|
LOZAN SONRASI IRAK
TÜRKLERİNİN DURUMU VE GENEL PROBLEMLERİ
Meşkure Yılmaz BÖRKLÜ
ÖZET
Uzun yıllar Türk hakimiyetinde bulunan Ortadoğu bölgesi,
I. Dünya Savaşı sonrası batılı emperyalist ülkeler
tarafından paylaşılmıştır. Bu paylaşımda Irak bölgesi
İngiliz, nüfuz alanına girmiştir. Böylece bu bölgede
asırlar boyu yaşayan önemli bir Türk kitlesi de
Türkiye’den koparılan topraklarla birlikte ayrılmış
oluyordu. İngilizler tarafından işgal edilen Irak’ın
Musul bölgesinde yoğun bir Türk nüfus yaşamakta ve
burası da “Misak-ı Milli” sınırları dahilinde
kurtarılacak kutsal vatan toprakları arasındaydı. Ancak
bu bölgenin zegin petrol rezervlerine sahip olduğunu
bilen ve uzun süredir bu bölgeye hakim olmayı arzulayan
İngilizler, hiçbir zaman buna müsade etmeyecekti. Lozan
görüşmelerinde dondurulan Musul sorunu, Milletler
Cemiyeti, Lahey Adalet Divanı ve ikili Türk-İngiliz
görüşmelerinde de çözümlenemedi. Daha sonra İngiliz
desteği ile başlayan Şeyh Said isyanı ve büyük Avrupa
devletlerinin baskısı üzerine Türkiye, Musul üzerindeki
haklarından vazgeçti. Müteakip zaman içinde Irak,
İngiliz güdümlü yapay bir devlete dönüştürüldü ve ülkede
ihtilaller, diktatörler ve kaos hiç eksik olmadı. Bu
ülkede yaşayan Türkler, genelde Türkiye-Irak arası
ilişkilere parelel bazı kültürel haklardan
yararlanmışlardır. Ancak özellikle 1974 sonrası bölge
Türkleri üzerindeki baskılar artmıştır. İran-Irak Savaşı
esnasında ateş hattına sürülen soydaşlarımız, Körfez
Savaşı sonrası ise, bölgede oluşan otorite boşluğu ve
sahipsizlik ortamında, çok sıkıntılı günler
geçirmişlerdir.
Irak Türklerinin en önemli sıkıntıları, bu ülkede
demokratik bir rejimin olmaması ve ülke yönetiminin
diktatörler elinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Bu
makale kapsamında Lozan’dan günümüze Irak Türklerinin
(veya Türkmenlerinin) genel durumu ve problemleri ele
alınmakta ve Türkiye’nin bölgeye yönelik politikaları
incelenmektedir.
Anahtar Kelimeler:
Irak
Türkleri, Türkmenler, Kuzey Irak,
Türkiye’nin Irak Türkleri Politikası
GİRİŞ
I. Dünya Savaşında Osmanlı
Devleti ve müttefiklerinin yenilmesi sonrası Anadolu ile
Arap Yarımadası arasında bulunan Mezopotamya bölgesinde
yapay bir Irak devleti kurulmuştur. Genelde Osmanlı
Devleti’nin Musul eyalet topraklarında yer alan bu
devlet, o devirde dünyanın tek hakim ve süper gücü olan
İngiliz İmparatorluğunun petrol çıkarları ve bölgedeki
zengin petrol rezervlerine sahip olma arzusunun bir
sonucudur. Musul ve Kerkük bölgesinin Misak-ı Milli
kapsamında olması ve burada yaşayan Türklerin de
çoğunluğu teşkil etmesine rağmen, bu coğrafya, çeşitli
hile ve entrikalarla Türkiye’den kopartılarak sınırları
dışına atılmıştır. Genelde kuzeyde olmak üzere günümüzde
Irak’ta 2.5 milyon dolayında Türk yaşamaktadır
(Beyatlı, 1989). Bu rakam, bölgede yaşayan Türkmen
kaynaklarına dayanmaktadır. Yapılan bazı tarafsız
araştırmalara göre bölgedeki Türk nüfusun, 2 milyona
yakın olduğu ifade edilmektedirUçar).
İlk çağdan itibaren
tarımsal temellere dayanan gelişmiş uygarlıkların
yaşandığı Irak’taki Türk varlığının kökleri 10-12 asır
önceye kadar dayanmaktadır (Hooke, 1995). Bölgedeki ilk
Türk yerleşimi, 676 yılında Emevi hükümdarı Ubeydullah
bin Ziyad’ın Basra’ya yaklaşık 2.000 kişilik bir grubu
getirmesiyle başlamıştır (Beyatlı, 1989). Askerî
alanlarda çok büyük hizmetleri görülen bu Türklerin
önemi Abbasiler döneminde daha da artmış; kritik idari
ve askerî mevkilere gelmişlerdir. Ülke için çok yararlı
bu insanların özellik ve karakterlerini korumak isteyen
Abbasiler, Bağdat yakınlarında kurdukları yeni bir şehre
(Samarra) aileleri ile birlikte Türkleri
yerleştirmişlerdir (Sümer, 1977).. Zamanla Abbasi
Devleti’ndeki mevcutları daha da artan Türkler, 945’te
Bağdat’a giren Büveyhoğullarına karşı Halifeyi
korumuşlardır. Aynı dönemlerde Muciz El Devle
komutasında büyük bir kısmı Azeri Türkü olan bir askerî
grup da Irak’a getirilmiştir
(Demirci, 1991).
1040
yılından sonra Irak’a gelmeye başlayan Oğuz boylarının
göçü 1050 ve 1054 yıllarında hız kazanmıştır. 1055’deki
Şîr Büveyhoğulları saldırıları karşısında Halife’yi
koruyan Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’le de bölgede
yaklaşık 9 asır sürecek bir Türk hakimiyet dönemi
başlamıştır (Çay, 1987). Tuğrul Bey’le birlikte
çok sayıda Türk, Irak topraklarına gelmiştir. Bayat
aşiretinin de Irak’a gelmesi, yine Selçuklular zamanında
olmuştur (Beyatlı, 1989). Irak Türklerinin
“Türkmen” olarak anılması da bu dönemde başlamıştır.
Tarihçiler, İslamiyet’i kabül eden Oğuzlara “Türkmen”
denildiği konusunda birleşmektedirler (Köprülü, 1996).
Büyük Selçuklu Devleti ile başlayan fetih ve yeni yurt
edinme faaliyetleri, Selçuklulardan sonra Irak
Selçukluları, Musul (Zengiler) ve Erbil Atabeyleri,
Karakoyunlular ile devam etmiştir (Hürmüzlü, 1994).
Irak’a
son Türk göçü Osmanlı Devleti zamanında olmuştur. Musul
şehri ve bölgesinin Osmanlı topraklarına katılışı, Yavuz
Sultan Selim’in 1516’da Kuzey Irak’ı fethi ile
gerçekleşmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534’de
Bağdat’ı alması ile de Irak bir Türk eyaleti haline
gelmiştir. Daha sonra bu bölgeye iskan edilen Türklerin
buradaki hakimiyetleri, I. Dünya Savaşındaki İngiliz
ileri harekatına kadar sürmüştür (Köprülü, 1996;
Kuran, 1987). İngiltere, I. Dünya Savaşında Musul’a
girmiştir. Ancak bu bölgeye sahip olmayı daha önceden
planlamıştı. Çünkü Musul bölgesi, zengin petrol
yatakları ve tarıma çok elverişli topraklarına ilaveten
İngiliz sömürgesi Hindistan’a giden güzergah üzerinde
bulunuyordu. Bu nedenlerle İngiltere, Osmanlıları,
karşılaştıkları iç isyan (Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi)
ve dış saldırılar (Rusya ile yapılan savaşlar gibi)
karşısında daima desteklemiştir. Ancak zamanla,
özellikle 93 Osmanlı - Rus Harbinden sonra, Osmanlı
Devleti’nin çok zayıfladığını gören İngilizler, 1897’den
sonra izlediği politikayı değiştirerek Osmanlı
topraklarının paylaşılmasına razı olacaktır (Öke,
1995).
IRAK DEVLETİ’NİN
KURULUŞU
II. Abdülhamid dönemi ve
sonrasında Musul bölgesi, zengin ekonomik kaynakları ile
hem Alman ve hem de İngilizlerin ilgisini çekmiştir. Bu
ülkeler, bölgedeki ticari faaliyetleri yanında petrol
arama ve işletme hakkı elde etmeyi de istemişlerdir.
1871’li yıllarda Mezopotamya’da araştırma yapan bir
Alman heyeti, bölgede zengin petrol yatakları
bulunduğunu Osmanlı Devleti’ne bildirmiştir. Bu durum
üzerine II. Abdülhamid, bölgede yapılacak petrol
aramalarını hızlandıracak 1888 ve 1898’de yayınladığı
iki özel fermanla, Musul ve Bağdat vilayetlerindeki
petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya (kendi özel mülkü)
bağladığını açıklamıştır. Ancak büyük güçler buradaki
petrol varlığına kayıtsız kalmamış ve buraya sahip olma
yolları aramışlardır. Berlin - Bağdat demiryolu yapımını
üstlenen Alman ağırlıklı “Anadolu Demiryolu Şirketi”,
1888’de hattın geçtiği arazide bulunabilecek
hammeddeleri çıkartma ve işletme yetkisini Osmanlı
Devletinden almıştır. Almanlardan sonra İngilizler de
petrol arama ve çıkartma imtiyazı elde etme çabalarını
1901’den 1907’ye kadar sürdürdüler. 1908’deki ihtilalle
II. Abdülhamid’in özel mülkiyetinde olan bu bölge,
Maliye Nazırlığı’na geçmiş olduğundan da İngiliz
çabaları sonuçsuz kaldı. Ancak bu gelişmeler,
İngilizlerin bölgeye olan ilgilerini azaltmamış, Osmanlı
Devleti ile bu amaçlı temaslarını devam ettirmişlerdir
(Öke, 1995).
Bu
arada Almanlar, diğer büyük devletlerle rekabet
edebilmek için İngilizlerle işbirliği yaparak bir
ortaklık anlaşması imzaladılar. Böylece İngiliz ve Alman
şirketlerinin ortaklığı ile 31 Ocak 1911’de “Turkish
Petroleum Company” kuruldu ve 1914’de de tekrar
düzenlendi. İstanbul’daki İngiliz ve Alman
Büyükelçilerin Türk Hükümetine müracaat ederek bu
şirketin Musul ve Bağdat Vilayetlerinde petrol arama
izni verilmesi talebi, 28 Haziran 1914’de Sait Halim
Paşa Hükümeti tarafından kabül edildi (Kuran, 1987).
Ancak Ağustos 1914’de I. Dünya Savaşının başlaması ve
Osmanlı Devleti’nin de 1 Kasım 1914’de Almanya safında
savaşa iştiraki ile, İngilizler, Musul bölgesinde elde
ettikleri imtiyazlardan faydalanamadı.
Henüz
I. Dünya Savaşı başlamadan önce İngiltere, Mısır’daki
askerî birliklerini takviye ederek daha kuvvetli bir
hale getirmişti. Savaş ilanının hemen arkasından da
İngiltere, İngiliz ve Hintlilerden oluşturduğu askerî
birlikleri Basra’ya çıkardı. Bu birlikler, çok kolay
ilerleyerek bölgeyi işgal ettiler. Türkler, İngiliz
niyet ve hazırlıklarını önceden bilmekle birlikte
herhangi bir tedbir almamıştı. Örgütlenecek yerli halkla
Irak’ın savunulabileceği düşünülmüştü. Enver Paşa,
Trablusgarp’ta olduğu gibi burada da gönüllülerin
desteğini alacağını sanmıştı. Ancak Irak bölgesindeki
Türk olmayan aşiretler, din kardeşliği ve kutsal vatan
toprakları için savaşmaya değil sadece paraya önem
veriyorlardı. Başlangıçta milis kuvvetler komutanı
Süleyman Askerî, bazı başarılar elde etmekle birlikte
üstün sayıdaki düzenli İngiliz kolordusuna yenildi.
Süleyman Askeri’nin intihar etmesi üzerine yerine Albay
Nurettin Bey atandı ve bölgeye Kafkasya’dan yeni askerî
birlikler sevkedildi. Arkasından da Alman Goltz Paşa’nın
komutası altında 6. Ordu kuruldu. Alınan tedbirlerle bu
yeni Türk ordusu 22 Kasım 1915’te İngilizleri yendi ve
Kut’a çekilmeye mecbur etti. Ordu komutanı Goltz Paşa
ölünce komutayı Halil Paşa aldı. Kut’a çekilen İngiliz
birlikleri Türk ordusu tarafından kuşatıldı ve ünlü
generalleri Townshend ile birlikte esir alındı. Bu
mağlubiyetten sonra İngiliz ordusu büyük bir hazırlık
yaptı ve 1917’de Bağdat’ı aldı. Türk birliklerinin geri
çekilmek zorunda kalması ve Rusya’da Bolşevik ihtilali
dolasıyla da gelecek bir tehlike olmadığından İngiliz
birlikleri burada hareketsiz kalmayı tercih etti
(Demirbaş, 1995).
Musul
bölgesi, zengin petrol rezervlerinden dolayı büyük
devletler arasında her zaman bir ihtilaf ve çekişme
konusu olmasına rağmen, henüz I. Dünya Savaşı devam
ederken 1916 Sykes-Picot Andlaşması ile Fransa’ya
bırakılmıştı (Fromkin, 1994). Ancak 1920’de düzenlenen
San Remo Konferansında Fransa, Orta Doğu politikasını
desteklemesine karşılık olarak bu bölgeyi İngiltere’ye
bırakmıştır (Armaoğlu, 1991). Böylece Irak, bu
konferansta varılan anlaşma gereği 25 Nisan 1920’de bir
İngiliz mandası olmuştur. Bu tarihi izleyen süreçte
bölgede bir Türk düşmanlığı başlamış; İngiliz, Asuri ve
Ermeni göçmenlerden oluşan ve Leve olarak adlandırılan
birlikler 1924 yılında Kerkük’te bir Türk katliamı
yapmışlardır (Demirci, 1989).
I.
Dünya Savaşı, Almanya ve müttefiklerinin yenilmesi ile
sonuçlanınca Osmanlı Devleti de İngiltere ve
müttefikleri ile 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesini
imzalamak zorunda kalmıştır. İngilizler, bu tarihte
henüz Musul’a girmemişlerdi. Bölgedeki İngiliz
birlikleri komutanı, Ali İhsan Paşa’dan 2 Kasım 1918’de,
Musul’u boşaltmasını istemiştir. Bu talebe karşılık Ali
İhsan Paşa, anlaşmanın imzalandığını ve Musul’un Misak-ı
Milli sınırları kapsamında olduğundan bölgenin
boşaltılmayacağını bildirmişir. Ancak İngilizler, 3
Kasım 1918’de “mütarekenin 7. maddesine dayanarak
Musul’u işgal ettiklerini” açıklarlar. Böylece bölgenin
İngilizler tarafından işgaliyle burada yaşayan Türkler
için de felaketler dönemi başlamış olur (Mısırlıoğlu,
1994).
İngilizler, anlaşma imzalanmış olmasına rağmen bir oldu
bitti ile Musul’a girmişler, fakat bu işgali izleyen bir
yıllık zaman diliminde burada nasıl bir idari düzenleme
yapacakları netleşmemişti. İngilizler, bu konuda
çalışmalarını sürdürüyorlardı. Birçok görüş ve varsayım
mevcuttu. Bağdat’taki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Percy
Cox, şartları değerlendirdikten sonra Londra’ya
gönderdiği raporunda manda idaresinin hemen ilan
edilmesi ve Faysal’ın Irak krallığına getirilmesi
fikrini savunuyordu. Faysal’ın Fransa tarafından
istenmediği İngilizlerce bilinmesine rağmen (Faysal,
Fransızların 1920’de Suriye krallığından
uzaklaştırdıkları Şerif Hüseyin’in oğludur), göstermelik
bir referandumdan sonra 23 Ağustos 1921’de Irak Krallık
tahtına oturur (Fromkin, 1994; Kuran, 1987; Tynbee,
2000). Böylece İngiliz himmeti ile Irak yönetimine
gelen Faysal, Musul bölgesindeki petrol arama ve
çıkartma imtiyazını İngilizlere veriyordu. Bu durumda
İngilizler, Musul’daki petrolü garanti altına almış
oldular. Fakat İngiltere, bu bölgedeki petrolle de
yetinmeyerek gözünü İran petrolüne dikti. Bu amacın
kolay gerçekleşmesi ise, ancak yeni bir savaşın sahneye
konması ile mümkün olabilecekti. Yunanlıları Anadolu’da
Türkler üzerine sevkettikleri taktirde dünya kamuoyunun
dikkatinin buraya çevrilmesi sağlanacak ve bu esnada
İran’da başlatacakları petrol harekatını sessizce
gerçekleştirebileceklerdi. Bu amaçla İngiltere,
Yunanlıların Anadolu’yu işgale kalkışmalarını sadece
teşvik etmemiş aynı zamanda her türlü silah ve mühimmat
desteğini de sağlamıştır. Raif Karadağ’a göre bu konuda
İngilizler; “Orta Doğu’daki petrol çıkarlarını emniyete
alma ve hergün biraz daha şımaran ve bitip tükenmeyen
tekliflerle baş ağrıtan Yunanistan’ı kolu kanadı
kırılmış bir kuşa döndürme” amacı güdüyorlardı
(Karadağ, 1979). İngilizlerin desteğiyle İzmir’den
başlattıkları işgal harekatında Yunanlılar, ummadıkları
bir durumla karşılaştılar. Eylül 1921’de Sakarya’da ve
Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan savaşlarında, Yunan
ordusu hezimete uğramıştı. Türk milletinin Milli
Mücadeleden başarı ve yüzakı ile çıkması, Orta Doğu’ya
yönelik İngiliz politik hesaplarını altüst etti.
İngilizler, Güney Anadolu ve Kuzey Irak’ı kapsayacak bir
Kürt devleti kurmayı düşünüyorlardı. Türklerin
Anadolu’da kazandıkları zafer, buna imkan tanımadı ve
artık I. Dünya Savaşı galibi devletler de TBMM Hükümeti
ile 20 Kasım 1922’de Lozan Barış Görüşmeleri’ne
başladılar (Kuran, 1987).
23
Ocak 1923’de başlayan Lozan Konferansı’nın en önemli
gündem maddesini Musul meselesi oluşturuyordu. Dışişleri
Bakanı ve Türk Delegasyonun Başkanı sıfatıyla İsmet
Paşa, Musul’un Türkiye’ye bırakılması konusundaki ırki,
siyasi, coğrafi, askerî, tarihi ve iktisadi gerekçeleri
içeren (daha önce her konunun uzmanları tarafından
hazırlanmış) 22 sayfalık bir konuşma yaptı. Böylece
İngiliz tezinin geçersizliği İngiltere Dışişleri Bakanı
Curzon ve diğer temsilcilere açıklanmış oluyordu (Mısırlıoğlu,
1994). Curzon, İsmet Paşa’ya cevaben bazı
açıklamalar yapmakla birlikte bu ifadelerin hiçbir
temsilciyi tatmin etmediğini bildiğinden görüşmeleri
etkileyecek başka yollar aradı. Bu tür entrikalarda
oldukça maharetli olan Curzon, İsmet Paşa’nın Musul
meselesini ilk gündem maddesi yaparak üstünlük elde
edeceğinden endişe duyar. Böyle olduğu taktirde
İngiltere’nin iktisadi çıkarları için sömürge peşinde
olduğu kabül edilecek ve zor durumda kalacaktı. Curzon,
konferansın İngiliz çıkarlarını koruyacak bir ortamda
sürmesini temin amacıyla en önemli siyasi meselelerin
ele alınacağı “Ülke ve Askerî Sorunlar Komite
Başkanlığı’nı” alarak konferans programında değişiklik
yapmış ve böylece de temsil ettiği ülke çıkarlarını
korumada başarılı olmuştur. Curzon’un gayretleri
sayesinde İsmet Paşa, Musul konusunda Türk tezinin kabül
göreceği açık görüşmeler yerine İngiliz heyeti ile ikili
hatta çoğu zaman otel odası görüşmeler yapmak durumunda
kalmıştır
(Öke, 1995). İsmet Paşa, plebisit yapılması
hususunda ısrarlı iken 31 Ocak 1923’te yapılan bir ikili
görüşmede Curzon, Musul meselesinin konferansta
görüşülmesi yerine Milletler Cemiyeti’ne götürülmesini
teklif etmiş ve kabül ettirmiştir (Kopraman, 1989).
Böylece Musul meselesi Lozan Barış Antlaşması’nın 3.
maddesine eklenen fıkra ile antlaşma kapsamından
çıkartılarak “Türkiye ile Irak arasındaki sınır
(antlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra 9 ay içinde
Türkiye ve İngiltere arasında yapılacak ikili
görüşmelere ve arkasından da Milletler Cemiyeti’ne
taşınacaktır (Toynbee, 2000). I. Dünya Savaşı galibi
devletler tarafından kurulan bu cemiyetten, Musul
meslesi gibi çok haklı olduğu bir konuda dahi
Türkiye’nin İngitere aleyhine bir karar çıkartması
mümkün değildi. Curzon’un diplomatik ustalığının
sergilendiği Lozan görüşmeleri, Şubat 1923 başlarında
kesintiye uğradı.
Lozan
görüşmelerine paralel TBMM’inde de Aralık, Ocak ve Şubat
aylarında gizli celselerde Musul konusunda hararetli
tartışmalar yaşandı. Musul meslesinin sonraya
bırakılamayacağı ortak görüşü oluştu (T.C. TBMM Gizli
Zabıt Ceridesi). Musul’la ilgili Mecliste yapılan bu
tartışmalarda Mustafa Kemal Paşa, Lozan Andlaşmasının
Mecliste kabül edilemeyeceği endişesini duydu. 24 Nisan
1923’de Lozan görüşmelerinin ikinci safhasının başladığı
günlerde İsmet Paşa ile dönemin başbakanı Rauf Bey’in
arası iyice açılmıştı. Bu nedenle İsmet Paşa, Lozan’dan
görüşmelerini hükümet aracılığı yerine doğrudan Mustafa
Kemal Paşa ile yapmaktadır. Böylece Musul’un da yer
almadığı anlaşma yetkisini Mustafa Kemal’den alan İsmet
Paşa, 24 Temuz 1923’te anlaşmayı imzalamıştır. Anlaşma
sonrası Ankara’ya dönen İsmet Paşa, Rauf Bey’in istifa
ettiğini ve meclisin de değiştiğini görecektir. Buna
rağmen Lozan Andlaşması’nın TBMM’de onayı büyük
tartışmalara neden olacak ve 14 olumsuza karşı 213 oyla
kabül edilecektir (Öke, 1995).
Lozan
görüşmeleri gündeminden çıkartılması Musul meselesinin
çözüldüğü anlamına gelmiyordu. Bu şekilde zaman kazanan
İngiltere, amacına ulaşmak için her yolu denemeye
kararlıydı. Musul konusunda Lozan’da kararlaştırılan
ikili görüşmeler 19 Mayıs 1924’te İstanbul’da başladı.
Haliç Konferansı olarak anılan bu görüşmelere Türkiye,
Fethi Bey ve İngiltere ise Sir Percy Cox başkanlığındaki
heyetlerle katıldılar. Bu görüşmelerde İngiliz
delegasyonu, Musul’la yetinmeyip Hakkari ve civarının
Nesturilere verilmesini talep ettiler. Bu isteklerinde
samimi olmayan
İngilizler, konferansın anlaşmazlıkla sonuçlanması ve
konunun Milletler Cemiyeti’ne taşınmasını
amaçlıyorlardı. Bunda da başarılı oldular ve 5
Haziran’da hiçbir uzlaşma sağlanmadan konferans sona
erdi. İngilizler, 6 Ağustos 1924’te Milletler Cemiyetine
müracaat ederek Musul meselesinin gündeme alınmasını
istediler (Kopraman, 1989; Öke, 1995).
Milletler Cemiyeti konuyu Eylül ayında görüşmeye
başladı. Konu, İngiliz diplomatik oyunları ve cemiyet
üzerindeki etkinliği ile de bir türlü çözümlenemedi.
Tarafsız üyelerden oluşan bir komisyon kurularak Irak’a
incelemeler yapmak için görevlendirildi. Fakat
İngilizler, bu komisyonun çalışmalarını engelleyici
mahiyette çaba harcamadan da geri durmadılar. Bu
komisyon, Türkiye’nin haklı olduğunu görmesi ve kabül
etmesine rağmen çelişkili ifadelerle dolu bir rapor
hazırladı (Toynbee, 2000). Milletler Cemiyeti’ne bu
raporun teslimi öncesi İngilizler, Türklerin tepkilerini
belirlemeye çalışıyor ve karşı tedbirler planlıyorlardı.
Bu çalışmaları ile, Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuda
savaşa bile kararlı olduğu anlaşılıyordu. Ancak bu
esnada Doğu Anadolu’da İngiliz destek ve teşviki ile,
şeriatın elden gititiği gerekçesi ile Şeyh Said isyanı
başladı. Musul meslesinin en kritik bir devresinde
tezgahlanan bu isyan, Türkiye’yi iç karışıklık ve
huzursuzluklara sokmak, askerî gücünü zayıflatmak, dış
baskılara zemin hazırlamak ve bölgeyle sınır konumunda
olan Kuzey Irak’a İngiliz askerî yığınağına gerekçe
hazırlamak gibi amaçlar güdüyordu. Neticede İngilizler,
Türkiye’yi belirli bir süre için meşgul eden isyanla
yukarıda değinilen amaçlarına ulaşıyorlardı(Öke, 1995).
Bu arada Milletler
Cemiyeti, Lahey Adalet Divanı’ndan alacağı kararın
geçerliliğini sordu. Lahey Adalet Divanı, alınacak
karara Türk ve İngiliz taraflarının uyma zorunluluğunu
bildirdikten sonra Milletler Cemiyeti Musul’u Irak’a
bıraktı (Çay, 1987; Orhonlu, 1992). Bu
karara, Türk kamuoyu ve basını büyük tepki gösterdi.
Ancak yeni savaştan çıkan Türkiye’nin içinde bulunduğu
genel ve ekonomik şartlar, bu kararın kabulünü gerekli
kılıyordu (Armaoğlu, 1991; Çelik, 1969). Ülke
dahilinde İngiliz destek ve teşviki ile çıkartılan Şeyh
Said, Asuri ve Yezidi isyanları ile uğraşılırken;
dışarıda da Fransa, İtalya ve İngiltere’nin Türkiye’den
bazı isteklerinin olması ve Türkiye’yi destekleyecek bir
devletin bulunmamasından ötürü, bu oldu bittiye razı
olmadan başka bir çıkar yol gözükmüyordu. Bir kez daha
hak güçlünün ilkesi kazanırken genç Türkiye’nin varlık
ve birliğinin korunması, Musul’un kaybedilmesi pahasına
önde tutuluyordu
(Armaoğlu, 1991; Uçarol, 1995; Turan, 1998).
Sonuç olarak; 5 Haziran
1926’da Ankara’da Türk, İngiliz ve Irak Hükümet
temsilcileri arasında imzalanan bir anlaşma ile Türkiye,
Musul’u kesin olarak kayıp ettiğini kabul ediyordu. Bu
anlaşma ile Türk - Irak sınırı da belirleniyordu. Ayrıca
Musul petrol gelirlerinin %10’lık bölümü de 25 yıllık
bir zaman diliminde Türkiye’ye bırakılıyordu. Ancak
Türkiye, 500 bin sterlin karşılığı bu hakkından
vazgeçmiştir. Yine bu anlaşmayla Irak’la Türkiye
arasında dostluk ilişkileri tesis edilmiş ve 1928
yılında karşılıklı elçiler atanmıştır. Fakat bu
anlaşmada Irak sınırları içinde yaşayan Türkler’in
hakları ve bu hakların Türkiye garantörlüğüne alınması
hususunda herhangi bir hüküm yer almamıştır(Köni,
1987).
IRAK TÜRKLERİNİN
DURUMU
Gerek coğrafi konumu, gerek
ekonomik getirisi ve gerekse askerî bakımdan bugün bile
önemini koruyan Musul’u Türkiye Lozan’da ikili
görüşmelere bıraktığı zaman kaybetmişti. Bundan sonra
harcanan çabalar bölgeyi kazanmaya ve Misak-ı Milli
sınırlarına dahil etmeye yetmemiştir. Ancak burada esas
mesele Musul’u fiziki olarak kaybetmek değil orada
yaşayan Türk unsurdur. Bölge Türkleri, en rahat ve
müreffeh günlerini Osmanlı tabiyetinde bulundukları
dönemde yaşamışlardır. Türk egemenliğinin sona ermesi
ile de 10 - 12 asırdır Irak’ta varlığını sürdüren
Türkler için esaret ve felaketli bir devre başlamıştır.
İngilizlerin Irak krallığına getirdikleri Faysal
döneminde hazırlanan anayasa, “Irak halkının Arap, Türk
ve Kürt unsurlardan oluştuğu” belirtilmesine rağmen daha
sonraki dönemlerde Türk varlığı inkar edimiş ve
1930’lara kadar da bölgede yaşayan Türk çocukları Arapça
eğitim yapmak zorunda bırakılmışlardır (Çay, 1987).
1931 yılında çıkartılan bir özel yasayla Kerkük ve Erbil
gibi Türklerin çoğunluğu teşkil ettiği bölge mahkeme ve
okullarında, Türkçe konuşulması serbest bırakılmıştır.
Ancak II. Dünya Savaşı başladığı yıllardan itibaren ise,
Türklere verilen tüm siyasi ve kültürel haklar geri
alınmış veya dondurulmuştur
(Hürmüzlü, 1994).
1930
yılında Irak’a muhtariyet verilmesi ile bu ülke ile
Türkiye arasında ilişkiler başlamış ve 1931 yılında Kral
Faysal Türkiye’ye gelmiştir. 1932 yılında iki devlet
arasında dostluk kurulmaya başlamış ve aynı yılda
Türkiye ve Irak, Milletler Cemiyeti’ne üye olmuştur.
Yine bu yıl içinde ticari ve hukuki konuları kapsayan
çeşitli anlaşmalar yapılmıştır. Türkiye Irak
ilişkilerinin 1937 yılında daha ileri bir safhaya
ulaşmasıyla ve özellikle bölgede barış ve güvenliği
sağlamak için Türkiye, Irak, Afganistan ve İran arasında
Sadabat Paktı imzalanmıştır (Ünal, 1977). Bu
paktın imzalanmasını müteakip Kerkük’ü ziyaret eden Türk
heyetine gösterilen yakın ilgi ve sevgi, Irak yönetimini
endişeye sevketmiş ve bu nedenle Türklere yönelik sert
tedbirler almışlardır. Bu kapsamda; bölge Türklerinin
sosyal ve kültürel faaliyetleri yasaklanması, bölgedeki
tarihi Türk eserleri tahrip edilmesi, Arapların bölgeye
iskanı ile Türklerin azınlığa düşürülmesi gibi bir dizi
uygulamaya gidilmiştir (Çay, 1987).
Sadabat Paktı’nın kurulması
sonrası Ortadoğu’yu tehdit eden Sovyet tehlikesi
karşısında bölge ülkeleri arası yeni bir ittifaka
ihtiyaç duyulmuştur. 24 Şubat 1955 yılında Irak ile
Türkiye arasında imzalanan ve Bağdat Paktı adını alan bu
ittifaka, daha sonra İngiltere, İran ve Pakistan da
katıldı. 1958 ihtilali sonrası Irak, 1959 yılında bu
paktan ayrılmış ve arkasından CENTO ismini alan bu
paktın merkezi Ankara’ya taşınmıştır (Yeni Türk
Ansiklopedisi, 1985). Bu paktın yürürlükte olduğu ve
Türkiye ile Irak ilişkilerinin en dostane göründüğü
günlerde dahi Kerkük Türklerine yönelik Irak yönetiminin
uyguladığı zulüm ve baskı politikası aynen sürmüştür.
Faysal’ın ölümü sonrası
Irak, bir iç karışıklık ve kaos dönemine girmiştir.
İngiliz danışmanları nezaretinde hazırlanan 1925
anayasası, 1943’te önemli ölçüde değiştirilmekle
birlikte 1958’e kadar yürürlükte kalmıştır. 14 Şubat
1958’de Irak, Ürdün’le Arap esasına dayalı bir
federasyon kurdu. Bu federasyon anayasası ise,
federasyonu oluşturan ülke vatandaşlarına ırk ve din
farkı gözetilmeksizin BM İnsan Hakları Beyannamesi’nde
yer alan tüm hakların verileceği belirtiliyordu. Ancak
federasyon, kurulduğu yılın Temmuz ayında General
Kasım’ın Irak’ta iktidarı ele geçirmesi ile sona erdi
(Turan, 1996). Kasım’ın darbesi ile cumhuriyet
rejimine geçildiği ve 26 Temmuz 1958’de geçici bir
anayasanın yürürlüğe girdiği ilan edildi. Bu anayasada
da azınlıklara haklar tanındı. Buna göre Türkler, günde
yarım saatlik Türkçe radyo programı yapma ve “Kardaşlık”
adında bir dergi çıkartma fırsatı buldular. Türklerin
elde ettiği kültürel haklar, sadece bunlarla sınırlı
kaldı. Türkler, azınlıklara verilen hakların tam olarak
uygulanması bir yana ihtilalin birinci yıl dönümünde
yaşama hakları dahi ciddi tehlikelere maruz kaldı. 14 -
17 Temmuz 1959’da korkunç bir katliama uğradılar
(Beyatlı, 1998). Bu katliamda masum ve silahsız 33
Türk, Türkiye’nin gözü önünde ve burnunun dibinde
öldürüldü. Bu dönemdeki Türk Dışişleri Bakanı F. Rüştü
Zorlu, Irak’ın Ankara Büyükelçisini makamına çağırarak
benzer olayların tekerrür etmemesi hususunda teminat
almış; 25 Temmuz 1959’da yaptığı basın toplantısıyla da
Kerkük katliamı müsebbiblerini şiddetle kınamıştır
(Beyatlı, 1998).
1963
yılında Irak’ta bir iktidar değişikliği daha meydana
geldi. General Abdülselam Arif, Kasım’ı devirerek
yönetime el koydu. 1963 ile 1968 yılları arası süreçte
Türkler, rahat bir nefes aldılar. Siyasi baskılar azaldı
ve Türkiye’yi ziyaretleri kolaylaştı. Bu arada Temmuz
1968’de, Baas Abdülselam Arif’in kardeşi Abdurrahman,
bir askeri darbe ile yenetime el koydu. Baas Partisi,
azınlıkların desteğini kazanabilmek amacıyla onlara 24
Ocak 1970’de bazı haklar tanıdı. Bu durumdan
faydalanarak Türkler, çoğunlukta bulundukları bazı
yörelerde Türkçe eğitim veren 48 ilkokul açtılar. Bu
gelişmeler Türkiye tarafından da memnuniyetle karşılandı
ve Irak hükümeti ile varılan bir anlaşma ile Ankara’da
Irak ve Kerkük’te ise Türk Kültür merkezleri açıldı.
Böylece binlerce Kerkük’lü Türkün Türkiye Türkçesi ve
alfabesini öğrenmeleri mümkün olabildi (Nakip, 1996).
Ömer Turan, tanınan bu hakların tam uygulanmadığını
belirtikten sonra 1970 anayasası ile durumda çok fazla
bir değişiklik olmadığını, bunun sebeplerini de hem Irak
yönetimlerinden ve hem de Irak Türklerinin sahipsiz ve
birlik halinde hareket etmediklerinden kaynaklandığını
belirtiyor (Turan, 1996).
24 Ocak 1970 tarihli devrim
komuta konseyi, Irak Türklerinin varlığını ve haklarını
tanımasına rağmen İlkokullarda Türkçe eğitim, edebi
yayın ve edebiyatçılar birliği kurulması gibi imtiyazlar
bir yıl geçmeden uygulamadan kaldırılmıştır (Özmen,
1998). 1971 yılından itibaren Irak’taki Türklere
uygulanan sindirme ve asimilasyon politikaları hız
kazanmıştır. Hiçbir savunma hakkı verilmeden yüzlerce
Türkmen devrim mahkemeleri tarafından idama mahkum
edilmiş veya tutuklanmışlardır. Bugün bile Irak Türkleri
en basit insan haklarından yoksun olarak varlıklarını
sürdürmeye çalışmaktadırlar
(Aslan, 1996).
1974 yılında Ahmet Hasan
Elbekir Cumhurbaşkanı olmasına rağmen yönetimi Saddam
Hüseyin ele geçirdi ve Türkler aleyhine birçok
değişiklikler yapıldı. Bunlardan ilki Kerkük’ün isminin
“El-Tamim” olarak değiştirilmesidir. Bu bölgede yaşayan
Türklerin sadece Araplara gayrimenkül satabilmesine izin
verildi. Sayıları onbinlerle ifade edilebilecek Bedevi
ve Arap, bölgeye getirilerek iskan edildi. Saddam’ın
doğum yeri olan Tikrit (bir Arap şehri), il yapılarak
Kerkük’ün iki önemli ilçesi Tuzhurmatı ve Kirfi buraya
bağlandı. Türkler’in çoğunlukta bulunduğu yerleşim
birimlerinin Araplaştırılması ivme kazandı. Açık
yerlerde ve telefonla bile Türkçe konuşulması yasaklandı
(Akkoyunlu,
1977).
1978 ile 1980 yılları arası
dönemde Irak Türklerine karşı baskı ve asimilasyon
politikasını uygulama görevini üstlenen Saddam,
Türklerin bölgeden uzaklaştırılması ve Türkiye’ye göç
ettirilmesinde oldukça başarılı olmuştur. Arkasından
Irak Türkleri, 1980’li yılarda da artarak devam eden
baskı ve zulümlere maruz kaldılar. Irak yönetiminin
Türklere yönelik asimilasyon politikasının sonucu Ocak
1980’de Irak Türklerinin önde gelenlerinden Emekli Albay
Abdurrahman, Doç. Dr. Necdet Koçak, Binbaşı Halit
Akkoyunlu ve İşadamı Adil Şerif, Türkiye’ye casusluk
yaptıkları iddiası ile idam edildiler (Köprülü, 1996).
1959’dan beri Bağdat hükümeti Irak Türklerinden
hiçkimseyi idam etmemişti. Mahir Nakip, Saddam’ın üç
Kerkük’lü Türkü idam ettirmedeki amacının Türkiye’nin
soydaşları konusunda tepkisini ölçmek olduğunu ve
Türkiye tepki göstermemesi üzerine bu idamların 8 yıl
süren İran - Irak savaşı esnasında sıkça tekerrür
ettiğini belirtmektedir. Binlerce Türk cephede bir hiç
uğruna can verirken, yüzlerce Türk de Bağdat
zindanlarında işkence altında öldürülmüştür
(Nakip, 1996).
1991
öncesi Kuzey Irak Kürt liderlerinden Talabani, Saddam’la
işbirliği içinde olmakla birlikte bu yıldan itibaren
(Körfez savaşı sonrası) Saddam yönetimine karşı tavır
almıştır. Talabani’ye bağlı silahlı milisler, bölgedeki
diğer Kürt lider Barzani’nin adamları ile birleşerek, 17
Mart 1991 tarihinde Kerkük şehrine girerek devlet
daireleri ve hükümet binalarını işgal ettiler. Bu
eylemleri esnasında özellikle bölgedeki Türk varlığına
ait verileri ortadan kaldırmak amacıyla da nüfus
kayıtlarını yaktılar. Bu olaylar sonrası Saddama bağlı
Irak askerî birliklerinin bölgeye yaptıkları saldırı
sonucu ise, diğer Kuzey Irak halkları gibi Türkler de
kuzeye sürülerek Türkiye’ye iltica etmek zorunda
kalmıştır.
Ayrıca
28 Mart 1991 tarihinde Altınköprü’de 87 Türkün kurşuna
dizilerek şehit edilmeleri, yine aynı yılın 5 Nisan’ında
İstanbul’da Irak konsolosluk yetkililerinin sessiz bir
protesto eylemi yapan bir grup Türkmen gencine
kalaşinkof silahlarla ateş açması sonucu iki gencin
şehit edilmesi ve birinin de ağır yaralanması gibi
olaylar yaşanmıştır.
Hukuki olarakta Irak’ta
Türk varlığından söz etmek mümkün değil. Türkler,
Araplar ve Kürtler’den sonra üçüncü büyük nüfusu teşkil
etmelerine rağmen, 7 Temmuz 1990’da yayınlanan Irak
Cumhuriyet anayasasında Irak halkı, “Arap ve Kürtlerden
oluşmaktadır” ifadesi yer almaktadır (Aslan, 1996;
İlter). Irak yönetimi, Irak-İran savaşından sonra
Kuveyt’e saldırarak işgal etmiş ve tüm barışçı çözüm
girişimlerine olumlu cevap vermeyerek Körfez krizine
sebep olmuştur. Saddam’ın baskı ve zulümlerine, bir de
bu kriz sonucu Irak’a uygulanan ambargo eklenmiştir.
Ambargodan dolayı, Irak halkı ve en fazla da burada
yaşayan Türkler etkilenmiş, açlık, hastalık, yokluk ve
umutsuzluk girdabına düşmüşlerdir (Pamukçu, 1997).
Bu çaresizlikler, özellikle Kerkük’te yaşayan Türkleri
dilenciliğe dahi itmiştir. Sosyal çürüme had safhaya
ulaşmıştır. Cinayet, fuhuş, hırsızlık ve boşanmada
artışlar görülmüştür. İşsizliğin günden güne artması da
gençleri kötü yolara itmektedir. Bütün bu çetin ve çok
ağır şartlar, Irak’ta yaşayan Türkleri göçe
zorlamaktadır. Türkiye, Amerika ve Avrupa ülkelerine
iltica edenlerin sayısında artış gözlenmektedir
(Nakip, 1996).
Irak’ya yaşayan Türkler,
içinde bulundukları ağır siyasi baskı ve kötü ekonomik
şartlar nedeniyle buradan ayrılmakta ve nüfusları
gittikçe azalmaktadır. Böylece Türkler’e karşı yürütülen
baskı ve asimilasyon politikası da önemli ölçüde amacına
ulaşmaktadır. Körfez krizi sırasında BM Güvenlik
Konseyi’nin Irak’a yönelik kararları, yalnızca ambargo
ve silahların kontrolünü sağlamakla sınırlı kalmış, Irak
halkına uygulanan baskıya son verilmesi ve İnsan Hakları
ile ilgili etkili bir politika uygulanmamıştır
(Aslan, 1996).. BM Güvenlik Konseyi etkin bir
şekilde görevini yerine getirememesinin yanısıra
tarafsızlık ilkesine de aykırı düşecek şekilde Kürtler’i
himaye arzusu taşıdığından Musul ve Kerkük’teki sistemli
asimilasyona göz yummaktadır (Yılmaz, 1997). “5
Nisan 1991’de BM’lerin 688 sayılı kararı ile Kuzey Irak
Türkiye sınırına yığılan yüzbinlerce insanın can
güvenliklerini ve bu insanlara insani yardımı sağlamak
amacı ile “Huzur Operasyonu” başlamış, 17 Nisan’da
Müttefik güçler ABD, Hollanda, İspanya, İtalya,
İngiltere ve Fransa’ya ait birlikler Kuzey Irak’ta
konuşlanarak çalışmalarına başlamıştır” (Özdağ, 1996).
Başlangıçta Huzur Operasyonlarının amacı, Kuzey Irak’ta
bir Kürt devleti kurmak değildi. Ancak bu operasyonların
sonucunda hukuken olmasa da fiilen bir Kürt devletinin
çekirdeği oluşmuştur (Oran, 1996).
Çekiç
Güç 36. paralelin üstünü güvenli bölge olarak kabul
etmektedir. Fakat her nedense Musul ili 36. paralelin
üstünde olmasına rağmen Irak yönetimine verilmiş,
Süleymaniye ili ve Kifri ilçesi 36. paralelin altında
olmalarına rağmen güvenli bölgeye dahil edilmiştir. Bu
da bize açıkça gösteriyor ki Türklerin %80 gibi
çoğunlukta olduğu yerler, Irak yönetimine bırakılmış,
çoğunluğu Kürt olan yerler ise, güvenli bölge kapsamına
alınmıştır.
Güvenli bölge olarak ilan
edilen Kürtlerin hakim olduğu bu yörede her parti ve
lider, kendisini bölgenin hakimi olarak görmekte ve
keyfi davranışlarda bulunmaktadır. Bu keyfiliklerde
anarşi ortamı meydana getirmektedir. Bu olumsuz
ortamdanda en çok güvenli bölgede yaşayan Türkler zarar
görmektedir. Türklere karşı yapılan saldırılar
sürmektedir. 15 Haziran 1994 tarihinde Irak Milli
Türkmen Partisi (IMTP) Erbil Komite Üyesi ve Türkmen
İnsan Hakları Örgütü Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Rüştü
Tahsin bir saldırı sonucu hayatını kaybetmiştir. 17 ve
18 Kasım 1994 akşamı iki gün üst üste IMTP’nin Erbil -
Türkmen Sesi Radyo binası ile Halkla İlişkiler Bürosu
roket, RPG ve otomatik silahların kullanıldığı bir
saldırıya maruz kalmıştır. 8 Ocak 1995’de ise IMTP Zaho
İrtibat Bürosu saldırıya uğramış, çatışmalar sonucu Ali
Ömer Muhammed şehit edilmiştir. 27 Mart 1995 tarihinde
Kuzey Irak’taki PKK unsurlarına yönelik Türk askerî
müdahalesini protesto amacıyla Erbil’de yürüyüşe geçen 8
bin dolayındaki kişi, IMTP binalarına saldırılarda
bulunmuştur. 11 Nisan 1995’de yine Erbil’de Türkmeneli
TV binasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu 2
görevli yaralanmış ve binada büyük oranda hasar meydana
gelmiştir. 1000 kişilik bir grup da Kifri’deki radyo
binasına benzer bir saldırı düzenlemiştir. Meydana gelen
bu olaylar, Çekiç gücün sadece Saddam’ın saldırılarına
engel olabildiğini, güvenliği sağlayamadığını açıkça
göstermektedir
(Aslan, 1996).
Ekim
1995’de Saddam zulmünü protesto etmek için Zehra Bektaş
adlı bir Türkmen kızı, Kerkük’te üzerine benzin dökerek
kendisini yakmıştır. Bölgede yaşayan Türklerin çektiği
çilenin bir göstergesi olan bu acı olay, Türkiye basın
ve yayın organlarında hemen hemen hiç yer almamıştır
(Kerkük, 1999).
Irak’ta yaşayan Türklerin
milli kimliklerini yok etmek ve varlıklarına son vermek
amacıyla uygulanan baskı ve asimilasyon harekatlarından
birisi de 31 Ağustos 1996’da meydana gelmiştir. Saddam
kuvvetleri, Erbil’de Türkmen cephesi ve Türkmen siyasi
partilerine ait bürolara, Türkmen okullarına, Kültür ve
ilim yuvalarına baskın yaparak içlerinde bulunan 34
Türkmen tutuklanmıştır. Konu BM’ler İnsan Hakları
Komisyonu’nun A/51/496/add.18.November.1996 sayılı
raporunda da yer almasına rağmen tutukluların akibeti
hakkında uzun bir süre ne aileleri ne de Türkmen cephesi
hiçbir bilgi edinememiştir (Türkmeneli’nden Notlar,
1998). Ancak tutuklanan bu Türklerden, IMTP
yöneticilerinden Aydın Iraklı’nın daha sonra Bağdat’ta
idam edildiği Irak Türkmen Cephesi Ankara Temsilciliği
tarafından açıklanmıştır
(Kerkük, 1999).
Bu
arada 10 Ağustos 1998’de ise Barzani, bölgedeki en büyük
güç olduğunu göstermek amacıyla Türkmenlere karşı büyük
ve kanlı bir operasyon yapmıştır (Ömer, 1998).
Görüldüğü gibi Irak Türklerine karşı uygulanan baskı ve
asimilasyonların sonu gelmiyor. Olay adeta etnik bir
temizliğe dönüşmüş durumda (Pamukçu, 1997).
Irak
Türklerinin çektiği acıların sona ermesi, kültürel
haklarına kavuşmaları ve İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi’nde yer alan temel haklardan faydalanmaları,
ülkeleri dahili ve haricinde söz sahibi olmaları için
öncelikle birlik ve beraberlik içinde teşkilatlanmaları
ile mümkündür. Bu durumun güçlü bir devlet (Türkiye)
tarafından desteklenmesi de hayati önem arzetmektedir.
Irak’ta yaşayan Türkler, bölgede yaşayan diğer
topluluklara nazaran daha yüksek bir eğitim ve kültür
düzeyine sahiptirler. Burada yaşayan Türk aileler,
çocuklarını milli şuur içinde dürüst, kişilikli ve
eğitimli olarak yetiştirme konusunda büyük çaba ve
fedakarlık içindedir. Çocuklara yapılan telkinler, daima
Türkiye buraya geldiği zaman mahcup olmayalım tezi
üzerine kurulmuştur. Irak Türkleri yüksek eğitim ve
kültür düzeyine sahip olmalarına rağmen fazlaca bir
siyasi varlık gösterememektedirler. Bölge Türkleri, Baas
Partisi’ne kayıtlı veya bu parti emrindeki mensupları
arasından liderliklerini üstlenen kişilere güven
duymamakta ve bu tür yöneticilerle müşterek hareket
etmeme eğilimindedir. Bu durum, aralarında hiç bir
anlaşmazlık ve kişisel çekişmeleri olmayan Irak
Türklerinin birlik ve beraberliklerini sağlayamadıkları
intibaı vermektedir. Etkin bir teşkilatlanma ve organize
olamamalarının en önemli sebeplerinden birisi, liderlik
vasıflarına sahip ve davasına inanmış bir önderin
bulunmaması veya bu özelliklere sahip şahsiyetlerin Irak
yönetimlerince katledilmesidir. Irak Türklerine ait
mevcut kurumların çoğu, Baas Partisi direktifleri
doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Çeşitli
entrikalar parçalanan ve birliklerinin tesisi engellenen
Irak Türklerinin bölgede faaliyet gösterememelerinin
diğer bir nedeni de, bölgede hiçbir muhalif gruba hayat
hakkı tanınmamasıdır (Kadıoğlu).
1960 - 1977 yılları
arasında Bağdat’ta bulunan Türkmen Kardaşlık Ocağı, Irak
Türklerinin en yetkili organıydı. Saddam’ın ülke
yönetiminde söz sahibi olmasıyla bu Ocak, Baas Partisi
güdümüne geçmiştir. Daha sonra bu teşkilatın etkinliğini
kaybetmesi ile de, Türkiye’de bulunan Irak Türkleri
Kültür ve Dayanışma Derneği’ne geçmiştir. 1991 yılından
itibaren ise Irak Milli Türkmen Partisi, Irak
Türklerinin sesini dünyaya duyurmaya başlamıştır
(Nakip, 1996).
Irak Türklerinin, Irak
dahilinde dernek kurma, dergi ve gazete çıkarmalarının
yanısıra ülkeye Türkçe yayın sokmaları da suç
sayılmakadır. 1970 yılında Türkmenlere tanınan sözde
kültürel haklar çerçevesinde hükümet kontrolünde Türkçe
olarak daha çok Saddam lehinde propaganda yapan haftalık
“Yurd” adlı bir gazete ile aylık “Birlik Sesi” adlı bir
dergi Arap alfabesi ile çıkmaktadır. Latin harfleri ile
yayın yapma 1972 yılından sonra yasaklanmıştır
(Kerkük, 1999).
Irak
dışında yaşayan bölge Türkleri, çeşitli sosyal ve
kültürel konuları içeren bazı yayınlar yapmaktadırlar.
Genelde sürekli olamayan bu yayınlar arasında;
Türkiye’de Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği
Bülteni (1971 - 1990 arası), Suriye’de Al Dalil
(1991’den bu yana) ve Kanada’da Turkmen (1991’den bu
yana) gösterilebilir (Köprülü, 1996).
Irak’ta Türkler, yüzyıllardan beri Azeri lehçesi ile
konuşmakla birlikte yazı dilleri tamamen Türkiye
Türkçesidir. Günümüze kadar Irak’ta yayınlanmış bütün
ilmi, edebi, dini ve tarihi eserler, hep Türkiye
Türkçesi ile kaleme alınmıştır. Bu durum, Irak
Türklerinin dil ve kültür olarak Türkiye Türklerinden
farklı olmadıkları ve Anavatan Türklerinin bir parçası
olduklarını göstermektedir (İnternette Irak
Türkmenleri, 1999).
Irak’taki bu durumu
değerlendirenler, ülkenin geleceği hakkında bazı
tahminlerde bulunuyorlar. 1992’de uluslar arası
topluluğu endişelendiren Irak’ın parçalanması riski
bugün için de geçerlidir (Bengio, 1996). Bu konudaki bir
görüşe göre: Irak’ın Kuzey (Kürdistan), Orta (Orta Irak
artı Ürdün) ve Güney (Arap ağırlıklı) Irak olarak üçe
bölüneceği şeklindedir. Ferruh Sezgin’e göre; “Bu
seneryolardan birincisi kapıda ve soydaşlarımıza çok az
kültürel haklar verilecek ve hiçbir teminat olmadığından
da bu haklar istendiğinde geri alınabilecek. Bu duruma
düşmemek için ise, öncelikle bölgede yaşayan Türk, Kürt,
Arap ve Asuri unsurlar kendi milli meclislerini kurmalı
ve daha sonrada Irak parlamentosına nüfusları oranında
temsilci göndermelidirler. Türkiye’nin yeni dünya
düzeninde konum ve ağırlığı değişmiştir. İsterse bunu
kabül ettirebilir. Bunun gerçekleştirmenin ilk adımı ve
Türkiye’nin kararlılığının işareti de Habur Sınır Kapısı
gelirlerinin Kuzey Irak’ta yaşamakta olan dört toplum
arasında nüfusları oranında adil bir şekilde
paylaştırılmasının teminidir” (Sezgin, 1998).
Habur Sınır Kapısı konusunda Ferruh Sezgin’den farklı
görüşlere sahip olanlar da vardır. Bu kapı gelirinin adı
konmamış; ancak mevcut olan Kürt devletine, Türkiye
sayesinde gittiğini iddia edenler de bulunmaktadır
(Demirci, http). Kuzey Irak’ta faaliyet gösteren iki
Kürt Partisi KDP ve KYB, liderleri arasında cereyan eden
kavgaların en önemli sebebi bu kapının gelirinin
paylaşımı hususudur. Bu kapının geliri ile Barzani, batı
ülkelerinde bin öğrenci okutarak bölgede ilerde
kurulması muhtemel devlet için bürokrat hazırlamaktadır.
Anılan gelirin bir günlük miktarı 150.000 dolardır.
Bölgede alım gücünün çok düşük olması da bu parayı çok
daha önemli kılmaktadır. Ayrıca ilginç olan noktalardan
bir diğeri ise, bu kapı vasıtası ile yapılan ticaretin
artması ile bölgeden Türkiye’ye yönelik terör
eylemlerinin azalması arasındaki ters orantılı ilişkidir
(Bilici, http).
10
Ocak 1999 tarihinde “Kuzey Irak ve Türkmenler” hakkında
düzenlenen bir panelde yaptığı konuşmada Sayın Ümit
Özdağ, Kuzey Irak’ta tutunabilmenin yolunun milis ve
silahtan geçtiğini, burada yaşayan soydaşlarımızın
başarıya ulaşmak için mutlaka kendilerinin silaha
sarılmalarının elzemiyetini ve ancak bu yolla haklarını
elde edebileceklerini belirtmektedir (Özdağ,
1999). Ayrıca Türkiye’nin Irak’ta ekonomik,
kültürel ve sosyal etkinliğini artırmasını da
vurgulamaktadır. Bu amaçla Kuzey Irak’ta; Türk
sanatçılarının konserler vermesi, Türk işadamlarının
süpermarketler açması, üniversiterlerde Türkoloji
bölümleri açılması, Türkçe eğitim veren ilköğrenim
okullarının artırılması gibi önerilerde yer almaktadır
(Özdağ, 1999).
Türkiye’nin Irak’ta yaşayan Türkmenlerle ilgili
mükemmel bir politikasının olduğu söylenemez. PKK, 3.000
kişilik grubu ile bölgede üçüncü bir güç haline
gelmiştir. Türkiye’nin çeşitli zamanlarda düzenlediği
askerî operasyonlarla bu bölgedeki PKK etkinliklerine
kalıcı bir şekilde son vermesi mümkün değildir. Bölgede
Türkiye yanlısı silahlı bir gücün varlığı elzemdir ve bu
da, ancak bölgede yaşayan Türkmenler aracılığı ile
sağlanabilecektir. Ne var ki Türkiye, ne bölgede kendi
güvenliğinin sigortasını sağlayabilecek ne de bölgedeki
soydaşlarının çeşitli tecavüzler karşısında
korunmalarını sağlayabilecek böyle bir konuda henüz bir
girişimde bulunmamıştır. Bugün Kuzey Irak’ta yaşayan
Türkler, silahsız ve örgütsüz bir şekilde Saddam ve
bölgede faaliyet gösteren diğer grupların insafına
terkedilmişlerdir.
TÜRKİYE’NİN IRAK
TÜRKLERİ POLİTİKASI
Türkiye’nin Irak Türklerine yönelik çok somut bir
politikasının varlığından söz etmek mümkün değildir. 5
Haziran 1926’da Türkiye ile Irak arasında yapılan
andlaşma dışında uzun yıllar Türk dış politikasında bu
ülkede yaşayan Türklerin problemleri ve hatta
varlıklarından bile söz edilmemiştir. 1959 yılında Irak
Türkünün yaşadığı büyük katliamdan sonra dönemin
Dışişleri Bakanı Zorlu ve bazı siyasi parti sözcüleri
dışında konuyla hiç kimse ilgilenmemiştir. Bu
ilgisizliğin sebebi olarak Irak’la, bu ülkede yaşayan
Türklerin siyasi ve kültürel haklarını teminat altına
alacak bir anlaşmanın yapılmamış olması
gösterilmektedir. Ancak neden böyle bir anlaşmanın
olmadığının cevabı da verilebilmiş değildir.
Irak’taki Türklere yapılan baskının temelinde iki
ülkenin sınır komşusu olması ve Irak yönetiminin
Türkiye’nin bir gün buraları alacağı endişesine
dayanmaktadır. Bu nedenledir ki Türklere yaptıkları
baskılar aralıksız sürmekte ve burada yaşayan Türkler,
Türkiye’ye casusluk yapmakla suçlanmaktadır.
Irak
Türkleri, sadece kendi milli kültürlerini korumayı ve
insanca yaşamayı arzulamaktadırlar. BM tarafından
1948’de yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni
Irak da kabul etmiştir. Ancak uygulandığını söylemek
mümkün değildir. Bu nedenle Irak Türkleri, insanca
yaşama isteklerini Türkiye dışında bir yere
iletememektedirler. Çünkü; onları Türkiye dışında
çıkarsız olarak dinleyecek ve anlayacak başka bir ülke
mevcut değildir.
Körfez
Savaşından sonra bütün dünyanın gözü bu bölgeye
çevrilmiş ve Kuzey Iraklılarla ilgilenilmeye
başlanmıştır. Bu gün “Kuzey Iraklılar” deyince sadece
Kürtler anlaşılmaktadır. Maalesef Türk yetkilileri de
bilinçsiz olarak bu ifadeyi kullanmaktadırlar. ABD
Dışişleri Bakanı Irak muhalefet gruplarının hepsini
Amerikaya davet ettiği halde 2.5 milyon Türkün
temsilcilerini çağırmamıştır. Fransa ve İngiltere, Kuzey
Irak’ta bir Kürt devleti kurma planı yaparken Türklerin
varlığını hiç gözönüne almamaktadırlar.
Türkiye’nin Irak Türkleri ile hem soydaşlarımız olduğu
için hem de Körfez Krizinden sonra bölgede meydana gelen
siyasi değişiklikler nedeni ile kendi toprak bütünlüğü
açısından yakından ilgilenmesi gerekmektedir. Başta
Amerika olmak üzere Saddam’ın zulümlerinin önüne geçmek
amacıyla 36. paralel ile Irak’ı bölme fikri ortaya
atılmıştır. Türkiye de bu kararı kabül etmiştir. Bu
durum, hem bir Kürt devleti kurulmasına zemin
hazırlamaktadır hem de Irak Türklerini 36. paralelin
altında ve üstünde olmak üzere ikiye bölmektedir.
|