MİLLETLERİN ORTA DİREĞİ : MİLLİYETÇİLİK

Prof. Dr. Özcan YENİÇERİ

Giriş

Milliyetçilik birey olmanın, yabancı ölçütleri kaldırmanın, onurlu olmanın ve kendine saygı duymanın doğal sonucudur. Milliyetçi hareketler, milletlere kendi kaderini belirleme, millî karakterini koruma ve özel vasfını insanlığın ortak mirasına katma noktasında tarih boyunca katkı sağlamışlardır. Kurtuluş savaşlarının temelindeki en büyük itici güç milliyetçilik olmuştur. Kimlik, şahsiyet, onur, kendine güven ve erdem gibi değerler de milliyetçi bir tavır ile anlamlı bir hâl almıştır. Kendi kendini yönetmek, kendi geleceğine egemen olmak düşüncesinin bir toplumda fonksiyonel hâle gelebilmesi, bireylerin kendilerinin ne olduğunu farkına varmaları ile mümkündür. Ortak kimlik, ortak heyecan, ortak kader ve bir topluma âidiyet duyma, özgürlüğün ilk şartıdır. Milliyetçiliğin, ortak değerleri bu yöndeki geliştirme yeteneğinin, her türlü duygunun önünde olduğu görülmektedir. Hatta milliyetçilik bu değerleri tutum, davranış, töre ve gelenek hâline sokarak kurumsallaştırmaktadır.

Diğer yandan milliyetçilik insanın özüne yabancılaşmasını -bir anlamda- engelleyen güçlü bir faktördür. Herder “insanların yiyip içmeye, güvence bulmaya, hareket özgürlüğüne ihtiyacı olduğu kadar, bir gruba âit olmaya da ihtiyaç duyduğu”nu söylemiştir. Bunu bulamazlarsa insanların kendilerini kopmuş, yapayalnız, küçülmüş ve mutsuz hissedeceklerini belirtmiştir. Herder’e göre, “Nostalji, tüm acıların en soylusudur. İnsan olmak demek, belli bir yerde, kendi benzerleri arasında kendini evinde hissetmek, rahat hissetmek demektir.”1

Belirli bir kültürün korunması olarak düşünülen milliyetçilik ahlâkî olarak tarafsızdır; ulusal baskıya karşı bir hareket olarak düşünüldüğünde olumlu bir ahlâkî içeriğe sahiptir. Milliyetçiliği, demokrasi ve kişisel özgürlük arzularını da üreten toplumsal, entelektüel ve ahlâkî devrimin bir parçası olarak görmek zorundayız.2

Bu yönü itibariyle milliyetçilik insanın doğasına, eşyanın yapısına uygun bir tavırdır. Dünyanın şekillenmesinde de en fazla etkisi olmuş olan bir olgudur, tarih boyunca bir yandan milletlerin özgürleşmesini sağlarken, diğer yandan toplumların evcilleştirilmesini de engellemiştir.

Milletler devlet, bireyler özgür, vatanlar bağımsız olacaksa, milliyetçilik de olacaktır. Zâten “Bugün Türkiye’de ‘Atatürkçülük’ dahil, milliyetçilik kadar benimsenmiş ve karşı çıkılmamış bir tek kavram bulmak da mümkün değildir... Bugün Türkiye’de ister dinci sağcı, ister ırkçı sağcı, isterse de ekonomik sağcı olsun, sağ cephenin sımsıkı sarıldığı kavram milliyetçiliktir. Gene, ister Marksist olsun, ister sosyal demokrat olsun, solda bulunanlar özellikle ekonomik milliyetçilik kavramını ileri sürerek ‘gerçek’ milliyetçiliği dile getirmektedir.”3

Diğer yandan milliyetçilik bugünkü cemiyette Marksizm de dâhil olmak üzere bütün ideolojilerden daha kuvvetli bir birleştirici güç kaynağı durumundadır. Siyasî ve sosyal birliğin temeli her yerde millî birliğe dayanmakta, mevcut siyasî birliktelik de ayakta kalabilmek için biran önce millet denilen sosyal bünyeyi gerçekleştirmeye çalışmaktadır.4 Milliyetçilik aleyhtarı olduklarını söyleyen bireylerin dahi çoğu kez davranışları milliyetçi, söylemleri inkârcı olabilmektedir. Bunun sosyolojik, antropolojik ve psikolojik sebepleri vardır. Bunların ayrıntılarına girmek durumunda değiliz. Ancak Türkiye’de menfaatlere âlet edilmemiş herhangi bir kavram kalmadığından; her kavram için bir yer bulmak, her kavramı da kendi yerine oturtmak imkânı olmamaktadır. İtilen, kakılan, hırpalanan ve heder edilen kavramların başında da milliyetçilik gelmektedir.

Kavramlar Niçin Yıpratılır?

Kavramların içini boşaltmaya ya da etkinliklerini sınırlandırmaya yönelik gayretlerin ivme kazanmasının çok önemli sebepleri vardır. Sosyal çözülme, depresyon, kriz, kaos zamanları aynı zamanda toplumsal “tutkal” niteliğindeki kavramların da hırpalandığı zamanlardır. Nasıl ki ağacı toprağa kökleri bağlarsa, kişinin kavramları da bireyi özelde topluma genelde ise bütün insanlığa bağlar. Hırpalanan her kavram, zihinde inşâ edilen her tereddüt ve ortaya konulan her kuşku, bireyi “ortak payda”dan ve “genel çıkar”dan biraz daha uzaklaştırır. Yerleşik olanların göçebe hâline gelmesi, ortak normların yıkılması, benzer duyguların farklılaştırılması ve nihâyet müştereklerin yok edilmesi bireylerde “anomi”, yalnızlık ve yabancılaşmaya yol açar. Gelişmekte olan toplumlarda bireylerin, kendi toplumlarına ve kültürlerine karşı büyük bir yabancılaşma tehdidi altında oldukları konusunda düşünürler arasında neredeyse fikir birliği vardır. Gelişmemiş ülke aydınlarının, kendi “öz değerleri”ni şaşılacak bir biçimde zamanın “geçerli ideolojileri”nin ve “egemen sömürgeci güçleri”nin çıkarları doğrultusunda yorumlamakla meşgul olmaları, bu sonucu doğurmuştur. Kelimelerin konuşmanın, kavramların ise düşünmenin aracı olduğu hatırlanırsa, kavramların hedef alınmasının sebebi daha iyi anlaşılır.

Birey kavramlarına yabancılaşmadan cemaatine, ailesine, kendisine ve içinde yaşadığı ülkeye yabancılaşamaz. Günümüzde bütün kavram, kuram ve kurumlar “yabancılaştırma” aracı olarak kullanılabilmektedir. Bu durum yüzyılımıza özgü ilginç bir psikososyal süreçtir. Mills’in şu satırları, bu durumun toplumsal boyutlarını ve işin sosyolojik yönünü çok güzel ifade etmektedir:

“Politika, ekonomi, aile ve dinî yaşamda, yaşamımızın tüm alan ve bölümlerinde, 18 ve 19. yüzyılın sarsılmaz gerçekleri ya yıkılmış ya da çözülmüş bulunmakta, buna karşılık çağdaş yaşamı çerçeveleyen, görenekleri belirginleştiren yeni toplumsal değerler görülmemektedir. Böylece ne kabul etme ne de reddetme imkânına sahibiz: ne isyan, ne de ümit etmek için bir şevk ve heyecanımız kaldı. Yaşamımız yön gösterici bir çizgiden yoksun bulunuyor.”5

Diğer yandan yerleşmiş düşünce kalıplarından kurtulmayı hedefleyen, her türlü bilimsel araştırma ve bilgi birikimini eleştiren ve yerleşik düzene başkaldırmayı anlatan ve tüm değerleri izafî gören postmodern bakış da bu süreci âdeta tetiklemektedir.

Kavramları suçlu ilân ederek işlevsiz bırakmak daha insanî bir düzene ulaşmada bir yöntem olamaz. Aksine bireyi; topluma, hayata, çevreye, Tanrı’ya ve dünyaya bağlayan değerlerden kopardığınız ölçüde, insanlıktan da o kadar uzaklaştırmış olursunuz. Son zamanlarda anomi ve yabancılaşmanın bireyleri bir ahtapot gibi sarmasının temelinde biraz da bu süreç vardır.

Milliyetçilik ile ilgili olarak ortaya konan yaklaşımlar da bu süreçle ilgilidir. Bunun için emperyalist güçler özde bireyleri, genelde ise bireylerden meydana gelen toplumları evcilleştirmeye milliyetçilikten başlamaktadırlar. Ruslar’ın “ayırıp buyurabilmeleri”, İngilizler’in “bölüp, parçalayıp yönetebilmeleri” büyük ölçüde milliyetçilerin yenilmesine bağlıydı. Milliyetçilik aynı zamanda her türden ekonomik, siyasî ve sosyal zaferin yakıtıdır.

Milliyetçiliğin İşlevleri

Emperyalist güçler tarafından “hasta adam” olarak nitelendirilip başkenti işgal altına alınan Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti gibi dinamik bir bağımsız devleti çıkaran hangi duygudur? Birinci ve İkinci Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı gibi üst üste onlarca yıkım ve felâket geçiren bitkin ve yorgun bir halkı, dünyanın en güçlü istilâcılarına karşı koymaya yönelten ideoloji hangi ideolojidir? Hatta Düyunu Umumiye batağına batmış, ekonomik kaynakları işgal güçleri tarafından tahrip edilmiş bir ülkede, o meşhur tâbirle “ülkenin baştan başa demir ağlarla” örülmesini hangi azim gerçekleştirmiştir? Ya da bugün varolmasını kendi dinamiklerine dayandırmayı bırakıp, kaderini ve geleceğini dışarıdan gelecek dolara bağlayan anlayışta eksik olan şey nedir?Hatta bir süre işsiz kalır kalmaz kendisini vareden, besleyen, adam eden toprakları bir “yeşil kimlik kartı” karşılığında terk etmeye hazır milyonlarca insanda olmayan duygu hangi duygudur?

Perişan ve ezilmiş kitleleri her şeye rağmen “ya istiklâl ya ölüm” diyerek ayağa hangi bilinç kaldırmıştır? Türk Kurtuluş Savaşı henüz başlamadan bir yandan sömürgecilerle dirsek temasına girip, diğer yandan umutsuzluk içinde “ya İngiliz ya da Amerikan mandası”nı savunanların hesaba katmadıkları enerji neydi? 

Bütün bu sorulara “milliyetçilik” olgusunu dikkate almadan cevap bulmak mümkün değildir. “Bir milliyetçi hareket, kendisinin üzerinde millî bir yüce otoriteye râzı olmaz.”6 Milliyetçilik, bu yönü itibariyle milletlerin bağımsızlık ve özgürlüklerinin enerji santralleri niteliğindedir.

“1904 tarihindeki Rus-Japon savaşıyla Asyalı bir milletin büyük bir Avrupalı gücü yenmesi, herhâlde pek çok Hintli’nin, Afrikalı’nın ve diğerlerinin kafasında bir elektrik şoku yaratmış, antiemperyalist direniş ve ulusal egemenlik gibi fikirleri teşvik etmiştir. Yirminci yüzyılda Asya ya da Afrika’da -Çin Hindi, Mısır, Cezayir, Suriye ya da Irak’ta- sol hareketler, eğer milliyetçi duygularla elele gitmeseler, belki de başarılı olamazlardı.”7

Anthony D. Smith, milliyetçilikle ilgili olarak şu tespitleri yapmaktadır: Dünyada kendine has tarihi, farklı kültürü, değişik gelenekleri olan çeşitli milletler yaşamaktadır. İnsanlar için kendi milletlerine bağlılık bütün diğer bağlılıklardan önce gelir. Aynı zamanda özgürlük mensup olunan millet için de anlamlıdır. Milletlerin özgürlük ve güven içinde bulunmaları, adâlet ve barışın da teminatıdır. Smith’in milliyetçilikle ilgili olarak ileri sürdüğü bu önermeler çeşitli yönlerden eleştirilebilir olsa da, söylemlerinin birçok yönden geçerli olduğu da ortadadır.

Öte yandan, milliyetçiliği öncelikle siyasî ve millî birimleri uyum içinde tutan temel bir ilke olarak görenler ya da siyasî bir düzenin üyeleri arasında ortaklığın vurgulanması için insanların simge ve inançlara bağlanması olarak değerlendirenler de, milliyetçiliğin önemli bir işlevini ifade etmiş olmaktadırlar.

Milliyetçilik kimlik ve şahsiyeti korumanın neredeyse olmazsa olmaz şartıdır. Fanon, “Biz olmayı başarıyor isek bunun sebebi, yalnızca başkalarının bizi başkalaştırmak için giriştikleri faaliyetleri kökten ve kalben reddedişimizdir”8 demektedir. Biz olmak şuuru, kendi kalmak ve başkalaştırmaya direnmek, milliyetçi bir duygunun ürünüdür.

“Milliyetçilik, birlik fikrinin derin doğurguları olmuştur. Bunlardan biri de milletin birliği ve bölünmezliği fikrini teşvik etmesidir.”9 Milletin birliği ve bölünmez bütünlüğü milliyetçi bilinç düzeyi ile yakından ilişkilidir.

Milliyetçilik: “Günâh Keçisi”

Ecrasez l’infame” (ezin günâhkârı) 18. yüzyılın sloganıdır. Bu slogan günümüzde “milliyetçi canavarın dişlerini sökmeliyiz” biçimine dönüştürülmüş, düşman olarak “milliyetçilik” alınmıştır. Çokuluslu şirketler milliyetçiliğin akılcılığa aykırı olduğunu iddia etmişlerdir.

Ünlü düşünür Isaiah Berlin, kendisi ile yapılan bir söyleşiye “Volkgeist’ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik” başlığını koymuştur.

Pierre Trudeau ise şöyle yazmaktadır: “Nazi Almanya’sına, faşist Japonya’ya, İslâmcı İran’a baktığımızda, kendi işlevini etnik ya da dinsel esaslara göre tanımlayan devletlerin, eninde sonunda şovenist ve hoşgörüsüz bir tutuma büründüğünü görüyoruz. Milliyetçiler ister solcu, ister sağcı olsun, siyasal açıdan gericidir, çünkü ortak çıkarları ‘tüm insanlar için’ yorumlayacakları yerde, bir etnik grubun ya da dinsel fikrin fonksiyonu olarak tanımlamaktadırlar.”10

Reves’e göre çağımızın insanı, insan ırkının bugüne dek karşılaştığı en korkunç trajedilerden biriyle karşı karşıyadır. Tarihin yarattığı en ilerlemeci, en yararlı akımların her biri başarısızlığa uğramış bulunmaktadır ve barbarlığın ve tiranlığın gölgesi, er ya da geç, yeryüzünde yaşayan insanların tümünü karanlığı içine alacaktır.11 T. Narin ise, milliyetçiliğin eleştirisini yaparken daha da acımasızdır: “Milliyetçilik, modern kalkınma tarihinin patolojisidir; tıpkı bireylerdeki nevroz gibi o da kaçınılmazdır.”

Yine bir kısım yazarlar “milliyetçilik duygusunun yalnız modern toplumun ürünü olduğu”nu savunmuşlardır. Buna karşılık benzer duyguların ilkel toplumlarda da varolduğunu savunan ve “kabile milliyetçiliği”nden söz eden yazarlar da çıkmıştır. Birincilerin ortaya koydukları argümanlar ne kadar güçlü ise, ikincilerinki de bir o kadar güçlüdür.

Kuşkusuz her duygunun, her ideolojinin, her dinin ya da her sistemin iyi veya kötü uygulamalarından söz edilebilir. Ancak kavramlar yalnız başına iyi veya kötü değildir, tarafsızdırlar. Kavramları iyi ve kötü yapan insanlar ve onların uygulamalarıdır. Gericilik, hoşgörüsüzlük, sadistlik, bağnazlık ya da despotluk insan doğasının bir kusurudur. Sözgelimi Trudeau’nun milliyetçiliği; “ortak çıkarları tüm insanlar için değil bir etnik ya da dinsel fikrin fonksiyonu olarak yorumladığını” söyleyerek eleştirdiğini belirtmiştik. Trudeau’nun Kanada’da aynı biçimde davrandığını görmek için çok zeki olmaya ihtiyaç yoktur. Hatta belki de Quebec’de Fransızlar’ın ayrımcılığı olmasaydı, Trudeau milliyetçilik aleyhtarı bu duygulara kapılmayacaktı. Kanada’nın bütünlüğüne duyulan hassasiyet onu böyle davranmaya itmiş olmalıdır. Ancak o bile milliyetçiliği eleştirirken aslında mikro olmasa da makro anlamda bir milliyetçilik yapmaktadır.

Diğer taraftan ortak çıkarların bütün yerine parça, millî yerine mahallî olarak yorumlanması yalnız milliyetçiliğe has bir yorumlama biçimi değildir. İlerici, evrensel, sosyalist ve hümanist görüntülü bütün ideolojilerin de benzer uygulamalar içine girdiğini pratikler tarihi bize söylemektedir. Diğer yandan içten dışa, yakından uzağa, bölgeden ülkeye, ülkeden dünyaya uzanan bir yorumlama yaşamın doğasıdır. Ayrıca faşizmin, şovenizmin, teokrasinin, vb. tiranlıkların günâhlarıyla milliyetçiliğin yargılanması da çok doğru görünmemektedir. Milliyetçilikler aynı zamanda insanîleştirici ve uygarlaştırıcı etkiye de sahip olmuştur. Bunun yanı sıra, milliyetçi siyaseti sadece gizli bir komplo ve terörizm ya da nihilizm ve totaliterlik olarak göstermek yanıltıcı olur. Bunların bazı milliyetçiliklerin özellikleri olduğuna kimse itiraz etmeyecektir... Fakat âdil olmak için bu milliyetçiliklerin geliştikleri aşırı durumları hatırlamak yerinde olur.12

Alman faşizmi, daha da özgün adıyla “nasyonal sosyalizm”, yalnız ön kelimesi ile değil, son kelimesi ile de günâhkârdır. Diğer yandan Amin Maalouf “Afganistan’daki Taliban’ın İslâmiyet’le hiçbir ilgisi olmadığını, Pol Pot’un Marksizm’le hiçbir ilgisi olmadığını, Pinochet rejiminin Hıristiyanlık’la hiçbir ilgisi olmadığını hangi hakla ileri sürebilirim?” diye yazmaktadır. Nominalist bir bakış açısından bu yaklaşımın hiç de mantıksız olmadığı ortadadır. Dinler, diller, tarihler, kültürler ve ideolojilerin defolar üzerine binâ edilemeyeceği de bir başka doğrudur. Hele hele birtakım insanlık dışı uygulamaları bir din, ideoloji ya da öğreti ile özdeş görmek bal gibi yanlıştır. Bu bir duygunun, düşüncenin, öğretinin coğrafyaya, iklime, toplumsal gelişmişlik düzeyine, vb. onlarca faktöre bağlı olarak farklılıklar arz ettiğini görmezlikten gelmek anlamını taşır. 

Kısacası milliyetçilik hem yıkıcı (komünizm için), hem de yapıcıdır (düzensizlikler içinde bulunan bir dünyada birliği sağlayarak); liberal demokrasi için hem ciddî bir tehlike, hem de onun en büyük umut kaynaklarından birisi durumundadır. Postkomünist Doğu’da “milliyetçi” olmak, liberal olmaktan faşist olmaya kadar hemen hemen her anlama geliyordu. Kezâ milliyetçiliği reddettiklerini söyleyenler ise, bunu yalnızca etnik şovenizme duydukları tepkiyi göstermek için yapıyor olabilmektedirler.13

Gerçekten de her türden ideoloji, duygu, inanç, felsefe ya da yöntem yenilebilmektedir. Bakış açısına ya da durulan yere göre ortaya konan öğretiler anlam kazanmaktadır. Pratiği olmasa bile her türden karşıt fikrin savunulacak ya da yerilecek birçok haklı ve tutarlı yanı bulunabilir.

Diğer yandan şu da unutulmamalıdır: “Çoğu basmakalıp olan birçok sosyal teori, milliyetçiliğin kökenine burjuvaziyi koymaktan ve bu siyasal teoriyi bir burjuva refeksi olarak görmekten müthiş bir tad almaktadır... Ama tarihin sıcağının içine girildiğinde, bunun böyle olmadığı, olamayacağı anlaşılmaktadır. Ulaşacağım sonucu baştan koyarsam: milliyetçilik ulusdevleti denetleyen sınıf veya sınıfların doktrinidir, onlardan hiçbirine özgü değildir.”14

Millî Devlet ve Milliyetçilik

Ernest Gellner “ulus-devletlerin oluşumunun, endüstrileşmenin ve onunla birlikte cereyan eden karmaşık işbölümünün talepleri tarafından harekete geçirilen merkezîleşme süreçlerinin kaçınılmaz sonucu olduğunu savunur.”15 “Modern insan bir krala, bir toprağa, bir inanca ya da her ne iddia ederse ona değil, bir kültüre sadıktır.”16

Giddens “önceden varolan grup kimliği biçimlerinin tersine, milliyetçilik moderndir ve aynı zamanda şu ya da bu biçimde tarih icadına izin veren matbaaya dayalı bir ulusal kamu alanının biçimlenmesine önemli derecede yaslanır” demektedir.

Kohn milliyetçiliği “bireyin ulus-devlete duyduğu üstün bağlılık durumu” olarak tanımlamaktadır. Bu şimdiye değin milliyetçiliğin yalnızca “ulus-devlet” ile ilişkilendirilen en dar tanımıdır.17 Milliyetçilik; millet bilincinin gelişmesinde ve milletlerin siyasî örgütü olan devletleşmede de son derece etkindir. “Analitik düzlemde milliyetçilik milletlerden önce gelir. Milletler devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir.”18 Diğer yandan “milliyetçiliğin millî devletin gerilemesiyle birlikte bir gerileme içine girmesi imkânsız değildir”19 biçimindeki görüşler de, milliyetçilik ve millî devletin birbiriyle olan ilişkisine vurgu yapması bakımından anlamlıdır.

Modernleşme, millet, millî kültür, millî devlet ve milliyetçilik birbirini tamamlayan, biri olmadığında diğerinin anlamsızlaşacağı kavramlardır. Sosyal bilimlerde her nedense sosyal, siyasî ve ekonomik yapıda meydana gelen gelişmelerin, geçmişte kendisini vareden kavramları geçersiz kılacağı gibi sığ bir anlayış vardır. Yâni “postmodernizm modernizmin, evrensel kültür millî kültürün, hümanizma milliyetçiliğin yerini almakta ve birincilerin etkililiği ikincilerin geçersizliği anlamına gelmekte” gibi yanlış bir anlayışla karşı karşıyayız. Hâlbuki öteden beri kavramlar ve kuramlar karşıtlarıyla birlikte varolagelmişlerdir. Bir olgunun etkililiği ve gücü zaman içerisinde değişebilmekle birlikte, hiçbir zaman diğer bir süreci bütünüyle tarihin konusu hâline getirememektedir. Bir yandan bütünleşme diğer yandan ayrışma kendi dokusu içinde her zaman olabilmiştir. Giddens bu hususta şu görüşü ileri sürer: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya çapındaki bir devletler sistemine duyulan ihtiyaç doğrultusunda Cemiyeti Akvam gibi uluslararası kuruluşların çoğalmasından, bu dönemin evrensel siyasî biçimi olarak millî devletin önemini azaltmayıp artırmaktadır.

Ancak burada egemen kılınmaya çalışılan milliyetçilik karşıtı görüşün hiç de mâsum bir niyetle ortaya konulmadığı anlaşılmaktadır. “Artık çağımızda millî bağımsızlık demode olmuş bir olgudur; karşılıklı bağımlılık dönemini yaşıyoruz” gibi fikirler, örneğin ABD ile Türkiye’yi aynı kefeye koyan bir safsatadır.20 Bu görüşte, bir anlamda küreselleşme ile emperyalizmin nasıl da özdeşleştiğine vurgu yapılmaktadır. Guibernau’nun “Ulusal güç ve sınırların ötesine taşan kurumların gelişmesinin uzun vâdeli etkisi, ulus devletin geçerliliğini kaybetmesini değil, sağlamlaştırmasını sağlamıştır”21 şeklindeki ifadesi bu konuda oldukça açıklayıcıdır.

Milliyetçilik ve Çokuluslu Emperyalizm

Kendisine saygı duyulmasını isteyen kimse, kendisinin aldatılmasına izin vermemelidir! Bugün küreselleşme ve benzer iddialarla yereli ve yerliyi, özü ve özneyi, daha doğrusu milliyetçiliği aşmaya çalışan çokuluslu şirketlerin asıl amaçları, pazardaki paylarını küreselleştirmektir. Millî sınırlar, kotalar, yasalar ve gümrükler küresel pazarların en büyük handikaplarıdır. Kısacası bugünün Birleşmiş Milletleri’nde  iki yüz civarındaki ülkeyle temsil edilen bir dünya, tüketici demokrasisinin(!) mantığına terstir.

Bu mantığa göre; akılcılığa aykırı milliyetçiliğin çok önemli bir yönü de, yeryüzünü tektürden bir bütün hâlinde birleştirme işini zorlaştıran “psikolojik ve kültürel davranış ayrılıkları”dır. En açıkça ve pahalıya oturan milliyetçi meydan okumalar; yöresel siyaset adamlarının topraklarındaki petrolü millîleştirme ve hatta yabancı malı fabrika ve madenlere el koymaya güçlerinin olduğunu anlamalarıyla ortaya çıkmaktaysa da, kültürel milliyetçilik de “Evrensel Çarşı Merkezi” kavramını sarstığı için önemli bir sorun olmaktadır. Bank America’nın başkanı Clausen, “tek-türden bir evrensel pazar gibi bir şey olmaması, hayatın acı bir gerçeğidir” diye yakınmaktadır. Millet, kültür ve ırk ayrılıkları “pazarlama sorunları” yaratmaktadır. Evrensel şirketin yolu üstünde “milliyetçi engeller” bulunmasının sebebi, baş yöneticilerin yuvarlak masa toplantısında varılan sonuca göre “uluslararası şirketin ulusal devletin varlığını tehdit etmesi”dir:22 Millî devletleri yönetenler; dünya ekonomisi daha verimli hâle sokulur ve millî sınırların toprak, sermaye, işgücü ve beyin gücünün en verimli biçimde kullanılmasına set çekmesine izin verilmezse, millî devletin varlık sebebi kalmayacağından korkmaktadırlar.

Kapitalistlerin çıkarlarının ve bağlılıklarının millî sınırları aştığını Thomas Jef-ferson şöyle kaydetmiştir: “Tüccarların belli bir yurtları yoktur. Nerede olursa olsunlar, toprağa karşı bir bağları yoktur. İlgi duydukları tek şey, kâr kaynaklarıdır.” Başkan Eisenhower, “Sermaye belki de ulusu olmayan tuhaf bir şeydir. En çok nerede yarar görürse, oraya akar” derken, özde aynı noktayı belirtmekteydi. Uluslararası şirketler geleneksel olarak vatanseverlik konusunda gevşek bir tutum takınmışlardır.23

Marx, “Bir proleter için vatan diye sınır yoktur” demişti. İşçiler açısından bu doğru çıkmamıştır. Fakat işveren için, şirket yöneticisi için bu söz doğrudur. 19. yüzyıldaki “ekonomik adam”ın bütün değerleri değişmiştir. Çokuluslu şirketlerin yeni yapısında çalışanlar, evrensel yeni rahipleri oluşturmaktadırlar. Bu rahiplerin dini, iş alanındaki başarıdan oluşur. Erdem ölçüleri şirketin büyümesi ve kazancının artmasıdır. Kutsal kitapları, elektronik beyinden çıkan bilgilerdir. Duâ yerleri de şirketin toplantı odalarıdır. Dünyaya yaydıkları mesajları satışlarının gücünü içerir... Bu şirketlerde çalışanlar Fransız, Hollandalı, İngiliz, Belçikalı değildir; bağlılıkları önce Philipps’e, IBM’e, Exxon’a, BP’ye, Nestle’yedir. Her yerde elbiseleri de üniforma niteliğindedir.24

Yeni değerler düzeninde siyasî otorite (devlet) ile olan ilişkiler şaşılacak kadar karmaşıktır. Bir şirketin Amerikan hükümetiyle olan ilişkileri, bu hükümet dünya para sisteminin baş mimarı rolündeyken başka, dünyanın en büyük askerî gücü rolündeyken başka, Amerikan ekonomisinin yöneticisi rolündeyken gene başkadır. Böylece A.B.D. hükümeti evrensel şirket için hem bir dert, hem de bir ihtiyaçtır. Hükümet açısından ise, şirket hem bir millî güç kaynağı, hem de millî politikayı bozan bir güçtür.25

Bütün bu deneyimler tarihî bir süreç içinde varolabilmiştir. İngiltere, Hollanda ve 17 ile 18. yüzyılların öteki büyük tüccar devletleri, tüccarlarının kolektif olarak ya da şirket yasası altında dış ticarete atılmalarına izin verirken, onlara bir siyasî güç de devrediyordu. J.A.Hobson, “Emperyalizm” adlı kitabında “Rothschild kümesi ve onun bağlıları karşı çıkarsa... hiçbir Avrupa devleti büyük bir savaşa giremez” diyordu. 1940 yılında Franklin Roosevelt savaş için gerekli seferberliği büyük şirketlere dayandırmak zorundaydı, onlar da demokrasinin topunu-tüfeğini yapmanın karşılılığında önemli ödünler koparmışlardı.

İşte bu yüzdendir ki ABD hükümeti diplomatlarını şu bakanlık yönergesi ile uyarmıştır. “Bundan böyle, tüm görevliler Amerikan şirketlerine karşı gösterdikleri ilgiye göre ölçüleceklerdir.” Bu sürecin doğal sonucu olarak “bir bakıma, devlet ve özel sektör yurtdışında geleneksel rollerini değişmekte, diplomatlar satıcı, satıcılar diplomat olmaktadır.”26

Evrensel şirketin, millî devleti de aşan bir bağlılık istemesinin bir sebebi de, evrensel şirketin barışın anahtarı olduğu tezidir. Şirketin kâr amacıyla yaptığı şeyler onlara göre dünyaya uyum getirmektedir.

Bu uluslararası kuruluşlarla büyük devletlerin oluşturduğu gayriresmî yapı, yeni dönemin egemen siyasî oluşumunu kaba hatlarıyla bize tanımlıyor. Millî devlet egemenliğinden farklı bu yeni egemenlik biçimini emperyal egemenlik olarak tanımlamak mümkündür.27 “Bu sistemin en rahatsız edici yönü, dünya çapındaki şirketlerin, hükümetlerin kendi halklarının yararına olan politikaları yürütmelerine engel olma gücü ve olanağıdır. Ulus-devletlerin liderleri kendi toprakları üzerinde bir zamanlar sahip oldukları kontrolün büyük kısmını yitirmektedir.”28

Bu iddiaya göre; zayıflayan millî devletin ve onun temsil ettiği millî egemenliğin yerini alan bu yeni egemenlik, aynı yönetim anlayışına tâbi millî ve ulusüstü bir dizi kurumun egemenliğine dayanıyor.29 Aslında olgu çok boyutludur. Millî devlet için modası geçtiği ilân edilen simgeler ve değerler, şirketler özelinde yeniden yaratılmaktadır. Sözgelimi millî devletler için çok görülen “yurtseverlik ve milliyetçilik” kavramları, şirketler için yeniden üretilmektedir. Sony’nin patronu “şirket yurtseverliğinden” söz etmekte bir sakınca görmemektedir. Bir şirketin tarihi bir ülkenin tarihinden daha eski ise, “önce şirket” kavramının “önce vatan” kavramının yerini almasına şaşırmamak gerekir. Bu durumda şirket için iyi olanın, ülke için de iyi olacağı söylemi yaygınlık kazanır.

Diğer yandan Naisbitt, “Demokrasi arttıkça dünyadaki ülkelerin sayısı da artıyor. Ulus devletin önemi azaldıkça yenileri kuruluyor ve 1000 ülkeli bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Küresel ekonomi büyüdükçe milletlerden oluşan oyuncuları küçülüyor. Bu bir geçiş dönemi olacak” demektedir. ABD’nin savaş sonrası önde gelen mimarlarından Paul Hoffman da “demokrasiyi kapitalizmin korunmasının ve yayılmasının önemli bir aracı olarak gördüklerini” ifade etmektedir.

Öncelikle ekonomik bağımlılık yaratıp kuralları ve yasaları kendi menfaatleri doğrultusunda belirleyen sömürgeci güçlerin, ardından ülkenin yönetimi üzerinde doğrudan ya da dolaylı denetim kurmakta oldukları görülmektedir. Hedef; ülkenin yalnızca ekonomisini, yönetimini ve siyasî yapısını değil, kültürel yapısını da kendisine benzeterek farklılıkların sebep olacağı hareketleri etkisizleştirmektir. Burada kullanılan araçlar “pazar ekonomisi” ve “demokrasi” kavramları olmaktadır. Elbette ki geçmişte kullanılan araçlar daha farklıydı. Bu arada “Sistem’in denetimine direnen ulusal ekonomiler kontrol altına alınacak; böylece bağımsız ekonomik güç bırakmayarak, ‘ucuzluk’ ve ‘kalite’ numarasıyla, ulusal devletin tam bağımsızlığı lafta ‘karşılıklı’, gerçekte ise ‘tek taraflı’ bağımlılığa çevrilecek!”30

Kuşkusuz bunu dünyanın egemen güçlerinin temsilcileri zaman zamanda açıkça itiraf etmektedirler. Başkan Clinton’ın Millî Güvenlik Danışmanı Mr. Anthony Lake “.. en büyük askerî güç, en büyük ekonomi, en dinamik çok uluslu toplum biziz; bizim liderliğimiz, dünyanın dört bir yanında istenmekte, ona saygı duyulmaktadır... Artık (ABD için) mevcut pazarları muhâfaza etmek sözkonusu değildir; onları genişletmek ve pekiştirmek sözkonusudur.(...) İdeallerimiz ve çıkarlarımız, yalnızca angaje olmamızı değil, yönetmemizi de zorunlu kılıyor. (Elbette) dünyada pazar ekonomisini ve demokrasiyi yayıp geliştirmek amacıyla olacak bu! Çünkü bizim güvenliğimizi ve çıkarlarımızı bu korur, çünkü bu aynı zamanda evrensel ve Amerikan olan değerlerin bir yansımasıdır” demektedir.31

1970’lerin CIA direktörü Richard Helms dolaylı millî güvenlik stratejisini şöyle anlatır: “(Bu strateji) Amerikan halkı ve topraklarının, Amerikan değerler sisteminin ve yaşama biçiminin yayılması yoluyla korunmasını öngörmektedir. Değerlerimizin ve yaşam biçimimizin sürmesini istiyorsak, başka kültür ve güç merkezleriyle rekabet etmek zorundayız. Çokuluslu şirketler bu yolda en büyük destekçimizdir. Yabancı ülkelerdeki iş faaliyetleri hep bize çalışmaktadır. Şirketlerin aktarıcı etkisi yalnızca Amerikan iş idaresi, bankacılık ve pazarlama yöntemlerini değil, bizim hukukî sistem ve kavramlarımızı, siyasî felsefemizi, konuşma, anlaşma, göreneklerimizi, sosyal hareketlilik anlayışımızı ve uygarlığımıza özgü hümanite ve sanatlardan bir parçasını da iletmekte ve aşılamaktadırlar.”

Hemen burada Ritz Craskers şirketinin, krakerden çok ötede şeyler sattığını, “Biz bir kavram satıyoruz”32 dediğini hatırlamakta yarar vardır. İşte bu yüzden milletlerin kavramları ile şirketlerin kavramları içiçe girmiştir.

Yalnızca ekonomik sömürüyle yetinmeyen güçler, bu sömürünün süreklilik arz etmesi için gerekli bütün stratejileri de devreye sokmuşlardır. Yalnız ekonomiyi değil, kültürü de hedefleri arasına almışlardır. Yakın geçmişte çağdaşlığı, ilericiliği, modernliği, sosyalistliği özüne yabancılaşma, geleneklere saygısızlık, dine, dile, tarihe kayıtsızlık, yabanın değerleri ile kendini tarif etme, hatta kendi kendini inkâr etmek olarak algılayanlar vardı. Bugün de aynı gürûh küreselleşmeyi cenneti tarif eder gibi tanımlamaktadır. Halbuki Fransa’nın Kültür Bakanlarından Jack Lang, “evrensellik denilen o görkemli sözcüğün ardında her zaman tahakküm eğilimleri yatar” demek sûretiyle küreselleşmenin önemli bir yönüne de dikkati çekmektedir.

Ülkesinin yararını “namus” olarak gören milliyetçi bir anlayışın, millî menfaatlerini kutsalları arasına alan vatansever bir yaklaşımın, çokuluslu şirketlerin hedefleri arasına girmesinden daha tabiî ne olabilir? Uluslararası sömürünün önündeki engellerin uluslararası güçler tarafından yok edilmesi ise son derece doğaldır. Zirâ vatanseverlik, ülkeye bağlılık, milliyet, milliyetçilik, millî devlet, millî kültür gibi kavramların neredeyse tamamı “uluslararası pazarlama sorunları” yaratmaktadır. Bayrak, gümrük, dil, ırk, din ve bütün bu farklılıkların sebebi olan millî devletler, ticaretin önündeki en büyük engeller arasında görülmektedir. Çünkü, milliyetçilikler aşılmadan millî sınırlar anlamsızlaştırılamaz!

Modası Geçmeyen Gerçek:

Milliyetçilik

Kendi kendine karşıtlık, kimliğine kayıtsızlık, milliyetine ve müştereklerine düşmanlık esasta yapaydır. Bireylerin zaman zaman ekonomik yararlarını kültürel yararlarının önüne koymalarının, milliyetçilikten vazgeçtikleri anlamına gelmediğinin altı çizilmelidir. Yine milliyetçiliğin duruma, ortama ve şartlara bağlı olarak kimi zaman ikinci öncelikli bir konuma atılması da, onun önemini yitirdiği anlamına gelmez. Anne ve babanın önemi ve modası nasıl hiçbir zaman geçmezse, milliyetçiliğin önem ve modası da geçmeyecektir.

Milliyetçilik bir millete mensubiyet duyan insanlardaki köklü, asil ve doğal duygulardan biridir. Örneğin özgürlük ve kimlik mücadelesi veren halklarda milliyetçi duygular çok güçlüdür. Refah toplumlarında ise daha etkisiz ve ikinci plandadır. Bir düşünürün şu sözleri konunun daha da iyi anlaşılmasına yardım edecektir: “Bağımsızlığa kavuşmuş siyah halklarda beni şaşırtan şey, zenci-Afrika kültürel değerlerine karşı duyulan küçümsemedir. Çoğu kez sanki bizim siyah ruhumuz yokmuş gibi, sanki yerinde bir taş yatıyormuş gibi, Avrupa kurallarına önem verilmektedir. Hâlbuki zenci-Afrika uygarlığı, kendine özgü karakteristikleri olan, tamamıyla orijinal bir uygarlıktır. Ben köklerini kendi geleneklerimiz arasında bularak, Avrupa’yı hiç önemsemeden yeni bir kültür kurmamız gerektiğine inanıyorum. Bu gerçekten zor bir deneme olacak, bunu biliyorum.”33  Baskı, sömürü, kimliksizleştirme, soykırım, göç ettirme ve tehdidin olduğu yerlerde milliyetçi tutum en üst düzeydedir. Her ırmak kendi yatağında akmaya devam edecektir.

Türkiye bu konuda ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Ülke uzun süre askerî işgal ile zoraki bir sömürgeleştirme süreci yaşamamıştır. Yâni Türkiye’nin toprakları değil, aydınlarının zihinleri sömürgeleştirilmiştir. Ülkenin sömürgeleştirilen aydınları, sömürgeci burjuvazinin düşünce biçimlerini kendi düşünce biçimleri hâline getirmiştir. Sömürgelerde görülen sömürünün totaliter özelliğini ifade için, sömürgeci, sömürgeleştirilen insanı, “kötülüklerin sembolü” yapar.34

Türkiye’nin toprakları işgal edilmeden aydınının sömürgeleştirilmiş olmasının neye dayanarak iddia edildiği sorulduğunda; bunun cevabının aydınların halka bakışındaki küçümsemede, millî kültüre karşı kayıtsızlığında, gelenek ve töre karşıtlığında, ortaya koyduğu kimliksizlikte ve nihâyet milliyetçilik karşısında aldığı tavırlarda saklı olduğu söylenebilir.

Millet kavramının aşılması düşüncelerine ünlü bir düşünür bakın ne diyor: “Ama dünyayı, bugün içinde bulunduğu koşullarla ele alırsak, ulusların ortadan kalkmaları yıkım olur. Ernest Renan ‘Ulusların varlığı, özgürlüğün güvencesidir; çünkü dünyaya tek bir yasa, tek bir efendi egemen olursa, özgürlükten eser kalmaz’ demektedir.”35

Milletler varolduğu sürece milliyetçilik de varolacaktır.

Milliyetçilik Karşıtlığının Gerçek Hedefi “Millî Devlet”tir

Hangi yöntemle gerçekleşirse gerçekleşsin, millî bağımsızlık, millî doğuş, millete geçiş, milliyet duygusun müşterek hâle gelmesi ve sömürgecilikten kurtuluş milliyetçilik cevherinden beslenmiştir. Millî devlet varlığını millî bilince, müşterek millet duygusuna ve yine milliyetçiliğe borçludur. Milliyetçiliğin zayıflatılması bir anlamda millî devleti vareden gerekçelerin etkisizleştirilmesi anlamına gelir.

Bunun açık işaretleri de vardır. Küreselleşme süreci içinde Türkiye’nin yeri, Batı’nın Türkiye’ye karşı tutumu hiç anlaşılmadan, Avrupa’ya karşı millî onuru da bir tarafa bırakan bir “yamanma politikası” tabu hâline getirilmiştir... Bunlar “artık çağımızda ulusal bağımsızlık demode olmuş bir olgudur; karşılıklı bağımlılık dönemini yaşıyoruz”,36 biçimindeki bir anlayışı açıkça dile getirmeye başlamışlardır.

Milliyetçiliği belirli bir sınıfın (burjuva), belirli bir aşamanın (modernleşme aşamasının) bir sıra hastalığı olarak görenlerin “kültürel bagajı”nda, millî devlet karşıtlığı vardır. Millî dile, millî kültüre ve milliyetçiliğe karşı yürütülen kampanyanın temel hedefi millî devlettir. Zirâ, “Bir topluluk üyelerinin geleneksel kültür değerlerinden kopabilmeleri için, her şeyden önce bu değerlerin artık geçerliliklerinin yittiğinin ve başka birtakım değerlerin onlardan daha üstün olduğunun bilincini vermek gerekir. Bu da en çok dille sağlanabilir.”37 Dil birliğini bozmaya yönelik projeler bunun için gündeme taşınmaktadır. Bu kavrayış tarzının ortaya çıkarttığı yeni toplum projesinde, “çok kültürlülük (mozaikçilik, vb.) savlarıyla, ulus devletlerin zayıflatılmasına olanak sağlayacak, ideolojik-politik bir çerçeve oluşturmak vardır.”38 Millî devlet aşınıp işlevlerini tam olarak yerine getiremez hâle gelince, doğan boşlukları alt-kimlikli grupların doldurma isteği dışarı yansıyor.39

Milliyetçilik karşıtı olarak evrensellik, insaniyetçilik, ilerlemecilik, ümmetçilik, vb. kavramları çıkarmanın da esasta gerçek amacı saklamaya yönelik bir saptırma olduğunun altını çizmek gerekir. Herhangi bir milliyetçiliğin bu kavramlarla mutlaka çatışması ve onları reddetmesi de gerekmez. Birey evrensel değerlere sahiptir, ama kendi genleri de vardır. Kişi Müslüman’dır, ama aynı zamanda Peştun olduğunun da farkındadır. Birey hem kendi insanını, hem de diğer insanları sevebilir.

İster din, ister hümanistlik, ister AB, isterse çokuluslu şirketler adına yapılsın, milliyetçiliğe yönetilen eleştirilerde gerçek hedef millî devlettir. Zamana bağlı olarak millî devlete karşı doğrudan açılamayan savaş, millî devleti meydana getiren (milliyetçilik, vb.) kavramları tahrip etmek sûretiyle dolaylı olarak yapılmaktadır. Üniter devlete karşı çıkamayanların üniter devleti vareden temelleri sarsmaya çalışması da, bu tür gayretlerdendir.

Kimlik ve Milliyetçilik

“Her kişinin kimliği, resmî kayıtlarda görünenlerle kesinlikle sınırlı olmayan bir yığın öğeden oluşur. Elbette insanların büyük çoğunluğu için dinsel bir geleneğe bağlılık sözkonusudur; bir ulusa, etnik ya da dilsel bir gruba; az ya da çok geniş bir aileye, bir mesleğe; bir kuruma; belli bir sosyal çevreye... Ama liste daha da uzundur, neredeyse sınırsızdır: insan bir eyâlete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da meslek kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir cemaate aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı fiziksel özürleri paylaşan ya da aynı zararlı etkilere mâruz kalan bir insan topluluğuna âit olduğunu hissedebilir. Bütün bu âidiyetler, her hâlükârda aynı anda, elbette aynı derecede önem taşımazlar. Ama hiçbiri de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar kişiliğin yapıtaşlarıdır. Ruhun genleri denebilir onlara.”40

Küreselleşme süreci hızlandıkça, her biçimiyle yöreselliğin etkilerinin bilincine varmaktayız. Dünyanın her tarafında çoğu insan için bir yere bağlı olmak her zamanki kadar önem taşımaktadır. Kimlikler bir yere bağlıdır ve başka bir yerde yaşamayı düşünmemekte, yaşamak için bir toprağa ve kendilerini iyi hissetmek için kendi kültür ve dillerine dayanmaktadır.41

İnsanlar hiçbir zaman bu kadar ortak şeye sahip olmamışlardı, bu kadar ortak bilgiye, bu kadar ortak referansa, bu kadar imaja, bu kadar söyleme, bu kadar paylaşılan araca, ama bu, birilerini ve ötekilerini farklılıklarını daha fazla vurgulamaya itiyor. Hızlı küreselleşmenin kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açtığına hiç kuşku yoktur.42

Küreselleşmenin dikey ve yatay boyutu nereye kadar ulaşırsa ulaşsın “soysuz”, “kansız”, “cibilliyetsiz”, “şahsiyetsiz”, “kimliksiz” ve “onursuz” kavramlarındaki (seviyeyi düşürmemek için dilimizde varolan onlarca aşağılayıcı kavramı da es geçelim) negatif vurgu varolduğu sürece, milliyetçiliğin kimlikle özdeşliği de sürecektir.

Milliyetçilik Gerçeği ve Ütopya

Farâbî insaniyetçi yönü ile önplana çıkan bir düşünürdür. Ona göre mükemmel devlet biçimi, bütün insanlığı içine alan büyük bir dünya devletidir.

Ütopik akımın ünlü temsilcilerinden Campanella, ilmin ve felsefenin egemen olduğu ve maddî işlerin düzene sokulduğu bir düzen hayâl eder. Hayâl ettiği “Güneş Devleti”nin başında hem filozof hem rahip olan bir kral vardır. Burada yaşayan insanların ne kendi evleri, ne kendi karıları, kocaları, ne de kendi çocukları vardır. Burada her şey ortaklaşadır. Her şey devletin denetiminde ve bütünün iyiliği içindir, tesâdüfe yer yoktur. Bu sosyalistçe devlet anlayışını Campanella Papa’nın yönetimi altında bir dünya devleti düşüncesi ile birleştirir.43 H.G. Wells ise, “Tarih Taslağı” adlı eserinde, Birleşmiş Milletler’in bir çeşit “hükümetler cemiyeti” olduğunu söyleyerek, dünyanın bir “insanlar cemiyeti”ne ihtiyacı olduğunu savunur. Egemenliği tek tek devletlerden merkezî otoriteye aktaran bir “Dünya Anayasası”na sahip bir “Dünya Birleşik Devletleri”nin kurulmasının gerektiğinden bahseder. David Starr Jordan, dünya vatandaşlığına dönülmesi çağrısında bulunup, milletlerin “egemenlik alanları”nın, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki federe devletlerin egemenliklerine benzer biçimde daraltılmasını istemiştir. Geleceğin dünyasının, Goethe’nin “tüm ulusların üzerinde bir insanlık” idealine benzemesi gerektiğini söylemiştir.44 Anarşizmin özgürlük üzerindeki bütün otoriteleri reddetmesi de aynı kategoride değerlendirilebilir.

Tredeau ise sivil toplumun kavramından yola çıkarak şöyle yazmaktadır:

“Sivil toplumun tüm üyeleri ‘insan kişilikler’dir, yâni ahl­ âkî bir düzenin üyeleri olan, özgür ve kendi aralarında eşit, her biri kendi gururuna sonsuz değer veren kişilerdir. Bu durumlarıyla, mekân ve zaman kazalarını aşarlar, ‘Evrensel İnsanlık Ruhu’nda yerlerini alırlar. Bu kişiler, kendi ırklarına ya da dinlerine, doğuş koşullarına ya da ortak tarihlerine ‘vâsıl’ olma yolunda, atalardan gelen hiçbir geleneğin baskısı altına alınamazlar. Buradan anlaşıldığına göre, hakların sahibi, etnik grup değil bireydir. Siyasal bir grup, o hakları ancak üyeleri kendisine delege ettiyse kullanabilir. Bireyi, yalnız devletin zorbalığına karşı değil, katıldığı herhangi bir azınlık grubunun zorbalığına karşı da açık seçik biçimde korumak.”45

Aslında sorun bir anlamda; “bir yandan evrenselcilik biçimlerine, öte yandan ibadetlere, inançlara ve özel toplumsal örgütlenme biçimlerine bağlılığımızın ötesinde hepimizin ortak yanı, yalnızca bir durum olmayıp aynı zamanda bir eylem de olabilecek kişisel bir yaşama deneyimine ulaşma isteği ve ötekilerden de bu özne olma, ‘ben’ deme, kendini kendinden ve yaşamını paylaştıklarından sorumlu duyumsama isteğinin olduğunu kabul edebilmemizdir.”46

Kuşkusuz iyiniyetle ortaya konan “insanlık ruhu”, “tüm milletlerin üzerinde bir insanlık ideali” ve “bütün insanları içine alan bir dünya devleti” bugüne kadar bir rüyâ olarak kalmıştır. Bunu gerçekleştirmek üzere yapılan denemelerin ne tür bir insanlık trajedisine yol açtıklarını da, bolşevik ve faşist uygulamalar göstermektedir. Cennet idealiyle yola çıkanların dünyayı nasıl bir cehenneme çevirdiklerine çağdaş tarih tanıktır. İnsan doğasına aykırı bir düşünce ne kadar güçlü argümanlarla donatılırsa donatılsın, başarı şansı yoktur.

Milliyetçilik ve ütopya arasında kuşkusuz önemli farklar vardır. Zirâ milliyetçilik yaşayan ve yaşanması zorunlu bir gerçek, ütopya ise adı üzerinde ulaşılması arzulanan kurgulanmış rüyâdır. Milletlerin geleceği de rüyâlara, hülyalara ve ütopyalara kurban edilmeyecek kadar önemlidir.

Sonuç

Aslında kavramlar ne göründükleri kadar mâsum, ne de gösterildikleri kadar günâhkârdırlar. Sorun şu veya bu ideolojinin, öğretinin, rejimin ve sistemin iyi veya kötü olmasında değil, insanların bu olgulara yükledikleri anlamda saklıdır. Belki sistemler ve ideolojiler iyi veya kötüyü yaratırlar, ama onları iyi veya kötü yapan ancak insanlardır. Düşünceleri mutlak iyi veya mutlak fena ikilemi içerisine koymak hiç de anlamlı değildir. Asıl anlamlı olan, düşünceyi ya da sistemi iyi veya kötü yapan bireyleri, onların saplantılarını ve şartları kavrayabilmektir.

Pareto demokrasiyi “gerçekleştirilmesi imkânsız bir düzen”, sosyalizmi “bir dolandırıcılık” ve insaniyetçiliği “bir tuzak ve bir kuruntu” olarak ifade etmeye kalkışmıştı. Mitterand “milliyetçilik savaştır” demişti. Milliyetçiliği, çağdaş insanın bir “fücur suçu”, bir “çılgınlığı” olarak görenler olduğu gibi, millet olma şuuruna dayanan bir “ülkü” olarak tanımlayanlar da vardır.

Ancak milliyetçilik, her şeyden önce, insan ve toplum doğasıyla yakından ilişkili biyososyal bir gerçektir. Nasıl ki hayvanlar içgüdüsel olarak kendi familyalarına yönelik bir doğa ile donatılmışsa, insanlar da aynen diğer yaratıklar gibi kendi familyalarına yönelik bir doğa ile donatılmışlardır. Bireyin önceliklerine göre yaşamasından daha normal bir süreç düşünülemez. Bir bireyin ailesine, milletine, ülkesine yönelik olması hiçbir ahlâkî anlayışta yadırganamaz. Bu eşyanın doğasına da uygun bir tavırdır. Kuşkusuz burada sorun önceliklerle ilgilidir. Bireyin bütün insanlığa yönelik pozitif donanıma sahip olması da yerinilecek değil, övünülecek bir husustur, ancak öncelikleri yitirmemek kaydıyla…

 

Dipnotlar :

1) Isiah Berlin; “Volksgeist’ın Geri Dönüşü: İyi ve Kötü Milliyetçilik”, Büyük Düşünürler Çağımızı Yorumluyor, Yüzyılın Sonu, İstanbul, 1996, s.82.

2) Partha Chatterjee; Milliyetçi Düşünce ve Sömürge Dünyası, Çev. Sami Oğuz, İstanbul, 1996, s.18.

3) Baskın Oran; Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği, Kara Afrika Modeli, Ankara, 1977, s.1.

4) Erol Güngör; Elie Kedouri’nin Avrupa’da Milliyetçilik Kitabına Önsöz, Çev. M. Haluk Timurtaş, Ankara, 1971, s.7-8.

5) C. W. Mills; Les Cols Blancs, Maspero, Paris, 1966, s.11.

6) Baskın Oran; a.g.e., s.22.

7) İsiaiah Berlin, a.g.e., s.82

8) Frantz Fanon; Yüryüzünün Lânetlileri, Çev. Bayram Doktor, İstanbul, Tarihsiz, s.29.

9) Anthony D. Smith; “Milliyetçilik ve Kültürel Kimlik”, Türkiye Günlüğü Dergisi, Mart-Nisan 1998, Sayı:50, s.77-101

10) Pierre Trudeau; “Milliyetçiliğe Karşı”, Büyük Düşünürler Çağımızı Yorumluyor, Yüzyılın Sonu, İstanbul, 1996, s.95.

11) Edward McNall Burns; Çağdaş Siyasal Düşünceler 1850-1950, Çev. Alaeddin Şenel, Ankara, 1984, s.472.

12) Partha Chatterjee; a.g.e., s.26.

13) Ghida Nodia; “Milliyetçilik ve Demokrasi”, Türkiye Günlüğü Dergisi, Mart-Nisan 1998, Sayı:50, s.102-117.

14) Mehmet Ali Kılıçbay; “Milliyetçiliğin Kimyası”, Türkiye Günlüğü Dergisi, Mart-Nisan 1998, Sayı:50, s.56-60.

15) Philip Schelesinger; Medya Devlet ve Ulus, Siyasal Şiddet ve Kolektif Kimlik, Çev. Mehmet Küçük, İstanbul, 1994, s.268.

16) Philip Schelesinger; a.g.e., s.269.

17) Montserrat Guibernau; “Ulusalcılığın Siyasal Karakteri”, Türkiye Günlüğü Dergisi, Mart-Nisan 1998, Sayı:50, s.118-130.

18) E. J. Hobsbawm; 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik: Program, Mit, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, 1995, Ankara, s.24.

19) E. J. Hobsbawm; a.g.e., s.224.

20) Taner Timur; Küreselleşme ve Demokrasi, Ankara, 1996, s.26.

21) Montserrat Guibernau; a.g.m.

22) Richard J. Barnet - Ronalde E.Müller; Evrensel Soygun, Çokuluslu Şirketlerin Gücü, Çev. Osman Deniztekin, İstanbul, 1976, s.76.

23) Richard J. Barnet - Ronalde E. Müller; a.g.e., s.100-101.

24) J.K. Galbraith; Kuşku Çağı, Ekonomik Gelişmeler Tarihi, İstanbul, 1989, s.259.

25) Richard J. Barnet - Ronalde E. Müller; a.g.e., s.99.

26) Richard J. Barnet - Ronalde E. Müller; a.g.e., s.111.

27) Michel Hardt, Antonio Negri; Empire, Exils, Paris, 2001, s.123-142.

28) Richard J. Barnet - John Cavanagh; Küresel Düşler, İmparator Şirketler ve Yeni Dünya Düzeni, Çev. Gülden Şen, İstanbul, 1995, s.5-6.

29) Ahmet İnsel; “Küreselleşme ve Emperyal Güç”, Birikim Dergisi, Ağustos 2001, s.148.

30) Attila İlhan; Hangi Küreselleşme, Ankara, 1997, s.83.

31) Aktaran: Attila İlhan; a.g.e., s.77.

32) Richard J. Barnet - Ronalde E.Müller; a.g.e., s.41.

33) 20 Yüzyıl Ansiklopedisi, 1978, Cilt: 2, s.247.

34) Frantz Fanon; a.g.e., s.36-

35) Edward McNall Burns; a.g.e., s.447.

36) Taner Timur, a.g.e., s.26.

37) Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, Çev. Şirin Tekeli, İstanbul, 1995, s.82.

38) Hasan Tutar; “Modern Ulus-Devletlere Yöneltilen Yeni Bir Tehdit veya Küresel Bir Fenomen: Neo-Kabilecilik”, Başak Dergisi, Mayıs-Hazi-ran 1999.

39) Gülten Kazgan; Küreselleşme ve Yeni Ekonomik Düzen, İstanbul, 1997, s.218.

40) Amin Maalouf; Ölümcül Kimlikler, Çev. Aysel Bora, İstanbul, 2000, s.16.

41) Richard J. Barnet - John Cavanagh; a.g.e., s.8.

42) Amin Maalouf, a.g.e., s.79.

43) Hilmi Ziya Ülken; İçtimaî Doktrinler Tarihi, İstanbul, 1940, s.51.

44) David Starr Jordan; War and Waste, Garden City, 1914, Doubleday, s.7.

45) Pierre Trudeau; a.g.m., s.97.

46) Alain Touraine; Demokrasi Nedir?, Çev. Olcay Kunal, İstanbul, 2000, s.248.