|
Prof: Yusuf Halaçoğlu: Osmanlı'da çok özel bir yazışma
dili vardır, buna biz "diplomatika dili" deriz. Hiç
Osmanlı arşivine girmemiş insanların bunu bilmesine
imkan yok... "Bu telgrafta soykırım emri veriliyor"
yorumunu getirenler kelimelerden birini yanlış okuyor.
Bu hafta
hakkında en çok konuşulacak isimlerden biri de Talât
Paşa. Önce lütfen sizin Talat Paşa portrenizi öğrenelim.
Günahıyla sevabıyla Talât Paşa kimdir?
Talat Paşa için ittihat ve Terakki'nin en önemli kişisi
diyebiliriz. Hükümetin içişleri Bakanı ve çok etkin.
Meclis'i etkileyebilecek bir nüfuza sahip.
Zaten Türkiye Cumhuriyeti'nin yapısında Talat Paşa
anlayışının halâ devam ettiği söylenir. Nedir o Talat
Paşa anlayışı?
Şöyle özetleyebiliriz: Osmanlı hasta adamdır. 1912'deki
Balkan mağlubiyeti, Abdülhamit'in çarpışmak yerine
sorunları diplomasiyle çözme isteği, ama buna karşı
çıkan, ezik olmayı kabul etmeyen, genç ve dinamik bir
Jön Türk hareketi vardır, işte Talat Paşa böyle bir
anlayışın adamıdır. Hani bugün bir kesimin "milliyetçi"
diye tanımladığı bir adam. Özelleştirmelere karşı milli
bankaları kurmaya çalışan, Düyun-u Umumiye'den
kurtulmaya çalışan bir anlayış. Siz buna şovenlik der
misiniz bilmiyorum, ama bence bir yerde bağımsızlık
savaşçısıdır. Çünkü düşünün, 1912'den önceki Osmanlı
devletinin yüzölçümü 4 milyon kilometrekarenin
üzerindedir. Ama 1912'den sonraki yüzölçümü l milyon 980
bin kilometrekaredir. Bence Talat Paşa'yı bu kırılma
noktasının psikolojisini yaşamış biri olarak
değerlendirmek gerekir.
Cemal ve
Enver paşalardan belirgin farkı ne?
Daha teşkilatçı ve ayakları daha yere basıyor bana göre.
Meselâ Cemal Paşa biraz daha sessiz, cevval olmayan,
izlemeyi tercih eden nitelikte biri. Enver Paşa ise deli
dolu, cesareti aklının önüne geçiyor. Ama Talat Paşa her
ikisi de değil; çok sistemli, geleceği çok iyi
değerlendirebilen bir isim. Girişeceği herhangi bir
devlet işinin sonuçlarını çok önceden
değerlendirebiliyor.
Yani "İyi
adam-kötü adam" klişesine göre siz Talat Paşa için
"tarihin iyi adamıdır" mı diyorsunuz?
Ben iyi ya da kötü adam diye nitelendirmek istemiyorum.
Şunu söylemek istiyorum: Tedbirli, uzağı gören devlet
adamı. Bir örnek vereyim: Ermeni tehcirine ilişkin
aldığı birtakım tedbirler, verdiği talimatlar var. Sanki
1948 Soykırım Sözleşmesi'ni daha o tarihlerdeyken
biliyormuş gibi aldığı bütün o tedbirler sözleşmeye
uygun biçimde. Meselâ Soykırım Sözleşmesi'nde ne diyor:
Bir topluluğu bir yerden yok etme kastıyla tehcir etmek
soykırımdır. Ama Talat Paşa tutup diyor ki, şu bölgeler
ve şu gruplar tehcire katılmayacak. Yani bir soyu yok
etme kastını ortadan kaldırıyor. Veya Ermeniler
Suriye'ye nakledilirken Müslüman olma yoluyla tehcirden
kurtulmak isteyenler var. Talat Paşa "Müslüman olsalar
da nakledilecekler" diyor. Bu, Soykırım Sözleşmesi'ne o
kadar uygun bir uygulama ki... Çünkü aksi takdirde
Hıristiyan oldukları için tehcir edildikleri durumuna
girer.
Bu çok
önemli, çünkü "Soykırım yapıldı" tezini savunanlar da
Talat Paşa'nın çok tedbirli olduğunu söylüyor. O kadar
tedbirli ki, malum telgrafta bile soykırım emrini
gizleyerek verdiği iddia ediliyor. Birincisi Osmanlıca
bu kadar
yoruma açık bir dil mi? Yani o telgrafı siz okuduğunuzda
başka, Prof. Dr. Halil Berktay okuduğunda başka anlamlar
bulunabilir mi?
Bakın Osmanlı'da çok özel bir yazışma dili vardır, buna
biz "diplomatika dili" deriz. Hiç Osmanlı arşivine
girmemiş insanların bunu bilmesine imkan yok.
Dolayısıyla yorumlamaları da mümkün değil. Burada
telgraf metni var, ben şimdi size okumaya başladığımda
tamamen farklı bir şey dendiğini siz de göreceksiniz.
Prof. Dr. Baskın Oranla aynısını yaşadık. Bir toplantıda
kendisi bu telgrafı soykırım kanıtı olarak sundu, ben de
çıkıp tercüme ederek okudum. "Şimdi ne anlıyorsunuz"
dedim, hiç sesini çıkarmadı. "Peki bu telgrafı daha önce
hiç okudunuz muydu" diye sordum. "Özetinden bakmıştım"
dedi. Özetinden bakarak bir millet suçlanamaz. Osmanlı
yazışma dili ayrı, Osmanlıca ayrı. Her Osmanlıca bilen
bile bu dili çözemez.
Peki acaba
siz yorumlayarak, kelimeleri çarpıtarak okuyor olabilir
misiniz? Biz Osmanlıca bilmiyoruz, bundan nasıl emin
olacağız?
Çünkü her şey ortada. "Bu telgrafta soykırım emri
veriliyor" yorumunu getirenler kelimelerden birini
yanlış okuyor, "istihbar olunmuştur" lafını
"istihbarat'la karıştırıyorlar. İlgisi yok, orada "haber
alınmıştır" deniyor, ikincisi "hakîkat-ı hâlin iş'ârı"
deniyor. Bu "Hakikat durumun açıklığa kavuşturulması"
demektir. Burayı "emir vermiş" diye yorumluyorlar, ama
bu yorumu yapmak mümkün değil. Ayrıca Osmanlıca
metinlerde en azından 10-15 satırlık bir bölüm hiç
noktalama işaretsiz yazılır. Virgül koyarak okuduğunuz
anda içerik değişir. Cümleler birtakım bağlaçlarla
bağlanır ve eğer onların anlamını bilmezseniz hiçbir şey
anlayamazsınız. Bunu bilmedikleri için 'Ahiren" ve "Ez
cümle" kelimelerini dikkate almadan okuyorlar.
İyi ama
Berktay bunları bilmiyor mu?
Berktay Osmanlıca bilmez ki... Eğitimini yurtdışında
yaptığı için bilmiyor. Ayrıca zaten kendisi Ortaçağ
tarihçisidir. Arşive bugüne kadar bir kere bile
girmemiştir. Gidin İstanbul'daki Osmanlı arşivine sorun,
kayıtlarda bir kez bile adına rastlayamazsınız. Taner
Akçam da yok. Selim Deringil var, ama çalıştığı konular
bambaşka.
Aslında
galiba kafaları en çok karıştıran telgrafın başlığı
oluyor: "Katliam Yapıldığı Yolundaki İddialann Tahkik
Edilerek Ermeniler İçin Konulan Tedbirlerin Hıristiyan
Ahaliye Uygulanmaması." Buradan "Ermenilere yaptığınızı
bütün Hıristiyanlara yapmayın" anlamı da çıkmıyor mu?
Başbakanlık arşivindeki uzman arkadaşlar böyle bir
başlık koymuşlar buna. Bunun başka anlamlara gelip
gelmeyeceğini düşünmemişler, "telgrafın içini nasıl olsa
herkes okur" demişler. O tedbirlerin ne olduğu da zaten
telgrafta gayet net. Gizlenerek, ima yoluyla bir şey
anlatıldığı falan yok. Talat Paşa siyasi tedbir ve
inzibat tedbirinden söz ediyor. Buradaki inzibat,
inzibat birimleri değil. İnzibat, zapturapt kelimesinden
gelir ve burada kontrol altına alma tedbirini
kastediyor. Siyasi tedbirler de sürgün vs. Yani
katletmek diye bir tedbirden bahsedilmiyor.
Şu ana
kadar metni parça parça anlattınız; peki toplamında
Talat Paşa bu telgrafta ne diyor?
Mardin, Diyarbakır vilayetine bağlı. Mardin'de 700
Hıristiyan'ın başına gelenler haber alınınca Diyarbakır
vilayeti adamlarını araştırma yapmakla görevlendiriyor.
Onlar da gidip Mardin'deki Ermeni din adamlarını
dinliyor. Din adamları bu bilgileri doğrulayınca
araştırmakla görevli adamlar bunu rapor ediyor.
Diyarbakır Valiliği de bu raporu merkeze bildiriyor.
Osmanlı yazışmalarının ilk bölümü telgrafa sebep olan
gelişmeleri özetler. Bu telgrafın ilk bölümü de bunları
anlatıyor. Asıl Talat Paşa tarafından Diyarbakır
Valiliği'ne gönderilen telgraf "Ermeniler" diye başlayan
ikinci bölümdür. Orada da deniyor ki "Ermeniler hakkında
alınan siyasi ve kontrol altında tutma tedbirlerinin
diğer Hıristiyanlara uygulanması mümkün değil. Bir an
önce gerçeği ortaya çıkarın" diyor. Orada kullandığı
tedbir lafının içeriğini okumadan "soykırım" diye
yorumlamak ancak niyete bakar, ama gerçek olmaz.
Peki bu
yorumunuzu paylaştığınız karşı tezdeki kişiler size ne
dediler?
Ben bu yorumu karşı tezdekilerle paylaşamadım ki,
hiçbiri bizimle konuşmuyor ki... Bir tek fırsatını
buldum da, Baskın Oran'a anlatabildim. Ama onların
dışında kime anlatsak, herkes anlıyor. Çünkü çok net.
Onlar da
kendi iddialarının net anlaşıldığını, bu yüzden bu
telgrafın Başbakanlığın yayınına ancak kazara konmuş
olabileceğini söylüyorlar.
Ama bir tek bu telgraf yok ki, kazara konmuş olsun.
Katliamların yapıldığı başka telgraflarda da var. O
telgrafları ben kendi kitaplarıma da aldım. Ben de mi
kazara koydum? Erzincan-Erzurum arasındaki katliamı
kazara mı koydum? Meskene'de 2 bin kişilik bir Ermeni
kafilenin Urban eşkıyası tarafından katledildiğinin
belgesini kazara mı koydum? Dersim bölgesinden
gelenlerin de... Onların da hepsi Talat Paşa'nın
imzasını taşıyor. Çünkü bu adam İçişleri Bakanı. Paşa
kendisine bildirilen bu olaylar üzerine önlemler almak
için telgraf üzerine telgraf gönderiyor. Soykırım emri
veren biri bunu yapar mı? Görevini suiistimal edenleri
niye Divan-ı Harbe vermiş o zaman?
Bunların
göstermelik yargılamalar olduğu iddia ediliyor?
Göstermelik olsun diye bin 673 kişiyi mi vermiş?
Hepsinin kaydı var. Bu rakamı yeni tasniflerde bulduk.
Çok önemli.
Ne kadarı
memur, ne kadarı Teşkilat-ı Mahsusa?
500 küsur kişi kamu görevlisi, iki Teşkilat-ı Mahsusa'lı
var. Bunlar hakkındaki davalar da öldürmekle ilgili
değil, suiistimallerle ilgili.
İşte Talat
Paşa'nın ünlü telgrafı
Yukarıda gördüğünüz Osmanlıca metin "soykırım yapıldı"
tezinin en önemli dayanak noktalarından biri. Talât
Paşa'nın 1915'te Diyarbakır Valiliği'ne örtülü bir dille
soykırım emri verdiği iddia edilen bu telgraf ilk kez
1994'te Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün
bir kitabında yayınlandı. Telgrafta geçen her kelimenin
anlamı, hiç virgül konmaması bile çok önemli.
Halaçoğlu'nun "Osmanlıca'yı bilerek okuyunca bu metnin
neresinde soykırım emri var" dediği telgrafın bire bir
Türkçe'ye çevirisi şöyle: "Son zamanlarda vilâyet
dahilindeki Ermeniler ile bilâ-tefnk-i mezheb
Hristiyanlar hakkında katl-i âmlar tertib olunduğu ve
ez-cümle ahiren Diyârbekir'den sevk olunan eşhas
vâstiasiyle Mardin'de, murahhasa ile Ermenilerden ve
diğer Hıristiyan ahâlîden yedi yüz kişinin geceleri
şehirden hârice çıkarılarak koyun gibi boğazlattınldığı
ve şimdiye kadar katl-i âmlarda maktul olanların iki bin
kişi tahmin olunduğu ve buna seri've kat'î bir netice
verilmezse civar vilâyâtda âhali-i İslamiyenin de kıyam
ederek bi'l-umûm Hıristiyanların katletmelerinden
korkulduğu istihbar edilmişdir. Ermeniler hakkında
ittihâz edilen tedâbir-i inzibatiye ve siyâsiyenin diğer
Hıristiyanlara teşmili kat'iyyen gayr-i câ'iz olduğundan
efkâr-ı umûmiyye üzerinde pek fena te'sîr bırakacak ve
bi'l-hâssa ale'l itlâk Hıristiyanların hayâtını tehdîd
edecek bu kabil vekâyi'a derhâl hitâm verilmesi ve
hakîkat-ı hâlin iş'ân.
Katliamlar
var ama soykırım yok!
Talât
Paşa'ya bugün sahip çıkmak ne anlama geliyor?
Bu artık bir onur meselesi olmuştur. Çünkü Talat Paşa
soykırım emrini veren kişi olarak adlandırılmaktadır.
Yani Talat Paşa'nın nezdinde bütün Türkler suçlanıyor.
Çünkü hiçkimse demiyor ki "Soykırımı Talat Paşa yaptı."
Bütün parlamentoların soykırım yasalarında Türkler'in
adı geçer, kimse Talât Paşa demez.
Osmanlı
diye belirtmiyorlar mı?
Osmanlı kim? Sizin, benim dedem, yani biz
varız. Ayrıca zaten bütün yasalarda "Türkler yapmıştır"
deniyor. Yani bu bir onur meselesidir.
Binlerce
Ermeni'nin ölmesi ne meselesidir?
Bakın tehcir bir gerçektir. Tehcir sırasında
Ermeniler'in birtakım trajediler yaşadıkları bir
gerçektir. Ermeniler'in katliama uğraması bir gerçektir.
Ermenilerin açlıktan veya hastalıktan öldükleri bir
gerçektir. Ama bunun o zamanki hükümet tarafından
bilerek, Ermenileri yok etmek için yapıldığını söylemek
başka bir şey. Talât Paşa'nın Amerika'dan gelen her
yardımı bu insanlara dağıttığı, bu insanlar ekmek
yiyebilsinler diye tehcir yolu üzerinde fırınlar
açılmasını emrettiği, her güne yetişkinler için 3 para,
çocuklar için 60 para tahsis ettiği belgelerle
önünüzdeyse bu nasıl bir soykırımdır? Evet Ermeniler bir
trajedi yaşadı. Ama o trajediyi ingilizler, Almanlar,
Türkler herkes yaşadı. Savaşın kendisi trajedi zaten.
Siz de
Talât Paşa'yı anmak için Berlin'e gidecek misiniz?
Hayır, ben gitmiyorum. Ben bilim adamıyım.
Bu hafta
Berlin'e gidecek olan ekip Lozan'a da gitmişti ve
oradaki fotoğraf çeşitli kesimler tarafından biraz dudak
bükerek izlenmişti. Siz de bu tip hareketleri davaya
zarar veren aşırılıkta buluyor musunuz, yoksa
destekliyor musunuz?
Tabii birtakım yanlış açıklamalar söz konusu oluyor. O
açıklamaların bizi ulaşmak istediğimiz hedefe
ulaştırmadığını düşünüyorum. Bizim ulaşmak istediğimiz
hedef, konunun ciddi bir şekilde ele alınması, ilgili
tarafların bir araya gelmesi. Ama ben bazı kişilerin
duygularına kapılarak davrandığını düşünüyorum. Bu tip
şeylere katılmıyorum.
İsviçre'deyken "soykırım yoktur" dediniz diye hakkınızda
dava açıldıktan sonra neredeyse "Ben de gidip derini"
kampanyası başlayacaktı, değil mi?
Bana da çok söylediler. Lozan'a veya yine isviçre'ye
gitmemi istediler, îşin yiğitlik gösterisine
dönüşmesine, gövde gösterisi yapılmasına inanmıyorum.
Benim ne siyasi bir gelecek beklentim var ne de ünlü
olmaya ihtiyacım var. Ben bilim adamıyım ve hep o
noktada kalmayı istiyorum.
Ben de bunu
merak ediyorum: Stefanos Yerasimos der ki, "Hukukun
amacı bir şeyi kanıtlamak, tarihin ise izah etmektir."
Peki siz hiç kendinizi bir tarihçi değil de bir hukukçu
pozisyonunda yakalıyor musunuz?
Biz tarihçiler bunu her zaman düşünürüz. Çünkü ben bir
iddiaya karşı bu konunun ne olduğunu araştırmaya gayret
ediyorum. Zaten bu yüzden Alman, Rus, ingiliz, Fransrz,
Amerikan, Avusturya arşivlerini inceledim. Yoksa sadece
Osmanlı arşivlerini çalışır, olayı bitirirdim. Ama ben
gerçeği aradım. Hiç hislerinize kapılmıyor musunuz
derseniz, tabii ki kapüıyorumdur. Aksi yalan olur. Eğer
bilim adamı ahlakına sahipseniz bir şeyi araştırırken
varmak istediğiniz sonuca götürmeyecek bir belgeye,
bulguya ulaştığınızda dahi bunu açıklamanız gerekir.
Soykırımın
belgesini bulsanız açıklar mısınız?
Kesinlikle açıklarım.
Peki siz
tarihi izaha mı yoksa kanıtlamaya mı çalışıyorsunuz?
Eğer ben tarihe hukukçu gibi yaklaşsaydım tek bir şey
derdim: "Madem ki bir buçuk milyon insan öldü, o zaman
bana bunun mezarlarını gösterin, ben de kabul edeyim."
Kanıttan yola çıksaydım bunu istemem yeterliydi. Ama ben
tarihçi olduğum için şu soruyu soruyorum: "Ne kadar
insan vardı ki bir bucuk milyon insan öldü?" Bunu
araştırmak bilimdir. Ben de bunu yaptım.
Ya sözlü
tarih, tanıklıklar?
Tarihçi olurken, tarih metodolojisini okuduk. Orada der
ki kişilerin görüşleri kendi bakış açılarını yansıtır.
Bu görüşlerin mutlaka belgelerle teyidi gerekir. Ayrıca
istatistikler bir olayın anlatımının üç gün içinde bile
farklılıklar gösterdiğini kanıtlamıştır. Bugün böyle
anlatan, yarın başka türlü anlatabilir. Biz bu metodu
arşiv belgelerinde de uyguluyoruz. Sadece bir arşivi
değil, pek çok arşivi inceleyerek belgeleri teyit
ediyoruz. Bunu yapmazsanız bilim de yapmış olmazsınız.
Bilgi
Üniversitesi'ndeki Ermeni konferansıyla bugün İstanbul
Üniversitesi'nde başlayacak olan Ermeni konferansı
arasında ne fark var?
Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen sadece soykırım tezini
savunanları konuşmacı olarak kabul eden, bu şekliyle
diasporanın konferanslarına benzeyen bir özellikteydi.
Sanki amaç Türkiye'deki moralleri bozmak içindi. Çünkü
eğer "resmi tezi savunuyor" dedikleri bilim adamlarını
da çağırsalardı pekala bizi madara edebilirlerdi.
Tartışarak bizi herkesin önünde rezil edebilirlerdi. Ama
yapmadılar. Sizce niye yapmadılar.?
Yani
İstanbul Üniversitesi'ndeki konferans, kontur çekmek
gibi mi olacak?
Tam tersine istanbul Üniversitesi Bilgi'ye gelenleri de
çağırdı. Her iki tarafın tartışacağı bir ortam yaratmak
istedi. Ama olmadı. Çünkü
öğrendiğim kadarıyla soykırım vardır diyen taraftan
kimse gelmiyor.
Sizce niye
gelmiyorlar?
Sanırım yine "Resmi görüşçülerle tartışmanın anlamı
yoktur" diyecekler. Üzüldüm. Çünkü tartışalım
istiyordum. Hatta kendimi sınamak istiyordum. Ama hâlâ
keşke gelseler diyorum.
Bu arada
sizin de gözünüze bir şey çarpıyor mu: Ne domatesçiler
var ortada ne de konferansı iptal için açılmış dava...
Bu durum bile kendiliğinden sizleri "devletin uslu
tarihçileri", onları da "doğru söyleyen dokuz köyden
kovulur" konumuna getirmiyor mu?
Ben daha Boğaziçi'ndeyken konferansın engellenmesine
karşı çıktım. Mutlaka yapılmalı, ne söylenmek
isteniyorsa söylenmeli dedim. O domatesçileri ise tasvip
etmenin imkanı yok. Orada yapılan yanlışlar burada da
bir yanlış yapıldığını göstermez. Bence böyle bir yorum
doğru değil.
Karşı tezi
savunanların gelmemesi İstanbul'daki konferansın
değerini düşürür mü?
Tartışma ve lüzumsuz polemikler devam eder. Halbuki bu
bir fırsattı. Tarafsız bir toplantıydı. Her görüşten,
her ülkeden insanlar davet edildi. Onların gelmesini
samimi olarak çok istiyordum. Ve açıkçası kendimi
tartmak istiyordum. Acaba ben bir tarihçi olarak ne
kadar gerçekçiyim, araştırmalarım ne kadar tutarlı, bunu
ölçmek istiyordum bir yerde, inşallah yine de
katılırlar, bilim dünyamızda çok önemli bir aşama elde
ederiz.
13-14 Mart
2006-vatan
 |