|
YENİ ÇAĞDA MİLLİYETÇİ BAKIŞ AÇISININ
ANLAMI VE GEREKLİLİĞİ ÜZERİNE
Dr. Esat ÖZ
Giriş
Milliyetçilik Tartışma ve Eleştirilerinin
Düşündürdükleri
Milliyetçiliğin kökleri, bir duygu/inanç birikimi olarak
milletlerin oluşum süreçlerine kadar uzanır. Fakat, bir
fikir sistematiği ve siyaset projesi olarak şekillenmesi
ise görece daha yeni bir olgudur. Bu mânâda, Ortaçağ
sonrasında merkezî devlet yapılarının ve demokrasinin
doğuşu ile sanayi devrimi gibi iki büyük tarihsel dönüm
noktasıyla önemli ölçüde örtüşen bir gelişme çizgisine
sahiptir.
Milliyetçiliğin bir toplumsal ve siyasî güç hâline
dönüşümünü ifade eden bu gelişme trendi, dünyanın her
tarafında birebir paralellik arz eden düz bir seyir
takip etmemiştir. Batı’da daha çok “yurttaşlık bilinci”
ile “millî egemenlik” prensibinin geniş kitleler
nazarında karşılık bulmasıyla; Doğu’da ise,
anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı hareketlerle iç içe
geçen bir kader çizgisi ön plâna çıkmıştır. Müşterek
değer ve sembollerin oluşturduğu bir sosyal bütüne
(millete) ait olma ve dayanışma ihtiyacının giderek daha
çok kavranması, yani mensubiyet bilinci, milletleşme
sürecinin yeryüzündeki temel dinamiğini oluşturmuştur.
Bu bağlamda, 19. ve 20. yüzyıllar, imparatorluklar
çağının kapanıp millî devletler çağının başlamasının bir
tarihidir. Milliyetçilik ise, bu süreçte önce “kurucu”,
daha sonra da “sahiplenici ve kalkınmacı” bir rol ve
işlev üstlenen, yani bu dönüşüme bayraktarlık eden güçlü
bir duygu ve düşünce birikimi olarak yerini almıştır.
Bu satırların
yazarı, bütün dünya ve milliyetçilik tarihine ilişkin
genellemeler yapmanın sınırlılıklarının ve
sıkıntılarının farkındadır. Her şeyden önce, millî
devlet inşâ süreçlerinin ve milliyetçiliklerin farklı
tarihsel ve toplumsal bağlamlarda neşet etmesinin
çeşitli zorlukları beraberinde getirmesi kaçınılmazdır.
En az bunun kadar önemli bir başka sorun ise,
milliyetçilik üzerine geliştirilen teorilerin oldukça
farklı ve ideolojik bakış açılarını ortaya çıkarması,
özellikle Batı’da anti-milliyetçiliğin hemen hemen bütün
akademik/entelektüel çevrelerde çeşitli dozajlarda da
olsa genel kabul görüyor olmasıdır.
Milliyetçilik
karşıtı teori ve eleştirilerin yaygınlığının iki önemli
tarihsel ve entelektüel arka plânı bulunmaktadır:
Birincisi, bütün savaş ve çatışmaları, özellikle 20.
yüzyılın ilk yarısına bütünüyle damgasını vuran ve
tarihin gördüğü en büyük insan kıyımlarına sahne olan
dünya savaşlarını milliyetçilikle izah etme çabasının
geniş bir entelektüel taraftar kitlesine sahip
olmasıdır. Ancak bu durumda, millî devletler öncesi
dönemin, yani 19. yüzyıl öncesindeki savaşların ve
toplumsal çatışmaların nasıl izah edileceği ayrı bir
merak konusudur. Meselâ, Orta Çağ’da Hıristiyan
dünyasının kimi ruhanî önderlerinin savaşlara dinî
gerekçelerle cevaz veren açıklamalarını; milliyetçiliğin
olmadığı 12. ve 14. yüzyıllar arası dönemde “vatan için
ölme” kavramının niçin ve nasıl icat edildiğini izah
etmek gerekecektir.(1)
Diğer
taraftan, II. Dünya Savaşı’na yol açan İtalyan Faşizmi
ile Alman NasyonelSosyalizmi milliyetçilik olarak
addedildiğinde de, “Batı milliyetçiliği”nin bütünüyle
“medenî” (civic) olarak tanımlanmasının tarihin dramatik
bir şekilde çarpıtılması anlamına geleceği açıktır.
Aslında nasyonel-sosyalist trajedi, milliyetçiliğin
değil, ırkçı-emperyalist tezlerle eklemlenen bir
milletler-arası kapitalist projenin eseridir. Son
zamanlarda yapılan araştırmalar da bu tespiti daha fazla
doğrulayan bulgular ve sonuçlar ortaya koymaktadır.
İkinci temel
faktör ise, yine batılı entelektüel çevrelerde Doğu ve
Batı milliyetçilik/millî devlet deneyimleri karşısındaki
“medenî” ve “barbar” milletler ayrımının, örtülü ya da
açık biçimde yer etmiş olmasıdır. Yüzyıllar öncesinden
başlayarak kendini sürekli yeniden üreten bu gelenek,
bir çok düşünce adamı ve akademisyenin anlam dünyasını
derinden etkilemiştir. John Locke’dan genç Marks’a, ünlü
tarihçi Toynbee’den Huntington’a kadar uzanan geniş bir
yelpazede “hiyerarşik dünya tasavvuru”nun izlerine
rastlamak mümkündür. Bunu tamamlayan nokta ise, Batı’nın
kendini algılama ve tanımlama biçiminin (Batı
medeniyetinin üstünlüğüne ve ayrıcalığına olan güçlü
inancın), insanlığın bütününü ilgilendiren tartışmalı
konularda, özellikle de kendi milletleşme ve modernleşme
süreçlerine bakış açılarında sebep olduğu
çarpıklıklardır.
Batı fikir ve
siyaset dünyasına önemli ölçüde hâkim olan bu iki
paradigmanın sonuçlarını ve açmazlarını değerlendirmeye,
önemli gördüğüm bir noktanın altını öncelikle çizerek
başlamak istiyorum. Bu iki genel kabulün sonucu olarak,
“vatanseverlik” kavramına entelektüel tedavülde
ayrıcalıklı bir yer tanınmakta ve milliyetçilikle olan
tabiî bağları sunî zorlamalar ile koparılmaya
çalışılmaktadır.(2) Böylece, hem milliyetçiliğe
bir tür “lanetlenmiş kavram” olarak hak ettiği
itibarsızlık etiketi yapıştırılmış, hem de “kutsanmış
bir vatanseverlik” kavramı ile de “entelektüel namus”
korunmuş olmaktadır.
Bu durumda
her türlü “milliyetçilik”, daha çok da Batı dışındaki
“milliyetçilikler” karşısında hareket alanı
genişlemekte, her türlü entelektüel saldırı meşru ve
gerekli hâle gelmektedir. Gerçekten de, dünyada birçok
yazar ve politikacının ve de Türkiye’de onların birer
türevi olmaktan öteye gidemeyen bazı çevrelerin
söylediklerine bakılacak olursa, milliyetçiliği
tartışmaya bile gerek yoktur. Lâtin Amerikalı tanınmış
edebiyatçı yazar Mario Vargas Llosa’nın 3 Haziran
1993’de Viyana’da verdiği konferansta söylediği şu
sözler, milliyetçilik karşıtı entelektüel saplantının
ulaştığı dramatik boyutları sergileyen önemli bir
örnektir:
“Tarih
boyunca akıttığı kan; ön yargıları, ırkçılığı, yabancı
düşmanlığını, halklar ve kültürler arası anlayış
eksikliğini beslemeye nasıl katkıda bulunduğu;
otoriterizme, totalitarizme, sömürgeciliğe, etnik ve
dinî soykırımlara nasıl fırsatlar sunduğu göz önünde
bulundurulunca, ulus, bana kötü niyetli bir hayal
gücünün eşsiz örneği gibi görünüyor.”(3)
Milliyetçiliği, hatta millet olgusunu, M.V. Llosa’nın
gösterdiği gibi görürsek, yani her türlü savaş ve
çatışmanın, her türlü otoriterizmin kaynağı olarak
değerlendirirsek, tarihe ve sosyal bilimlere pek ihtiyaç
kalmayacaktır. Aslında olabildiğince toptancı bir bakış
açısının ve/veya “ideolojik sosyal bilim” anlayışının
birer ürünü olan bu tür yaklaşımların kendisi bir
faciadır. Dolayısıyla, sosyal ve siyasî meselelerin
anlaşılması ve anlamlandırılması düşüncesinden çok,
manipüle edilmesi çabasını yansıtır. Çünkü,
emperyalizmi, faşizmi ve ırkçılığı, milliyetçilik ile
aynı kategori içinde ele almanın, bazen de hepsinin
yerine geçen saldırgan bir hareket olarak baştan mahkûm
etmeye çalışmanın, ne analitik bakış açısıyla ne de
sosyolojik gerçekliklerle ilgisi vardır. Bu tespiti,
şöyle formüle etmek, belki daha çarpıcı olacaktır:
Milliyetçiliği, ırkçılık ve emperyalizm ile
özdeşleştirmek; “sosyal demokrasi, Marksizm ve
Stalinizmin” ya da “demokrasi, liberalizm ve anarşizmin”
aynı şey olduğunu iddia etmekten çok daha vahim bir
hatadır.
Milliyetçiliğe dair ön kabullerin çoğu zaman ideolojik
hasımlık düzeyinde yer etmiş olmasının iki önemli sonucu
daha vardır. Günümüzde “yabancı düşmanlığı” ya da
“neonazi” hareketleri ile milliyetçilik aynı kefeye
konabilmektedir. Bunda yukarıda vurguladığımız tarihsel
saplantının izleri çıplak gözle bile farkedilecek kadar
derindir. Batı dışı toplumlardaki “milliyetçi
hareketler”in kolayca “neofaşist” kategori içinde ele
alınması da bu yüzdendir. Tabi, bütün bunlar, yani
anti-milliyetçi söylemin kavramsal/teorik düzeydeki
yaygınlığı, farklı siyasî çizgilerdeki Batılı politikacı
ve entelektüellerin büyük bir çoğunluğunun, son tahlilde
kendi ülkelerinin müşterek değer ve çıkarlarını
savundukları gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.
Anti-milliyetçi entelektüel saplantının bir diğer
tezahürü, daha çok yeni zamanlarda görünürlük
kazanmıştır. Özellikle etnik ayrılıkçılığa gösterilen
sıcak ilginin, kimi yazarların milliyetçilik karşısında
çelişkili ve ön yargılı bir yaklaşım sergilemesine yol
açtığı gözlenmektedir. Guibernau, Türkçe’ye de çevrilen
“Nationalisms” isimli eserinde milliyetçiliği ikiye
ayırarak şu ilginç ve düşündürücü değerlendirmeyi
yapmaktadır:
“Bazı
sosyal bilimciler tarafından neredeyse bütün dünyanın
resmî ahlâkî kültürü ‘evrenselci bir ahlâkî kültür’
olarak algılandığı için, milliyetçiliğin yaygınlaşması
bir skandal olarak değerlendirilmektedir. Böylesi
yaklaşımlar, bir milletin ekonomik, siyasî ve kültürel
çıkarlarını, kendi dışındakileri karalayarak dayatma
girişiminde bulunan milliyetçilikleri öne çıkartmakta;
fakat yaşama ve kendi kültür ve kimliklerini geliştirme
hakkı talep eden azınlıkların milliyetçiliğinin akılcı
ve ahlâkî özünü göz ardı etmektedir. Böylesi bir ayrımın
ihmal edilmesi, kültürel direniş gösteren ve modern
toplumlara etnik kökene dayalı kültürel farklılık talebi
ile meydan okuyan milliyetçilik türünün fark
edilememesine yol açar...”(4)
Görüldüğü gibi, milliyetçilikle ilintili terminoloji
karmaşası yanında, ideolojik bağnazlık düzeyine varan
entelektüel tercihler de gündeme gelebilmektedir. Şimdi
en başa, esas tartışma konumuza geri dönerek,
küreselleşme sürecinin millî devlet ve milliyetçilik
bağlamında yarattığı varsayılan yeni ve önemli bir
kırılma noktasına vurgu yapmak istiyorum. Önümüzde
bugüne ve yarına dair ciddî bir mesele olarak duran ve
geniş bir popüler ilgiye de sahip bulunan temel tartışma
alanı şudur: Dünyanın bugün geldiği aşamada
milliyetçilik gerçeği yadsınmakta ve hatta “millî
devletler çağı”nın sonuna gelindiği iddiasının sıkça
terennüm edilen bir “küresel slogan”a dönüştüğü
gözlenmektedir.(5)
Böyle bir
iddia ve inancın, hem bir özlemin/arzunun dile
getirilmesi, hem de yeni ekonomik ve teknolojik
gelişmelerin yol açtığı değişim sorunlarının okunma
biçimi gibi, iki temel sebebi ve sonucu vardır. Buna
göre, küreselleşme süreci millî devletleri ve sınırları
geçersiz kılmakta, yerini yeni üst egemenlik biçimlerine
bıraktığı için de değerini ve anlamını kaybetmektedir.
Bu durumda, karşı konulamaz bir dinamizmi ve gelişme
çizgisini ifade eden küreselleşmeye siyasî ve ekonomik
açıdan bir an önce entegre olmak, daha açıkçası
eleştirmek ve sorgulamak yerine, ona teslim olmak
gerekir. Çünkü, millî devletlerin direnmesi sadece
boşuna değil, aynı zamanda anlamsızdır.
Dizginlenmemiş bir küreselleşmenin millî değerler ve
devletler üzerinde yol açtığı bazı tahribatların,
algılanma ve yorumlanma biçiminin özetini bu şekilde
yapmak mümkündür. Ancak bütün bunlar, milliyetçiliğin
yok oluşunun değil, her şeyden önce küresel bir kaosun
ve beşerî ahengin bozulmasının habercileridir. Bu
makalede, işte bu tür tartışma ve görüşler ayrıntılı
olarak değerlendirilmekte ve milliyetçiliğin 21.
yüzyıldaki anlam ve önemi üzerine fikrî bir çerçeve
oluşturulmaktadır.
Küreselleşmeci Ahlâk ve Söylemi Sorgulamak
Özellikle
1990’lı yılların başından itibaren, toplumsal hayatın ve
bilimsel platformların en popüler tartışma kavramları
arasında, hiç şüphesiz “küreselleşme” ve/veya “yeni
dünya düzeni”nin özel bir yeri vardır. 1989 yılında
Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla birlikte ünü giderek
bütün dünyaya yayılan bu kavram(lar), zamanla ideolojik
bir karakter de kazanmaya başlamıştır. Hatta, bazı
heyecanlı taraftarları aracılığıyla iman edercesine
savunulduğu, karşı çıkan ya da eleştirenlerin neredeyse
“aforoz” edilerek sindirilmeye çalışıldığı sahnelere
(yazı ve konuşmalara) şahit olunmaktadır. Böyle bir
değerlendirmeyi abartılı bulanların, “sağ”dan, “sol”dan
küreselleşme havariliğine terfi edenlerin meselelere
yaklaşım biçimlerine dikkatlice bakmaları yeterlidir.
Küreselleşmenin bu ölçülerde yankı ve taraftar
bulmasının çok çeşitli sebeplerinden söz etmek
mümkündür. Ağırlıklı olarak son on yıl boyunca, hem
bütün insanlığın ortak kaderi, hem de tek tek
milletlerin ve bireylerin hayatları üzerinde derin
izlere yol açması, küreselleşme olgusunu kritik bir
gündem maddesi hâline getirmektedir. Soğuk savaş
döneminin ardından daha bir önem kazanan “küresel düzen”
arayışları “yeni dünya”nın siyasî veçhesini; iletişim ve
ulaşım teknolojilerindeki hızlı gelişmelerle birlikte
ekonomik ve ticarî ilişkilerin dünya çapında
yoğunlaşması ise küreselleşme olgusunu ifade etmektedir.
Başka bir deyişle, yeni dünya düzeni arayışları ile
küreselleşme süreci bir elmanın iki yarısını
oluşturmaktadır. Dolayısıyla, biri olmadan, diğerinin
tamamlanmış sayılamayacağı kesindir.
Küresel
boyutlardaki etkileşimin çeşitlilik kazanarak
yoğunlaşmasının dünyada ve Türkiye’de ele alınış ve
takdim ediliş biçimlerindeki farklılaşmayı, “teknik” ve
“ideolojik” faktörler şeklinde iki ana grupta toplayarak
irdelemek, çok analitik bir yaklaşımı ifade etmese bile,
makale çerçevesinde yararlı bir bakış açısı olacaktır.
Böyle bir
ikili ayrımın en esaslı anlamı ve yararı şudur:
Küreselleşme olgusunu, bir süreç olarak geçmişi çok
eskilere gitmesine rağmen, son yıllarda bütün yeryüzünü
doğrudan ya da dolaylı olarak etkisi altına alan
teknolojik, ekonomik ve siyasî ilişkiler ağı şeklinde
tanımlamak ile “evrensel doğru” ya da “tarihin sonu”
olarak algılamak ve savunmak arasındaki dramatik farka
dikkat çekilmek istenmektedir. İkinci olarak da, beşerî
endişelerden tamamen arındırılmış kontrolsüz bir
küreselleşme sürecinin yol açtığı çarpıklıklara razı
olup olmama konusundaki duyarlılığa işaret edilmektedir.
Böylece, daha adil ve insanî bir sürecin hem mümkün hem
de arzulanabilir olduğunu düşünmenin zihinsel temelleri
atılmış olmaktadır.
21. yüzyılın
başında, yeni dünya düzeni/küreselleşme; insan haklarına
saygı, piyasa ekonomisine mutlak sadakat, küresel barış
ve istikrar (yeni bir dünya iktidarı) anlamına
gelmektedir. Bu üçlünün bir ayağını zedeleyen (ya da
zedelediği varsayılan) ülkelerin ve anlayışların
küreselleşme sürecinin dışında kalacağı, daha doğrusu
dışına itileceği düşüncesi, “küresel resmî ideoloji”nin
ana müeyyidesi olarak savunulmakta ve uygulama alanı
bulmaktadır. Bu kavram ve değerlerin yerkürenin
kuzeybatısının gelenek ve çıkarlarından mülhem olması
bir yana, üstünlüğünün ve evrenselliğinin de mutlak bir
veri olarak kabul edilmesi istenmektedir. Küreselleşme
düşünce ve politikası, bu hâliyle ister istemez bir
“küresel totaliter ideoloji”ye dönüşme eğilimini içinde
barındırmaktadır.
Buna
karşılık, “yeni dünya” adına söylenen parlak sözler ile
icra edilen politikaların, gerçekte adil ve yaşanabilir
bir dünya idealinden hayli uzak olduğu görülmektedir.6
Özellikle son yıllardaki gelişmeler, iyi ambalajlanmış
bütün söylemlerin aksine, küreselleşmenin batı dünyası
için daha güçlü bir refah ve güvenlik sistemi oluşturma
sürecine hizmet ettiği gerçeğini gizlemeye
yetmemektedir. Bu noktada hemen vurgulamak gerekir ki,
ürkütücü boyutlarda çelişkiler ve eşitsizlikler içeren
bir dünya, tanımı ve doğası gereği istikrarsızdır.
Küresel ölçekte kazanılan taktik zaferler, ne Batı’nın
ne de dünyanın daha mutlu bir geleceğe doğru yol aldığı
anlamına gelir. Bugün, kıtalar ve ülkeler arası
yoksulluk/gelişmişlik uçurumu giderek büyürken bu
eğilimin tersine dönme ihtimalinden söz etmek mümkün
değil ise, dünya da muhtemel sosyal maliyetleri
belirsizleşen bir süreç ile karşı karşıya bulunuluyor
demektir. Küreselleşme ve yeni dünya düzeni, kıtalar,
milletler ve insanlar arasında beşerî ahengi gözetecek
şekilde kurgulanmadığı sürece de, gelişmelerin nereye
varacağını, insanlığın hangi ekolojik ve teknolojik
felâketlerle yüz yüze kalacağını bugünden kestirmek
imkânsızdır. Bilinmelidir ki, küreselleşmeci
propagandistlerin görüşlerini pazarlama konusundaki
maharetleri, bu gerçekleri örtmeye yetmemektedir.
Görüldüğü
gibi, küreselleşme, bazılarının iddialarının aksine,
tamamlanmış ve insanlığın lehine sonuçlanmış bir süreç
değildir. 20. yüzyılın sonunda hız kazanan küresel
dönüşümün dünya düzeni ve insanlığın geleceği bakımından
en önemli sonucu, geleceğe dair endişelerin artıyor
olmasıdır. Ekonomik ve teknolojik rekabette (zaman zaman
savaşta) kapitalist Batı dünyasının üstünlüğünün ortaya
çıkması, bir taraftan bu tür rekabetleri eşitsizler
arası “adaletsiz bir yarış”a dönüştürmüş; diğer taraftan
ise, kültürler ve medeniyetler arası ayrışmayı ve
dolayısıyla çatışma ihtimalini daha çok ön plâna
çıkarmıştır.
Sosyal ve
ekolojik sorunların küresel ölçekte önem kazanması
yanında, böyle bir ayrışma ve çatışma riskinin
kuvvetlenmesi, bazı temel soruların herkes tarafından
sorulması ve cevaplandırılması gereğini ortaya
çıkarmıştır. Özellikle küreselleşmeci söylemi sürekli ve
düşüncesizce tüketenlerin ciddiyetle ele alması gereken
sorular şunlardır:
Küreselleşme
sürecinin mevcut dinamik ve eğilimleriyle yeryüzünün ve
insanlığın karşı karşıya bulunduğu sorunların üstesinden
gelmek mümkün müdür? Eğer mümkün ise, sürecin bu zamana
kadarki insanî bilançosu niçin olumsuzdur? Eğer mümkün
değil ise, “tarihin sonu” asıl böyle bir durumda söz
konusu değil midir? Küresel bir sorumluluk ahlâkı ve
pratiğinin gelişmesi, yani adil ve insanî bir
küreselleşme arayışı, niçin yeterli bir karşılık
bulamamaktadır? Havarilerinin küreselleşme sürecine dair
göz kamaştırıcı söylem ve faaliyetleri, bir “resmî
küreselleşme ideolojisi”nden ve bu ideolojiye iman etmiş
müminlerden söz etmeyi, haklı ve anlamlı kılacak
boyutlarda değil midir?
Küresel açlık
ve yoksulluk gerçeği karşısında yeni bir milletlerarası
dayanışma yöntemi ve kurumuna ne zaman ihtiyaç
duyulacaktır? Küreselleşme ile demokrasinin bir arada
yaşaması, gerçekte ne kadar mümkündür? Giderek ekonomi
imparatorlukları hâline gelen küresel şirketlerin
mevcudiyeti, demokrasi için büyük bir tehdit değil
midir? Bireysel ve kültürel hakların yanında, sosyal ve
ekonomik haklar da evrensel bir statü ve hayatiyet
kazanabilecek midir? Milletaşırı sermayenin tahkim ve
benzeri yollar aracılığıyla kazandığı küresel
imtiyazlar, ne kadar adil ve demokratik bir uygulamadır?
Küresel şirketlerin müşterileri ile işçi sınıfı,
milletlerarası sermayenin sahip olduğu güvencelere
kavuşabilecek midir? Bunlar gerçekleşmeden küresel
yönetişimden ve demokrasiden söz etmek mümkün müdür?
Millî
devletlerin/milletlerin temel küresel aktör/özne
olmaktan çıktığı bir dünya düzeni, ne kadar istikrarlı
ve sürdürülebilir olacaktır? Millî devletlerin sonunun
geldiğine dair “medyatik entelektüel ayinler” gerçekte
neye hizmet etmektedir? Sınırların ortadan kalktığı
iddia edilirken, yaygınlaşan vize ve kota uygulamaları
ne anlama gelmektedir? Millî kültürlerin karşı karşıya
kaldığı istilâ süreçlerinin beşerî ve siyasî sonuçları
nelerdir? İnsanlığın etnik ayrışma ve çatışmalara
giderek daha fazla sürüklenmesi ya da aşırı yerelleşme
ve cemaatleşme eğilimlerinin yaratacağı yeni kabilecilik
ruhu ve mimarîsi, sonuçta neye hizmet edecektir?
Buraya kadar
saydığımız soruların sayısını artırıp muhtevasını
zenginleştirmek mümkündür. Bütün bu ve benzeri soruları
dikkate alarak üzerinde ciddî entelektüel mesailer sarf
etmek, aynı zamanda küreselleşmeci söylemin ahlâkî
zaaflarını ve pratikteki açmazlarını ortaya koymayı
beraberinde getirecektir. Bunlara samimî cevaplar ve
çözümler üretilmediği sürece de, küreselleşmeci söylem
ve politikalar “evrensel resmî ideoloji”nin fabrikasyon
ürünleri olmaya devam edecektir.
Milletlerarası Düzenin Evrimi ve
Millî Devletlerin Sonu İddiası
Millî
devletler, Orta Çağ’ın alacakaranlığında filizlenen
modern devletin, daha sonra demokrasi ve millet
kavramlarının buluştuğu bir zeminde yeniden biçimlenerek
olgunlaşmış hâlini ifade eder. Son iki yüzyılda dünya
sistemine damgasını vuran millî devletler gerçeğinin
yerini, 1990’lı yılların başından itibaren küreselleşme
sürecinin yeni aktörleri (milletdışı sermaye ve
kuruluşlar) ile teknolojik belirleyiciliklerin almaya
başladığı, siyasî ve akademik platformlarda sıkça dile
getirilen bir tartışma argümanını oluşturmaktadır.
21. yüzyılın
başında, milletlerarası ilişkiler sistematiğinin daha
karmaşık bir nitelik kazanması ile küreselleşme süreci
arasında organik bir bağın bulunduğu doğrudur. 20.
yüzyıldaki milletlerarası ilişkiler düzeni, iki kutuplu
dünya sisteminin (soğuk savaş döneminin) son bulması
teknolojik ve ekonomik gelişmelerin yoğunlaşması (yani
küreselleşmenin) süreciyle örtüşünce sadece kabuk
değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda belirli bir
dönüşüme de uğramıştır. Özelde ABD’nin, genelde ise
Batı’nın ekonomik ve ideolojik alanlarda zafer ilân
etmesi ve potansiyel rakiplerinin görece zayıflığı
küresel hegemonyanın biçimini de değiştirmiştir.
Teknoloji kullanımındaki imkânların genişlemesi,
milletlerarası sivil toplum örgütlerinin ve sermayenin
devlet dışı aktörler olarak hareket kabiliyetini
artırmıştır.
Kısacası, 21.
yüzyılın başındaki millî devlet yapıları ile
milletlerarası ortam, 20. yüzyılın 19. yüzyıl başları
ile kıyaslanması durumunda da görüleceği gibi, hem
değişimi hem de sürekliliği içinde barındıran bir
özelliğe sahiptir. Milletlerarası ilişkilerin ve
sorunların yoğunlaşması, millî devletlerin konum ve
rollerinde de bir dizi değişikliği zorunlu kılmıştır.
Millî devletler, küreselleşme süreci karşısında
kendilerini belirli ölçülerde de olsa yeniden üreterek
hayatiyetlerini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ama
unutulmamalı ki, bu olgu, küreselleşme süreciyle değil,
milletler ve devletler arası ilişkilerin tarihiyle
yaşıttır. 20. yüzyılın başında Milletler Cemiyeti,
yüzyılın ortalarından itibaren de Birleşmiş Milletler’in
ve diğer bölgesel askerî ve ekonomik örgütlerin tarih
sahnesindeki yerini almasıyla birlikte devletler
egemenlik haklarını paylaşmışlardır. Böyle bir egemenlik
paylaşımı, milletlerarası tüzel kişiliklerin (toplumsal
ilişkiler alanında da gözlendiği gibi) bir arada
bulunmalarının ve işbirliği çabalarının ön şartını
oluşturur.
Biraz önce de
vurgulandığı gibi, Soğuk Savaş sonrası dönemi
diğerlerinden ayıran temel farkı, küreselleşme sürecinin
ulaştığı boyutların milletlerarası alandaki bazı yeni
yansımaları oluşturmaktadır. Teknolojik gelişmeler,
özellikle iletişim ve dijital teknolojilerindeki hız,
milletler ve devletler arası etkileşimi hem
kolaylaştırmış hem de teşvik etmiştir. Son dönemi farklı
kılan bir diğer önemli nokta da, insanlık ailesinin
müşterek sorunlarının hissedilir oranlarda artıyor
olmasıdır. Küresel ısınma, deniz kirliliği ve çölleşme
başta olmak üzere çevre sorunları, terör, mafya,
yoksulluk, açlık, uyuşturucu trafiği ve uzayın kullanımı
gibi hukukî ve sosyal sorunlar, bugün bütün insanlığın
önünde devasa sorunlar olarak durmakta ve çözüm
beklemektedir. Böylesine ürkütücü boyutlara ulaşan ve
millî sınırları aşan sorunlar listesinin altından tek
tek ülkelerin/milletlerin veya belirli milletlerarası
örgütlerin kalkması imkânsızdır. Bu tablo, hiç şüphesiz,
her kuruluşun ve tabii her devletin müşterek çözüm
arayışlarını dolayısıyla işbirliği ve dayanışmasını
zorunlu kılmaktadır.
Tekrar altını
çizmek gerekir ki, etki alanları giderek genişleyen ve
güçlü çözümler bekleyen küresel sorun ve açmazlar,
devletler/milletlerarası ilişkileri, dolayısıyla
işbirliğini çok daha stratejik ve değerli hâle getirmiş
bulunmaktadır. Görüldüğü gibi, millî devletlerin önemi
ve konumu zayıflamamakta; bilâkis giderek daha çok
artmaktadır. Eğer “her etnik topluluğa bir devlet”
çığırtkanlığı küreselleşmenin mimarları durumundakilerin
yeni çağa ilişkin “resmî slogan”ı ise, bu küresel
istikrara, demokrasiye ve insanlığa değil, küresel kaosa
ve toplumsal kargaşaya hizmet eder. Böyle bir yaklaşım
ile ne küresel sorunlarla baş etmek, ne de beşerî denge
ve ahengi gözetmek mümkündür. Yeni Çağ’da Orta Çağ’ı
yeniden diriltmek anlamına gelecek politika ve
söylemler, ister istemez klâsik emperyalizmi çağrıştıran
ülkeleri içerden kuşatma, zayıflatma ve çökertme
projelerini hatırlatacaktır. Bu durumda, küresel
dayanışma ve işbirliği söylemi ile yeni yöntem ve
araçlarla zenginleşen sofistike sömürü anlayışı
arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi izah etme zorunluluğu
doğacaktır. Bunun hemen arkasından da, millî devletlere
ve kültürlere yönelen eleştirilerin plânlı ve ideolojik
saldırılar olduğunu itiraf etmek gerekecektir.
21. yüzyılın
başında milletler ve devletlerarası düzenin karşı
karşıya bulunduğu görece yeni sayılabilecek olgular
arasında, bireyin artan önemi ile küresel sermayenin
dolaşım hızı ve etkinliği yer almaktadır. İnsan hakları
politikaları, özellikle de bireysel başvuru hakkı ile
yeni milletdışı kurumların gelişmesi, millî devletin
yurttaşı olan bireye aynı zamanda milletlerarası bir
konum da kazandırmaktadır. Bu bağlamda göz ardı
edilmemesi gereken nokta, bu kurumları oluşturan ve bu
kurumların kararlarını uygulayacak olan iradenin
devletlerin egemenlik alanının bir parçası olmasıdır. Bu
tür değer ve kurumlar, çeşitli ülkelerin hesap ve
çıkarlarına kurban edilmediği sürece, bütün insanlığın
ortak yararınadır ve bunlardan da milletler ailesi kârlı
çıkar. Zaten son yıllarda “insan hakları
emperyalizmi”nden sıkça söz edilmeye başlanması, insan
haklarını temel alan milletlerarası güç kullanımı
politikasının küreselleşmenin tabiî sonucu olan masum
bir gelişme olduğu iddiasını daha en baştan tartışılır
kılmaktadır.
Küresel
sermaye ve finans sistemi ise, adeta “dünya krallığı”nı
ilân etmek istercesine önündeki millî ve insanî
kayıtların (duyarlılıkların ve kuralların) olabildiğince
kaldırılmasını talep etmekte, küresel imtiyazlar ağını
sürekli genişletmek istemektedir. Bu durumda temel
kalkınma sorununu aşamamış ülkeler, yabancı yatırım ve
sermaye ihtiyacı ile millî ve sosyal duyarlılıklar
arasında sıkışıp kalmaktadır. Ancak, bütün bunlar, yani
küresel sermayenin kazandığı etkinliğin bir vakıa
olması, bu tür bir sermaye sınıfının son tahlilde
belirli ülkelere/devletlere ait olduğu gerçeğini
değiştirmediği gibi, millî devlet olgusunu da geçersiz
kılmamaktadır. Aksine, insan hakları ve demokrasi ile
millet dışı sermaye yapılanması arasında ortaya çıkan
yeni bir evrensel gerilim noktasına daha işaret
etmektedir.
Böylece,
küreselleşmenin kendi içinde barındırdığı “büyük
paradoks”lardan birinin daha altını çizmiş oluyoruz.
Bunun yanı sıra, küresel finans sisteminin ileride millî
devletler ile çatışmayı değil, uzlaşmayı esas almak
durumunda kalacağını da vurgulamak gerekmektedir.
Özetlemek gerekirse, küreselleşmeci (resmî) söylemin
aslında propagandist bir yaklaşım olduğunu ve
küreselleşme sürecinin kendi içinde ciddî çelişkiler
içerdiğini bir kez daha hatırlatmak yeterli olacaktır.
Sonuç olarak,
küresel sermaye ve insan hakları politikaları şeklindeki
iki gelişme trendinin millî devletlerin klasik egemenlik
alanlarında belli bir aşınmayı beraberinde getirdiğini
ifade etmek mümkündür. Ancak, bu aşınma, bir anlamıyla
hem yeni milletlerarası sorumlulukların ve
zorunlulukların bir gereği, hem de milletlerin kalkınma
ve refahtan pay alma ihtiyaçlarının bir sonucudur. Son
tahlilde karşılıklı rızaya dayalı olarak gelişen bir
ilişkiler zinciri anlamına gelir. Bunun dışındaki bir
ihtimal, yani beşerî sorumluluk ahlâkından yoksun ve
kontrolsüz bir küresel sermayenin sürekli kendi
kurallarını dayatmak istemesi, sonsuz bir gücü değil,
geçici bir mevziî kazanımını ifade eder. Bu da tek
başına ne kutlama merasimleri yapılacak, ne de arzu
edilecek bir durumdur. Çünkü, konu sadece millî
devletlerin egemenlik alanlarının daralıp daralmama
meselesi olmaktan çıkmakta; insanoğlunun müşterek ideal
ve çıkarları başta olmak üzere, sürdürülebilir bir
küresel düzen ve sorumluluk kültürü gibi meselelerin de
en kritik gündem maddesini oluşturmaktadır.
Küreselleşme Süreci,
Millî Devletler ve Demokrasi
Yukarıda da
değinildiği gibi, millî devletlerin, egemenlik haklarını
özellikle son on yıl boyunca daha çok paylaşmak ve bir
ölçüde de yeni bölgesel organizasyonlara devretmek
durumunda kalmaları, birçok akademisyen ve yazarı,
küreselleşmenin siyasî boyutları ve egemenlik
alanlarıyla ilgilenmeye sevk etmiştir. Bunların önemli
bir kısmı da, milliyetçilik karşıtı tarihî ve ideolojik
ön yargılardan beslenen, “millî devlet” ve “milliyet”
gibi kavramları hedef alan “entelektüel seferler”in
düzenlenmesinden öteye geçememiştir. Türkiye’de de, bu
seferlere gönüllü olarak iştirak eden akademisyen ve
yazarlara ya da seferlerin yıkıcı izlerine son
zamanlarda daha sıkça rastlanmaktadır.
Bu tür
entelektüel saldırıların ortak noktasını, genellikle şu
iki hususun altının birlikte ve ısrarla çizilmesi
oluşturmaktadır: Millî devletler ömürlerini büyük ölçüde
tamamladıkları için, artık bitkisel hayat yaşamaya
başlamışlardır. Bu sebeple millî devlet yapısının
süratle tasfiye edilerek bütün alt kimliklere ve
bireyselliğe yeni ve güçlü alanlar açmak, böylece
demokrasiyi yeniden ihya ve inşa etmek, günümüzde
evrensel bir gereklilik hâline gelmiştir. Bunu
tamamlayan ikinci temel argümanı ise, bizatihi
küreselleşme sürecinin böyle bir radikal dönüşümü hem
anlamlı, hem de zorunlu kıldığına dair çoğu propaganda
metinlerini andıran söylemler oluşturmaktadır.
Son yıllarda
hemen hemen bütün yeryüzüne çeşitli şekillerde yayılan
büyük şok dalgaları, 20. yüzyılın milletlerarası temel
kurum ve kuralları üzerindeki tartışmaları
tetiklemiştir. Buna ilâve olarak, yine gelişme trendleri
ve sosyo-ekonomik dinamikler karşısında milletlerarası
düzenin klasik kural ve aktörleri açısından bir meşruluk
tartışması açmak ve bunun için bazı makûl sebepler de
bulmak mümkündür. Ancak, bugün millî devlet yapılarından
önce, küreselleşme süreci üzerine ciddî meşruluk
tartışmaları açmak çok daha gerekli ve anlamlı bir hâle
gelmiş bulunmaktadır.
Yeni dünya
düzeni ve küreselleşme sürecine dair söylenen ve
yazılanların önemli bir kısmının büyük birer “küresel
halüsinasyon” olduğu, çoğu zaman dramatik örneklerle
ortaya çıkmaktadır. Bunların en başında da, şüphesiz
küresel düzen ile küreselleşmenin demokrasi vaat ettiği
ve/veya içerdiği sloganı gelmektedir. Dünya barış ve
istikrarının pamuk ipliğine bağlı olduğunun hemen her
gün yeniden anlaşılması bir yana, küreselleşme sürecinin
hemen hiçbir insanî, ahlâkî ve demokratik değerle
sürekli barışık olamadığı kolayca gözlemlenen bir gerçek
olarak ortada durmaktadır.
Reel
komünizmin çöküşünden sonra, bütün toplumlarda
demokrasinin daha çok arzu edilir hâle geldiği ve ileri
sanayi ülkelerinin belirli bir demokrasi modeli ihraç
etmek için aktif bir çabanın içine girdiği
bilinmektedir. Buna karşılık, ne milletlerarası siyasî
sistemin, ne de küresel ekonomik yapıların daha
demokratik ve insanî niteliğe kavuşturulması yönünde
atılan kayda değer bir adıma rastlanmamaktadır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı ve
işleyişi (beş büyük devletin “millî etkinliği”ve veto
silahı) başta olmak üzere, birçok milletlerarası mesele
varlığını devam ettirmektedir. Yine, küresel ekonomik
düzene yön veren kuruluşlar ve şirketler, faaliyetlerini
her türlü denetimden uzak bir şekilde, sadece belirli
çıkar ve endişeler doğrultusunda düzenlemeyi
sürdürmektedir.
Özellikle
1990’lı yıllardan itibaren birçok ülkenin millî
gelirinden daha fazla sermayesi olan şirketler, küresel
ölçekte etkin olmaya başlamıştır. Ekonomi
imparatorlukları hâline dönüşen küresel şirketlerin
yanında devletlerin ısrarla sınırlandırılmak istenmesi,
tabiî ki düşündürücüdür. Ayrıca, giderek zenginleşen
Batı dünyası ile küresel adaletsizlik ve yoksulluk
sorununun nasıl yan yana yaşayacağı, stratejik bir soru
olarak cevaplandırılmayı beklemektedir. Unutulmamalı ki,
Birleşmiş Milletler Kalkınma Teşkilatı’nın (UNDP) 2001
yılı İnsanî Gelişme Raporu’nda, dünyada 1,2 milyar
insanın günde 1 doların, 2,8 milyar insanın da 2 doların
altında gelirle yaşamaya çalıştığı, toplam 2,4 milyar
insanın da temel sağlık hizmetlerinden mahrum bulunduğu
not edilmektedir.7
Hem bu ve
benzeri tablolar, hem de yeni sorunlar ve soru
işaretleri karşısında insanî ve demokratik bir dünya
düzeninden söz etmek imkânsızdır. Bu da bizi zorunlu
olarak şu tespitleri yapmaya götürmektedir: Küreselleşme
sürecinin mevcut işleyiş biçimi ve açmazları karşısında
gelişmekte olan ülkelerin demokratik rejimlerini
pekiştirmeleri ve küreselleşme sürecine iştirakleri çok
zor ve sancılı olacaktır. İkinci tespitimiz de şudur:
Adalet ve dayanışma gibi değerlerden uzak bir küresel
düzen ile Batı’nın bireysel insan hakları ve demokrasi
ihracı ve/veya talebi arasında evrensel bir çelişki
vardır ve bu çarpıklığın da bir şekilde ortadan
kaldırılması gerekmektedir.
Demokrasi
meselesini, doğrudan millî devlet ölçeğinde ele
aldığımızda da, küreselleşmeci bakış açısının zaaf ve
açmazları kendini hemen belli etmektedir. Devletin,
ekonomik ve siyasî alana ilişkin egemenlik haklarının
bir kısmından vazgeçmesi ya da yaptırım yeteneğini
kaybetmesi, aslında milletin (demos’un) siyasî varlığı
ve etkinliğinin gerilemesiyle eşdeğer bir niteliğe
sahiptir.8 Milletdışı kuruluşların ve sermayenin
tazyiki altına giren devletin, kendi halkıyla dış
dinamikler arasına sıkışması söz konusu olmaktadır.
Görüldüğü gibi, en büyük sorun, birçok küreselleşmeci
argümanın aksine, millî kültür ve devletin egemenlik
alanıyla birlikte, hatta daha önce millî/siyasî
iradenin şekillenmesi ve işleyişinde ortaya çıkmaktadır.
Bu durumda yönetici siyasî elit, kendi yurttaşlarına
milletlerarası ekonomik ve siyasî bağımlılıklar, daha da
önemlisi “küresel sermaye sınıfı”nın izlediği
politikalar konusunda da hesap vermek mecburiyetinde
kalmaktadır. Sonuç olarak, küreselleşme sürecinin
demokratik ve insanî saiklerle yeniden kurgulanmasının,
millî irade ve siyasî sorumluluk kavramları bakımından
daha hayatî öneme sahip olduğu anlaşılmaktadır.
Millî devlet
olgusunun küreselleşme anaforunda zorlandığı bir başka
kritik noktayı, yurttaşlık kültürünün de sosyolojik ve
tarihsel zeminini oluşturan millî ve kültürel
müşterekler bütünü, yani millî kimlik alanı
oluşturmaktır. Millî mekânlarda, siyasî alandaki
“demokrasi erozyonu”na benzer şekilde, millî kimlik
çerçevesinde de belirli bir tartışma ve aşınma
yaşanmaktadır. Ekonomi ve iletişim sistemlerinin
eklemlenmesi, yeni bir “küresel kültür”ün yayılmasını
hızlandırmakta ve millî kültür evrenlerine yönelik
olarak sürekli benzer davranış ve tüketim modelleri
aktarmaktadır.9 Dolayısıyla, millî kültür ve kimlik,
teknolojik ve ekonomik hâkimiyetin hem yayılmasını
kolaylaştırdığı hem de cazibesini arttırdığı Amerikan
menşeli küresel kültür dalgalarının tesiriyle
“dışarıdan”; etnik kimlik ve aidiyetlerin cilâlanıp ön
plâna çık(arıl)masıyla da “içeriden” tesir altında
kalmaya, dolayısıyla basınç altında yaşamaya
başlamıştır.
1990’lı
yıllardan itibaren ivme kazanan bu sürecin emperyalist
bir arka plânı olup olmadığı ayrı bir tartışmanın
konusudur. Makalenin ilgili alanı çerçevesinde özellikle
işaret etmek istediğim husus, millî kimlik, demokrasi ve
etnik kimlik kavramlarına yüklenilen anlamlardaki
farklılaşmanın, diğer sorunlu kavramlarda olduğu gibi,
küreselleşmeci mantığa kurban edilmemesidir. Farklı
etnik ve dinî kimlikleri siyasî bir aktör olarak ele
alan, bunun karşılığında millî kimliğin (aidiyetin) hem
iç hem de dış siyaset alanındaki işlevselliğini yadsıyan
bir anlayış ve proje, aslında yeni değil, oldukça eski
ve tehlikeli bir modeli çağrıştırmaktadır. Şimdi,
yukarıda vurgulanan noktaları bir kenara bırakarak,
meselenin doğrudan demokratikleşme ve kültürel zenginlik
boyutuna temas etmek istiyorum.
Millî kimlik
(millî değer ve semboller bütünü), her şeyden önce, bir
toplumu ve devleti evrensel ölçekte tanımlayabilmenin ve
onun temsil edilebilmesinin ön şartını oluşturur. İkinci
olarak da, belirli bir ülkede demokratik sistemin
sürekliliğinin temini bakımından zarurî olan müşterek
değer ve ideallerin sosyo-kültürel bileşkesini (alt
yapısını) oluşturur. Asgarî müştereklerini kaybetmeye ya
da önemsememeye başlayan bir toplumun ahenkli bir
birliktelik zemini oluşturması, yani ortak karar ve
çözümler üretmesi, dolayısıyla sürdürülebilir bir
rekabetçi siyaset kurumu inşa etmesi imkânsızdır.
Yerel/tekil mensubiyetlerin aşılamadığı,
mücadelenin/rekabetin siyaset alanı yerine, dinî,
kültürel ve etnik alanlarda sürdürüldüğü bir iklim,
demokrasinin ve kamu düzeninin olmadığı kaotik bir
ortamdan başka bir şey değildir.10
ABD’ye
yönelik 11 Eylül 2001 tarihli büyük terörist
saldırıların ardından dünya gündeminde tekrar ön plâna
çıkan Afganistan’ın yaşadığı dram da bu açıdan çarpıcı
bir örnek oluşturmaktadır. Milletleşme sürecinin hâlen
başında bulunan, dolayısıyla millî bilincin yer etmediği
bir Afganistan’da sadece sağlıklı yapıların değil,
işleyen bir siyasî sürecin inşa edilmesi de imkânsızdır.
Dinî kimliklerin ve kabile yapılarının birbirinden
keskin hatlarla ayrıldığı Afganistan’da, siyasî rekabet
için ön şart oluşturan asgarî müştereklerin varlığına ve
millî konsensusa duyulan ihtiyaç had safhadadır.
Toplumun, sosyal ve siyasî tabakalaşmanın yanı sıra;
mezhep, etnisite ve diğer alt kültürler eksenli kimlik
politikalarıyla yatay ve dikey olarak yeniden
parçalanması durumunda sağlıklı bir demokratik siyaset
kurumu oluşturma ve yaşatmanın mümkün olabileceği
iddiası, ancak kötü bir niyetin ürünü olabilir. Çok
hukukluluk ya da çokkültürcülük projelerinin, toplumu
birbirinden iyice yalıtılmış küçük din ve etnisite
adacıklarında yaşamaya mahkûm etmenin dışında başka bir
anlama gelmeyeceği yeterince açık değil midir?
Millî devlet
ve kimlikten güç alan ve onlara güç veren vatandaşlık
kavramı yerine, “anayasal vatanseverlik ve vatandaşlık”
kavramlarının ikâme edilmek istenmesi ise, yine daha
önce altı çizilen ideolojik ön yargılarla millî ve
kültürel müştereklerin göz ardı edilmesinden, ama aynı
zamanda ortak bir zemine duyulan ihtiyacın da kabûl
edilmesinden kaynaklanmaktadır.
Anayasal
vatandaşlık ya da vatanseverlik kavramları, anlamlı bir
içerik ve işlerlik kazanması mümkün olmayan sunî çözüm
arayışlarını yansıtmaktadır. Başka bir deyişle, tarihî
ve sosyolojik gerçekliklerden kopuk olarak çeşitli
“yarı-resmî entelektüel seralar”da olgunlaştırılmaya
çalışılan bir projedir. Son tahlilde, tarihî tekâmülün
sonucu olarak gelişen millî devlet formunun dışında,
daha büyük ölçekli bölgesel organizasyonlara “sadık
vatandaşlar” yaratma niyetinin ürünü olan bir siyasî
formülasyonu ifade etmektedir.
Millî kültür
ve kimliğin anlam ve önemi, toplumların yeryüzündeki
ayırt edici vasıflarını belirleyen ve demokrasinin sosyo-kültürel
alt yapısını tahkim eden rolüyle de sınırlı değildir.
Bunlarla birlikte, ülke ölçeğinde bir başka demokratik
ve insanî işlevi daha yerine getirmektedir. Çünkü millî
kültür ve kimlik, yabancı/hâkim kültür dalgalarına karşı
yakın bir alışveriş içinde olduğu alt/mahallî kültürler
açısından bir “dalga kıran” işlevi görmektedir. Bu
işlevini, görece daha güçsüz ve korunmasız durumdaki
mahallî kültürlerin üzerinde büyük bir “manevî kalkan”
(atmosfer) oluşturarak, onların hızlı erozyonunu
frenleyerek yerine getirir.
Millî
kültürler, bu manada bir “şemsiye kültür” işlevi
görerek, millî devlet mekânında sadece toplumsal ve
kültürel ahengin değil, zenginliğin de garantörü
olmaktadır. Yeri gelmişken hemen vurgulamak gerekir ki,
millî devletin tek bir kültür dayattığı, bunun için de
“kültürel totalitarizm”i zorunlu olarak öngördüğü
iddiası, aslında kendi içinde bile tutarlı olmaktan
uzaktır. Etnik kimliğin/kültürün, nasıl bir ilişkiler
ağını ifade ettiğinin ve havzası içinde yaşadığı millî
kültürle yaptığı alışverişlerin anlamı dikkate alınmadan
demokrasi ve toplum projelerinin merkezine oturtulması,
her şeyden önce demokrasinin doğasına aykırıdır. İkinci
olarak da, etnik ayrılıkçı militanların söylem ve
sloganlarına akademik destek arayışlarının ötesine
geçemeyen bir entelektüel sığlığı yansıtır. Adı geçen
iddiaya daha makro plandan bakıldığında da durum farklı
değildir. Çünkü, entelektüel alerjilerin “küresel
kültürel hegemonya” yerine “millî olan” karşısında
ortaya çıkması, demokratik değil, ideolojik kaygılarla
hareket edildiğinin bir göstergesidir. Bunun içindir ki,
bir taraftan yurttaşlık bilincinin önemini bile gözardı
edip, diğer taraftan “etnik kültür hapishaneleri”
oluşturma düşüncesini empoze edenlerin millî kimlik
konusundaki eleştirilerini de çok fazla ciddiye almamak
gerekir.
Son söz
olarak, millî kimlik ile üst aidiyet biçiminin
varlığının, gerek “alt kimlikler”, gerekse bütün
yurttaşlar arasındaki “sosyal iletişim zemini”ni
oluşturarak toplumsal birlikteliği ve sürekliliği mümkün
kıldığını bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Bunu
“keşfetmek” için, yeni orta çağların yaşanmasına da
gerek yoktur. Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve
Afganistan tecrübesi başta olmak üzere, dünya ve
demokrasi tarihine böyle bir pencereden dikkatlice
bakmak yeterlidir.
Sonuç
Milliyetçilik ve Küreselleşme
Ayırt edici
vasfını küreselleşme olgusu ya da bilgi ve teknoloji
çağı tanımlamasının oluşturduğu, yine milletaşırı ve
millet-altı kimliklerin ve söylemlerin revaçta olduğu
bir yüzyılda milliyetçilikten söz etmek mümkün müdür?
Böyle bir çağda milliyetçilik ve millî devlet, tarih
dışı bir düşünce biçimi ve siyaset projesi değil midir?
İşte bu sorular, özellikle son on yıla damgasını vuran
“evrensel söylem ve iddialar”dan biri durumundaki millî
devletin ve milliyetçiliğin ömrünü tamamladığına dair
görüşün sürekli gündeme getirdiği ve bir şekilde “evet”
cevabını verdiği temel soruları oluşturmaktadır.
Bir düşünceyi
tarihin mezarlığına defnetmek için gösterilen kararlı ve
arzulu bir çabanın izlerini taşıyan bu soruları,
milliyetçiliğin ideolojik iç tutarlılık sorununa
gönderme yapan ve hemen hemen bir başka ortak kanaati
yansıtan şu tespit tamamlamaktadır: Belirli
milliyetleri/milletleri temel referans kabul eden bir
düşüncenin, küresel ölçekte bir iddiası ve projesinin
olması ne anlamlıdır, ne de mümkündür. Bu ve benzeri
görüşler, esasında küreselleşme sürecinin “tarihin” ya
da “ideolojilerin sonu” olarak kavranmasını öğütleyen
bir ideolojinin ürünüdür. Temel önermeleri bunlar olan
bir anlayışın, yeni yüzyılın tabularından biri olmaya
aday olduğunu da unutmamak gerekir.
Bu
hatırlatmaları yaptıktan sonra, artık millî devletin ve
kimliğin yeni çağdaki anlam ve önemine, diğer bir
deyişle milliyetçiliğin tarihsel rolünün 21. yüzyılda
kazandığı yeni boyuta ilişkin değerlendirmelerimize
geçebiliriz. Öncelikle de şu iki noktanın altının
çizilmesinde yarar vardır: Özünde millî kıymetlerin
varlığını anlamlandırarak sürekli kılma anlayışının
siyasî grameri olan milliyetçilik; hem ülke hem de dünya
ölçeğinde bırakınız kendi sonunu getiren gelişmelere
muhatap olmayı; birey, aile, millet ve milletlerarası
camia arasında giderek daha fazla hayatiyet arz eden ve
önem kazanan işbirliği ve ahengin, hem öncüsü hem de
garantörü olabilir. Salt birey, piyasa ya da sınıf
merkezli dünya ve toplum tasavvurlarıyla böylesine ağır
bir beşerî sorumluluk ahlâkı ve sisteminin inşa
edilemeyeceği muhakkaktır.
Aslında 21.
yüzyılın ürkütücü sorusu, R. J. Samuelson’un deyişiyle,
küreselleşme sürecinin yarattığı toplumsal ve kültürel
altüst oluşu milletlerin mi denetleyeceği, yoksa onun
milletleri mi denetleyeceğidir.11 Bunun için beşeriyetin
geleceğine dair tercihlerin çok iyi yapılması
gerekmektedir. Milliyetçi bakış açısına göre,
insanoğlunun öncelikli ihtiyacı; sürdürülebilir bir
rekabet yerine öldüresiye bir mücadeleyi körüklediği
açık olan, dizginlenmemiş kazanma hırsını ve küresel
ekonomik aktörleri, bir taraftan toplumsal ihtiyaçları
gözetmeye, diğer taraftan da kültürel ve ahlâkî
değerlere saygı göstermeye zorlayacak milletlerarası
normlar ve kurumlar geliştirmektir.
Tartışma
konumuz çerçevesinde zaman zaman karşı argüman olarak
ileri sürülen, milliyetçiliğin, kendini başka milletlere
karşı hiyerarşik bir yaklaşım biçimine göre
konumlandırdığı iddiasının da, aslında tutarlı bir
tarafı yoktur. Milliyetçiliğin, milletlerin farklılığına
ve özgünlüğüne güçlü göndermeler yaptığı doğrudur, ama
bu hiçbir zaman başka kültürlerin/milletlerin
aşağılanması ya da yok farzedilmesi anlayışını içermez.
Milliyetçiliğin kendini “öteki”ne göre tanımladığına
dair klasik eleştiri, olayları milliyetçiliği “günah
keçisi” hâline getirerek açıklama kolaycılığını tercih
edenlerin basit bir mantık oyunudur. Bu yol, evrensel
bir açıklama yöntemi olarak ele alındığı taktirde, aynı
muhakeme ve yargılamanın bütün “ideolojiler” için
yapılmasını zorunlu kılar. Bu mânâda, kapitalizmin,
liberalizmin, sosyalizmin ve hatta dinlerin “öteki”si
yok mudur?
Milliyetçi
bir bakış açısında farklı milletlerin varlığı ve
saygınlığının prensip düzeyinde kabul görmesi bir
zorunluluktur. Bunun her şeyden önce demokratik ve
insanî bir milletlerarası düzenin altyapısını
sağlamlaştırmakla eşdeğer bir anlama geldiğinin
kavranması bakımından önemi büyüktür. Aksi bir durum ya
da anlayış, “milliyetçilikler”in çarpışmasını değil,
farklı devlet ve milletlerin çeşitli çıkarlar adına
emperyalist politikaları tercih etmesini ifade eder.
Buradan
çıkarılması gereken sonuç şudur: Milletler arasında
saygın bir işbirliği ve dayanışma zemininin varlığı,
sürdürülebilir ve adil bir küresel düzenin belkemiğini
oluşturur. Küresel düzlemde elzem olan beşerî ahenk,
aslında ülke ölçeklerinde de çok hayatî ve önceliklidir.
Millet olgusu ve bir üst aidiyet formuna (millî kimliğe)
mensubiyet bilinci, hem toplumsal hem de demokratik bir
düzenin varlığı ve devamlılığı açısından olmazsa olmaz
bir belirleyiciliğe sahiptir. Çünkü, insanlığı ve/veya
milletleri, bir kısmı sunî, bir kısmı da ilkel olan
yerel aidiyet biçimlerinin esiri hâline getirmek ve
kamusal alan(lar)ı buna göre dizayn etmek, sosyolojik
olarak birarada yaşayabilmenin, hatta bulunabilmenin,
dolayısıyla ortak sorunlara ortak çözümler üretebilmenin
imkânsızlaştırılmasıyla eş değerdir.
Sonuç olarak
vurgulamak gerekir ki, küreselleşme olgusu, ülkelerin
hem ekonomik hem de kültürel hayatını, daha açıkçası
milletlerin kaderini ilgilendirdiği ölçüde
milliyetçiliğin de doğrudan konusunu teşkil eder. Yine,
milletlerin adil ve onurlu bir işbirliği üzerine inşa
edilecek bir küresel düzenin yapı taşlarına ruh ve şekil
verecek olan referans noktalarının esin kaynağını
oluşturur. Bugün, daha insanî bir küreselleşme süreci
ile daha demokratik bir milletlerarası düzen için,
milliyetçi ve demokratik bakış açılarının vazettiği
değerler sistematiği ile pratikte kanıtlanmış
modellerinin üstünlüğü aşılmış ve aşınmış değildir.
Unutulmamalıdır ki, kendi kimliğini ve kişiliğini
oluşturan millî kültürüyle bağları kopan bir toplumun,
hem başka kültür ve medeniyetlerle yaratıcı ilişkiler
kurabilmesi, hem de özgüvenini ve gücünü koruyabilmesi
imkânsızdır. Erimiş ya da güdükleşmiş kültürlerin
oluşturduğu bir dünya da, sadece daha çok sevimsiz
olmakla kalmayacak, aynı zamanda çok daha kolay
denetlenebilir ve yönetilebilir olacaktır.
Dipnotlar :
1) Bu konuda
ayrıntılı bilgi için bakınız: Ernst Kantorowicz; “Orta
Çağ Siyasî Düşüncesinde Vatan İçin Ölmek - Pro patria
mori”, Devlet Kuramı, Der. C.B. Akal, Dost
Kitabevi, Ankara, 1999, s. 109-125.
2) İtalyan
siyaset bilimci Maurizio Viroli; Vatan Aşkı:
Yurtseverlik ve Milliyetçilik Üzerine Bir Deneme,
(Ayrıntı Yay., İstanbul, 1997) isimli kitabında,
“milliyetçilik” ile “vatanseverlik” kavramları/değerleri
arasında teorik duvarlar örmek için özel bir gayret
sarfetmektedir.
3) Bu
konuşmadan yapılan alıntı, Dominique Schnapper;
Yurttaşlar Cemaati: Modern Ulus Fikrine Dair, Çev.
Ö. Okur, Kesit Yay., İstanbul, 1995, s. 16’da
aktarılmaktadır. M.V. Llosa’nın küreselleşmenin
yarı-resmî propagandistlerinden olduğuna dair bir başka
delil de, 20 Ekim 2000’de Amerikanlar Arası Kalkınma
Bankası’nın düzenlediği (Washington’da) bir konferansta
yaptığı konuşmadır. Llosa, burada küreselleşme sürecini
özgürlük kültürünün garantörü olarak görmektedir. Bu
konuşmanın metni için bakınız: Mario V. Llosa; “Özgürlük
Kültürü”, Foreign Policy, Ocak-Şubat 2001, s.
72-77.
4) Montsrrat
Guibernau; Nationalism: The Nation-State and
Nationalism in the Twentieth Century, Polity Press,
Cambridge, 1996, s. 143. Türkçe çevirisi;
Milliyetçilikler: 20. Yüzyılda Ulus Devlet ve
Milliyetçilik, Sarmal Yay., İstanbul, 1997.
5) Millî
devletin sonu konusunda küreselleşmeci tezleri hararetle
savunan en ünlü eserler arasında yer alan K. Ohmae’nin
kitabı, büyük bir sanayi kuruluşu tarafından Türkçe’ye
çevriltilmiş ve yayınlanmıştır: Kenichi Ohmae;
Ulus-Devletin Sonu, Çev. Z. Dicleli, Türk Henkel
Dergisi Yay., İstanbul, 1996.
6)
Küreselleşme sürecinin boyutları ve sonuçları ile yeni
dünya düzenine ilişkin gelişme ve tartışmalar hakkında
ayrıntılı bilgi ve değerlendirmeler için şu eserlere
bakılabilir: Richard Falk, Yırtıcı Küreselleşme,
Çev. A. Aksu, Küre Yay., İstanbul, 2001; Paul Hirst ve
G.Thompson, Küreselleşme Sorgulanıyor, Çev. Ç.
Erdem-E. Yücel, Dost Kitabevi, Ankara, 1998; Marisol
Touraine, Altüst Olan Dünya: 21. Yüzyılın Jeopolitiği,
Çev. T. Ilgaz, Ümit Yay., Ankara 1997; Dani Rodrik,
Yeni Küresel Ekonomi ve Gelişmekte Olan Ülkeler, Çev.
S. Gül, Sabah Kitabevi, İstanbul, 1998.
7) UNDP;
Human Development Report 2001, Oxford University
Press, New York, 2001, s. 9.
8) Ali
Farazmand; “Globalization and Public Administration”,
Public Administration Review, November-December
1999, No: 6, s. 515-516.
9) Armand
Mattelart; İletişimin Dünyasallaşması, Çev. H.
Yücel, İletişim Yay., İstanbul, 2001, s. 116-125.
10)
Milliyetçilik, millet ve demokrasi kavramları arasındaki
anlamlı ilişkiler hakkında bakınız: Schnapper; a.g.e.,
2-4 bölümler; Ghia Nodia; “Milliyetçilik ve Demokrasi”,
Yeni Forum, Mayıs 1993, s. 20-29.
11) Robert J.Samuelson;
“Küreselleşmenin İki Tarafı”, New Perspectives
Quarterly - Türkiye, 2000, Sayı: 4, s.62 |