|
Türk devlet ve
topluluklarının varlığı, aynı zamanda onların büyük bir
tarihe ve kültüre de sahip olduklarının açık bir delilidir.
Her ne kadar
yaşanılan
topraklar çok geniş ve dağınık gibi görünüyorsa da, aslında
bütün Türk kavim ve
topluluklarını
birbirine bağlayan ortak bir tarih ve kültür daima var
olmuştur. Dolayısıyla, Türk tarihini
bir bütünlük
içerisinde ele almak ve değerlendirmek şarttır. Bu açıdan
değerlendirildiğinde kurulan
her Türk
devleti birbirinin devamından ibarettir. Ayrı coğrafya veya
zamanda ortaya çıkmış olsalar
veya ayrı
medeniyet dairesinde yer alsalar bile, Türk tarihinin,
anlayışının ve yaşayışının ortak
değerlere
sahip olduğu unutulmamalıdır. Nitekim Türkiye
Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanlığı forsunda
ifade edilen
ortadaki güneş (Türkiye Cumhuriyeti) ve çevresinde halka
oluşturan 16 yıldız (tarihte
kurulmuş olan
Türk devletleri), bu birliği sembolize etmektedir. Elbette
Türklerin kurduğu devlet
sayısı 16
değildir. Türkler tarih boyunca irili ufaklı yüzü aşkın
devlet kurmuştur. Hatta
cumhurbaşkanlığı forsunda belirtilen Türk devletlerine ait
bazı bayraklar, tarihî kayıtlarda geçen bazı
işaretlerden
yola çıkılarak çizilmiş, sembolik bayraklardır. Ancak asıl
önemli olan husus bu devlet ve
bayraklarla
ifade edilen "tarih ve kültür birliği"nin devletimiz
tarafından resmen kabul ve teyit
edilmesidir.
Aşağıda, aralarında 16 Türk devletinin bulunduğu, tarihî
silsile içerisine yaşamış ilk Türk
devletleri ve
toplulukları özetlenmiştir.
ASYA HUNLARI
Ana
vatan coğrafyası içerisinde kurulan ilk büyük Türk Devleti
Hun Devletidir. Çin kaynaklarında
Hiung-nu diye
adlandırılan Hunlar ile ilgili ilk bilgiler M.Ö. I. bin
yıllarına kadar çıkmaktadır. Ancak
Çin
kaynaklarındaki bilgiler, Hunların güçlenmeleriyle birlikte
M.Ö. IV. yüzyılın sonlarına doğru
artmaktadır.
Bu tarihlerde Hunlar, Ötügen merkez olmak üzere Orhun
bölgesi ve Altay dağları
civarında
oturuyorlardı.
M. Ö. III.
yüzyılın ikinci yarısına doğru Hiung-nu yani Hun boylarının
Çin üzerindeki baskıları iyice
artırmıştır.
Çinliler, kuzeyden gelen saldırılara karşı, çok eski
devirlerden itibaren kuzey sınırı
boyunca
savunma duvarları yapmaya başlamışlardı. Nihayet artan Hun
saldırılarına karşı, sınırdaki
bu duvarların
birleştirilmesi M.Ö. 214 yılında tamamlanmış ve meşhur Çin
Seddi ortaya çıkmıştır.
Hunların
bilinen ilk hükümdarı, Şanyü ûnvanını taşıyan, Tuman
(Teoman)dır. Hunlar, Tuman
zamanında
güçlü bir siyasî birlik olarak ortaya çıkmışlardır. Tuman,
oğlu Mete ile giriştiği siyasî
mücadele
neticesinde ortadan kaldırılmıştır (M.Ö. 209). Çin
kaynaklarının Mete (Mao-tu) adını
verdikleri bu
büyük hakanın adının Türkçe karşılığının, Bagatur veya
Bahadır gibi bir ad olduğu
sanılmaktadır.
Mete, Hun tahtının meşru varisi olmasına rağmen, üvey
annesinin kışkırtmasıyla,
babası
tarafından Hunların düşmanı olan Yüeçilere rehin olarak
verilmişti. Buradan kaçmayı başaran
Mete, babasına
karşı mücadeleye girişti.
Demir bir
disiplin altında yetiştirdiği ordusuyla babasını yenerek
ortadan kaldırmıştır. Böylece
M.Ö.209
yılında Hun çağının en parlak devri olan Mete devri de
başlamış oluyordu. Bu tarihî olay
"Oğuz Kağan
Destanı"nda, Oğuz Kağanın babasıyla yaptığı mücadeleye ilham
olmuştur.
Devleti
yeniden teşkilâtlandıran Mete, doğudaki Moğol-Tunguz
kabileleri birliği Tung-hular'ın ısrarlı
toprak
taleplerine savaş ile karşılık verip onları perişan ettikten
sonra, güney-batıya dönerek, İpek
Yolu'na hâkim
durumdaki Yüeçiler üzerine yürüdü. Yüeçileri daha batıya
sürdü. Ardından Çin
topraklarına
giren Mete, Çin İmparatoru Kao-ti'nin 320 binlik tamamı
piyadelerden oluşan ordusunu,
Turan taktiği
ile çember içine aldı. İmparator, ancak Hunların bütün
şartlarını kabul ederek kendisini
ve ordusunu
kurtarabilmiştir(M.Ö.201) Yapılan anlaşmaya göre Çin
İmparatoru, Hunların yaşadığı
bütün
toprakları Hun devletine bırakmayı, yıllık vergi yanında
yiyecek ve ipek vermeyi kabul etmek
zorunda
kalmıştır.
Bir süre sonra
Mete, Isık göl etrafında oturan Vusunları hâkimiyeti altına
aldı. Böylece devletin
sınırları,
doğuda Mançurya'dan batıda Aral gölüne, kuzeyde Sibirya'nın
içlerinden güneyde Çin Seddi
ve Tibet'e
kadar uzanmış oluyordu. Mete bu sınırlar içinde yaşayan
bütün konargöçer kavimleri bir
bayrak altında
toplamış ve M.Ö. 177'de Çin hükümdarına yazdığı mektupta
"Eli ok ve yay tutan
herkes Hun
oldu" diyerek millet olma şuuruna güzel bir örnek vermiştir.
Büyük Hun Hakanı Mete'nin
yönetim ve
askerlik alanında yaptığı düzenlemeler, Türk devlet
geleneğinde önemli bir başlangıçtır.
Sonradan
kurulacak Türk devletleri de, bu gelenek üzerinde
yeşereceklerdir.
Mete M.Ö.
174'te ölünce yerine oğlu Kiyük geçti. Kiyük, Tanrı dağları
civarını ellerinde tutan
Yüeçiler'i,
kesin olarak mağlûp ederek, batıya sürmüş, Yüeçilerin batıya
göçü ise Batı Türkistan,
Afganistan ve
Hindistan için önemli sonuçlar doğuracak olan bir kavimler
hareketine sebep olmuştur.
Mete'nin Çin
ile yaptığı anlaşma, onun döneminde de devam etmiş ancak M.Ö.166
yılında Çin'e bir
sefer
düzenlemiştir.
Kiyük'un
ölümünden sonra (M.Ö.160) Çin, politikasını değiştirerek,
Hunlara üstünlük sağlamak için
büyük
reformlara girişmiş ve ordusunu Hunları örnek alarak yeniden
tanzim etmiştir. Ayrıca Hun
siyasî
birliğini içten parçalamak maksadıyla iç mücadeleleri ve
bazı kavimleri kışkırtmıştır. Bu
faaliyetlerinin sonuçlarını almakta gecikmeyen Çin, Kiyuk'un
oğlu Kun-şin (M.Ö.160-126) devrinden
itibaren
inisiyatifi ele geçirir. Bu dönemden sonra gerileme dönemine
giren Hun akınları kuzeyde
durdurulurken,
Çin'in karşı saldırıları ile İpek Yolu üzerindeki
memleketler de birer birer elden
çıkmaya
başlamıştır. İpek Yolu'nun kontrolünün Çinlilerin eline
geçmesi Hunlar için tam bir yıkım
olmuş,
iktisadî ve siyasî bakımdan yaşanan zorluklar Hunların ikiye
bölünmesiyle neticelenmiştir.
M.Ö. 58
yılında tahta çıkan Ho-han Ye'nin sıkıntıları aşmak için
Çin'e tâbi olunması gerektiği fikrini
savunması ve
bunu şerefsizlik sayan kardeşi Çi-çi'nin ona karşı çıkması
üzerine Hunlar ikiye
bölündüler.
Ho-han-ye Çin
himayesini kabul edip, halkının bir kısmını Çin'in kuzey
sınırındaki Ordos'a
gönderirken,
Çin'e bağlanmayı kabul etmeyen Çi-çi, kendine bağlı boylarla
batıya çekildi (M.Ö.54 )
ve Çu-Talas
boylarında bağımsızlığını ilân etti.
Çi-çinin
kurduğu Batı Hun Devleti fazla ömürlü olamadı. Çi-çi, Talas
ırmağı boylarında kurduğu
şehirde
kalabalık Çin ordularının muhasarasına maruz kaldı. Meydan
savaşına alışkın olan Hun
ordusu, kale
savunmasında başarılı olamayarak, Çinliler tarafından imha
edildi (M .Ö. 38) ve böylece
batıdaki Hun
devleti yıkılmış oldu. Çin'e bağlanan Hunlar da kısa bir
süre için güçlenmişlerse de
M.S.48 yılında
bu devlet de kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölünmüştür.
Kuzey Hunları, batıdaki
Hunlarla
birleşirken, Güney Hunları Çin sınırına yerleşmiş ve M.S.216
yılına kadar varlıklarını
sürdürmüşlerdir. Çin hâkimiyetindeki 5 bölgede 19 boy
hâlinde teşkilâtlanan Hunlar, gittikçe
çoğalarak
siyasî bir güç oluşturmuşlar ve nihayet 4.yy'dan itibaren,
Çin'deki iç savaşlardan da
yararlanarak,
Kuzey Çin'de dört devlet kurmuşlardır:
1-Kuzey Çin
merkezli, Han ve Ön Chao devleti (304-329)
2-Kuzey-doğu
Çin merkezli, Arka Chao devleti (319-351)
3-Kansu'da,
Kuzey Liang devleti (401-439)
4-Ordos'ta,
Hsia (407-431)
Bu Hun
devletlerinin ortak özelliği, hâkimiyetlerini Çin'in
tamamında meşru kılmak maksadına sahip
olmaları ve bu
nedenle de Çin isimlerini seçmeleridir.Nitekim devlet
anlayışı ve yaşayış bakımından
bu devletler
Hun karakterini muhafaza etmişlerdir.
AVRUPA HUNLARI
Hunların
batıya yönelişleri, Çu-Talas boylarında devlet kuran Çi-çi
Han ile başlar ve M.S. II.
yüzyıldan
itibaren yoğunlaşır. Doğuda Çin'in ve Moğol kökenli
kavimlerin baskısı Hunların bir
kısmını Çin
içlerine yöneltirken bazı Hun boylarının da batıya
göçmelerine sebep olmuştur. Ayrıca
kuraklık ve
kıtlığın baş göstermesi ile ağırlaşan hayat şartları, batı
da Hun nüfusunun hızla artmasına
yol açmıştır.
Böylece Hun kitleleri batı Türkistan'da birikmeye
başlamışlardı. Bu Hun birikintilerinin
bir kısmı,
sonradan İran'a ve Hindistan'ın kuzeyine inerek Akhun
devletini kuracaklardır. Bazıları da,
Güney Rusya'ya
doğru yöneleceklerdir. İşte Avrupa Hunlarının ortaya
çıkmaları ve yayılmaları,
Türkistan'daki
bu kavimler hareketine dayanıyordu.
Batıya kayan
Hun kitleleri IV. yüzyılın ortalarına doğru siyasî bir
birlik kurarak, Alanlara ait
toprakları ele
geçirmiş ve İtil(Volga) kıyılarına ulaşmışlardır. Hunlar
başlarında Balamır olduğu hâlde
önce Don-Dinyeper
nehirleri arasında yaşayan Ostrogotlar'ı ağır bir yenilgiye
uğrattılar(374) ve
ardından ileri
hareketlerine devam ederek, daha batıda yer alan
Vizigotlar'a ağır bir darbe
vurdular(375).
Hunların harekete geçirdiği İran, Slâv, Germen menşeli
çeşitli kavimlerin birbirlerini
yerlerinden
atmak suretiyle batıya doğru hızla akan büyük bir Kavimler
Göçü böylece başlamış
oluyordu.
Bir yüzyıl
kadar devam eden Kavimler Göçü, Avrupa ve dünya tarihî
açısından çok önemli sonuçlar
doğurmuştur.
Bu göçler neticesinde Roma İmparatorluğu sarsılmış, 395
yılında ikiye ayrılmış, 495'te
ise batı Roma
yıkılmıştır. Bu olaylar Orta Çağ'ın başlangıcı olarak kabul
edilmiştir. Çünkü bu
dönemle
beraber, Avrupa'da "feodalite" merkezî imparatorlukların
yerini almış, bugünkü Avrupa'nın
siyasî ve
etnik yapısı bu dönemde şekillenmiştir. Hunların gelmesiyle
Avrupa'da atlı birlikler önem
kazanmış,
süvari silâh ve kıyafetleri Hunlardan esinlenmiş ve belki de
Orta Çağ Avrupasının şövalye
tipi, Hun
Alplerine öykünülerek oluşturulmuştur.
Hunlar,
Ostrogotları önlerine katarak, kısa bir süre sonra
Karadeniz'in kuzeyindeki Tuna ve Tisa
nehirleri
arasındaki verimli ve stratejik bölgeleri ele geçirirler.
Burası, Karadeniz' in kuzeyinden
Türkistan'a
kadar uzanan uçsuz bucaksız bozkırların son halkasıdır.
Ayrıca bu bölge, Avrupa'nın
önemli
yollarının kavşak noktası durumundaydı. Hunlar, Avrupa'nın
içlerine kadar akınlar yapmış
olmalarına
rağmen bu bölgeyi, uzun yıllar devletlerinin ağırlık merkezî
olarak korumuşlardır. M.S.400
başlarında
Balamir'in oğlu Uldız(Yıldız)'ın Tuna'da görünmesiyle
Kavimler Göçü'nün ikinci büyük
dalgası da
başlamış oluyordu .
Yine bu
devirde Attila'nın son zamanlarına kadar takip edilecek olan
Hun dış siyasetinin esaslarının
belirlendiğini
görüyoruz. Bu esasları; Doğu Roma'nın baskı altında tutulup,
Batı Roma ile iyi
ilişkilerin
devam ettirilmesi şeklinde özetleyebiliriz.
Nitekim Roma
için büyük bir tehlike oluşturan, Hun korkusu ile yerlerini
terk etmiş olan birtakım
Germen
kavimlerini bir araya getiren Radagais ancak Hunlar
sayesinde ortadan kaldırılabilmiştir.
Uldız birkaç
defa Tuna'yı geçmiş, çaresiz kalan Bizans, barış istemek
zorunda kalmıştır. Uldız 410
yılında
ölmüştür. Diğer Türk devletlerinde gördüğümüz ikili devlet
düzenini Avrupa Hunlarında da
görüyoruz.
Uldız Batı Hun ülkelerinin hükümdarı iken Karaton ise doğuda
hüküm sürüyordu
422 yılı
Avrupa Hunları için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu
tarihte Hunların başında Rua, Muncuk,
Aybars,
Oktar'dan oluşan Hun hükümdarlık ailesinden dört kardeşi
görüyoruz. Attila'nın babası olan
Muncuk erken
öldüğü için Rua merkezde, diğer iki kardeş de doğu ve batı
kanatlarında
bulunuyorlardı.
Attila Devri:
Doğduğu yer olan Etil=İtil (Volga)'den ismini alan Attila,
39-40 yaşlarında amcası
Rua'nın
yanında devlet işlerinde yetişmiş olarak hükümdar oldu.
Başlangıçta kardeşi Bleda ile Hun
tahtını
paylaşan Attila, 445'te kardeşinin ölümü üzerine tek başına
hükümdar olacaktır. Daha önce
ağır barış
şartlarları ile Attila'nın gazabından kurtulan Bizans'ın
barış şartlarına uymaması üzerine
Hun orduları
Tuna'yı geçip Trakya'da İki kol hâlinde ileri harekâtlarına
devam ettiler. Bizans
başkentini
kuşatmak üzere Büyük Çekmece'ye kadar ulaştıklarında dehşete
düşen Bizans'ın barış
talebi çok
ağır şartlar karşılığında kabul edildi. (447).
Bu tarihten
sonra, Batı Roma'ya karşı izlenen Hun dış politikasında bir
değişiklik gözlenmektedir.
İyi
ilişkilerin yerini savaş almıştır. Attila, Galya (bugünkü
Fransa) üzerine yürüyüp karşısına çıkan
çok kalabalık
Roma ordusu ile ilk çağın en büyük meydan savaşlarından
birini yapmıştır (451).
İstediği
sonucu alamadığı bu savaştan hemen bir yıl sonra İtalya
üzerine yürüyecektir(452). Papa
Büyük Leon
idaresindeki Roma elçilik heyetinin ricaları üzerine Po
ovasından geri dönen Attila, 453
yılında anî
olarak vefat etti. Attila'nın bu beklenmedik ölümü üzerine
hem Bizans hem de Batı Roma
İmparatorluğu
rahat bir nefes alma imkanına kavuşmuştur.
Attila'nın
ölümünden hemen sonra, pek az sayıdaki Hun idareci
tabakasının hâkimiyeti altında
yaşayan
yabancı kavimler ayaklanırlar. Attila'nın oğulları arasında
çıkan taht kavgalarıyla zayıflayan
devlet kısa
bir süre sonra parçalanır. Hunların bir kısmı Karadeniz'in
kuzeyine sığınmışlar, bir kısmı
ise yabancı
kavimler arasında eriyip gitmişlerdir. Ancak Attila ve
Hunları hafızalardan silinmemiş,
haklarında
üretilen efsanelerde, edebiyat eserlerinde, müzik
eserlerinde yaşamaya devam
etmişlerdir.
Otoritesi ve yöneticilik kabiliyeti ile Attila, her zaman
örnek alınmıştır . |