|
RUSYA’NIN KIRIM VE KAFKAS’TAKİ DEMOGRAFİK SİYASETİ
Siyasi ve
askeri başarılarla ele geçirilen yeni topraklarda kalıcı
hakimiyetler kurmanın en önemli faktörlerinden birini
demografik politikaların oluşturduğu bilinmektedir.
İnsan unsurunun hükmetme kavramıyla yakın ilişkisi
dolayısıyla her devlet, zapt ettiği bölgelerde öncelikle
kendi hükümlerinin yürütülmesine yardımcı olacak nüfusu
temin etmeye çalışır. Bu bakımdan tarihe baktığımızda,
başarılı fetihlerin aynı zamanda başarılı demografik
yöntemler demek olduğunu kolayca fark ederiz. Coğrafi
bölgelerin zaman içerisinde uğradığı kimlik değişimi de
bununla ilgilidir. Öte yandan siyasî, idarî, iktisadî ve
hatta askerî kolonizasyon hareketlerinin de hedefi,
öncelikle demografik üstünlük sağlamağa yöneliktir.
Zaten bu çeşit politikalar ya demografik üstünlük
sağlamak ya da bu üstünlüğü geliştirmek maksadı
gütmektedir. Burada sözkonusu göç ve iskan faaliyetleri
sırasında tatbik edilen politikaların niteliğinin,
milletlerin kültürleri ve hayat anlayışlarıyla
bağlantılı olduğunu hatırda tutmak gerekir.
Büyük
fetihler yapmış milletlerin tarihlerinde göç ve iskan
faaliyetleri çoğunlukla görülmektedir. Rus tarihi de
böyle hadiselerle doludur. Rusların uyguladıkları göç ve
iskan politikaları umumiyetle Türk dünyasını yakından
ilgilendiren ve Türkler aleyhine gelişmiş olan
politikalardır. Temeli baskıya, zulme ve soykırıma
dayalı olan bu politikaları, normal yerleşim
siyasetleriyle bir tutmak mümkün değildir. Rusya’nın
izlediği iskan siyaseti öncelikle bir toplumsal
kompleksin ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.
Avrupa’nın Rusları hor görmesinden ve onları Asyalı
kabul etmesinden dolayı kırgınlık duyan Panislavist
Ruslar, Asya’da batı taklitçiliğini değil,
medeniyetçiliğini temsil ettiklerini iddia
etmekteydiler. Bu düşünceyle beraber üstünlük iddiasına
kutsiyet kazandırılması yolu seçildi. Rus siyaseti
doğulu milletler üzerinde hakimiyet kurmasının kendisine
yüklenmiş ilahi bir yükümlülük olduğu iddiasındaydı.
Dolayısıyla gayri Rus olanları Ruslaştırmak bu görevin
gereği gibi algılanıyordu. Tatbik edilen sömürge
politikaları da ilahi hakkın tezahürü sayılmaktaydı.
Böylece Türk
dünyası aleyhine yapılan istilalara dini bir kimlik
kazandıran Ruslar askeri başarılarla birlikte ele
geçirdikleri bölgelerde çeşitli demografik yöntemler
uygulayarak zaferlerini kalıcı kılmak istediler. 1989
sayımına göre Türklerin ata yurdu olan bazı yerlerde
Türk nüfusunun %2 civarında olması, Adige Özerk
Bölgesi’nin gerçek sahiplerinin buradaki nüfusun
%22’sini teşkil etmesi Karaçay Çerkez mıntıkasında en
kalabalık nüfusu % 42 ile Rusların teşkil etmesi rejim
ayırımı gözetilmeden iki asır boyunca takip edilen bu
politikaların ürünüdür.
Elbette
nüfusun sadece sayısal oranları sömürgeleştirme
hareketlerinin gerçek boyutlarını vermeye yetmez. Bir de
bu nüfusun yerleştiği yerlerin önemine, ülke yönetimi
içerisindeki payına ve iktisadi gücüne bakmak gerekir.
Şayet nüfusun kalitesi açısından olayları seyretmek
imkanına sahip olsaydık çok daha etkili bir sömürge
siyaseti ile karşı karşıya kalmış olurduk. Mesela 1921
yılında Azerbaycan’da Türklerin %17’si şehirlerde
yaşarken, Rus nüfusun %63’ü şehirlerde oturmakta idi.
Bilindiği
üzere Rusya’nın Türk dünyası üzerine genişleme ve
yayılma politikasının dönüm noktalarını 1552 yılında
Kazan’ın, 1556’da da Astarhan’ın istilaları
oluşturmaktadır. Bir süre bu bölgeleri hazmetmeye
çalışan Çarlık Rusya’sı sonraki yüzyıllarda önce
kuvvetini artırdı, kolaylıkla bertaraf edeceği
rakiplerle uğraştı ve nihayet XVII. Yüzyılın başında
Osmanlı Devleti ile mücadele etmeye kendisini hazır
hissetti. Bunun ardından Rusya ele geçirdiği Doğu
Kafkasya, Kazan, Astarhan ve Kırım arazilerinde
öncelikle Türk-İslâm nüfusun etkisiz hale getirilmesi
maksadını gütmüştür. Kırım ve Kafkasya’da 1783’lerde
başlayan bu yöntemleri böyle tasvir edebiliriz.
1. Savaş ve
isyan gibi askeri siyasi olaylar bahane edilerek imha ve
katliamlara girişilmesi.Gerek Kırım’da gerekse
Kafkasya’da meydana gelen Türk Rus savaşları, çoğunlukla
Rus katliamlarının gerekçesini oluşturmaktaydı. Daha
1771 yılında Kırım ve civarını ele geçiren Rusların
zulmünden korkan Osmanlı taraftarı halk dağlara
çekilmiştir. Bu sırada binden fazla Türk şehir, kasaba
ve köyü tahrip edildi. Sonraki yıllarda bu arazilerde
olan savaş ve isyanlar sonucu Türk-İslâm nüfusu
azaltıldı.
Rusya’nın
katliamları demografik üstünlük kurma yollarından biri
kabul edilmesine misal olmak üzere 1816 yılında
Kafkasya’daki Rus başkumandanlığına getirilen
Yermolof’un icraatlarını zikredebiliriz. O ileri hareket
sırasında köyleri yaktırıyor, kadınları ve çocukları
kurşuna dizdiriyor ve şöyle söylüyordu "Kafkasyalı bir
çocuğun asılması yüz Rus askerinin sağ kalması
demektir." Kısaca Sovyet rejiminin ilk çeyrek
yüzyılındaki imha siyasetinin boyutları inanılmaz
ölçülere varmaktadır. Sadece rejime muhalif olanlar
değil, Türk-İslâm nüfusun aydın tabakası birer birer
gerçek dışı bahane ile ya katlediliyor ya da zindanlarda
çürütülüyordu. Azerbaycan’ın liderlerinden olan
Nerimanov "Bolşevik olan bir Müslüman’a dahi aman
verilmedi" demekten kendisini alıkoymamıştı.
2. Zaptedilen
bölgelerde Rus idaresi kurulmaya başlarken yerli halkın
ülke dışına, özellikle Osmanlı topraklarına göçürülmesi.
Rusya’nın demografik istilasının bu ikinci safhası
birincisi ile doğrudan ilgilidir. Savaş sırasında imha
edilmeyen nüfusun, meydana getirilen tedhiş ortamından
ürkerek işgale uğrayan memleketlerden kaçmaları
amaçlanmaktaydı. Nitekim 1784’te Potemkin, Kırım
Türklerine bir takım haklar vadeden beyannamesinin
ardından "dağlık ve çöl mıntıkalarındaki bütün
Tatarların yarımadadan uzaklaştırılması" için bir
günlük süre tanıdı.
Politikanın
hedefi sadece düşmanlık gösteren bir unsur olan
Türklerden bölgeyi temizlemek ve burasının bir Rus yurdu
halini alması idi. Gerçekten de ilk olarak deniz
kıyılarına iskelelere ve limanlara yakın olan yerlerdeki
halk yapılan tazyiklere dayanamayarak mal ve mülkünü yok
pahasına satıp, Osmanlı devletine göç etmek zorunda
kaldılar. Ruslar göçü hızlandırmak için özellikle
verimli topraklardaki Türkleri birer köle haline
getirici yollara baş vurdular. Bazı dönemlerde Rus
devleti arazilerin birden boşalıp harabe haline
gelmesinden endişe ederek bunlara mani olmaya başlasa
da, II Aleksandır tarafından mahalli yöneticilere
gönderilen emirlerde " Tatarların göçlerini gizli veya
açık bir şekilde mani olmak asla uygun değildir. Aksine
gönüllü olarak yapılan bu göç hareketi Kırım’ı
istenmeyen unsurlardan temizleyecektir " diyordu.
Kafkasya’daki
tehcir hareketleri Kırım’a nazaran biraz daha geç
başlamıştır. Göçler sadece XIX. yüzyıl ortalarında yoğun
bir şekil almıştı. Bu zamana kadar Ruslar Müridizim
hareketini bertaraf ettikten sonra Kafkas Müslümanlarına
tehcir siyasetini uygulayabilmişlerdi. Burada Osmanlı
devletine göçün hızlanması için iki yol teklif
olunmaktaydı. Rus çoğunluğunun olduğu Volga boylarına,
Batı Sibirya dolaylarına iskan edilmek ya da ülke dışına
çıkmak. Kafkas Müslümanları ikinci yolu seçtiler.
Gerçekten de Şamil’in teslim olmasından sonra
Kafkas’larda savaş çok acımasızca cereyan ediyordu. Öyle
ki, Rus ordusu bastığı her toprak parçasını ateşe
veriyor, onu Dağlılardan temizliyor, köy nüfusu gafil
avlandığı taktirde derhal asker muhafazasında en yakın
köylerden birine götürülüp, oradan Karadeniz sahillerine
ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Kafkasya’daki
Müslüman ahalinin mutlaka sürülmesi konusunda bölgedeki
yetkililer arasında tam bir ittifak olduğu
görülmektedir. Benzer bir uygulama Çeçenler için de söz
konusu idi. Çeçenlerin Terek’in öte tarafına sürülmesi
amacıyla bir proje hazırlanmıştı. O sıralarda Rus
ordusunda miralay olarak görev yapan Musa Kundukhov
durumu öğrenmiş, Osmanlı Devleti’ne göçü tercih etmiş ve
Çeçenlerin de buna razı olmalarını sağlamıştır.
3. Ülke
dışına çıkmayan Kırım ve Kafkasya’daki halkın Rus
nüfusun yoğun olduğu bölgelerde iskana icbar edilmeleri:
Rusya’nın izlediği en önemli demografik üstünlük kurma
yöntemlerinden birisi de ne pahasına olursa olsun Türk
İslâm nüfusu yerinden oynatmak idi. Bu metodun en
dramatik tarzlarından biri II. Cihan Savaşı yıllarında
Kırım ve Kafkasya’da tatbik olundu. Sovyet yönetimi
savaş başladıktan sonra 1941 ile 1944 yılları arasında
ya düşmanla iş birliği yapma ihtimali var veya yaptılar
gibi suçlamalarla sekiz ayrı halkı yerlerinden kopararak
Orta Asya’ya ve Sibirya’ya sürmüşlerdi. Bunlar Kırım’ın
Türkleri, Kafkasya’da yaşayan Karaçay ve Balkarlar,
Mesketi Türkleri, Çeçenler, İnguşlar ile Volga
boylarının sakinlerinden Kalmuklar idi.
4. Bölgelerin
yerli ahalisi sürgün edildikten sonra yerlere Rus
idaresine taraftar olmak üzere Avrupa ülkelerinden
göçmen getirilmişti.
5. Takip
edilen demografik yöntemlerden bir diğeri de Osmanlı
Devleti ile İran’daki gayr-i müslim nüfusu Rusya’ya göç
etmeye teşvik etmek idi.
6. Herşeye
rağmen Kırım ve Kafkasya’da kalan Türk İslâm nüfusun
idari, sosyo ekonomik ve kültürel politikalar ile
etkisizleştirilmesi suretiyle sömürgeleştirilmenin
tamamlanması.
Rusya’nın
uyguladığı demografik üstünlük tesis etmek yöntemleri
ile ilgili verilen bu bilgiler göstermektedir ki, başta
Kırım olmak üzere ele geçirilen topraklarda sömürge
düzeninin kurulabilmesi nedeniyle takip edilen
politikaların esas amaçları hiçbir zaman değişmemiştir.
Ruslar politikalarını oluştururken sadece kendilerine
fayda sağlanması hedefini gütmemiş, diğer taraftan rakip
devlet olan Osmanlılara olabildiğince zarar vermeyi
gözden uzak tutmamıştır.
Dipnotlar
- SSCB
Tarihi, Bakü 1975, I cilt, s 260-270
- Paul Hazard,
Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, Çev. Erol Güngör, I,
İstanbul 1976, s.121-122
- Reşit Bey
İsmailov Azerbaycan Tarihi , Bakü 1993, s. 10
- Tarih
Boyunca Balkanlardan Kafkaslara Türk Dünyası Semineri
İstanbul 1996,s.95
- Ethem Feyzi
Gözaydın, Kırım Türklerinin Yerleşme ve Göçmeleri,
İstanbul 1956,s.64
- John F.Baddaley,
Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil, Çev.Sedat
Özden, İstanbul1989, s.110-173
- Tadeusz
Swietochovski, Rus Azerbaycan’ı(1905-1920), Çev.Nuray
Mert, İstanbul 1988, s.160
- Mirza
Bala-Halil, Kırım, İslam Ansiklopedisi,VI, İstanbul
1955, s.757
- Tarih
Boyunca Balkanlardan Kafkaslara Türk Dünyası Semineri
İstanbul 1996, s. 99
- SSCB
Tarihi, Bakü 1975, I cilt, s 285
- Nadir
Devlet, Çağdaş Türk Dünyası, İstanbul 1989, s.217
|