GİRİŞ
XVIII. yy başlarında Çar
Petro, sıcak denizlere ulaşmadan Rusya’nın varlığını
sürdürme ve büyümesinin mümkün olamayacağını
belirtiyor ve bunu milli bir amaç olarak gelecek
kuşaklara gösteriyordu. Bu amacın gerçekleşmesi,
Osmanlı Devleti ile yapılacak savaşlara ve kazanılacak
topraklara bağlıydı. Çar Petro komutasındaki Rus
ordusunun 1711’de Osmanlı ordusu karşısında bozguna
uğramasına rağmen 1768 ile 1829 yılları arasında
yapılan 6 savaşı da kazanan Ruslar, Kırım, Ukrayna,
Kafkasya ve Kuzey Azerbeycanı alarak Balkanlar ve Doğu
Anadalu’da karadan ve Kara Denizde ise, denizden
Osmanlı Devleti ile ortak sınıra sahip olmuştu. Aynı
dönemde Osmanlı Devleti, bilim ve teknolojide geri
kaldığı gibi iç çekişme ve huzursuzluklar, askeri ve
idari kadrolardaki görevlilerin rekabet ve
kutuplaşmaları gibi bir çok nedenlerle her geçen gün
gerileme ve zayıflama emareleri başgöstermiştir.
Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu bu şartlara bir
de ağır Rus baskı ve oldukça yıpratıcı savaşlarının
eklenmesi ile durum daha da vahimleşmişti.
XIX. yy’da çeşitli Balkan
halkları, Rusyanın kışkırtması ile bazı isyanlara
teşebbüs etmişlerdir. Ruslara ağır bir darbe
indirmeden Osmanlı Devletinin rahat bir nefes
alamayacağını gören Reşit Paşa, mahir bir diplomasi
ile İngiltere, Fransa ve Sardunya (İtalya) devletleri
ile ittifak kurarak Ruslara karşı Kırım Savaşını
başlatır (1853). 2.5 yıla yakın süren ve çok kanlı
geçen muharabelerden sonra müttefik orduları, Rus
birliklerini ağır bir yenilgiye uğratır ve 1856’da
Kırım’ı işgal eder (Yeni Türk Ansiklopedisi, 1985:
1834, 2842). Kırım Savaşı sonunda imzalanan Paris
Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğü
teminat altına alınmış, Kara Deniz tarafsız bir hale
getirilmiş ve bu sularda tersane ve donanma
bulundurulması yasaklanmıştır (Aydın, 1992: 4). Bu
durum, belirli bir süre için de olsa Türkiye’yi
rahatlatıyordu.
BULGARİSTAN’IN
DOĞUŞU
Diğer Balkan milletleri gibi Bulgarlar da,
milliyetçilik duyguları ve Rusya’nın teşvik ve
tahrikleri ile XIX. yy’da Osmanlı Devletinden
ayrılarak bağımsız bir devlet kurma çabası içine
girmişlerdir. Bulgar milliyetçiliği; Fransız
ihtilalinin etkisi, eğitim faaliyetlerinin
yaygınlaşması, Bulgar kilisesinin Fener Rum
kilisesinden ayrılarak bağımsız olması ve etki
alanının da daha sonra kurulacak Bulgaristan
coğrafyasını kapsaması gibi sebeplerle gelişmiştir.
Rusyanın teşvik ve tahrihleri ise, Balkanlarda
kurulacak ve Ege Denizinde sınırı olacak bir devlet
vasıtası ile sıcak denizlere açılma hesabına
dayanmaktadır (http://www.... /bulgahist.htm).
Kırım’da yediği darbe sonrası Rusya, Osmanlı Devletine
karşı saldırgan tutumunu bir süre için tehir etmekle
birlikte, bir taraftan çeşitli yardım dernekleri
vasıtası ile Panslavist bir siyaset güderken diğer
taraftan da Paris Antlaşma hükümlerini değiştirmek
için fırsat kollamıştır. Müteakip zaman diliminde Rus
teşvik, tahrik ve desteği ile Balkanlarda çeşitli
isyan hareketleri görülmüştür. Bu tür hadiseler,
Osmanlı Devletinin zamanında aldığı çeşitli idari ve
askeri tedbirlerle bastırılmıştır (Aydın, 1992: 4-6;
Ünal, 1977: 282-287). Ancak Rusların hasretle
beklediği fırsat, Eylül 1870’de Fransa’nın Prusya’ya
yenilmesi ile oluşuyordu. Birliğini sağlayan Almanya,
Avrupa’daki tüm hesap ve kuvvet dengelerini
değiştirmektedir. Rusya, Paris Antlaşmasını imzalayan
devletlere 31 Ekim 1870’de gönderdiği nota ile, artık
Kara Deniz’in tarafsızlık statüsü ile burada tersane
ve donanma bulundurma yasağını kabul etmeyeceğini
bildirmiştir. Bunun üzerine imzalanan Londra Protokolü
ile de, Rus talepleri kabul edilir(Yeni Türk Ansiklopedisi, 1985: 2842). Akabinde
Rusya, Osmanlı tebaası Balkan haklarını silahlandırma
ve kışkırtmayı daha da artırır. Bu durumda çeşitli
Bulgar isyanları olmuşsa da, her seferinde Osmanlı
ordusu duruma hakim olmuş ve isyanları kısa sürede
bastırmıştır. Daha sonra Ruslar, Almanya ve Avusturya
ile hazırladıkları Berlin Muhtırasını, Osmanlı
devletine vermiştir (11 Mayıs 1876). Ancak buna
İngiltere’nin katılmaması ile de muhtıra geçersiz
kamıştır. Arkasından Ruslar, Sırbistan ve Karadağ’ı
Osmanlı develetine karşı savaşa sürmüş ve İngiliz
kamuoyunu etkilemek içinde, “Türklerin Bulgarları
katlettiği” şeklinde asılsız bir propoganda
başlatmıştır.
Savaşın kaybedilmesinden sonra Türk ve Rus heyetleri
arasında 3 Mart 1878’de Yeşilköy Antlaşması
imzalanmıştır. Buna göre; Doğu Anadolu ve Rumeli’de
büyük Osmanlı toprak kaybının yanısıra Romanya,
Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlığı ve Tuna
eyaletinde kurulacak geniş bir Bulgaristan Prensliği
de kabul ediliyordu. Ancak büyük Avrupa devletleri,
Yeşilköy Antlaşmasını kendi çıkarlarına uygun
bulmayarak 18 Haziran 1878’de Berlin Kongresini
tertiplemişlerdir. Buna göre; Doğu Anadolu’daki bazı
yerler Osmanlı’ya iade ediliyor (Beyazit ve Eleşkirt),
Romanya, Sırbistan ve Karadağ meselesi aynen kabul
ediliyor, Büyük Bulgaristan küçültülerek Balkan
Dağları kuzeyinde oluşuyor, Makedonya ve Balkan
Dağları ile Ege Denizi arası topraklar Osmanlıya
bırakılıyordu. Ayrıca Balkan Dağları güneyinde kısmi
özerk statüde “Doğu Rumeli” adlı yeni bir eyalet
kuruluyordu. Böylece 93 Osmanlı Rus savaşı ve
sonucunda imzalanan Berlin Antlaşması ile, nüfusunun
yarıdan fazlası Türk olan bir Bulgaristan devleti
doğmuştur.
OSMANLI DÖNEMİNDE
BULGARİSTAN TÜRKLERİ
Prenslik Dönemi (
1878 - 1908 )
Türkler, yaklaşık bin yıldır Balkanlarda yaşamaktadır
(Turan, 1996: 13). XVI. yüzyılda Bulgaristan nüfusunun
büyük bir kısmını Müslüman Türkler teşkil ediyordu (Korkud,
1986: 4). Bulgaristan Türkleri, genelde Osmanlı
döneminde Anadolu’nun çeşitli yörelerinden Rumeli’ye
gitmiş yörüklerden oluşmaktadır. Bu yörük grupları
arasında; Vize (Hayrabolu olarak da anılır), Naldöken,
Tanrıdağı ve Karagözler önemli bir yer teşkil
etmektedir (Toğrol, 1989: 12-15). Osmanlı döneminde
Anadolu’dan bölgeye göçen Türkler, buradaki yerli Türk
halkla kaynaşıp çoğalmışlardır. Böylece bölgede bir
Türk varlığı oluşmuştur. Hoşgörülü ve adil Osmanlı
yönetimi altında Bulgarlar, milli varlık ve
kültürlerini koruyabilmişlerdir (Tarihte Türk Bulgar
İlişkileri, 1976: 112-113).
Osmanlı İmparatorluğu; Asya’da Anadolu, Avrupa’da
Rumeli ve ortada başkent İstanbul jeopolitik dengesi
üzerine kuruldu ve yaşadı (Şimşir, 1987: 47). 1876’da
Tuna vilayetinin altı sancağında (Niş hariç), Türk ve
Bulgar nüfus eşit ve 1.100.000 dolayındaydı. Berlin
Antlaşması ile Doğu Rumeli adını alan bölgede ise
1876’da, 681 bin Türke karşılık 483 bin Bulgar
yaşamaktaydı. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı esnasında 1
milyon bölge Türkü kanlı bir şekilde yurtlarından göçe
zorlandı ve bunlardan yarısı soykırım ve ağır tabiat
şartlarından ötürü katledildi. Böylece Osmanlı Tuna
eyalet topraklarında azınlıkta olan Bulgarlara bir
ülke oluşturuldu (Kekioğlu, 1985: 13). Diğer bir ifade
ile Rus yetkili makamlarınca da belirtildiği gibi bu
savaş, “bir ırklar ve yok etme” savaşı olarak
planlandı ve uygulandı (Tarihte Türk Bulgar
İlişkileri, 1976: 103). Çoğunlukta olan Türkler,
beşyüz yıldır yaşadıkları vatanlarında azınlık
konumuna düştüler. Yine de Bulgaristan Türklüğü
tamamen ortadan kaldırılamadı. Örneğin Ocak 1881’de
ülkenin kuzeydoğu bölgelerinde hala Türkler, %65’lik
bir çoğunluğu teşkil ediyordu (Şimşir, 1987: 48-49).
Bölge tarım arazilerinin %70’ine sahip olan Türklerin
azınlığa düşürülmesi ile ekonomik durumları da
kötüleştirildi (Şimşir, 1986: 20).
Bölge Rus işgaline düşmüş ve Berlin andlaşması ile,
Balkan dağları kuzeyinde bir Bulgaristan Prensliği ve
güneyinde ise, Doğu Rumeli Vilayeti kurulmuştu. Bu iki
bölge yönetimi de fiilen Bulgarların eline geçmiştir
(Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 112-113). 93
Harbi sonrası Rus askeri birlikleri bölgeden
çekildikten sonra Bulgarlar, Türklere karşı tam bir
baskı ve zulüm politikası uygulayarak göçe zorladılar.
Binlerce Türk kurşuna dizilmiş, hamile kadınlar
katledilmiş, camilere doldurularak yakılmışlardır.
1883 yaz ortasından itibaren üç aylık dönemde 200 bin
Türk, Türkiye’ye geldi. Bu göçler, 1886-90 arasında 75
bin, 1893-1902 arasında 70 bin olarak sürmüştür. Savaş
sonrası kısmen yaralar sarılmış ve Türkler bazı
kültürel haklar elde etmişlerdir. Bulgaristan, 1885’te
Balkan Dağları güneyindeki Doğu Rumeli vilayetini
ilhak ederek büyümüştür (Toğrol, 1989: 69).
1864’de kurulan Tuna Vilayeti “pilot bölge” seçilerek
Mithat Paşa'nın yönetimi altında, eğitim alanında
büyük atılımlar yapmış ve ülkenin en ileri
bölgelerinden birisi olmuştu. 1875’te bu vilayette
Türklere ait; 2700 ilkokul, 40 ortaokul ve 150 medrese
bulunuyordu. Ancak Osmanlı-Rus savaşı esnasında Türk
eğitim kurumları yakılıp yıkılmış ve büyük darbe
yemişti. 1886 yılından itibaren Bulgaristan Türk
eğitimi, yavaşta olsa bir toparlanma dönemine
girmiştir. 1894/95 öğretim yılında, 1284 ilk ve 16
orta okul olmak üzere Bulgaristan Türklerinin 1300
okulu faal durumdaydı. Ancak Türk okulları, devlet
desteğinden yoksun olduklarından araç-gereç ve
formasyonlu öğretmen açısından oldukça sıkıntı
içindeydi (Şimşir, 1986: 28-37).
Berlin Antlaşması, Bulgaristan’da yaşayan Türklerin
dini, kültürel ve eğitim konusundaki hak ve
özgürlüklerini garanti altına alıyor ve bunların
Bulgar anayasasında yer alacağını hükme bağlıyordu.
1884’de çıkartılan Resmi ve Özel Okullar Yasası,
Berlin Antlaşması kararları doğrultusunda Türk
okullarını özel statüde sayıyor ve bunların yönetim ve
denetimini Türk cemaatine bırakıyordu. 1891’de
yürürlüğe giren Milli Eğitim Yasası, Türk okulları
üzerindeki yerel yönetim yetkisini artırıyordu. 1908
başında çıkartılan İlk ve Orta Öğretim Yasası ile,
görünürde Türklere kendi dillerinde eğitim hakkı
verilmekle birlikte gerçekte eğitim özgürlüğünü
kısıtlamak ve Türkleri cahil bırakmak amaçlanıyordu
(Şimşir, 1986: 41-43).
Bulgaristan Prensliğinin kurulmasından itibaren
Osmanlı-Bulgar ilişkilerinin odak noktasını
Bulgaristan Türk azınlığı oluşturmuştur. Osmanlı
yönetimi, soydaşların hak ve özgürlüklerini, eğitim
durumlarını ve dini faaliyetlerinin korunması yönünde
girişimlerde bulunmuştur.
Krallık Dönemi (
1908 - 1919 )
23
Temmuz 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası kaos
ortamında Bulgaristan Prensliği, 5 Ekim 1908’de
krallık ilan ederek Osmanlı Devletinden ayrılmıştır.
Bu yeni dönemde Bulgar yönetimi, içte Türkler üzerinde
tekrar baskı ve dışta ise diğer devletleri gölgede
bırakacak bir emparyalist politika uygulamaya
başlamıştır. Osmanlı devleti, 19 Nisan 1909’de Türk ve
Bulgar hükümetlerince İstanbul’da imzalanan bir
protokol ile Bulgaristan’ın bağımsızlığını tanıyordu.
Bu protokol; Bulgaristan Türklerinin Bulgarlarla eşit
haklara sahip olması ile birlikte özel azınlık
haklarını, eğitim ve dini hürriyetlerini bir kez daha
güvence ve teminat altına alıyordu(Toğrol, 1989: 18-70).
1909’da çıkartılan Bulgar Milli Eğitim Yasası ile, tüm
eğitim ve öğretim kurumları bir araya toplanıyor ve
denetimi hükümet yönetimine bırakılarak
merkezileştiriliyordu. Bulgar emsallerinden en az on
kat daha yoksul olan Türk okulları, yerel ve genel
yönetimlerden hiç maddi destek alamıyorlardı. Ayrıca
anılan yasa ile Bulgar okullarına çeşitli gelir
getirici fonlar sağlanırken Türk okulları bundan
mahrum edildi. Amaç; Türk çocuklarını eğitimsiz ve
cahil bırakmaktı. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen
Bulgaristan Türk eğitimi, yavaşta olsa bir gelişme
içindeydi. Bulgaristan’da en fazla Krallık döneminde
Türk basını canlılık göstermiştir. Bu dönemde yaklaşık
80 dolaylarında dergi ve gazete yayın hayatındaydı
(Şimşir, 1986: 49-51).
1909
tarihli İstanbul protokolüne göre Bulgaristan’da
bulunacak ve Türkiye’nin de onayı ile atanacak
Başmüftü, Bulgaristan Müslümanları üzerinde büyük
denetim ve kontrol yetkisine haizdi. Bu yetki; dini,
hukuki, vakıf ve eğitim-öğretim konularını
içermekteydi. Daha sonra 26 Haziran 1919’da bir
müftülük tüzüğü yürürlüğe girmiştir. Buna göre,
müftülükler, Bulgaristan Dışişleri ve Mezhepler
Bakanlığı denetim ve atama yetkisi altına girmekte ve
görevli müftü maaşları devletçe ödenmektedir (Şimşir,
1986: 48-49).
Tıpkı 93 Harbi gibi 1912-13 Balkan Savaşıları da
Türkler için tam bir felaket olmuştur. Türkiye, hiç
beklenmedik şekilde bu savaşı kaybetmesi üzerine 550
yıldır ikinci Anayurt olan Rumeli’yi bırakarak
Meriç’in gerisine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu savaş
esnasında da bölge Türkleri büyük zulüm gördüğü gibi
eğitim öğretim kurumları da önemli tahribatlara
uğramıştır. Bu savaşta yarısı Bulgarlar tarafından
olmak üzere 200 bin Türk katledilmiştir. Ayrıca yine
bu savaşta 200 bini Bulgarlar tarafından olmak üzere
440 bin Türk yaşadıkları topraklardan Türkiye’ye göç
ettirilmişlerdir. Bu savaşta Bulgaristan, Güney
Dobruca'yı Romanya’ya bırakırken Batı Trakya’yı işgal
ediyordu (Şimşir, 1986: 51-54).
Balkan Savaşı sonrası Bulgarların bölgede yaşayan
Türklere yönelik katliam ve soykırım hareketleri büyük
ivme kazanmıştır. Ayrıca Türk isimlerini değiştirme,
Hıristiyan olmaya zorlama ve milli kıyafetlerini
yasaklama ve camileri yakma gibi bazı uygulamalar
olmuştur (Turan, 1995: 295). Bu amaçla Bulgar Genel
Kurmayı tarafından 1912’de hazırlanan plan şunları
içermektedir: kültürel imha, soykırım, göç ettirme,
tehcir ve sınırdışı. Balkan Savaşı sonrası iki ülke
arasında 29 Eylül 1913’te imzalanan İstanbul Barış
Antlaşması da, Bulgaristan Türklerinin önceki
haklarını teyit etmektedir (Toğrol, 1989: 71).
I.
Dünya Savaşında müttefik olan Türkiye ve Bulgaristan
arası ilişkiler yakınlaşmış ve müşterek askeri
birlikler Romanya cephesinde Ruslara karşı
savaşmıştır. Bu yakınlaşma atmosferinde Bulgar
yönetimi, Türklere isim kullanma hakkını iade etmiştir
(Turan, 1995: 295). Savaş sonrası Bulgaristan’ın 27
Kasım 1991’da imzaladığı Neuilly Barış Antlaşması ile,
ülkede yaşayan tüm azınlıkların kültürel ve dini
özgürlükleri teminat altına alınmıştır (Toğrol, 1989:
71). Böylece Müslüman halka geniş dini haklar sağlayan
1919 tarihli Bulgaristan Müslümanları Teşkilat
Nizamnamesi düzenlenmiştir (Kekioğlu, 1985: 32).
NEUİLLY ANTLAŞMASI
SONRASI BULGARİSTAN TÜRKLERİ
Çiftçi Partisi
Dönemi ( 1918 - 1934 )
I.
Dünya savaşında aynı ittifakta yer alan ve yenilen
Türkiye ve Bulgaristan’da savaş sonrası önemli
gelişmeler olmuştur. Türkiye’de Milli Mücadelenin
başladığı sırada Bulgaristan’da ise, önce ihtilal ve
arkasından seçimle Çiftçi Partisi yönetime gelmiştir.
Bu parti yönetimi altında Bulgaristan Türkleri ilk ve
son kez rahat bir nefes almış ve 1919-23 yıllarını
kapsayan bu dönemde en huzurlu günlerini
geçirmişlerdir (Kekioğlu, 1985: 19). Türk azınlığa
karşı gösterilen bu olumlu Bulgar tutumu; iki milletin
henüz bitmiş olan I. Dünya savaşında silah arkadaşlığı
yapmaları ve ortak kaderi paylaşmaları, iktidarın
çiftçi desteğine muhtaç olması ve ülke Türklerinin
%80’inin çiftçi olması ve o günlerdeki devletler
hukukunda azınlık lehine önemli değişiklikler
yapılması gibi nedenler etken olmuştur. Ayrıca savaş
sonrası Bulgaristan’ın imzaladığı Neuilly Antlaşması,
Bulgaristan Türk azınlığının dini, kültürel ve eğitim
alanındaki haklarını teminat altına alan hükümlerde
içermekte ve bu durum da aynı dönemde bölge Türklerine
yönelik Bulgar politikasını etkilemektedir (Eminov,
1990; Şimşir, 1986: 54-57).
21
Temmuz 1921’de yürürlüğe giren Bulgar Milli Eğitim
Yasası Türk okullarıyla ilgili şu yenilikleri
içermektedir: ayrı bir müfettiş atanması, 20’den fazla
okulu bulunan encümenlerin birer orta ve ilk okul
öğretmeni seçmesi, Bulgarca eğitim yapma
zorunluluğunun kalkması, okul fonları oluşturulması,
okul ve okul yapımına devlet desteği sağlanması (Kekioğlu,
1985: 32). 1921/22 eğitim döneminde Bulgaristan
Türklerinin okul sayısı, 1712’ye ulaşmıştır. Bu
dönemde ayrıca Şumnu’da bir Türk öğretmen okulu
açılmış (1919), Türk öğretmenlere mesleki kurslar
düzenlenmiş ve yine Şumnu’da din adamı yetiştiren bir
İlahiyat (Nüvvab) okulu açılma hazırlıkları
başlamıştır (1922’de açılan) (Yenisoy, 1997: 1781).
1923’de yapılan bir darbe ile Bulgaristan’da Çiftçi
hükümetinin devrilmesi sonrası yönetime faşist bir
idare geçmiş ve ortaya atılan “Bulgaristan
Bulgarlarındır” sloganı ile tekrar Türklere yönelik
baskılar artmıştır (Toğrol, 1989: 18-71). Bu faşist
yönetimin 1930 sonrası Türkleri cahil bırakma amaçlı
kararları şöyle özetlenebilir: gerekli tüm yasal
tedbirlerin alınması, okullarda verilen bilgilerin en
basit seviyede tutulması, dini eğitime ağırlık
verilmesi ve Türk okullarında görevli Bulgar
öğretmenlerin istihbarat amaçlı tutulması (Yenisoy,
1997: 1783-84). Yine bu dönemde 1926’da ilk
mezunlarını veren ve 1947 yılına kadar hayatını
sürdüren Şumnu İlahiyat Okulu, öğretmen okulunun
1928’de kapatılmasından itibaren daha çok öğretmen
yetiştirme amaçlı görev icra etmiştir (Şimşir, 1986:
66-73).
1920’lerde Bulgaristan Türkleri, Müftülük ve Türk
Öğretmenler Birliği vasıtası ile ülke düzeyinde
örgütlenmişlerdi. II. Dünya Savaşı öncesi
Bulgaristan’da 25 olan müftü sayısı bu savaş esnasında
işgal edilen topraklarla (Batı Trakya ve
Yugoslavya’nın bir kısmı) birlikte geçici olarak 40’a
çıkmıştır. Ancak savaş sonrası komünist dönemde bu
sayı sürekli azaltılarak 1959’da 6’ya indirilmiştir.
Ayrıca II. Dünya Savaşı sonrası dönemde müftüler,
hükümetçe atanan birer kukla durumundadır. 1938’den
itibaren müftülerin hukuki yetkileri kaldırılmıştır.
Türk
Öğretmenler Birliği, birlik ve beraberliği geliştirme
ve eğitim kalitesini yükseltmenin yanı sıra Türk
çocuklarının milliyetçi, Türklük şuuruna sahip ve
Türkiye’ye bağlı bir nesil olarak yetiştirilmesi
çabası içindeydi. Ayrıca bu birlik, Türkiye’deki
gelişmelere paralel Temmuz 1928’de ülke çapında Türk
okullarında Latin alfabesi ile eğitime geçme kararı
aldı (Lom’daki kongrede) ve bu konuda hazırlıklara
başladı. Ancak Bulgar Milli Eğitim Bakanlığı, bu
girişimi 10 Ekim 1928’de yayınladığı bir genelge ile
dört sene müddetince yasakladı. Bunu üzerine
Bulgaristan Türk Öğretmenler Birliği ve Türkiye
hükümeti, Bulgar hükümeti nezdinde girişimlerde
bulunarak bu ertelemeden vazgeçilmesini talep ettiler.
Bu çabalar neticesinde kısa bir süre sonra Türk
okullarında Latin alfabesine geçme ertelemesinden
vazgeçildi. Böylece 1928/29 öğretim yılından itibaren
yeni alfabeye geçildiği gibi Bulgaristan Türkleri
arasında da Millet Mektepleri (yaşlı nesle yeni yazıyı
öğretmeyi amaçlayan) yaygınlaştı ve Türk Basını da
yeni harfleri kullanmaya başladı. Türk Öğretmenler
Birliğinin faaliyetleri, 1933 sonrası yasaklanmıştır
(Şimşir, 1986: 95-98).
Türkiye’nin Milli Mücadeleden başarı ile çıkması ve
bağımsızlığını kazanması, Bulgaristan Türk gençliğini
de sevince boğmuştu. Böylece çeşitli kültürel ve
sportif amaçlı birçok gençlik kulüpleri kuruldu ve
kısa sürede tüm Bulgaristan Türk yörelerine yayıldı.
Bu spor kulüp temsilcileri 1924’de Rusçuk’ta birincisi
olmak üzere her yıl farklı bir şehirde kongreler
tertip ettiler ve bir birlik oluşturarak müşterek
hareket etme kararı aldılar. Bu tür toplantıların
üçüncüsünün düzenlendiği 1926 Varna kongresinde
Bulgaristan Türk Spor Birliğinin adı “Turan” olarak
değiştirildi. Atatürkçü bir çizgide bulunan Turan
dernekleri, çok kısa bir süre içinde Türklerin
bulunduğu hemen tüm birimlere yayıldı. Ayrıca bu
derneğin yayın organı olarak Turan adlı bir gazete de
1928’de yeni Türk harfleri ile basılmaya başladı. Çok
kısa bir sürede Bulgaristan Türk gençleri arasında
Türklük bilincinin oluşması ve Atatürkçülük
fikirlerinin yayılmasına vesile olan Turan derneği,
sekizinci ve son kongresini 1933’de Rusçuk’ta
yaptıktan sonra ertesi yıl kapatıldı. Kapatıldığında
bu dernek, 95 şube ve 5 bin aktif üyeye sahipti
(Şimşir, 1986: 98-106).
18
Ekim 1925’te imzalanan Türk - Bulgar Dostluk
Anlaşması, Neuilly Antlaşma kapsamındaki azınlık
haklarını Bulgaristan Türklerine ve Lozan Antlaşması
kapsamındaki azınlık haklarını da Türkiye’de yaşayan
Bulgarlara uygulanmasını karar altına almıştır (Toğrol,
1989: 72; Eroğlu, 1987: 30-31). Yine bu anlaşmaya
göre; her iki ülkede azınlık konumunda bulunan Türk ve
Bulgarlar, yanlarına taşınabilir mallarını alarak
serbestce göç edebileceklerdi (Tarihte Türk Bulgar
İlişkileri, 1976: 106; Şimşir,1987: 53).
1930’lı yıllarda Bulgaristan’daki soydaşlar üzerine
baskılar artmış, yeni yazı yasaklanmış ve birçok Türk
okulu kapatılmıştır. Yine bu kapsamda Bulgar yönetimi
bir dizi karar alarak soydaşlarımızın Türkiye ile
kültürel bağlarını koparmak ve birliklerini
zayıflatmak veya onları Türkiye’ye göçe zorlama
gayretleri içine girmiştir (Eminov, 1990). Bu
kapsamda; Türkiye’ye göçü teşvik, aydın din adamlarını
görevden uzaklaştırma, okullarda tekrar Arap harfleri
ile eğitime geçme gibi politikalar uygulanmıştır (Yenisoy,
1997: 1782). Bu arada Atatürk’ün gayretleri ile 9
Şubat 1934’te kurulan Balkan Paktı’na Bulgaristan,
komşularına ait topraklar üzerinde işgal emelleri
olmasından ötürü katılmamıştır (Tarihte Türk Bulgar
İlişkileri, 1976: 95).
Bulgaristan Türkleri, 31 Ekim - 3 Kasım 1929 tarihleri
arasında 450 delegenin katıldığı Sofya’da bir Milli
Kongre düzenleyerek problemlerini tartışmış ve çözümü
doğrultusunda kararlar almışlardır. Kongrede çeşitli
sorunların ele alındığı şu altı komisyon
oluşturulmuştur: Maliye, Müftülükler ve Şeriye
Mahkemeleri, Hayır Kurumları, Maarif, İslam Cemaatleri
ve Vakıflar. Müftülükler Komisyonu; bu kurumların
ıslahı, müftülerin seçimle gelmesi ve keyfi görevden
alınmaması gibi kararlar almıştır. Maarif komisyonu
ise, yeni Türk alfabesi ile eğitime karar vermiştir.
Ayrıca diğer kararlar; Türklere uygulanan okul
vergilerinin hafifletilmesi, okul bütçelerinin
müftülerce onaylanması, hükümetçe alınan okul
tarlalarının iadesi gibi hususları içeriyordu. Daha
sonra bu kongre kararları Bulgar hükümetine
iletilmiştir. Bu ve benzeri kararlar, hükümetçe
dikkate alınmadığı gibi Türk eğitimi üzerindeki
baskılar daha da artırıldı. 1930’lardan itibaren Türk
okullarını kapatma politikası, 1946’da bu okulların
devletleştirilmesi ve eğitim dilinin Bulgarca
yapılması ile doruğa çıktı. Ayrıca 1934 hükümet
değişikliği akabinde kongreye iştirak edenlere karşı
Bulgarlar, açıktan cephe almıştır (Şimşir, 1986:
106-128). Böylece müşterek hareket yeteneğini kaybeden
soydaşlarımızın hakları, Bulgar yönetimlerince daha
kolay gasbedilmiştir (Kekioğlu, 1985: 28-29).
Faşist Dönem ( 1934
- 1946 )
Bulgaristan kurulduğunda birçok yörede Türkler
çoğunluktaydı. Bu durum göçlerle azaltıldı. 1934
sonrası Bulgarlar, bir toprak ihtilali yaparak
Türklerin elindeki arazilere el koydular (Kekioğlu,
1985: 26-27).
II. Dünya Savaşı
başladıktan sonra Bulgaristan, 1 Mart 1940’ta Berlin
Paktı’na girmiş ve Almanya safında savaşa katılmıştır.
Çünkü Bulgarlar; Dobruca, Makedonya ve Batı Trakya’yı
almak istiyorlardı. 1 Aralık 1943 Tahran
Konferansı’nda müttefikler, Bulgaristan’ı Sovyet
nüfuzuna bırakma kararı aldılar (Toğrol, 1989: 72).
Bunun üzerine Rusya’nın yardım ve desteği ile kurulan
gizli vatan cephesi militanları 1942’de Bulgaristan’da
bir iç savaş başlattılar. Bulgar toprakları, 5 Eylül
1944’ten itibaren Sovyet Kızıl Ordusu tarafından işgal
edildi; 15 Ekim 1944’de ise ülke, Bulgaristan Halk
Cumhuriyeti adını aldı. Savaş sonrası 1946’da yapılan
referandumla da ülke, sosyalist aile üyelerinden biri
olmuştur (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976:
94-95).
1944’de yönetime gelen komünistler, azınlık desteğini
temin için önce baskı politikasına son verdi. Ancak
1946 sonrası özel okul statüsündeki Türk okullarını
devletleştirdi ve arkasından da tek tip bir sosyalist
Bulgar toplumu oluşturmaya kalkıştı (Turan, 1995:
295). Okullardan din derslerinin kaldırılmasını
Türkçenin yasaklanması ve Türk adlarının
değiştirilmesi izlemiştir (Hüseyin, 1995: 46). Bu
dönemde Türk azınlık okullarının sayısı, 1200’e kadar
ulaşmış, Türkçe kitaplar bile basılmıştı. Bulgarca
hariç diğer tüm dersler Türkçe yapılan bu okulların
giderleri, soydaşlarımız ve vakıflar tarafından
karşılanmaktaydı. Ancak 12 Ekim 1946’da çıkarılan bir
yasa ile; okul ve camilere ait vakıflar
kamulaştırılmış, özel statüdeki Türk okulları
devletleştirilmiş ve Eğitim Bakanlığı denetimine
girmiştir (Toğrol, 1989: 72-73). 1944 öncesi Türk
okullarında 23 olan ders kitap adedi, 1953/54 öğretim
yılında 85’e yükselmiştir. Türk okulları ve bu
okullarda okutulan ders kitaplarındaki artış, Türk
çocuklarına komünist ideoljiyi aşılama niyetine
dayanmaktadır (Yenisoy, 1997: 1783-84). Böylece
Türklerin gelecekle ilgili endişeleri artmış ve göç
istekleri kamçılanmıştır (Eminov 1990; Şimşir, 1987:
58-59). Ancak II. Dünya savaşı esnasında Türklerin
satacakları mal bedellerini ülke dışına çıkartma
yasağı göçü engellemiştir (Toğrol, 1989: 18-19).
Türk
azınlık okullarının devletleştirilmesi sonrası yeni
ders kitapları da hazırlanmıştı. 1947/48 öğretim
yılından itibaren okutulmaya başlanan bu kitaplar, bir
geçiş dönemi kitaplarıydı. Yani bunlar; 1930’ların
milliyetçilik, Türklük aşılayan kitaplarına
benzemediği gibi komünist ideolojinin propagandasını
da içeren kitaplar değildi. Müteakip yıllarda
Bulgaristan Türk azınlık okul müfredatları, belirli
bir plan ve program dahilinde sürekli değiştirilerek
Türk çocuklarını komünistleştirme istikametinde
gelişmiştir. Hatta bu uygulama kapsamına kreş ve
anaokulları da dahil edilerek ve buralarda da Bulgarca
eğitim verilmiş ve komünist terbiyenin ilk tohumları
atılmıştır. Genel komünist eğitim sistemi içinde
Türkiye yabancı ve bir düşman devlet olarak
öğretilirken; Sovyetler Birliği, sonsuz hayranlık ve
minnet duyulacak bir anavatan olarak öğretilmiştir
(Şimşir, 1986: 196-232).
Türkiye’nin bağımsızlığını kazanması akabinde Türkiye
ve Bulgaristan arasında 18 Ekim 1925’te Ankara
imzalanan ikamet sözleşmesi ile Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçler konusu hukuki temellere
oturtuluyordu. Bu sözleşme sonrası yıllarda da çeşitli
Türk göçleri yaşanmıştır. Örneğin 1923-39 yılları
arasında yaklaşık 200 bin soydaş Türkiye’ye gelmiştir.
II. Dünya Savaşı başları ve sonrası yıllarda ülke
dışına çıkışlar yasaklanmış olduğundan benzer göçlerde
bir yavaşlama olmuş ve böylece göçmen sayısı 20 binde
kalmıştır.
Birinci Sosyalist
Dönem ( 1946 - 1970 )
II. Dünya Savaşı sonrası
Bulgaristan’da rejim değişikliği olmuş ve ülkede bir
komünist dönem başlamıştır. Bu yıllarda büyük işgücü
ihtiyacı duyan Bulgaristan, bir taraftan Türk göçünü
engelleme çabasındayken; diğer taraftan da, Türk
sosyal kurum ve topraklarına el koyarak huzursuzluk
ve göç isteğini artırma gibi çelişkili bir tutum
içindedir (Tarihte Türk Bulgar İlişkileri, 1976: 107).
Bu karmaşık ortamda Türk azınlığa ait tarlalar
ellerinden alınmaya, okullar devletleştirilmeye ve
Bulgarlaştırılmaya, önemli Türk aydınlar tutuklanmaya
başlandı. Özellikle 1947 sonrası artan bu tür baskı
politikaları, Türk azınlık üzerinde infial yarattı ve
milli benlik ve yeni nesilleri koruma endişesine
sevketti. Böylece büyük bir soydaş kitlesi, Türkiye
yetkili ve diplomatik temsilciliklerine müracaat
ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bu talepleri
değerlendiren Türk hükümeti, 31 Mayıs 1947’de aldığı
bir kararla II. Dünya Savaşında Sovyetler Birliği’nden
Avrupa’ya sığınan soydaşlarımızdan mülteci kabulü ile
Bulgaristan’dan serbest göçmen (hükümetten yardım
almıyacak) kabulünü karara bağlıyordu. Bu kapsamda
1947-50 arası her yıl 1-2 bin arası bir göçmen kitlesi
gelmiştir. Ama 10 Ağustos 1950’de Bulgar hükümeti,
Türkiye’ye bir nota vererek Bulgaristan Türklerinden
250.000 kişinin üç ay içinde Türkiye’ye göçmen olarak
alınmasını talep etmiştir. Bunun üzerine gergin olan
Türk-Bulgar ilişkileri daha da kötüleşti ve karşılıklı
bir nota düellosuna girildi (Şimşir, 1986: 212-223).
Bulgaristan adeta bir tehcir operasyonu ile Türk
ekonomisini felç etmek ve Türkiye’yi cezalandırmak
istiyordu. Ayrıca Bulgaristan, göçmen kitleleri
arasına bazı zararlı insanlar sokmayı ve göçmenlerin
mallarını yok pahasına satmalarını arzuluyordu. Bulgar
entrikalarını engellemek için Türkiye, Bulgaristan’dan
gelecek soydaşlara vize uygulamış ve bu kapsamda 1
Ocak 1950 ile 30 Eylül 1951 tarihleri arasında 212.150
kişiye Türkiye’ye giriş vizesi vermiştir (bunların
hepsi Türkiye’ye gelemediler). Türkiye, Ocak 1950’den
başlayan ve gittikçe artan oranlarda göçmen kabul
etmiştir. Ancak üç aylık bir süreçte 250.000 kişinin
kabulü mümkün değildi. Bu şekilde göç akını sürerken
Bulgarlar, Türk göçmenler arasına vizesiz bazı
kimseler ile Çingeneler soktular. Bunun üzerine
Türkiye, bunları Bulgaristan’a iade etmek istemiş ve
Bulgaristan ise buna yanaşmamıştır. Arkasından
Türkiye, 7 Ekim 1950’de sınırı kapattı. Vizesiz
kimselerin geri alınacağı ve bir daha da benzer
olayların yaşanmayacağının Bulgarlarca kabul edilmesi
üzerine, Türk-Bulgar sınırı 2 Aralık 1950’de tekrar
açıldı. Bunun üzerine 1950-51 kışının Aralık, Ocak ve
Şubat aylarında 20’şer binin üzerinde göçmen kitlesi
Türkiye’ye sığındı. Nisan’da Türk hükümeti aldığı bir
kararla 1 Ocak 1950’den beri Bulgaristan’dan
Türkiye’ye gelmekte olan tüm göçmenler “iskanlı
göçmen” statüsüne (yani devlet desteği verilecek)
alındı (Şimşir, 1986: 224-225).
1951
yazı esnasında sayıları gittikçe azalmakla birlikte
göç yürüyordu; ama Bulgaristan, yine göçmenler arasına
bazı vizesiz ve Çingene kişileri soktu. Bunun üzerine
Türkiye, Haziran-Ekim 1951 tarihleri arasaında altı
nota vererek istenmeyen kişilerin geri alınmasını ve
sahtekarlık yapanların bulunup cezalandırılmasını
talep etti. Bulgarların Türk notalarına olumlu bir
cevap vermemesi üzerine Türkiye, 8 Kasım 1951’de
ikinci kez Türk-Bulgar sınırını kapattı. Buna karşılık
Bulgar hükümeti, 30 Kasım 1951’de Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçü kesin olarak yasaklıyordu (Eminov
1990; Şimşir, 1986: 226-227). 1950-51 yıllarını
kapsayan dönemde toplam 154.393 soydaş Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçmen olarak gelmiştir (Toğrol, 1989: 73).
Bu göçmenler, kısa sürede ev sahibi olmuş ve üretici
duruma geçmişlerdir.
Sosyalist bir ülkeden kapitalist Türkiye’ye göç,
komünist camiada hoş karşılanmamış ve Stalin’in emri
ile durdurulmuştur. Ayrıca Stalin, Bulgaristan
Türklerinin ileride Türkiye’de yapılacak sosyalist
devrimin öncüleri olarak yetiştirilmelerini de
emreder. Bunun üzerine Bulgaristan’da kapatılmış olan
Türk okulları Türkçe eğitim verecek şekilde yeniden
açılır. Ancak 1950-51 yıllarındaki büyük göçle
yetişmiş elemanların çoğu Türkiye’ye göçtüğünden
öğretmen sıkıntısı çekilir. Bu problemin çözümü için
Bulgaristan Türklerinin eğitiminde “Azerbeycan” model
seçilir ve 1952 yılında bu ülkeden Bulgaristan’a
birçok Azeri uzman ve danışman getirilir. Azeri
uzmanlar Bulgaristan Türk eğitimini inceledikten sonra
hazırladıkları raporda Türklerin eğitim açısından çok
geri kaldığı ve alınması gerekli tedbirleri
belirtmişlerdir. Bunun üzerine Bulgar hükümeti,
Bulgaristan Türk okullarının durumunu iyileştirmek
için 5 Ağustos 1952 günü bir dizi kararlar alır.
Bunlar; Türk pedagoji okulları açılması (Kırcaali,
Razgrat ve daha sonra Sofya’da), Türk kız lisesi ve
ortaokulu açılması (Rusçuk’ta), Türk öğrencilere
burslar verilmesi, yeni Türkçe ders kitapları
hazırlanması ve Sofya Üniversitesi'nde Türkler için
yeni bölümler açılması gibi konuları içeriyordu (Yenisoy,
1997: 1784-86).
Yeni
açılan okularda bazı Azeri hocalar da görev almış ve
Bulgaristan Türklerinden seçtikleri asistanları
yetiştirmişlerdir. Yine bu dönemde 30 dolayında Türk
öğrenci, yüksek öğrenim yapmak için Azebeycan’a
gönderilmiştir. Azeri uzmanlar, Bulgaristan Türk okul
müfredatlarının gelişmesi ve güncelleşmesine büyük
katkı sağlamışlardır (Yenisoy, 1997: 1786-87). Ancak
Bulgaristan Türklerine uygulanan sosyalist içerikli
eğitim planı tutmamış; bilakis Azeri Türk uzmanların
gayretleri ile soydaşlarımızın Türklük bilinci ve
milliyetçilik duyguları daha fazla artmıştır (Toğrol,
1991: 47).
Stalin’in ölümü ve Türkiye’de sosyalist bir devrimin
mümkün olamayacağının anlaşılması ile Bulgar yönetimi,
Türk azınlığa yönelik politikaları silbaştan
değiştirmiştir. Bu kapsamda; 1956’dan itibaren Azeri
uzmanlar ülkelerine gönderilmiş, Sofya
Üniversitesi’ndeki Türklere ait bölümler kapatılmış,
Türk öğretmen okulları ve liselerindeki eğitim dili
tekrar Bulgarca olmuştur. Ayrıca yüksek okul mezunu
Türk gençlerine uzmanlık alanlarında görev
verilmemiştir. Daha sonra Türklere ait ana, ilk ve
ortaokullar ile liseler kapatıldı, Türk tiyatro
faaliyetleri durduruldu, komünist propaganda içerikli
hariç Türkçe kitap basımı yasaklandı, Türkçe radyo
yayını sona erdi (Yenisoy, 1997: 1787-88).
Komünist rejim döneminde Bulgaristan’da sanayileşme ve
ağır sanayi geçiş çabalarında konunun sosyal boyutu
düşünülmedi. Böylece köyler boşaldı. Diğer taraftan
kooperatiflerin yaygınlaşması ve özel mülküyetin
yasaklanması, tarımsal ve zirai üretimde verimsizliğe
neden oldu. Bu durum, bir tarım ülkesi olan
Bulgaristan’ın dış pazarlara tarımsal ürünler ve
kaliteli sanayi mamülleri satamamasına sebep oldu
(Çavuş, 1997: 1773-75).
1949-1956 yılları arası dönemde toprakların
kollektifleştirilmesi ile Türkler, çok daha kötü
duruma ve ikinci sınıf vatandaş konumuna düştüler.
Ayrıca bu dönemde; toplu halde yaşayan ve kültürlerini
muhafaza eden soydaşlarımızın dağıtılması ve asimile
edilmesi de sistematik hale getirilecektir. 1950’lerde
Bulgaristan’da komünist içerikli bir Türk eğitimi
gelişti. Bu durum; 1946’da Türk okullarının
devletleştirilmesi ile başladı, 1950-51 göçü ardından
yoğunlaştı ve 1959-60 öğretim yılında Türk okullarının
Bulgar okulları ile birleştirilmesiyle sona erdi.
Bulgar faşist ve komünist yönetimleri, Türklerin
sosyal ve kültürel varlıklarını ortadan kaldırmayı
amaçlayan ve birbirlerini tamamlayan politikalar
tatbik etmişlerdir. Sosyalist dönemde başlayan Türk
eğitimini kalkındırma çabaları çok kısa ömürlü oldu.
Türk pedagoji okullarıyla liseleri, 1956/57 kapatıldı.
1958/59 öğretim yılında ise, Türk azınlık okulları
Bulgar okullarıyla birleştirildi (Eminov 1990; Şimşir,
1986: 241-250).
Türk
okulları 1946’da devletleştirilmiş olmakla birlikte
Bulgarlardan ayrı Türkçe eğitim yürütüyorlardı. Bu
eğitimin içeriği sosyalist idi. Todor Jivkof yönetimi
altındaki Bulgar hükümeti, tüm Türk azınlık okullarını
kapatarak Bulgarlaştırıyordu. İlkokullardaki uygulama
üçe ayrıldı: (1) nüfusu tamamen Türk olan köy ve
mahalle okulları bu durumunu korudu, (2) Türk ve
Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin
çoğunlukta olduğu yerlerde karma sınıflar oluşturuldu
ve eğitim dili Bulgarca oldu ve (3) Türk ve
Bulgarların birlikte yaşadıkları ve Türklerin
azınlıkta olduğu yerlerde Türk çocukları, Bulgar
okullarına aktarıldı. Ayrıca yine aynı dönemde Türk
ortaokulları da Bulgarlaştırıldı ve Bulgar
ortaokulları ile birleştirildi. Bu uygulamalarla;
Bulgaristan Türklerinin Türkiye’den koparılması,
Bulgarlaştırılıp Bulgarlarla kaynaştırılması amacı
güdülüyordu. Bu uygulamalarla birlikte birçok Türk
öğretmen açığa alındı ve Türkçe ders kitapları
toplatıldı. Bu uygulamalar demokratik usül ve
yöntemlerle değil tepeden inme komünist parti
kararlarıyla yaptırılmıştır. Türk dili eğitimi her
geçen gün azalmış ve 1970’ye gelindiğinde tamamen
ortadan kalkmıştır (Creed 1990; Şimşir, 1986:
251-257).
1950-51 göçünden sonra Bulgaristan'daki ilk genel
nüfus sayımı 1 Aralık 1956'da yapıldı. Bu nüfus
sayımına göre Türklerin sayısı 1 milyon kadardır
(Pomakların sayısı ayrı gösterilmekte). Türkler
genelde köylerde yaşamaktadır. Sekiz yaş ve üstü 505
bin olan Türklerin yaklaşık üçte birinin okuma
bilmemesi ve çeşitli düzeylerde okul bitirmiş
olanların ise çok az olması konunun vahametini
göstermektedir. Bu amaçla tüm Bulgar yönetimleri ortak
çaba harcamışlardır (Eminov 1990; Creed 1990; Şimşir,
1986: 262-266).
1960’larda 27 Mayıs ihtilali ve sonrası gelişmeler,
koalisyon hükümetleri ve Kıbrıs sorunu v.b. gibi
meselelerle uğraşan Türkiye, komşu Bulgaristan’daki
soydaşların eğitimine gerekli ilgi ve alakayı
gösteremedi. Todor Jivkof yönetimi, köklü Bulgaristan
Türk eğitimini boğazladı.
Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç kampanyası ve bu amaçla
Türk temsilciliklerine yapılan resmi müraacatlar, 19
Mart 1964'te 400 bine ulaşmıştı. Bu kampanyanın
gerisinde Türk azınlık okullarının kapatılması ile
yeise düşen ve Bulgarlaştırılacağı hissine kapılan
soydaş kaygıları yatmaktadır. Ancak göç konusu Bulgar
makamlarınca şiddetle yasaklanıyor ve kelimenin
telafuzu dahi ağır ceza gerektiriyordu. Bulgarları
kaygılandıran ve endişeye sevkeden husus, çok ağır
işlerde çalışan Türklerin göçmesi ile işlerin
aksayacağı ve Bulgar ekonomisinin zarar göreceği idi.
Kısa bir süre sonra Bulgaristan’da Türk olmak veya
kalmakta suç sayılmaya başlanacaktır (Creed, 1990).
Bulgaristan, kurulduğu günden itibaren sistemli bir
şekilde Türk azınlığı yok etmeye çalışmıştır. Bu
amacın son halkalarından birisi olarak 17 Temmuz
1970’da Bulgaristan Merkez Politbüro yetkilileri 549
sayılı “gizli tehdiş ile milliyet ve din değiştirme”
kararı almışlardır (Toğrol, 1991: 48; Toğrol, 1989:
74-75). Bu dönemde Bulgar yönetimi, bir
“Komünist-Bulgar-Slav toplumu” yaratma fikrini
benimsemiş ve azınlıkların din, dil ve isimlerini
değiştirme planları yapmıştır. Önce Çingene, Gagavuz
ve Pomak Türklerinin adları değiştirilmiş ve
arkasından da diğer Türklere benzer yöntemler
uygulanmıştır. Bu uygulamaya karşı gelenler çok ağır
cezalara çarptırılmışlardır. Örneğin 1972’deki
Rodoplar’daki uygulamada 10 binin üzerinde masum
soydaşımız katledilmiştir. Bulgarları bu tür çılgın
karar ve uygulamalara iten nedenlerin başında,
Türklerin hızlı nüfus artışı karşısında Bulgarların
zamanla azınlığa düşme endişesi yatmaktadır. Nitekim
bu kaygılar, çeşitli resmi toplantı ve raporlarda dile
getirilmiştir (Toğrol, 1991: 50-65).
1964’te Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine paralel
Türk-Bulgar ilişkileri de iyileşmiştir. Bu kapsamda
Bulgaristan’la; ticaret anlaşması (1965), ekonomik,
sosyal ve kültürel haklar sözleşmesi (1966), ve medeni
ve siyasi haklar sözleşmesi (1966) imzalanmıştır.
Ayrıca iki ülke arasındaki parçalanmış ailelerin
birleştirilmesini amaçlayan “Yakın Akraba Göç
Anlaşması” da uzun pazarlık ve görüşmeler neticesinde
Türk ve Bulgar Dışişleri Bakanları tarafından 22 Mart
1968’de Ankara’da imzlanmıştır (Toğrol, 1989: 74-75).
1969-78 yılları arasındaki göçün kökü, 1950’lere
dayanıyordu. O yıllarda Türkiye’ye gelen bazı
soydaşların yakın akrabaları Bulgaristan’da kalmıştı.
Bu nedenden parçalanmış aileler birleşmek istiyordu.
Diğer taraftan vize almış, malını mülkünü satmış bir
çok Türk sınırın kapatılmasından dolayı göç umutları
içinde Bulgaristan’da kalmıştı. Bu konular iki komşu
ülke arasında potansiyel bir sorun oluşturuyordu.
Türkleri göçe iten nedenlerin başında 1949-1956
yılları arası Bulgaristan tarım topraklarının
kollektifleştirilmesi olmuştur. Bu vesile ile
çoğunluğu çiftçi olan Türklerin toprakları ellerinden
alınmıştı. Bu durumda Bulgaristan’daki soydaşlar ve
onların Türkiye’de bulunan yakınları Türk makamlarına
müracaat ederek göç taleplerini iletmişlerdir. Bunun
üzerine Türk Dışişleri Bakanlığı, Bulgar makamları ile
temasa geçerek bir göç anlaşması yapmanın yollarını
aradı. Ancak Sofya hükümeti, tüm iyi niyetli çaba ve
girişimleri geri çeviriyordu. Bu arada 1959-60 öğretim
yılında Türk azınlık okullarının Bulgar okulları ile
birleştirilmesi ve Türkçe eğitimin yasaklanması ile de
soydaşların göç arzuları daha fazla arttı. Mart 1964’e
gelindiğinde resmen Türk makamlarından göç talep eden
soydaş sayısı 400 bini bulmuştu. Türkiye'deki
koalisyon hükümetinin müsbet çabalarına Bulgarların
yapıcı bir yaklaşım göstermemesi, çözümü
savsaklıyordu. 21 Ağustos 1966’da Bulgaristan
Dışişleri Bakanı Ivan Başef’in Türkiye ziyareti
sırasında yapılan görüşmelerde bir çözüm ihtimali
belirdi. Sınırlı da olsa göç hususunda ortak irade
oluştu. Bu kapsamda Türk ve Bulgar uzmanların Aralık
1966 - Ocak 1967 arası Sofya ve Kasım 1967’de
Ankara’da yaptıkları görüşmelerden bir sonuç alınamadı
(Şimşir, 1986: 314-318).
Uzun
müzakereler neticesinde bir göç anlaşması imzalandı ve
24 Şubat 1968’de Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından
kamuoyuna duyuruldu. Buna göre; 1952 yılına kadar
Türkiye’ye göç etmiş Bulgaristan Türklerinin birinci
dereceli yakınları serbest statülü göç kapsamına
alınıyor ve belirli bir plan ve program dahilinde
Türkiye’ye gelmelerine izin veriliyordu. Ayrıca
soydaşlar, Bulgaristan’daki gayri menkullerini satıp
alacakları bazı malları da Türkiye’ye
getirebileceklerdi (bu durum pek işlemedi). Göç
anlaşması, iki ülke dışişleri bakanları tarafından 22
Mart 1968’de Türkiye’de imzalandı. Bu anlaşma, 17 Mart
1969’da TBMM onaylandı. Daha sonra 8 Ekim 1969’da ise
ilk göçmen kafilesi Edirne Karaağaç istasyonuna geldi.
Bunu izleyen on yıl boyunca da her hafta (Aralık-Mart
ayları hariç) göç kafilelerinin gelmesi sürmüş ve bu
kapsamda gelen göçmen sayısı tüm tahminlerin aksine
130 bin gibi büyük bir sayıya ulaşmıştır (Şimşir,
1986: 319-338). Böylece cumhuriyet tarihinde
Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen göçmen sayısı 600
bini aştı (Şimşir, 1987: 65).
İkinci Sosyalist
Dönem ( 1970 - 1989 )
1980’li yıllarda Bulgaristan nüfusunun %40 dolayında
bir kısmını teşkil eden Türkler, diğer azınlıklarla
birlikte ülkede çoğunluktaydı. Yani Bulgarlar, azınlık
durumundan kurtulmak için Türkleri asimile etme
ve/veya Türkiye’ye göçe zorlamaktaydı. Ayrıca
Türklerin milli ve dini benliklerini korumaları,
komünist ideoloji ve diğer benzeri propogandalardan
etkilenmemeleri de Bulgar yönetimini telaşa ve kendi
açılarından acil çözümler aramaya sevk etti. Türklerin
bu özelliği güçlü aile yapsına sahip olmalarına
dayanmaktadır (Toğrol, 1991: 65-68).
1960-84 arası yapılan her türlü psikolojik baskı,
propaganda ve teşviğe rağmen hiç bir Türk,
kendiliğinden ad değiştirmeyi düşünmedi. Zorla ad
değiştirme işlemine önce Pomaklardan başlandı ve
bunların adları 1972-74 arası zorla değiştirildi (bu
esnada 200 bin Türkte aynı kaderi paylaştı).
Arkasından Türk-Bulgar ilişkileri en iyi seyrettiği
1981-83 arası dönemde aynı işlemler Müslüman
Çingenelere tatbik edildi (bu esnada 100 bin Türkte
benzer kaderi paylaştı) (Creed 1990; Şimşir, 1986:
339-353). Bu çağdışı uygulamalara uluslararası
kamuoyunun tepki göstermemesi üzerine Bulgar yönetimi,
aynı işlemi tüm Bulgaristan’ı kapsayacak şekilde
genişletmiştir (Toğrol, 1991: 52-53). Bulgarlar, 1984
sonbaharında büyük Türk kitleleri üzerine yürüyerek
zorla ve kanlı bir şekilde onların adlarını
değiştirmeye başladılar. 1985 başlarında
Bulgaristan’dan gelen haberlerle Türk ve dünya kamuoyu
sarsıldı. Bu ülkede yaşayan Türklere karşı, ad
değiştirme, baskı, zulüm ve katliamlar doruk noktasına
çıkmıştı. 1984-85 kışının çok ağır geçmesi ve tüm
yerleşim birimlerinin dışarı ile bağlantılarının
kesilmesini sağlamış; Türk bölgeleri, yabancılara
kapatılmış ve mühürlenmişti. Daha sonra asker ve
milisler, Türk bölgelerine girerek zorla ad değiştirme
başlatmışlar, kabul etmeyenler veya karşı gelenler
ise, katliamlara maruz bırakılmıştır. 1985 Martına
kadar 3.5 ay içinde katledilen Türk sayısı 800-2500
arasında olmuştur. Bu kanlı ad değiştirme operasyonu,
önce Güney Bulgaristan’da başlatılmış, Kasım-Aralık
1984 döneminde bu bölgede yaşayan yarım milyon
civarında Türkün adları değiştirilmiştir. Türkiye’nin
tepkisi en yetkili makam Cumhurbaşkanı tarafından Ocak
85’te Bulgar Cumhurbaşkanına gönderilen bir mesajla
dile getirildi ve konuya bir çözüm bulunması önerildi.
Ancak buna cevap alınamadığı gibi kuzey bölgelerdeki
kanlı operasyonlar da tankların desteği ile Şubat’ta
tamamlandı. Aslında bu kanlı olaylar, yüz yıldır
oynanan ve Bulgaristan’da başka milletlere hayat hakkı
tanımayan Bulgar oyununun son sahnesiydi. Daha önce
eğitim müfredatları ve Türkçe eğitim yasaklanmış,
Türkler sürekli Türkiye’ye göçe zorlanmış ve resmi
teşviklerle ad değiştirmeye zorlanmış ama yine Türk
varlığı ortadan kaldırılamamıştı. Bu durum, kanlı da
olsa sonuçlandırılmalı ve kapatılmalıydı. 1960’dan
itibaren Bulgaristan’daki Türkler, Müslümanlaşmış
Bulgarlar şeklinde tarih saptırılarak inkar edilmeye
çalışılıyordu (Creed 1990; Şimşir, 1986: 354-364).
Ad
değiştirme işlemi, Türkler arasında büyük bir tepki
ile karşılanmış ve Jivkof yönetimini şaşırtmıştır.
Aslında bu durum, Sovyetlerin izni ve oluru olmaksızın
mümkün değildi ve hatta Bulgaristan, Sovyetler
tarafından bir deney laboratuvarı olarak
kullanılmıştır. O dönemde 4 milyon dolayında olduğu
tahmin edilen Bulgaristan Türkleri, kendilerine
uygulanan her türlü baskı ve yok etme planlarına
rağmen milli kültür ve benliklerini korumaya
çalışmışlardır (Toğrol, 1991: 70-119).
Türk
basını ve kamuoyu soydaşlarımıza sahip çıktı. Büyük
kentler ve üniversitelerde düzenlenen çeşitli
toplantılarla Bulgarlar protesto edildi ve kınandı.
Ankara Üniversitesi Senatosu’nun yayınladığı 8 Şubat
1985 tarihli bildiri ile Bulgaristan Türklerine karşı
yapılan zulüm, baskı ve soykırım sert bir dille
kınanmıştır. Daha sonra bunu Üniversitelerarası
Kurul’un ve diğer üniversitelerin benzer bildirileri
izlemiştir. 19 Şubat 1985’te KKTC Kurucu Meclisi,
Bulgaristan Türklerine uygulanan terör ve baskı
politikasını kınamıştır. Ocak ve Şubat aylarında bazı
hükümet yetkilileri konuyla ilgili, basına çeşitli
demeçler verdiler. Daha sonra Şubat ortasından
itibaren Başbakan Özal, soruna görüşmeler yoluyla
barışçı bir çözüm önerdi. Yine aynı kapsamda; Milli
Eğitim Bakanı Metin Emiroğlu Sofya’da yapılan bir BM
toplantısında Bulgarların ayıbını yüzlerine vurmuş,
Başbakan Özal, BM’lerin 40. kuruluş yıldönümü
münasebeti ile genel kurulda yaptığı konuşmada
Bulgarları kınamıştır. Ayrıca San Fransisco’da yapılan
NATO Genel Kurul toplantısında da bu insanlık dışı
muameleler kınanmıştır (Eroğlu, 1987: 16-23). 22
Şubat’ta Bulgaristan’a bir nota veren Türkiye, “geniş
kapsamlı bir göç anlaşması da dahil olmak üzere
sorunların görüşmeler yoluyla çözülmesini” önerdi
(Şimşir, 1987: 65). Bu notaya 28 Şubat’ta karşılık
veren Bulgaristan, Türk teklifini reddetmiştir.
Müteakip günlerde iki ülke arasında karşılıklı bir
nota düellosu başladı ve 24 Ağustos’a gelindiğinde
Türkiye 4. notasını vermişti.
1989
yılında dünya hafif siklet halter şampiyonu Naim
Süleymanoğlu, isminin Bulgarcaya çevrilmesi üzerine
Türkiye’ye iltica etti. Aynı yıllarda Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçen parçalanmış aile dramları Türk
televizyon programlarına dahi konu olmuştu (Aysel adlı
kız çocuğunun dramını anlatan Yeniden Doğmak filmi
ile). Bulgaristan Türklerinin çile ve ızdıraplar, aynı
yılın mayıs ayında Türkiye’ye büyük bir göç dalgası
yaratıyor ve kısa sürede göçmen sayısı 313 bini
ulaşıyordu (Toğrol, 1989: 1-2). Bu insanlık dramı
dünya gündeminde sahipsiz kalırken sadece Türk kamuoyu
ve basını konuya özel bir önemle eğilmiştir (Şimşir,
1985: 1-750). Türklerin maruz kaldığı bu insanlık dışı
tutum karşısında ünlü Bulgar yazar ve şairi Blaga
Dimitrova dahi isyan ederek Bulgar yönetimini
kınamıştır (Yenisoy, 1997: 1789). Bu soydaşların bir
kısmı, bir süre sonra yeni bir anlaşma ile hak ve
birikimlerini alma ümidi belirince Bulgaristan’a geri
döndüler (Toğrol, 1989: 67).
1989 SONRASI
DEMOKRATİK DÖNEMDE BULGARİSTAN TÜRKLERİ
1989
sonrası Bulgaristan’da kurulan 160 civarındaki siyasi
partinin 4’ü Türklere aitti. Bunlar: (1) Hak ve
Özgürlükler Harekatı (HÖH), (2) Demokratik Gelişim
Harekatı (DGH), (3) Demokratik Adalet Partisi (DAP) ve
(4) Türk Demokratik Partisi (TDP) olarak
belirtilebilir. Bu partilerden ilki olan HÖH Partisi,
1990 seçimlerinde 400 üyeli parlemontaya 23
millletvekili soktu (Özkan, 1997: 277). Aynı parti,
1991 seçimlerinde oyların %7.55’ini aldı ve
milletvekili sayısını 24’e yükselti. Daha sonra
yapılan yerel yönetim seçimlerinde ise, 27 belediye
başkanı ve 653 köy muhtarlığı kazandı. Aralık 1994
seçimlerine üç Türk partisi katıldı. Bunlardan en
büyüğü olan HÖH, %5.44’e tekabül eden 282.000 oy aldı.
Bu partinin bir önceki seçimlere göre 160.000
dolayındaki oy kaybı; bir bakıma iktidar ortağı olduğu
bir önceki dönemde varlık gösterememesi, Türkiye’ye
göçün sürmesi ve oyların bölünmesi gibi sebeplere
dayanmaktadır. Üç Türk partisinin Aralık 94
seçimlerinde aldıkları oy toplamı 320.000
dolayındadır. Türkler, HÖH ve diğer Türk partilerinden
memnun olmadıkları için bunlara oy vermemişlerdir. İyi
hazırlıklı ve programlı bir Türk partisi, muhtemelen
700.000 dolayında oy alabilecektir. Ayrıca Türkiye’de
bulunan soydaşlarımızdan 50.000 dolayında bir kitle
Aralık 94 seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip
olmasına rağmen bunlardan ancak 2.700’ü oy
kullanmıştır (Turan, 1995: 298).
Aralık 1994’de yapılan seçimleri, ülkenin içinde
bulunduğu sosyal ve siyasi kaos ortamını lehine
çeviren Bulgaristan Sosyalist Partisi (eski
komünistler) kazanmıştır. Türklerin zorla
Bulgarlaştırıldığı dönemde Eğitim Bakanı olan Dimitrov
yeni hükümetin Eğitim, Bilim ve Teknoloji Bakanı olmuş
ve Türklere baskı ve işkence yapan emniyet mensupları
da önemli görevlere getirilmiştir (Turan,1995:
298-299). Bu dönemde hükümet, Müslüman halkın seçtiği
Fikri Salih’i başmüftülük görevinden almış ve çeşitli
entrikalarla Nedim Gencev’i Yüksek Diyanet Kurulu
Başkanlığı’na ve Gencev’in bir yandaşını da
Başmüftülük makamına getirmiştir. Bu atamaların
Müslüman halk tarafından kabul edilmemesi üzerine,
atanmış ve seçilmiş olmak üzere ülkede bir Başmüftü ve
müftüler sorunu yaşanmıştır. Müftü atamasının Yüksek
mahkeme tarafından reddi uygulanmamıştır (Turan, 1997:
1747).
Bulgaristan nüfusu ve aktif iş gücü, 89 göçü sonrası
büyük oranda azaldı. Bu göçün dışında 250 bin
dolayında Bulgar genci batı ülkelerine iltica etti
(Çavuş, 1997: 1777). 1990’lı yılların ortalarında
Bulgaristan halkının sıkıntıları ve sosyalist kökenli
meclis üyeleri ile hükümete duyulan güvensizlik doruk
noktasına çıktı. Ülke, çok büyük siyasi, ekenomik ve
sosyal bunalım ve kaos içine düştü. İnsanlar, aç ve
perişan iken; resmi devlet güçleri dahi yeraltı
dünyası ile işbirliğ yapmakta veya bunlardan birisi
konumundaydı (Kahramanyol, 1997: 1742). Ülke çapında
yönetim alehtarı büyük gösteriler yapıldı. Bu durum,
10 Ocak 1997’de meclis binasının işgali ve yakılmasına
kadar vardı. Bir iç savaşın başlamasına ramak kalan
ülkede hükümet istifa etti ve erken genel seçimlere
gidildi (Çavuş, 1997: 1776-78). 19 Nisan 1997’de
yapılan genel seçimlerde 240 parlemonto üyeliğinin
137’sini Demokratik Güçler Birliği Partisi kazandı. Bu
seçimlerde HÖH, Türk seçmenlerden bile ancak %52
oranında oy alabilmiştir (Turan,1997: 1747).
Günümüzde Bulgaristan Türklerine ait 8 gazate
çıkmaktadır. Bunlardan Zaman, Türkiye’de yayınlanan
aynı gazatenin Bulgaristan Türkleri için haftalık
baskısı iken; diğer gazateler; Hak ve Özgürlük, Filiz,
Müslümanlar, İslam Kültürü, Güven, Cır Cır ve Balon’u
soydaşlar, kendi gayretleri ile çıkartmaktadır. Ayrıca
Türkçe kitaplar da basılmaktadır. İlk ve ortaokullarda
haftada 4 saat seçmeli Türkçe dersleri oktulmaktadır.
Bulgar yönetimi, Pomak Türklerine mensup çocukların
Türkçe derslere devam etmelerini engellemektedir.
Bulgaristan radyosu, haftada birkaç saat Türkçe yayın
yapmaktadır. Taahüt edimesine rağmen benzer yayınlar,
Bulgar devlet televizyon kanalında henüz
başlamamıştır. Buna karşılık Türk köyleri, büyük uydu
antenleri almak sureti ile Türkiye’de yayın yapan
televizyon kanallarını izleyebilmektedir. Böylece
Türkiye ile milli ve manevi bağların
kuvvetlendirilmesi ve daha güzel Türkçe konuşulması
mümkün olabilmektedir. Yasal bir engel olmamasına
rağmen Bulgaristan Türkleri, henüz özel bir radya
istasyonu veya televizyon kanalına sahip
bulunmamaktadır (Turan, 1995: 299).
1992
resmi nüfus sayımına göre Bulgaristan’da, toplam
nüfusun %13’üne tekabül eden 1.000.000 dolayında Türk
yaşamaktadır. Ancak bu ülkede 2 milyonu Türk olmak
üzere 3 milyon dolayında Müslüman yaşadığı
sanılmaktadır (Turan, 1997: 1745). Günümüzde
Bulgaristan Türklerinin en önemli sorunlarının başında
işsizlik ve bunun sebep olduğu göç yer almaktadır.
1989 büyük göçünden bu yana 200.000’in üzerinde
soydaşımız ağır Türk vizesine rağmen Türkiye’ye
göçmüştür (Turan, 1995: 301). 1995 sonrası Bulgaristan
Türklerinin karşılaştığı önemli problemler şöyle
özetlenebilir: %90’lara varan işsizlik, aşırı
yoksulluk, yüksek öğretimin paralı olmasından dolayı
bu eğitime devam edememe ve kültürel kimlikleri
koruyup-geliştirecek basın ve yayın organlarının
olmaması. 1993 yılından itibaren diğer Türk
topluluklarında olduğu gibi Bulgaristan Türkleri
arasından da, Türkiye’ye yüksek öğrenim görmek için
öğrenciler gelmiştir (Hüseyin, 1995: 46). Ancak
Türkiye’de bin dolayında yüksek öğretim yapan soydaş
çocuklarının diplama denklikleri henüz Bulgar
makamlarınca tanınmamıştır (Yenisoy, 1997: 1791).
Günümüzde Bulgaristan Türklerinin siyasi ve dini
açıdan birlik sağlayamamaları, soydaşlarımızın
güvensizlik ve karamsarlık içinde olmalarına
dayanmaktadır. Bulgaristan Türkleri, 1990 sonrası
çeşitli Hıristiyan misyonerlerin ilgi alanındadır. Bu
konuda Pomak Türkleri ve Müslüman Çingenelere, Bulgar
hükümeti desteği ile de özel bir önem ve öncelik
verilmektedir (Turan, 1995: 301). Ayrıca Bulgar
yönetimi, Pomak Türklerini ayrı bir dini kurum altında
teşkilatlanmasını sağlamak sureti ile Türk birliğini
bozmaya çalışmaktadır (Turan, 1997: 1748). Diğer
taraftan artık Bulgaristan Türkleri, dini liderlerini
seçebilmektedirler ve günümüzde bu görevi Fikri Salih
Efendi yürütmektedir. Ayrıca soydaşlarımız, daha önce
gasbedilen vakıf mallarını geri alma çabası
içindedirler (Turan, 1995: 300).
SONUÇ: TÜRKİYE’NİN
BULGARİSTAN TÜRKLERİ POLİTİKASI
Bulgaristan Devleti, Rusya’nın sıcak denizlere açılma
politikasının sonucu olarak Osmanlı Tuna Vilayeti’nde
kuruldu ve büyütüldü. Bu devletin suni olarak
oluşturulmasında Rusya, savaş da dahil her türlü maddi
ve askeri desteği sağlarken diğer büyük Avrupa
devletleri de diplomatik katkı sağlamışlardır. Ancak
bu devletin sınırları dahilinde yaşayan Türk unsur,
gerek Bulgaristan’ın teşkili ve gerekse sonraki
yıllarda Bulgarlar ve bölgede çıkarları olan güçler
tarafından büyük bir tehlike ve yok edilmesi gereken
düşman olarak algılanmıştır. Çünkü Türkler;
Bulgaristan’ın suni olarak teşkili sırasında
çoğunlukta olduğu gibi diğer tüm zamanlarda da
küçümsenemiyecek bir oranı kapsıyorlardı. Bu makalede
ele alınan tarihsel seyri içinde Bulgaristan Türklüğü;
Osmanlı dönemi, Neuilly Antlaşması sonrası dönem ve
1989 sonrası demokratik dönem olarak üç ana devrede
incelenmiştir.
Osmanlı dönemi
de, prenslik ve krallık olmak üzere iki safhada ele
alınabilir. Prenslik döneminde, Türk - Bulgar
ilişkilerinin odak noktasını Bulgaristan sınırları
içinde yaşayan Türk azınlığı oluşturmuştur. Gücü
oranında Türkiye, bu bölgede yaşayan Türklerin hak ve
özgürlükleri, eğitim durumları ve dini faaliyetlerinin
korunması yönünde çaba göstermiştir. Ancak bölge
Türkleri, genelde ağır Bulgar baskı ve zulmü altında
sıkıntılı günler geçirmiş, çok büyük oranlarda
Bölgeden Türkiye’ye göçler olmuştur. Krallık dönemi
başında Türkiye, Bulgaristan’ın bağımsızlığını
tanıdığı 19 Nisan 1909 tarihli İstanbul Prokotolüne;
bölgede yaşayan Türklerin kültürel hak ve
özgürlüklerini teminat altına alan hükümler koymuştur.
Bunu takip eden birkaç yıl içinde normal seyreden
Bulgaristan Türklerinin durumu, Balkan Savaşı’nın
başlaması ile tam bir felakete dönüşmüştür. Büyük
saldırı ve katliamlara maruz kalan soydaşlarımızın bir
kısmı hayatlarını kaybederken, diğer önemli bir kısmı
da göç etmek zorunda kalmıştır. Böylece Bulgaristan’ın
Türklerden arındırılma ve boşaltılma işlemi sürmüştür.
Ancak yine de bölgede küçümsenemeyecek oranda Türk
kalmıştır. Özet olarak Osmanlı döneminde Bulgaristan
Türkleri, baskı ve katliamlara maruz kalmış ve bunun
sonucu çoğunlukta bulundukları topraklardan
boşaltılmış ve bölgede Rus çıkarlarına uygun bir
devlet kurulmuştur.
I.
Dünya Savaşı’na Türklerle müttefik olarak giren ve
yenilen Bulgarlar, Savaş sonrası Neuilly Barış
Antlaşmasını imzalamış ve bu anlaşma ile de
azınlıkların hak ve özgürlükleri teminat altına
alınmıştır. Azınlıklara yönelik politika ve
uygulamalarda bir anayasa mahiyetinde olan bu anlaşma
hükümleri, antlaşmayı imzalayan taraflardan birisi
olmamasına rağmen bölgede yaşayan Türkleri de
kapsamaktadır. Bu manada Neuilly Antlaşması’ndan 1989
yılı sonlarına kadar, ülkede yaşanan önemli gelişmeler
de dikkate alınarak, Bulgaristan Türklerinin durumu ve
genel problemleri dört safhada incelenebilir. Bunlar:
Çiftçi partisinin iktidarda bulunduğu dönem:
Bulgaristan Türkleri, en rahat günlerini bu dönemde
yaşamışlardır. Bu dönemde Türkler; kendi özel
okullarında Türkçe eğitim yapabilmişler, sosyal ve
kültürel etkinliklerini geliştirebilmişler ve dini
ibadetlerini özgürce icra edebilmişlerdir. Yine bu
dönemde Türkiye ve Bulgaristan arasında imzalanan bir
anlaşma ile de iki ülke arası göçlerin hukuki
temelleri oluşturulmuştur. Ancak 1930’lardan sonra
ülke yönetiminin değişmesi ile Türkler üzerindeki
baskılar da artmaya başlamıştır.
Faşist dönem:
Bu dönem, Bulgaristan’ın Almanlar safında II. Dünya
Savaşı’na girdiği ve arkasından da ülkede bir komünist
ihtilalin yaşandığı yılları da kapsamaktadır. Türkler
üzerindeki Bulgar baskısı, savaş ve kaos ortamı ile
daha da ağırlaşmış ve çekilmez bir hal almıştır. Ancak
savaş şartlarından ötürü Türk azınlık ülke dışına
çıkamadığından herhangi bir göçte yaşanmamıştır.
1946 - 70 arası devreyi
kapsayan birinci sosyalist dönemde,
Bulgaristan Türkleri, hükümetin farklı ve çelişkilerle
dolu bir azınlık politika ve uygulamalarına maruz
kalmışlardır. Okulları devletleştirilen ve malları
elinden alınan Türkler, Türkiye’ye göç etmek istemiş;
ancak büyük iş gücüne ihtiyaç duyan Bulgaristan, buna
izin vermemiştir. Bu atmosferde Türkler, Türkiye’ye
göç isteklerini sürekli artırmışlar ve arkasından 1951
büyük göçü yaşanmıştır. Bu göçle yaklaşık 250 bin
kişiyi adeta tehcir eden Bulgaristan, bir tarafdan
Türklerin genel nüfus içindeki oranını belirli bir
seviyenin altında tutmayı; diğer taraftan da Kore
Savaşı’nda komünist bloğa karşı çarpışan Türkiye’yi
cezalandırmayı amaçlamıştır. Bu göçün ardından
Bulgaristan taktik değiştirerek tekrar Türkçe eğitime
izin vermiş ve bölgede yaşayan Türkleri, ileride
Türkiye’de gerçekleşecek komünist bir devrimin
öncüleri olarak yetiştirmeye çalışmıştır. Ancak hesap
tutmamış ve Türkler, Azerbaycan’dan getirtilen Türk
uzmanların da etkisiyle daha milliyetçi
yetişmişlerdir. Bunun üzerine bölge Türklerine yönelik
Bulgar politikaları, 1956’dan itibaren yeniden
değişerek Türk okulları kapatılmış ve Türkçe eğitim
yasaklanmıştır. Aynı dönemde Türkiye’nin içinde
bulunduğu iç istikrarsızlık ve kaos ortamı,
soydaşlarının hakkını korumayı engellemiştir. Bu
dönemin sonuna doğru Bulgaristan Türkleri, tekrar
Türkiye’ye israrla göç istemişler ve bunun üzerine
uzun görüşme ve müzakereler neticesinde Türkiye ve
Bulgaristan arasında “1968 Göç Anlaşması”
imzalanmıştır. Özetle bu dönem, insan haklarının
olmadığı totaliter bir rejim altında Bulgaristan
Türklüğünün ezildiği ve Türkiye’ye göçe zorlandığı
yıllar olmuştur. Türk hükümeti, soydaşlarının hakkını
korumada son çare olarak göçü kabul etmiştir.
1970 - 89 yıllarını
kapsayan ikinci sosyalist dönem,
Bulgaristan Türkleri açısından tam bir felaket dönemi
olmuştur. Slav kültürüne sahip homejen bir Bulgaristan
yaratmayı arzulayan faşist Bulgar yönetimi, bu planı
önce teşvik ve psikolojik yöntemlerle denemiş; ancak
bunun netice vermemesi üzerine kan ve katliamla
gerçekleştirmeye çalışmıştır. Ülkedeki tüm
azınlıkların adları değiştirildikten sonra 1984-85
arası aynı işlem büyük Türk kitleleri üzerine
uygulanmıştır. Bunu kabul etmeyenler ise ağır cezalara
çarptırılmış veya çeşitli yöntemlerle öldürülmüştür.
Konunu duyulması üzerine Türkiye, Bulgar hükümeti ve
uluslararası kurumlar nezdinde her türlü girişimde
bulunmuş ve soydaşlarının haklarını korumaya
çalışmıştır. Ancak tüm bu çabaların neticesi
geciktikçe gecikmiş ve nihayet beş yıl aradan sonra
1989’da yeniden büyük bir soydaş kitlesi
Bulgaristan’dan Türkiye’ye göçmüştür. Bu soydaşlara
imkanlar nisbetinde her türlü maddi ve manevi destek
sağlanmış; ileriki yıllarda bunların bazıları
Türkiye’ye yerleşirken, bir kısmı da Bulgaristan’a
geri dönmüştür.
1989
sonlarına doğru Bulgaristan’daki sosyalist görünümlü
şoven rejim yıkılmış ve demokratik hayata
geçilmiştir. Bu durum, Bulgaristan Türkleri ve Türkiye
tarafından memnunlukla karşılanmıştır. Böylece
Türkler, adlarını tekrar kullanma, Türkçe eğitim yapma
ve dini ibadetlerini yürütebilme hak ve özgürlüklerini
yeniden kazanmışlardır. Bu dönemle birlikte siyasal ve
sosyal örgütlenmelerini de gerçekleştiren
soydaşlarımız, 1991 seçimlerinde parlamentoya 24
milletvekili sokabilmişlerdir. Ancak, geçiş döneminin
de etkisiyle, müteakip yıllarda başgösteren kaos
dönemi tüm ülkede olduğu gibi Bulgaristan Türkleri
arasında da sıkıntılara sebep olmuştur. 1997 seçimleri
sonrası ülke nisbeten huzur bulmuştur. Günümüzde
Bulgaristan Türklerinin ekonomiden eğitime birçok
sorunları olmakla birlikte kültürel ve dini hak ve
özgürlüğe sahip bulunmaktadırlar. Türkiye ve
Bulgaristan arasında hemen her alanda ilişkilerin iyi
seyretmesi de soydaşların haklarının korunmasına katkı
sağlamaktadır. Özet olarak Bulgaristan Türkleri,
genellikle baskı ve zulüm altında kalmış, Türkiye’nin
bu konudaki girişimleri Bulgar yönetimleri tarfından
iç işlerine müdahale şeklinde algılanmış (veya
propoganda amaçlı böyle lanse edilmiş) ve bunun
üzerine son çare olarak bir çok göçler yaşanmıştır.
KAYNAKLAR