|
TARİHİ
SÜREÇTE PONTUS SORUNU
Karadeniz, Tethys adı verilen Akdeniz kütlesinin bir
parçasıdır ve III. Jeolojik zamandan sonra oluşmuştur.
Karadeniz'in çevresindeki dağlar, onu birkaç şerit
halinde ve derin vadilerle yarmış, burayı ayrı bir dünya
haline getirmiştir. Bu durumu, Antikçağ yazarlarının
eserlerinde çokça görmek mümkündür. Pontus Euxeinos,
Karadeniz'in bilinen ilk adıdır. Miletli gemiciler
buraya geldiklerinde, ne yapacağı belli olmayan bu
denizle bütünleşmek için, mutluluk veren ve konuksever
anlamına gelen Pontus Euxeinos adını vermişlerdir.
İsa'dan binlerce yıl önce bu bölgede Orta Asya kökenli
halklar yaşamışlardır. Boğazköy'de kurulan Hitit Devleti
, Anadolu'nun büyük bir bölümünü egemenliği altına
alırken, Doğu Karadeniz'deki bu beylikler, devletin
siyasi sınırları içine girmemiştir. Ama aynı uygarlığın
sınırları içerisinde, bağımsız yaşamaya
devam etmişlerdir.
Hititlerden sonraki Frig Devleti döneminde de, Doğu
Karadeniz Bölgesi'ndeki beylikler, bağımsızlıklarını
sürdürmüşlerdir. Daha sonra ticaret amacı ile Doğu
Karadeniz Bölgesi'ne gelen Asurlular, buralarda bazı
kentler kurmuşlardır
Asur Devleti'nin ortadan kalkmasıyla Doğu Karadeniz
Bölgesi İ.Ö. 620'de Medlerin egemenliği altına
girmiştir. Medlerin Doğu Karadeniz'deki egemenliği
ortadan kalkınca, bunu fırsat bilen Yunanlılar,
Karadeniz kıyılarında sömürgeler kurmuşlardır. Trabzon'a
kadar gelen Miletli Yunanlılar, kenti ele geçirip
yerleşmişlerdir.
İ.Ö. 521'de Doğu Karadeniz Bölgesi, bu kez de İran'ın
egemenliği altına girmiştir. Böylece Doğu Karadeniz,
İran'a bağlı Kapadokya Satraplığı'nın içinde kalmıştır.
Kapadokya Satraplığı, yerli halklarının vergilerini
belirlerken, Doğu Karadeniz'in ayrı bir özellik
taşıdığını görmüş ve burayı farklı bir ekonomik bölge
olarak değerlendirmiştir. Bu arada Kapadokya'nın bu
bölgesine, Kapadokya'nın denize yakın bölümü anlamına
gelen Pont Kapadokyası denilmiştir.
İran'ın, ekonomik bakımdan ayrıcalıklı bölgesi olarak
önem kazanan Doğu Karadeniz yöresi, daha sonra yönetim
bakımından da ayrı bir eyalet olmuş ve adına Pont
Satraplığı denilmiştir. Pont Satraplığı içinde kalan
yerlere de Pont Ülkesi anlamına gelen Pontus
denilmiştir. Pont Satraplığı başlangıçta, yalnız Doğu
Karadeniz'i içine almaktaydı. Ama kısa bir sürede
genişleyerek, büyük bir ülke oldu. Toprakları içerisine;
Amasya, Çorum, Erzincan, Erzurum, Giresun, Gümüşhane,
Muş, Ordu, Samsun, Sivas, Tokat, Trabzon ve Yozgat'ı
almıştır. Satraplığın başkenti ise Amasya olmuştur.
PONTUS KRALLIĞI
Pers İmparatorluğu, Büyük İskender karşısında kesin bir
yenilgiye uğrayınca İ.Ö. 331'de dağılmıştır.
İskender,Perslerin egemen olduğu toprakların her birine
komutanlarını atayarak, yeni satraplıklar oluşturmuştur.
İ.Ö.323'de İskender ölünce, komutanlar arasında büyük
bir çekişme başlamıştır. Bu komutanlardan biri de, eski
Pers soylusu Mitridates Kristes'tir. Anadolu halkını
bağımsız olmaya çağıran Mitridates, bu çağrıya uyanlarla
birlikte,Y.Ö.301'de Pontus Devleti'ni kurmuştur.
Pontus Devleti'nin yeni başkenti Trabzon'du. Bu krallık,
Kapadokya Satraplığı denilen büyük bölgenin, doğusunu
içine alıyordu ve batıda Bitinya, güneyde Kapadokya,
doğuda Ermeni Prensliği ile çevriliydi. Mitridatlar
köken olarak Yunan değil, Pers soyundandır.
Böyle olmakla birlikte, Helenizm'e karşı sempati
duymuşlar ve Helenizm'i bir gelenek olarak
yaşatmışlardır. Bu arada, Yunanca'yı resmi dil olarak
kullanmışlardır.
Büyük Mitridates'ten sonra askeri ve sosyal gücünü iyice
yitiren Pontus Krallığı, İ.Ö. 63'te Roma İmparatorluğu
tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Roma İmparatorluğu'nun 476'da ikiye ayrılması üzerine
de, Doğu Roma İmparatorluğu'nun yani Bizans'ın
egemenliği altına girmiştir. Bizans'ın zayıflamasıyla
da, bu bölgede, Prens Aleksi Komnen tarafından, Trabzon
Devleti kurulacaktır.
TRABZON İMPARATORLUĞU
Latinler, IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul'a geldiler
ve Bizans İmparatoru Aleksis Angelos'u 1204 yılında
tahttan indirerek, Latin İmparatorluğu'nu kurdular. Buna
karşın Bizanslı prensler de, üç ayrı yerde Rum Devleti
kurdular. Bu devletler:
1) Epir Devleti
2) İznik Devleti
3) Trabzon Devleti
Trabzon Devleti, 1207'de Alexi Komnen tarafından
kuruldu. Bu devlet, her zaman bağımsızlığını koruyacak
ve Bizans'a bağlı olmayacaktır. Çünkü Trabzon Kralları,
kendilerinin Anadolu'nun yerlisi olduklarını
söyleyecekler ve "Bizanslılık" ile ilgilenmeyeceklerdir.
Daha öncesinde, XI. Yüzyıl ile birlikte, Anadolu'da yeni
bir dönemin başladığını görüyoruz. Özellikle, Orta
Asya'dan Avrupa Ortalarına kadar uzanan geniş bir
bölgeye Türklerin geldiğini görüyoruz. Örneğin Kıpçak
Türkleri, 1080 yıllarda Kafkasların güneyinden
Azerbaycan, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgesi'ne
kadar inmişlerdir. Diğer yandan, Moğol baskısı yüzünden
batıya çekilen Türkmen grupları da, bu bölgeye gelmeye
başlamışlardır. Böylece, daha Trabzon Devleti
yıkılmadan, bölge geniş ölçüde Türkleşmiştir. Trabzon
Devleti 258 yıl yaşayacak ve 2'si kadın olmak üzere 20
imparator iş başına geçecektir.
Fatih Sultan Mehmed'in 1461'de Trabzon'u almasıyla
birlikte bölgeye, yeni Türk yerleşimi yapılmıştır. Buna
paralel olarak Trabzon halkından bir kısmı da, başkent
İstanbul'a yerleştirilmiştir. Hıristiyan unsurlara
geleneksel Türk hoşgörüsü içinde; dinsel, kültürel ve
ekonomik alanda her türlü haklar tanınmıştır. Doğu
Karadeniz Bölgesi'nin politik, tarihsel ve sosyal açıdan
Yunanlılıkla, önemli ölçüde ilgisi yoktur. Oysa, bölgede
İ.Ö. 301'de kurulan Pont Krallığıile, 1207'de kurulan
Trabzon Devleti'ni birbirine karıştıran Yunanlılar, bir
Rum-Pontus Devleti idealini ortaya çıkarmışlardır.
Ayrıca, Doğu Karadeniz kıyılarında bu devleti kurma savı
ile yoğun bir çalışma yapacaklardır.
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞINA KADAR DOĞU KARADENİZDE RUM
FAALİYETLERİ
Anadolu'nun Karadeniz kıyılarında bir Pontus-Rum
Devleti'nin kurulması tasarısı XIX. yüzyılın ilk
yarısına kadar uzanmaktadır. Filik-i Eteryanın doğuşu,
Yunan Ayaklanması ve ardından bir Yunan Devleti'nin
kurulması, bu tasarının başlangıç yıllarını oluşturur.
Pontus Derneği'nin amacı, Trabzon, Ordu, Giresun ve
Samsun vilayetleri ile Amasya ve Sivas'ın bir bölümünü
içine alan yerleri Yunanlılaştırmaktı. Böylece ilk çağda
Pont bölgesinde yaşayan ve Yunanlılıkla ilgisi
bulunmayan bir devlet, Yunanistan'ın yayılmacı emelleri
için yeniden kurulacaktı.
Kurulması düşünülen Pontus Rum Devleti'nin sınırları;
Paris'te basılıp, Samsun'da ele geçirilen bir haritaya
göre, eski Pontus Devleti'nin sınırlarından, batıya
doğru taşıyordu. Diğer bir anlatımla Batum'dan
İnebolu'ya kadar, yani bütün Karadeniz boyunca
uzanıyordu. Saymak gerekirse; Rize, Trabzon, Giresun,
Samsun ve Sinop ile birlikte Kastamonu, Çankırı, Yozgat,
Sivas, Şebinkarahisar, Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane
ve kısmen Erzincan'ı içine alıyordu.
Pontus-Rum Devleti'ne merkez olarak da Samsun ili
düşünülüyordu. Buradan da anlaşılacağı üzere aslında,
Pontus Devleti'nin, daha sonra aynı bölgede kurulan
Trabzon Devleti'nin ve Pontus-Rum Devleti'nin
birbirleriyle ilgisi yoktur.Doğu Karadeniz; Türk
topraklarına katılışından sonraki yüzyıllar boyunca,
Türk ve Rum halkın, aralarında hiçbir sorun olmadan
yaşadığı bir bölge olmuştur. Bu bölgede yer alan Trabzon
kenti, ekonomik yönden önemli merkezlerden biri olma
özelliğini her dönemde sürdürmüştür
Trabzon; Birinci Dünya Savaşı öncesinde de ticaret
hayatı,
zengin yerüstü ve yeraltı kaynaklarıyla en fazla
ekonomik
canlılık gösteren kentlerimizdendir. Ancak savaş
öncesinde Trabzon'u önemli kılan asıl faktör,askeri ve
stratejik açıdan
çok önemli bir konumda bulunmasıydı. Çünkü Anadolu'nun
içlerini İstanbul'a bağlayan demiryolları olmadığından
Trabzon, III. Ordu için askerlik açısından büyük önem
taşımaktaydı.
Deniz yoluyla sağlanan,İstanbul - Erzurum arasındaki en
kısa yol üzerinde bulunuyordu. Pontus-Rum Devleti ile
ilgili çalışmalar,1908 Devrimi'nden sonra uygulamaya
konulacaktır. 1912 Balkan Savaşı ile artan bu
çalışmalar, Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla
birlikte, uluslar arası bir gündem konusu
olacaktır.Yunanlılar, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya
Savaşı'nda yenilmesi üzerine, bu bölgeyi ele geçirmek
için tarihsel bir fırsat yakaladıklarına inanıyorlardı.
Ama bu türlü hayalci politik çıkarların, Türkiye
topraklar üzerinde gerçekleşemeyeceğini ve Anadolu'nun
1.000 yıllık Türk Yurdu olduğunu unutmuş görünüyorlardı.
Yunanlılar, Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nda
yenilmesi üzerine, bu bölgeyi ele geçirmek için tarihsel
bir fırsat yakaladıklarına inanıyorlardı. Ama bu türlü
hayalci politik çıkarların , Türkiye topraklar üzerinde
gerçekleşemeyeceğini ve Anadolu'nun 1.000 yıllık Türk
Yurdu olduğunu unutmuş görünüyorlardı.
PONTUS DEVLETİ KURMA ÇABALARI
Türkiye toprakları üzerinde ilk Pontus örgütlenmesi,
İnebolu'da, halkın Manastır adını verdiği bir tepede,
Rum asıllı ABDli papaz olan Klematios tarafından
gerçekleştirilmişti. Pontus Derneği ise, 1904 yılında
Merzifon Amerikan Koleji'nde gizli olarak kurulmuş ve
onu, 1908'de Samsun'daki Yasal Savunma ve daha sonra
Kutsal Anadolu Rum Dernekleri izlemiştir. Böylece Pontus
örgütlenmesi genişlemiş ve Batum'dan İnebolu'ya kadar
olan bütün Karadeniz Bölgesi'nde bir çok şubeler
açılmıştır.
Rum-Pontus Derneği; Birinci Dünya Savaşı ve ardındaki
yıllarda Karadeniz Bölgesi'nde bir çok etkinlikte
bulunacak ve geniş çapta Türk soykırımına neden
olacaktır. Yasal Savunma Derneği, bütün Anadolu'yu içine
alan silahlanmış bir örgüt meydana getirmekle
görevliydi. Bu derneğin Samsun Metropolithanesi'nde elde
edilen tüzüğüne göre: Ünye, Fatsa, Kırşehir, Kavak,
İnebolu, Havza, Çarşamba, Bafra, Sinop, Kayseri, Ürgüp
ve Tokat'ta şubeleri vardı. Yaşı 20'nin üstünde olan her
erkeğe silah dağıtılmıştı. Kutsal Anadolu Rum Derneği,
bu derneğe para toplamak, örgüte girmeyen veya yardım
etmeyenleri korkutmak ve yurt dışı ile haberleşmede
bulunmak amacıyla kurulmuştu. 1908 Devrimi'nin hemen
ardından Amasya Metropoliti Germanos tarafından ilk
silahlı milis örgütü kurulmuştur. Pontus Derneği 1909
yılında Trabzon Metropoliti aracılığıyla Atina'daki
Küçük Asya Derneği'nin yönetimi altına girmiş ve bu
dernek, yayınladığı Pontus adlı bir kitapçık ile
programını belirlemiştir.
Birinci Dünya Savaşı'na kadar Pontus-Rum Devleti'nin
kurulması bir düşünce konumunda iken, savaşın çıkışıyla
birlikte uygulamaya başlanmıştır. Daha savaş öncesinde
İtilaf Devletleri, Trabzon'da Pontusçuların lideri
Metropolid Hrisantos ile anlaşarak, Türkiye'nin içeriden
çökertilmesi için anlaşmaya varmışlardı. Bu düşünce ile,
Türk orduları cephelerde savaşırken, bir yandan düşmana
casusluk yapmışlar, diğer yandan bölge Rumları'na silah
dağıtmışlardır. Bunun için de, Kafkasya'daki Rum
tüccarlar ve Batum'da oluşturulan bir komite aracılığı
ile Trabzon ve Samsun'a gizlice gönderilmiştir.
Savaş sırasında seferberlik emrine uymayan Rumlar, firar
ederek Rum Çeteleri'ne katılmışlar ve Türk jandarması
ile çatışmalara girmişlerdir. Türk ahaliye karşı çalışan
bu çetelerin amaçları:
1) Halkı korkutmak,
2) Nüfusu azaltmak,
3) Köyleri yakıp yıkmak,
4) Hükümeti zayıf düşürmek,
5) Orduyu zayıflatmak,
6) Düşmana destek sağlamak,
7) Bölgede Rum varlığını kanıtlamak,
8) Pontus emellerini gerçekleştirmektir.
Birinci Dünya Savaşı'nın ilk önemli Rum Çetesi Bafra'da
ortaya çıkmıştır. Bu Rum çetesinin ilk faaliyeti,
Kasnakçı Mermer köyünden iki Türk'ü diri diri yakmak
suretiyle olmuştur. Bunun ardından bir Türk köyü olan
Çağşur'u yakmışlar ve halkını da çocuk, yaşlı, kadın
demeden öldürmüşlerdir. Rum çetelerin yardımıyla Ruslar,
1916'da Trabzon'u ve Doğu Karadeniz'i işgal ettiler.
Ruslarla işbirliği yapan Rumlar, Belediye Meclisi'nin
tamamen Rumlardan oluşmasını sağladılar. Rus işgali ile
çevredeki Türk köylerine Pontusçuların baskını, artarak
devam etmiştir.
Pontus faaliyetleri, daha sonra Rusya, Yunanistan,
Avrupa ve Amerika'da da hızlanmış ve uluslararası bir
boyut kazanmıştır. Örneğin 5 Mayıs 1917'de Tiflis'te
"Yunanistan Kafkaslar Kongresi" yapılmıştır. Bir başka
konferans, Karadeniz kıyı şehirlerinde yaşayan Rumların
temsilcileri ile 1917 Ekim ayı Ortalarında Atina'da
yapılmıştır. Bundan amaç, Sovyetleri'nin desteği ile
yaratılan olumlu havadan yararlanarak, Karadeniz
kıyısında yaşayan bütün Rumları, bağımsız bir devlet
altında birleştirmekti. Yine 1917'de Paris'te "Pontus
Milli Merkezi" kurulmuş, ayrıca ABD'de aynı amaçla özel
bir komite oluşturulmuştur. Eylül 1917 tarihinden
itibaren de Paris'te Fransızca olarak "Journal, Des
Hellenes" ve "Mediterranee Orientale", Londra'da "Esperia"
ve Atina'da yayınlanan çeşitli gazete ve bültenlerle,
yoğun bir propaganda başlatılmıştır.
Hatta bu sırada Batum'da, aslen Rum olan Rus
subaylarından General Anonya'nın başkanlığında bir Rum
tümeni kurulmuştur. Bu tümenin sayısı, 12.000 kişiye
yükselmiş ve 50.000'e çıkarılması için hazırlıklar
yapılmıştır.
Fakat 1917 Bolşevik Devrimi üzerine bu tümen
dağıtılmıştır. Yalnız arta kalanları Türkiye'ye geçerek,
yurt içindeki çetelerin kumandasını üstlenmiştir.
Batum'daki bu Pontus faaliyetleri daha sonra Pontus
Milli Meclisi'nin kurulmasıyla sonuçlanmıştır.
Pont Ökzen ve çevresi halkından oluşup; ABD, İsviçre,
İngiltere, Yunanistan, Mısır ve diğer ülkelerdeki
temsilcilerin katılmasıyla Marsilya'da bir kongre
düzenlendi. Temmuz 1918'de Pontus'un bağımsızlığının ve
Birinci Dünya Savaşı'nda Kafkaslara giden Rumların eski
vatanlarına dönme arzularının dile getirildiği bir başka
Pontus Kongresi de Baku'de toplanmıştır. Sonunda Ekim
1918'de ve Batum'da, Pontus Ulusal Merkezi kurulmuştur.
Sonuç olarak Mondros Antlaşması imzalandığı zaman,
Türkiye dışındaki Pontus organizasyonu büyük oranda
tamamlanmıştır.
Mondros Antlaşması'ndan önce Pontus Sorunu ile ilgili en
önemli kongre; 4 şubat 1918'de Konstantin Konstantinides
tarafından Marsilya'da yapılmıştır. Konstantinides
kongrede yaptığı konuşmada, Pontusçuların özgürlüklerine
kavuşmak için çaba harcadığını belirtmiş ve onların
faaliyetlerini, propaganda araçlarını, Pontus
Devleti'nin sınırlarını, tarihsel geçmişini ve hatta,
Pontus Bölgesi'nin Türk ve Hıristiyan halkının nüfusunu
da vermiştir.
1918 Kasım'ında Pontus'un ulusal istekleri konusunda
büyük devletlere verilen notada, sınırlar böyle
belirtiliyordu: "Doğuda Batum, güneyde Ermenistan ve
batıda Sinop'un batısına kadar uzanan muhteşem Pontus
Eyaleti. Bu eyalet, ulusların kendi geleceklerini
belirleme ilkelerine dayanacak, müttefik kuvvetler ve
ABD, eski Trabzon İmparatorluğu'nu yeniden kuracak ve
özerk bir cumhuriyet konumuna getirilecektir. ,
Rus işgali sona erip, Türk Ordusu'nun Doğu Karadeniz'i
geri alması
üzerine Pontusçular, Mondros Antlaşması'na kadar
faaliyetlerini
gizlice sürdürmek zorunda kalmışlardır. Amaçlarına
ulaşmak için
daha çok kilise, okul, ticarethane ve kulüpleri
kullanmışlardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında
Pontusçuluk, Türklerin Doğu Karadeniz'de yeniden
üstünlük kurması ile bir süre yer altına inmiştir.
Fakat en küçük fırsatı bile değerlendiren Yunanistan,
içte de Patrikhanenin yardımıyla sık sık bu sorunu
gündeme getirecek, bununla da kalınmayarak, büyük
devletlerin desteğiyle ödünler koparmaya çalışacaktır.
KURTULUŞ SAVAŞI'NDA PONTUS SORUNU
Kurtuluş Savaşı'nda Doğu Karadeniz Bölgesi'ndeki Rum
faaliyetlerinin temelini Pontus Sorunu oluşturmaktaydı.
Çünkü Mondros Antlaşması işgalcilere, çıkarlarının
tehlikede olduğu her yerde duruma el koyma hakkını
veriyordu. Bu karar, Türk ve Hıristiyan nüfusun,
birbirine karşıt olarak harekete geçmesine neden
olacaktı.
Yine Mondros'un 24. maddesi ile; Pontus ve Ermeni
komitelerini harekete geçirip kargaşalıklar çıkartarak
Doğu Anadolu'yu işgal ettikten sonra, içte bir
Ermenistan, Karadeniz kıyılarynda da bir Pontus Rum
Devleti kurulmak isteniyordu.Antlaşmanın Yunanistan'a
sağladığı diğer önemli bir üstünlük de, Türk
Donanması'nın etkisiz bırakılmasıydı. Bu durumda
Yunanistan ve işgal devletleri; Karadeniz kıyılarına
serbestçe girebilecek ve bölge Rumlarını kışkırttıkları
gibi, onlara her türlü yardımı yapabilecekti. Böylece,
bölgede başlatılan bir Rum Ayaklanması ile Türk Ordusu
iki yandan kuşatılarak yok edilebilirdi.
Ateşkesten sonra Pontuslu Rumlar, bir yandan diplomatik
çalışmalarını yoğunlaştırmışlar ve öte yandan bölgede
nüfus üstünlüğünü sağlamak amacıyla dışarıdan göçmen
getirmişlerdir. Yurt dışındaki şubeler aracılığıyla
dünya kamuoyunu yanıltmak ve Rum Çetelerin gerçek yüzünü
gizlemek için, her türlü aracı kullanmışlardır. Ayrıca
içeride de yoğun bir çetecilik faaliyetlerine
yönelmişlerdir.
Diğer yandan Yunan Başbakanı Venizelos, Ege Denizi'nin
tam ortasında olan Skiros adasını "gençliğimden beri
Helenizm'in coğrafi merkezi saymışımdır" demektedir.
Avrupa'da da; Türkler aleyhine geniş bir propaganda
başlatılmış ve Hıristiyanların öldürüldüğü, onlara
işkence yapıldığı, işgalci devletlerin askeri
kontrolünde olmayan Karadeniz kıyılarında Rumların
soykırıma uğradığı, abartılı istatistiklerle
verilmiştir.
Bütün bu propagandanın amacı, Yunanistan'ın etki alanını
genişletmek ve büyük bir Yunanistan'ın "Güney Avrupa'nın
ileri hatlarında Batı Uygarlığı'nın güçlü bir bekçisi ve
Avrupa barışının bir güvencesi" olacağı inancını
yaygınlaştırmaktı. Pontus Sorunu, Paris Barış
Konferansı'nın gündemine geldiğinde, bu sorun ile ilgili
siyasi faaliyetlerin ağırlık merkezi Avrupa'ya kaymıştı.
Yunan basını sadece İzmir için değil, İstanbul hatta
Karadeniz Bölgesi için de propaganda yapmaktaydı.
Konstantinidis, Rum nüfusunu da yaklaşık 2 milyon olarak
vermektedir. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na göre,
yapılan istatistikler ve çizilen sınırlar gerçek
dışıdır. Pontus Rumlarının çoğunluğu; halkı karışık
olan, barışı korumak için mandater bir devletin
idaresinde bulunacak olan yeni Ermeni Devleti'nin
önerilen sınırları içine kalacaktır. Bu da Pontus
Rumlarına, istedikleri bir "Ulusal Yurt" vermiş
olacaktır.
Şubat 1919'da Patrikhane tarafından İstanbul'da
düzenlenen Pontus Kongresi'nde, kendi geleceğini
belirlemek, bağımsızlık ve daha sonra Pontus'un
Yunanistan ile birleştirmek, kararlaştırılmıştır.
4
Mart 1919'da İstanbul'da yayınlanmaya başlayan "Pontus"
adlı Rumca gazete, ilk sayısında Trabzon ilinde bir Rum
Cumhuriyeti'nin kurulması amacıyla çıktığını ilan
ediyordu. Trabzon Metropoliti'ne göre Pontus Bölgesi,
Trabzon, Karahisar ve Amasya sancaklarının tamamı ile
Sivas ve Kastamonu vilayetlerinin bir kısmını içine
almaktadır.
Paris Barış Konferansı'na Doğu Karadeniz bölgesi için
verilen nüfus istatistiklerinin farklı ve abartılarak
verildiği dikkati çekmektedir. Bunun en önemli nedeni,
bölgede Rumların hiçbir yerde çoğunluğu teşkil
edememeleridir. Bölgenin nüfus yapısı ile ilgili ileri
sürülen rakamlar, birbirinden oldukça farklıdır. Örneğin
Venizelos'un nüfus kaynağı 1912'de Fener Patrikhanesi
tarafından yapılan istatistik bilgilerinden
oluşmaktadır. Özellikle politik amaçlar taşıyan bu türlü
rakamlar, gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Hal böyle
olunca, yine en çok güvenilir olan ve doğruyu yansıtan,
Osmanlı Devleti'nin resmi istatistikleri olmaktadır.
Bu konuda bir orantı vermek gerekirse, Türk nüfusu, Rum
nüfusunun 10 katıdır. Buna karşın, Türkiye'den bağımsız
bir Pontus Devleti için, olabildiğince büyük toprak
koparmak ve Yunanistan'daki gönüllüleri buraya taşımak
amaçlanıyordu. Bu konuda bir Pontus Ordusu kurulması ve
bu ordunun, İngiliz makamlarının kontrolünde olması
düşünülüyordu.
PONTUSÇULUĞUN SONU
1920
sonlarına doğru Karadeniz kıyılarında, Samsun, Çarşamba,
Bafra, Erbaa, Zile'deki Rum köylerinde, Rumlar geniş
çete faaliyetlerine giriştiler. Başlangıçta 6-7 bin
silahlı kadar tahmin edilen Pontusçular, daha sonra 25
bin kadar silahlı kuvvete ulaştılar.
Bu durumda Kurtuluş Savaşı'nın en çetin günlerinde
Ankara Hükümeti, askeri önlemler almak zorunda kaldı.
1920 sonu ve 1921 başlarında III. ve XV. Kolordular, bu
bölgelere önemli askerî birlikler gönderdiler. Daha
sonra III. Kolordu, Birinci Merkez Ordusu şekline
konuldu ve Pontus sorunu, bu orduya bırakıldı. 1921 yılı
boyunca, yoğun bir faaliyet yaşandı.
Bu
hareketlerde Pontusçulara ait 117 büyük sığınak tahrip
edildi. Resmî makamlara göre 3.877 Pontusçu öldürüldü.
Bu arada Pontusçular da, 439 Türk köyünü yaktılar, asker
ve halktan önemli kayıplara neden oldular. Pontusçulara
karşı hareketlerde bir ara ve özellikle 1921 sonunda
20.000 kişilik bir askerî kuvvetin bu bölgede
kullanılmasını gerekti. Cephelerde düşmanla savaşılan
günkü koşullar içinde böyle bir kuvveti bu bölgede
alıkoymak, Türk Genelkurmayı için gerçekten büyük bir
külfetti. Fakat 1921 sonunda ve 1922 başlarında
Karadeniz Bölgesi'ndeki Rum nüfusunun Yunanistan'a
taşınmasına başlandı. Bu durum, Karadeniz Bölgesi'ndeki
Rum nüfusun ortadan kalkmasına ve Türkiye'de ulusal
birliğin sağlanması yönünde önemli bir etken oldu.
Anadolu'nun bir Türk Yurdu olduğunu bütün dünyaya
kanıtlayan ve dışarıdan planlanan senaryoların kabul
edilmeyeceğini kanıtlayan Lozan Antlaşması, tüm
sorunların çözüm belgesi oldu. İlginç ve önemlidir ki,
Yunanistan'ın yıllardır dünya gündemine taşıdığı Pontus
Sorunu ile ilgili olarak, Lozan Antlaşması'nda tek bir
madde yer almadı.Sonuç olarak, konu ile ilgili
saptamalarda bulunmak gerekirse:
1) İ.Ö. 301-63 yılları arasında yaşayan Pontus
Devleti'nin, Grekçe kullanmak dışında, Yunanistan ile
bir ilgisi yoktur.
2) Yunanlılar, Karadeniz de dahil olmak üzere,
kurduklary koloni şehirlerine "vatan" gözüyle değil,
"sömürge" olarak bakmışlardır.
3) İ.S. 1207-1461 yılları arasında yaşayan Trabzon Rum
Devleti'nin de, Yunanistan ile bir ilgisi yoktur. "Rum"
tanımlaması, "Roma/Doğu Roma/Bizans"tan gelmektedir.
Doğudan yaklaşan Türkler, Anadolu toprakları için, genel
bir adlandırma olarak Rum kelimesini kullanmışlardır.
Eğer böyle olmasaydı, Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin de
Yunanlı oldu?unu söylemek gerekecekti.
4)
Karadeniz Bölgesi; hem Pontus Krallığı ve hem de Trabzon
Rum İmparatorluğu'ndan daha uzun bir süredir, Türk
egemenliğindedir ve onun da ötesinde "Türk Yurdu"dur. Bu
durum, 540 yıl gibi uzun bir dönemde, Karadeniz
Bölgesi'ne damgasını vuran tarihi eserlere bakılırsa,
daha iyi anlaşılacaktır.
5)
Bu bölge; Kurtuluş Savaşı ile birlikte ülke bütünlüğünü
sağlayan ve bunu, tüm dünyaya kanıtlayan Türkiye
Cumhuriyeti'nin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu durum,
Karadeniz Bölgesi'nde yer alan şehirlerimizin sosyal,
kültürel ve
nüfus bakımından anlaşılmaktadır.
6) 11 Eylül 2001 tarihinden sonra, dünyamızın her
zamankinden daha çok barış ortamına ihtiyaç duyduğu
açıkça görülmüştür. Yunanistan'ın, "Pontus" gibi,
olmayacak hayallerin peşinden koşması, "dünya barışı"
için son derece tehlikelidir.
7) Eğer bu türlü politikaların peşinden koşulacaksa,
Yunanistan'ın, tarihsel Makedonya'nın sınırları
içerisinde bulunan Selanik şehrini, öncelikle
Makedonya'ya vermesi gerekir..
8) Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden beri "yurtta
barış, dünyada barış" ilkesini benimsemiştir. Gün
geçtikçe tüm dünya tarafından daha çok benimsenen bu
ilke, Mustafa Kemal ATATÜRK'ün ne denli ileri görüşlü
bir lider olduğunu ortaya koymaktadır.
9) Son olarak Yunanistan, bu yayılmacı tutumundan
vazgeçmediği sürece, yanlış ve tehlikeli bir politikanın
tüm sorumluluğunu, tüm dünyaya karşı açıklamak ve olası
sonuçlarını kabullenmek zorundadır.
10) Türkiye Cumhuriyeti, komşularıyla ve tüm dünya
ülkeleriyle, barış ve kardeşlik içerisinde uygarlık ve
esenlik dolu ilişkiler kurma çabasındadır. Bu düşünce
ile de, hiçbir ülkenin toprağında gözü yoktur. Başka
ülkelere de, verecek bir karış toprağı bulunmamaktadır.a |