|
TARİHTEN
GELECEĞE TÜRK DİLİ
Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN
Türk
dilinin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe
sözlerdir. M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına ait
Sümerce metinlerde 300'den fazla Türkçe söz yer
almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak
kökenden gelmektedir ya da alış veriş sonucu ortaya
çıkmıştır. Hangi ihtimal doğru olursa olsun Türkçenin
ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani
bundan 4-5000 yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler
Türklerle Sümerlerin komşu olduklarını da gösterir.
Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları
arasında, belki de daha önce Ön Asya'da yaşamış
olmalıdır.
M.Ö. 7.-3.
yüzyıllar arasında Karadeniz'le Hazar'ın kuzeyinde ve
Kuzeydoğusunda yaşayan Sakaların önemli bir bölüğü ve
yöneticileri de büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda
yaşamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan
kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu kelime Türkçe
Temir (demir) olsa gerektir.
Dîvânü
Lûgati't-Türk'te anlatıldığına göre İskender'in
Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330'lar) Türklerin bir
kısmı, hükümdarları Şu yönetiminde Hocent civarında,
yani Seyhun'un yukarı havzalarında idiler. İskender'in
gelişiyle Şu ve idaresindeki Türkler Altaylara
çekildiler; Oğuzlar ise Hocent civarında kaldılar.
Çin
kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin'in
kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220'lerde
ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209'da
hükümdar olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük
hükümdarları idiler ve merkezleri bugünkü Moğolistanda
bulunan Orhun vadisinde idi. Hunlardan sonra da Topalar,
Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840'a
kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. M.Ö.
220 - M.S. 840 arasındaki 1000 küsur yıllık dönemde
Türkler kudretli zamanlarında Okyanus kıyılarından
Hazar'a, hatta bazen Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan
topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S.
370'lerde İdil'i geçmiş ve Kafkaslarla Karadeniz'in
kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar,
Peçenekler ve Kıpçaklar 370'ten başlayarak yüzyıllar
boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında
bulundurmuşlardır.
Asya ve
Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde
bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen
bazı özel adlar ve kelimeler onlara ait Türkçe veriler
olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri,
kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin Çinceleşmiş
biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir.
Attilâ'nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve
oğullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle
açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna
Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç kelimelik
bazı küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla
adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeşitli
hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra
sayılarıyla ifade edildiği için Bulgar Türkçesindeki
sayıların adlarını da böylece öğrenmiş oluyorduk.
Moğolistan'da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı
tarihi bilinen en eski metindir. İlteriş Kağan'a katılan
bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış
olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan
Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk, Köl
Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında
yazılmışlardır. Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor
Kağan'a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu anıtları 753-760
arasında dikilmiştir. Moğolistan'da, Yenisey vadisinde,
Kazakistan'da, Talas'ta (Kırgızistan), Kuzey
Kafkasya'da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya,
Macaristan ve Polonya'da Göktürk harfleriyle yazılmış
daha yüzlerce yazıt bulunmuştur. Bu küçük yazıtların
7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir.
Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan,
hatta Macaristan'dan Güney Sibirya'ya ve Moğolistan
içlerine kadar uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle
yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.
9.
yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha
güneyde, Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840'ta
Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran
Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak ve Brahmi alfabeleriyle
kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge
bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma değil, basma
eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17.
yüzyıla kadar devam etmiştir.
11.
yüzyılda Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür
çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig
Balasagun'da yazılmaya başlanmış, Kâşgar'da Karahanlı
hükümdarına sunulmuştur. 1070'lerde Bağdat'ta kaleme
alınan Dîvânü Lûgati't-Türk de aslında Kâşgar muhitinin
eseridir. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde
11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı hâline
gelmemişti. Kâşgarlı Mahmud 1070'lerde Türk yazısının
Uygur yazısı olduğunu kesin şekilde kaydeder.
Kâşgarlı
Mahmud Türklerin 20 boy olduğunu yazar ve onları batıdan
doğuya doğru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3.
Oğuz, 4. Yemek, 5. Başgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku,
9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. Yağma,
14. Uğrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut,
19. Hıtay. Listedeki Hıtay'ı Kâşgarlı'nın ifadesiyle
"Çin ülkesi" olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az
sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla
Bulgarları yerleştirir. Kâşgarlı'nın iki dilli oldukları
için dillerini bozuk saydığı Soğdak, Kençek, Argu ve
Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında
saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans
sınırından Çin ve Moğalistan içlerine kadar Türkçe
konuşuluyordu.
13.
yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleştiği bölge Aral'ın
güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda
Altınordu'nun merkezi olan Hazar'ın kuzey kıyısındaki
Saray'dan hatta daha batıdaki Kırım'dan Tarım havzasının
doğusundaki Gansu'ya kadar Türk yazı dili kesintisiz
olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu'da
kullanılan dile Türkoloji literatüründe Uygur Türkçesi,
Altınordu ve Türkistan sahasında kullanılan dile ise
Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve
gramer yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları
ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını
kullanır.
13. ve 14.
yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana sahadan başka üç
coğrafyada daha kullanılıyordu. Bunlardan biri Yukarı
İdil (bugünkü Tataristan) sahasıdır. Burada bulunan
mezar kitabelerinin dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi
Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm
Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını
taşıyordu. Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu sahasıydı.
13. yüzyılda bu alanda Oğuz ağzına dayanan yeni bir yazı
dili doğmuştu. Bu yazı dili Balkanlara doğru sahasını
genişleterek kesintisiz şekilde bugüne dek sürmüştür.
Sadece mezar kitabelerinde gördüğümüz İdil Bulgarcası
14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve
Suriye'de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi
kullanılmaz olur.
Karadeniz,
Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-Doğu Türkçesi ile
Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan
itibaren Oğuzlar İran'ı aşarak Azerbaycan ve Anadolu'ya
gelmişler ve Batı Türklüğünü oluşturmuşlardır. Batı
Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taşmış, daha sonra
Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve
Suriye'nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11.
yüzyıldan itibaren yerleştikleri yerlerdi ve buralardaki
nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan
Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda
Osmanlı Türkü yerleşmişti. Bütün bu sahalarda Batı
Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13.
ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan'da yazılan
eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay
değildir. Bu asırlarda yazı dili henüz
standartlaşmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve
Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede
çeşitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15.
yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliği kurmaya
yönelirler ve yeni oluşmaya başlayan İstanbul ağzı
esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16.
yüzyılda Doğu ve Güney-Doğu Anadolu ile birlikte Suriye
ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu
bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey
ve Güney Azerbaycan, İran'la birlikte bir başka Türk
devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de
16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin
şekilde ayrıldığını söylemek doğru değildir. Hatayî ve
Fuzulî her iki çevrenin de şairidir. 17. yüzyıldan sonra
iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak
aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.
Kuzey ve
doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki
Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15.
yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Bunun bir
tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı idaresinde
bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili
Osmanlı Türkçesi idi.
13.
yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili hâlinde gelişen
Doğu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle
temasta olmuşlardır. Çağatay sahası eserleri, özellikle
Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuştur.
Buna karşılık Osmanlı eserleri de özellikle İdil-Ural
bölgesinde sürekli okunmuştur. Osmanlı ve Azerbaycan
sahasında Nevayî'ye Çağatayca olarak nazireler yazılmış
ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.
1552'de
Kazan'ın düşmesiyle başlayan Rus yayılması 1885'te Batı
Türkistan'ın işgaliyle tamamlanmıştır. Doğu Türkistan
1760'larda Çin işgaline uğramıştı. 19. yüzyılın sonuna
gelindiğinde bağımsız olan Türkler sadece Osmanlı
Türkleriydi.
19.
yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir
süreç başlar. Kazan Üniversitesinde hocalık yapan
müsteşrik ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuşma
dilinin ayrı bir yazı dili hâline gelmesi gerektiği
görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya başlar.
Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan'da okuyan Kazak
aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun bazı
yazar ve şairleri, ortak olan Çağatay yazı dili yerine
kendi konuşma dillerini yazı dili hâline getirmeye
çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doğru Tatar ve Kazak yazı
dillerinin ilk eserleri verilmeye başlar. İlminski'ye
karşılık Gaspıralı İsmail, 1884'te Bahçesaray'da (Kırım)
çıkarmaya başladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının
her tarafında açtırdığı usûl-i cedit okulları
vasıtasıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk
dünyasının sadeleştirilmiş İstanbul Türkçesinde
birleştirilmesini ister. Rusya'da Meşrutiyetin ilân
edildiği 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural,
Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili
konusu sıkı bir şekilde tartışılır. Gaspıralı İsmail'in
tesirinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik
fikrini savunurlar ve buna uygun eserler verirler.
İlminski'nin fikirleri ise başka müsteşrikler ve Çarlık
memurları tarafından yayılmaya çalışılır. İlminski gibi
bir papaz ve müsteşrik olan Nikolay Ostroumov 1870'ten
1918'e kadar Türkistan Vilâyetinin Gazeti'ni çıkararak
bu gazete vasıtasıyla İrancalaşmış Özbek ağızlarını yazı
dili hâline getirmeye çalışır. 1888-1902 arasında
çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908
arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar
Türkmenceyi yazı dili yapmaya uğraşır. Her üç gazete de
Çar idaresince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu
tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaşmanın zorluğu
yüzünden bugüne kadar ciddî şekilde araştırılmış
değildir. Ancak 1917'deki Bolşevik ihtilâlinden sonra
serbest tartışma ortamı yok edilmiş, İlminski ve
Ostroumov'un fikirleri zorla uygulanarak her Türk
boyunun konuşma dili ayrı yazı dili hâline
getirilmiştir. Bu süreç Sovyetler Birliği'nde 1930'larda
tamamlanmıştır. Çin idaresindeki Doğu Türkistan'da ise
Uygurca, Çağatay yazı dilinin devamı olarak sürerken
1949'daki komünist idareden sonra mahallîleştirilmiştir.
Alfabe değişiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her
Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluşturularak
farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar
sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış
bulunmaktadır: 1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi,
3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım
Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar Türkçesi, 7) Nogay
Türkçesi, 8) Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi,
10) Başkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak
Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15)
Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi,
18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (Yakut) Türkçesi, 20) Çuvaş
Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluşturma
fikrini bırakmış değildir. Tataristan Cumhuriyeti
dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney
Sibirya'daki Şorların ağızları bazı fonlar ve yardımlar
yoluyla yazı dili hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Türk
dünyasında 1990'dan beri yeni bir süreç başlamıştır. Beş
Türk cumhuriyeti bağımsız olmuş, diğerleri de daha
serbest hareket edebilme imkânlarına kavuşmuştur. Şimdi
artık kendi kültür politikalarını kendileri tayin edecek
duruma gelmişlerdir. Nitekim bunun etkisi de kısa
zamanda görülmeye başlanmıştır. 1991 Aralığında
Azerbaycan, 1993 Nisanında Türkmenistan, 1993 Eylülünde
Özbekistan, 1994 Şubatında Karakalpakistan Lâtin
alfabesine geçme kararı almışlardır. Bu ülkelerde yeni
alfabeye geçiş kademeli olarak uygulamaya konmuştur. Öte
yandan Kırım Türkleri ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine
geçerek bazı süreli yayınlarını yeni alfabeyle basmaya
başlamışlardır.
"Dil dışı
şartlar" dediğimiz siyasî, iktisadî ve kültürel
ilişkiler de Türk yazı dilleri arasında yeni etkileşim
ve oluşumlara yol açmaya başlamıştır. Türkiye'de Türk
cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ait bazı parçalar lise
edebiyat kitaplarına konmuştur. Türk Ocakları, Kültür
Bakanlığı, TÖMER gibi kuruluşlarca Türk lehçelerini
öğreten kurslar açılmıştır. Nihayet dört üniversitede
(Ankara, Gazi, Muğla, Atatürk) Çağdaş Türk Lehçeleri ve
Edebiyatları bölümleri açılmıştır. Pek çok Türkiyeli
genç Türk cumhuriyetlerinde öğrenim görmektedir.
Sayıları az da olsa sosyal bilim dallarındaki bazı genç
araştırıcılar Türk toplulukları arasında araştırmalar
yapmaya başlamışlardır. Avrasya televizyonunun bazı genç
yapımcıları da Türk dünyasına sık sık giderek yeni
yapımlara imzalarını atmaktadırlar. Siyasî, iktisadî,
ilmî ve kültürel heyetler de sık sık bu dünyaya yolculuk
etmektedir. Türk cumhuriyet ve topluluklarında uzun
süreli kalan iş adamları ve görevliler de az değildir.
Bütün bu teşebbüs ve ilişkiler Türk lehçelerinin
Türkiyeli aydınlar ve gençler tarafından öğrenilmesine
yol açmaktadır.
Türkiye
Türkçesinin diğer Türklerce öğrenilmesi ise çok daha
büyük ölçülerde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye'de
öğrenim görerek bizim lehçemizi öğrenen öğrencilerin
sayısı 10.000'i geçmiştir. İktisadî, kültürel veya ilmî
sebeplerle Türkiye'ye gelip kısa veya uzun süreli
ülkemizde kalan ve Türkiye Türkçesiyle bizlerle
anlaşabilen pek çok insan vardır. Öte yandan Türk
cumhuriyet ve topluluklarında pek çok okul açılmıştır ve
bu okullarda on binlerce öğrenci okumakta, Türkiye
Türkçesini öğrenmektedir. Doğrudan doğruya Türk
televizyonlarını izleyebilen Azerbaycan veya Avrasya
yayınlarına bakan Türkistan cumhuriyetleri bu kanalla da
Türkiye Türkçesine aşina olmaktadır.
Bütün bu
temas ve faaliyetlerin sonuçlarını önümüzdeki yıllarda
görebiliriz. Türk televizyonlarını izleyen Azerbaycanlı
çocuklar daha şimdiden Türkiye Türkçesindeki farklı
kelimeleri tanımaya ve hatta kullanmaya başlamışlardır.
Samaylot yerine uçak kelimesi pek çok Türk topluluğuna
ulaşmıştır. Türkiye Türkleri de artık orun (yer), kıyın
(zor), çalar (nüans), kayıtmak (geri dönmek), aylanmak
(çevresinde dönmek), uçraşmak (karşılaşmak), tapmak
(bulmak) gibi kelimeleri tanımaya başlamalıdırlar.
Eski
Sovyetler dışındaki Türk dünyası ile ilişkilerimiz de
artmıştır. Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya,
Yugoslavya, Romanya gibi Balkan ülkelerinde yaşayan
Türklerle artık daha sık temas hâlindeyiz. Balkanlardan
gelen pek çok Türk genci de Türk üniversitelerinde
okumaktadırlar. Bu ülkelerin çoğunda ilk ve orta
dereceli okullarda Türkçe öğretim yapılmakta, Türkçe
gazete ve dergiler çıkarılmaktadır. Hemen hemen
hepsinden Türk televizyonları izlenmektedir. İran'da da
Azerbaycan Türkçesiyle (Arap harfleriyle) dergi ve
kitaplar yayımlanmakta, belirli saatlere mahsus olarak
radyo ve televizyon yayınları yapılmaktadır. İran'da
artık Türkçe eğitim talepleri başlamıştır. Irak'ta, 36.
paralelin kuzeyinde birkaç yıldan beridir Türkçe öğretim
yapılmaya başlanmıştır; Türkçe gazete ve televizyon
yayınları yapılmaktadır.
Türk dili
yarın nasıl olacaktır? Yukarıda sayılan gelişmeler
elbette Türk dilinin yarınını büyük ölçüde
belirleyecektir. 20 yıl sonra Türkiye Türkçesi, Türk
dünyasındaki pek çok aydın tarafından bilinen ve Türkler
arası plâtformlarda kullanılan bir iletişim dili
olacaktır. Bu süre içinde Birleşmiş Milletlerce kabul
edilmiş olması da muhtemeldir. Türk dünyasının bazı genç
aydınları az da olsa makale, şiir, hikâye ve kitaplarını
Türkiye Türkçesiyle yazmaya başlayacaklardır. Onların,
bizim yazı dilimizle yazdıkları eserlerde kendi
lehçelerine ait bazı kelimeler, hatta fonetik ve
morfolojik özellikler bulunabilecektir. Böylece bizler
de o lehçelerden küçük tatlar almaya başlayacağız.
Şüphesiz Türkiye Türklerinden yetişmiş bazı şair ve
yazarlar da eserlerine Türk lehçelerinden kelimeler ve
bazı özellikler serpiştireceklerdir. Bu hem Türkiye
Türkçesinin kendi kaynaklarından beslenerek
zenginleşmesine, hem de yeni tatlarla çeşitlenmesine yol
açacaktır. Böylece 4000 yıl önce Sümer kaynaklarında
görülen agar (ağır), di- (demek), dingir (tenri-tanrı),
dug- (dökmek), men (ben), zae (sen), zag (sağ), gişig
(eşik-kapı) gibi kelimeler önümüzdeki bin yıllarda
sonsuzluğa doğru yollarına devam edeceklerdir. |