1.
Suriye Türklerinin Kısa Tarihçesi
Suriye, Asya’da Müslüman bir Arap ülkesi olarak
tanımlanıyor. Bu ülkede Müslümanların - ve hatta
insanların - yaşama hakkına ne kadar sahip olduğunu
tartışmak yalnış olmaz. Ortadoğu’da bulunan Suriye bu
coğrafyada yer alan pek çok ülke gibi çok dinin
(mezhebin), ırkın, dilin bulunduğu demografik bir
yapıya sahiptir. Bugünkü Türkiye -Suriye ilişkilerini
ve Suriye’de yaşayan Türklerin durumuna geçmeden önce
Suriye’deki tarihi seyri ve bu seyre bağlı olarak
Türklerin buraya gelişlerini gözden geçirelim.
Suriye, bulunduğu coğrafi konum itibariyle; doğu ve
batıyı birleştirdiğinden Anadolu’nun tabii bir
uzantısı olmasından ötürü hem doğu ve hem de batıdaki
devletlerin ilgi odağı olmuştur. Sümerler, Asurlular,
Makedonyalılar ve Romalılar Suriye’de hakimiyet
kurmuşlardır.
İslamiyet’in doğuşundan sonra bölgede, Hz. Ömer’le
başlayan bir İslami hareket görüyoruz. Bu durum, Emevi
ve Abbasi hanedanlıkları zamanında da devam etmiştir.
Türklerin bugünkü Suriye’ye gelişleri ise, 11. yy’dan
başlayarak 19. yy sonlarına dek sürmüştür. Türklerin
buraya gelen kolu, Oğuzlar’ın Türkmen olarak anılan
kısmıdır. Türklerin bölgeye gelip yerleşmeleri, Büyük
Selçuklu Devleti’nin Gazneliler’le yaptığı Dandanakan
Savaşı sonrası olmuştur.
Büyük Selçuklu Devleti, bu savaştan sonra özellikle
1063 yılından itibaren kendi hayat tarzlarına uygun
buldukları bu bölgeye yerleşmeye başladılar. Özellikle
Halep, Lazkiye, Trablusşam ve Asi Irmağı vadisi
boyunca Hama, Humus ve Şam bölgesinde bu yerleşme
yoğunluk kazanmıştır.
Türklerin buraya yönelik akınları Afşin ve Sandık
Beyler komutasında Halep’e kadar devam etmiştir.
1069-1070 yıllarında ise Kurlu ve Atsız Beyler, Güney
Suriye’yi tamamen ele geçirmişlerdir. Nihayet Sultan
Melikşah, 1078 yılında Tutuş’a Suriye Selçuklu
Devleti’ni kurma emrini vermiştir. Oğuzların Yıva Boyu
ile Bayat, Avşar, Begdilli, Döğer ve Üçoklar oymakları
Şam ve Halep’e yerleşmişlerdir. Buradaki Türk boyları,
1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin
Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek
Haçlılara karşı bölgeyi savunmuşlardır.
Selahattin
Eyyubi’nin ölümünden sonra bölgeye bir başka Türk
devleti olan Memluklular hakim olmuştur. Anadolu’ya
hakim olan Türkiye Selçuklu Devleti ise, 1243 yılında
Moğollarla yaptığı Kösedağ Savaş’ını kaybetmesi
sonrası ağır Moğol baskısı altında kalmıştı. Bu baskı
sonucu özellikle Kayseri ve Sivas’ta yaşayan
Türkmenler, Memluk Sultanı Baybars zamanında Suriye
bölgesine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Suriye’ye gelip
Şam’a yerleşen Türkmenler, İlhanlı hükümdarı Ebu Said
Bahadır Han’ın ölümünden sonra çıkan siyasi
karışıklıktan faydalanarak 1337’de Elbistan civarında
Dulkadiroğulları beyliğini kurmuşlardır.
Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık’ta
Memlukluları yenerek bu günkü Suriye topraklarını
Osmanlılara bağlamıştır.
1918 sonuna
kadar da bu bölgedeki Türk hakimiyeti, kesintisiz
olarak 402 yıl sürmüştür. Bu sürede bölge sakinleri,
derin Türk kültürü etkisi altında kalmıştır. Bu etki
kendisini en çok dil konusunda göstermiş; Suriye
lehçesi en fazla Türkçe kelime içeren Arab lehçesi
olmuştur.
I. Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde
kalan Şam, Trablus ve Halep eyaletleri şeklinde
yönetilen Suriye, Türk yönetimi altında kültürel,
sosyal ve ekonomik açılardan kalkınmış ve en huzurlu
dönemini geçirmiştir.
2. Suriye’nin
Türkiye’den Ayrılması
Ortadoğu’daki Osmanlı toprakları, Sykes-Picot
Andlaşması ile paylaşılmıştır. İngilizler adına Mark
Sykes ve Fransızlar adına Georges Picot tarafından
1916 yılında imzalanan bu anlaşmaya göre Fransa;
Suriye, Lübnan, Kilikya ve Musul yörelerini,
İngilizler ise; Ürdün, Irak ve Kuzey Filistin’i
alacaktı. Geri kalan Filistin topraklarında ise,
uluslararası bir rejim ve sınırları belli olmayan bir
Arap devleti kurulması kararlaştırılmıştı.
Batılı devletler, Ortadoğu üzerindeki oyunlarını
rahatça sahneye koyabilmek için sunni olarak ortaya
attıkları “Arap miliyetçiliği” ile Türk hakimiyetinde
asırlarca huzur içinde yaşamış Türk ve Arap
milletlerini birbirine düşürmeye çalışmışlardır.
“Büyük
Arabistan”, “Büyük Suriye” hayalleri peşinde koşan
Arap milliyetçilerinin Sykes - Picot anlaşmasından
haberleri dahi yoktu. Bu anlaşmadan başka Batılı
güçlerin Araplara karşı ikinci oyunu, Lord Balfour’un
Filistin bölgesine Yahudilerin yerleşeceği kararını
açıklamasıyla ortaya çıkacaktır.
Bu gelişmelerden habersiz olan Araplar, Mondros
Ateşkes Andlaşması’na göre bölgeyi paylaşan İngiliz ve
Fransızlarla işbirliği ve pazarlık yapıyorlardı.
Bölgede yaşayan Türkler ise, hemen Halep ve Lazkiye’de
müdafa kuvvetleri kurup işgalcilere karşı mücadele
vermişlerdir.
Araplar, ancak I. Dünya Savaşı sona erdiği zaman
yapılan vaadlerin boş olduğunu anlayabilmişlerdir.
İngiltere ve Fransa arasında 23 Aralık 1920’de
imzalanan San Remo Andlaşmasına ile Suriye ve
Filistin, Fransız mandasına bırakılmıştır. Manda
kararı, 29 Eylül 1923’de Milletler Cemiyeti tarafından
kabul edilmiştir.
Fransızların 1936 yılında Vionet Antlaşması ile
Suriye’ye bağımsızlık vermesi üzerine Türkiye de 1920
Ankara İttilafnamesini uygulamaya koymuş; uzun ve
çetin aşamalardan sonra Hatay Türkiye’ye katılmıştır.
3. Hatay’ın
Anavatan’a Katılması
Hatay
sorunu, Türk-Fransız ilişkilerinde olduğu kadar
Atatürk dönemi Türk dış politikasında da önemli bir
yer tutar. Sancak olarak anılan Hatay nüfusunun
çoğunluğunu Türkler teşkil ettiği için bu bölge,
Misak-ı Milli sınırları içine alınmıştı. Ancak ağır
Milli Mücadele şartlarından dolayı Fransa ile ateşkes
sağlayan Ankara İtilafnamesi ile Suriye sınırları
içinde kalan İskenderun sancağına özel bir statü
verildi. Ankara hükümeti, itilafnameye, Sancak’taki
Türk unsurun çıkarlarını koruyacak ve bölgeye
muhtariyet verilmesi için zemin hazırlayacak hükümler
koydurmuştu. İtilafnamenin 7. maddesine göre;
“İskenderun mıntıkası için özel bir idari rejim
kurulacaktır. Bu bölgenin Türk ırkından olan
sakinleri, kültürlerinin gelişmesi için her türlü
kolaylıklardan yaralanacaklar ve Türkçe serbest
olacaktı”.
20 Ekim
1921 tarihli itilafname ile Sancak, Suriye’nin
eğemenliğine verilmişti. Bu esnada Suriye’de Fransız
mandası devam ediyordu. Fransa’nın 1936 Eylül’ünde
Suriye’ye bağımsızlık vermesine kadar Türk-Fransız
ilişkileri iyi devam etti. Fransızların Suriye’den
çekilmesi sonrası Sancak statüsünde Türkler lehine
değişiklik yapılması gerekmekle birlikte bu durum
gerçekleşmedi. Fransa, Suriye’den çekilirken Sancak
üzerindeki yetkilerini de Suriye’ye devretti.
Beklemedik bu durumu, Ankara hükümetinin kabul etmesi
mümkün değildi. Hemen harekete geçerek 9 Ekim 1936’da
Fransa’ya bir nota vererek Suriye ve Lübnan’da olduğu
gibi İskenderun Sancağı’na da bağımsızlık verilmesini
istedi.
Fransa ise 1921 İtilafnamesi’nde böyle bir husus
olmadığı ve ayrıca Suriye’nin toprak bütünlüğünü
bozacağı gerekçesiyle Türkiye’nin isteğini geri
çevirdi. Atatürk, bu konuya verdiği önemi 1 Kasım
1936’da TBMM’nin yeni çalışma döneminin açılışında;
“Sancağın Türkler’in öz yurdu olduğunu belirten
konuşmasıyla” ifade etmiştir.
Siyasi
faaliyetler devam ederken Türkiye diplomatik
girişimlerde bulundu ve Antakya’da bir başkonsolosluk
açtı. Diğer taraftan Hatay sorunu, Fransa ve Türk
hükümetlerinin isteği üzerine Milletler Cemiyeti’ne
götürüldü. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nden Sancak’ın
kaderi konusunda Türk-Fransız ihtilafı ve Sancak
Türklerinin güvenlik sorunlarını olağanüstü bir
toplantı ile görüşmesini istedi. Konu 14 Aralık
1936’da Milletler Cemiyeti’nde görüşülmeye başlandı ve
İsveç temsilcisi Sandler’in isteği ile konunun
görüşülmesi 1937 yılına bırakıldı.
1937
yılında tekrar başlayan görüşmeler sonucunda bir
Sancak satüsü hazırlandı.
Buna göre; Sancak içişlerinde bağımsız iken;
dışişleri, maliye ve gümrük konularında Suriye’ye
bağlı olacaktı. Suriye ile Sancak arasında her hangi
bir sınır bulunmayacak; Sancak’ın toprak bütünlüğü,
Türkiye ve Fransa’nın garantörlüğü altında olacaktı.
Bu statü, seçimlerin yapılacağı ve halkın kendi
parlomentosunu oluşturacağı güne kadar geçerli
olacaktı. Böylece seçimlere kadar Sancak, bir
anayasaya sahip ve özel statülü bir bölge olarak
tanınmış oluyordu.
Sancak’taki
olaylar bu şekilde gelişirken Avrupa’da yeni bir genel
savaşın çok yaklaştığını gösteren olaylar yaşanıyordu.
Yeni bir dünya savaşı tehlikesinin belirmesi,
Fransa’yı, Türk isteklerine karşı daha ılımlı
davranmaya sevk etti ve iki devlet arasında bir
anlaşma yapılarak Türkiye ve Fransa’nın Sancak’a
2.5000’er kişilik kuvvet göndermeleri kararlaştırıldı.
Buna dayanarak 5 Temmuz 1938’de Türk kuvvetleri
Sancak’a girdi. Sancak içişlerinde bağımsız olduğu
için hemen seçimlere gitme kararı aldı. 13 Ağustos
1938’de seçimler yapıldı. Türkler 40
milletvekilliğinden 22’sini aldılar. Meclis, 2 Eylül
1938’de ilk toplantısını yaptı ve “Hatay
Cummhuriyeti’nin kurulduğunu” ilan etti. Meclis
başkanlığına Tayfur Sökmen ve başbakanlığa da
Abdurrahman Melek seçildi.
23 Haziran
1939’da Türkiye ile Fransa arasında yapılan bir
anlaşma ile Hatay’ın Türkiye’ye katılması kesinleşti.
Aynı gün toplanan Hatay Millet Meclisi de Türkiye’ye
katılma kararı aldı. 24 Temmuz 1939 tarihinde son
Fransız askeri de çekildi. 1939 Temmuz’unda 3711
sayılı kanun ile Hatay, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir
ili olmuştur.
4. Suriye
Türklerinin Durumu
4.1. Türklerin Yoğun
Yaşadığı Bölgeler
Hatay’ın
anavatanla birleşmesi sonrası Suriye’de yaşayan
Türklerle ilgili Türkiye ve Suriye arasında bir
görüşme ve anlaşma yapılmamıştır. Böylece bu ülkede
yaşayan soydaşlarımızın siyasi ve kültürel hakları
hukuki bir zemine oturtulamamıştır. Bu konudaki Türk
hükümet ve dışişleri yetkililerinin tavrı, Suriye ile
ilişkilerin bozulabileceği veya Suriye Türklerinin
daha fazla baskıya maruz kalabileceği endişelerinden
hangisine dayandığı pek net değildir. Ancak kesin olan
bütün bunlara rağmen Türkiye - Suriye ilişkilerinin
çok sağlıklı olmadığıdır. Suriye Türkleri, ferdi
kaçışların dışında, 1945, 1951, 1953 ve 1967
yıllarında Türkiye’ye toplu olarak göçmüşlerdir.
Sayıları kesin bilinmeyen bu göçmenler, Kırıkhan,
iskenderun ve Adana’ya yerleştirilmişler ve 1977’de
Kırıkhan ve 1994 ise, İskenderun’da Bayır-Bucak
Türkleri Yardımlaşma Derneğini kurmuşlardır.
Bugün
Suriye’deki Türkler yoğun olarak Lazkiye ve Halep
civarında yaşamaktadır. Ayrıca başta Şam olmak üzere
diğer bölgelerde de azınlık halinde Türkler
bulunmaktadır. Lazkiye, Suriye’nin en büyük liman
şehri olma özelliğine sahiptir. 1950 yılından sonra
ise büyük bir gelişme göstermiştir. Bundan dolayı
şehirde mevcut olan Türk nüfusuna ek olarak Türkmen
köylerinden çok sayıda insan şehir merkezine göç
etmiştir. Lazkiye merkezi ve civarında toplam 265 Türk
köyü bulunmaktadır.
Bölgede Osmanlı hakimiyeti sürerken Antep, Urfa, Hatay
gibi Türk nüfus bölgelerinin idari olarak merkezi
Halep şehriydi. Halep bugün hala Türk mimari ve sanat
eserleri ve sokaklarında Türkçenin konuşulduğu bir
şehir görünümüne sahiptir.
1906
yılında yayınlanmış olan Halep Vilayeti salnamesinde
şehrin nüfusu 116.248 olduğu ve bunlardan 80.113’nün
Müslüman olduğu görülmektedir. Bu Müslüman nüfusun en
azından yarısını Türklerin oluşturduğunu söylemek
mümkündür. Aynı salnamede Türkçe mahalle isimleri de
sayılmaktadır. Halep şehrinde bulunan Türk mahalleleri
dışında bu bölgede 350 Türk köyü bulunmaktadır. Halep
bölgesinde 200.000, Lazkiye bölgesinde 150.000,
Telkele yöresinde 50.000, Kunteyra yöresinde 100.000,
muhtelif diğer bölgelerde de 300.000 olmak üzere,
Suriye topraklarında yaşayan Türk nüfusu 1 milyon
olarak tahmin edilmektedir.
Suriye Hükümeti, Arap milliyetçiliği anlayışıyla nüfus
sayımları sırasında Suriye’de yaşayan Türkleri de
Müslüman adı altında kayıt ettirdiği için, oldukça
geniş bir alana yayılmış olan Türklerin kesin sayısı
bilinmemektedir.
4.2. Türklere
Uygulanan Asimilasyon Politikası
Suriye’nin
izlediği Araplaştırma politikası nedeniyle burada
yaşayan Türkler hızla milli benliklerini
kaybetmektedirler. Türklerin yoğun olarak yaşadığı
bölgelerden birisi olan Halep, Milli Mücadele sürerken
“Misak-ı Milli” sınırları içine alınmak istenmiş ve
burada “Kuvay-ı Milliye” teşkil etmiş; ancak 20 Ekim
1920’de Ankara İtilafnamesi’nin imzalanmasıyla bu
bölge, Fransız mandası olan Suriye’ye terk edilmiştir.
Suriye’de
Fransız mandası sürerken Halep’te, 1922’de, “Doğru
Yol” adlı Türkçe bir gazete çıkarılmaya başlanmıştır.
Bu gazetenin yayını 1926’a kadar devam edebilmiştir.
Daha sonra yine Halep’te “Vahdet Gazetesi” ve haftalık
“Yeni Mecmua” yayınlanmış ve bu dergi “Yeni Gün” adını
alarak 1936’ya kadar yayın hayatına devam etmiştir.
Ancak bu tarihten sonra Suriye’de her türlü Türkçe
yayın yasaklanmıştır.
Büyük
elçilik ve konsolosluklar dışında hatta vatandaşlar
tarafından dahi posta ile gönderilen kitap, mecmua
gibi Türkçe yayınlar PTT idaresi tarafından
sahiplerine verilmemekte ve yok edilmektedir. Bugün
Suriye’de 1 milyon civarında Türk yaşamasına rağmen
varlıkları hükümet tarafından tanınmayan, okulları,
yayın organları, dernekleri olmayan bir azınlık olarak
yaşama mücadelesi vermektedir. Türklerin Türkiye
sınırına yakın yerlerde oturmaları Suriye
Hükümetlerinin onlara şüphe ile bakmalarına yol
açmıştır. Suriye sınır bölgesinde yaşayan bu Türkleri
geri çekerek 10 km’lik bir şerit halinde Arap
köylüleri yerleştirmektedir. Türklerin büyükelçilik ve
konsolosluklarla dahi ilişkileri kesilmeye
çalışılmaktadır. Suriyeli idarecilerin baskı ve
zulmünden korkan Türkler de daha başka sıkıntılara
girmemek için resmi görevlilerden uzak durmak zorunda
kalmışlardır.
Suriye’de
yaşayan Türklere karşı Araplaştırma politikası
uygulanmış, buradaki Türklerin örgütlenmemesi
Suriye’nin işini kolaylaştırmıştır. Hatay’ın anavatana
katılmasıyla Türklere uygulanan baskının da dozu
artmıştır. Türkiye’ye gitmek isteyen Türklere pasaport
verilmemiş, gizli olarak Türkiye’ye gelenler ise
vatandaşlıktan çıkartılıp, malları da gasp
edilmiştir. Türklerin yoğun olarak yaşadıkları
yerlerde dahi Türkçe eğitim yapan ilkokul
bulunmamaktadır. Okullarda eğitimin Arapça olarak
yapılması, kültürlerine bağlı olan Türklerde okumaya
karşı bir isteksizliğin doğmasına neden olmuştur.
Türkiye’de okumak isteyenler ise ancak bir başka Arap
ülkesinden Türkiye’ye gelebilmektedir.
Suriye’de
yaşayan Türklerin pekçok hakları gasp edildiği gibi
seçme ve seçilme hakları da çeşitli mazeretlerle
kısıtlanmıştır. Toprak reformu adı altında Türklerin
elinde bulunan topraklar devletleştirilerek buralara
Araplar yerleştirilmektedir.
Suriye hükümetleri nazarında Türkiye casusları olarak
kabul edilen bölge Türklerine yönelik her türlü baskı
ve sindirme politikaları sergilenmektedir. Bölgedeki
Türk varlığının izlerini silme ve Türk köylerinin
isimleri değiştirme uygulamaları yürütülmektedir.
Ayrıca aynen İran-Irak savaşında olduğu gibi
Suriye’nin katıldığı savaşlarda da Türkler, bilinçli
olarak ön saflara sürülmüşlerdir.
Suriye’de
büyük gruplar halinde yaşayan Türkler, milli
benliklerini koruyabildikleri halde küçük gruplar
halinde yaşayanlar önemli ölçüde Araplaşmışlardır. Bu
durum, İngilizler ve Fransızların Ortadoğu’yu ele
geçirebilmek için Araplara aşıladığı Türk düşmanlığı
etkisi ile bölgedeki Arap halkın aşırı fanatikleşmesi
ve Türklere karşı duygularını kin ve baskı şeklinde
yansıtmalarına dayanmaktadır. Ayrıca Suriye
hükümetlerinin bazı zamanlarda yoğun olarak uyguladığı
planlı iktisadi, kültürel ve idari baskılar yapması,
günlük konuşma dilinin Arapça oluşu, Türk radyo
yayınlarının uzun seneler boyunca Suriye’den
dinlenememesi, spor ve kültürel faaliyetlerinin
engellenmesi gibi konuları saymak mümkündür.
Suriye
Türklerine her alanda uygulanan baskı politikası
ekonomik alanda da kendisini göstermektedir. Kırsal
kesimde yaşayan Türkler genellikle ziraat, hayvancılık
ve dokumacılıkla uğraşmaktadırlar. Suriye
yetkililerinin izlediği olumsuz tavır nedeniyle
bölgede yaşayan Türklerin ekonomik durumları hergün
daha kötüye gitmektedir. Bayır-Bucak Türkmenleri,
orman köylüsü olmalarına rağmen kışın yakacak odun
bile sağlayamaz duruma gelmişlerdir.
Bölgedeki
Türklerin başarılı olduğu tütüncülük de başta
Yunanistan ve Bulgaristan olmak üzere kimi Balkan
devletlerinin de resmi ve gayriresmi uyuladığı
desteklememe, ürünü ucuza alma, üreticinin kimliğine
göre fiat verme ve ekim sahasını kısıtlama yöntemleri
ile Türklerin gelir kapısı olmaktan çıkarılmıştır.
Tütünden gelir elde edemeyen Türkler, elma
üreticiliğine başlamışlarsa da hükümetin bu ürünü çok
ucuza almasından dolayı bundan da bir gelir
sağlayamamışlardır. Bölge dağlık ve ormanlık
olduğundan çok az miktarda buğday ve arpa
yetiştirilmekte, hayvancılık ise küçük kümes ve
ahırlarda yapılmaktadır. Halep’te yaşayan Türkler
diğer yörelerde yaşayanlara göre daha iyi durumda
olmakla birlikte uygulanan toprak reformu sonucu
ellerinde büyük araziler kalmamıştır. Devlet, diğer
bütün konularda olduğu gibi tarıma verdiği kredi
kullanımında da Türklere zorluklar çıkarmaktadır.
Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşmayıp, Türkiye’de
yüksek tahsili seçenler ise döndüklerinde işsiz
bırakılmaktadırlar.
Suriye’deki Türklerde diğer ülkelerde azınlık olarak
yaşayan soydaşlarımız gibi ağır insan hakları
ihlalleri altında varlıklarını sürdürme çabası
veriyorlar. Bu çabalarında ise, çok başarılı
olduklarını söylemek mümkün değil. Suriye’deki
soydaşlarımızın bir kısmı maalesef Araplaşmaktadır.
Buna karşılık Türkiye, Suriye rejiminin baskısını daha
çok artıracağı endişesinden Suriye Türklerinin
haklarını koruyucu bir politika izlememiştir.
4.3. Türkiye -
Suriye İlişkileri
Suriye,
Hatay’ın anavatana katılmasını bir türlü hazmedememiş
ve bu bölgeyi hala Suriye haritası içinde
göstermektedir. Halbuki 22 Temmuz 1938’de Hatay’da
yapılan sayım ve seçim sonucu halkın üçte birden
fazlasının Türk olduğu belirlenmişti. Buna karşılık
Arap ve Nusayri nüfus, sadece %10’luk bir oranı teşkil
ediyordu. Nusayriler, Esad’ın Suriye’de darbe yapması
akabinde sünnilerle çatışmalarına ara vererek kendi
aralarında bir birlik oluşturma kararı aldılar. Ayrıca
Suriye ve Esad ile ilişkilerinde bir yakınlaşma
gözlendi. Suriye yanlıları, bulundukları yerlerde
taşınmaz mal alma ve nüfuslarını artırmaya özen
gösterdiler. Onların bu hareketleri, 1938 seçiminden
100 yıl sonra yeni bir seçim yapılacağı iddiasını
güçlendiriyor.
Türkiye, böyle bir antlaşmanın varlığını açıkça kabul
etmese de Hatay konusunda attığı adımlar son derece
dikkatli. Devlet, aldığı son kararla Hatay’a tayin
edeceği kamu personelini özel bir güvenlik
soruşturmasına tabii tutuyor. Ayrıca Milli İstihbarat
Teşkilatı’nın Hatay’da bir süredir sayı olarak
normalin üstünde elemanı mevcut.
Suriye,
Türkiye’ye yönelik faaliyetlerini hem gizli hem de
açık yollarla sürdürmektedir. Bu kapsamda; PKK’ya
açıktan destek vermekte, Hatay’ın bazı yörelerinde
Nusayrilere finasman destek sağlayarak mülk
edinmelerini temine çalışmakta (ancak Suriye’deki
baskı rejimin yakından tanıyan Nusayriler, Türkiye’yi
tercih ediyor), Hatay’lı gençlere Suriye
üniversitelerinde kontenjan ayırmakta ve karşılıksız
burslar sağlamaktadır.
Suriye’nin
Türkiye güvenliği aleyhinde çaba ve hareketleri yeni
bir olay değildir. 1960’lı yılar sonu ile 1970’li
yıllar başlarında Marksist-Leninst Türk örgütlerine
destek veren Suriye, Ermeni Terör örgütü ASALA’ya da
destek sağlamıştır. Bunun üzerine Türkiye, 1983’te bu
ülkeye bir nota vererek ASALA militanlarının Suriye
topraklarından çıkartılmasını istemiştir. Ancak buna
karşılık Suriye, bu tarihten sonrada PKK’ya her türlü
lojistik, silah ve askeri eğitim desteği sağlamıştır.
Suriye’nin
en önemli stratejik hedefi, Hatay’ı geri almak
olmasının yanısıra Suriye-PKK ilişkilerinden Esat
ailesi, büyük meblağda gelir sağlamaktadır. Suriye,
Bekaa Vadisi üzerinden yaklaşık 4 milyar dolarlık bir
uyuşturucu ticaretini kontrol etmekte ve ABD’ye giden
eroinin yaklaşık %20’si Suriye kontrolündeki alandan
sağlanmaktadır. Suriye, teröre verdiği desteğin
sebebini Türkiye’nin su kaynaklarında denetim
kurmasını engellemek olduğunu iddia etmektedir. Ancak
bu iddia, gerçeği pek yansıtmamaktadır.
Suriye ve
yanısıra Irak’ın suların kullanımı konusunda ortaya
attıkları projelerine dayanarak açıkladıkları gibi
sulanabilir tarım arazileri gerçeği
aksettirmemektedir. Her iki ülke de bu konuda
uluslararası destek arama yoluna gitmişler, böylelikle
Türkiye üzerinde ekonomik ve siyasi baskı oluşturmaya
çaba harcamışlardır.
Su sorunu, her ne kadar Suriye tarafından çıkarları
için kullanılan yapay bir sorun olsa da, yakın
gelecekte Türkiye’nin Ortadoğu politikası üzerinde
duracağı konulardan en önemlisini oluşturacaktır.
Çünkü; söz konusu ülkeler ve araştırma merkezleri,
konuyu maksatlı olarak; “Ortadoğu - su” denkleminden
çıkarıp “Ortadoğu - su - savaş” denklemine çevirip
savaş seneryoları yazmak istiyorlar. Böylece bölge
üzerinde çıkarları olan ülkeler, Suriye ve Irak’la
ilişkileri bozuk bir Türkiye’nin bu sorunlarla
uğraşırken amaçlarına ulaşmak istemektedirler.
1987’de
Suriye ile imzalanan Güvenlik ve İşbirliği
Antlaşmasına rağmen Suriye, her zaman Türkiye’ye karşı
terörizmi kullanmıştır. 1 Ekim 1989’da dönemin
Başbakanı terör konusunda Suriye’yi suçladığı için 21
Ekim 1989’da buna misilleme olarak 2 Suriye Mig uçağı
Hatay’ın Samandağı ilçesinde Türkiye sınırını geçerek,
Tapu - Kadastro uçağını düşürmüş, 2 pilot ve 3
teknisyenin ölümüne sebep olmuştur. Yine aynı yıl,
Esad’ın kardeşi Cemil Esad, bölgede bir Kürt devleti
kurulması gerektiğini ve bu devletin Güneydoğu
Anadoluyu da içine alması gerektiği ve Suriye
yönetiminin PKK’ya her türlü desteği sağlayabileceği
şeklinde bir demeç vermiştir. Aralık 1989’da Suriye
Enformasyon Bakanı Salman, Kıbrıs’lı Rum gazeticilere
Hatay’ın bir Arap toprağı olduğunu, ancak sorunun kısa
sürede çözümlenemiyeceğini ifade etmiştir. Buna
karşılık Türkiye, sadece İçişleri Bakanı Abdülkadir
Aksu’nun Suriye ziyaretini iptal etmekle yetinmiştir.
5. Türkiye’nin
Suriye Türkleri Politikası
Türkiye’nin güneyinde yer alan Suriye, uzun yıllar
Türk idaresinde kalmış bir ülkedir. Bu ülke, I. Dünya
Savaşı sonrası şartlarda Osmanlı topraklarının
paylaşımı sırasında Fransız payı veya nüfuzuna düşen
bir bölgedir. Bu bölgede kurulan Fransız manda
yönetimi, gerekli şartları hazırladıktan sonra 1936’da
Suriye’ye bağımsızlık vermiştir. Milli Mücadele
sırasında Türklerin yoğun yaşadığı Halep bölgesi de
Misak-ı Milli sınırları içine alınmak istenmiş ise de,
daha sonra Fransa ile yapılan görüşmeler sonucu bu
karardan vazgeçilmiştir. Fransa’nın mandası olan
Suriye’ye bağımısız verdiği dönemde özerk statüdeki
Hatay’ın da Suriye’ye katılması gündeme geldiyse de,
Türkiye, buna izin vermemiştir. Türklerin yoğun
yaşadığı bir bölge olan Hatay, bir dizi diplomatik
faaliyet sonrası Hatay’ın anavatana katılmasını
sağlamıştır. Bunun üzerine Suriye, Türkiye ve Türklere
karşı bugün dahi etkisi süren büyük bir husumet
beslemiş ve Türkiye alehtarı her türlü eylemi
desteklemiştir. Bu husumetten Suriye sınırları içinde
yaşayan Türkler de nasibini almıştır. Suriye
Türklerinin 1936’dan itibaren Türkçe konuşma ve
yazmaları yasaktır. Her türlü kültürel haklardan
mahrumdurlar ve büyük bir ekonomik baskı altında
bulunmaktadırlar. Ayrıca her türlü asimilasyona tabii
tutulan soydaşlarımıza, özellikle Türk sınırına yakın
bölgelerde iskan izni verilmemekte ve buralarda
yaşayanlar da zorla başka yerlere göç ettirilmektedir.
Hatay istisna tutulursa Cumhuriyet döneminde
Türkiye’nin Suriye Türklerine yönelik bir
politikasından bahsetmek mümkün değildir. Buna
karşılık Suriye, 12 Eylül 1980 öncesi terör
eylemlerinden Asala’ya ve PKK’ya kadar Türkiye’ye
zarar verebilecek tüm faaliyetlere açıktan veya gizli
olarak sürekli her türlü desteği vermektedir.
Suriye’nin bu uluslararası hukuka aykırı ve komşuluk
haklarına sığmayan düşmanca tutum ve alışkanlığını,
zaman zaman da kendi halkının dahi bizar olduğu
antidemokratik rejim ve dikta yönetimine bağlamak daha
uygun olacaktır.