|
TÖRE
Sait BAŞER
Göktürkler
devrinden kalma Irk Bitig adlı bir kaynakta şöyle bir
cümleye rastlıyoruz: (Tanrı diyor ki) "Ben kara yol
Tanrısıyım. Kırılanları birleştiririm; yırtılanları
onarırım."
Bu cümlede
Tanrı konuşmakta, yani "Kelam" sıfatını kullanmaktadır.
Ama söyledikleri daha da önemlidir. O, kendisini "Kara
yol Tanrısı" olduğunu ve "kırılanları birleştirdiğini,
yırtılanları onardığını" belirtiyor. Yazımızın büyük
kısmının şifresi bu cümlede gizlidir. Sondan başa doğru
ele alıp tahlil edelim.
"Kırılanların
birleştirilip yırtılanların onarılması" ifadesi, İslami
anlayış içinde Cenabı Hakk'ın "Cebbar" isminin tarifinde
aynen karşımıza çıkmaktadır. Fakat Tanrı inanışı ile
Allah inanışı arasındaki benzerlik bundan ibaret
değildir.
Diyanet
İşleri neşriyatından Ali Osman Tatlısu imzasıyla
yayınlanan Esmaü'l Hüsna Şerhi'ni esas alıp Eski Türk
kaynaklarına akseden Gök Tanrı inanışını araştırdığımız
bir çalışmada Sıfatlar ve Esma'yı birlikte
değerlendirdiğimiz için Tanrı ile Allah inanışları
arasında yüzden fazla benzerlik tesbit etmiş
bulunuyoruz.
Birkaç misal
verelim.
Allah Kadim, Tanrı Bayat; Allah Baki, Tanrı Mengü; Allah
İrade sahibi, Tanrı Erkli; Allah Kadir-i Mutlak, Tanrı
Oğan; Allah Semi, Basar; Tanrı duyan, işiten; Allah
muhalefet'ün-lil havadis ve müstağni, Tanrı Mungsuz;
Allah Halim, Tanrı Tuzun, Allah Halik, Tanrı Törütgen
vs... dir. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Fakat
yazımızı uzatmamak için burada sadece fikir verecek
kadarını zikretmeyi kafi buluyoruz. Bahsettiğimiz
araştırma sonucunda gördük ki aslında İslami telakkiler
içindeki Allah inancıyla Eski Türk'ün "Gök Tanrı" dediği
kudret değişik ad taşımakla beraber aynı büyük kudret ve
yaratıcı ilahtır.
Baştaki
cümlede bir de "Kara yol Tanrısı" ifadesi vardı. Acaba
bu ne demektir?
Doğrudan
tarif veya bir hüküm vermektense, bu hükmün sizlerin
zihninizde oluşmasını tercih ediyoruz. Bunun için önce
İslamiyet'te "siyah" renge verilen değeri birkaç ana
unsur arzed-erek nakletmeye çalışalım.
1280'lerde
Maveraünnehir'de Nesef (veya Nahşeb) kasabasında yetişen
bir Türk-İslam filozofu vardır. Adı Azizeddin Nesefi'dir.
Nesefı,
devrin geleneği icabı her dalda kendisini yetiştirmiş
olmakla birlikte asıl mesleği hekimlik olan bir alimdir.
Prof. Nihat Keklik'in tesbitlerine göre Nesefı tefekkür
yoluyla hücreyi keşfetmiş ve hücrenin unsurlarına,
kendisine göre adlar
vermiştir. Hatta Nihat Keklik, Nesefı'nin tamamen
tefekkür yoluyla redüksiyon bölünmeyi dahi keşfettiğini
söylemektedir. Burada bizi ilgilendiren husus,
Nesefı'nin hücre çekirdiğine verdiği isimdir. O,
çekirdeğe "Sevda" demiştir. Sevda, yanı kara nokta veya
aşk. Kısa bir araştırına neticesinde gördük ki, "svd"
sülasisinden türemiş ve mefhum değeri kazanmış bir çok
tabir vardır.
Mesela: Kara
nokta, Sevad'ül-ayn: Göz bebeği; (bu tabir önemli) Sevad-ı
Azam: Ulu şehir yani Mekke demekmiş. Sevad'ül-kalb:
Kalpteki İcara nokta, can noktası, insanın zamiri
demekmiş. Sevad-ı müslimin: İslam cemaati manasına
geliyormuş.
Kabe
örtüsünün siyah olduğunu, Mirac'da Hz. Peygamber île
Cenab-ı Hakk'ın bir siyah nur aleminde buluştuklarını,
burada bir yayın iki ucu gibi birbirlerine değecek kadar
yaklaştıkların! biliyoruz.
"Sevadül vech
fi'd dareyn" tabirinin: Fena fıllah makamının diğer bir
adı olduğunu, tasavvufta mut-mainne makamının, seyr-î
sulukta bu makama gelen dervişin nurunun siyah olduğunu,
Kur'an-ı Kerim'de Nur Suresi'nin 35. Ayetinde "Allah
göklerin ve yerin nurudur, önün nurunun temsili, içinde
lamba bulunan bir kandil gibidir. O lamba bir billur
içindedir. O billur da sanki inciye benzer bir yıldız
gibidir ki, doğuya da batıya da nisbet edilemeyen
mübarek bir ağaçtan yani zeytin ağacından çıkan yağdan
tutuşturulur. (Bu öyle bir ağaç ki) yağı neredeyse
kendisine ateş değmese dahî ışık verir. (Bu ışık) nur
üstüne nurdur. Allah insanlara (işte böyle) temsil
verir. Allah herseyi bilir, dendiğini,
Mesnevi'de
Hz. Mevlana'nın "Allah siyah bir nurdur" dediğini, yani
siyah renk ile, sevda kelimesi ile bir hakikat
anlayışının ifade edildiğini öğrendik.
Bu misaller
çoğaltılabilir. Ama gördük ki siyah renk bu sebeplerle
kudsiyet kesbetmiş ve aynı zaman aşk, muhabbet demek
olan "Sevda" kelimesi bu çekirdek manası dolayısı ile de
Azizeddin Nesefı tarafından kullanılmıştır. Bu konuda
Türkler'de de durum pek farklı değildir. Çünkü "kara"
hakikat^ gerçek, çekirdek manalarını da taşıyan bir
kelimedir, Arapça'daki Sevadü'1-ayn gibi Türkler de göz
bebeğine "Karak" demişlerdi. Bilinen en eski Türk
bayrağı, yani Alp Er Tunga'nın,.bayrağı siyah renkli
idi. Hakan siyah bir posta oturarak vazifeye
başlamaktaydı. Töre ve devletin asıl sahibi olan kavim
Sevadül müslimin gibi "Kara bodun" adını taşıyordu.
Türkler en eski atalarına "Karahan" diyorlardı, hatta
kışın maksimum noktası, her tarafın bembeyaz karlarla
kaplandığı an "katıksız kış" manasına gelen "kara kış"
diye isimlendirilmiş ve bizzat Tanrı "Ben kara yol
Tanrısıyım" demekle bu meseleye açıklık getirmişti.
Burada Türkçe'nin güzel bir azizliği ile karşılaşıyoruz.
Türkçe'de birleşik kelime gruplarından biri de manayı
pekiştirmek için aynı manaya gelen kelimenin yan yana
kullanılmasıyla oluşur. Dede Korkut'un Allah-Tanrı |
deyişi gibi, türlü çeşitli dediğimiz gibi bir de Kara
Sevda deriz ki Sevda ve kara kelimeleri arasında
münasebet burada bütün açıklığıyla belirmektedir. Asıl
mevzuya irebilmek için misalleri kesiyor ve yine baştaki
cümlede geçen 'Yol" kelimesine dönmek istiyoruz.
Evet böyle
bir Tanrı ve hakikat anlayışının beşeri plandaki
tatbikatı nasıl bir sistemle gerçeklik kazanmaktaydı? Bu
konu üzerinde duralım. Evet bu hakikatlere insanlar
hangi yoldan ulaşmaktaydılar? Tanrı'nın koyduğu "yol"un
mahiyeti ne idi?
İşte bu noktada karşımıza Töre çıkmaktadır ve Töre
kelimesinin diğer bir manası da yol demektir. Bir
örnekle arzedeyim:
Bilindiği gibi Yusuf Has Hacib'in Balasagun'da ve
1070'lerde yazdığı, Kut kazanma bilgisi veren ve
orijinal Türk düşüncesini, devlet anlayışını en derli
toplu şekilde ortaya koyan Kutadgu Bilig adlı bir temel
eserimiz vardır. Bu eserde, her biri kültürümüzün bir
temel değerini temsil eden dört adet sembol kahraman,
karşılıklı soru-cevaplarla geçmişten o güne kadar ulaşan
içtimai yapı ve milli felsefemizi işlerler.
Bu eserin baş
kahramanı Töre'dir. Eserde şahıs kimliği verilmiş ve
Küntogdı adı ile Hakan rolü yüklenmiştir, burada
Töre-Güneş-Hakan sembol silsilesine dikkat çekmek
isterim.
İkinci
kahraman Kut'dur. Eserde vezir rolündedir. Ona verilen
isim ise Aytoldı'dır. Burada da Kut-Ay-Vezir
sembollerine dikkat edilmelidir. Diğer iki kahraman akıl
ve irfan mefhumlarıdır ve eserde Kut'tan doğan, yani
Aytoldı'nın oğulları olarak takdim olunmuşlardır.
Birincisi öğdülmiş adıyla vezir, ikincisi ise Odgurmış
adıyla manevi uyanıklığın sembolü, devlet müşaviri
sıfatıyla eserde yer almışlardır. Biz şimdilik ilk iki
kahraman üzerinde duracağız. Hükümdar ve vezir, yani Kut
veTöre üzerinde.
Peki, KUT
nedir?
Bu konuda
birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmaların bir dökümü
Doç. Dr. Abdülkadir Donuk Bey'in bir çalışmasında
topluca verilmiştir. Oralara girmeden neticeyi, Kut
hakkında verdiğimiz son hükmü sizlere arzedeceğiz.
KUT; Gök Tann'nın her an, her yerde mevcut olan
tecellisine, insanın töreye uymak suretiyle, kendi
içinde yaptığı nefis tasfiyesi sonucunda, kendi
varlığında mazhar olması demektir. İnsanın kendi öz
cevherinde Tanrı ile temasa geçmesi manasını taşıyor.
Burada mühim
olan nokta insanın Töre'ye uymaksızın Kut kazanamayacağı
noktasıdır. Şimdiye kadar sadece hakanlara mahsus ve
sadece siyasi iktidar manasına geldiği zannedilen
Kut'un, bu manaları yine mahfuz tutulmakla birlikte,
bütün beşeriyet için geçerli bir ideal olarak
anlaşıldığını tesbit etmiş bulunmaktayız. Kutadgu
Bilig'e göre en üst seviyede Töre emri olan Türk Cihan
Hakimiyeti Mefkuresi'nde maksat bütün dünyanın "Kut
Kuşağı" bağlamasını temin etmek, kurt ile kuzuyu bir
arada yaşar hale getirmekti. Yani zıt unsurları
ahenkleştirmek bahis konusuydu. En alt seviyede ise ata
sözü dinlemek, misafir ağırlamak, hikmet ehline yani
bilgelere yakın olmak gibi hususlar, yalansız, dürüst ve
doğru bir hayat yaşamak kutlanma sebebidir ve herkese
şamildir.
Öyle
anlaşılmalıdır ki, İslamiyet'teki Allah'ın Rahim isminin
tecellisinde olduğu gibi, Tanrı güzel ve istediği
istikametteki davranışları sebebiyle kullarına hususi
teveccüh gösterdiği taktirde bu hal "kutlanma" diye
tavsif olunmaktadır.
Kutadgu
Bilig'in kozmik alemi tasvir eden girişinde, 137.
beyitte Yusuf Has Hacib: "Bütün bu gezegenlerin en
altında ay dolaşır ve güneşle karşı karşıya gelince
dolunlaşır" diyor. Yani ayın, ışığını güneşten
aldığından haberdar olduğunu bildiriyor. Keza
kahramanlarını tanıttığı bölümde de Töre'yi güneşe,
Kut'u aya benzettiğini hiçbir tereddüde mahal
bırakmayacak bir kesinlikle açıklıyor.
Orhun
Kitabeleri dahil kaynaklarımızda son derece açık bir
husus vardır. Kut'un kaynağı Tanrı'dır. Ama Kut'un
görünür hale gelmesini Töre'ye borçlu olmasını nasıl
anlamalıyız? Bu manzara, Tanrı ile Töre arasında zaruri
bir münasebeti gerektirmez mi? Tanrı'nın Kutunu Töre'ye
uyan, o istikamette hizmet eden kişilere vermesi de bunu
gösteriyor olmalıdır.
Nitekim
Kutadgu Bilig'in 3192. beytinde:
Ugan ol koni çın toru birgüçi
Törümiş kamg halkka yetrü küçi
yani; "Tanrı kadirdir, adildir, gerçek töreyi koyan
O'dur, yarattığı bütün mahluklara gücü yeter" ifadeleri
Tanrı ile Töre arasındaki münasebeti bütün açıklığıyla
ortaya koymaktadır. Yani Töre, Tanrı'nın türetilmişler
için koyduğu nizamdır ve buradaki türetilmişlerin hududu
da bir başka beyitte (3463. b):
"Bu kök
tirgüki ol könilik Toru" yani: "Adalete dayanan töre bu
gökyüzünün direğidir.." ifadesinde belirmektedir.
Buradaki Töre anlayışı, aynı zamanda kainatın da nizamı
sayılmaktadır. Görüldüğü gibi Kutadgu Bilig'e göre Töre
ilahi nizamdır ve Tamı ancak kendi koyduğu nizama
uyulduğu taktirde kut vermektedir.
Bir de
Töre'nin insan anlayışı nedir, buna bakmak lazımdır.
Çünkü Töre'yi koyan insandır. Hz. Adem'e nispet edilen
insan.
Töre'nin insan anlayışı nedir?
Yusuf Has
Hacib bu konuda, insanlığı iki kategoride ele
almaktadır:
1. Yalnguk,
2. Kişi.
Yalnguk;
yanılan, hata ve gaflet içindeki bir insanlık seviyesini
temsil etmektedir. Yalnguk adı ona yanıldığı için
verilmiştir. Kişi adıyla belirtilen insan iki türlüdür.
I) Bey, II) Bilge. Ve bu iki tip kişi yal-ngukların başı
sayılmıştır. Burada bir açıklama yapmak gerekir. Bu
tasnif mesela Hind'de yahut eski Avrupa'da olduğu gibi
katı bir sınıf sistemi değildir. Yalnguk, gayretleriyle
hem Kut kazanabilmekte, hem de ehliyeti nisbetinde
yükselebilmektedir. Bu sınıflama insanların akıllarına
göre yapılmıştır. Yalnguk hizmet ve ilim öğrenmek
yoluyla hem bey hem de bilge olabilmektedir.
İnsana
verilen değerin onun aklıyla mütenasip olduğunu
belirttik, Kutadgu Bilig'de akıl hakkında da ikili bir
tasnif söz konusudur. Aklın yalnguka mahsus olanının adı
"Us"tur. Us günlük hayatı devam ettiren, basit
meselelerde iyi-kötü ayrımını yapabilen basit akıldır.
Gaflet bu akıl sahipleri için geçerlidir. Eski Türkçe'de
gaflet bildiren: Usal, usallık, usayuk, usanma gibi
kelimelerin us kökünden gelmeleri manidardır. Yusuf Has
Hacib'e göre bu sıfatlar yalnguk seviyesine mahsus
sıfatlardır. Gaflet ise bir türlü uyku halidir.
Gerçeklere uyarlamamak demektir.
Aklın ikinci
derecesinin adı ise "Ok" kelimesiyle verilmektedir. Ok,
yahut Ög: Hayrı, serden ayırd etmek, aslını araştır- ;
makla mükellef, hikmetle i meşgul olan, gönül sahibi
kişil- lerde bulunan ve hikmete teslim olan bir akıl
seviyesidir. Aynı kelimenin diğer manası ise "ana" :
mefhumudur, şimdi anasız yerine kullandığımız öksüz
kelimesi buradan gelmektedir. Dolayısıyla buradaki ok
seviyesindeki aklın, asla mensubiyet, akl-ı küll ile
münasebet bildirdiğini de düşünmek gerekecektir.
Böylece
İslamiyet'te görülen beşer-insan (beşer yani insan
olmakla müjdelenmiş, insan yani Allah ile ünsiyet kurmuş
kişi) anlayışı ile, akl-ı meaş ve akl-ı mead tasnifini
andıran bir sistemle karşı karşıya gelmekteyiz.
Kut kazanma
bilgisi demek olan Kutadgu Bilig adı ve Kut'un da
Töre'ye riayetle kazanılabileceği prensibi birlikte
değerlendirilince görülecektir ki; Kutadgu Bilig,
aslında bizzat Türk Töresi'nin anlatıldığı bir eser
olarak yeni bir kıymet kazanmaktadır. Bu esere göre de
Ög sahibi ve eserin 2. kahramanı olan Ogdülmiş yani
Kut'un oğlu vezir; "aklı baştadır" derken, başını,
eserde manevi uyanıklığın timsali olan İrfan ehli
Odgurmış'a, eserdeki muhtevasıyla gönül sahibi, gönlü
pişmiş bilge kişiye "benimki oyundur, hakikat sendedir"
diyerek teslim etmektedir. Yani Kut= Akıl+İrfan'dır.
Töre bu iki unsur tarafından konmakta ama Odgurmış'ın
manevi vesayeti süreklilik taşımaktadır. Dolayısıyla
Ögdülmiş'in temsil ettiği akıl, irfana boyun kesen bir
akıldır.
Aileden
devlete kadar Türkler'in bütün sosyal ve siyasi hayatını
tanzim eden Töre'nin mücerred plandaki doğuşu böyledir.
Müşahhas planda buradaki sembolleri temsil eden Bilgeler
elinde teşrii hükümlere kavuşmaktadır. Bilge hakanlar ve
devlet meclisi mahiyetindeki Toylar Töre üzerinde
tasarruf yetkisine sahiptirler.
Burada
Töre'nin teşrii hükümlerine girmeyelim. Ama görüldüğü
gibi Tanrı dostu ve
hakikat ehli kişilerce ihdas edildiği için -Çünkü Töre
koymanın birinci şartı, Töre koyanın Bilge ve Kutlu kişi
; olmasıdır- ilahi nizam mahiyeti , kazanan bir
sistemdir Töre.
Bu sistemdeki
insan ve akıl anlayışı yanında gönül anlayışı da hayli
ilgi çekicidir.
Yaratılışta
insana verilen ilk nimetin gönül olduğu beyan edilmekte
ve gönül, insan varlığının merkezi sayılmaktadır. Hal
hatır sorulurken "gönlün nasıl?" diye sorulmaktadır.
Kutadgu Bilig'e göre bilginin kaynağı gönüldür. Ancak
akılla birleşmedikçe bir değer ifade etmez. Zira, nefsi,
hevesleri zapteden, bağlayan akıldır ve hevesler
dirilince gönül ölür. ; Gönlün ölmesi ise hakikatle
irtibatın kesilmesine yol açar. Gönül bilgeliğin baş
şartıdır.Pişmiş gönül bilgelik alametidir. Gönülsüz kişi
bilge adını kaybeder. Gönül o hale gelmelidir ki, insan
onu avucuna koyup diğer insanlar arasında
dolaşabilmelidir. Kut ancak pişmiş, süzülmüş gönülle
uyuşabilir ve bunun sonucunda da iktidar, kudret,
zenginlik ve akla gelen her türlü nimet o insana
bağlanır. O kişi bilge sıfatıyla sulak araziler gibi
olur. Bastığı yerden su fışkırır. Gönül yay, vücut ok
gibidir.
Bu noktada
Kutadgu Bilig'de sadece Ög ve İrfan arasında geçen ve bu
iki değerin yakınlıklarını ifade eden gönüldeş kelimesi
de dikkatimizi çekmiştir. Bu iki haslet birlikte olunca,
o kişi bilge olmakta ve irşad ile vazifelenerek Töre
koymakta, Kut kaynağı olup karşısına gelen insanlara
ayna gibi kendi hakikatlerini göstermektedir. Bilge
yankı gibi görülmektedir. "Alem içre ayineyim" diyen
Fuzuli'yi hatırlamamak mümkün mü ?
Divan-ı
Lügati't Türk'e göre bilgeler hırpalanırsa yeryüzünün
faziletleri bozulmaktadır. En doğru yol onların yoludur.
Keza: "Eğer bilgeler olmasaydı, ekilmiş bile olsa yerden
yiyecek çıkmazdı." ifadesi içinde ki düşünüş, bilgeleri
yeryüzünde (aslında Tanrı'ya raci olan) birçok işin
mutasarrıfı gibi göstermektedir. Ki. bu inanış bir
manada Tanrı adına tasarruf gibi anlaşılmakta, İslam
tasavvufundaki halife, kamil insan inanışını dile
getirmektedir.
Zira "kutlu
bilgenin sözü cahile göz" sayılmakta, cehaletin ilacı
bilinmektedir.
Kaşgarlı'nın:
"Eski bilgelerin sözleriyle gönül sağlık bulurdu"
deyişi, bilge-gönül münasebetini aydınlatmakta ve
bilgelik müessesesenin eksikliğini dile getirmektedir.
Gönül sağlığı bilgeye bağlanmaktadır. Keza bilge kişiler
kut ve sevinç kaynağı bilinmişlerdir, kut hem Tanrı'dan,
hem Töre'den, hem de bilgeden zuhur ettiğine göre,
bilgenin kilit mevkiinde bulunduğu apaçıktır.
Görüldüğü
gibi yalnguk'u bilge yapmak Töre'nin baş hedefidir. Bu
maksatla ahlaki, içtimai, siyasi birçok prensip koymuş,
müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini
bildirmek ve onları sükunetle refah içinde yaşatmak
maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı
getiren yüksek bir merkez müessese vücuda getirmiştir.
Yani Töre'nin devleti de insanı kendi hakikatine
götürmek maksadının bir vasıtasıdır,
Bu ulvi
ideale bağlandığı için Türk devleti gerçek devlettir.
Türk halkı bu yüzden devlet yolunu, Allah yolu
saymıştır. İslamiyetten sonraki devirlerde de bu
yönelişi, devlet terbiyesini yaşatmıştır.
Burada son
olarak şu kadarını söyleyelim ki, Töre büyük bir
ihtimalle eski Türk dininin adıdır.
Tam manasıyla
vahdaniyetçi bir inanç sistemidir. İslamla şereflenen
boylar haricindeki Türk unsurlardan başka inançlara
kapılanların (Bulgarlar, Macarlar gibi) kimliklerini
yitirmeleri karşısında, kabul edenlerin yükselmeleri ve
varlıklarını korumaları bu yapının bir eseri olmalıdır.
Bilge
Kağan'ın diktirdiği kitabede ilk cümle "Tengri tek
Tengride bölmüş Türk Bilge Kağan" diye başlar. Ahmet
Bican Ercilasun Bey'ın açıkladığı gibi "Tanrı gibi..."
veya "Tanrı'dan olmuş Türk Bilge Kağan." Tanrı'dan geliş
inancı burada, çok açıktır. Yolug Tigin, Kol Tigin ve
Bilge Kağan'm vefatından sonra yazdığı bir ilavede:
"Hepiniz uça
vardınız, öteki aleme uçtunuz, Tanrı'daki diriliğinize
döndünüz" diyor. "Tengride tirigdekice" bu ifadenin
orjinal şeklidir. Yani Tanrı'dan gelen, Tanrı'daki
hayatına dönen bir insan ve mebde mead inanışı... Mebde
olarak Tanrı'dan gelen, Tanrımda olan, mead olarak da
Tanrı'daki diriliğe dönen yahut dönüldüğüne inanan bir
topluluk görüyoruz. Kıyamet ve yaratılış bahsini de
kitabelerden arz edelim. Kitabelerde yaratılışı tarif
ederken "Üstte gök ve aşağıda yer kılınmış, ikisinin
arasına kişioğlu kılınmış" der. Yani önce gökler sonra
yerler yaratılmış, bu ikisinin arasında da kişioğlu
yaratılmıştır.
Bu sıralama
İslami telakkiye de uyuyor. İslami telakkiye göre de
önce gök, sonra yer, sonra da Hz. Adem yaratılmıştır.
Kitabelerde yaratılış fikri böyledir. Kıyamet fikri ise
"Üstten Tanrı basmasa, alttan yer delinmese, senin
ilini, töreni kim bozabilir..." diye bir cümlede
geçiyor. Yani üstten Tanrı basmasa ve altta yer bu
sebeple delinmezse, parçalanmazsa senin ilin Tören
Bozulabilir mi? Bir bakıma kıyamete kadar senin ilin ve
Tören bakidir, denmek isteniyor. Töre'nin ilahi nizam
olduğunu düşünecek olursak bu inanışın son derece makul
olduğunu görürüz.
"Türk" adına
çeşitli manalar verilir. Kimisi "güzel" der; kimisi
"kuvvetli, güçlü, muktedir, olgunluk çağı" der. Pek çok
Türkolog tarafından söylenen bir izahı da -Bu
Türkologlar arasında Rosonyi, Eberhard, Kafesoğlu,
Gökalp, Banarlı da vardır- "Türk" adının "Törük"den
geldiği ve "Töreye uyan" demek olduğudur. Eğer bu izahı
kabul edecek olursak şöyle bir neticeye geliriz: Türk
adı Töreye uyan demek ise; o zaman Türk kelimesi bir ırk
adı olmaktan çıkar. Bir inanışın mensubları manasını
kazanır. Ve kitabelerde geçen Gök Tanrı'nın milli Tanrı
şeklinde anlaşılmasına sebep olan, "Türk Tanrısı"
ibaresi bu manasını yitirir; Töreyi kabul edenlerin
inandığı Tanrı manasıyla karşımıza çıkar ve "milli
Tanrı" olma vasfını ve ona milli Tanrı denmesine sebep
olan düşünceyi ortadan kaldırır. Ve bu izahın neticesi
olan tabii mantığa göre, Türk adı daha ziyade bir
inanışın temsilcilerine verilmiş ad olur. Dolayısıyla
Gök Tanrı ve Yehova arasında bir münasebet yoktur.
Gönül
anlayışlarından bahsettik. Bir beyit: "Gönül yay; vücut
oktur" diyor. Ok ve yay eski Türkler'de bir semboldür.
Yay, Tanrı iradesini tem-silen hakanı; ok ise bağlılık
ve kulluğu temsil eder. "Gönül yay, vücut oktur" derken,
gönül padişah, vücut tabi, vücuda bağlı diğer azalar
buna bağlı, tabidir denmek isteniyor. Bu ferdi planda
böyledir. Ailenin kurulmasına bakalım.
Bir genç kız
nişanlanıyor, nişanlı kızın adı artık nişanlı değil,
okludur. Yani bağlandı diyor. Aile kuruldu: Baba yay;
çocuklar ve ailenin diğer fertleri ok oluyor. Baba vefat
etti, miras paylaşılacak. Mirastan ailenin her bir
ferdine düşen hissenin adı oktur. Rahmetli Osman Turan
Belleten'de çıkan bir makalesinde bu meseleyi geniş
geniş izah etmiştir. Altık babaya bağlı olan o mülkün
dönüp yeni sahibine bağlandığını ve onun tasarrufuna
geçtiğini ifade ediyor.
Boyda ise;
Boy beyi yay'dır. Boyun diğer fertleri oktur. Yine yay
ve ok'un remiz manaları devam ediyor. Devlet bir manada
boylar birliğidir. Devlette ise Hakan yaydır. Hakana
bağlı olan boylar oktur. Burada enteresan bir husus var.
Bizim bugün "Oğuz" dediğimiz kelime (oğuzlar kelimesi
aslında, kelimenin etimolojik yapısı bakımından yanlış
bir söyleyiş, çünkü, Oğuz kelimesi zaten çokluk ifade
ediyor) Oklar demektir. Ben'den biz demek gibi. Bugüne
kadar gelmiş bir kelime daha Sen'den siz demek gibi,
Ok'tan Oğuz olmuş. "Oklar, hakana bağlı olan boylar"
demek. Türkler'in devlet teşkilatında bu boy teşkilatı
fevkalade mühimdir. Oğuz Destanı'nda; gök yerden
kıdemlidir. Gök yaydır, yer oktur. Böyle inanılıyor. Ve
Oğuz Han Destanı'nda Oğuz Han'ın büyük oğullarının
isimleri gök cisimlerinin adını taşıyor: Gün Han, Ayhan,
Yıldızhan şeklinde. Bu üç oğulun çocukları olan oniki
boy Bozoklar'ı teşkil eder, devletin gerçek
sahipleridir. Destan'da altın yay bulmuşlardır. Devlet
teşkilatında doğuyu ve güneyi bunlar almışlardır. Batıyı
ve kuzeyi ise küçük oğullar -gümüş okları bulan Üçoklar,
yani yer isimleri taşıyan oğullar- Dağhan, Denizhan,
-Gökhan zannediliyordu, Osman Sertkaya'nın tesbitine
göre Gölhan-Gölhan almışlardır. Yer isimleri taşıyan
küçük oğullar okla temsil edilmiş ve Bozoklar'a
bağlanmıştır. Ve bu hal devam edip gelmiştir.
Bugün hala
Çankırı yaran sohbetlerinde Bozoklar'ı ve Üçokları
temsilen 12'şer kişilik Büyük ve Küçük Başağa kolları
teşkil edilirler. Töre'ye göre, Büyük Başağa kolunun 12.
ferdi Küçük Başağa kolunun birinci ferdinden daha
kıdemlidir. Bu husus böyle gelmiş ve hala Çankırı'da
yaşıyor. Bir hususu daha arzederek misal verip
bağlayalım. Birincisi şu: Hun devleti en geniş
sınırlarını buluyor. Büyük Hun İmparatorluğu fiilen çok
büyük bir araziye yayılıyor. Fakat tesir sahası
bakımından bütün dünyayı hakimiyeti altına almış. Artık
cihan hakimiyeti tahakkuk etmiştir. Çin kaynaklarına
göre bir cümle aksediyor: "Okla yay bir araya geldi."
Yani töre tam manasıyla hükümran oldu demektir, ikinci
misalimiz; Sultan Melikşah devrine ait. Son derece geniş
hudutlar ve cihan hakimiyetinin fiilen tesis edildiği
bir devir. Bizans'ta (Karaköy'de) Emeviler'in kuşatması
sırasında yapılmış olan bir Arap Camii var. Hala içinde
ibadet yapılıyor. O cami harab olmuş; Melikşah tamir
ettirmek istiyor ve tamiratını yaptırıyor. Tabii
Selçuklular tesirli devlettir, Bizans bu işe boyun
eğiyor. Tamir ettirdikten sonra çok enteresandır,
geleneğe göre mihrabın sağına ve soluna Allah ve
Muhammed yazıları yazılması gerekirken, böyle yapılmamış
ve bu isimlerin yerine mihrabın üzerinde ok ve yay
nakşettirmiştir.
Söylemek
istediğimiz şu: Ok ve yay birlikte Eski Türkler'de
tevhid sembolü olarak kullanılmıştır. Bilindiği gibi
yay'ın bu manası İslam'da da Miraç hadisesinde vuslat
anının tasvirinde görülür. |