Ey Türk
Titre ve Kendine Dön ! ( Bilge Kağan 732 )
Asla
Şüphem yoktur ki , Türklüğün unutulmuş büyük medeni
vasfı ve büyük medeni kabiliyeti , bundan sonraki
gelişmesi ile , atinin yüksek medeniyetler ufkunda
yeni bir güneş gibi doğacaktır. ( Atatürk 1933 )
Yüksek vasıflı Türk olmak zorundasınız ! ( Alparslan
Türkeş 1996 )
Türk
Milleti üç yüz yıl önce "Cihan Hakimiyeti Mefkuresi"
idealini kaybettikten sonra dünyaya nizam verme
ülküsünü, büyük iddialarını, zalim yönetim ve
uygulamalara karşı evrensel seviyede ezilen ulusların
haklarını koruyacak tezlerini de düşünemez olmuştur.
Dünyanın üç
kıtasını fethedip dördüncüsüne el attığımız ve milli
şahsiyetimizi temsil eden bir medeniyet kurup
düşmanlarımızı bile imrendirdiğimiz devirler sona
erince kendimizi küçük hissetmeye başladık. Maddi ve
manevi bünyemiz küçüldükçe de her şey bize bizden
büyük görünmeye başladı. Asırlarca bütün dünyayı
kendimize dar gördükten sonra, nihayet en küçük
düşmanlarımızı bile büyütmeye, bütün yabancı
milletlere hürmet ve haşyetle bakıp hayran olmaya ve
bizden olmayan her şeyi kendimizden üstün tutmaya
başladık!
Artık
neredeyse millet olarak gelenek, görenek, anane, dil;
eğlence, sanat, edebiyat, aile, ilim, yöntem kısacası
her şeyi yeni Kabe'ye (Batı) göre yeniden organize
edilmesini düşünmeye başlandı. Yüzyıl öncesine kadar
istiklal ve istikbalini muhafaza telaşı, son yüzyılda
ise kendi başına ayakta durma ve başkalarına el avuç
açmadan var olabilme insiyakı Türklüğün dünyaya nizam
verme düşüncesinin unutulmasına ya da ertelenmesine
neden olmuştu. Ufku maverayı, geneli, geleceği, uzun
vadeyi ve evrenseli düşünmeyi bir kenara bırakmış,
mevcut durumu kurtarmak, özelini yaşamak, kabile
ölçüsünde çözümler üretmek, kısa vadeli düşünmenin
sonucunda da toplum kendi hayatını mutlu kılmaktan
başka bir şey düşünemez hale geldi. Yaşadığı anı
kutsallaştırmak ve geçmişin haşmeti ile yetinmek; yeni
nesillere yeterli gelmeye başlamıştır.
Fatih'in
torunları Fatih'leşecek yerde Fatih'le yetinirken;
Somuncu Baba'nın torunları yeni fırınlar inşa edecek
yerde onun somunlarını yemekle ömür tüketmişlerdir. Ne
Sinan'ın aşılması mümkün oldu, ne de Mevlana'nın.
Tepeden tırnağa toplum birer mirasyedi miskince umut
bekledi yıllarca. Büyük ülkülerin sahibi, devasa
coğrafyalara hükmetmiş, onlarca kültürü yönetmiş,
dünyaya düzen vermiş bir millet bugün; sokağını tanzim
edemez, sarayını onaramaz, sınırını koruyamaz,
vergisini toplayamaz, suçlusunu cezalandıramaz,
yoksulunu doyuramaz duruma getirilmiştir. Bizden
öncekiler bize Süleymaniye'yi, İstanbul'u Sakarya'yı
ya da Mohaç'ı miras bıraktılar; bu günkü nesil olan
bizler torunlarımıza bırakacak hangi başarıya imza
attık? Bunu acı acı düşünmenin zamanı gelmiştir.
Bilimde, sanatta, edibiyatta, sporda neredeyiz?
Nobellik edebiyatımız, olimpiyat spor dallarında
başarımız, ekol olmuş sanat zaferlerimiz nerede?
Felsefede, psikolojide, sosyolojide, mantıkta yada
yönetimde hangi teoriye imza atabildik? Millet olarak
Mevlana'nın, Sinan'ın, Atatürk'ün torunlarının
yeteneği mi köreldi, yoksa sıkı sıkıya sarıldığımız
"biz adam olamayız" aşağılık kompleksinin bilinç
altına yüklediği yöntemde mi yanlışlık? Bunu sorgulama
zamanı geldi de geçiyor bile.
Başlıya
baş eğdiren, dizliye diz çöktüren bir milletin
torunlarının her türlü yabancı unsur karşısında dizini
bükerek, boynunu eğerek acınacak kadar yumuşak başlı
davranmaları karşısında isyan etmemek mümkün mü?
Aklı başındaki her aydının vardığı nokta bu olacaktır.
Böyle bir millete, kültürüne ve tarihi geleneklerine
yakışan ve yakışmayan tutumlar vardır. Kuralları ,
gelenekleri ve düşünceleriyle Ortaçağı aydınlatan,
yeniçağa ışık tutan bir kültür, Mevlana'lar, Yunus
Emre'ler. Evliya Çelebi'ler, Mimar Sinan'lar.
Dayanışmanın, kardeşliğin en güzel örneklerini veren
Fütüvvetnameler. Toplumun ve ekonominin gerekleri
uyarınca dini yorumlayan, ileriye dönük bir kurum gibi
ondan yararlanmasını bilen Osmanlı akılcılığı. Her
biri devlet yönetme sanatının belgesi olan Mühimine
defterleri. Çağın koşullan çerçevesinde başlı başına
bir şahesere olan devlet. Devlet kurma alışkanlığı.
Devlet yönetme ustalığı. Çağın en ileri ekonomik ve
sosyal yapısı. Osmanlı ordularını bir kurtarıcı gibi
karşılayan, eşitliği ve hürriyeti ondan bekleyen
Avrupa halkları; yıkılmakta olan bir kölelik
dünyasının yahut dağılmaya yüz tutmuş derebeyliğin
yerinde kurulan ileri ve adil bir toplum düzeni...
Tarih biraz incelendikten; kültürüyle, sanatıyla,
yapısı ve düzeniyle toplum gözden geçirildikten sonra
yan yana koymaya insan elinin varmadığı üç kelime:
Geri Kalmış Türkiye Dünün haşmetini , azametini ve
yüceliğini görüp de bugünün cüce uygulama ve
düşüncelerine isyan ve itiraz etmemek ya da bütün
bunları bir utanç olarak kabul eden şu satırlara
katılmamak mümkün mü? "Bir Türk tabiri olan "Nizam-ı
alem"i bugün, çağın en güçlü ülkesi olduğu
iddiasındaki ABD'nin "yeni dünya düzeni"ni
kabullenmek, Türk'ler için utanç verici olmakla
birlikte, kültür yönünden devşirilmiş durumdaki,
ilini, töresini unutmuş durumdaki Türk'ler için de bir
çeşit şok tesiri meydana getirmelidir diyoruz.
Türk
medeniyetini yeniden Türkleşerek kurmak mümkündür.
Yeni bir Türk medeniyetinin pırıltılarının yavaş yavaş
basma yansıması da göstermektedir ki bu gerçeği fark
edenler de var. 8 Temmuz 1998 Tarihli Zaman
Gazetesinde yer alan bîr değerlendirme "Şimdilerde,
bazı ülke ve milletler gibi geniş bir coğrafyaya
yayılmış bütün bir Türk dünyası ve bilhassa Türkiye,
yeni bir medeniyet ve değişim konusunda iddialı
gözükmektedir. Bu iddia, bazılarınca gelecek adına bir
hülya olarak da değerlendirilebilir. Ama; biz,
geleceği, medeniyetimizin mimar ve işçileriyle
dopdolu, göz kamaştırıcı şekilde parlak bir ati olarak
görüyor ve gölgesinde insanlığa bir altın çağ daha
yaşatacak ilim, sevgi, aşk, şefkat ve merhamet
medeniyetini er geç bir defa daha kavuşacağımıza
inanıyoruz." Geleceğin Türk medeniyetini bugünden
göremeyen, görmezlikten gelen ya da inkar edenleri bu
duruma düşüren yaşanan tarihi süreçtir. Türk
kelimesinin arkasında ırkçılık, faşistlik,
kafatasçılık ya da kendi kirli ütopyalarını boca eden
art niyetlilerin malûllüklerini de hoş görüyle
karşılamak gerekir. Onlar sonunda Türk Dünyasını
kabullendiler yarın Türk medeniyetini de zorunlu
olarak fark edeceklerdir. Bu zihniyet aslında Türk
kültürünün başından geçen metamorfozun mirasıdır.
Düşüncemizi gölge bir düşünceyle, edebiyatımızı
heyyulelerle, inançlarımızı hurafelerle dolduranlar
yapıcı, yaratıcı ve icat edici niteliğin kaybolmasına
neden olmuşlardır. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında
üretilen inalın ihraç edilmesinin cezalandırılması
gibi yıllarca bu ülkede milli düşünmek, ahlaki yaşamak
ve fikir üretmek cezalandırılmadıysa da önemsenmedi ve
özendirilmedi. Aydınlar batının ya da doğunun her
hastalığını ithale memur rüşvetçi kültürün gümrük
muhafızlığı rolünü oynadılar yıllarca. Sonuçta dünyada
sömürge durumuna düşmeden, bütün enerjisi ile
batılılaşmaya kalkışan dünyadaki tek Örnek olarak
Türkiye gösterilmeye başlandı. Bu anlamda yakın
tarihimizde kültürümüzün üzerinden silindir gibi geçen
uygulamaları kısaca özetlemekte yarar vardır.
Türklük
Şuurunda Dönemler:
Osmanlı
İmparatorluğunda hakim unsur olan Türk Milleti o
dönemlerde milliyetten bahsederse sanki diğer
unsurların dağılmasını kolaylaştıracakmış gibi bir
korkuya tutulmuştu. Bu yüzden, o dönemde bir türlü,
"millet" milliyet", "Türklük" kelimelerini ağzına
almaya cesaret edilememişti.
"Osmanlıcılık", "İslam Birliği" ve "Batılılaşma"
uğruna milli şahsiyetimizi feda ettiğimiz imparatorluk
sonunda yok olmuştur. Türkler, bin bir derdi, eksiği
olan, param parça bir vatanda var olmak için Kurtuluş
Savaşı vermek zorunda kalmıştır. İşte bu dönemde
Osmanlının Türk tebaası kendi din kardeşleri olan
Arnavut ve Arapların ihanetine uğramıştı. Müslüman
Araplar ile Hıristiyan İngilizler aynı bayrak altında
yüzlerce yılı birlikte yaşadığı, hatta bazılarına
sadık tebaa dediği gayrimüslimlerle birlikte Osmanlıya
top yekun saldırmışlardır. Arkasına yediği hançerler
Türklerde küllenmiş Türklük şuurunun dirilmesine sebep
olmuştur.
Aslında
Türkiye Atatürk ihtilalinden çok Önce, Batılı vaat
yarışının cehennem çarkı olarak adlandırılabilecek
anafora girdi. Bu tam anlamıyla hazin bir durumdu;
Türkiye Batılılaştıkça, çöküşüne çare bulunamaz oldu
ve Batı'yla arasındaki uçurum büsbütün derinleşti ya.
da iyimser bir tabirle bu uçurum kapanmadı.
"Osmanlı
imparatorluğunu ayakta tutan çimento vazifesini görmek
için, sınırlara kan selleri halinde boşanan Türk
Varlığı; Türklüğünden önce Osmanlılığını ve
İslamlığını düşünmeye mecbur tutulmuştu." Türklük
şuurunun dirilme dönemi olan Mustafa Kemal'in Kuvay-ı
Milliye hareketinin başladığı dönemle bu duygular
ikinci plana atılmış oldu.
Tam bu
dönemlerde Cumhuriyetin banisi ve lideri şöyle
konuşuyordu: "Milli terbiye programımızdan söz
ederken, eski devrin hurafelerinden ve evsaf-ı
fıtriyemizle hiç de münasebeti olmayan yabancı
fikirlerden Doğu'dan, Batı'dan gelen bütün tesirlerden
uzak, seciye-ı milli ve tarihimizle mütenasip bir
kültürden söz etmiştir. Atatürk'ün Türklük şuurunu
hareket tarzının odağına koyduğu dönemlerden çok önce
Tevfık Fikret "Milletim nevi beşerdir vatanım ruy-i
zemin" demişti. Türk kültür için dirilme aşaması
dediğimiz dönem Gökalp'in "Türkleşmek mefküresi"nin
Fikret'in hümanistleşme (kozmopolitleşme) ilkesine
tercih edilmesiyle yeni bir boyut kazanmıştı. Yurdakul
"Ben bir Türk'üm dinim, cinsim uludur" diyerek
kendisini korkmadan, çekinmeden rahatlıkla ifade
edebilmişti.
Mustafa Kemal'in ölümünden sonra ise Türklük şuuru
adeta zihinlerden sürülme dönemine girmiştir.
Atatürkçülüğün yerini' "İnönücülük" almış ve
Hümanizma, Grek hayranlığı, aşağılık kompleksi ve
geçmişi inkar bu döneme damgasını vuran belli başlı
davranış biçimleri olmuştur.
Bu dönemde
yönetime egemen olan elitlerin tezlerine göre: "bir
toplum ne kadar çok batılılaşmak istiyorsa o kadar çok
batı değerlerine sahip çıkmalıdır. Bir başka deyimle,
Batılı olmayan toplumlarda demokrasinin gelişmesi
için, o toplumlarda Batılı kültürel kurumların
yayılması ve uygulanması gerekir. Aksi takdirde,
Batılı olmayan kültürler demokrasiyi
gerçekleştiremezler. Bu nedenle, Batının Üçüncü
Dünya ülkelerine ideoloji ihraç etmeleri, her ne
olursa olsun, bir zorunluluktur. Bu yaklaşımın "dogma"
halini alması Türk-İslam değerlerine savaş açılması
sonucunu doğurmuştur. Türklük ve İslamiyet intibaını
veren eserlerin onarılması bir yana üzerlerindeki
tuğraların ve çeşitli dini ve milli çağrışım yapan
yazı ve figürlerin silinecek kadar Türk kültürü hakini
görülmüş ve ayaklar altına atılmıştır. Atalarının,
uğruna canını ve kanını verdikleri değerler, torunları
tarafından tahrip edilmeye başlanmıştır. Artık eskiyi
unutup yeni yol tutmak zamanıydı. Adeta "bu topraklar
bizim değildir ! anıtı kimliğindeki eski
uygarlıklardan Likya'nın Grek'in, Bizans'ın, Sümer'in,
Frigyalıların Urartuların, Hitit'lerin eserleri
büyük,bir özenle onarılmış ve popüler edilmiştir. Bu
dönem: aynı zamanda Fikret'in Gökalp'e tercih edildiği
bir dönem olmuştur. Bizans'ın muhteşem başkentini
Türklüğe hediye eden Fatih'in Galata Kulesindeki
Tuğra'sı, Orhan Beyin Bursa Gümüşlü'deki Türbesinin
üzerindeki tuğrası bile bu kültürel sürgününden
nasibini alarak silinmiş ya da tahrip edilmiştir.
Türk kültürünün sürülme dönemi olarak ifade
edilebilecek İnönü döneminin zihniyet yapısını 1941'de
yine. İnönü'nün şu sözlerin de görmek mümkündür. "Eski
Yunanlılardan, beri, milletlerin sanat ve, fikir
hayatında meydanda getirdikleri şaheserleri dilimize
çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve
hizmet etmek isteyenlere, en kıymetli vasıtayı
hazırlamaktır." Aynı dönemde İnönü'nün kültür
danışmanı Nurullah Ataç çok daha açık konuşacaktır,
"...biz görüyoruz eksiğimizi, Yunanca öğrenemedik,
Latince öğrenemedik, Avrupalıların eğitiminden
geçmedik; onun için ne denli uğraşsak, Avrupalılar
gibi olamıyoruz." İşte o gün bu gün ne idiğü belli
olmayan Avrupa, ya da Batı için; giyilmeyen kıyafet,
ırzına geçilmeyen değer, yerin dibine batırılmayan
milli varlık kalmadı. Ataç, Necati ve Yücel gibi yeni
kültür müritlerinin türlü çeşit gayretleri, elitist
komün enstitüleri, envai çeşit taklitler ve ithal
değerlere rağmen hiçbir caba başarılı olamadı. Bu
tepeden inmeci oryantalistler bu uğurda hem
kendilerini helak ettiler hem de düzeltmeye, çeki
düzen vermeye çalıştıkları halkı ve kültürünü
tanınamaz hale getirdiler. İşte bu yüzden Hilmi Ziya
Ülken şöyle diyecektir: "Elektriği Kuran'da aramakla
güneş altında söylenmemiş hakikat yoktur diyerek her
şeyi Yunan'a irca etmek arasında artık mahiyet
bakımından bir fark kalmıyordu"..
Tarihi ve
milli şerefini bir yana atıp kütleyi taklit ve sahte
idoller önünde "tanzime zorlamak hatası, bugün içinde
bulunan anarşiyi doğurmuştur. Örfüne, adetlerine,
iftiharlarına, diline, dinine, tarihi deneyimlerine ve
top yekun geçmişin değerlerine yaslanmaktan mahrum
bırakılmış kitlelerin muhteşem medeniyetlerinin varisi
olduklarının farkına varmaları mümkün değildir.
Herkes Yahya Kemal değil ki Süleymaniye'ye baktığında
atasının kültürüne "Ben de bir varisin olmakla bugün
mağrurum" diyebilsin. İşte bu nedenledir ki
Ercüment.Kuran "Türkiye'nin çağdaşlaşmasındaki
engelin temel sebebi batılılaşmış aydın ile Müslüman
halk arasındaki çatışmadır. Aynı topraklar üzerinde
yaşayan insanlar birbirlerini anlamak ve tanımak
zorundadırlar. Aydın önce Müslüman halkın kültürünü,
geleneğini öğrenmeli ve benimsemeli; hiç bir zaman göz
ardı etmemelidir. Halk da.batıyı tanımalı , batıyı
ileri yapan değerlerin ne olduğunu kavramalıdır. "Yeni
bir tür aydın-halk kaynaşması gerçekleştirilmelidir."
diye yazmıştır.
Aman Türk
olduğunu söyleme!
1980'li
yıllar kitleleştirme hareketinin en fazla revaç
gördüğü yıllar olmuştur. Bu dönem göz kamaştırıcı
lüksün, iktidarın ve kısacası medeniyetin plastik
yüzünün yani "heva ve hevesin" egemen olduğu adeta
Türk kültür ve Türklük şuurunun gömülmeye: çalışıldığı
bir dönem niteliğinde,ortaya çıkmıştır. Merhum Özal
asıl olanın para olduğunu ve paranın satın alamayacağı
hiçbir değerin olmadığı mantalitesine sahipti.
Globalleşme, federasyon, Ulus Ötesi Devlet, ikinci
Cumhuriyet, Yeni Osmanlıcılık derken Türk, Türklük,
Milli, Milliyetçilik, Milli Devlet gibi kavramları
insanlar korkarak telaffuz edebilir duruma geldiler.
Zira bu kavramlar sözüm ona resmi tarih ya da resmi
ideolojinin kavramları olarak itildi ve aşağılandı.
Özel de Türk kültürünün genel de ise Türklerin
evcilleştirilme aşaması olarak bu dönemi tarif etmek
daha uygun düşer.-Artık yeniden başa dönülmüştü:
"Sen Türk'üm deme eğer sen Türküm dersen bir başka
kişi çıkar o da ben Kürdüm der" dönemi yeniden
başladı. Tayyip Erdoğan bunu "Ne Mutlu Türk'üm Diyene"
derseniz, birileri de çıkar "Ne Mutlu Kürdüm Diyene"
der, sözüyle özetleyiverdi, birden. Aynı odaklar bu
dönemde büyük bir çelişki olarak etnik ve mezhep
farklılıklarının seslendirilmesinin demokrasi olduğunu
savunuyorlardı. Kürdün "Kürtüm" deme hakkı
savunulurken; Türk'ün "Türk'üm" demesinin doğuracağı
tehlikeye dikkat çekiliyordu!. Bu da yetmezmiş gibi
"herkese-kendi hukuku çerçevesinde yaşama" imkanının
verilmesi gibi bir garabet de bu ülkede
savunulmuştur. Aslında Türk milleti bu zihniyeti iyi
tanıyordu.
Sözgelimi
Ömer Seyfettin'in Osmanlı'nın çökme ve çözülme
dönemindeki tarihi ve siyasi olayları anlattığı
"Türklük Ülküsü" adlı eserinden aşağıdaki paragrafı
okuyunca yukarıda söylenen bazı fikir ve iddialara çok
benzediği görülür.
"Tanzimat" kavramı bütün gözleri kör, bütün
kulakları sağır etmiş, vicdanları uyutmuştu. "Türk,
Türkler, Türklük, Türkiye" kelimeleri ağza alınmıyor,
hatta en muktedir muharirler "Memalik-i Osmaniye"ye
Avrupalıların "Türkiye" dediğine kızıyor ve Türkiye'de
hiç Türk olmadığını iddia ediyorlardı!... Halbuki
Rumların, Bulgarların, Sırpların, Ermenilerin,
Arnavutların milli mefkureleri, milli edebiyatları,
milli dilleri, milli gayeleri, milli teşkilatları
vardı. Ve bu milletler gayet kurnazdılar. "Biz samimi
Osmanlıyız.." diye Türkleri kandırıyorlar, Türkler
lisanlarını, edebiyatlarını, hatta fenni kitaplarını
bozduruyorlar, hatta coğrafya ve tarih kitaplarından
"Türk ve Türkiye" kelimelerini sildiriyorlardı... Ve
ne gariptir ki Türkiye gibi fiili bir Türk Diyarında
Türk tarihi gazetelerle inkar olundu.
Gözünü ve gönlünü Türk ve Türklüğe kapamış olanların
bazı sosyolojik ve siyasi olguları algılamaları mümkün
görülmemektedir. Örneğin; Bulgarlar Türklerin zorla
adlarını değiştirdikleri yıllarda belli başlı
iddiaları şuydu: "Bulgaristan'da Türk yoktur.
Müslümanlar vardır." Yine Yunanlılar Yunanistan'da
"Müslüman'ım" diyene hoşgörü gösterirken; "Türk'üm"
diyenleri hapis cezasına çarptırmaktadır.
İşte Türk'e
ve Türklüğe Bulgar gibi, Yunan gibi, Boşo gibi bakılan
bu dönemi aynen Osmanlı'nın son dönemindeki saflığı ya
da hin oğlu hinliği savunmak anlamına geldiği açıktır.
Türk kültürü, şuuru ve duygusunun modası geçmiş ya da
eskimiş bir kavram olduğu görüşü medyanın ve güdümlü
aydının belli başlı konusu olmuştu. Almanlığı,
Araplığı, Filistinliliği, İraniliği, Rus'luğu
savunanlar Türk kelimesini duyunca cin çarpmışa
dönmeleri kuşkusuz sebepsiz değildir.
Bu dönem liberal değerlerin ön plana çekildiği,
globalleşme laflarının dillere pelesenk olduğu,
yeteneği ne olursa olsun ingilizce önünde secde
etmeyen hiçbir kişinin hiç stratejik göreve
getirilmediği, İngilizce'nin hakimiyetinin tartışılmaz
hale geldiği bir zaman periyodu olarak kalmıştır.
Adı Anadolu kendisi ingilizce eğitimi veren liselerin
pıtrak gibi her köşe başında bitmesi elbette anlamsız
değildi. Türkçe bilim dili olamazdı ve buna karşı
olanların aklından zoru vardı. Bu aşama aynı
zamanda sivri, radikal, ve aykırı görüşlerin
kapitalist konforla takas edilerek
marjinalleştirildiği bir dönemdir. Milli dilden sonra
milli devletin de modasının geçtiğinin vurgulandığı
bir döneme girilmiştir. Bu sebepten dolayı bu dönemi
Türk kültürünün ve Türklük şuurunun gömülme dönemi
olarak nitelendirmenin çok uygun düşeceğini
düşünüyoruz. Türklük şuurunun yeniden dirilme ivmesi
kazanması; yalnız "Türklüğün unutulmuş tarihi
vasfının" canlandırılması sonucunu doğurması değil;
aynı zamanda Hristiyan skolastisizminin, Roma zulmünün
ve akıl üçlüsünün bütün dünyadaki tahakkümünü de sona
erdirebilecek bir alternatif hayat tarzı olarak ortaya
çıkacaktır. Dünyayı batının tek medeniyetine mahkum
ederek onu alternatifsiz bırakmak insanlığa
yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bildiğimiz
parlak yüzünün yanında insanlığın yüzkarası olan
engizisyonu, Mussoloni'yi, Hitler'i, Makyevelli'yi,
Stalin'i, Karadzic'i üreten bir medeniyetin dünyanın
yegane umudu olmaktan çıkarmak insanlığa yapılabilecek
en büyük iyilik olacaktır. Bu medeniyetin karşısına
akli, ilmi, modern unsurları içine alan, Türklük
ideali, Osmanlı hoşgörüsü ve İslam imanıyla
harmanlanmış yeni bir yaklaşımla çıkmak gerekir.
Gelecek
nesillerine özgür bir vatan bırakmak için cephelerde
kanını, bedenini ve zindanlarda ömrünü bırakanların
ideallerini çok iyi anlamak gerek. Bir milletin
namus, şeref ve haysiyeti herhangi bir maddi ve fiziki
değerle takas edilmeyecek kadar önemlidir. Bir toplum
ekmeksiz, susuz ve hatta topraksız yaşayabilir; ancak
şerefsiz ve kimliksiz yaşayamaz. Bu Türk toplumu için
iki defa daha gerçektir. Kimliğini seks, müzik, lüks,
iktidar, şan, şöhret, para ve ikbal karşılığı ikinci
plana atanların şahsiyeti değil, insanlığı tartışma
konusu olur. Bu yüzden o türden bireyler konunun
dışında tutulması gerekir.
Kaldı ki
bütün bu "batılılaşma" süreci yalnız Türk Dünyası
açısından değil, bütün insanlık için büyük tuzaklar
üretmiştir. Serge Latouch "Dünyanın Batılılaşması"
adlı eserinde şöyle yazıyor: "Batı neredeyse bütün
ülkelerinin gözlerini diktiği büyülü merkez konumunda.
Kalkınma adına Önerdiği sanayileşme, bürokratikleşme
ve tekniğin sınırsız kullanımı itirazsız
kabulleniliyor; Yaşam tarzına dönüşen tüketim
insanların tek amacı sayılıyor... Dünyanın
batılılaşması ile birlikte yaşam tarzlarının bir örnek
örnekleştiğini düş gücünün standartlaştığını, kültürün
yerini kalkınmanın aldığını... Batı merkezli haberler,
gösteriler, modalar, ahlaki değerler, siyasal yasalar,
kitle iletişim araçlarıyla bir anda bütün dünyayı
abluka altına alıyor; ekonomi-politik, dinler dışı bir
din haline gelerek sınırsız üretim başarı ve tüketim
hırsı bütün dünyaya pompalanıyor evrensellik adına
insanların yüzyıllardır edindikleri kültürel kimlikler
yok ediliyor; gerçek anlamda çoğul insanlık arayışı
giderek totaliterleşen batı yüzünden tehlikeye
giriyor."
Yeni
Osmanlılık Değil; Yeniden Türkleşmek
Osmanlı
ismi "etnik" bir cevherin değil devleti yöneten elitin
adıydı ve Osmanlı sıfatı da, devlete "teba" sıfatı ile
bağlı bulunan herkesin adıydı ve din, mezhep ve menşe
farkı gözetmeksizin herkesi kucaklıyordu. Bu sağlam
mantığın Devlet-i Aliye'yi mukadder akıbetinden
kurtaramaması, fikrin çürüklüğünden değil,
konjonktürel heyecanların aksine kürek çekmesinden
oldu, Yeni Osmanlılık bu fikri temel üzerine
oturtulmuştu. Bu akımın "Türkiye'nin 1940'lardan beri
süregelen korkaklığını, içen kapalılığını, dünyanın
taşrası olmayı kendisine yakıştırmayı artık silkip
atmanın zamanının geldiğini ifade eder. "Yeni
Osmanlılık" ruhu Türkiye'nin uluslararası arenada
güçlü, ses veren, sesi merak edilen bir ülke olmaya
aday olduğunu ifade eder. "Yeni Osmanlılık" olarak
nitelendirilen akım mütevazı bir Türkiye fikrine
"yeter artık" diyenlerin bu çok geniş boyutlu milli
istikamete bazılarının verdiği isimdir,
Son
derece iyi niyetle ortaya sürülen bu ve benzeri
görüşlerin arkasında etnik bir korkunun bulunduğu
anlaşılmaktadır. Bu korku: aman Türk kelimesi "etnik"
köken ifade eder onu kullanmayalım, sonra başkaları da
kendi etnik unsurlarını ileri sürer fobisidir. Yüz
yıllardır Türk'e kimliğini kendisine saklamasını
önerenler sonunda "gelişip, güçlendiklerinde" yapacağı
her şeyi yaptılar. Eski Osmanlılığın bize nelere mal
olduğu henüz hafızalarda dururken, Osmanlılığın yeni
versiyonunun da sağlayacağı hiçbir başarı olamaz. Eski
Osmanlılık fikrinin çok sağlam fikri temellerinin
olduğunu söylemek için de aşırı iyimser olmak gerek.
Mütevazı Türkiye'ye, sessiz Türkiye'ye, güçsüz
Türkiye'ye hayır derken bunun aynı zamanda yeniden
Türkleşmekle mümkün olabileceğini düşünmek gerek. Bir
millet birincisinden büyük zararlar gördüğü bir
düşünceyi ikinci defa denemesi için ancak cinnet
geçirmiş olması lazımdır. Türk kelimesi kimseyi
korkutmaman; çünkü onun içinde Osmanlı tecrübesi,
Selçuklu tecrübesi, Göktürk tecrübesi gibi çok zengin
bir doku vardır. Kimlik saklayarak hainin, şerefsizin,
eşkıyanın şerrinden azat olunamaz!
Ulus ötesi
ya da çok uluslu devlet de çağdaş devlet değildir.
Geçmişteki hemen hemen bütün imparatorluklar ulus
ötesi bir karakterde teşekkül etmiş olup "milli
devlet"e ulus ötesi devletten geçilmiştir. O halde
milli devlete karşı ulus ötesi devletin savunulması da
esasında çağdaş değildir.
"Kökü Mazide Olan Ati"
Bugün Türk
dünyasında eksik olan şey; kendi toplumsal ve kültürel
repertuarını gerçek bir ayıklamaya ve revizyona tabi
tutarak fikir zembereğini zamanın önüne koyacak
entellektüel dokudan yoksun olmasıdır. Yüksek fikirler
ve asil duygular etrafında birleşme aşkını, estetik
heyecanını kaybetmiş, dağınık, avare, umutsuz,
sorumsuz, tüy kabası bir yığın olarak kuvvetinin ve
bütünlüğünün farkında olmayan kitleleri ayağa
kaldırmak gerekir. Bu "mazi-hal-ati" arasında
kurulan bir köprü ile mümkün olabilir. Türk toplumunu
Ortaasya'da Çinlileşmeden, Kafkas'larda Ruslaşmadan,
Önasya'da Avrupalılaşmadan kendisi olarak yaşatacak
ilke ve ideallerine kavuşturmak gerekmektedir.
Niçin
Yeniden Türkleşmek?
Yenilgiden
kurumlarını, geri kalmaktan inançlarını,
başarısızlıktan düşmanlarını sorumlu tutan bir anlayış
sorunu kendi dışındaki unsurlara yükleyerek vicdani
sorumluluktan kurtulmaya çalışmıştır. İddiasını
yüzyıllar önce kaybetmiş bir toplumun, göz kamaştırıcı
teknolojik ve sosyal gelişmeler arasında bocalaması
doğaldır.
Ayakta
kalmayı ve var olmayı batıya, doğuya, Amerika'ya ya da
Japonya'ya bağlayanlar elbette topluma kalkınma ve var
olma heyecanı veremezlerdi.
Osmanlının son dönemlerinde "Rus ceketi, Belçika
silahı, Türk külahı, Macar eğeri, İngiliz kılıcı ile
donatılan ve çeşitli uluslardan gelen eğiticiler
tarafından Fransız düzenine uygun olarak yetiştirilen
yeni ordu" ile birlikte yeni bir nesil de yaratılmış
oldu. Kurtuluşunu yabancıya ve yabancılaşmaya
bağlayan bir nesil! Buna İngiliz ırkından çiftçileri
Orta Anadolu'ya yerleştirmek suretiyle Osmanlının
kalkınacağını savunan alim ve yöneticiler eklendi.
Kurtuluşu mandaya, din değiştirmeye, soyunu inkar
etmeye endeksleyenler de çıkmadı değil...
Bunda
oryantalist aydınlar kadar ideolojik aydınların da
rolü büyük olmuştur. 1998'lerin Türkiye'sinde kökünü
İyon'a dayandığını vurgulamak amacıyla Anadolu'nun
bağrında İyon derneği kurmanın başka bir anlamı
olamaz. Zaten Türkiyeli Marksistler kendilerini
sosyokültürel anlamda "Türk" hissetmenin dışında
"biraz Ermeni, biraz Yahudi, biraz Süryani, biraz
Lidyalı ve Frigyalı olmayı yeğleyen" bir kişiliğin
sürekli olarak ön plana çıkarmalarının bir nedeni de
budur.
Türkiye'de
bir anlamda soysuzlukla eş anlama gelecek bir
batılılaşma kavramı içine herkes kendi irinini
boşaltarak rahatlama yolunu seçiyordu. Gençlik düğüne
gider gibi batının şu veya bu akımı için yıllarca
ölüme koştu. Bilmiyorlardı ki.
1.
Hiçbir düşünce bir ülkeden ötekine olduğu gibi
aktarılamaz.
2. İnsan düşünce için değil, düşünce insan içindir.
3. Batan bir ülkeyi bir anda kurtaracak hiçbir sihirli
formül, yani "izm" yoktur.
4. Avrupa ile aramızda aşılmaz bir duvar var. Doğu,
kapitalist için de, sosyalist için de sömürülecek bir
alandır. Doğulu ise, bir yarı insan, şüpheli bir
yandaş, tek kelimeyle düşmandır.
5. Zilletten kurtulmanın yolu haysiyetimizi ispattır.
Haysiyet, şuur ve fedakarlık demektir. Şuur hiçbir
kiliseye bağlanmamak, her vesayeti reddetmek,
kapılarını her ışığa açmak demektir. Fedakarlık ise
inandığı değerler uğruna her çileyi göze almak, hatta
ölümü bile. Saygıya layık insan kendi kafası ile
düşünen ve düşüncesini haykırmaktan çekinmeyendir.
Bu mantığı
kavrayamayan egemen odakların yönetiminde Türk
milletinin ahlâkî ve kültürel değerleri; Greklerin,
Alman'ların, Frenk'lerin, Rus'ların emperyalist
emelleri için silindir altında ezilmiş, itilmiş ve
adeta preslenmiştir Kendi kökü, yeri ve değerleri ile
kalkınan gelişen, hangi ülke olmuşsa Türkiye'yi
yönetenler hala devam eden bir irrasyonellikle hemen o
ülkenin uygulamalarını, yöntemlerini, eğlence
biçimlerini, aile anlayışlarını, dilini, modasını ve
hatta dini figürlerini baş tacı etmişlerdir. Batı
akılcı mı? Bilimsel bilgiye egemen mi? Teknolojik
üstünlüğe sahip mi? Bu sorulara "evet" cevabım veren
egemen güçler; akılcılık, bilimsellik , çalışkanlık,
iş disiplini, teknolojik yöntemler üzerinde kafa
yoracak yerde yüzde yüz bir taklit ile sorunu
çözeceklerini sanmışlardır. Bunun Türkçe'si bir
milleti bir başka millet, bir kültürü bir başka
kültür, bir değerler manzumesini başka bir değerler
manzumesi ile aynı görmektir. Bu Türk'ü Fransız gibi,
İslam'ı Hristiyan gibi, Türkçe'yi İngilizce gibi
düşünmekten başka bir şey değildir. Bu dönemi bir
milletin kendisini başka bir millet sanma hastalığına
tutulduğu dönem olarak ifade etmek daha uygun olur.
Geleneksel
biçimiyle başta aile olmak üzere, erkeklik, kadınlık,
mertlik, namus, iffet, erdem, vefa gibi insanlığın
binlerce yıllık kazanımları olan değerlerin,
dayanışmanın ve yaşantıların sonu gelmiş gibi
görünmektedir. Fizyolojik olarak cinsiyet, yaratılış
itibariyle doğallık, örgütlenme biçimi olarak da Türk
toplumu büyük bir krizle karşı karşıya gelmiştir.
Teknolojik, estetik ve mekanik değerler ahlâki ve
insani değerlerin yerine geçmiştir. Görüntü gerçeği
tutsak almıştır. Çağ, zalimlerin eline kadını daha çok
sömürme, ezme ve yıpratma imkanı verirken, insanlar
insan haklarına, demokrasiye ya da kılıfına
uydurularak alınıp-satılmaya daha fazla konu
olmuşlardır. Bugün batılı ülkelerin üstünlüklerini
yansıtan teknolojinin de geri kalmış ülkelere
aktarılan biçiminde "çoğunlukla toplumsal sorunları
çözmeye değil, özel tüketimi körüklemeye yönelik "
olduğunu yine kendileri itiraf etmektedirler. Genelde
Türk toplumu özelde ise Türk gençliği bu evrensel
tuzağa düşmüştür. İdeali olmayan, imanını tüketmiş,
yalnızca maddeden yana tavır alan, zevkini ya da
derisinin içini kutsallaştıran, kendi kültüründen
başka her kültüre açık bir dünya insanı ile karşı
karşıyayız. Şimdi Türk Milleti kendini
sorgulamalıdır "İlli millet idim, ilim var ama gücüm
hani? Kime il kazanıyorum? Kağanlı millet idim,
kağanım hani? Hangi kağana işimi gücümü vereceğim?
Töreli millet idim, törem hani? Kimin töresine
uymaktayım? Soylu erkek oğularımın bazıları neden
kadınlaşıyor, genç kızlarımın bazıları neden
erkekleşiyor? Bazı Türk beğleri Türk adını, Türk
töresini bırakıp neden önce Sovyet, şimdi ABD
başkanına hizmet ediyorlar?"
Yirminci
yüzyılın son çeyreği devlet dahi her türlü otoriteyi
reddeden; "nihilist anarşist ve sosyalistlerin dünyayı
cennet haline getirme ideallerinin sona erdiği bir
zaman dilimidir. Çağdaş kapitalist uygulamalar ise
bütün özgürlükleri yalnız güçleri ve seçkinleri esas
alarak örgütlediği için; dünya nüfusunun %20'lik bir
azınlığı, aynı dünyadaki diğer nüfusun %80'lik
çoğunluğunun mutsuzluğu üzerine varlıklarını bina
etmeleri gibi bir sonuç ortaya çıkarmıştır. Türk
insanı iflas etmiş ya da etmesi mukadder ideoloji,
sistem ya da öğretiler ile tahmin edilemeyecek kadar
fazla zaman kaybetmiştir.
Farklı
dilleri, dinleri, soyları ve simgeleri yönetme
becerisiyle evrensellik arasında oldukça yakın bir
ilişki vardır. Bu ölçüt dikkate alındığında "Ortadoğu"
ve "Balkanlar"ı barış içinde yaşatabilen yönetimler,
uygulamalar ve sistemlerin evrensel nitelik ve
yetenekleri tartışılmamalıdır. Dünyanın bu yöresinde
dört yüz yıl süreyle Türklerin koyduğu bu nizamdan
daha evrenseli olmamıştır. Fr. Grenard'ın ifadesiyle
"Osmanlı İmparatorluğu hiçbir zaman milliyetler
tezadına, din ve mezhep mücadelelerine fırsat
vermemiştir."
Türklerin İslam'ı yeryüzünde temsil ettiği yılların
toplamı bütün İslam tarihinin üçte ikisine tekabül
etmektedir. Diğer yandan İslam'ı evrensel boyutu
içerisinde en iyi anlayan ve ilahi söylemine en uygun
uygulamalarından birisini gerçekleştiren Türk'lerdir.
Ethem Nejat'ın "Türklük Nedir ve Terbiye Yolları" adlı
eserinde mütefekkir Sati Beyefendi'nin 8 Mart 1329
tarihli konferansına atıf yaparak şunları yazar: "Sati
Beyefendi "Bizim sükutumuz, bütün şarkın sükutu
demektir" diye söylemiştir. Bu bizi çok düşündürüyor.
"Türklüğün sükutu da, alem-i İslamiyetin sükutu"
demektir! Doğunun kurtulmasını ve yükselmesini
istersek de kuşkusuz İslam dünyasını daha öncelikli
olarak düşünürüz. İslamiyeti elim ve acı bir sükuttan
kurtaracak Türk kıymetli bir unsur olmalıdır.
Türklerin ilmen, fikren, unsuran ve sosyal yönden
kuvvetlenmesi, zindeleşmesi, İslamiyetin kurtuluşuna
hizmettir. Zindeleşen, unsurunun bütün seciyelerini,
meziyetlerini kazadan Türk'ün şarkta oynayacağı roller
vardır ." Günümüzde Türk'ün ve Türklüğün
medeniyetinin yeniden yükselişine bütün insanlığın
ihtiyacının olduğu kuşkusuzdur. Çünkü Türkler dünyada
evrensel olabilmiş ve değişik coğrafya, kültür, din ve
ulusları başarıyı yüzlerce yıl yönetmiş çok az
milletlerden birisidir. Siyasi, sosyal, ilmi ve
kültürel dokunun zenginliği bakımından Türk'lerin
gerek tarihleri ve gerekse temasta bulundukları
kültürler konusunda çok derin bir tecrübeleri vardır.
Tarihte bir çok Hristiyan ve Musevi topluluğunu
yüzlerce yıl başarılı bir biçimde yönetenin Türkler
olduğu da düşünülecek olursa konu daha iyi anlaşılır.
İşte içinde
doğduğumuz yurdu, siyasi bütünlük bakımından en ileri
seviyeye ulaştırmak, gözümüzü içinde açtığımız
coğrafyayı örnek bir vatan haline sokmak; konuştuğumuz
dili en ileri bir iletişim vasıtası derecesine
yükseltmek, bizi saran ekonomik sistemi kendi
topluluğumuz ve insanlık için en yararlı, en hayırlı
bir işleyişe kavuşturmak, eğitim yolumuzu bizi şu
dünyada yük ve parazit değil yaratıcı ve verici
olgunluğuna eriştirmek; ailemizi en uygun millet,
medeniyet şartlarıyla donatmak; tarihimizi hem örnek
surette yazmak, hem onun gidişinden millet hayatımız,
siyasetimiz için en elverişli dersleri ve sonuçları
çıkarmak Türklüğümüzün milletlerarası dünyayı daha
fazla etkilemesini sağlayacak değerler manzumelerini
doğuracaktır.
Yeniden
kendi olmasına karar vererek kendine dönen Türk
münevveri de, millet olma şartı olarak, milli ülkü ve
kültürün yükselmesini milli irade ve arzularının
gerçekleşmesi için birinci derecede bir amil saydığı
demokrasinin de kendi varlığı ve gayesine hizmet
ettiğinin farkına varacaktır.
Yeniden
Türkleşmek; bireysel ve toplumsal ölçüde fikri ve
fiziki bilumum kirliliklerden ayıklanmayı
içerdiğinden; ilmi, milli ve insani bir kimliğinin
olduğuna, milli ülkü ile insanlık ideali arasında bir
tezat değil aksine ahengin bulunduğuna, hatta birinci
olmayınca, ikincisinin mümkün olamayacağına ve
milletlerin birbirlerinin hak ve ideallerine
karşılıklı saygı göstermek suretiyle tekamüllerinin
insanlığın mutluluğu için zaruri kıldığını savunur.
Yeniden
Türkleşmek derken yeni bir icatta bulunuyor değiliz.
Var olan ancak şu veya bu sebeple üstü küllenen,
itilen-kakılan, aşağılanan, görmezlikten gelinen,
küçümsenen, terk edilen, takas edilen, reddedilen;
ancak geçmişte "bizi biz yapan ve biz olduğumuz sürece
de parlak bir maziye ulaştıran" değerleri yeniden
düşünmek gerektiğini söylüyoruz. Neredeyse sıfırdan
Osmanlı gibi zamanının en şaheser devlet örgütünü
kuran; şiddetin, zorbalığın, cinayetin cinnete
dönüştüğü bir zamanda Mevlana gibi "ne olursan ol!
Gel" diyen bir insan sevdalısı bilgeyi çıkartan,
"yetmiş iki millete bir gözle" bakan, "yaratılanı
yaratandan dolayı hoş gören" bir milletin, kendi
kültürel köklerini yeniden gözden geçirmesi
gerektiğini söylüyoruz. Türk'ün kültürünün yeniden
parlak bir yıldız gibi yirmibirinci asra doğması
Yunan'laşmayla değil, Türk'leşmeyle mümkün olacağını
düşünüyoruz. Batı denilen milletler bin beş yüz yıl
sonra kendi köklerine dönerek yeniden doğmasını
becerebildiklerine göre geçmişte parlak bir medeniyet
kurmuş bütün uluslar gibi Türklerin de aynı başarıyı
gösterebileceğine inanıyoruz.
Danişmend'in şu tespitinin altını kalın çizgilerle
çizilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Biz
"Batı'lı" mıyız? Gülünç olmayı göze almadan böyle bir
iddiada bulunabilir miyiz? Orta Asyadan kalkıp yakın
Doğu'ya gelmiş şarklı bir millet değil miyiz?
Coğrafyayı inkar etmeden Avrupalı olduğumuzu nasıl
iddia edebiliriz? Büyük Asya'dan Küçük Asya'ya gelip
yerleşmiş ve yerlileşmiş bir kütle değil miyiz?
Atalarımızın "Frenk" dedikleri Avrupa ırklarından
mıyız? Tabii değiliz! Biz Asya'nın bütün dillerine
destan olmuş muhteşem Türk ırkına mensubuz.
"Batı"
dediğimiz Avrupa Hristiyan Avrupa'dır. Biz Hristiyan
mıyız? Tabii değiliz! Bin yıldır Müslümanız ve İslamın
başına geçip onu hem müdafaa eden, hem genişleten iki
büyük milletten birisiyiz.
Bu
duruma göre biz cihet itibariyle "doğulu", kıta
itibariyle "Asya'lı", ırk itibariyle "Türk" ve din
itibariyle "Müslüman" bir millet olduğumuzu nasıl
unutabilir ve yahut inkar edebiliriz?
Bu namus
anlayışına sahip bir münevverin isyan çığlığı herkes
tarafından çok iyi anlaşılması gerekir. Cevabı kendi
içinde olan soruların taşıdığı anlamı ışığı gören her
gözün, sesi duyan her kulağın hissetmesi ve anlaması
gerekir. İşte o zaman, Türk medeniyetinin yeniden
dirilişi tarihin akışını değiştirecek nitelikte
kültürel, ideolojik ve sosyal bir sığınak olabileceği
görülebilecektir. Bu yalnız Türk Dünyasına yönelik
olarak değil bütün insanlığın kapitalizmin zulmünden,
ya da komünizmin sefaletine karşı alternatif bir
diriliş olarak ortaya çıkabilir.
Zira
Türklüğün geleneğinde ilmin, fennin, her hangi bir
tekniğin, uygulamanın ya da yöntemin milleti ve tekeli
olmadığı vardır. Her güzel olan yerde Türk vardır. Her
Türk'ün olduğu yerde de güzellik olmalıdır. Akli,
ilmi, insani, çağdaş, klasik, modern, ahlaki olan her
şey Türklüğe ve Türk'e uygundur. Demokrasi, insan
haklan, çevrenin ve mazlumun korunması her kültürden
çok Türk kültüründe ana damarını bulabilecek
yaklaşımlardır.
Yunan,
Germen, Roma, Anglosakson ve Amerikanın uygulamalarını
dünya gördü, yaşadı ve sonuçlarını iliklerine kadar
hissetti. Bugünkü dünyadaki bir kısım gelişme ve
ilerlemeler kadar gerileme, çökme, çürüme ve
kokuşmalar da Batının eseri, Faraday, Goethe, Thomas
Paine, James Watt, Newton, Marconi onların olduğu
kadar kapitalizm, sosyalizm, ırkçılık, Gobineau,
Stalin , haçlı seferleri, Hitlercilik ve iki adet
büyük dünya savaşı da onların eseridir. Batı iyi bir
analizden geçirilirse insanlığa katkılarından daha çok
insanlıktan alıp-götürdüklerinin olduğu görülür.
Yevgeni Zamyetin'in Biz isimli eserinde 26. Yüzyılda
geçeceğini tahmin ettiği uygulamalar Amerika ve Rus
uygulaması ile günümüzde yaşandığını söylemek aşırı
abartı olmamalı. Zamyetin, İnsanın; kendisini doğadan
ve benliğinden kopardığı, "Bizleşerek teknolojiye ve
bürokratik devlete teslim olduğunu ve kişiselliğinin
öldüğünü, insanların adlarının bir anlam ifade
etmediğini, bireylerin numaralan indirgenen bir
kemiyet halini aldıklarını, yazar. Buhran ve kriz
içinde yüzen dramatik insanlık büyük ölçüde batının ve
onların uygulamalarının ürünüdür. "Batı, artık ne
coğrafi ne de tarihsel olarak Avrupa'dır; artık
gezegende konup göçen bir insan kümesinin paylaştığı
inançlar bütünü bile değildir; Batı'nın her türlü
kişisel özellikten yoksun, ruhsuz ve bundan böyle
efendisiz, insanlığı kendi hizmetinde kullanan bir
makine olarak görülmesini " öneren düşünür hiç de
haksız değildir. Ancak bu noktada şu tespidi açık
seçik ortaya koymak gerekir: "Batı'nın bir coğrafi
zatiyetle, yani Avrupa'yla; bir dinle, yani
Hristiyanlıkla; bir felsefeyle, yani Aydınlanma'yla,
bir ırkla, yani Beyaz ırkla; bir ekonomik sistemle,
yani kapitalizmle ilgili olduğunu ama yine de bu
olgulardan hiçbirisiyle özdeşleşmediğini" kavramak
gerekir.
Batı kendi
temellerini oluşturan Hıristiyanlık dininin zulmünden
kurtulmak için yüzyıllar süren inanılmaz bedeller
ödedi. Bilimin kilise ile süren mücadelesi bütün batı
tarihi içinde en önemli olgudur. Sonunda bilim galip
geldi. Ancak bu defa da ruhu ve merhameti olmayan bir
canavar ile insanlık karşı karşıya kaldı. İnsanlar
eskiden zalim derebeylerden, kiliseye sığınarak
kurtuluyordu. Artık teknolojinin zalimliğinden insanı
kurtaracak kilise de yoktu. Böylece insanlar bilimin
şerrinden kurtulmak için yerin altına sığınaklar
yapmaya başladılar. Batı medeniyeti hem Allah'ı hem de
insanlığı öldürdü. Cemil Meriç bu dönüşümü şu çarpıcı
cümlelerle anlatır: "Hristiyanlık kölelerin isyan
çığlığıydı, adalete susamış insanların çığlığı. Kilise
ezilenler adına konuşuyordu. Sonra, Sezar'ın emrine
girdi. Yığınları uyuşturmak, ayaklanmaları önlemek,
imtiyazları meşrulaştırmak için yalan söyledi
Tanrı'ya, O cihanşümul din, ortaçağ'da bir avuç
derebeyinin fetvacısıdır. Bir dünya görüşünden çok,
miskin bir ideoloji; varlıklar, ameller, değerler,
biçim ve kişiler, değişmez bir mertebeler dizisi
içinde donduruldu. Zirvede Tanrı, sonra Sezar, sonra
kilise..."
İşte batı
dediğimiz medeniyetin ürettiği sosyal manzaralar "Her
türden yabancı sosyal olguları yaymaktadır; psikolojik
kiliselerden özgür üniversitelere, kuzey kutbundaki
bilim kentlerinden California'daki eşlerin değiş tokuş
edildiği kulüplere kadar. Artık 12 yaşındaki çocuklar
yaşlarının gerektiği gibi davranmıyorlar 50 yaşındaki
büyükler ise 12 yaşındaki çocuklar gibi davranıyorlar.
"Yoksul gibi davranan zenginler, LSD almadıkça kafası
çalışmayan bilgisayar programcıları çevremizde. Kirli
gömlekleri içinde anarşistlik taslayan tutucular,
kurulu düzen yandaşı görünümleri altında yaşayan
anarşistler var. Evlenmiş rahipler, Tanrı tanımaz
papazlar, "Yahudi zen budistler alabildiğine... Pop
var.. Öp var, playboy klüplerini, homoseksüel
filmlerini gösteren sinemaları unutmayalım.
Aphetamineler teskin edici ilaçlar... kızgınlık, kan
ve unutulma. Daha çok unutulma.
İnsanlığını kaybetmiş bir topluluğun elinde dünyanın
en ileri teknolojik oyuncakları olsa da hiçbir işe
yaramayacaktır. "Erkekle erkeğin, kadınla kadının"
evlenmesine müsaade eden bir dinin ya da uygarlığın
çağdaşlık vasfının da artık tartışılması gerektiğini
düşünüyoruz. Kuşkusuz Yevgeni'nin dediği gibi;
"dünü bugün gibi, bugünü de dün gibi yaşamanın" son
derece imkansız olduğunu da unutmadan. Batı insanı
doğasına, insanlık ahlâkına aykırı bir kimlik içinde
şekillenen medeniyetini daha uzun süre
sürdürmeyecektir!
İşte bu noktada Türklüğün unutulmuş büyük medeni
niteliği ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki
gelişmesi ve parlaması ile, geleceğin yüksek medeniyet
ufkunda yeni bir güneş gibi doğabilecek potansiyelde
olduğunu düşünüyoruz. Atatürk'ün koyduğu meşhur hedef
olan "çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkmak"
ideali, batı ülkelerinin şu veya bu yöndeki yüzde
yüzlük bir taklitle mümkün olmayacağını bilmek
gerekir. Ne kadar taklit edilirse edilsin, hiçbir
taklitçi taklit ettiği şeyin sahibi olan ulusu ya da
teknolojiyi icat eden, üretenden daha üstün bir sonuç
elde edemez. O halde çağdaş milletlerin seviyesinin
aşılması her sahada mutlaka onların bilmediği.,
yapamadığı ya da eksik bıraktığı daha farklı bir
şeyler ortaya koymakla mümkün olabilir. Bunun yolu da
taklitten değil orijinal olmaktan geçer.
Osman Turan
"manevi hayatımızda gözüken zafiyet ve sarsıntılara
rağmen Türk Milleti yükselme yolunu bulacak ve hatta,
ilmi bir program ve şuurla, hareket ettiğimiz
takdirde, yeni bir medeniyet kurma imkanlarına bile
sahip olacaktır."
Mealindeki yaklaşık otuz yıl önce söylenen bu sözleri
bugün için biraz daha fazla gerçekçi bir temennidir.
Türk
Çağdaşlaşması adıyla yayınlanan kitabının giriş
bölümünü Türk medeniyeti olarak belirleyen düşünürün
mesajı da oldukça anlamlıdır. "Kendi kültürümüzü
tanımamız gerekiyor. İslam'ı, tarihi geçmişimizi;
Türklük'le İslam'ın temel özelliklerini bilmemiz
gerekiyor.. Batıdan öncelikle vazife şuurunu ve
sorumluluk duygusunu almalıyız. Hem Türk hem Müslüman
hem de çağdaş olmak; bunların sentezini çok iyi yapmak
gerekiyor. Çünkü istikbali ancak bu şekilde
yakalayabiliriz."
Prof. Nur
Vergin'in bir mülakatında ileri sürdüğü görüşler bu
konuda çarpıcı, etkileyici ve düşündürücüdür.
"Türkiye'nin
yeni dünya düzeni çerçevesinde tarihi statüsüne uygun
ve demografisi, jeopolitik konumu ve ekonomik
potansiyeli gibi nesnel gerçeklikler uyarınca alması
gereken yeri alması, tuhaftır ki, ciddi bir biçimde
tahrik edilmeye, cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyuyor
gibi hali var. Sanki ne olduğunun farkında olmayan
ürkek ve çekingen bir Türkiye ile karşı karşıyayız.
Aynı zamanda da kuşkucu, öküzün altında buzağı arayan
bir Türkiye.....
Türkiye'nin
ayağa kalkmaktan, yürüyüp koşmaktan çekinir bir hali
var. En iyisi yattığım yerde sadece kıpırdamakla
yetmeyim der gibi.... Türkiye'nin bu çekingenliği
üzerinden atması lazımdır... Çünkü Türkiye, nesnel
koşullan dikkate aldığımızda, görüyoruz ki, hem ayağa
kalkacak, hem dev adımlarla koşacak bir enerjiyi
biriktirmiştir ve çok büyük, ama çok büyük, kendisinin
tasavvurunun ötesinde bir siyasi ve ekonomik
potansiyele sahiptir. Ama Türkiye hala Atatürk'ü
kendi çapsızlığının hacmine hapseden ve bu
doğrultudaki değerlendirmesine her nedense
Atatürkçülük adını koyan bir Üçüncü Dünyacı görüş
sahiplerinin kımıldamazlık reçetelerinin etkisi
altında... Genç kuşaklar Türkiye'yi
silikleştirici, sıradanlaştırıcı bu fobik reçetelere
pek itibar etmiyorlar. Bu reçetelerin üzerinde "Bize
yedirmezler", dış güçler izin vermez", "Düveli
Muazzama Mani olur", "Bizim kimsenin çöplüğünde evet,
(düşünün hele, çöplüğünde diyebiliyorlar!!!) gözümüz
yok" gibi kendi kendini inkar eden ve bir milletin
topyekün maneviyatını mahvedici ve genellikle savaş
halinde düşman kuvvetleri tarafından psikolojik
etkilemek amacıyla kullanılan ibareler yazılı.
Arkasından
da şunları ilave ediyor: "Türkiye, kendi kendine
koyduğu zihinsel sınırları ; aşsın ne suya ne sabuna
dokunmayan makyajını silsin ve doğasında olanın yoluna
düşsün.
Yine bütün
dünyanın Türk milletinin geçmişte olduğu gibi gelecek
yüzyıllarda da bilim, din ve insanlık ideallerini
buluşturacak yaklaşımlarıyla yeni bir ufuk
açabileceğini iddia etmek aşırı bir iddia değil bu
olsa olsa tutarlı bir öngörüdür. Bunun da her türlü
insani, ahi; iki ve ilmi unsurları kapsayan "yemden
bir var olma bilincine" ulaşmakla mümkün olabileceğini
savunuyoruz. İnsanlığın yeniden doğuşunun da "Yeniden
Türkleşmek" ile mümkün olabileceğini ifade ediyoruz.
Türk'lerin Yönetme Geleneğinde Evrensellik Hakimdir
Türklerin
geleneklerinde kendi devletini ve toplumun "istiklal
ve istikbalini" korumak ve yüceltmek birinci hedef
olmakla birlikle her zaman dünyaya bir bütün olarak
bakmak temel ilke olmuştur. İdealin temeli "Türk'ü
Düşmansız Kılmak" olunca dünyanın bir sütun olarak
düşünülmesi bir zorunluluk halini almıştır.
"Türk
Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi" isimli kitabın
yazarı Osman Turan; Oğuz Kağan "Ben artık bütün
dünyanın hakanıyım" dediğini ve onun vezirinin de "Ey
kağanım, Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın" diye
hitap ettiğini yazar.
Orhun
Abidelerinde Bilge Kağan'ın şu sözleri yazılıdır.
"Doğu'da Şantung Ovası'na kadar ordu şevkettim, denize
ulaşmamıza az kaldı. Güneyde Tokuz Ersin'e kadar ordu
şevkettim, Tibet'e erişmemize az kaldı. Batı'da İnci
ırmağını aşarak Demirkapı'ya kadar gittim.Kuzeyde Yir
Bayırku'ların toprağına ordu şevkettim.. Bunca yerlere
Türk adını, Türk şanını alıştırdım...""Tanrının
kutladığı Türk Bilge Kağan", "Tanrının yarattığı Türk
Bilge Kağan". "Doğuda gün doğusuna, güneyde gün
ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına
kadar ülkelerde yaşayan bütün budunlar hep bana bağlı
kaldılar. Bunca budunu düzene soktum.." Yönetmeye
talip olduğu ulus olarak bütün insan soyunu, hayat
alanı olarak bilinen bütün dünyayı, ikamet yeri olarak
da mavi gök ve yağız yer arasını alan bir anlayıştır
bu... "Üstte mavi gök, altta yağız yer ve ikisi
arasında kişioğlu yaratılmış; kişioğulları üzerinde de
ecdadım Bumin Kağan ve istemi Kağan hüküm sürmüşler."
Türk geleneği bütün değerlendirme ve yaklaşımlarında
dünyayı birleşik bir bütün olarak gördükleri
anlaşılmaktadır.
M.Ö. 176
yılında Hun Hakanı Mete Han'ın, Çin imparatoruna
gönderdiği mektup şöyle başlar: "Ben Tanrı tarafından
tahta çıkarılmış büyük Hun Hakanı-Tanhu veya Tanju'su"
Işbara Han'ın (581-587) Çin İmparatoruna gönderdiği
mektup da ise aynı tema vurgulanır. "Tanrı tarafından
büyük Gök Türk'ler"der.
Selçuklu
Sultanı Sancar "Allah, bu dünyayı bizim tarafımıza
tevdi ve emanet etmiştir. Bütün hükümdarlar ve emirler
bizim memurlarımızdır" demiştir.
İtalyan
Langusto, Fatih'in 26 yaşındayken "Dünyada tek bir
imparatorluk, tek bir iman, tek bir hükümdar
olmalıdır. Birleşmiş bir dünya için İstanbul'dan daha
münasip bir payitaht yoktur" dediğini yazmaktadır.
Neredeyse
zamanında bilinen dünyanın her yöresine Türk adını,
şanını ulaştırma ideali aynı zamanda dünyayı bir bütün
olarak düşünme anlayışının bir kanıtı olarak
görülmelidir.
Osmanlı
Padişahlarının "Nizam-ı Alem" davasının ideal almaları
ve kendilerine "Zıllu'l-Allah fı-1-Alem" (Allah'ın yer
yüzünde gölgesi) ve "Halife-i Resul Allah" sıfatlarını
taşımaları "El-Müeyyed min indillah" (Allah tarafından
teyid edilmiş) olduklarına inanmaları tarihi, dünyayı
ve insanlığı nasıl algıladıklarını göstermektedir.
Günümüzde
kuşkusuz dünyaya egemen olmak ya da batılıların
yaptığı gibi herhangi bir ulusun kaderini tayin
hakkını kendine germek anlayışı emperyalist bir
anlayıştır. Buna şiddetle karşı olmak atalarımızın
mazlumların ve ezilen milletlerin haklarını gasp eden
zalimlere karşı verdiği mücadeleye saygının bir
gereğidir.
Hal
böyleyken ideallerini ertelemiş, zihinsel ufkunu
kendisini saran coğrafyanın zirveleri ile sınırlı
tutmuş, geçici olan bu dünya nimetleri için kardeşinin
boğazına ellerini kenetlemiş, kesik kesik üreten,
taksit taksit düşünen, eğlence ve zevkinden başka
tefekkür edecek konusu kalmamış gün yaşayıp gün ölmek
arzusu taşıyan miras yediliği iliklerine kadar
sindirmiş nesillere Bilge Kağan ideallerini
hatırlatmak ya da aşılamak gerek.....
Bizim
yönümüzden Türkçülük "Her faaliyetin Türk milletinin
milli menfaatlerine uygun bir şekilde düzenlenmesi,
yürütülmesi görüşüdür. " Daha açık bir ifadeyle
Türkleşmek dediğimiz şey de; edebiyatta kendi
gramerine, romanda kendi retoriğine, modada kendi
stiline, müzikte kendi duygularına, bilimde kendi
diline, sinemada kendi senaryosuna, düşüncede kendi
kafasına, yönetimde kendi ilkelerine, politikada milli
ülkülerine, sanatta yerel motiflerine, resimde kendi
figürlerine öncelik vermek demektir. Bunun anlamı
her yönüyle orjinal ve milli unsurları esas alan bir
kimlikle ortaya çıkmaktadır. Koyu bir hamaset, hiç
ilgisi olmayan bir ırkçılık ya da bir başka millete
üstünlük taslamak değildir. Yeniden Türkleşmek
biyolojik ya da antropolojik değil; sosyolojik ve
bilimsel gerçeklere dayanır. Türk milliyetçileri kendi
milletini başka milletlerden üstünde ya da altında
görmenin hastalıklı bir yaklaşım olduğunu kabul eder
ve "Acemin Araba üstünlüğü yoktur" ilkesi
doğrultusunda Türk milletinin insanlığa, ilime ve
kültürel değerlere katkısının yönünden hiçbir
eksiğinin olmadığını savunur.
Her
faaliyetin Türk milletinin menfaatlerinin noktayı
nazarından görülmesi düşüncesi yi da projesi
evrenselliğe ters değil midir? Sorusu akla gelebilir.
Bu soruya kuşkusuz, rahatlıkla "hayır" diye cevap
vermek mümkündür. Her milletin özgürlük ve
bağımsızlığına, yaşama, kültür ve değerlerine saygı
Türkçülüğe ters bir tutum değildir. Bizim burada ifade
ettiğimiz şey, ortaya konulan insani, ahlaki, ilmi ve
zihni ilkeleri her millet kendi menfaatlerini ve
varlığını sürdürmede kullanabilecek nitelikte
olduğudur.
Auguste
Comte 19. Yüzyılda Söylemişti
Tanzimat'ın
ilk yıllarında Türkiye'nin şark medeniyetinden garp
medeniyetine doğru yöneldiğini gören büyük Fransız
sosyoloğu Auguste Comte, Mustafa Reşit Paşa'ya yazdığı
bir mektupta, dünyanın yüzyıllardan beri Asya ve
Avrupa olmak üzere birbirine zıt iki aleme ayrılmış
olduğunu, bundan böyle bu ayrılığın devam
edemeyeceğini, tarih ve coğrafi bakımından Türkiye'yi
bu iki medeniyet arasında bir sentez yapabilecek tek
ülke olarak görüyor, girişilecek teşebbüsün bu yönde
olmasını tavsiye ediyordu. Bir yanda asırlar boyunca
içinde yaşanılmış ihtişamlı bir mazi, öte yanda ise
eserleri göz kamaştıran bir batı medeniyeti vardı.
Bunlardan ne birincisi olduğu gibi devam ettirebilir,
ne o birdenbire ve tamamen bırakılarak, ikincisine
intibak edilebilirdi. Şinasi'nin veciz bir biçimde
ifade ettiği şeyde şuydu: "Asya'nın akl-ı piranesi
ile Avrupa'nın bikr-i fikrini tezviç etmek.. "
Batılıların oryantalistlere verdikleri onca emeğe ve
bağladıkları yegane umuda rağmen doğuyu yeterince
kavrayabildiklerini söylemek mümkün değildir. Plastik
medeniyetin kamaştırdığı gözler, iğdiş ettiği gönüller
ve dondurduğu idrak yetisi ile batıyı kavraması mümkün
değildi. Düşünce ve tefekkürün yalnızca kabloya irca
ederek dünyayı sardığını sanmak en büyük yanılgıdır.
Günümüz toplumları; bütün milletlerin ve kıtaların
aralarında kurdukları bir çeşit ortak hayatla karşı
karşıyayız. Soylarımızın, sanatlarımızın,
medeniyetlerimizin ve dinimizin beşiği olan Asya'da,
alın yazılarımızın anahtarı aranmaktadır. Zira,
varlıkların başlangıçlarını anlamadan ne gelişmelerini
kestirebiliriz ne amaçlarını. Boşuna dememişler "Işık
doğudan gelir kanunun batı-dan"diye. Ne ışık
vazgeçilebilir nede kanundan. O halde ışığı batıdan
kanunu doğudan almış olan bir Türk medeniyetini
Auguste Comte arzu ediyorsa Türk münevveri niye
etmesin?
"Yeniden
Türkleşmek" bir anlamda yabancılardan ithal ettiğimiz
ve kimliğimizin ayrılmaz bir parçası haline gelen
düşük vasıflı Türk olmaktan kurtulmakla mümkün
olabilecektir.
Bir
siyasetçiden çok düşünür kimliğinde olan Alparslan
Türkeş'in şu görüşlerinin bir ihtiyaçtan
kaynaklandığını söylemeye bile gerek yoktur: "Türk
Milleti'ne Bizans'tan geçme bir hastalık vardır.
Gevşeklik, dedikodu, fitne, fesat, terbiyesizlik
birbirini beğenmemek, sır saklayamamak, rasgele laf
söylemek. Bu hastalık bizde de var. Bu hastalığı
tedavi edemezseniz kendinize yol seçersiniz... Her
şeyden önce yüksek vasıflı Türk olmaya mecbursunuz.
Türk Milleti'ni batıran, Bizans'ı batıran, Osmanlı
İmparatorluğunu batıran bu hastalıktır." Yeniden
Türk'leşmek bu anlamda düşük yanları , küçük hesapları
, fitneyi, fesatı, haseti ve entrikayı bir paçavra
gibi kaldırıp atarak yüksek vasıflı Türk haline
gelmekle mümkün olacaktır!
Bir
milletin yalnızca askeri yönden üstünlüğü, cephedeki
zaferi onun uzun süreli bir organizasyon kurma imkanı
vermez. Askeri üstünlük, kültürel, teknolojik, ahlâkî,
sosyal, inanç ve direnç üstünlüğü ile tamamlanmadıktan
sonra bir toplum asla bağımsız olamaz. Türk'ler
Anadolu'da bin yıldır egemen olabilmişlerse bu onlarda
bulunan bazı özellikler bakımından orada bulunan
Bizans'tan, Klikya'lılardan ve diğer kültürlerden daha
üstün bir konumda oldukları için bu mümkün
olabilmiştir. "Türkler, Anadolu'yu sadece
fethetmemişler, eski kavimler göçüne benzer bir
şekilde, kitle halinde göç ederek bu topraklara
yerleşmişlerdir. Anadolu Türk tarihi sadece bir fetih
tarihi değil, bir göç, yerleşme ve yeni topraklarda
yeni bir medeniyet kurma tarihidir. Başarı yalnız
silahla değil, silahın da dayandığı ahlâkî, insani,
kültürel ve medeni değerler birikimindedir. Yoksa
eşkıyanın dünyaya padişah olduğu vaki değildir.
Dünyadaki
değişmelerin karşısında Türkiye'nin durumu PKK,
Yunanistan, Suriye, Ermenistan ve diğer güçler
tarafındım yeterince anlaşılmamış olmasının son derece
olumlu bir gelişme olduğu söylenebilir.
Gelişmeler
Türk milletinin "fasit daireyi" kırdığını gösteren
işaretlerle doludur. Bir defa Sovyet Zulüm
İmparatorluğu'nun dağılması Türkiye'nin iktisadi,
kültürel, ticari ve siyasi ufkuna ufuk katmıştır.
Balkanlar'da yeni dengeler oluşmaktadır. Türk askeri,
Türk uçakları ve gemileri artık Avrupa'nın içinde
vardır. Edebiyat, sanat, folklor, tarih ve sosyal
hayat hem nitelik hem de nicelik yönünden büyük bir
irtifa kaydetmiştir. Unutulmuş akrabalarla birlikte,
dilimiz, kelimelerimiz, lügatimiz ve şiirimiz
zenginleşmiştir. Türk mallarının kalitesi artmış,
işçileri kalifiye hale gelmiş ve nihayet Türk
müteşebbisi ses duvarını aşmıştır. Artık kedinin gözü
açıktır!. Türkiye'nin tek handikapı ülkeyi yöneten,
temsil edenler ile yüzyıllardır topluma dayatılan
güvensizlik duygusunun aşamamasıdır. Yeniden
Türkleşmek işte bu duyguyu yenmek için gerekli olan
yakıtı sağlamaya yarayacaktır.
Yeniden Türkleşmek; yalnız ; Türkler İçin Değil
Bütün İnsanlık İçin Model Olarak Düşünülebilir
Edebiyatta,
sanatta, kültürde, felsefede, ahlakta, devlet olmakta,
devlet kalmakta, erdemde, dayanışmada, yardımlaşmada
kısacası top yekun millet olmada Yeniden Türkleşmek
demek yeniden insanlık, asalet ve erdem köklerine
dönmek demektir. Buna Türk Dünyasının olduğu kadar,
ezilen ve alternatifsiz bırakılan bütün ulusların
ihtiyacı vardır.Kılıçbay'ın şu tespitleri oldukça
yerindedir.: "Bu haliyle Batılılaşma sahte bir
sorunmuş gibi görülmektedir, çünkü yaşanmamış bir
tarihin sonuçlarına ulaşılmak istenirken, bu tarihin
başlıca yaratılarından biri olan bireyi üretmeyi
başaramamış olan Doğu toplumları, gene de batılılaşma
programını işleyebileceğini sanmaktadırlar. Tarih iki
kere aynı biçimde yaşanmaz, yoksa tarih olmazdı. "
Batı birey üzerinde yükselmiştir. Doğu biz (cemaat)
olarak donup kalmıştır. Birey kendim kendi dışındaki
her şeyden sorumlu hissettiği için savaşımını da
vermiştir. Biz duygusu taşıyan toplumlarda ise "bana
değmeyen yılan" felsefesi egemendir ve bu tür
ilişkilerde herkes sorunu bir başkasının çözmesini
bekler. Herkesin her şeyden sorumlu olduğu yerde
ise hiç kimse hiçbir şey yapmaz. Yıllarca yapılan da
hiçbir şey yapmamaktır. Felsefe farklı, tarihi farklı,
insanı farklı olana toplumları aynı yöntem ve
dinamikler harekete geçiremezler.
Bu anlamda
biz Türkler için Bizans'ın, Grek'in, Fars'ın ve
Arab'ın adet, alışkanlık ve geleneklerinin
zihinlerimize, yüreklerimize ve zekamıza vurduğu
prangaları kırmanın ve atmanın zamanı gelmiştir.
Emperyalist batılı asalak toplumları; tarihte
korkutan, ürküten ve sindiren tek uygarlık Türk İslam
uygarlığı olmuştur. Türk milleti Bizans gibi, Pontus
gibi, Venedik gibi, Ceneviz gibi bugünün batılı
milletlerin babalarının bulundukları topraklardan
uzaklaştıran, süren çıkaran tek batılı olmayan
millettir. Batının sömürgeci güçleri dünyanın her
yerinde Kızılderili'yi, Yamyamı, Berberileri,
Arjantinlileri, Aztek'leri, İnkalıları , Maya'ları vb.
milletlerin bir çoğunu yok etmiş, bir kısmını
ülkelerinden sürüp çıkarmış, büyük bir kısmını da hala
sömürmeye devam ederken yalnız Ortaasyadan gelen
Türk'ler karşısında yeterince başarılı olamamışlardır.
Batının önce Türkleri durdurmak, sonra Anadolu'ya
hapsetmek daha sonra da geldikleri Ortaasya'ya geri
göndermek politikaları bugün de değişmemiştir.
Dünya
toplumları batının doğrularından ve doğmalarından hem
yararlanmalı hem de onların esaretinden kurtulmayı
becermelidirler. Bu anlamda Türk medeniyeti örnek
olabilir. Bunun içinde batının iktisadi, siyasi
teorilerini, felsefelerini, mitolojisini, yönetme
tarzını, eğlenme biçimini ve dilini hörgüçlü devenin
kamburu gibi sırtında taşımayı önce bir kenara
bırakmak gereklidir. Her toplum kendi ayaklan ve
değerleri üzerine ayağa kalkılabileceğini
öğrenmelidir.
Batı; Efendi Kültürüdür.
Batılı
uluslar dünyanın her yerinde bir eline kılıç diğerine
haç alarak ülkeleri ve toplumları fiziki ve kültürel
soykırıma tabi tutmuşlardır. Derisinin siyah, kızıl ya
da sarı; dininin Müslüman, Budist ya da Hindu olması
bir toplumun toptan aşağılanması ve işkenceye tabi
tutulması Batılı galipler için yeterli görülmüştür.
Ethe G. Stewart; Fransızlar Cezayir'i ellerine
geçirdiklerinde: Yerli dil olan Arapçanın kaldırılması
ve Fransızcanın resmi dil yerine geçirilmesi, çarşaf
ve peçenin yasaklanması gibi insan haklarına son
derece saygısız sömürgeci yöntemleri uyguladıklarını
yazmaktadır. İngilizler, "daha önceleri Hollandalılar-
Hindistan'ı ellerine geçirdiklerinde, binlerce insanın
jüt dokumamaları için kollarını kesmişler, işkence
etmişler ve resmi dil İngilizce olabilecek tarzda
yerli dili tasfiye etmişlerdir. Batı kültür tarihi ve
etnik anlayışı, hiçbir zaman Türk-Osmanlı geleneği ile
kıyaslanamayacak boyutlarda sömürgeleştirme,
kimlikleri temizleme, asimilasyon ve işkence
yöntemleriyle doludur. Madagaskar'da konuşulan yerli
dili Fransızlar kökünden kazımış, böyle bir dili
konuşan tek kişi bırakmamışlardır. Batı efendilerin;
serfler, plepler ve proterler aleyhine oluşturdukları
birikimlerin kriztalize olmuş halidir.
Batı
efendilerin kültürüdür. Bu itibarla da bütüncül
değildir. Bu yönüyle bütün insanlığa hitap etmez.
Kendisi aleyhine düşünce ve eylemlerin yine batıdan
türemesinin bir nedeni de budur.
Yeniden Türkleşebilmek:
Antiemperyalist Bir Tavır Takınmaktır!
Batının şu
veya bu yönüyle başa çıkamadığı bir ulustur Türkler.
Bunun bir baskı sebebi de Türklerin batı uygarlığına
evrensel düzeyde alternatif olacak potansiyele sahip
olmalarındandır. Huntington'un "Medeniyetler
Çatışması"nda "İsevi ve Musevi" medeniyetine "Batı",
"İslam-Konfüçyüsyen" medeniyetini de "Doğu" diye
nitelemesi büyük ölçüde bir kamuflaj içermektedir.
Onun doğu dediği Medeniyet gerçekte "Türk-İslam"
medeniyetidir. Zira Türklerin dışındaki İslam
ülkelerinin dünyaya ihraç edecekleri petrolden başka
ne bir ideoloji, uygulama, yöntem, fikir ne de bir
sistemleri vardır. Türkiye'nin bir ateş çemberi içine
alınması ve Avrupa Birliği ülkelerinin negatif
tutumunun anlamsız olduğunu sananlar Türklüğün 21.
Yüzyıldaki geleceğini bugünden kestiremeyenlerdir.
Türkiye'yi tehdit eden bütün sorunların temelinde bir
ölçüde Türkiye'nin gelecek yüzyılda alacağı şekil ve
tutacağı yolun
çok önemli
bir yeri vardır. Türkiye'nin yirmi birinci yüzyılda
bir dünya devleti olarak ortaya çıkması "Yeniden
Türkleşmesiyle" çok yakından ilgilidir. Bu da sahte
ideolojilerle teçhiz edilmiş bir halkla, kendine
güveni olmayan bir yöneticilerle, Batıyı ya da
Amerika'yı aşın derecede idealize eden bir
bürokrasiyle elbette mümkün olamaz. İçinden
"etnik-mezhep-ideolojik-gelişmişlik" farklılıkları
kışkırtılan dışarıdan sınırlan tehdit edilen Türkiye
ile karşı karşıyayız. Bu yönden Türkiye'de hiç de
önemsenmeyecek farklılıklardan sonuç çıkarmaya
çalışanlara karşı son derece duyarlı olmak gerekir.
Türkiye'ye ve Türklüğe karşı kurulmuş iç ve dış
düşmanlık noktalarını çok iyi görmek gerekir. Bu
ülkeye karşı bir takım akademisyen cübbesi giymiş
beşinci kol uzantılarına karşı uyanık olmak
gereklidir. Bir takım aydın kılıklı ajanların toplumu
"mozaikle" açıklama heveskarlığının temelinde klasik
İngiliz emperyalizminin temel ilkesi yatmaktadır.
"Parçala, böl ve yönet",
Mozaikleşme
yaklaşımı Amerikan toplumu için bile ne denli tehdit
edici olduğunu Zbigniew Brzezinski, "Kontrolden Çıkmış
Dünya" adlı eserinde şöyle ortaya koymaktadır:
"Amerikan toplumunu biçimleyen Beyaz Anglosakson
Protestan kültüründen küresel mozaiği yansıtan bir
kültüre dönüşülmesi, kaçınılmaz olarak değerlerinin de
derinden değişmesine yol açacak ve belki de toplumsal
birlikteliği daha da zayıflatacaktır... Ayrışmış bir
Amerika'da küresel bir kültürün ve etnik bir mozaiğin
oluşmasının, bu ülkenin karşılaştığı sorunların çözümü
daha da güçleştireceği inkar edilemez. Eğer bu
sorunlarla bir an önce baş edilemezse, ortaya çıkacak
olan bu yeni mozayik Amerika'yı giderek yükselen bir
şehir gerillası hareketiyle bile yüz yüze
bırakabilecektir.
Bölücülük,
ayrımcılık, farklılıkların kutsallaştırılması,
bozgunculuk ve bütünlüğü zedeleyecek her türlü fitne
emperyalistlerin enstrümanlarıdır. Emperyalizmin ve
sömürgeciliğin aleyhinde olmak demek (antiemperyalist)
her türden nifakı ve birliği tahrip edecek unsurlara
karşı olmak demektir. Zira Türkiye'de bölücülük
yapanların İngiliz'in, Ermeni'nin, Rus'un, Yunan'ın,
Alman'ın, Suriye'nin ve Amerika'nın kucağına
oturmasının sebebi de budur. Yeniden Türkleşmek;
"kendine gelmek - kendini bulmak- kendini bilmek:"
anlamına gelir. Temel unsuru bölücülüğe karşı
bütünleştiriciliğin, ayrımcılığa karşı ana ve babanın
evlatlarının bile birbirinden farklı mizaç ve yapı
içerisinde olabileceğin kabul etmeği doğanın gereği
olarak kabul eder; ancak "farklılık içinde birliği"
savunur.
Yeniden Türkleşmek Farklılık İçinde Birlik
Bulmaktır:
Dünyanın
günden güne daha çok kozmopolitleşmesi ve insanların
git gide birbirine benzemesi Türklük için bir handikap
değil, aksine bir avantajdır. Her ne kadar yaşam
tarzlarımız birbirine gitgide daha çok benzese de
güçlü bir karşı yönelimin izlerine de rastlanıyor:
Birliğe karşı direniş, kendi kültür ve dilinin
eşsizliğini kabul ettirme isteği yabancılardan
etkilenmeye karşı çıkış. Toplumların kendi olması ve
köklerini sürdürmesi isteğinin dışa vurmuş biçimidir.
Modern dünyada farklılıkları zenginlik olarak kabul
etmek; demokratik bir tavır olduğu kadar; barışın ve
kardeşliğin de gereğidir. Yerelliği, otantikliği,
doğallığı ve kendine özgülüğü esas alarak kendi
kendini yönetecek yapıyı, ilkeyi ve düzeni belirlemek
Yeniden Türkleşmek kavramının özünü oluşturur. Bu
anlamda yeniden Türk'leşmek farklılık içinde birlik
bulmaktır. "Türkiye'nin karakteri ve rolü konusunda
Avrupa'da geçerli olan düşünce biçiminin, bu ülkeyi
"Ortadoğulu" istikrarsızlığının önünde bir set olarak
görme şeklinde, benzer hesaplan yansıttığı kuşku
götürmez." Fuller'in yaptığı bu tespitin altında
farklılıkları birliğe dönüştürme birikimi ve
becerisinin yattığını ise hatırlatmaya bile gerek
yoktur. Türkiye'nin bir istikrar unsuru olduğu kadar
örnek teşkil etmesi bakımından da korkulan bir ülke
olduğu da bilinmektedir. Ülkenin bu rolünü oynamaya
emperyalist odaklar izin vermemek için her türden
farklılığı körüklemekte, geliştirmekte ve
kurumsallaştırmaktadır. Madam Miterand'dan, İtalyan
gazeteciye, Roth'tan PKK yardakçısı Alman turistlere
kadar hepsi aynı fotoğrafın farklı karelerini
oluşturmaktadırlar. "Balkanlarda politika ve
güvenlik konusunda gelişen yönelimler çerçevesinde,
Türkiye, Bosna ve Arnavutluk'tan oluşmuş bir "Müslüman
mihveri"
potansiyeli, büyük dikkat gösterilen bir konudur." Ya
Azerbaycan petrolü, Türkmen doğalgazı, Özbekistan
altını, Türkmenistan pamuğu, Kazakistan petrolü ile
Türkiye arasında oluşmuş "ekonomik bir Türk mihveri"
daha az mı dikkat çeker?
Bayrak mı Dini, Din mi Bayrağı Takip Eder?
Öncelikle
bayraksız din, dinsiz bayrak olmayacağını sosyolojik
bir vakıa olarak belirtmek lazımdır. Türk milleti için
ise bayrak dindir, din de bayraktır. Bayrağın
çekildiği yerden milletler de çekilir. Milletlerle
birlikte din de geldiği yere döner. Bayrak egemenlik
demektir: Bir coğrafya da egemenlik kimin ise din de
onun dini olur.
Her
bayrağın bir dini ve bir de dili vardır. "Horasan
ellerinden gelip Konya'da yerleşen ve "Eğerçi Hürd
Güuyem, aslem Türk est" (Farsça söylüyorum ama aslım
Türk'tür) diyen Hazreti Mevlana'nın buna rağmen Fars
olduğunu savunanlar bile var. Demek ki Türk; Türkçe
konuşmalı ve Türkçe yazmalı!
Dünyadaki
Türklerin kahır ekseriyeti Müslüman'dır. Türklerin bir
bayrakları ve vatanları vardır. Her Türk kendi
bayrağını severken aynı zamanda dinini de sevdiğini
bilmelidir. Zira Türklüğü sevmek Müslümanlığı da
sevmek anlamına gelir.
Bu
doğrultuda "ümmet" ile "millet" ikilemi çıkarmanın
manası da yoktur. Dünya var oldu olalı ümmet de
olmuştur, millet de. Millet gerçeğinin de milletten
sonra ortaya çıktığını sanmak kesin bir yanılgıdır.
Millet'in tarihi insanlığın tarihiyle başlar. Millet
gerçeklerin en eskisi, bilimsel konuların ise nispeten
en yenisi kimliğindedir.
İşte bu anlamda "milli ümmet" olmanın farkına varmak
da Yeniden Türkleşmekle mümkündür. İslam ve Türklük
ikisi de birbirinden ayrılamaz bir bütündür. Zira
milli ümmet olmadan, ne millet olarak kalabiliriz ne
de ümmet olabiliriz. Ümmetçilik adı altında Arapçılık
yapanlar şunu bilmeliler ki o Araplar ki iktidar
uğruna Kerbela'da peygamberin torunlarım gözlerini
kırpmadan boğazlamışlardır. Ümmet adına da olsa hiçbir
zaman herhangi bir iktidarı ne İran mollan ne de Arap
Şeyhleri başka Müslüman kardeşleriyle paylaşmak
istemeyeceklerdir. Bu anlamda yıldızı parlayacak bir
Türk Medeniyetinin bütün İslam dünyasının ve ezilen
halkların müdafii ve ilham kaynağı olacaktır.
Her Ulus
İçin: Evrensel Bakmak
Ulusal Çözüm En Geçerli Yöntemdir
Son
zamanlarda eğitimde, hukukta, yönetimde, bürokraside
ya da ekonomide hangi milletler başarılı olmuşsa
onların uyguladıkları eğitim, teknik, ekonomik ya da
siyasi model incelenmeye alınmakta ve onlar
sorunlarını nasıl çözdülerse Türkiye'nin de öyle
çözmesi için fikirler ve düşünceler ileri
sürülmektedir. Japonya'nın teknolojik üstünlüğü mü söz
konusu, hemen Japon aile yapısı incelenmeye koyuluyor.
Almanya ekonomik bir aktivite mi geliştirdi, derhal
Alman eğitim sistemi irdelen-meye başlıyor.
İskandinavların sosyal güvenlik sistemleri sağlıklı ve
tutarlı ise derhal İskandinavların sosyal güvenlik
sistemi taklit edilmeye başlanıyor. Böylece Türkiye
eğitim, ekonomi, bürokrasi ve yönetim modellerinin
çöplüğü haline getirilmektedir. Genç nesillerin
zihinleri çürümüş, yozlaşmış ve kokuşmuş insanlık
düşmanı ideoloji ve akımların istilaları ile tıka basa
doldurulmuştur.
Türkleşmenin yeni düzeninde evrensel bakmak yerel
çözmek esas olmalıdır. Efendisini yozlaştırıp,
yosmalaştırmadan, değerlerini tahrip etmeden etik,
estetik ve ilmi unsurlardan yararlanmanın gocunacak
bir yanı olamaz! Edebinden vazgeçmeden edebiyattaki
bilumum akım ve yöntemleri almak akli olmanın
gereğidir. Onurunu feda etmeden konforunu sağlayacak
yabancı sermayeden de, yabancı mallardan da
yararlanılabilir. Yabancılaşmadan yabancı dili
öğrenmek ve kullanmak mümkündür. Tanrı hariç hiçbir
şey kutsallaştırılacak kadar mutlak değildir.
Türkleşmek Evrenselliğin Zorunlu Sonucudur
Dünya
coğrafyasının keşfi yirminci yüzyılın başlarında
mümkün olabilmiştir. Dünyanın kültürel, antropolojik
ve sosyolojik coğrafyası ise daha yeni yeni
keşfedilmeye başlamıştır. Türk kültürünün etkin olarak
yayıldığı ajanlar incelendiği zaman bu kültürün belli
bir coğrafyayla sınırlandırılmasının son derece yanlış
olacağı anlaşılır. Önasya coğrafyasının hakimi olan
Türkiye Türkleri; her ne kadar SSCB'yi kızdırmamak ve
komünist şiddeti üzerine çekmemek için Ortaasya,
Kafkasya, Sibirya ve Moldavya'daki Türk varlığını
ağzına almamış olsa da, Bulgaristan, Bosna, Arnavutluk
ve Macaristan'daki kültürel varlığı görmezlikten
gelmişlerse de, Iraktaki Türk varlığını bir yana
bırakmışlarsa da bugün dünyada Türklük evrensel bir
konumda bulunmaktadır. Amerika'daki Meluncanlar,
Sibirya'nın böğrüne sürülen Mesket Türkleri, toptan
göç ettirilen Kırım Türkleri Anadolu Türk'lerine
Türk'lüğün yeni boyutu konusunda yeni mesajları
iletmişlerdir.
Dünyanın
her yerindeki Türk varlığı, çok çeşitli rejimlerle
yönetilen Türk toplulukları, oldukça farklı
coğrafyalarda yaşayan Türk soyu ve nihayet kahır
çoğunluğu Müslüman olmakla birlikte oldukça farklı
dinlere mensup olma gibi unsurlar Türkleşmenin aynı
zamanda evrenselleşme anlamına geleceğini de
göstermektedir. Bu anlamda evrenselleştikçe
Türkleşmek, Türkleştikçe evrenselleşmek parolamız
olmalıdır.
Türkleşmek anlayışı; ileri, çağın üstünde, akılcı,
ideolojik kalıplarla kendisini sınırlı tutmayan,
dinamik, kapsayıcı ve tamamen ilmi esaslara dayanan
bir anlayıştır: Titreyip kendini yeniden keşfederek;
çağdaş süreçleri, teknik ve yöntemleri Türk'ün ahlâkî,
vicdanî, insanî, estetik, erdem ve fazilet
değerleriyle dünyaya takdim etmek.
Türk
toplumunun "yetmiş iki millete bir göz ile bakma"
yeteneği, "yaratılanı yaratandan ötürü hoş görme"
felsefesi, engin kültürü ve değişik inanç, ahlâk ve
coğrafyaları yönetme dehası sayesinde; bütün
insanlığın birleşebileceği kardeşlik, dostluk, barış
ülküsüne en yatkın bir kültüre sahip olduğunu
düşünüyoruz. Bu toplumun tezatları hoşgörüyle
karşılayan, birbirinden farklı görüşleri kabul eden,
çelişkiler üzerinde durmayan rahat tutumunu, belki de
bütün milletlerden daha iyi benimseyebileceğim iddia
ediyoruz.
Kurumsallaşma Eksikliği
Kültürlerin
gelişerek devam etmek, devam ederek gelişmek zorunda
olduğu sosyolojik gerçekler arasındadır.
Kültürün
gelişmesi demek çevresine uyacak yeteneklerinin
artırılması demektir. Kültürel kırılma dönemleri
toplumların çevreye uyum sağlamada en çok
zorlandıkları dönemlerdir. Bu dönemler milletler için
"bunalım çağları"dır. Din değişiklikleri, sistem
değişiklikleri, rejim değişiklikleri ve ideolojik
değişiklikler bunalım dönemlerinin ardından zuhur
eder.
Bizim
düşüncemize göre genelde doğu, özelde Türk
medeniyetinin en temel kusuru "kurumsallaşma" ve
"yapısallaşma" noktasındaki gelenek ve anane
eksikliğidir. Ürettiğini ürettiği yerde,
geliştirdiğini geliştirdiği biçimde bırakmak ve her
neslin bırakılan aşamayı geliştirmek ve ilerletmek
yerine mevcudu muhafaza ya da taklitten başka bir şey
düşünmemek hakim gelenekler arasındadır. Bu yüzden
robotun ilkel biçimini "Abdest Alma Makinesi" olarak
icat eden Cizre'li Ebul İz olmasına rağmen bütün
robotlar batı ya da Japon markalıdır. İlk saatin Harun
El Reşit tarafından Şakiken'e hediye edildiği
tarihlerde yazmasına rağmen bugün kullanılan bütün
saatler ya Japon ya da İsviçre markasını taşır.
Dünya'nın en güzel çinilerinin İznik'te yapıldığı
bilindiği halde bugün o çinilerin örneklerini dahi
yapamayacak durumdayız. Halbuki milattan dört bin
yıl önce Çin'de yapılan çinilerin gelişmiş biçimleri
bütün turistik eşya satan reyonları doldurmuş durumda.
Felsefede Mevlana, dilde Yunus, mimaride Sinan olduğu
yerde duruyor. Türk medeniyeti ürettiğini geliştirme
yeteneğine kavuştuğu gün herhangi bir sistem ya da
uygulamayı taklit etme lüzumunu duymayacaktır. Aksine
yeniden titremesini becerebildiği, beynine yüklediği
hörgüçleri atıp kendine geldiği ve kendi kavramlarını
üretip geliştirdiği takdirde taklit edilmeye
başlanacaktır.
Milli Devlet'in Sonu Geldi mi?
Milli
devletlerin ulus ötesi birliklerle (Avrupa ya da
Amerika) yer değiştireceğini savunanlar yukarıda da
ifade ettiğimiz gibi bir çeşit eskiye dönüş olan
imparatorlukları savunmaktadır. Bu çağın da
imparatorluk çağı olmadığını anlamamış görünüyorlar.
Kaldı ki Avrupa Birliği adı altında örgütlenen
ülkelerden birisi olan Fransa; son Dünya Futbol
şampiyonasında birinci olunca sokaklar Fransız
bayrakları ile doldurulmuştur. Sokaklarda bir adet
Avrupa Birliği bayrağı görülmemesi bir şeyler
hatırlatmalıdır.
Diğer
yandan Sovyet'lerin, Çekoslavakya'nın ve
Yugoslavya'nın dağılmasından yasa çıkarmaya çalışanlar
bu olguları milli devletler için tehlike çanlarının
çalması olarak nitelendirmektedirler. Nobel ödüllü
düşünürlerden Andre Marriaux'a göre 21 yüzyıl da,
azınlıklar yüzyılı olacaktır. Ona göre, bütün dünyada,
özellikle, Afrika'da, Asya'da, Doğu Avrupa'da, etnik
ihtilaflar gün geçtikçe büyümekte ve milli devlet
konsepti zayıflamaktadır.
Yirmi
birinci yüzyıla girerken milli devlete yönelik
saldırıların, giderek arttığı doğrudur. Ancak bu
eleştiri ve saldırılar diğer örgütlenme biçimleri için
daha yoğun olarak vardır, yeniden kabileciliğe dönüşü,
çağın gereği olarak algılamanın ise hiçbir mantığı
yoktur. Bütün bu olguların temelini yalnızca etnik,
ekonomik ya da mezhep sorunlarına indirgemek ise
metodolojik bir hatadır.
Toplumların
gelişmesinde bugün varılan son aşama millet
aşamasıdır. Teknikte, düşüncede, bilimde bütün ileri
adımlar bu kaynaktan doğuyor. İlk çağlarda siteler
medeniyeti olduğu gibi, zamanımızda da bir milletler
medeniyeti vardır. Bundan dolayı medeni olmak, ancak
kuvvetli bir millet olmakla mümkün olabilir. Toplumlar
için millet ötesi bir aşamadan söz etmek bu konuda
kusur ya da eksiği olanların kendilerini tatmin ve
ikna etmek için başvurdukları marjinallikten başka bir
anlama gelmez. İstisnai vakıaları yasa olarak kabul
edip, bunu millet ötesi yaklaşımları açıklamakta
kullanmak ise bilimsel değildir.
Milletlerarası Şahsiyet Değil Milli Şahsiyet
Hilmi
Ziya Ülken'in "Şu halde bizim için Avrupalılaşmak ile
millileşmek aynı şeydir. Bizim için Avrupa
medeniyetine girmek, bir taraftan bugünkü
milletlararası müesseseleri kabul ederken, diğer
taraftan bugünün biricik medeni hayat tarzı olan milli
hayata girmek demektir. Biçimindeki sözlerinin
aydınımızın "sapla samanı" nasıl karıştırdığının tipik
örneğini göstermesi bakımından ilginçtir.
Avrupalılaşmak ile millileşmek aynı şeydir demekle,
Türk'le Fransız aynı millettir demek arasında hiçbir
fark yoktur. Bir millete özgü, bir millete ait,
görüldüğü anda o milleti hatırlatan her şey o millet
için millidir. Dil, edebiyat, müzik, resim, mimari,
örf, adet, gelenek, folklor, spor, ilim ve teknik
alanlarında bir toplumun kendisine özgülüğü onun
milliliğini gösterir. Halbuki "biz apayrı bir
medeniyetin çocuklarıyız; düşman bir medeniyetin,
bambaşka ölçüleri olan, çok daha eski, çok daha asil,
çok daha insanca bir medeniyetin.
Avrupalılaşmak ise ilimde, teknikte, modada ya da
diğer toplumsal süreçlerde Avrupa'lılara benzemek,
onlar gibi olmaya çalışmak demektir. Dostoyevski daha
1880'de bu tür bu analizi Rusya için yapmıştır. Onun
söylediklerini yalnız hatırlatmakla yetiniyoruz.
"Bizim batılılaşma isteğimizin milli emellere uygun
olduğu ve aslında bir milli ruh tarafından esrarengiz
bir şekilde yönetilmekte olduğu yolundaki iddia ve
görüşleriniz bizce tereddütsüz reddedilecek bir
düşüncedir... Şunu anlamalısınız ki bizi yönetmekte
olan halkın ruhu değil Avrupa, Avrupa'daki bilim ve
deli Petro'nun devrimleridir." Onun söylediği "Deli
Petro ve devrimleri" ibaresinin yerine Atatürk ve
devrimlerini koyarsak aynı analiz Türk Toplumu için
daha açıklayıcı hale gelir.
Coğrafi
olmaktan çok ideolojik bir kavrama dönüşen Batı,
neredeyse bütün ülkelerin gözlerini diktiği "cazibe
merkezi" durumuna gelmiştir. Batı'lılaşma dünyada "üniform"
bir düzen yaratmıştır. Hayatı aynı biçimde yaşayan,
aynı biçimde düşünen, aynı biçimde üreten, aynı
biçimde tüketen, hatta aynı biçimde kavga eden,
kültürün yerini kalkınmanın aldığı mekanik bir dünya
ile karşı karşıyayız. Batılı, merkezler tarafından
üretilen ya da manipüle edilen haberler, gösteriler,
modalar, ahlaki değerler, eğlence biçimleri yine
batılı kitle iletişim araçları tarafından bütün
dünyaya yayılmaktadır. "Ekonomi-politik", "dinler dışı
bir din" biçimine dönüşmüş durumda, sınırsız üretim,
başarı, tüketim hırsı bütün dünyanın tapındığı
değerler haline sokulmuştur. Evrensellik adına
milletlerin yüzlerce yıldır edindikleri kültürler "etnografik
malzeme" muamelesine tabi tutulmaktadır.
Batı'nın
pazarladığı değerler çoğulcu kültür ve çok yönlü
insanlık anlayışı değil adeta George Onvel'in "1984",
Yevgini Zamyetin'in "Biz", Cengiz Aytmatov'un "Gün
Uzar Yüzyıl Olur" ve A. Huxley'in "Yeni Dünya" adlı
eserlerinde öngördüğü totaliter devlet ve bürokratik
diktatörlüğün pençesinde kıvranan "cıvata adam"dır. En
son aşamasında "cıvata adam"ı üreten bir Batı'nın,
insan odaklı bir dünyayı savunan Türk Medeniyeti için
geçerliliği olamaz.
Sonuç
Türkiye'de
kendini aydın olarak niteleyenler kahır ekseriyetle
günahkarlardır. Onlar hiçbir zaman köklerinin üzerine
toplumun yükselebilmesi için yeterli fikri ve fiziki
çabayı ortaya koymadılar. Beyinlerini patlatırcasına
düşünmediler, kendi kavramlarını üretmediler ve kendi
toplumundan yana tavır koymadılar. Halkı ve kültürünü
hor görmek, onlara hakir davranmak, geleneklerini
beğenmemek ve bilumum değerlerini çiğnemekle evrensel
olacaklarını sandılar. Bir zamanlar Dostoyevski Rus
aydını için söylemişti "O aydınlar ki kökleri bu
vatanın topraklarında olduğu halde kendilerini halktan
koparmışlardır." Bu sözler Türkiye'de aydın olarak
salonlarda boy gösteren bilgiçlere daha çok
yakışmaktadır.
Bugün aklı
başındaki münevver için Avrupa eşittir ilim, teknik,
hukuk, akılcılık ve demokrasidir. Kaldı ki bu
değerleri de her anlamda Avrupalı saymak ve Avrupalı
gibi algılamak ve kullanmak mümkün değildir. Bugün
artık kalkınmak, modernleşmek, ilerlemek, çağdaşlaşmak
ya da demokratikleşmek için Batılı olmaya da gerek
yoktur, aksine bu değerleri kurumsallaşmak için
batının tasallutundan, kavram kargaşası ve kokuşmuş
uygulamalarından kurtulmak gerekir. Bütün bu değerleri
biricik olarak batıya özgü ve Avrupai değerler olarak
kabul etmek de aşırı ve hatalı bir iddiadır. Bütün
insanlığın ortak değerlerinin katılımı ve
kazanımlarının neticesi olarak üretilmiş olan
değerleri evrensel değerler olarak düşünmek gerek,
İsmail Hami Danişmend yıllar önce şöyle yazmıştı:
"Eğer milli benliğimizi büsbütün yok olmaktan
kurtarmak istiyorsak, şunu bilmeliyiz ki "Batı
Medeniyeti" demek, Batı'nın bir örf ve adet halitası
değil, ilimleriyle sanatlarından birleşik bir kültür
toplamı demektir ve onun da Batıyla ve batılılıkla
hiçbir alakası yoktur." Evrensel çapta önemli olan
değerleri hiç ürkmeden Türklüğün yitik malı olarak
kabul etmeli ve her görüldüğü yerden alınmalıdır.
Bugün Avrupa'nın kültürel ve teknik envanterinden Eski
Çin, Eski Mısır, Eski Hint, Aztek, Maya, Arap ve
Osmanlıyı vb. çekin alın ortada bir avuç Latin ve Roma
cürufu kalır.
Batı
deyince damarlarındaki kanı donan aydının mantığına
göre Japon toplumun tuttuğu yol da çıkmaz sokaktır.
"Medeniyetle kültürü birbirinden kati olarak ayırmak
ve şekilde Avrupalı, özde ifrat derecede şarklı kalmak
isteyen Japonya'yı, bizce katiyen çıkılmaz bir yol
olan bu düalizme sırf hususi vaziyetini kurtarmak için
başvurmuş dünya yüzünde tek misal olarak görüyoruz."
Bugün Japonya şahsiyetini, kimliğini yani kısaca
varlığını koruyabilmeşse "milli"likle Avrupalılık
arasındaki sınırı çok akılcı olarak ortaya koyabilmiş
olmasına borçludur.
Dostoyevski
bundan yüz yıl kadar önce Avrupa konusunda şunları
söylemişti: "O büyük zenginliklerle dolu Avrupa'daki
bütün ülkelerin toplum yapısı zayıflamış durumdadır.
Bu ülkeler belki de yarın hiçbir iz bırakmadan yok
olacak ve bunların yerini tamamen yeni, daha
öncekilere hiç benzemeyen bir şeyler alacaktır.
Avrupa'nın çöküşüne, toplamış olduğu bütün hazineler
de engel olamayacaktır, çünkü göz açıp kapayıncaya
kadar bütün zenginlikler de yok olacaktır. İşte bu
gerçekten hasta ve çürümüş düzen; halkımıza,
erişilmesi gereken bir lüks olarak gösterilmektedir?
"1990'lar
Türkiye'si, bir yanda Batılı norm ve değerlere dayalı
bir modelle karşı karşıya bir yanda da kendi milli ve
dini inanç sistemlerinin oluşturduğu dayanışmacı,
bütünleştirici, uyumcu bir kimliği taşımaktadır. Bu
nedenle, bir yol ağzındadır, ya makas değiştirecek,
tamamıyla Batı hattına geçecektir veya Doğulu
değerleriyle sentezler oluşturarak kalkınmasını
gerçekleştirecektir." Medeniyeti; üreten, besleyen,
yoğuran ve tekamül ettiren değerleri coğrafi
terimlerin birisinin mülkiyetinde görmenin son derece
yanlış olduğu düşünülmelidir. Hiçbir bilgiye, kavrama,
teknoloji ve uygulamaya saf bir ırki gömlek
giydirmenin doğru olmadığını düşünmek lazımdır. O
bakımdan Türkiye'yi Batıya Doğru makas değiştirmek ya
da Doğuya doğru kendi yağıyla kavrulacak bir sentez
arasında görmek, isabetli değildir.
Yeniden
Türkleşmek hareketi Ekvator'dan Alaska'ya; Kuzey
Kutbundan Güney Kutbuna arz üzerinde bulunan ve
insanlık adına bir anlamı olabilecek bütün değerleri
hiçbir kıskançlık duymadan ham veriler olarak ele alıp
Türklüğün tarihi tecrübesi, yeteneği ve dahası ile
insanlığın hizmetine sokmayı esas alır.
Yeniden
Türkleşmek hareketi dünyanın yeni düzeninin Amerika ya
da emperyalist batılı güçler tarafından belirlenmesini
ahlaka aykırı olarak görür.
Aslında
bakarsanız batı değerlerinin ne kadarının Batı olarak
ifade edilen unsurların ne kadarının da Doğu diye
ifade edilen kültürlerin ürünü olduğu da tartışma
konusudur. Batı denilen medeniyet; anası kesinlikle
belli olan ancak babasının kesinlikle tespiti mümkün
olmayan agnostik bir heyyule olarak orta yerde
durmaktadır. İnsanlığın ortak tecrübe, çaba, çalışma
acı, birikim ve değerlerinin sonucu olan unsurları bir
dinin, birkaç milletin ortak paydası olarak nitelemek
akli de değildir.
O halde
Türklük yeni bir silkinişle ayağa kalkıp "nerede
kalmıştık" diyerek güçlünün zulmünü meşrulaştıran
emperyalistlerin yeni dünya düzenine karşı; kendi
özgünlüğü, insanlık anlayışı ve özelliği çerçevesinde
iddialarım, tezlerini, insani projelerini ve
itirazlarını dünyanın ezilen halklarının önüne
koymasının zamanı gelmiştir. Bunun yolu da Türklüğün
evrensel düzeyde yeniden var oluşundan geçmektedir.
Türklüğün yeniden var oluşu yalnız Türk insanına
yönelik olmayacağı gibi, yalnızca antropolojik
unsurlara dayalı olarak da düşünülmemelidir. Dünyada
egemen olduğu topraklarda farklılıkların özüne zarar
vermeden dengeli bir biçimde; toplumları "farklılıklar
içinde birlik" olarak yaşatabilmiş Türk zekası ve
yeteneğine çağdaş dünyanın ihtiyacı vardır!
Bırakın,
batılılaşmayı ya da doğululaşmayı da kendi
medeniyetinizin üzerindeki pasları ve tozları
kaldırmaya bakın! Sonra hiç beklemediğiniz bir zamanda
bu "batı" dediğiniz medeniyet yıkılırsa altından
kalkamazsınız.
Batılılaşmayı Türklerin yaşadığı bir çok medeniyet
tecrübesinden biri olarak düşünmek gerekir. Yine
Batılılaşmayı geçmişte Bilge Kağan'a "Ey Türk! Titre
ve "kendine Dön"
dedirten bin iki yüz
yıl önceki Çin'leşmenin 20. yüzyıldaki versiyonu
olarak görmek gerek. Bundan şu sonucu da çıkartmak
da mümkündür: Türk'lerin zaman zaman öz benliklerinden
uzaklaşmaları ve kendilerini unutmaları söz konusu
olmaktadır. İşte bu aşamada Bilge Kağan gibi,
Karamanoğlu Mehmet gibi, Kaşgarlı Mahmut gibi, Atatürk
gibi, Alparslan Türkeş gibi "Kendine dön" ikazını
yapan aydın ve devlet adamları ortaya çıkmaktadır.
Şunu
unutmamak gerekir ki, Türkler geriledikçe Türklüklerin
unutup batının kuyruğuna takıldıkları gibi ilerledikçe
de Türkleşip kendi uygarlıklarının gereğine göre
davranmaya başlamaları kaçınılmaz bir sonuçtur. Biz
bunun bir an önce gerçekleşmesi için ne gerekirse onun
yapılmasını istiyoruz.
Türk
Halkları; Asya'da Çin'lileşmeye, Avrupa'da
Batılılaşmaya, Rusya'da Slavlaşmaya karşı kendi
varlıklarını ancak Yeniden Türkleşerek koruyabilirler.
İlerinin,
kalitelinin, barışın, iyi yaşamanın, doğrunun ne
tekeli olabilir ne de ırkı; ancak akli ilkeleri olur.
Kötünün, yanlışın, barbarlığın, caniliğin ve
ilkelliğin de öyle. O halde zihnimizi, yöntemimizi,
değer yargılarımızı istila eden her türden kirli
duyguları, aşağılık yaklaşımları, pespaye kavramları
bir kenara bırakmak zamanının artık geldiğini
anlayalım. Büyük bir medeniyetin küçük evlatları
olarak değil, sorumlu ve soylu evlatları olarak
yeniden kendimize gelmenin yollarında beraber olalım.
Fiziğimizi, ruhumuzu ve dimağımızı temizleyelim:
Aşağılık duygusundan, umutsuzluktan ve fesattan.
Arınalım,
ayıklanalım; birliğimizi, iriliğimizi, dirliğimizi
kısaca birlikteliğimizi güçleştiren, varlığımızı zora
sokan her düşünceyi elimizin tersiyle bir kenara
itelim. Hangi markayı taşırsa taşısın, hangi gücün
aracı olursa olsun '"bizi biz" yapmayı zorlaştıran,
varlığımızı ve medeniyetimizi ikinci plana atan
geleneğe, doktrine ve yaklaşımlara rest çekelim.
Düşünen bütün beyinler, acıdan kıvranın bütün yürekler
bu ideal etrafında toplanalım. Parça bakışına, bugüne
yönelik olana, fiziki görüntülere aldırmayalım.
"Bütüne bakmayı bilen, "dün-bugün-yarın" birlikte ele
alan, fizik ile birlikte özü de hesaba katan kendi
yöntemimize yönelelim. Yirmi birinci asrı Türk asrı
yapmak için; yeniden kendi medeniyetimizin farkına
varmaya, yeniden dünyaya örnek ve önder olma idealiyle
buluşmaya yani yeniden Türkleşmeye var mısınız!