LOZAN SONRASI BATI TRAKYA TÜRKLERİNİN DURUMU VE  GENEL PROBLEMLERİ

Meşkure Yılmaz BÖRKLÜ

1. GİRİŞ

 

Batı Trakya, bir cağrafi bölge adıdır ve bugün Yunanistan sınırları içindedir. Yunanistan’ın kuzey-batısında yer alan bu bölgenin; doğusunda Türk-Yunan sınırını ayıran Meriç Nehri, kuzeyinde Bulgaristan sınırını belirleyen Rodop Dağları, güneyinde Ege Denizi ve batısında ise, Kavala İlini ayıran Karasu Nehri bulunmaktadır. İdari açıdan Batı Trakya; Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe olmak üzere üçe ayrılmıştır. Dar bir şerit halinde uzanan ve 8.578 km2 büyüklüğünde bir yüzölçüme sahip bu bölgede, günümüzde 140-150 bin dolayında Türk yaşamaktadır. Bölgenin Bulgaristan sınırına paralel uzanan dağlık kesiminde, “Yasak Bölge” bulunmakta ve burada yaşayan 45-50 bin dolayındaki Türkün dış dünya ile bağlantısı hiç yok denecek azdır[1].

 

Batı Trakya’nın Türkler tarafından fethedilmesi, 1363 yılında gerçekleşmiştir. Bölgede süren 550 yıllık Türk yönetim ve hakimiyeti, I. Balkan Harbinde Osmanlı Devleti’nin mağlup olması ile sona ermiştir. Osmanlı Devleti, 29 Eylül 1913’te Bulgaristan’la imzaladığı İstanbul  Antlaşması ile Batı Trakya’yı resmen Bulgaristan’a bırakmıştır. I. Dünya Savaşın’da Bulgaristan ve ittifak kurduğu devletlerin mağlup olması sonrası Batı Trakya, Müttefikler tarafından (Fransız ve Yunalılar) işgal edilmiştir. Bulgaristan ve Müttefikler arasında 27 Kasım 1919’da imzalanan Neuilly Antlaşması, bölge yönetiminin Müttefiklere geçmesini sağlamıştır[2], [3]. Bu süreçte bölgede, bir “Müttefiklerarası Batı Trakya Türk Hükümeti” kurulmuş ve halkın iki dereceli bir referandum ile bölgenin geleceği hakkında fikir beyanı alınmıştır. Bu referandumda halkın seçtiği 8 temsilci (Türkler 5; Yunan, Bulgar ve Yahudiler 1’er); Batı Trakya’nın Fransız mandası altında bir otonomi (dolayısı ile Türk Otonom Yönetimi) veya Yunanistan ile birleşmesini oylamıştır. Ne hazindir ki, temsilci çoğunluğunu elinde tutan Türklerin vereceği kararın belirleyici olmasına rağmen referandumdan 4’ü Türklerce verilen 5 oyla Yunanistan’la birleşme kararı çıkmıştır (14 Mayıs 1919)[4]. Böylece başlayan Yunan işgali, 22 Mayıs 1920’de tamamlanmıştır. Bu durum, Müttefikler ve Yunanistan arasında 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması ile (Yunan Sevri) resmileşmiştir. Lozan görüşmeleri esnasında Türk delegasyonunun, Batı Trakya halkının kendi geleceğini belirleme talebi (hiç olmazsa bir otonom yönetim olarak), yukarıda değinilen referandum gerekçe gösterilerek kabul edilmemiştir. Bölgenin Yunanistan’a bağlanması, muhalif olmasına rağmen başta İngiltere olmak üzere büyük Avrupa devletlerinin baskısıyla Türkiye’ye de kabul ettirilmiştir[5], [6], [7].

 

Lozan Anlaşması’nın ilgili hükümleri ile Batı Trakya Türk azınlığı, diğer vatandaşlara tanınan haklar yanında özel azınlık haklarına da sahip olmaktadırlar. Bu çerçevede masraflarını karşılamak suretiyle her türlü dini ve sosyal hayır kurumları ile eğitim ve  öğretim kurumları açma, işletme, denetleme ve bu kurumlarda kendi anadillerini serbestçe kullanma hakkına sahiptirler. Yunanistan, bu anlaşma hükümlerini azınlık anayasası olarak tanımayı ve bu hükümlere aykırı hiçbir kanun, uygulama ve resmi muamele yapmayacağını kabul ve taahüt etmiştir. Ancak Yunanistan’nın ırkçı ve şöven tutumu, Lozan Anlaşması hükümlerinin uygulanmasını mümkün kılmamış ve hatta Batı Trakya’daki Türk varlığını yok etmek ve izlerini silmek için her türlü planı hazırlama ve uygulama şeklinde tezahür etmiştir. Bu sistematik çabalarla da, 1920’li yıllarda Batı Trakya nüfusunun %85 gibi çoğunluğunu teşkil eden Türkler, günümüzde %30’lara düşmüştür[8], [9].

 

Bu makale, 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Anlaşmasından günümüze Batı Trakya Türklerinin durumu ve genel problemlerini incelemektedir. İkinci kısım kapsamında ele alınan bu inceleme; Lozan ile II. Dünya Savaşı sonrası süreci (1923-1950), Kıbrıs’ın taksim süreci (1950-1974), Batı Trakya Türk azınlığın kendine özgüven kazanma süreci (1974-1982) ve son süreç (1982-) olarak dört alt kısımda ele alınacaktır. Türk azınlığın genel durumu ve bölgeye uygulanan Yunan politikalarının değerlendirmesi ise, son kısım kapsamında özetlenecektir.

 

2. TÜRK-YUNAN İLİŞKİLERİ VE BATI TRAKYA’YA YANSIMASI

 

Osmanlı Devletinin kan ve vatan kaybettiği süreçte, Batı Trakya, I. Balkan Savaşı sonunda önce Bulgaristan ve arkasından da I. Dünya Savaşı sonunda Yunanistan tarafından işgal ve ilhak edilmiştir. Bölge nüfusunu %85’ler gibi ezici bir çoğunluğu Türk olmasına rağmen bu keyfi ve mantığa aykırı durum, büyük Avrupa devletlerinin destek ve himayesi ile gerçekleşebilmiştir. Ayrıca Türk Milletinin o zamanki şartlar altında içinde bulunduğu siyasi, askeri ve toplumsal zaafiyetler, kaybedilen diğer kutsal vatan toprakları gibi Batı Trakya’nın da Türkiye’den koparılmasını kolaylaştırmıştır[10].

 

Lozan Antlaşması sonrası Yunanistan’ın öncelikli politikaları arasında Batı Trakya’daki Türk nüfus ve mal varlığını Yunanlılar lehine değiştirilmesi ilk sırayı işgal etmiştir. Yunanlılar, çeşitli anlaşmalar ve insan haklarına aykırı bu durum ve tutumlarında oldukça başarılı da olmuşlardır. Bölgedeki Türk varlığının tamamen ortadan kaldırılması ve tarihi izlerinin silinmesi, bölgeye yönelik Yunan politikalarının ikinci safhasını oluşturmaktadır. 1923’ten sonra yaklaşık yarım asır genelde gizli ve sinsi planlarla uygulanmaya çalışılan bu ikinci safha 1970’li yılların ortalarından itibaren açıktan ve resmi bir devlet politikası haline dönüşmüştür. Genelde Türk-Yunan ilişkilerine ve özelde ise Kıbrıs’taki gelişmelere bağlı olarak Batı Trakya Türklerine yönelik Yunan politikaları bir değişim göstermiştir. Bu politikalar, bölgenin Türklerden arındırılması amacından taviz vermeksizin uygulanacak çeşitli baskı, zulüm ve asimilasyon çaba ve faaliyetlerinin dozunu artırması veya biraz azltması şeklinde tezahür etmiştir[11].

 

Bu kısım kapsamında ve dört alt başlık altında, Lozan’dan günümüze geçen süreçte Batı Trakya Türklerinin durumu ve karşılaştıkları önemli problemler özetlenecektir. Anılan alt başlıklar; 1923-1950 arası (Lozan ile II. Dünya Savaşı sonrası), 1950-1974 arası (Kıbrıs’ın Türk ve Rum toplumu arasında taksimine kadarki süre), 1974-1982 arası (Batı Trakya Türk azınlığın gendi özgüvenini kazanmaya başladığı süre) ve 1982 sonrası olarak düzenlenmiştir.

 

2.1. 1923-50 Arası

 

1923’ten sonra Yunanlılar, öncelikle Batı Trakya’daki Türk nüfus ve mal dengesini, kendi lehlerine çevirmeye çalışmışlardır. Örneğin bölge nüfusunun ve gayri menküllerinin yaklaşık %85’i 1922’de Türkler’e aitken; 1924 sonunda Türklerin nüfusu %40-45’lere düşmüştür (Bölgeye yerleştirilen çok sayıda Rum göçmenler ile). Benzer şekilde Türk mallarının büyük bir kısmı da, Lozan ve diğer anlaşmalara aykırı olarak gasbedilmiştir. Bu uygulamalarla, Türk sınırında bulunan Evros ilinde Türk varlığı, kısa bir süre içinde yok denecek kadar azalmıştır. Ayrıca Türkler, çeşitli sistematik çabalarla Türkiye’ye göçe zorlanmıştır[12].

 

Milli Mücadele sonrası Lozan görüşmeleri esnasında Türk ve Yunan heyetleri arasında, 30 Ocak 1923’te bir protokol imzalanmıştı. Bu protokola göre, Türkiye’de kalan Rumlarla Yunanistan’da kalan Türklerin değişimi yapılacak, yalnız 30 Ekim 1918’den önce İstanbul belediye sınırları içine “yerleşmiş” bulunan Rumlar ile, Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında tutulacaktı. Yani bu bölgelerdeki azınlıklar, değişim hükümleri dışında bırakılacaktı. Yine bu prorokola göre, bu anlaşmayı uygulamak üzere Türk ve Yunan temsilcilerden oluşacak bir karma komisyon kurulacaktı. Bu komisyon, Ekim 1923’te çalışmaya başlamısına rağmen, “yerleşmiş” ifadesinin yorumu hakkında taraflar arasında görüş ayrılığı çıkmıştır. Türk delegasyonu, “yerleşmiş” ifadesinin manasını Türk mevzuatına göre yorumlamak isterken; Yunanlılar, 30 Ekim 1918’den önce İstanbul’da bulunan her Rumun “yerleşmiş” sayılacağını ileri sürdü. Buradaki anlaşmazlık, Milletler Cemiyeti’ne götürüldü ve oradanda Milletlerarası Daimi Adalet Divanın’a havale edildiyse de bir çözüm bulunamadı. Bunun üzerine Türk - Yunan ilişkileri gerginleşti. Yunanistan’ın Batı Trakya Türklerinin mallarına el koyarak buralara Türkiyeden gelen Rumları yerleştirmesi ve Türkiye’nin de İstanbul Rumlarının mallarına el koyması üzerine, gerginlik daha da şiddetlendi[13].

 

1925 sonrası Türk-Yunan ilişkilerinin normalleşmesi ile, iki ülke arasında 1 Aralık 1926’da Atina Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre; Yunanistan’da bulunan ve Türklere  ait olan emlaklar, çeşitli uzmanlardan oluşan bir komisyonun belirleyeceği değer üzerinden Yunan hükümetince satın alınacaktı. Türkiye’de bulunan ve 1912 yılından önce ülkeyi terketmeyen Rumlara (İstanbul’dakiler de dahil) ait emlaklar ise, sahiplerine iade edilecekti. Nüfus değişimi ile ilgili bazı sorunları çözen bu anlaşma, tam olarak uygulanamamış ve 1926 sonrası Türk-Yunan ilişkileri tekrar gerginleşmiştir[14].

 

Bu arada Batı Trakya Türkleri çağdaş örgütlenme çabaları içine girmişler ve bu amaçla İskece ve Gümülcine’de Türk Birlik dernekleri kurmuşlardır (1927 ve 1928 yıllarında). Bu dernekler, milli birlik ve beraberliği geliştirici ve pekiştirici çeşitli kültürel ve sportif faaliyetler düzenlemiştir. Sonraki yıllarda bu dernekleri Batı Trakya Türk Gençler Birliği’nin izlemesi ile örgütlene, bölge çapında yaygınlaşmıştır (1936)[15].

 

1930’lu yıllara gelindiğinde Yunanistan, içte büyük ekonomik sıkıntılar ve dışta ise Bulgaristan tehdidi altındaydı. Yunanistan’ın içinde bulunduğu bu olumsuz şartlar, Türkiye’ye ile ilişkilerini iyileştirmesi ve mevcut sorunların çözümü için çaba göstermesini gerekli kılmıştır. İki ülke arasında 10 Haziran 1930’da imzalanan Ankara Anlaşması ile, nüfus değişimiyle ilgili tüm sorunlar  çözülüyordu. Böylece; “yerleşim tarih ve doğum yeri dikkate alınmaksızın tüm  İstanbul Rumları ve Batı Trakya Türkleri ‘yerleşik’ (‘etabil’) kapsamına  alınıyor ve iki ülkedeki azınlık malları konusunda birçok düzenleme yapılıyordu”[16].

 

30 Ekim 1930’da Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan diğer üç anlaşma ile (Deniz kuvvetlerini sınırlandırma, serbest dolaşım ve dostluk konularını içeren) ikili ilişkilerde ve Yunanistan’ın Batı Trakya Türk azınlığına yönelik politikalarında biraz düzelme olmuştur. Ancak azınlığın elindeki malların gasbı, hukuki kılıflar altında (kamulaştırma, tapu sorunu v.b.) sürdürülmüştür. “Kıyı ve sınır bölgelerinde” taşınmaz mal alım satımını izne bağlayan ve “Hazineye ait malların korunması” (vekil bırakmadan Yunanistan’dan ayrılanlara ait mülklerin hükümetçe yönetimini içeren) 1938 yasaları, bu dönemde çıkarılmıştır. Böylece Türklere ait topraklara, Rum göçmenlerin 1930 öncesi zorla iskanı ile kamulaştırılan malların Türklere iadesi yasal olarak engellenmiştir[17].

 

Daha önce nüfus mübadelesi konusunda gerekli çalışmaları yapmak amacı ile kurulmuş bulunan Karma komisyonun faaliyetleri, 19 Ekim 1934’de sona ermiştir. Bunun yerine karşılıklı nüfus mübadelesine tabii tutulan azınlıkların mal varlıkları ile ilgili hususlara, her iki ülke mahkemelerinin bakması ve hukuki bir karara varması benimsenmiştir[18], [19].

 

II. Dünya Savaşı esnasında Batı Trakya, Almanların desteği ile Bulgaristan tarafından işgal edilmiştir. Bölgenin bu ikinci Bulgar işgali de, birincisi gibi çok kısa sürmüş ve sadece 1941-44 yılları arasını kapsamıştır. Savaş sonunda Batı Trakya bölgesinin tekrar Yunalıların eline geçmesinden sonra “Türklerin savaşta düşmanla işbirliği yaptığı” gibi asılsız bahanelerle toprakları kamulaştırılmıştır. Türkler için asıl büyük felaket, savaş sonrası çıkan iç savaş esnasında yaşanmıştır. Özellikle koministlerin saldırı ve katliamına maruz kalan Türklerin önemli bir kısmı, Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmıştır[20].

 

2.2. 1950-74 Arası

 

Bu dönem başlangıcındaki iki ayrı olay, Türkiye ve Yunanistan’da olduğu kadar iki ülke arası ilişkilerde de müsbet yönde etkili olmuştur. Bunlardan birisi, Sovyet tehdit ve tehlikesi altında bulunan iki ülkenin NATO’ya girerek, aynı ittifak içinde yer almalarıdır. Diğeri ise, Kıbrıs’ın geleceğidir. Kıbrıs’ı ilhak etmek isteyen Yunanistan, Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’ye şirin görünmek amacıyla Batı Trakya Türklerine yönelik politikasında büyük değişiklikler olmuş, onların Türk kimliği kabul edilmiştir[21]. Bu yumuşama ve iyi ilişkileri geliştirme atmosferinde Türkiye ve Yunanistan arasında 1951 yılında bir kültür anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşma, Batı Trakya Türk azınlığının eğitim konusundaki sıkıntılarını kısmen de olsa giderecek ve biraz rahatlatacak hükümler içermiştir. Böylece; ilk kez Türkiye’den bölgeye Türk öğretmenler gelmesi, iki ülkedeki azınlık öğrencilerine karşılıklı burs verilmesi ve Batı Trakya Türk okullarındaki ders müfredatlarının yeniden düzenlenerek güncelleştirilmesi gibi uygulamalar mümkün olabilmiştir. Ayrıca bölge, ilk defa bir Türk Cumhurbaşkanı, Celal Bayar, tarafından Aralık 1952’de ziyaret edilmiş ve bu ziyaret esnasında da bölgedeki ilk Türk Lisesi (Gümülcine’deki Celal Bayar Lisesi) açılmıştır. Diğer taraftan “Azınlık Okulları Eğitim Kanununun” 1954’te yürürlüğe girmesi ile, Türk okullarına “Türk” ibaresini de içeren tabelalar asılabilmiştir[22].

 

1950-60 arası iyi seyreden Türk - Yunan ilişkileri, 1963’ten itibaren Kıbrıs’ta durumun gerginleşmesine paralel olarak kötüleşmiştir. Bu yıllarda Kıbrıs Türklerinin katliama maruz kalmalarına askeri müdahale (adaya asker çıkartarak) edemeyen Türkiye, Yunanistan’la Türkiye arasında imzalanmış bulunan “Serbest Dolaşım ve İkamet Anlaşmaşmasını” 16 Eylül 1964 tarihinde iptal etmiştir. Arkasında da İstanbul’da yaşayan 8.500 dolayında Yunan uyruklu Rum, sınır dışı edilmiştir. Bu durum ve Kıbrıs’ta yaşanılan olaylar, Batı Trakya Türklerine yönelik Yunan politikasını daha da sertleştirmiş ve kötüleştirmiştir[23]. Bu dönemde Batı Trakya Türklerine ait malların gasbedilerek Rumlara dağıtılması, Türklere yönelik terör ve silahlı saldırıların artması ve Türk azınlık okullarında görev yapan formasyonlu öğretmenlerin görevlerine son verilmesi olağan hale gelecektir. Ayrıca 4 Ağustos 1963’te yapılan bir yasal düzenleme ile (ki bu durum bugün de geçerlidir), azınlıkların “gayrimenkul alma veya kiralamasını yasaklama” gibi anlaşmalara aykırı ve ilkel bir uygulama da başlatılıyordu[24].

 

1967 yılında Yunanistan’da Albaylar Cuntasının darbe ile yönetime gelmesi, Batı Trakya Türkleri açısından tam bir felaket olmuştur. Türk azınlığa ait toprakların çeşitli gerekçeler ile gasbedilmesi, Türkler ait malları satın alacak Yunanlılara düşük faizli ve uzun vadeli krediler verilmesi, Türklere uygulanan çeşitli işkence ve zulümler, bu yıllarda yaşanılan olağan olaylar arasındadır[25]. Hatta bu baskı ve zulüm politikası, namus, şeref ve haysiyetine çok düşkün Müslüman-Türk kadınlarının bazan polis karakollarına götürülerek tecavüz edilmesi veya orduda görev yapmakta olan Müslüman gençlerin maddi ve manevi işkence altında sistematik Hrıstıyanlaştırılması ölçüsünde sapık bir mahiyet kazanabiliyordu[26].

 

Bu dönemde Yunanistan’ın başında bulunan Cunta yönetimi, bir dizi yeni yasa ve uygulama ile Türk azınlığı olabildiğince zor durumda bırakmaya çalışmıştır. Bu amaç doğrultusunda 1968 yılında çıkartılan bir kanunla anlaşmalar doğrultusunda oluşturulmuş “Cemaat Heyetleri” dağıtılmıştır. Aynı yıl Yunan Anayasasına eklenen bir madde ile de, Hrıstıyan olmayanların devlet memuru olamayacağı hükme bağlanmıştır. Diğer taraftan ise, 20 Aralık 1968’de imzalanan ve Batı Trakya azınlığına yeni haklar getiren Türk-Yunan Karma Kültür Protokolü de, Yunanistan tarafından işletilmeyecektir[27].

 

Bu dönemde yaşanılan gelişmeler, Cunta yönetiminin zihnindeki “Türk fobisi” ile yepyeni bir görünüm ve mahiyet kazanacaktır. Böylece Türk azınlığa ait Birlik ve okul tabelalarındaki “Türk” kelimesi çıkartırılacak ve Türkçe müzik ve radyo dinlemesi, TV seyredilmesi ve gazate okunması yasaklanacaktır (1970-73 arasında başlatılan çeşitli uygulamalarla). 1973’de bu yasaklar kapsamına, Türklerin otomobil alıp-satımı da dahil edilmiştir[28].

 

2.3. 1974-82 Arası

 

Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını amaçlayan 74 darbesi arkasından Türkiye’nin duruma müdahale etmesi ve Kıbrıs Barış Harekatları ile soydaşlarının can ve mal güvenliğini teminat altına alması, Türk - Yunan ilişkilerinde tekrar yeni bir sıkıntılı dönemi başlatmıştır. Kıbrıs’ta tezgahladığı darbeyle amacına ulaşamayan Yunanistan, bu hezimetin acısını Batı Trakyalı Türklerden çıkartmaya çalışmıştır.

 

Batı Trakya Türklerine yönelik etnik temizlik işlemi, artık alanen ve resmi bir devlet politikası olarak uygulanacaktır. Bu kapsamda; Batı Trakya’ya giren Yunan tanklarının Türk köylerini kuşatması, Türk esnaflara ait dükkan ve malların yağmalanması, esnafın ödeyemeyeceği meblağlarda ağır para cezalarının verilmesi, Türk gençlerinin toplanarak kamplarda tutulması, Türklere ait 3280 dönüm toprağın kamulaştırma mazareti ile gasbı ve 40 bin asker ile 30 bin milisten oluşan yaklaşık 70 bin Yunan silahlı kuvvet mensubunun bölgeye yerleştirilmesi gibi faaliyetler ilk gözlenenler arasındadır[29].

 

 Bu olayları; bölgedeki tarihi Türk varlığının izlerini yansıtan, camii ve mezarlıklara saldırılar, mahkemelere intikal eden çeşitli hukuki konularda Türkleri suçlu çıkartan kasıtlı kararlar ve Türk çocuklarının eğitim hak ve özgürlüklerini engelleme çabaları izlemiştir[30]. 1977’de çıkartılan bir yasa ile azınlıklara ait okul yönetimleri, cemaat mensuplarından alınarak valilere devredilmiş ve böylece de azınlık çocuklarının kültürel asimilasyonu amaçlanmıştır[31].

 

1975 ile1977 yılları arasında artık Batı Trakya Türklerinin etnik temizlik işleminin uygulanmaya konduğu bir devre olmuştur. Bu amaçla, azınlık mensubu Türklere imzasız veya bazı terör örgütlerinin adı yer alan tehdit mektupları gönderilerek “bölgeyi terketmeleri, aksi taktirde öldürüllecekleri” mesajları iletilmiştir. Bu uyarılara aldırmayanların çoğu ise, daha sonra birtakım tuzak veya pusulara düşürülerek öldürülmüşlerdir. Bu tür olayların tertipçileri veya faalleri, ne hazindir ki hala günümüzde dahi yakalanamamıştır. Bu terör olayları ve kaynağı hakkında ışık tuttacak örnek bir olay, 1977 yılında Rodop İline bağlı Ambarköy’de yaşanmıştır.  Bu köyde yaşayan Türklerin toprakları, Yunan hükümeti tarafından gasbedilmek istenmiştir (sözde yasal gerekçelerle). Bunun üzerine köylülerin direnmesi ve topraklarını vermek istememesine, Yunan polisi, ateş açarak karşılık vermiş ve 50 dolayında köylüyü yaralama başarısı gösterebilmiştir[32].

 

Ambarköy olayından sonraki yılarda çeşitli gerekçe ve bahaneler kılıf gösterilerek Türklere ait verimli toprak ve arazinin, gasbı sürdürülmüştür. Bu çerçevede Gümülcüne’de 1978’de 4.000 dönüm arazi organize sanayii bölgesi yapma; 1980’de ise, 3.000 dönüm arazi üniversite ve 4.300 dönüm arazi de askeri bölge bahaneleri ile Türklerden alnımıştır. İşin tuhaf ve ilginç tarafı, anılan gerekçelerle alınan arazilerin çoğu boş tutulmuş ve hatta bir kısmı da bazan gasbedilen çifçilere kiraya verilmiştir[33].

 

Bu arada 18 Eylül 1979’da Yunan Meclisinde kabul edilen 1091 sayılı yasa ile, Türk azınlığın eğitim, sosyal ve kültürel faaliyetleri için gerekli giderleri sağlayan vakıflar da, Türk azınlığın elinden alınarak valiliklere bağlanmak istenilmiştir. Bu durum; bölge Türklerinin kültürel varlıklarını koruma ve sürdürmelerine son vermeyi amaçlamıştır. Ancak çeşitli anlaşmalara aykırı olan bu duruma Türkiye ve Batı Trakya Türklerinin çok sert tepki göstermesi üzerine, Yunan hükümeti geri adım atarak bu yasayı uygulamayı ertelemiştir[34].

 

Mart 1982’de Batı Trakya Türkleri açısından bir dönüm noktası teşkil edebilecek “İnhanlı olayları” yaşanmıştır. Konu, İskece İline bağlı İnhanlı köyünde yaşayan 200 civarında Türke ait arazinin tapularının geçersiz sayılması ve ellerinden alınması ile başlamıştır. Bu durum karşısında Türk köylüler, İskece şehir merkezinde 17 Mart - 2 Nisan 1982 tarihleri arasında üç defa oturma eylemi eylemi yapmış ve topraklarının gasbedilmesini pretosto etmişlerdir. Türkiye’yede de yankı bulan bu eylemler, Türk yazılı ve sözlü basınıda yer almıştır. Yunanlıların bölgeyi işgal ve ilhakından bu yana yapılan baskılar karşısında Türkler, ilk kez böyle bir meşru müdafa ve pretosto eylemi yapmıştır[35].

 

Bu eylemleri sonrası İnhanlı köylüleri, arazilerini 1983 yazı boyunca ellerinde tutmalarına rağmen, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet’nin (KKTC) ilanından 5 gün sonra, toprakları alınarak Yunan köylülere verilmiştir. Ayrıca tutklanan 9 köylüden 8’i de, 1 Aralık 1983’te 1’er yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Benzer arazi gasp olayları, aynı yıllarda İskecenin kuzeyindeki bölgede yaşayan Türklere de uygulanmıştır[36].

 

2.4. 1982 Sonrası

 

Yunan baskı ve zulmü karşısında yavaş yavaş örgütlenmeye başlayan ve böylece de kenine özgüvenleri artan Batı Trakya Türkleri, çeşitli milletlerarası platformlarda problemlerini anlatmaya ve kamuoyu oluşturmaya başlamıştır. Bu kapsamda; Almanya’da yaşayan Batı Trakya’lı Türklerin kurduğu dernekler, Yunanistan’ın Türk azınlığa uyguladığı baskı ve zulüm politikasını Kasım 1983’de Avrupa Konseyi’ne şikayet etmişlerdir. Bu konuda 9 farklı ülke parlementerleri tarafından bir rapor hazırlanmış ve 11 Mayıs 1984’de Başkanlık Divanı’na verilmiştir (Bu belge, daha sonra diğer ülke azınlık dosyaları ile birleştirilecektir). Diğer taraftan Ağustos 1986’da 5 kişilik bir ABD parlementer heyeti bölgeyi ziyaret etmiş ve incelemelerde bulunmuştur[37].

 

15 Kasım 1983’te KKTC’nin ilan edilmesi ile, Türk azınlığa karşı yeniden baskılar artmaya başlamıştır. Bu baskılar; 1983-1986 yıları arasında, yine Türklere ait arazilerin gasbedilerek Yunalılara verilmesi, esnaf ve serbest meslek sahiplerine yapay bahanelerle çok ağır para cezaları verilmesi, azınlık orta dereceli okul bitirme sınavlarının Yunanca yapılması, polis karakollarına götürülen Türklerin işkence ile öldürülmesi, Yurt dışına seyahet yapan Türklerin Yunan vatandaşlığından çıkartılması ve yurt dışında eğitim görmüş Yüksek okul mezunu Türk gençlerinin diploma denkliklerinin tanınması gibi çeşitlilik arzetmiştir. Ayrıca 1985’ten itibaren iş bulma vaadi ile, Türk nufus ve ikametlerinin bölge dışına alınması gibi yeni asimilasyon taktikleri de denenmiştir[38].

 

Türk azınlığın içinde bulunduğu bu olumsuz durum ve şarlar, aynı zamanda Batı Trakya Türklerinin sahip olabileceği en önemli liderden birisi için gerekli ortamı da hazırlıyordu. Bu lider; azim, karar ve yüksek cesaret sahibi ve mücadeleci bir kişiliğe sahip olan Dr. Sadık Ahmet olacak ve Türk azınlığa haklı mücadelesinde yol gösterecektir. Ayrıca Dr. Ahmet’in liderleşmesinde dış nedenler olarak; Yunanistan’ın AT’a üye olması, Almaya’daki azınlık mensuplarının konuya sahip çıkması, insan haklarının evrensellik kazanması ve Yunan makamların yapay gerekçelerle Dr. Ahmet’i mahkemelerde süründürme faktörleri de etkili olmuştur.

 

Dr. Ahmet, 1985 yılında kendi kişisel çabaları ile Türk azınlığın “şikayet ve isteklerini” içeren bir imza kampanyası başlatır. Bu kampanya ait belgeler, bir ara Yunan makamlarını eline geçse de bir suç unsuru bulunmaz. Yaklaşık 10.000 imza toplayan Dr. Ahmet, metnin İngilizce çevirisini 25 Eylül 1987’de Selanik’te yapılan “Demokrasi ve İnsan Hakları” konulu toplantı katılımcılarına dağıtır. Bunun üzerine hakkında dava açılan Dr. Ahmet’e, “yalan haber yaymak ve sahte evrak hazırlamak” suçu istinad edilerek 30 ay hapis ve 100.000 drahmi de para cezası verilir (24 Haziran 1988). Bu karara Dr. Ahmet’in itiraz davası açması ile konuya, tüm Batı Trakya Türkleri ve Türkiye’deki demokratik örgütler ve hata bazı Alman parlementer sahip çıkar. Böylece Dr. Ahmet’in imza kampanyası davası, azınık arasındaki birlik ve dayanışmayı pekiştirdiği gibi Batı Trakya Türklerinin problemlerini de uluslararası arenaya taşımıştır. Dr. Ahmet, 8 Nisan 1990 seçimlerinde Rodop İlinden milletvekili seçilmesi ile de, dokunulmazlık kazanacak ve dava düşecektir[39].

 

Dr. Sadık Ahmet, seçim kampanyası esnasında “Türk” kelimesi kullanarak halkı “şiddet ve bölünmeye teşvik etmek” gibi bazı mesnetsiz suçlamalarla üç ayrı davadan daha yargılanmıştır. Bu davalar da; azınlık, Türkiye ve bazı Alman parlemterlerce sahiplenilmiş ve izlenmiştir. Konuya gösterilen ilgi, Dr. Ahmet’in sebepsiz yere ceza almasını önlemiştir[40].

 

Batı Trakya Türkleri, haklarını savunacak ve koruyacak kendi bağımsız milletvekillerini seçmeyi 1985’ten itibaren denemiştir. Bölgeye asker sevketme ve oy verdirme gibi Yunan tertiplerine rağmen, Dr. Ahmet, 18 Haziran 1989 seçimlerinde Rodop İlinden bağımsız milletvekili seçilmiştir. Bu seçimlerden tek başına bir iktidar partisi çıkmaması üzerine, 5 Kasım 1989’da erken seçime gidilmiştir. Eksik belge doldurduğu bahanesi ile, Dr. Ahmet’in Kasım 89 seçiminde aday olması engellenmiştir. Türk adayların seçimi kaybetmesi için sandık başında Türk seçmenlerin dövülmesi de dahil her Türlü önlemi alan Yunanlılar, İsmail Rodoplu’nun Rodop İlinden bağımsız milletvekili seçilmesini engelleyememişlerdir. Bu ikinci seçimlerin de yenilenmesine karar verildikten sonra, Yunanistan, 8 Nisan 1990’da ardarda üçüncü kez seçime gitmiştir. Bu sefer, Türkiye ve diğer ülkelerden gelen temsilci ve tarafsız gözlemcilerin seçimleri izlemesi, Yunan makamlarının seçime hile katmalarını nisbeten önlemiştir. Nisan 90 seçimlerinde Rodop İlinden Dr. Sadı Ahmet ve İskece İlinden ise, Ahmet Faikoğlu’nun milletvekili seçilmeleri ile Türk azınlık, ilk defa parlemontoda iki bağımsız temsilci elde etmiştir. Ancak yeni iktidar, bağımsız adaylar için de (listeler) hemen %3 seçim barajı getirerek bu durumun tekerrür etmemesi için önlem alıyordu[41].

 

Bazı Yunan memurları ve Kilise görevlileri ile yerel radyonun, teşvik ve kışkırtması ile, 29 Ocak 1990 sabahı, Gümülcine’deki Türkler ve Türklere ait dükkanlara saldırmıştır. Gün boyu süren bu olaylarda başta bağımsız milletvekili Ahmet Faikoğlu ve azınlıkça seçilen Müftü Mehmet Emin Ağa olmak üzere bir çok Türk, demir çubuk ve bıçak darbeleri ile ağır yaralanmıştır. Bu duruma, polis seyirci kalmış ve hatta saldırganlara yardım etmiş ve yol göstermiştir. Benzer olaylar, 23-24 Ağustos 1991’de, azınlığın anlaşmalara uygun seçtiği Mehmet Emin Ağa’yı Müftü kabul etmeyen ve yerine bir Müftü tayin eden uygulamayı pretosto eden İskeceliler’e de tatbik edilecektir[42].

 

Türk azınlık, 1990 yılında İbrahim Şerif’i ve 1992’de ise, Mehmet Emşn Ağa’yı müftü seçmiş ve arkasından hükümetten seilmiş müftüleri tanımasını istemiştir. Ancak bu konuda olumlu bir cevap alınamadığı gibi yasal yollarla seçilen müftüler, “sahte müftülük iddiasında bulunmak” ithamı ile yargılanmaktadır. Kasım 1994’te yapılan yerel seçimlerde, ilk defa valilerin de halk tarafından seçimi gündeme gelmiştir. Ancak Türk azınlığa kendi valisini seçme imkanı vermemek için, Türklerin çoğunlukta bulunduğu iller diğer civar illerle birleştirilmiş ve muhtemel böyle bir durum önlenmiştir[43].

 

Batı Trakya Türklerinin kahraman ve mümtaz liderlerinden Dr. Sadık Ahmet, 24 Temmuz 1995 tarihinde hala nasıl olduğu şüpheli elim bir trafik kazasında şehit olmuştur. Bu gün misyonu, bayrağı devralan saygıdeğer eşi Işık Sadık Ahmet Hanımeffendi tarafından yürütülmektedir[44].

 

Özet olarak bu dönemde de geleneksel Batı Trakya politikasını sürdüren Yunanistan ile bölge Türkleri arasında, mücadele devam etmiştir ve gelecekte de devam edecektir.

 

3. SONUÇ

 

Bu makale kapsamında, Lozan sonrası Batı Trakya Müslüman-Türk azınlığının durumu ve bölgeye yönelik Yunan politikalarının genel bir inceleme ve değerlendirmesi özetlenmiştir. Yunanistan; 1830 yılında bağımsız olduktan sonra topraklarını sürekli ve Türkiye aleyhine yaklaşık 3 kat büyütmüştür. Yunanistan, bu topraklarını  genişletme sürecinde genel olarak ya savaş yapmadan ya da savaş yapsa da kaybetmesine rağmen kazanımlar elde etmiştir. Batı Trakya’da, Yunanistan’ın I. Dünya Savaşı sonunda savaş yapmadan ve kan akıtmadan elde ettiği topraklardandır. Bölgedeki Türk nüfus ve mal varlığının %85’lerde olması da, bu suni birleşme ve toprak ilhakını engelleyememiştir. 1920’li dünya şartları altında Avrupalılar (İngiliz veFransızlar); Yunanlıları, kendi klasik kültür ve uygarlıklarının sembolü olarak görmüş ve sürekli himaye etmişlerdir. Rusların ise, Ortodoks mezhebindeki Hrıstiyanların hamiliğine soyunması ve Yunanlılarda bu mezhepten olması, Yunan hanesine yazılacak artı veya avantajlardan bir diğeri olmuştur. Diğer tarafyan yine o günkü şartlar altında bazı ülke çıkarlarının (Kraliyet aileleri arasındaki akrabalıkta dahil), suni bir Yunanistan yaratılması veya Yunanistan’ın yapay olarak büyütülmesine uygun olduğu düşünüldüğünde, Batı Trakya’nın neden Yunanistan’a bahşedildiği daha iyi anlaşılacaktır.

 

Batı Trakya bölgesi, 1913 yılında Türkiye’den koparılarak önce Bulgaristan’a ve arkasından da 1920 yılında Yunanistan’a verilmiştir. Bu durum Türkiye tarafından, 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan antlaşması ile kabul edilmiştir. Yunanistan’ın 1923’lerde bölgede ezici bir çoğunluğa sahip Batı Trakya Türklerine yönelik tarihi politikası, iki safhadan oluşmaktadır:

 

·        Bölge Türklerinin %85’ler dolayındaki nüfus ve mal varlığı dengesini Yunanlılar lehine dönüştürmek ve böylece Türkleri azınlığa indirmek. Bu politikalar, Lozan sonrası derhal uygulamaya konmuş ve 1924 yılından itibaren de bunda büyük oranda başarı sağlanmıştır.

 

·        Bölgedeki Türk varlığı ve bu varlığa ait tarihi izleri tamamen ortadan kaldırmak. Bu ikinci safha, 1924’lerden günümüze kadar çeşitli yöntem ve taktikler altında uygulansa da tam bir başarı sağlanamamıştır. Esasen bu kapsamda uygulanan Yunan baskı, zulüm ve asimilasyon politikaları, bölge Türkleri’nin Lozan’dan günümüze kader ve çilesi olmuştur.

 

Yukarıda ikinci safha kapsamında değerlendirilen Batı Trakya’ya yönelik Yunan politikaları, genelde Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilere ve özelde ise, Kıbrıs’ta yaşanılan olaylara bağlı olarak bir değişim izlemiştir.1950 yılına kadar, zaman zaman gerginleşen veya bazan da yumuşayan Türk-Yunan ilişkilerine bağlı olarak, Batı Trakya Türkleri bazan bunalan veya bazan da kısmen rahatlayan bir atmosferde yaşamışlardır. 1950-60 yılları arası Bölge Türkleri,Yunan yönetimi altındaki en rahat dönemlerini yaşamışlardır. 1963’de Kıbrıs’ta olayların patlak vermesi ile bölge Türkleri sıkıntılı bir döneme girmişlerdir. 

 

1967 yılında askeri yönetimin Yunanistan’da başa geçmesi, Batı Trakya Türkleri açısından tam bir felaket olmuştur. Kıbrıs’ta yapılan 74 darbesi ve Türkiye’nin duruma müdahalesi ise, Batı Trakya Türkleri’nin durum ve dramını daha da ağırlaştırmıştır. 1980’lerin değiştirdiği dünya şartlarından sonra 1982 yılından itibaren ilk defa bölgedeki Türk azınlık, Yunan baskıları karşısında pasif direnişe geçmeye başlamış ve problemlerini dünya kamuoyuna duyurmaya çabalamıştır. Bu durum, rahmetli Dr. Sadık Ahmet liderliği altında bilinçli ve kararlı bir hal alacaktır. 1985’I izleyen yıllarda bölge Türkleri, problemlerini uluslararası platformlarda dile getirmeye çalışmışlar ve konuyu dünya kamuoyu gündemine sokmuşlardır. Diğer taraftan ise, birlik ve beraberliklerini daha çok pekiştirmek sureti ile Yunanistan dahilinde de demokraik ve yasal yollardan Yunan zulmü ve baskısına karşı mücadeleyi sürdürmüşlerdir. Günümüz de Batı Trakya Türklerinin birçok problemi olması ve sinsi Yunan baskı ve tertiplerinin sürmesine rağmen,  artık karşılarında haklarını savunacak ve koruyacak kadar bilinçli, mücadeleden yılmayan daha azim ve kararlı bir toplum bulunmaktatır.

 


   

[1] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, Batı Trakyalılar Derneği, Şafak Matbaası, Ankara, 1987, S. 5-6.

[2] Baskın Oran, “Batı Trakya’daki Müslüman Türk Azınlığı”, Türk Yunan Uyuşmazlığı, I. Basım, Metis Yayıncılık, İstanbul, 1990, S. 153.

[3] Ege Denizi ve Ege Adaları, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul, 1995, S. 113-115.

[4] K. Şevket Batıbey, Batı Trakya Türk Devleti (1919-1929), Boğaziçi Yayınevi, İstanbul, 1979, S.120-125.

[5] Abdurrahim Dede, Balkanlarda Türk İstiklal Hareketleri, Türk Dünyası Yayınları, İstanbul, 1978, S. 50-51

[6] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları, a.g.e., S.105-107.

[7] Baskın Oran, a.g.m., S.153.

[8] Şükrü Gürel, Tarihsel Boyutu İçinde Türk Yunan İlişkileri (1821-1993), Ümit Yayıncılık, Ankara, 1993, S. 84.

[9] Işık Sadık Ahmet, “Bir İnsan Hakları Dramı: Batı Trakya”, Yeni Türkiye Türk Dünyası Özel Sayısı II, Sayı 16, Ankara, 1997, S. 1793-1795.

[10] Tahsin Ünal, Türk Siyasi Tarihi, Emel Yayınları, Ankara, 1977, S. 578-580.

[11] İsmail Rodoplu, “Batı Trakya Türk Azınlığı”, Yeni Türkiye Türk Dünyası Özel Sayısı II, Sayı 16, Ankara, 1997, S. 1805-1809.

 

[12] Baskın Oran, Türk Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu, Bilgi Yayınevi, II. Baskı, Ankara, 1991, S. 277-279.

[13] Baskın Oran, a.g.e, S. 75-83.

[14] Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara, 1991, S. 325-326.

[15] Ancak Türk Birlikleri, 1971 yılında çıkartılan bir dernekler kanunu ile, 1972’de yasal olarak ve 1984’de ise fiilen kapatılacaktır.

[16] Mehmet Gönlübol, Olaylarla Türk Dış Politikası, 7. Baskı, Elif Matbaası, Ankara, 1989, S. 63-67.

[17] Baskın Oran, a.g.e., S. 277-279.

[18] Rıfat Uçarol, Siyasi Tarih, IV. Baskı, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1995, S. 560.

[19] Edip Çelik, 100 Soruda Türkiyenin Dış Politika Tarihi, I. Baskı, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1969, S. 78-80.

[20] Sedat İlhan, Türk Yunan İlişkileri El Kitabı, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1989, S.24.

[21] Baskın Oran, a.g.e., S. 280.

[22] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S. 109.

[23] Baskın Oran, a.g.e., S. 280-282.

[24] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S. 110.

[25] Işık Sadık Ahmet, a.g.m., S. 1796-1797.

[26] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S. 110-111.

[27] M. Cihat Özönder, Halim Çavuşoğlu; “Balkanlar ve Batı Trakya Türklüğü”, Yeni Türkiye a.g.e.,1802-1803

 

[28] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S.112.

[29] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S.113

[30] Sadık Ahmet, “Batı Trakya” Yeni Türkiye, Türk Dış Politikası Özel Sayısı, Mart-Nisan 1995, Yıl:I, Sayı:3, Ankara, S.34

[31] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S.114.

[32] Batı Trakya  Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S.115

[33] Işık Sadık Ahmet, Yeni Türkiye, a.g.e., S.1796.

[34] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S.115.

[35] Baskın Oran; a.g.m., S.164.

[36] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S. 116.

[37] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S. 117.

[38] Batı Trakya Azınlığı İnsan Hakları ve Belgeler, a.g.e., S. 117-120.

[39] Baskın Oran, a.g.e., S. 195-210.

[40] Baskın Oran, a.g.e., S. 202-203.

[41] Baskın Oran, a.g.e., S. 204-210..

[42] Baskın Oran, a.g.e., S. 191-194

[43] Işık Sadık Ahmet, a.g.m., S. 1799.

[44] M. Cihat Özönder ve Halim Çavuşoğlu, a.g.m. S. 1804