1.
GİRİŞ
Batı
Trakya, bir cağrafi bölge adıdır ve bugün Yunanistan
sınırları içindedir. Yunanistan’ın kuzey-batısında yer
alan bu bölgenin; doğusunda Türk-Yunan sınırını ayıran
Meriç Nehri, kuzeyinde Bulgaristan sınırını belirleyen
Rodop Dağları, güneyinde Ege Denizi ve batısında ise,
Kavala İlini ayıran Karasu Nehri bulunmaktadır. İdari
açıdan Batı Trakya; Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe
olmak üzere üçe ayrılmıştır. Dar bir şerit halinde
uzanan ve 8.578 km2 büyüklüğünde bir
yüzölçüme sahip bu bölgede, günümüzde 140-150 bin
dolayında Türk yaşamaktadır. Bölgenin Bulgaristan
sınırına paralel uzanan dağlık kesiminde, “Yasak
Bölge” bulunmakta ve burada yaşayan 45-50 bin
dolayındaki Türkün dış dünya ile bağlantısı hiç yok
denecek azdır.
Batı
Trakya’nın Türkler tarafından fethedilmesi, 1363
yılında gerçekleşmiştir. Bölgede süren 550 yıllık Türk
yönetim ve hakimiyeti, I. Balkan Harbinde Osmanlı
Devleti’nin mağlup olması ile sona ermiştir. Osmanlı
Devleti, 29 Eylül 1913’te Bulgaristan’la imzaladığı
İstanbul Antlaşması ile Batı Trakya’yı resmen
Bulgaristan’a bırakmıştır. I. Dünya Savaşın’da
Bulgaristan ve ittifak kurduğu devletlerin mağlup
olması sonrası Batı Trakya, Müttefikler tarafından
(Fransız ve Yunalılar) işgal edilmiştir. Bulgaristan
ve Müttefikler arasında 27 Kasım 1919’da imzalanan
Neuilly Antlaşması, bölge yönetiminin Müttefiklere
geçmesini sağlamıştır,
.
Bu süreçte bölgede, bir “Müttefiklerarası Batı Trakya
Türk Hükümeti” kurulmuş ve halkın iki dereceli bir
referandum ile bölgenin geleceği hakkında fikir beyanı
alınmıştır. Bu referandumda halkın seçtiği 8 temsilci
(Türkler 5; Yunan, Bulgar ve Yahudiler 1’er); Batı
Trakya’nın Fransız mandası altında bir otonomi
(dolayısı ile Türk Otonom Yönetimi) veya Yunanistan
ile birleşmesini oylamıştır. Ne hazindir ki, temsilci
çoğunluğunu elinde tutan Türklerin vereceği kararın
belirleyici olmasına rağmen referandumdan 4’ü
Türklerce verilen 5 oyla Yunanistan’la birleşme kararı
çıkmıştır (14 Mayıs 1919).
Böylece başlayan Yunan işgali, 22 Mayıs 1920’de
tamamlanmıştır. Bu durum, Müttefikler ve Yunanistan
arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması
ile (Yunan Sevri) resmileşmiştir. Lozan görüşmeleri
esnasında Türk delegasyonunun, Batı Trakya halkının
kendi geleceğini belirleme talebi (hiç olmazsa bir
otonom yönetim olarak), yukarıda değinilen referandum
gerekçe gösterilerek kabul edilmemiştir. Bölgenin
Yunanistan’a bağlanması, muhalif olmasına rağmen başta
İngiltere olmak üzere büyük Avrupa devletlerinin
baskısıyla Türkiye’ye de kabul ettirilmiştir,
,
.
Lozan
Anlaşması’nın ilgili hükümleri ile Batı Trakya Türk
azınlığı, diğer vatandaşlara tanınan haklar yanında
özel azınlık haklarına da sahip olmaktadırlar. Bu
çerçevede masraflarını karşılamak suretiyle her türlü
dini ve sosyal hayır kurumları ile eğitim ve öğretim
kurumları açma, işletme, denetleme ve bu kurumlarda
kendi anadillerini serbestçe kullanma hakkına
sahiptirler. Yunanistan, bu anlaşma hükümlerini
azınlık anayasası olarak tanımayı ve bu hükümlere
aykırı hiçbir kanun, uygulama ve resmi muamele
yapmayacağını kabul ve taahüt etmiştir. Ancak
Yunanistan’nın ırkçı ve şöven tutumu, Lozan Anlaşması
hükümlerinin uygulanmasını mümkün kılmamış ve hatta
Batı Trakya’daki Türk varlığını yok etmek ve izlerini
silmek için her türlü planı hazırlama ve uygulama
şeklinde tezahür etmiştir. Bu sistematik çabalarla da,
1920’li yıllarda Batı Trakya nüfusunun %85 gibi
çoğunluğunu teşkil eden Türkler, günümüzde %30’lara
düşmüştür,
.
Bu
makale, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan
Anlaşmasından günümüze Batı Trakya Türklerinin durumu
ve genel problemlerini incelemektedir. İkinci kısım
kapsamında ele alınan bu inceleme; Lozan ile II. Dünya
Savaşı sonrası süreci (1923-1950), Kıbrıs’ın taksim
süreci (1950-1974), Batı Trakya Türk azınlığın kendine
özgüven kazanma süreci (1974-1982) ve son süreç
(1982-) olarak dört alt kısımda ele alınacaktır. Türk
azınlığın genel durumu ve bölgeye uygulanan Yunan
politikalarının değerlendirmesi ise, son kısım
kapsamında özetlenecektir.
2.
TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ VE BATI TRAKYA’YA YANSIMASI
Osmanlı Devletinin kan ve vatan kaybettiği süreçte,
Batı Trakya, I. Balkan Savaşı sonunda önce Bulgaristan
ve arkasından da I. Dünya Savaşı sonunda Yunanistan
tarafından işgal ve ilhak edilmiştir. Bölge nüfusunu
%85’ler gibi ezici bir çoğunluğu Türk olmasına rağmen
bu keyfi ve mantığa aykırı durum, büyük Avrupa
devletlerinin destek ve himayesi ile
gerçekleşebilmiştir. Ayrıca Türk Milletinin o zamanki
şartlar altında içinde bulunduğu siyasi, askeri ve
toplumsal zaafiyetler, kaybedilen diğer kutsal vatan
toprakları gibi Batı Trakya’nın da Türkiye’den
koparılmasını kolaylaştırmıştır.
Lozan
Antlaşması sonrası Yunanistan’ın öncelikli
politikaları arasında Batı Trakya’daki Türk nüfus ve
mal varlığını Yunanlılar lehine değiştirilmesi ilk
sırayı işgal etmiştir. Yunanlılar, çeşitli anlaşmalar
ve insan haklarına aykırı bu durum ve tutumlarında
oldukça başarılı da olmuşlardır. Bölgedeki Türk
varlığının tamamen ortadan kaldırılması ve tarihi
izlerinin silinmesi, bölgeye yönelik Yunan
politikalarının ikinci safhasını oluşturmaktadır.
1923’ten sonra yaklaşık yarım asır genelde gizli ve
sinsi planlarla uygulanmaya çalışılan bu ikinci safha
1970’li yılların ortalarından itibaren açıktan ve
resmi bir devlet politikası haline dönüşmüştür.
Genelde Türk-Yunan ilişkilerine ve özelde ise
Kıbrıs’taki gelişmelere bağlı olarak Batı Trakya
Türklerine yönelik Yunan politikaları bir değişim
göstermiştir. Bu politikalar, bölgenin Türklerden
arındırılması amacından taviz vermeksizin uygulanacak
çeşitli baskı, zulüm ve asimilasyon çaba ve
faaliyetlerinin dozunu artırması veya biraz azltması
şeklinde tezahür etmiştir.
Bu
kısım kapsamında ve dört alt başlık altında, Lozan’dan
günümüze geçen süreçte Batı Trakya Türklerinin durumu
ve karşılaştıkları önemli problemler özetlenecektir.
Anılan alt başlıklar; 1923-1950 arası (Lozan ile II.
Dünya Savaşı sonrası), 1950-1974 arası (Kıbrıs’ın Türk
ve Rum toplumu arasında taksimine kadarki süre),
1974-1982 arası (Batı Trakya Türk azınlığın gendi
özgüvenini kazanmaya başladığı süre) ve 1982 sonrası
olarak düzenlenmiştir.
2.1.
1923-50 Arası
1923’ten sonra Yunanlılar, öncelikle Batı Trakya’daki
Türk nüfus ve mal dengesini, kendi lehlerine çevirmeye
çalışmışlardır. Örneğin bölge nüfusunun ve gayri
menküllerinin yaklaşık %85’i 1922’de Türkler’e aitken;
1924 sonunda Türklerin nüfusu %40-45’lere düşmüştür
(Bölgeye yerleştirilen çok sayıda Rum göçmenler ile).
Benzer şekilde Türk mallarının büyük bir kısmı da,
Lozan ve diğer anlaşmalara aykırı olarak
gasbedilmiştir. Bu uygulamalarla, Türk sınırında
bulunan Evros ilinde Türk varlığı, kısa bir süre
içinde yok denecek kadar azalmıştır. Ayrıca Türkler,
çeşitli sistematik çabalarla Türkiye’ye göçe
zorlanmıştır.
Milli
Mücadele sonrası Lozan görüşmeleri esnasında Türk ve
Yunan heyetleri arasında, 30 Ocak 1923’te bir protokol
imzalanmıştı. Bu protokola göre, Türkiye’de kalan
Rumlarla Yunanistan’da kalan Türklerin değişimi
yapılacak, yalnız 30 Ekim 1918’den önce İstanbul
belediye sınırları içine “yerleşmiş” bulunan Rumlar
ile, Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında
tutulacaktı. Yani bu bölgelerdeki azınlıklar, değişim
hükümleri dışında bırakılacaktı. Yine bu prorokola
göre, bu anlaşmayı uygulamak üzere Türk ve Yunan
temsilcilerden oluşacak bir karma komisyon
kurulacaktı. Bu komisyon, Ekim 1923’te çalışmaya
başlamısına rağmen, “yerleşmiş” ifadesinin yorumu
hakkında taraflar arasında görüş ayrılığı çıkmıştır.
Türk delegasyonu, “yerleşmiş” ifadesinin manasını Türk
mevzuatına göre yorumlamak isterken; Yunanlılar, 30
Ekim 1918’den önce İstanbul’da bulunan her Rumun
“yerleşmiş” sayılacağını ileri sürdü. Buradaki
anlaşmazlık, Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ve
oradanda Milletlerarası Daimi Adalet Divanın’a havale
edildiyse de bir çözüm bulunamadı. Bunun üzerine Türk
- Yunan ilişkileri gerginleşti. Yunanistan’ın Batı
Trakya Türklerinin mallarına el koyarak buralara
Türkiyeden gelen Rumları yerleştirmesi ve Türkiye’nin
de İstanbul Rumlarının mallarına el koyması üzerine,
gerginlik daha da şiddetlendi.
1925
sonrası Türk-Yunan ilişkilerinin normalleşmesi ile,
iki ülke arasında 1 Aralık 1926’da Atina Anlaşması
imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre; Yunanistan’da
bulunan ve Türklere ait olan emlaklar, çeşitli
uzmanlardan oluşan bir komisyonun belirleyeceği değer
üzerinden Yunan hükümetince satın alınacaktı.
Türkiye’de bulunan ve 1912 yılından önce ülkeyi
terketmeyen Rumlara (İstanbul’dakiler de dahil) ait
emlaklar ise, sahiplerine iade edilecekti. Nüfus
değişimi ile ilgili bazı sorunları çözen bu anlaşma,
tam olarak uygulanamamış ve 1926 sonrası Türk-Yunan
ilişkileri tekrar gerginleşmiştir.
Bu
arada Batı Trakya Türkleri çağdaş örgütlenme çabaları
içine girmişler ve bu amaçla İskece ve Gümülcine’de
Türk Birlik dernekleri kurmuşlardır (1927 ve 1928
yıllarında). Bu dernekler, milli birlik ve beraberliği
geliştirici ve pekiştirici çeşitli kültürel ve sportif
faaliyetler düzenlemiştir. Sonraki yıllarda bu
dernekleri Batı Trakya Türk Gençler Birliği’nin
izlemesi ile örgütlene, bölge çapında yaygınlaşmıştır
(1936).
1930’lu yıllara gelindiğinde Yunanistan, içte büyük
ekonomik sıkıntılar ve dışta ise Bulgaristan tehdidi
altındaydı. Yunanistan’ın içinde bulunduğu bu olumsuz
şartlar, Türkiye’ye ile ilişkilerini iyileştirmesi ve
mevcut sorunların çözümü için çaba göstermesini
gerekli kılmıştır. İki ülke arasında 10 Haziran
1930’da imzalanan Ankara Anlaşması ile, nüfus
değişimiyle ilgili tüm sorunlar çözülüyordu. Böylece;
“yerleşim tarih ve doğum yeri dikkate alınmaksızın
tüm İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri
‘yerleşik’ (‘etabil’) kapsamına alınıyor ve iki
ülkedeki azınlık malları konusunda birçok düzenleme
yapılıyordu”.
30
Ekim 1930’da Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan
diğer üç anlaşma ile (Deniz kuvvetlerini
sınırlandırma, serbest dolaşım ve dostluk konularını
içeren) ikili ilişkilerde ve Yunanistan’ın Batı Trakya
Türk azınlığına yönelik politikalarında biraz düzelme
olmuştur. Ancak azınlığın elindeki malların gasbı,
hukuki kılıflar altında (kamulaştırma, tapu sorunu
v.b.) sürdürülmüştür. “Kıyı ve sınır bölgelerinde”
taşınmaz mal alım satımını izne bağlayan ve “Hazineye
ait malların korunması” (vekil bırakmadan
Yunanistan’dan ayrılanlara ait mülklerin hükümetçe
yönetimini içeren) 1938 yasaları, bu dönemde
çıkarılmıştır. Böylece Türklere ait topraklara, Rum
göçmenlerin 1930 öncesi zorla iskanı ile
kamulaştırılan malların Türklere iadesi yasal olarak
engellenmiştir.
Daha
önce nüfus mübadelesi konusunda gerekli çalışmaları
yapmak amacı ile kurulmuş bulunan Karma komisyonun
faaliyetleri, 19 Ekim 1934’de sona ermiştir. Bunun
yerine karşılıklı nüfus mübadelesine tabii tutulan
azınlıkların mal varlıkları ile ilgili hususlara, her
iki ülke mahkemelerinin bakması ve hukuki bir karara
varması benimsenmiştir,
.
II.
Dünya Savaşı esnasında Batı Trakya, Almanların desteği
ile Bulgaristan tarafından işgal edilmiştir. Bölgenin
bu ikinci Bulgar işgali de, birincisi gibi çok kısa
sürmüş ve sadece 1941-44 yılları arasını kapsamıştır.
Savaş sonunda Batı Trakya bölgesinin tekrar
Yunalıların eline geçmesinden sonra “Türklerin savaşta
düşmanla işbirliği yaptığı” gibi asılsız bahanelerle
toprakları kamulaştırılmıştır. Türkler için asıl büyük
felaket, savaş sonrası çıkan iç savaş esnasında
yaşanmıştır. Özellikle koministlerin saldırı ve
katliamına maruz kalan Türklerin önemli bir kısmı,
Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır.
2.2.
1950-74 Arası
Bu
dönem başlangıcındaki iki ayrı olay, Türkiye ve
Yunanistan’da olduğu kadar iki ülke arası ilişkilerde
de müsbet yönde etkili olmuştur. Bunlardan birisi,
Sovyet tehdit ve tehlikesi altında bulunan iki ülkenin
NATO’ya girerek, aynı ittifak içinde yer almalarıdır.
Diğeri ise, Kıbrıs’ın geleceğidir. Kıbrıs’ı ilhak
etmek isteyen Yunanistan, Kıbrıs Türkleri ve
Türkiye’ye şirin görünmek amacıyla Batı Trakya
Türklerine yönelik politikasında büyük değişiklikler
olmuş, onların Türk kimliği kabul edilmiştir.
Bu yumuşama ve iyi ilişkileri geliştirme atmosferinde
Türkiye ve Yunanistan arasında 1951 yılında bir kültür
anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma, Batı Trakya Türk
azınlığının eğitim konusundaki sıkıntılarını kısmen de
olsa giderecek ve biraz rahatlatacak hükümler
içermiştir. Böylece; ilk kez Türkiye’den bölgeye Türk
öğretmenler gelmesi, iki ülkedeki azınlık
öğrencilerine karşılıklı burs verilmesi ve Batı Trakya
Türk okullarındaki ders müfredatlarının yeniden
düzenlenerek güncelleştirilmesi gibi uygulamalar
mümkün olabilmiştir. Ayrıca bölge, ilk defa bir Türk
Cumhurbaşkanı, Celal Bayar, tarafından Aralık 1952’de
ziyaret edilmiş ve bu ziyaret esnasında da bölgedeki
ilk Türk Lisesi (Gümülcine’deki Celal Bayar Lisesi)
açılmıştır. Diğer taraftan “Azınlık Okulları Eğitim
Kanununun” 1954’te yürürlüğe girmesi ile, Türk
okullarına “Türk” ibaresini de içeren tabelalar
asılabilmiştir.
1950-60 arası iyi seyreden Türk - Yunan ilişkileri,
1963’ten itibaren Kıbrıs’ta durumun gerginleşmesine
paralel olarak kötüleşmiştir. Bu yıllarda Kıbrıs
Türklerinin katliama maruz kalmalarına askeri müdahale
(adaya asker çıkartarak) edemeyen Türkiye,
Yunanistan’la Türkiye arasında imzalanmış bulunan
“Serbest Dolaşım ve İkamet Anlaşmaşmasını” 16 Eylül
1964 tarihinde iptal etmiştir. Arkasında da
İstanbul’da yaşayan 8.500 dolayında Yunan uyruklu Rum,
sınır dışı edilmiştir. Bu durum ve Kıbrıs’ta yaşanılan
olaylar, Batı Trakya Türklerine yönelik Yunan
politikasını daha da sertleştirmiş ve kötüleştirmiştir.
Bu dönemde Batı Trakya Türklerine ait malların
gasbedilerek Rumlara dağıtılması, Türklere yönelik
terör ve silahlı saldırıların artması ve Türk azınlık
okullarında görev yapan formasyonlu öğretmenlerin
görevlerine son verilmesi olağan hale gelecektir.
Ayrıca 4 Ağustos 1963’te yapılan bir yasal düzenleme
ile (ki bu durum bugün de geçerlidir), azınlıkların
“gayrimenkul alma veya kiralamasını yasaklama” gibi
anlaşmalara aykırı ve ilkel bir uygulama da
başlatılıyordu.
1967
yılında Yunanistan’da Albaylar Cuntasının darbe ile
yönetime gelmesi, Batı Trakya Türkleri açısından tam
bir felaket olmuştur. Türk azınlığa ait toprakların
çeşitli gerekçeler ile gasbedilmesi, Türkler ait
malları satın alacak Yunanlılara düşük faizli ve uzun
vadeli krediler verilmesi, Türklere uygulanan çeşitli
işkence ve zulümler, bu yıllarda yaşanılan olağan
olaylar arasındadır.
Hatta bu baskı ve zulüm politikası, namus, şeref ve
haysiyetine çok düşkün Müslüman-Türk kadınlarının
bazan polis karakollarına götürülerek tecavüz edilmesi
veya orduda görev yapmakta olan Müslüman gençlerin
maddi ve manevi işkence altında sistematik
Hrıstıyanlaştırılması ölçüsünde sapık bir mahiyet
kazanabiliyordu.
Bu
dönemde Yunanistan’ın başında bulunan Cunta yönetimi,
bir dizi yeni yasa ve uygulama ile Türk azınlığı
olabildiğince zor durumda bırakmaya çalışmıştır. Bu
amaç doğrultusunda 1968 yılında çıkartılan bir kanunla
anlaşmalar doğrultusunda oluşturulmuş “Cemaat
Heyetleri” dağıtılmıştır. Aynı yıl Yunan Anayasasına
eklenen bir madde ile de, Hrıstıyan olmayanların
devlet memuru olamayacağı hükme bağlanmıştır. Diğer
taraftan ise, 20 Aralık 1968’de imzalanan ve Batı
Trakya azınlığına yeni haklar getiren Türk-Yunan Karma
Kültür Protokolü de, Yunanistan tarafından
işletilmeyecektir.
Bu
dönemde yaşanılan gelişmeler, Cunta yönetiminin
zihnindeki “Türk fobisi” ile yepyeni bir görünüm ve
mahiyet kazanacaktır. Böylece Türk azınlığa ait Birlik
ve okul tabelalarındaki “Türk” kelimesi çıkartırılacak
ve Türkçe müzik ve radyo dinlemesi, TV seyredilmesi ve
gazate okunması yasaklanacaktır (1970-73 arasında
başlatılan çeşitli uygulamalarla). 1973’de bu yasaklar
kapsamına, Türklerin otomobil alıp-satımı da dahil
edilmiştir.
2.3.
1974-82 Arası
Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını amaçlayan 74 darbesi
arkasından Türkiye’nin duruma müdahale etmesi ve
Kıbrıs Barış Harekatları ile soydaşlarının can ve mal
güvenliğini teminat altına alması, Türk - Yunan
ilişkilerinde tekrar yeni bir sıkıntılı dönemi
başlatmıştır. Kıbrıs’ta tezgahladığı darbeyle amacına
ulaşamayan Yunanistan, bu hezimetin acısını Batı
Trakyalı Türklerden çıkartmaya çalışmıştır.
Batı
Trakya Türklerine yönelik etnik temizlik işlemi, artık
alanen ve resmi bir devlet politikası olarak
uygulanacaktır. Bu kapsamda; Batı Trakya’ya giren
Yunan tanklarının Türk köylerini kuşatması, Türk
esnaflara ait dükkan ve malların yağmalanması, esnafın
ödeyemeyeceği meblağlarda ağır para cezalarının
verilmesi, Türk gençlerinin toplanarak kamplarda
tutulması, Türklere ait 3280 dönüm toprağın
kamulaştırma mazareti ile gasbı ve 40 bin asker ile 30
bin milisten oluşan yaklaşık 70 bin Yunan silahlı
kuvvet mensubunun bölgeye yerleştirilmesi gibi
faaliyetler ilk gözlenenler arasındadır.
Bu
olayları; bölgedeki tarihi Türk varlığının izlerini
yansıtan, camii ve mezarlıklara saldırılar,
mahkemelere intikal eden çeşitli hukuki konularda
Türkleri suçlu çıkartan kasıtlı kararlar ve Türk
çocuklarının eğitim hak ve özgürlüklerini engelleme
çabaları izlemiştir.
1977’de çıkartılan bir yasa ile azınlıklara ait okul
yönetimleri, cemaat mensuplarından alınarak valilere
devredilmiş ve böylece de azınlık çocuklarının
kültürel asimilasyonu amaçlanmıştır.
1975
ile1977 yılları arasında artık Batı Trakya Türklerinin
etnik temizlik işleminin uygulanmaya konduğu bir devre
olmuştur. Bu amaçla, azınlık mensubu Türklere imzasız
veya bazı terör örgütlerinin adı yer alan tehdit
mektupları gönderilerek “bölgeyi terketmeleri, aksi
taktirde öldürüllecekleri” mesajları iletilmiştir. Bu
uyarılara aldırmayanların çoğu ise, daha sonra
birtakım tuzak veya pusulara düşürülerek
öldürülmüşlerdir. Bu tür olayların tertipçileri veya
faalleri, ne hazindir ki hala günümüzde dahi
yakalanamamıştır. Bu terör olayları ve kaynağı
hakkında ışık tuttacak örnek bir olay, 1977 yılında
Rodop İline bağlı Ambarköy’de yaşanmıştır. Bu köyde
yaşayan Türklerin toprakları, Yunan hükümeti
tarafından gasbedilmek istenmiştir (sözde yasal
gerekçelerle). Bunun üzerine köylülerin direnmesi ve
topraklarını vermek istememesine, Yunan polisi, ateş
açarak karşılık vermiş ve 50 dolayında köylüyü
yaralama başarısı gösterebilmiştir.
Ambarköy olayından sonraki yılarda çeşitli gerekçe ve
bahaneler kılıf gösterilerek Türklere ait verimli
toprak ve arazinin, gasbı sürdürülmüştür. Bu çerçevede
Gümülcüne’de 1978’de 4.000 dönüm arazi organize
sanayii bölgesi yapma; 1980’de ise, 3.000 dönüm arazi
üniversite ve 4.300 dönüm arazi de askeri bölge
bahaneleri ile Türklerden alnımıştır. İşin tuhaf ve
ilginç tarafı, anılan gerekçelerle alınan arazilerin
çoğu boş tutulmuş ve hatta bir kısmı da bazan
gasbedilen çifçilere kiraya verilmiştir.
Bu
arada 18 Eylül 1979’da Yunan Meclisinde kabul edilen
1091 sayılı yasa ile, Türk azınlığın eğitim, sosyal ve
kültürel faaliyetleri için gerekli giderleri sağlayan
vakıflar da, Türk azınlığın elinden alınarak
valiliklere bağlanmak istenilmiştir. Bu durum; bölge
Türklerinin kültürel varlıklarını koruma ve
sürdürmelerine son vermeyi amaçlamıştır. Ancak çeşitli
anlaşmalara aykırı olan bu duruma Türkiye ve Batı
Trakya Türklerinin çok sert tepki göstermesi üzerine,
Yunan hükümeti geri adım atarak bu yasayı uygulamayı
ertelemiştir.
Mart
1982’de Batı Trakya Türkleri açısından bir dönüm
noktası teşkil edebilecek “İnhanlı olayları”
yaşanmıştır. Konu, İskece İline bağlı İnhanlı köyünde
yaşayan 200 civarında Türke ait arazinin tapularının
geçersiz sayılması ve ellerinden alınması ile
başlamıştır. Bu durum karşısında Türk köylüler, İskece
şehir merkezinde 17 Mart - 2 Nisan 1982 tarihleri
arasında üç defa oturma eylemi eylemi yapmış ve
topraklarının gasbedilmesini pretosto etmişlerdir.
Türkiye’yede de yankı bulan bu eylemler, Türk yazılı
ve sözlü basınıda yer almıştır. Yunanlıların bölgeyi
işgal ve ilhakından bu yana yapılan baskılar
karşısında Türkler, ilk kez böyle bir meşru müdafa ve
pretosto eylemi yapmıştır.
Bu
eylemleri sonrası İnhanlı köylüleri, arazilerini 1983
yazı boyunca ellerinde tutmalarına rağmen, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyet’nin (KKTC) ilanından 5 gün
sonra, toprakları alınarak Yunan köylülere
verilmiştir. Ayrıca tutklanan 9 köylüden 8’i de, 1
Aralık 1983’te 1’er yıl hapis cezasına
çarptırılmıştır. Benzer arazi gasp olayları, aynı
yıllarda İskecenin kuzeyindeki bölgede yaşayan
Türklere de uygulanmıştır.
2.4.
1982 Sonrası
Yunan
baskı ve zulmü karşısında yavaş yavaş örgütlenmeye
başlayan ve böylece de kenine özgüvenleri artan Batı
Trakya Türkleri, çeşitli milletlerarası platformlarda
problemlerini anlatmaya ve kamuoyu oluşturmaya
başlamıştır. Bu kapsamda; Almanya’da yaşayan Batı
Trakya’lı Türklerin kurduğu dernekler, Yunanistan’ın
Türk azınlığa uyguladığı baskı ve zulüm politikasını
Kasım 1983’de Avrupa Konseyi’ne şikayet etmişlerdir.
Bu konuda 9 farklı ülke parlementerleri tarafından bir
rapor hazırlanmış ve 11 Mayıs 1984’de Başkanlık
Divanı’na verilmiştir (Bu belge, daha sonra diğer ülke
azınlık dosyaları ile birleştirilecektir). Diğer
taraftan Ağustos 1986’da 5 kişilik bir ABD parlementer
heyeti bölgeyi ziyaret etmiş ve incelemelerde
bulunmuştur.
15
Kasım 1983’te KKTC’nin ilan edilmesi ile, Türk
azınlığa karşı yeniden baskılar artmaya başlamıştır.
Bu baskılar; 1983-1986 yıları arasında, yine Türklere
ait arazilerin gasbedilerek Yunalılara verilmesi,
esnaf ve serbest meslek sahiplerine yapay bahanelerle
çok ağır para cezaları verilmesi, azınlık orta
dereceli okul bitirme sınavlarının Yunanca yapılması,
polis karakollarına götürülen Türklerin işkence ile
öldürülmesi, Yurt dışına seyahet yapan Türklerin Yunan
vatandaşlığından çıkartılması ve yurt dışında eğitim
görmüş Yüksek okul mezunu Türk gençlerinin diploma
denkliklerinin tanınması gibi çeşitlilik arzetmiştir.
Ayrıca 1985’ten itibaren iş bulma vaadi ile, Türk
nufus ve ikametlerinin bölge dışına alınması gibi yeni
asimilasyon taktikleri de denenmiştir.
Türk
azınlığın içinde bulunduğu bu olumsuz durum ve şarlar,
aynı zamanda Batı Trakya Türklerinin sahip olabileceği
en önemli liderden birisi için gerekli ortamı da
hazırlıyordu. Bu lider; azim, karar ve yüksek cesaret
sahibi ve mücadeleci bir kişiliğe sahip olan Dr. Sadık
Ahmet olacak ve Türk azınlığa haklı mücadelesinde yol
gösterecektir. Ayrıca Dr. Ahmet’in liderleşmesinde dış
nedenler olarak; Yunanistan’ın AT’a üye olması,
Almaya’daki azınlık mensuplarının konuya sahip
çıkması, insan haklarının evrensellik kazanması ve
Yunan makamların yapay gerekçelerle Dr. Ahmet’i
mahkemelerde süründürme faktörleri de etkili olmuştur.
Dr.
Ahmet, 1985 yılında kendi kişisel çabaları ile Türk
azınlığın “şikayet ve isteklerini” içeren bir imza
kampanyası başlatır. Bu kampanya ait belgeler, bir ara
Yunan makamlarını eline geçse de bir suç unsuru
bulunmaz. Yaklaşık 10.000 imza toplayan Dr. Ahmet,
metnin İngilizce çevirisini 25 Eylül 1987’de
Selanik’te yapılan “Demokrasi ve İnsan Hakları” konulu
toplantı katılımcılarına dağıtır. Bunun üzerine
hakkında dava açılan Dr. Ahmet’e, “yalan haber yaymak
ve sahte evrak hazırlamak” suçu istinad edilerek 30 ay
hapis ve 100.000 drahmi de para cezası verilir (24
Haziran 1988). Bu karara Dr. Ahmet’in itiraz davası
açması ile konuya, tüm Batı Trakya Türkleri ve
Türkiye’deki demokratik örgütler ve hata bazı Alman
parlementer sahip çıkar. Böylece Dr. Ahmet’in imza
kampanyası davası, azınık arasındaki birlik ve
dayanışmayı pekiştirdiği gibi Batı Trakya Türklerinin
problemlerini de uluslararası arenaya taşımıştır. Dr.
Ahmet, 8 Nisan 1990 seçimlerinde Rodop İlinden
milletvekili seçilmesi ile de, dokunulmazlık kazanacak
ve dava düşecektir.
Dr.
Sadık Ahmet, seçim kampanyası esnasında “Türk”
kelimesi kullanarak halkı “şiddet ve bölünmeye teşvik
etmek” gibi bazı mesnetsiz suçlamalarla üç ayrı
davadan daha yargılanmıştır. Bu davalar da; azınlık,
Türkiye ve bazı Alman parlemterlerce sahiplenilmiş ve
izlenmiştir. Konuya gösterilen ilgi, Dr. Ahmet’in
sebepsiz yere ceza almasını önlemiştir.
Batı
Trakya Türkleri, haklarını savunacak ve koruyacak
kendi bağımsız milletvekillerini seçmeyi 1985’ten
itibaren denemiştir. Bölgeye asker sevketme ve oy
verdirme gibi Yunan tertiplerine rağmen, Dr. Ahmet, 18
Haziran 1989 seçimlerinde Rodop İlinden bağımsız
milletvekili seçilmiştir. Bu seçimlerden tek başına
bir iktidar partisi çıkmaması üzerine, 5 Kasım 1989’da
erken seçime gidilmiştir. Eksik belge doldurduğu
bahanesi ile, Dr. Ahmet’in Kasım 89 seçiminde aday
olması engellenmiştir. Türk adayların seçimi
kaybetmesi için sandık başında Türk seçmenlerin
dövülmesi de dahil her Türlü önlemi alan Yunanlılar,
İsmail Rodoplu’nun Rodop İlinden bağımsız milletvekili
seçilmesini engelleyememişlerdir. Bu ikinci seçimlerin
de yenilenmesine karar verildikten sonra, Yunanistan,
8 Nisan 1990’da ardarda üçüncü kez seçime gitmiştir.
Bu sefer, Türkiye ve diğer ülkelerden gelen temsilci
ve tarafsız gözlemcilerin seçimleri izlemesi, Yunan
makamlarının seçime hile katmalarını nisbeten
önlemiştir. Nisan 90 seçimlerinde Rodop İlinden Dr.
Sadı Ahmet ve İskece İlinden ise, Ahmet Faikoğlu’nun
milletvekili seçilmeleri ile Türk azınlık, ilk defa
parlemontoda iki bağımsız temsilci elde etmiştir.
Ancak yeni iktidar, bağımsız adaylar için de
(listeler) hemen %3 seçim barajı getirerek bu durumun
tekerrür etmemesi için önlem alıyordu.
Bazı
Yunan memurları ve Kilise görevlileri ile yerel
radyonun, teşvik ve kışkırtması ile, 29 Ocak 1990
sabahı, Gümülcine’deki Türkler ve Türklere ait
dükkanlara saldırmıştır. Gün boyu süren bu olaylarda
başta bağımsız milletvekili Ahmet Faikoğlu ve
azınlıkça seçilen Müftü Mehmet Emin Ağa olmak üzere
bir çok Türk, demir çubuk ve bıçak darbeleri ile ağır
yaralanmıştır. Bu duruma, polis seyirci kalmış ve
hatta saldırganlara yardım etmiş ve yol göstermiştir.
Benzer olaylar, 23-24 Ağustos 1991’de, azınlığın
anlaşmalara uygun seçtiği Mehmet Emin Ağa’yı Müftü
kabul etmeyen ve yerine bir Müftü tayin eden
uygulamayı pretosto eden İskeceliler’e de tatbik
edilecektir.
Türk
azınlık, 1990 yılında İbrahim Şerif’i ve 1992’de ise,
Mehmet Emşn Ağa’yı müftü seçmiş ve arkasından
hükümetten seilmiş müftüleri tanımasını istemiştir.
Ancak bu konuda olumlu bir cevap alınamadığı gibi
yasal yollarla seçilen müftüler, “sahte müftülük
iddiasında bulunmak” ithamı ile yargılanmaktadır.
Kasım 1994’te yapılan yerel seçimlerde, ilk defa
valilerin de halk tarafından seçimi gündeme gelmiştir.
Ancak Türk azınlığa kendi valisini seçme imkanı
vermemek için, Türklerin çoğunlukta bulunduğu iller
diğer civar illerle birleştirilmiş ve muhtemel böyle
bir durum önlenmiştir.
Batı
Trakya Türklerinin kahraman ve mümtaz liderlerinden
Dr. Sadık Ahmet, 24 Temmuz 1995 tarihinde hala nasıl
olduğu şüpheli elim bir trafik kazasında şehit
olmuştur. Bu gün misyonu, bayrağı devralan saygıdeğer
eşi Işık Sadık Ahmet Hanımeffendi tarafından
yürütülmektedir.
Özet
olarak bu dönemde de geleneksel Batı Trakya
politikasını sürdüren Yunanistan ile bölge Türkleri
arasında, mücadele devam etmiştir ve gelecekte de
devam edecektir.
3.
SONUÇ
Bu
makale kapsamında, Lozan sonrası Batı Trakya
Müslüman-Türk azınlığının durumu ve bölgeye yönelik
Yunan politikalarının genel bir inceleme ve
değerlendirmesi özetlenmiştir. Yunanistan; 1830
yılında bağımsız olduktan sonra topraklarını sürekli
ve Türkiye aleyhine yaklaşık 3 kat büyütmüştür.
Yunanistan, bu topraklarını genişletme sürecinde
genel olarak ya savaş yapmadan ya da savaş yapsa da
kaybetmesine rağmen kazanımlar elde etmiştir. Batı
Trakya’da, Yunanistan’ın I. Dünya Savaşı sonunda savaş
yapmadan ve kan akıtmadan elde ettiği topraklardandır.
Bölgedeki Türk nüfus ve mal varlığının %85’lerde
olması da, bu suni birleşme ve toprak ilhakını
engelleyememiştir. 1920’li dünya şartları altında
Avrupalılar (İngiliz veFransızlar); Yunanlıları, kendi
klasik kültür ve uygarlıklarının sembolü olarak görmüş
ve sürekli himaye etmişlerdir. Rusların ise, Ortodoks
mezhebindeki Hrıstiyanların hamiliğine soyunması ve
Yunanlılarda bu mezhepten olması, Yunan hanesine
yazılacak artı veya avantajlardan bir diğeri olmuştur.
Diğer tarafyan yine o günkü şartlar altında bazı ülke
çıkarlarının (Kraliyet aileleri arasındaki akrabalıkta
dahil), suni bir Yunanistan yaratılması veya
Yunanistan’ın yapay olarak büyütülmesine uygun olduğu
düşünüldüğünde, Batı Trakya’nın neden Yunanistan’a
bahşedildiği daha iyi anlaşılacaktır.
Batı
Trakya bölgesi, 1913 yılında Türkiye’den koparılarak
önce Bulgaristan’a ve arkasından da 1920 yılında
Yunanistan’a verilmiştir. Bu durum Türkiye tarafından,
24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan antlaşması ile
kabul edilmiştir. Yunanistan’ın 1923’lerde bölgede
ezici bir çoğunluğa sahip Batı Trakya Türklerine
yönelik tarihi politikası, iki safhadan oluşmaktadır:
·
Bölge Türklerinin %85’ler dolayındaki nüfus ve mal
varlığı dengesini Yunanlılar lehine dönüştürmek ve
böylece Türkleri azınlığa indirmek. Bu politikalar,
Lozan sonrası derhal uygulamaya konmuş ve 1924
yılından itibaren de bunda büyük oranda başarı
sağlanmıştır.
·
Bölgedeki Türk varlığı ve bu varlığa ait tarihi izleri
tamamen ortadan kaldırmak. Bu ikinci safha,
1924’lerden günümüze kadar çeşitli yöntem ve taktikler
altında uygulansa da tam bir başarı sağlanamamıştır.
Esasen bu kapsamda uygulanan Yunan baskı, zulüm ve
asimilasyon politikaları, bölge Türkleri’nin Lozan’dan
günümüze kader ve çilesi olmuştur.
Yukarıda ikinci safha kapsamında değerlendirilen Batı
Trakya’ya yönelik Yunan politikaları, genelde Türkiye
ile Yunanistan arasındaki ilişkilere ve özelde ise,
Kıbrıs’ta yaşanılan olaylara bağlı olarak bir değişim
izlemiştir.1950 yılına kadar, zaman zaman gerginleşen
veya bazan da yumuşayan Türk-Yunan ilişkilerine bağlı
olarak, Batı Trakya Türkleri bazan bunalan veya bazan
da kısmen rahatlayan bir atmosferde yaşamışlardır.
1950-60 yılları arası Bölge Türkleri,Yunan yönetimi
altındaki en rahat dönemlerini yaşamışlardır. 1963’de
Kıbrıs’ta olayların patlak vermesi ile bölge Türkleri
sıkıntılı bir döneme girmişlerdir.
1967
yılında askeri yönetimin Yunanistan’da başa geçmesi,
Batı Trakya Türkleri açısından tam bir felaket
olmuştur. Kıbrıs’ta yapılan 74 darbesi ve Türkiye’nin
duruma müdahalesi ise, Batı Trakya Türkleri’nin durum
ve dramını daha da ağırlaştırmıştır. 1980’lerin
değiştirdiği dünya şartlarından sonra 1982 yılından
itibaren ilk defa bölgedeki Türk azınlık, Yunan
baskıları karşısında pasif direnişe geçmeye başlamış
ve problemlerini dünya kamuoyuna duyurmaya
çabalamıştır. Bu durum, rahmetli Dr. Sadık Ahmet
liderliği altında bilinçli ve kararlı bir hal
alacaktır. 1985’I izleyen yıllarda bölge Türkleri,
problemlerini uluslararası platformlarda dile
getirmeye çalışmışlar ve konuyu dünya kamuoyu
gündemine sokmuşlardır. Diğer taraftan ise, birlik ve
beraberliklerini daha çok pekiştirmek sureti ile
Yunanistan dahilinde de demokraik ve yasal yollardan
Yunan zulmü ve baskısına karşı mücadeleyi
sürdürmüşlerdir. Günümüz de Batı Trakya Türklerinin
birçok problemi olması ve sinsi Yunan baskı ve
tertiplerinin sürmesine rağmen, artık karşılarında
haklarını savunacak ve koruyacak kadar bilinçli,
mücadeleden yılmayan daha azim ve kararlı bir toplum
bulunmaktatır.