskıları neticesinde onların yerini
Ortodoks papazlar almaya başladı.
Fransa'nın ve
Rusya'nın 1850-51'de Bab-ı Ali'ye bu durum hakkında
yaptıkları müracaatlar, kurulan
komisyonlarda
değerlendirildi ve bazı kararlar alındıysa da hiçbirini
memnun edemedi. Bunun üzerine
Çar I.Nikola,
İngiltere'ye Osmanlı Devleti'ni aralarında paylaşmayı teklif
etti ve İngilizlerin sessizliğini
koruması
üzerine de askerlerini Baserebya ve Lehistan'a çıkarttı. Rus
elçisi Mençikof'un aşırı tavizler
içeren
teklifini reddeden I.Abdülmecit, İngilizlere yakın olan
Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlığa
getirdi.
Ruslar 26 Haziran 1853'te, Prut'u geçerek, Eflâk ve Boğdan'ı
istilâ ettiler. Osmanlı Devleti,
Fransa ve
İngiltere ile ittifak anlaşması imzaladı. Bu ittifaka
Avusturya ve İtalyan birliğini kurmaya
çalışan
Piyemento hükûmeti de katıldı. İttifak donanması
Çanakkale'de mevzilenmişti. Durumdan
endişelenen
Rusya, askerlerini geri çekmeye başladı. Müttefikler,
Rusya'nın Karadeniz'deki gücünü
ortadan
kaldırmak için, Kırım'a yöneldiler. Rusların en büyük üssü
olan Sivastopol, bir yıl süren bir
kuşatmanın
ardından ele geçirildi (1855). Bu sırada tahta oturan II.Alexandre,
barış yapmayı kabul
etti.
Müttefiklerin yanı sıra Prusya'nın da katıldığı Paris
Antlaşması ile (30 Mart 1856), taraflar işgal
ettikleri
bölgelerden çekilecek, Osmanlıların toprak bütünlüğü ve
Boğazların statüsü, Avrupa'nın
"kefilliği"
altında korunacaktı. Osmanlıların Avrupa Konseyi'ne dahil
edilmesi karşılığında ise, sultan
yeni bir
ıslahat fermanı irat edecekti. Bu madde ve Karadeniz'in
tarafsızlığının kabulü, savaşın galibi
durumundaki
Osmanlılardın aleyhine idi. Nitekim, Eflâk ve Boğdan'ın
birleşmesi ve Sırbistan'a
yönelik yeni
haklar da Paris Antlaşmasıyla tescil edilmişti.
c-Islahat Fermanı :
Henüz Kırım
Savaşı sürerken, Viyana'da bir araya gelen İngiltere, Fransa
ve Avusturya, Hristiyanlarla
Müslümanlar
arasındaki farklılıkların her alanda ortadan kaldırılmasını
öngören bir fermanı sultanın
yayımlamasını,
barış için ön şart koşmuşlardı. Paris Antlaşması müzakere
edilirken, müttefiklerin bu
istekleri
I.Abdülmecit tarafından yerine getirildi ve Islahat Fermanı
ilân edildi (18 Şubat 1856).
Tanzimat'la
kabul edilen hususların esas alındığı bu fermanla,
Müslümanlarla Hristiyanlar arasında
eşitlik
sağlandığı Avrupa'ya garanti edilmiş oluyordu. Ayrıca iç
hukuk alanında ve ticaret hukukunda
da yenilikler
getiriliyor, Ceza ve medenî hukukun bir bölümü, dinî
esaslardan arındırılıyordu. Aslında
Tanzimat
süreciyle başlayan bu değişiklikler, idari yapılanmada da
kendisini hissettirmiştir. 1868'de
Şura-yı Devlet
ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye kurularak buralarda hem
Hristiyanlar hem de Müslümanlar
görevlendirilmiştir. Islahat Fermanı ile getirilen
düzenlemelerin uygulanması daha çok I.Abdülaziz'in
tahta çıkması
(1861-1876) ile gerçekleşebilmiştir.
Paris
Antlaşmasına imza koyan devletler, anlaşma maddesinde de yer
aldığı için Islahat Fermanı'nı,
Osmanlı
Devleti'ne müdahale etmede bir koz olarak kullanmışlardır.
Nitekim Fransa, Dürzilerin
Katolik
Marunilere saldırmasını bahane ederek Lübnan'a asker
çıkarmış ve 1871'e kadar orada
kalmıştır.
Karadağ'da çıkan bir anlaşmazlık yine büyük devletlerin
aracılığı ile halledilmiştir (1862).
Güçlü
devletler tarafından teşvik ve tahrik edilen Balkanlardaki
Hristiyan toplulukları, çıkardıkları
isyanlar
bastırılsa dahi, Osmanlı Devleti'nden yeni haklar elde
etmeyi başaracaklardır. Örneğin
Sırplar ve
Bulgarlar yeni haklar elde etmiş, Eflâk ve Boğdan'ın Romanya
adı altında birleşmeleri
kabul
edilmiştir. Muhtariyet hakları genişletilen Mısır'da,
İngiliz-Fransız nüfuz mücadelesi kızışmış,
III.
Napolyon'un teşebbüsü üzerine, Abdülaziz istemediği hâlde
Süveyş Kanalı projesini kabul etmek
zorunda kalmış
ve kanal 1869'da büyük bir törenle açılmıştır.
d-I.Meşrutiyet Dönemi:
Avrupa
devletleri ve özellikle Rusya'nın kışkırttığı topluluklar,
bağımsızlıklarını ilân etmek için
harekete
geçmekteydiler. 1866'da Girit İsyanı çıktı. Yunanistan'a
bağlanmak amacıyla başlayan
isyan
bastırılmasına rağmen, Avrupa devletleri araya girerek
sultanın Girit'e yeni bir statü vermesini
sağladılar
(1868). Rusya tarafından oluşturulan komitalar vasıtasıyla
Bulgarlar ayaklandırıldı. Onlara
da geniş
haklar verildi (1870). Fakat bununla yetinmeyen Bulgarlar,
Bosna ve Hersek'teki
karışıklıkların ardından yeniden ayaklandılar (1875-76).
Bulgar isyanı
sert biçimde bastırıldı. Fakat bu sırada Genç Osmanlılar,
Abdülaziz'e başlattıkları
muhalefeti,
mücadeleye dönüştürdüler. Nihayet Mithat Paşa'nın
öncülüğündeki yenilikçi idareciler
Abdülaziz'i
tahttan indirerek yeğeni V.Murat'ı başa geçirdiler(30 Mayıs
1876). Ancak hastalığı
sebebiyle üç
ay sonra o da tahttan indirilerek, Kanun-ı Esasi'yi ilân
edeceğini beyan eden kardeşi
II.Abdülhamit
Osmanlı tahtına çıkarıldı.
Bu
arada Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne baskı kurmasını kendi
menfaatine aykırı gören
İngiltere,
Balkanlardaki bunalımı görüşmesi için İstanbul'da uluslar
arası bir konferans toplanmasını
sağlamıştı.
İstanbul Konferans çalışmalarını sürdürürken II.Abdülhamit
Meşrutiyet'i ilân etti (23 Aralık
1876).
Kurulacak Meclis-i Mebusan'da bütün topluluklar temsil
edilebilecekti. Parlâmenter monarşi,
İstanbul
Konferansı'nın toplanış sebebini tamamen ortadan
kaldırmasına rağmen, konferansa katılan
devletler,
Balkan topluluklarının bağımsızlıklarını istediklerinden bir
sonuca varılamadı. Osmanlı
Devleti'nin
çağrılmadığı Londra'da toplanan bir başka konferansta, büyük
devletler isteklerini
tekrarladılar.
Rusya, Osmanlı Devleti'ne alınan kararları kabul ettirmek
için savaş ilân etti.(Nisan
1877).
Tarihimizde "93 Harbi" diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus
Harbi, askerî ve siyasî bakımdan
önemli
sonuçlar doğurmuştur.
Kanun-ı Esasi'nin kabulü ile açılan Genel Meclis, padişah
tarafından seçilen Ayan Meclisi ve
halk
tarafından seçilen Mebusan Meclisi'nden ibaretti. Londra
Konferansı'ndan önce çalışmaya
başlayan bu
meclis, hükûmet tarafından sunulan teklif ve kanun
tasarıların karara bağlayarak ilk
dönem
çalışmalarını tamamlamıştı. Ancak 93 Harbi'nin sürdüğü
sıkıntılı zamanlarda meclisteki
azınlık
mebusları çalışmaları sekteye uğrattığı gibi, bunalımın
artmasını da sağlıyorlardı. Nitekim
Gazi Osman
Paşa'nın büyük bir kahramanlık göstererek 5 ay savunduğu
Plevne'yi aşan Ruslar,
Yeşilköy'e
kadar ilerlemişlerdi. Doğu'da ise ancak Erzurum önlerinde
durdurulmuşlardı. Meclis
savaşın
gidişatından hükûmeti ve padişahı sorumlu tutarak, siyasî
tansiyonu yükseltmekteydi. II.
Abdülhamit,
devletin ileri gelenleri ve bazı mebuslarla yaptığı
toplantıdan bir sonuç alamayınca,
Kanun-ı
Esasi'nin kendisine verdiği yetkiyi kullanarak, etnik
yapısının karışıklığı sebebiyle çalışmaları
aksayan
meclisi kapattı (14 Şubat 1878). Bu I.Meşrutiyet'in sonu
demekti.
Berlin Kongresi ve Balkanlardaki Gelişmeler; İstanbul
önlerine kadar gelmiş olan Rusya ile
Yeşilköy (Ayastefanos)
Antlaşması imzalandı (3 Mart 1878). Bu anlaşmayla, sözde
Osmanlı'ya
bağlı Dobruca,
Doğu Makedonya ve Trakya'yı içine alan Büyük Bulgaristan
Prensliği kuruluyor;
Romanya,
Sırbistan ve Karadağ bağımsızlıklarına kavuşuyordu. Ancak,
Rusya'nın genişlemesinden
rahatsızlık
duyan Avrupa devletlerinin araya girmesiyle bu anlaşma
hükümleri yürürlüğe giremedi.
İngiltere
donanmasını harekete geçirdi. Osmanlı Devleti ile yaptığı
bir anlaşmayla Kıbrıs'a yerleşti ( 4
Haziran 1878).
Araya giren Bismark, ülkesinde bir konferansa ev sahipliği
yaparak hem muhtemel
bir savaşı
önlemek hem de Almanya'nın menfaatlerini korumak istiyordu.
Nitekim Osmanlı Devleti,
İngiltere,
Fransa, Avusturya, Almanya, İtalya ve Rusya'nın da katıldığı
Berlin Kongresi 13 Temmuz
1878'de
imzalanan bir anlaşmayla son buldu. Bu anlaşma, artık
Rusya'nın yanı sıra, diğer devletlerin
de parçalamaya
çalıştıkları Osmanlı'dan, kendi paylarını alma anlaşmasıydı.
Berlin ve Ayestafanos
antlaşmalarında öngörüldüğü gibi, Sırbistan, Karadağ ve
Romanya'nın bağımsızlığı onaylandı.
Bulgaristan üç
bölüme ayrıldı. Bulgaristan Prensliği haricinde müstakil bir
Doğu Rumeli eyaleti
oluşturuldu.
Girit'in statüsüne benzer bir statüyle Makedonya, Osmanlı
Devleti'nin elinde kaldı.
Yunanistan
Tesalya ve Epir'in bir bölümünü aldı. Bosna-Hersek,
Avusturya tarafından işgal edildi.
Rusya, Kars,
Ardahan ve Batum'a sahip oldu. Berlin Kongresi, büyük
devletlerin Osmanlı Devleti'ni
paylaşma ve
ortadan kaldırma arzularının bir neticesi idi. Balkanlarda
büyük devletlerin inisiyatifiyle
ortaya çıkan
küçük devletçikler, bölgede o dönemden günümüze kadar ulaşan
siyasî ve etnik
çatışmaların
piyonları olmaktan öteye gidemediler. Nitekim Avusturya'nın
ve Rusya'nın Balkanlarda
nüfuzlarını
artırmaları, Balkan Savaşları ve I.Dünya Savaşı'nın
çıkmasına yol açacaktır.
Berlin
Kongresi'nin sonuçları kısa zamanda ortaya çıkmaya
başlamıştı.
Balkanlardan
bir pay alamayan Fransa, önceden nüfuz sahasına dahil ettiği
Cezayir ile Tunus
arasındaki
sınır problemini bahane ederek, Tunus'u işgal etti (1881).
Fransa ile İngiltere arasında
çekişmeye
sahne olan Mısır'da, Hidiv İsmail Paşa'ya karşı başlatılan
bir askerî ayaklanma ile ortaya
çıkan durum
İstanbul'da görüşülürken, İngilizler İskenderiye'yi topa
tuttu. Osmanlıların karşı
çıkmalarına
rağmen İngilizler Mısır'ı ele geçirdiler(1882). Bulgaristan
Prensliği, Doğu Rumeli'de çıkan
isyanı
değerlendirerek (1885), bölgeyi kontrolü altına aldı.
Osmanlı Devleti Rusya'nın baskısı
sonunda,
Kırcaali ve Rodop dışındaki Doğu Rumeli Valiliği'nin Bulgar
Prensliği'nin idaresine
geçmesini
kabul etmek zorunda kaldı (1886). İkinci Meşrutiyet'in ilânı
sırasında ise Bulgarlar
bağımsızlıklarını ilân ettiler (1908). Bulgar, Yunan ve
Arnavutların hak iddia ettiği Makedonya'da
çıkan olaylar
Osmanlı kuvvetleri tarafından bastırıldı. Fakat, Rusya ve
Avusturya devreye girerek
Osmanlı
hâkimiyetindeki Makedonya'da, ülkelerinden iki gözlemcinin
görev yapmasını sağladılar
(1893). Megalo
İdea adını verdiği Bizans'ı diriltme çabasındaki küçük
Yunanistan, 1896'da çıkan
isyanı bahane
ederek Girit'i ilhaka yeltendi (1896). Osmanlılar Dömeke
Meydan Savaşı ile Yunanlıları
büyük bir
bozguna uğrattılar (1897). Fakat Rusya ve Avrupa
devletlerinin müdahalesi ile İstanbul'da
toplanan bir
konferans ile Girit'te valiliğine Yunan kralının oğlunun
getirildiği özerk bir yönetim
kurulması,
adanın fiilen Yunanistan'a bırakılması anlamına geliyordu.
93 Harbi'nden
sonra sun'i bir Ermeni Meselesi ortaya çıkarılmıştı. Osmanlı
Devleti'ne bağlılıkları
sebebiyle
"millet-i sadıka" olarak adlandırılan Ermeniler, önceleri
Doğu Anadolu'yu ele geçirmek
isteyen Rusya
ve ardından İngiltere tarafından kullanılmaya başladılar.
Hınçak ve Taşnak tedhiş
örgütlerini
kurarak, İstanbul ve taşrada terör yaratan bazı Ermeniler
özellikle İngilizler tarafından
destekleniyorlardı. Doğu'da hiçbir zaman çoğunluk olamayan
Ermenilere kurdurulacak bir devlet ile
Rusya Akdeniz
ve Orta Doğu'ya sızabilecekti. İngiliz himayesindeki bir
Ermeni devleti ise aksine
bunu
önleyebilirdi. Her iki tarafında kullandığı Ermeniler
1889'dan itibaren tedhişe başladılar. Van,
Erzurum ve
Bitlis'te çıkan olaylar bastırıldı. Ardından başkentte
Osmanlı Bankası'na kanlı bir baskın
yaparak
bankayı işgal ettiler. II.Abdülhamit'e yönelik bir suikast
teşebbüsünde bulundular. I.Dünya
Savaşı ve
İstiklal Harbi yıllarında da Ermeniler devlet aleyhine
faaliyetlerini devam ettirmişlerdir.
e-II. Meşrutiyet Dönemi:
I.Meşrutiyet'in kaldırılmasından sonra II.Abdülhamit içte ve
dışta meydana gelen olumsuz
gelişmelerin
de etkisiyle, katı bir yönetim sergilemeye başlamıştı.
Meşrutiyet taraftarları da buna
karşılık
muhalefetlerinin dozunu artırmışlardı. Osmanlılık fikrinin
temsilcisi olan Sadrazam Midhat
Paşa 1881'de
ölüm cezasına çarptırılmış, sonra affedilerek, Arabistan'a
sürgüne gönderilmiş ve
1883'te
öldürülmüştü.
Ali Suavi,
Ziya Paşa ve Namık Kemal gibi kişiler de sultan tarafından
bertaraf edilmişlerdi. Ancak
devletin
içinde bulunduğu güç durum onların başlattığı muhalefetin
güçlenerek büyümesine zemin
hazırlamaktaydı. Balkanlardaki çalkantıların yanı sıra
Osmanlı Devleti iktisadî açıdan da çok zor
durumda idi.
Devlet iç ve dış borçlarını kapatabilmek için batılıların
elindeki Osmanlı Bankası ile malî
bir anlaşma
imzalamak zorunda kalmıştı (1879 ve 1881). Buna göre banka
mali yardımları
karşılığında,
devletin bazı gelirlerini devralıyordu. İngiliz ve
Fransızların kontrolünde bu maksatla
kurulan
Düyun-ı Umumîye İdaresi Osmanlı ülkesini âdeta bir sömürge
hâline getirecektir.
Genç Türkler
veya Jön Türkler adı verilen ve yurt dışında ve içinde
faaliyet gösteren Meşrutiyet
taraftarları,
İstanbul'da İttihad-ı Osmani derneğini kurmuşlar ve bu
dernek 1894/95'te İttihat ve Terakki
Cemiyeti adını
almıştı. Selanik'te Enver ve Niyazi Paşalar gibi subayların
da katılmasıyla güçlenen
İttihatçılar,
Osmanlı devletini ancak Kanun-ı Esasî'nin yeniden kabulünün
kurtarabileceğini
düşünüyorlardı. Kolağası Niyazi Bey ve ona katılan Enver
Bey'in Resne'de isyan ederek dağa
çıkmaları ve
Rumeli'de halk tarafından büyük bir destek bulmaları üzerine
II.Abdülhamit anayasayı
yürürlüğe
koyarak II.Meşrutiyet'i ilân etti ((23 Temmuz 1908).
17 Aralık
1908'de meclis yeniden açıldı. Yapılan seçimlerde İttihat ve
Terakki Fırkası büyük bir
başarı
sağlamıştı. Ancak bu gelişmeler esnasında Bulgaristan
bağımsızlığını elde etmiş ve Girit
meclisi
Yunanistan'a ilhak kararı almıştı.
İşgal
altındaki Bosna Hersek ise Avusturya tarafından fiilen ilhak
edilmişti (5 Ekim 1908) Millî bir
politika
izlemeyi amaçlayan İttihatçılar, olumsuz gelişmelerin de
etkisiyle gittikçe otoriter bir idare
oluşturmaya
başlamışlardı. Bundan faydalanmak isteyen Meşrutiyet
aleyhtarları, bazı Avrupa
devletlerinin
de kışkırtmasıyla isyan ettiler. İstanbul'daki Avcı
Taburları'nın 13 Nisan 1909'da
başlattıkları
isyan sırasında pek çok İttihatçı öldürüldü. II.Abdülhamit
olayları önleyemedi. Bunun
üzerine Mahmut
Şevket Paşa komutasındaki ordu Selanik'ten yola çıktı.
Harekat Ordusu adı verilen
bu ordunun
kurmay başkanı Mustafa Kemal idi. Harekat Ordusu, kısa
sürede duruma hâkim olarak
isyanı
bastırdı. İsyandan sorumlu tutulan II.Abdülhamit,
şeyhülislâmdan alınan fetva ile meclis
tarafından
tahttan indirildi (27 Nisan 1909) ve kardeşi V. Mehmet Reşat
yerine getirildi. V.Mehmed
(1909-1918)
devlet idaresinde inisiyatifi İttihatçı hükûmete bırakmıştı.
Yeni iktidar zamanında da
felâketler
birbirini takip etti. Osmanlı Devleti hızla dağılma devrine
girmekteydi.
Osmanlıların
iç işleri ve Balkanlardaki gelişmelerle uğraşmasını fırsat
bilen İtalyanlar, Avusturya'nın
Bosna-Hersek'i
ilhak etmesi (1908), Arnavutların isyanı (1910) gibi
olaylardan da cesaretlenerek,
pastadan pay
alabilmek için Trablusgarp'a asker çıkardı. (Eylül 1911).
İtalyan donanması denizden,
İngilizler ise
Mısır'ı ellerinde bulundurduğundan karadan, Osmanlıların
bölgeye asker göndermesini
imkânsız hâle
getirmişti. Bu sebeple Osmanlı hükûmeti gizlice Türk
subaylarını bölgeye göndererek
mahallî bir
direnişi örgütleme yolunu seçmişti. Derne ve Tobruk'da
Mustafa Kemal, Bingazi'de ise
Enver Paşa
İtalyanlara karşı büyük başarılar kazandı. Savaşı
kazanamayacağını anlayan İtalya,
Osmanlıları
barışa zorlamak için Oniki Ada'yı işgal etti. Ancak bundan
ziyade Balkanlarda başlayan
savaş
Osmanlıların barışı imzalamaya zorladı. Uşi Antlaşması ile
İtalyanlar işgal ettikleri yerleri
muhafaza
ettiler (1912)
Türk-İtalyan
Savaşı'nın başladığı sırada Balkan devletleri aralarındaki
anlaşmazlıkları bir tarafa
bırakarak,
Osmanlı Devleti'ne karşı bir ittifak oluşturdular. Rusya'nın
mimarlığında gerçekleşen
Bulgar-Sırp
ittifakına daha sonra Yunanistan ve Karadağ da katıldı
(1912). Karadağ ile başlayan
savaşa 18
Ekimde diğer Balkan devletleri de iştirak etti. Bu sırada
Osmanlı askerleri, subayların bir
kısmının
politik çekişmelerle meşgul olmasından dolayı dağınık bir
hâldeydi. Bunun sonucunda
Balkan
devletleri, Osmanlılar karşısında kendilerinin de
beklemediği bir zafer kazandılar. Yunanlılar
Ege adalarını
ele geçirdiler. Sırplar Kumanova'da üstünlük sağladılar.
Sırpların denize çıkmalarını
önlemek için
Avusturya'nın desteği ile Arnavutluk bağımsızlığını ilan
etti (28 Kasım 1912).
Bulgarlar ise
Edirne'yi ele geçirerek Çatalca'ya kadar ilerlediler. (19
Kasım 1912). 16 Aralıkta
Londra'da
başlayan görüşmeler bir ara iktidardan düşen İttihatçıların
yeniden iş başına gelmesi
üzerine
kesilmişti. Nihayet Mayıs ayında Londra Antlaşması
imzalanarak I.Balkan Savaşı sona erdi.
Gelibolu
Yarımadası hariç Trakya, Bulgaristan'a verildi.
Makedonya'nın büyük bir kısmı Yunanistan
ve Sırbistan
arasında paylaşıldı. Özellikle Makedonya'nın paylaşımı
Bulgarları rahatsız etmekteydi.
Sırbistan ve
Yunanistan, Bulgarlara karşı ittifak oluşturdu. Bu ittifaka
Romanya da katıldı.
Bulgaristan
ile bu ittifak savaşa girince, durumdan faydalanmak isteyen
Osmanlı Devleti de Bulgar
işgalindeki
toprakları geri almak için harekete geçti. Kırklareli ve
Edirne kurtarıldı. II.Balkan Savaşı,
tarafların
imzaladığı Bükreş Antlaşması ile sona erdi (1913).
Bulgaristan ile imzalanan İstanbul
Antlaşması
ile, Meriç nehri iki ülke arasında sınır oldu.
Bulgaristan'daki Türklerin hakları belirlendi
(29 Eylül
1913). Yunanistan ile imzalanan Atina Antlaşması ile ise
Girit'in Yunanistan'a bırakılması
kabul edildi
(14 Kasım 1913). Büyük devletler bu anlaşmalardan sonra
Çanakkale Boğazı
yakınlarındaki
Bozcaada ve İmroz'u Osmanlılara geri verdiler. Balkan
Savaşları, Balkanlardaki Türk
varlığının
büyük bir kıyıma uğramasına sebep olmuştur. Yüz binlerce
Türk savaşlar sırasında ve
sonrasında aç
ve yokluk içinde buradan göç etmek zorunda kalmıştır.
|
I.Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti'nin Yıkılışı |
Sadrazam
Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi ile (21 Haziran 1913),
İttihat ve Terakki Fırkası,
hükûmetin
idaresini tamamen ellerine geçirmişti. Enver, Talat ve Cemal
Paşalar, Osmanlı Devleti'nin
iç ve dış
politikasını belirlemede en etkili nazırlardı. Balkan
savaşlarından sonra, ordu ve donanmayı
güçlendirmek
isteyen hükûmet, Avrupa devletlerinden mühendisler ve askerî
uzmanlar
getirtmekteydi. Osmanlı Devleti, dış siyasetini de,
dengeleri gözeterek yeniden belirlemek ihtiyacını
hissetmekteydi. Emperyalist devletler, nüfuz alanlarını
korumak veya genişletmek maksadıyla
siyasî,
askeriî ve iktisadî açıdan ittifaklar oluşturmaktaydı.
İngiltere ve Fransa'ya nazaran
sömürgeciliğe
geç başlayan Almanya, Afrika, Avrupa ve Orta Doğu'da nüfuz
sahasını genişletmek
istiyor ve
Osmanlı Devleti'ne bu maksatla yakın durmayı yeğliyordu .
Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu
da, Balkanlarda Panislâvizmi gerçekleştirmeye çalışan
Rusya'ya karşı Almanlarla iş
birliği
içindeydi. İngiltere ve Fransa tarafından pay edilmiş Kuzey
Afrika'da gözü olan İtalya da bu
ittifaka
yakındı. Dolayısıyla Almanya önderliğindeki Üçlü İttifak'ın
(Almanya, Avusturya-Macaristan ve
İtalya) doğal
rakibi, İngiltere'nin öncülüğündeki Fransa ve Rusya'dan
oluşan Üçlü İtilâf (Anlaşma)
devletleri
idi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand'ın, Sırbistan
ziyareti esnasında bir Sırp
tarafından
öldürülmesi (28 Haziran 1914), bu iki cepheyi sıcak savaşa
sokmaya yetti.
Daha sonra
Romanya, Japonya ve ABD İtilaf Devletleri, Bulgaristan ve
Osmanlı Devleti ise İttifak
devletleri
safında bu savaşa girdiler.
Osmanlı
Devleti savaştan önce İngiltere ve Fransa'ya yakın bir
politika izlemek istedi. Ancak hem
hükûmet ve
halk içerisindeki tepkiler hem de İtilaf Devletleri'nin buna
sıcak bakmaması, Osmanlıları
Almanya'ya
yanaştırmaktaydı. Özellikle Enver ve Talat Paşalar, Osmanlı
Devleti'nin yeniden
silkinmesi ve
kaybettikleri toprakları kazanabilmesi için Almanya'nın
yanında yer almayı uygun
buluyorlardı.
Hükûmet başlangıçta tarafsız kalmayı tercih etmişti.
Almanların II.Abdülhamit devrinden
itibaren
Osmanlı Devleti'nin yenileşme çabalarına katkıda bulunması
ve bu maksatla gönderdikleri
askerî ve
sivil uzmanların varlığı, İtilaf Devletleri'nin, Osmanlı
Devleti'nin tarafsız kalamayacağı
şüphesini
artırıyordu. Bu tutum, dolayısıyla Almanya yanlılarının
tezini kuvvetlendirmekteydi. Enver
ve Talat
Paşa'nın öncülük ettiği bu grup, Almanların yanında savaşa
girmekle, Kafkaslar, Balkanlar
ve Ege'de
kaybedilen toprakların geri alınabileceği ve Osmanlı
Devleti'ni nefes alamaz hâle getiren
kapitülâsyonlar ve düyun-ı umumîden kurtulunabileceğini öne
sürmekteydiler. Nitekim Almanya'ya
ait Goben ve
Breslav zırhlılarının Türk bayrağı çekilerek, Rus
limanlarını bombalaması, Osmanlı
Devleti'nin
Almanya safında savaşa girmesine vesile olacaktır (1 Kasım
1914).
Osmanlı
Devleti I.Dünya Savaşı'nda tam yedi cephede mücadele etti;
Kafkasya, Kanal, Hicaz ve
Yemen, Irak,
Suriye ve Filistin, Galiçya ve Çanakkale. Bütün cephelerde
Osmanlı askerleri büyük bir
kahramanlık
örneği gösterdiler. Ancak, yedi cephede birden savaşı
sürdürmek, zor şartlar içerisinde
bulunan
Osmanlı Devleti için çok güçtü. Enver Paşa'nın kumanda
ettiği Kafkas Cephesi'nde
Osmanlılar
büyük zayiat verdiler. Doğu Anadolu ve Trabzon düştü. Kanal
(Süveyş) cephesinde ise
Cemal Paşa,
Fransız ve İngilizlere başarıyla direndi. Hicaz ve
Yemen'deki Osmanlı birlikleri, destek
görmemelerine
rağmen, kutsal yerleri korumak uğruna, harbin sonuna kadar
Şerif Hüseyin ve
İngilizlere
karşı koydular. Basra'ya çıkan İngilizler Kuttü'l-Amare'de
büyük bir bozguna uğradılar.
Komutanları
General Townshend esir edildi (29 Nisan 1916) Ancak, 1918'de
yeni birliklerle saldıran
İngilizler,
ihanet eden Arap kabilelerinin de yardımıyla Basra'da olduğu
gibi, Suriye'de de saldırılarını
artırdılar.
M.Kemal, Halep'te bir savunma hattı oluşturdu. Galiçya,
Makedonya ve Romanya'da
Osmanlı
birlikleri, Avusturya ve Bulgaristan'a yardımcı olmak için
büyük bir özveriyle savaştılar.
Türkler, en
büyük direnmeyi Çanakkale'de gösterdiler. İtilaf Devletleri
19 Şubat 1915'den itibaren
muazzam bir
donanma ve yüz binlerce askerle saldırıya geçtiler. 18
Mart'ta İtilaf donanmasına ait
pek çok gemi
batırıldı. Ardından Gelibolu Yarımadası'ndaki Settü'l-Bahir
ve Arıburnu'na asker
çıkararak,
karadan da saldırıya geçtiler. Anzak ve Hint birliklerinin
de katıldığı kara savaşları, tam bir
ölüm kalım
savaşı oldu. M.Kemal'in de büyük bir askerî deha olarak
ortaya çıktığı bu savunma
karşısında
İtilaf Devletleri geri çekilmek zorunda kaldı.
Bütün dünyaya
öğretilen "Çanakkale Geçilmez" sözü, 250 bin Türk evlâdının
şehit kanıyla yazılan
bir büyük
destan oldu. İtilaf Devletlerinin Çanakkale bozgunu,
Rusya'nın yardım alma ümitlerini suya
düşürmüş ve
bunun neticesinde gerçekleşen Bolşevik İhtilâli, Çarlık
Rusyası'nın sonu olmuştur.
Rusya'nın
savaştan çekilmesi üzerine 7 Aralık 1917'de imzalanan
anlaşmayla Doğu cephesinde
Türk-Rus
Savaşı sona ermiştir.
Osmanlı
Devleti, I.Dünya Savaşı'nda yedi düvele karşı muhteşem bir
mücadele sergilemiştir. Ancak
29 Eylül
1918'de Bulgaristan'ın teslim olması Osmanlılar ile Almanya
arasındaki irtibatın
kesilmesine
yol açmıştır. Müttefiklerinin savaştan yenik ayrılmasıyla
birlikte Osmanlılar da ateşkes
anlaşmasını
imzalamak durumunda kalmışlardır. İttihat ve Terakki
Fırkası'nın hükûmetten
çekilmesinin
ardından kurulan Ahmet İzzet Paşa başkanlığındaki hükûmet,
Bahriye Nazırı Rauf Bey
başkanlığındaki bir heyeti Limni'nin Mondros limanına
göndermiş ve Mondros Ateşkes Anlaşması'nın
imzalanmasıyla
(30 Ekim 1918), Osmanlılar resmen savaştan çekilmişlerdir.
Ateşkes anlaşmasıyla
İtilaf
Devletleri, Osmanlı ülkesini işgal etme hakkını elde
etmişlerdir. Bu durum, Osmanlı Devleti'nin
fiilen
paylaşılması demekti.
Nitekim,
İngiliz, Fransız, İtalyan birlikleri bu anlaşmaya dayanarak
Anadolu'da işgallere başlamışlar,
Asırlarca
Osmanlının hâkimiyetinde yaşayan Yunanlılar da,
ağabeylerinin müsaadesiyle İzmir'e
asker
çıkarmışlardır (15 Mayıs 1919). İşgallere karşı Anadolu
Türk'ünde büyük bir infial yaratmış ve
19 Mayıs
1919'da Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkmasıyla, düşmana
karşı "Milli Mücadele"
başlamıştır.
İtilaf Devletlerinin Sevr Anlaşması'nı İstanbul hükûmetine
imzalatması (10 Ağustos
1920), Milli
Mücadele'nin güçlenmesinden endişe eden düşmanların bir an
önce Türk millî varlığını
ortadan
kaldırmayı amaçlamalarından başka bir şey değildi. Fakat bu
anlaşma hükümleri hiçbir
zaman
uygulanamadı. Ankara'da açılan Milli Meclis'in iradesi,
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının
büyük ve
onurlu mücadelesi bu oyunları bozdu. İstiklâl Harbi'ni
kazanılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti
Devleti
kurulmuş oldu. Yeni Türk devleti "Millî Hâkimiyet" ilkesinin
tabi^İ bir neticesi olarak 1 Kasım
1922'de
saltanatı kaldırdı. Dolayısıyla bu tarih 622 yıl devam eden
Osmanlı Devleti'nin de resmen
sonu oluyordu. |