|
POSTMODERN PONTUS ÇULUK
Mehmet BİLGİN
Son
yıllarda gündeme gelen, dış kaynaklı Pontosculuk
faaliyetleri ile daha çok Birinci Dünya Harbi ve
Kurtuluş Savaşı sırasında Orta ve Doğu Karadeniz
Bölgesindeki Rum Çetecilerin faaliyetleri hatırlatılarak
mücadele edilmeye çalışılmaktadır. Konu ile ilgili
Türkçe literatüre bakıldığında, 1800’lü yılların ilk
dönemlerinde başlayan ve 1923 yılında sona eren
Pontosculuk hareketlerini, 1900 -1923 yılları arasındaki
faaliyetleri aktarılarak anlamaya çalıştığımız ve
olayların çetecilik boyutu dışındaki boyutları ile pek
ilgilenmediğimiz anlaşılacaktır. Oysa mesele dün olduğu
gibi bugün de çok boyutludur.
Pontosculuk faaliyetleri, ilk başladığı günden
Cumhuriyetin kurulduğu güne kadar Orta ve Doğu Karadeniz
Bölgesinde yaşayan ve Rum olarak adlandırılan, fakat
etnik köken itibariyle değişik gruplardan oluşan
Ortodoks Hıristiyanları kullanılarak bölgeyi Osmanlıdan
koparmak gayesini gütmektedir. Bu amaçla konuya ilk el
atan devlet Rusya’dır.
Karadeniz’e indikten sonra boğazları ele geçirip sıcak
denizlere açılmak Rusların ulusal politikasıydı.(1)
1917’de Çarlık Rusyası’nın yerini Sovyetler aldıktan
sonra bu siyasetin değişmediğini Stalin bize
hatırlatmıştır.
Karadeniz’de donanma hazırlayan Ruslar, Karadeniz
sahillerinde yayılma planlarının bir parçası olarak
Trabzon’u da ele geçirmek istemekteydiler. Bu amaçla
hazırlıklar yapmış, Kasım ve Haziran 1806’da yapılan iki
keşif harekatından sonra 1810 yılında Trabzon ve
bölgesini işgal etmek için hazırladıkları filoya, Rus
askerlerinin yanı sıra bölgedeki Rumlardan alıp eğittiği
bir grubu da dahil etmişlerdi. Bunlar bölgede Ruslara
yol gösterecek, yerli Rumlarla irtibat kurmalarını
sağlayarak onların da Osmanlıya karşı ayaklanmasını
temin edecekti. Ayrıca gemilere, kışkırtmalar sonucu
Ruslara katılacak olan yerli Rumlara dağıtılmak üzere
silah ve cephane de yüklenmişti(2). Hıristiyan ve
Ortodoks olma ögesini kullanarak Kuzey Doğu Anadolu’daki
Rumları tahrik eden Ruslar 1916 yılında bölgeyi işgal
edene kadar bu tür çalışmalarını sürdürmüş ve bölgeyi
işgal ettiği zaman yerli Ortodokslara “Ortodoks Çar’ın
yönetimi altında yaşama”nın ötesinde bir şey vaat edip
sunmamıştı.
Bu sırada İngiltere, zaman zaman Rusya ile müttefik olsa
da Rusların sıcak denizlere inme politikalarını yakından
takip etmiş, özellikle Hindistan’ı elinde tutabilmek
için Rusların hedef aldığı coğrafya ve etnik varlıklarla
yakından ilgilenmiştir. İngiltere’nin ve içinde
bulunduğu Batı dünyasının bölgede izlediği siyaset kendi
siyasi ve ekonomik çıkarları için bölgedeki kısaca Rum
diye adlandırdığımız Ortodoks grupları, yeni ortaya
çıkan Yunanistan devleti ile oluşturmaya çalışılan
“Yunan Milleti’nin” bir parçası haline getirmekti. Bu
amaçla yazdırılan tarih kitaplarında; ‘Karadeniz
Bölgesinde yaşayan Rumlar ilk çağlarda Karadeniz
sahillerinde ticari koloniler kurmuş olan eski
Yunanlılarının torunları ‘olarak anılmaya başlandılar.
Oysa ne bugün Yunanistan’da yaşayan Yunanlıların büyük
çoğunluğu ne de Doğu Karadeniz Bölgesinden giden
Ortodokslar, ilk çağ Yunan Medeniyetini oluşturanların
torunu idi. Doğu Karadeniz Bölgesinde Rum kültürünün
yayılması Ortodoks Hıristiyanlığın yayılması ile eş
zamanlıdır.
19.yy başında Batı dünyası bu bölgedeki Rumlar’la
birebir temasa geçmiş ve konsolosluklar açmaya, bölge
limanlarına gemi seferleri düzenleyip buradan İran’a
uzanan ticareti organize etmeye çalışmışlardı. Bu
gelişmenin sonucu olarak bölgede zengin Rum tüccarlar ve
bankerler ortaya çıkmıştı.
1856’da yayınlanan Islahat Fermanı sonrası gelişmelerde
bölgedeki Rum toplumu batılı devletlerin ve özellikle
İngiliz Konsoloslarının eliyle yeniden şekillenmeye
başlamıştı. Daha önce Türklerle aynı köyde karışık
olarak yaşayan Rumlar, her bölgede uygun bir yer merkez
olarak seçilip onun etrafında yeniden yapılan köylerde
toplandı ve sadece Rumların oturduğu köylerden bir
bütünlük oluşturuldu. Çoğu kez, Rum köylerinin arasına
Türk köyü ya da mahallesinin girmemesi için aradaki Türk
köyleri ile merkezin etrafında yer alan Rum köyleri ya
da mahallelerinin yerleri değiştirildi(3). Bu iskan
organizasyonu ile Türk toplumunun içinde ada şeklinde
bir arada yaşayan Rum toplulukları oluşturulduktan sonra
kalabalık hale gelen yeni Rum köylerinde bulunan eski
küçük kiliseler yıkılarak birbirini görebilen yerlerde
daha büyük yeni kiliseler inşa edildi. Bu kiliselerin
yanı başında modern eğitim yapan ilkokullar ve orta
dereceli okullar kuruldu. Öğretmen ve yöneticileri
Yunanistan’dan gelen bu okullardan mezun olanlar
üniversite eğitimi için Yunanistan’a gönderilmeye
başlandı(4).
Bu okullarda modern usullerle eğitim yapıldığı halde
okutulan tarih derslerinde bölgedeki Ortodoksların,
“Anavatan” Yunanistan’da yaşayan Yunan toplumunun bir
parçası olduğu masalı anlatılıyordu. Masalı diyorum,
çünkü gerçekte bölge halkı olsa olsa ilk çağlarda
bölgede yaşayan Haldi, Macrones, Kolkh, Mossynoik, Halyb
gibi halkların ya da Osmanlıdan önce bölgede yaşadığını
tespit ettiğimiz Tzan/Can, Laz, Avar, Bulgar, Peçenek,
Sabir, Macar, Karluk,Uz, Hazar ve Kumanların torunları
olabilirdi. Bu konuda biraz daha ayrıntıya girersek
bunlara Lezgi, Abhaz ve Çerkez gibi Kafkas unsurlarını
da ilave edebiliriz. Osmanlı belgeleri bu unsurlara
Osmanlının fethinden sonra Arnavut ve Boşnakları da
ilave etmemize imkan sağlamaktadır(5). Osmanlının
fethinden önce bu grupların tek ortak noktası Ortodoks
olmak ve Ortodoks kilisesine bağlı olmaktı.
Bazılarının sandığı gibi Trabzon Rumcası, Pontoika ya da
Pontos Rumcası denilen dil bunların ortak lisanı
değildi. Aralarında Lazca konuşan ya da Türkçe’den başka
dil bilmeyen gruplar da vardı. Kaldı ki Pontos Rumcası
denilen dil ile bugün Yunanistan’da konuşulan Yunanca
birbirlerinden anlaşmaya imkan vermeyecek kadar
farklıdır. Çünkü Pontos Rumcası, arkaik Yunanca, Türkçe,
Farsça, Arapça, Lazca ve artık konuşulmayan yerel
dillere ait kelimelerden oluşan bir dildir. Bu şekliyle
bile kendi içinde Tonya Rumcası ve Çaykara Rumcası
olarak ayrılan ve bölgesel farklılıklar gösteren dil,
sadece Yunanistan’da konuşulan Yunanca’dan değil Orta ve
Batı Anadolu’da konuşulan Rumca’dan da oldukça
farklıdır.
Osmanlı yönetimi tarafından Ortodoks kilisesinin
etrafında Rum milleti olarak organize edilen bu
topluluğa Ruslar Ortodoks-Hıristiyan olarak yaklaşırken,
Batı Emperyalizmi “Yunanlılık “ kimliği aşılamak
istemişti. Batılı araştırmacılar bölge halkına Yunan
kimliğini aşılamayı bugün bile “Karadeniz Rum-Hıristiyan
topluluklarının Rönesansı” olarak görmektedir(6).Oysa
bu, günümüzde örneğini bolca gördüğümüz emperyalizmin,
hedeflerine ulaşabilmek için etnik milliyetçilik
pompalaması ve kışkırtmasından başka bir şey değildir.
Rum cemaatine ait bu okullardan başka, bölgede yabancı
devletlere ait kolejler de açılmıştı ve yine bu
kolejlerde de bölgedeki Rumların Osmanlı’dan ayrılıp
bağımsız bir devlet haline gelmesi için benzer
faaliyetler sürdürülmekteydi. Bu organizasyon içinde
dikkati çeken bir diğer uygulama da yine Avrupa’dan
getirtilen ustaların bazı merkezi Kiliselerde açılan
kurslarla Ortodoks gençlerine demircilik ve dövme
bakırcılık gibi konularda modern maden işleme ve döküm
sanatlarını öğretmesi ve her Ortodoks köyünün ekonomik
hayatını canlı tutacak belli bir sanat ya da işle
uğraşmasının temin edilmesi idi.
1860’lardan sonraki 40-50 yıllık bir sürece yayılan bu
gelişmelerde dikkati çeken bir başka husus da Avrupalı
firmaların bölgedeki madenlerin işletme imtiyazlarını
alarak işletmeye başlaması ve kıyı şehirlerinde Batılı
firmaların acentesi olan onların mallarını alıp satan
zengin bir Rum zümrenin oluşmasıdır.Yine bu süreç içinde
iç bölgelerden sahildeki şehirlere bir göç yaşandı ve
Samsun, Giresun, Trabzon gibi şehirlerdeki Ortodoks
nüfusta önemli artışlar meydana geldi.
Rusya ise bu dönemde Karadeniz sahillerine ve
Kafkasya’ya iyice yerleşirken bir yandan da Kuzey Doğu
Anadolu’daki Osmanlı topraklarına göz dikmişti.Bu
emeline erişmek için de bölgedeki Rum ve Ermenileri bu
amaç doğrultusunda örgütlüyordu. Türkçe literatürde bu
çalışmaların Rumlarla ilgili kısmı hakkında Rum
Papazların Rusya topraklarında dolaşıp Trabzon
bölgesindeki manastırlar için yardım toplaması
hikayelerinden başka pek bilgi yok, ama batılı
araştırmacılar 1828-29 Rus-Türk savaşında işgal edilen
Bayburt ve Gümüşhane bölgelerinden tüm bölge nüfusunun
nerdeyse beşte biri olan yaklaşık 42.000 Rum’un Rus
ordusuyla birlikte bölgeden çekildiğini,1877-78 deki 93
savaşından sonra 100 000 ,1916-18 savaşından sonra
80.000 Rum’un Rus ordusu ile birlikte bölgeyi boşalttığı
ve1855’deki Kırım savaşından sonra ise daha fazla sayıda
Rum’un Kafkasya ve Kırım sahillerine yerleştiğini
kaydediyor(7). Çarlık Rusya izlediği bu siyasette ,Kuzey
Doğu Anadolu sahillerinden göç ettirdiği bu insanlar
vasıtasıyla Kuzey Karadeniz sahillerine iyice tutunmak
ve güney sahillerinde etkinliğini arttırmak amacındaydı.
Ruslar Karadeniz sahillerindeki şehirlerini serbest
ticarete açmıştı. Bölgedeki Rum’ların yanı sıra Türkler
de bu şehirlerde çalışabiliyor ya da ticaret
yapabiliyordu. Birçoğu serbest ticaret sayesinde
canlanan Rus şehirlerinde yer satın alarak buralara
yerleşmiş ve servet sahibi de olmuştu.Fakat Osmanlı-Rus
savaşları esnasında Türk tüccarlar enterne edilip
bölgeden gönderilirken Rumlar özel himaye görüyordu. Bu,
himaye ve servet elde edebilme imkanı, Rumların kalan
kısmının da savaş harici nedenlerden dolayı buralara göç
etmesine ve Rusya’nın Karadeniz’in güney sahillerinde
kalan Rum halkı arasında sahip olduğu nüfuzunu
sürdürmesine yol açıyordu.
Bu aslında emperyalizmin ekonomik ve etnik unsurları
kullanarak Osmanlı İmparatorluğunu tasfiye etmek
isterken, Osmanlı imparatorluğunun bu gelişmelere doğru
bir teşhis koyamayıp, doğru tavır alamadığı için tasfiye
olmaktan kurtulamaması hikayesinin bir parçasıdır. Diğer
benzer hikayelerden tek farklı tarafı ise olayların
bölgede yaşayan Ortodoksların 1924 yılında bir anlaşma
ile Yunanistan’a gitmesi ve bölgenin tamamının Türklerin
elinde kalması ile sonlanmasıdır.
Birinci Dünya Savaşı ve onu takip eden Kurtuluş Savaşı
dönemine yayılan süreçte Anadolu’nun diğer bölgelerinde
yaşayan Hıristiyan nüfus, batılı devletler ve Rusya
tarafından doğal müttefik olarak görülmüş ve bunlar
üzerinde neredeyse yüzyıla dayanan bir süre çeşitli
kışkırtmalar denenmiştir. İlk aşamada seferberlik ilanı
ile askere gitmesi gereken Ortodoks gençler tahrik
edilip askere gitmemeleri ve köylerinin civarındaki
dağlarda saklanmaları temin edildi. Kilise ve Rum
okulları dahil birçok kurum dış mihraklı bu
faaliyetlerde etkin görev almış, zengin ailelerin
çocukları ise genellikle Rus sahillerindeki şehirlere
gitmeyi tercih etmişlerdi.
Gündüzleri dağlarda saklanıp geceleri evlerine gelen ve
sayıları bir hayli kalabalık olan köylü gençlerin, daha
önceden eğitilmiş ve küçük gruplar halinde bölgede
önceden faaliyet gösteren veya yeni ortaya çıkmış olan
çete reislerinin etrafında toplanmaları sağlanmıştı. Rum
çetelerinin çevre Türk köylerine yaptığı baskın ve
katliamlara karşı, Türklerin intikam harekatından korkan
Ortodoks köylülerin Rum çetecilerle birlik
olup,bütünleşmesi de çok dikkat çekicidir. Bu çetelerin
çekirdeği genellikle eğitilmiş ve bölgeye dışardan
gelmiş kişilerden oluşurken, giderek çoğunluğunu yerli
gençlerin oluşturduğu gruplar haline gelmişlerdi.
Birinci Dünya savaşının ilerleyen yıllarında Rus
orduları, Tirebolu’nun doğusundaki Harşit Çayına kadar
ilerlerken kendi ordusunda öncü kuvvet olarak
Ermenilerden oluşan birlikleri kullanmış cephe gerisinde
oluşturduğu Ermeni ve Rum çeteleri ile Türk ordusunun
ikmal faaliyetlerini sekteye uğratmıştı. Cephe gerisi
olan bölgelerde,daha ayrıntılı bir söyleyişle Ruslar
Batum bölgesinde iken özellikle Trabzon-Yomra bölgesinde
ve Giresun’un doğusundaki kazalarda 1916 da Trabzon
işgal edildikten sonra Amasya-Giresun-Samsun hattında
yoğunlaşan faaliyetlerle Osmanlı Ordusunun ikmal yapması
ve Rus kuvvetleri karşısında cephe oluşturması
engellenmek istenmiştir.1918 de Rusların Trabzon’dan
çekilmesi ile 40.000 kadar işbirlikçi Rum da bölgeyi
terk etmişti . Burada ayrıntı olarak gözden kaçmaması
gereken bir olay daha vardır ki bölgede oynanan oyunun
en önemli planlayıcısı olarak gördüğümüz İngiltere’nin
rolünü daha iyi anlamamızı sağlayacaktır.O da Rus
Çarlığını ortadan kaldıran Bolşevik ihtilaline karşı
İngiltere’nin geliştirdiği siyasetin bir parçası olan ve
bölgedeki İngiliz egemenliğinin devamını sağlamak için
Kafkasya’ya inen Bolşevik ordusunu durdurmak amacı ile
yürütülen faaliyetlerdir.Bu faaliyetlerde , Beyaz Rus ve
İngiliz birliklerinin yanı sıra Yunan birlikleri de
vardı.Daha da önemlisi Karadeniz’in kuzey sahillerindeki
şehirlerde bulunan ve bir kısmı 1800’lerden bu yana
uygulanan Rus siyasetinin bir sonucu olarak Kuzey Doğu
Anadolu sahillerinden buralara göçmüş olan Rumlar da bu
kuvvetin destekçileri arasında yer almıştı 1919’da
İngiliz siyaseti doğrultusunda Yunanlılar bölgedeki
Rumların da desteğini alarak Odessa ve Sivastopol’a
çıkmıştı.Kısa süreli bu hareket bölgedeki Rumlar
tarafından sevinçle karşılanmış fakat daha sonra
bölgedeki Rumlar Bolşeviklerin baskılarına maruz kalarak
gemilerle Anadolu sahillerine göçmeye başlamıştı.
İngilizlerin de yardımıyla Trabzon ve Samsun gibi
şehirlere çıkan ve bir kısmı silahlı olan bu
gruplar,bölgedeki Pontosçuluk hareketlerinde
kullanılacakları endişesiyle tedirginlik yaratmıştı. Bu
grupların bölgeye gelmesini organize eden İngiltere
gelişen siyasi senaryolara göre fikir değiştirmiş ve bu
grupları karşılayan ve ihtiyaçlarını sağlayan kilise
vasıtası ile onları Anadolu sahillerinden Batum
istikametine göndermişti.Bu hareketin amacı, Batum da
oluşturulmasına karar verilen gönüllü Rum Alaylarına
katılmalarını sağlamaktı.Bu Alaylar sonunda Yunanistan’a
oradan da İzmir bölgesine nakledileceklerdi(8).
Bolşevik ordusu, General Denikin Komutasındaki Beyaz Rus
ordusunu Mart 1920 de Novorossiysk’de denize dökünce
Sovyet yönetimi kesin olarak Karadeniz’in kuzey ve doğu
sahillerine hakim olmuştu.Fakat bu olayın asıl faturası
Kırım ve Kafkasya sahillerindeki Rumlara çıktı.Bir çoğu
öldürüldü ve canını kurtarabilenlerin bir kısmı gemilere
binerek Anadolu sahillerine sığındı, kalanlar ise geçmiş
olayları doğru tahlil eden Sovyet yönetimince, Batı
emperyalizmi tarafından kolaylıkla kullanılabilecek bir
topluluk olarak görüldüler.Nitekim Stalin 2. Dünya
savaşında onları Orta Asya’ya sürdü.Sovyetlerin
çökmesinden sonra sürgünden Karadeniz sahillerine
dönebilen bu insanlar son yıllarda da Yunanistan’a
göçmektedir.Fakat 1919’da İngiliz Emperyalizminin
bölgedeki ayağı olmaya soyunan Yunanistan’ın birer Yunan
pasaportu vererek kolayca kandırdığı ve mahvolmalarına
sebep olduğu bu Yunanlılıkla alakası olmayan bu
insanların acı dolu yıllardan sonra doksanlı yıllarda
Yunanistan’a dönebildikleri zaman çok da iyi
karşılandıklarını söylemek ne yazık ki mümkün
değil.Onlar bu gün modern Yunan toplumu tarafından daha
çok Rus olarak görülmektedir.Sayıları bir milyona
yaklaşan ve Yunanistan’ın nüfusuna göre önemli bir yekün
teşkil eden bu mülteci grubu ve onlardan kaynaklanan
sorunlar Yunanlıları bu konuda yeni planlar yapmaya
yöneltmektedir.
Birinci Dünya Savaşı sonunda Batı emperyalizminin
oynadığı Pontos oyununun sondan bir önce oynanan
sahnesinde, yani Sevr sürecinde, daha önce çeşitli
vaadlerle Osmanlıya isyan etmesi sağlanan bölgedeki
Ortodokslardan bağımsız bir devlet kurmak yerine, Doğu
Anadolu’da kurulacak olan Ermeni Devletine omuz
vermelerinin istenmesi vardır.Bu konuda onlara baskı
yapanların arasında İngilizlerle birlikte Yunanistan da
vardır(9). Bölgede yaşayan Ortodokslar asla kabul
etmeyecekleri bu teklifin şokunu yaşarken İngilizlerin
teşviki ile Anadolu’yu işgale başlayan Yunanistan, Batı
Cephesinde savaşacak Türk ordusunu arkadan vurmak için
bölgedeki Ortodoksları kullanmak üzere bölgeye kızıl haç
ve diğer sivil toplum örgütü mensubu kimliği ile Yunan
subayları ve silah göndermeye
Kendi kimliklerini sorgulamak ve ait oldukları toplumla
bütünleşmek yerine emperyalizmin kiliseyi ve okulları
kullanarak kendilerine sunduğu kimliği benimsemek
durumunda kalan Doğu Karadeniz Bölgesinin Ortodoksları
emperyalizmin ayağında top olmuş oradan oraya savrulmuş
ve bunun bedelini de çok ağır bir şekilde ödemişlerdi.
Türk kurtuluş savaşını yürüten kadronun emperyalizmin
oyununu bozup Anadolu’ya hakim olmasından sonra yeni bir
durum ortaya çıkmıştı.Ortodoksların bağlı bulunduğu
Fener Patrikhanesinin, Emperyalizmin işbirlikçisi olarak
Anadolu’nun kana bulanmasında oynadığı rolü gören
Anadolu Ortodoksları, Fener Patrikhanesinden ayrılarak
bağımsız Türk Ortodoks kilisesini kurmak üzere harekete
geçmişlerdi.Bu konuda Keskin Metropolid Vekili Papa
Eftim’in faaliyetleri çok önemlidir ve Atatürk’ün “Bize
bir ordu kadar yardım etti” diye bahsettiği Papa
Eftim’in kurduğu Türk Ortodoks Patrikhanesi kısa sürede
Anadolu’da büyük destek görmüştü. Bu çerçevede Trabzon
Rum Cemaati temsilcileri 1921’de T.B.M.M. ne müracaat
ederek bağlılıklarını bildirdi. Fener Patrikhanesinin
hareketlerini protesto ederek, Türk Ortodoks
Patrikhanesinin kurulması için Keskin Metropolidi Papa
Eftim’e vekalet verdiler.Aynı yıl Trabzon/Maçka bölgesi
Rumları da yaptıkları müracaatlarda “..Anadolu’da
tarihen dahi müsebbit olduğu üzere Rum Elenik namıyla
hiçbir millet yoktur. Mevcud olan Rumlar yalnız
asırlarca Türk Müslümanlarla birlikte yaşayan Türk
Ortodoks Rumlardır..” diyerek Fener Patrikhanesini
faaliyetlerinden dolayı kınadılar ve Milli Mücadeleye
destek vereceklerini belirttiler.Aynı tarihlerde Çorum;Mecidözü,Samsun
ve Torul Rumları, Yunanlılar ve onun emelleri
doğrultusunda hareket eden ve Anadolu Rumlarına büyük
zararlar veren Fener Patrikhanesi ile bir ilgilerinin
kalmadığını, kendilerini Hıristiyan Türk olarak
gördüklerini ve bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesine
katılacaklarını belirttiler(10).
Yunan ordusu Batı Anadolu’dan çekilirken bölgedeki
Rumlar da büyük şenlikler yaparak karşıladıkları bu
ordunun Anadolu’da yaptıklarının hesabının kendilerinden
sorulacağını bildikleri için çekilen orduyu takip ederek
Batı Anadolu’yu boşaltmaya başladılar. İzmir’e ulaşanlar
limandaki gemileri kendilerinden önce Yunan ordusu
askerlerinin doldurduğunu gördüler, gemilere yer bulup
binmekte güçlük çekerek perişan oldular.Doğu Karadeniz
bölgesinde ise Türklere saldıranlar bölgeyi daha önce
terk ettikleri için durum daha sakindi. Savaş yorgunu
Anadolu’yu gözüne kestirip yağmalaya gelen Yunan Ordusu
İzmir’de denize dökülmüştü ama Birinci Dünya Harbi
sonunda Yunanistan Osmanlının mirasından büyük bir parça
daha almayı başarmış ve topraklarını büyütmüştü.
Yunanistan’ın eline geçen topraklar aslında Osmanlının
diğer mirasçısı olan Bulgaristan ve
Arnavutluk,Yugoslavya gibi ülkelerin üzerinde hak iddia
ettiği topraklardı .Elde edilen toprağı nüfusa
oranladığımız zaman Yunanistan’ın çok fazla toprak elde
ettiği görülüyor ve bu toprakları elinde tutamayacağı da
açıkça anlaşılıyordu.Çözümü ise bu işlerin ustası olan
İngiltere sunmuştu Yunanistan’a; Ortodoks nüfus temin
etmek. Bu çerçevede Anadolu’daki Ortodokslarla
Yunanistan’daki Müslümanlar yer değiştirmeliydi. Böylece
bir taşla iki kuş vurulmuş olacaktı. Hem Yunanistan’a
yaşaması için göçmenlerle taze kan enjekte edilecek.Hem
de Anadolu’da ekonomik ve sosyal hayati elinde tutan
Ortodoks Rumlar alınarak Anadolu’da sosyal ve ekonomik
hayat çökertilecekti. Bu durum ayrıca her türlü kaynağı
elinden alınmış ve Osmanlının borcunu ödemeye mecbur
edilmiş genç Cumhuriyetin ileride tekrar emperyalizmin
kucağına düşmesi için fırsatlar yaratacaktı.Böyle bir
durumda geçmişin de hesabının sorulacağı Lozan
görüşmelerinde İnönü’ye çok açık bir şekilde
söylenmişti. Bu uygulama ile Anadolu’da, çoğu Türkçe’den
başka dil bilmeyen,Türkçe ibadet eden,Türkçe dua
kitapları, İncil’i ve literatürü bulunan Türk
Ortodoksların kurduğu Bağımsız Türk Ortodoks
Patrikhanesinin gelişerek Fener Patrikhanesini bölmesi
de engellenmişti. Karamanlı diye adlandırılan ve
Hıristiyan Türk olan bu gruplar Yunanistan’da çok acı
çekmiş,Yunanca öğrenmeye ve Yunanca ibadete mecbur
edilmişti. Çocukları Antik Yunanlıların torunları olduğu
masalı ile eğitiliyor, Literatürlerine rağmen
köklerinden kopartılıp, asimile edilmeye çalışılıyordu.
Türkiye ve Yunanistan arasında 30.01.1923 tarihinde
imzalanan ve İstanbul hariç tüm Türkiye’deki Rumlarla,
Batı Trakya hariç,Yunanistan’daki Müslümanların
mübadelesini öngören bir anlaşma uygulanır ve Doğu
Karadeniz bölgesinde yaşayan Ortodokslar gemilere
bindirilip Yunanistan’a gönderilir. Bölgede yaşayan
Ortodokslar emperyalist devletlerin dünya nimetlerini
paylaşmak konusundaki anlaşmazlıklarından çıkan Birinci
Dünya Savaşı ve sonrasında oradan oraya savrulmanın
verdiği sersemlikle öncelikle ne olduğunu anlayamaz.
Aralarında atalarının mezarlarının olduğu, doğdukları bu
topraklardan ayrılmak istemeyenler çıkar. Bir kaçı
ellerindeki Rus pasaportlarını kullanarak Rus vatandaşı
oldukları için kendilerinin anlaşmanın dışında
tutulmasını ister. Bir kısmı kalmak için Müslüman olmaya
bile razıdır. Ait oldukları topluma hizmet etmesi
gereken kilise daha önce olduğu gibi emperyalizme hizmet
etmeye devam eder ve topluluğu “Eve dönüyoruz” vaazları
ile bölgeden ayrılmaya ikna eder. Bu arada daha önce
düşmanlık ettikleri Türklerle bundan sonra bir arada
güven içinde yaşayamayacaklarından sıkça söz ettiklerini
de belirtmek lazım.
Rum mübadillerle yüklü gemiler Karadeniz sahillerinden
ayrılırken, Türk yetkilileri de artık Pontos meselesinin
bittiğine inanarak meseleyi tarihin tozlu raflarında
bırakmışlardı. Oysa ard arda çevirdikleri bir sürü kirli
oyunla Müslüman ve Hıristiyan bölge halkının çok acı
çekmesine ve bir kısmının topraklarından kopmasına sebep
olan Batı için mesele kapanmamıştı. Bizim “”Postmodern
Pontosculuk “dediğimiz yeni bir dönemi açmak üzere
çalışmalar hemen başlatılmıştı.
Postmodern Pontosculuğu klasik Pontosculuktan ayıran en
önemli unsur artık Türklerin elinden alınmak istenen
Doğu Karadeniz bölgesinde Rum kalmamasıdır. Postmodern
Pontosculuk Doğu Karadeniz Bölgesinden bir mübadele
anlaşması ile Yunanistan’a göçen Doğu Karadenizli
göçmenler arasında Yunanistan toprağına adım attıkları
andan itibaren başlatılmıştı. İngiltere Kraliyet
ailesinin sağladığı fonlarla araştırma enstitüleri
kurulmuş ve Anadolu’dan gelen göçmenlerle görüşmeler
yapılıp onların geldikleri yerlerde yaşadıkları savaş
hatıraları derlenmiş, getirebildikleri folklorik,
etnoğrafik ve dini materyallerin yanı sıra belge,
fotoğraf gibi dokümanlar derlenip tasnif edilmişti.
Anadolu’daki günlük hayatlarına ve kültürlerinin dil,
folklor ve etnografyasına dair bu bilgilerin derlenip
saklanması için o gün Yunanistan şartlarının çok
ilerisinde olan bir çalışma başlatılmıştı(11)
Bu çalışmalar kısa sürede meyvesini vermeye başlamıştı.
Bu konularda yapılacak araştırmalar için araştırma
merkezleri, arşivler kurulmuş, süreli yayınlar ve
kitaplar yayınlanmaya başlanmıştı.Günümüzde Batı Anadolu
ve Karadeniz Bölgesinde yürütülen Yunanistan kaynaklı
iddia ve faaliyetlerin temelini bu çalışmaların
oluşturduğunu konu ile ilgili yayınları izleyenler
bilmektedir. Hatta son yıllarda, adı geçen bu
merkezlerde derlenmiş sözlü tarih kayıtlarını,
fotoğrafları, belge ya da yayınları kaynak gösteren ve o
dönemde sadece Anadolu Rumlarının acı çektiği ve bizim
tarafımızdan mağdur edildiği izlenimi vererek Türk
kamuoyunda merhamet ve acıma hissi uyandırma ve sadece
Türk tarafını suçlu gösterme amacını taşıyan kitaplar
basılmaktadır. Asıl rahatsız edici olan ise Yunanca’dan
tercüme edilen bu kitapların bazı Türk yayınevleri
tarafından yayınlanıyor olmasıdır(12). Her ne kadar
bazıları dostluk, barış, öteki tarafı anlamak gibi
savlarla sunuluyor olsa da, bu kitaplar bırakın
karşılıklı anlayışı, kaba suçlama ifadeleri ile dolu
olduğu için tek yönlü propaganda materyali olmanın
ötesinde bir anlam ifade etmeyen yayınlardan ibarettir.
Postmodern Pontosculuk diye adlandırdığımız dönemdeki
faaliyetlerin iki hedefi vardı. Birincisi, Yunanistan
nüfusunun 2/3’lük büyük bir kısmını teşkil eden
göçmenlerin, kendilerine daha önce anlatılan tarihi
Yunan Milletinin bir parçası oldukları yalanına rağmen
Yunanistan’da karşılaştıkları gerçeğin ortaya çıkardığı
kültür ve kimlik problemlerinin üzerini örtmek ve
devamlı körüklenen Türk düşmanlığına dayalı bir
milliyetçilik baskısı ile bu insanları bir arada ve
kontrol altında tutmak.
Böylece farklı coğrafyalardan, farklı etnik kökenlerden
gelerek, 19.yüzyılda oluşturulan modern Yunan milleti’ne
dahil edilen ve Ortodoksluk inancı dışında ortak bir
yanları bulunmayan bu insanların, geçmişlerini özgürce
sorgulayıp yaşananların gerçek sorumlularını teşhis
etmeleri de önlenmiş oluyordu. Devamlı suçlanan bir
düşman ve o düşmandan kaynaklanan tehdit algılaması,
geçmişteki gerçeklerin üstünü örttüğü gibi aynı zamanda
yaşanan ekonomik, sosyal, siyasi ve kültürel
problemlerin de örtbas edilmesine yarıyordu.
Türkiye mübadele ile birlikte bu dosyaları rafa kaldırdı
ve var olabilmesini Kurtuluş Savaşında, Batı Anadolu’da
yaşanan savaşlara indirgedi. Oysa Osmanlı’nın son
dönemlerinde Batı’nın Balkanlar, Anadolu ve Arap
Coğrafyasına yayılan topraklardaki etnik unsurlarla
oynayarak imparatorluğu nasıl tasfiye ettiği, coğrafyayı
nasıl değiştirdiği ve milletlerin nasıl oluşturulduğu
konusu üzerinde gerekli çalışmaları yapmış olsaydı
yaşanan bu senaryoların benzerlerinin her zaman
uygulanmaya hazır olduğunu çok önceden görecekti. Ve
şüphesiz günümüzdeki tablo çok daha farklı olacaktı. En
azından, elde kalan son toprak olan Anadolu’daki etnik
unsur yaratma çabalarını ve bunlar üzerinde sergilenen
oyunların farkına bu tablo şekillenmeden önce varacaktı.
Böylece Batılıların mozaik olarak görmek istediği
Anadolu’da uluslaşmayı çok önceden tamamladığı gibi,
Anadolu’yu savunmanın yolunun İmparatorluk
coğrafyasındaki gruplarla dostane ilişkilerin
geliştirilmiş olmasından geçtiğini anlayarak gerekli
çalışmaları yapmış olacaktı.
Postmodern Pontosculuk faaliyetlerinin ikinci hedefi ise
Türkiye idi.Türkiye’ye yönelik faaliyetlerin bir
bölümünü geçmişte olanların hesabının görülmesi şeklinde
özetleyebiliriz. Bu kısaca, Türkiye’ye bir soykırım
iddiası yöneltmek, bu iddiayı önce çeşitli batı
parlamentolarında kabul ettirmek ve nihayet Türkiye’yi
tazminat ödemeye mahkum ettirilmeye yönelik
faaliyetlerle desteklemek olarak açıklanabilir. Bu
çerçevede Yunanistan’da 19 Mayıs katliam günü olarak
anılmaktadır. Bu da konunun Yunanistan’da bir devlet
politikası olarak ele alındığını göstermektedir. Ayrıca
Avrupa Parlamentosunun çeşitli komisyonlarında bu konu
değişik boyutları ile tartışılmaya başlanmıştır.
Tabloya söyle bir göz atalım; Yunanistan’la zaten bir
Kıbrıs meselemiz vardı… Buna Ege ilave oldu, şimdilerde
ise İstanbul’daki Patrikhane’ye Vatikan statüsü
tanınması ortaya çıktı, Batı Anadolu ve Doğu Karadeniz
Bölgesi gibi konuların da ısıtılmakta olduğunu
görüyoruz. Yani Kıbrıs ve Ege’de taviz versek bile
Yunanistan’ın dostluğunu kazanmamız mümkün değil.
Anadolu üzerinde yeni talepler için zemin hazırlanmaya
başlanmış bile… Geçmişin tecrübesi ile geleceği görmek
hiç de zor değil.
Türkiye’ye yönelik faaliyetlerin ikinci bölümü olarak
Türkiye’de bazı etnik gruplar oluşturmak ve bunlar
bahane edilerek Türkiye’nin etkisizleştirilmesi
programını belirtebiliriz. Konuyu bu açıdan anlayabilmek
için Türkiye’ye yönelik diğer faaliyetleri bir bütün
içinde ele almak doğru olacaktır. Bu arada, bu tür
faaliyetlerin küreselleşme dediğimiz ulus devletlerin
tasfiyesi süreciyle olan ilişkisini de gözden kaçırmamak
gerekir. Küreselleşme konunun dış çerçevesini
oluşturmaktadır. Gelişmeler bu çerçeve içinde ele
alınmazsa teşhis ve tedbirlerde hataya düşeriz.
Olaya Anadolu’daki ulus devletin tasfiyesi çalışmaları
olarak baktığımızda dikkatimizi 1989 yılında Almanya’da
yayınlanmış olan “Türkiye’de Etnik Gruplar”(13) adlı bir
çalışma çekmektedir. Hiç şüphesiz eserin arka planında
çok öncelere dayanan çalışmalar ve geleceğe yönelik
planlar yer almaktadır. Fakat bunları burada açıklamaya
çalışmak konunun dağılmasından başka bir fayda
sağlamayacaktır. Biz sadece kitapta ortaya konan tabloya
dikkati çekeceğiz.
Bu çalışmada Türkiye’de 47 etnik grup tanımlanmış ve
bunlarla ilgili bazı veriler sunulmuştur. Çalışmanın son
kısmı, tanımlanan etnik grupların Türkiye coğrafyasında
yayılışlarını gösteren haritalar oluşturmaktadır.
Bunlardan birinde Türkiye haritası etnik gruplara göre
farklı renklere boyanmış. Ancak birbirine yakın olduğunu
düşünülen gruplar aynı rengin açık ve koyu tonları ile
gösterilmiştir. Böylece bu grupların ne kadar yaygın ve
büyük parçalar oluşturduğuna dikkat çekilmek istenmiş.
Bu haritaya bakıldığı zaman çalışmanın hedefi yani
Batı’nın Türkiye’yi nasıl görmek istediği çok açık bir
şekilde anlaşılır.
Kitaptan, yayınlandıktan çok kısa bir süre sonra haberim
olmuş ve bir arkadaşım aracılığıyla Almanya’dan
getirtmiştim. İlk incelediğimde, kitapta adı geçen
grupların bir kısmının etnik grup olarak tanımlanmasının
mümkün olamayacağını düşündüm. Kaldı ki kitapta bazı
hususlar birbiri ile karıştırılmış o güne kadar
kendilerini kitapta tanımlandığı gibi hissetmeyen
insanların bazı kültürel özellikleri öne çıkartılarak
bir etnik grup oluşturmak için zorlamalar yapılmış.
Örneğin, Trabzon’un bazı köylerinde Rumca konuşabilen
insanlar Müslüman Grekler/Yunanlılar olarak
tanımlanmıştı. Yöreyi, yörenin tarihini ve etnik
gruplarını iyi bilenler bu tanımın tarihi ve sosyolojik
verilere dayanmadığını ve yapay olduğunu fark eder.
Bir kısmı daha sonra Türkçe olarak da yayımlanan(14)
kitapta sözü edilen bazı gruplar Ali Tayyar Önder’in
Türkiye’nin Etnik Yapısı adlı çalışmasında(15)
tanımlanmamıştı. Ayrıca bu konularda en son yayımlanan,
Trabzon Bölgesindeki bazı köylerde Rumca konuşabilen
insanlar üzerine yapılan sosyolojik çalışmanın
sonuçlarının değerlendirildiği “Doğu Karadeniz’de
Kültürel Kimlik” adlı çalışmada (16) bu dilin tek başına
etnik grup tanımlanması için yeterli olmayacağı, bu
insanların kendilerini dışarıdan yapıştırılan
yaftalardan farklı olarak algıladıklarını ortaya
koymuştur.
Aradan geçen birkaç yıl içinde, kendilerini hiçbir zaman
Yunanlı hissetmemiş olan ve bizim etnik grup olarak
tanımlanamaz dediğimiz insanları, “Müslüman Yunanlılar”
diye adlandırılan bir etnik grup olarak şekillendirmeye
yönelik dış kaynaklı bir çalışmanın yapılmakta olduğunu
gördük. Olayları basın ve yayımlanmış kitaplar dışında
izlememiz mümkün olmadığından bilgilerimiz buralarda yer
alan olaylar ve çevremizde yaşayanların verdiği
bilgilerle sınırlıdır. Ama bu haliyle bile organize bir
hareketin varlığını ve kültürel bağlarımız var vb gibi
iddialarla Türkiye’de Müslüman Yunanlı olarak
tanımladıkları bir etnik grup yaratma hedefini sezmek
mümkün.
Yunanistan’dan Doğu Karadeniz’e turist olarak bazı
gruplar gelmekte ve bu gruplar içinde bölgede belli bir
amaca yönelik faaliyetler icra etme amacını taşıyan ve
genelde aynı kişilerden oluşan bir ekip bulunmaktadır.
Ekipte yer alan ve Türkiye’yi onlarca kez ziyaret etmiş
bulunan bu kişiler bölgedeki Rumca konuşabilen köyleri
ziyaret ederek hediyeler vermekte, özellikle işsiz
gençlerle temas sağlamaktadırlar. Bu temaslar
çerçevesinde bölgede tanınmış bir aile ile kız alıp
vermek yolu ile akrabalık kurulmuş ilişkiler ileri
safhalara taşınmıştır. Önceleri bir lise mezunlarına
Yunanistan’da üniversite eğitimi için burs veriliyor
iken daha sonra, Abdullah Öcalan ile Kenya’da yakalanan
ve o dönem İzmir’deki Yunan konsolosluğunda görevli olan
Savas Kalenderidis adlı Yunan istihbarat ajanının
organizasyonu ile bölgeden işsiz veya üniversiteyi
kazanamamış çok sayıda genç, iş veya yüksek öğrenim
imkanı sağlanarak Yunanistan’a götürülmeye başlanmıştır.
Yine bu kişilerin organizasyonu ile bölgeden çok sayıda
grubun Yunanistan’ı ziyaret etmesi ve bu ziyaretler
esnasında Yunanistan’da düzenlenen Pontosla ilgili
toplantı ve festivallere katılması sağlanmıştır.
Gezilere katılanlardan elde ettiğimiz bilgilere göre
içlerinden bazıları, yukarıda bahsettiğimiz Savas
Kalenderidis’le birlikte Türk kamu oyunda PKK’nın Kuzey
Irak’taki kamplarını organize eden kişi olarak tanınan
Emekli asker Andonis Naksakis’in evinde bir akşam
yemeğinde ağırlanmışlardır. Yine bu çerçevede İstanbul’a
yüksek lisans yapmak için geldiğini söyleyen Niko adlı
bir şahıs bazı mahalli sanatçılarla temasa geçmiş,
bunları Yunanistan’daki Pontos festivallerine ve
toplantılara katılmalarını sağlamıştı. Yukarıda adı
geçen kişilerce ağırlanan sanatçıların bazılarına
Yunanistan’da ücretsiz kaset ve CD yapma gibi imkanlar
sağlanmıştır.
Yunanistan’ın bu konudaki faaliyetlerini ve
örgütlenmesinin alt yapısını gözler önüne sermek için
seçilmiş bir örnek olarak Abdi İpekçi ödülünden
bahsetmek istiyorum. Bu ödül 1993 yılında Yunan
tarafında Yorgo Andreadis’e, 1994 yılında ise Türk
tarafında Ömer Asan’a verildi.
Yorgo Andreadis’in Türkçe’de ilk yayınlanan Tamama adlı
eserinde (17) kitabın Abdi İpekçi edebiyat ödülü aldığı
belirtilirken, Tolika adlı eserinde(18) yazarın Tamama
adlı eserinin 1993 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan
Dostluk ödülünü aldığı kaydedilmektedir.Çelişki bundan
ibaret değildi. Yazar ödül aldığı ve Türkiye’deki
etkinliklerine başladığı dönemde kamuoyuna profesör
olarak tanıtılıyordu. Daha sonra Andreadis’in gerçekte
profesör olmadığı ortaya çıkınca ticaretle uğraştığı
söylenmeye başlandı. Kısaca belli bir organizasyonla
Türk kamuoyuna sunulan Andreadis, eserlerinden de
anlaşılacağı gibi psikolojik harp uzmanı bir kişi.
Almanya ile de bazı ilişkileri var.Pek çok defa Doğu
Karadeniz Bölgesini ziyaret edenlerden .Başka bir
deyişle 90’lı yıllarda Türkiye’de kıpırdamaya başlayan
Pontosculuk faaliyetlerini organize edenlerden birisi ve
Savas Kalenderidis ekibi ile yakın ilişkileri var.
1993’de Abdi İpekçi ödülü aldıktan sonra bir rüzgar
estirildi ve Türk-Yunan dostluğunu geliştirme amacıyla
Karadeniz Bölgesi’ndeki festivallere konuk edildi, her
gittiği yerde törenlerle karşılandı, omuzlarda taşındı
ve ağırlandı. Bunda bölgeye daha önce yaptığı
ziyaretlerde edindiği dostların da rolü büyük.
Arkasındaki organizasyon sayesinde basında ve kültür
etkinliklerinde kendine bol bol imkan edindi. İzmir
TÜYAP Kitap Fuarı’nda onur konuğu olarak ağırlandı.
Andreadis, 1960 yılından bu yana Doğu Karadeniz
Bölgesine yaptığı ziyaretler sırasında bölgeden seçilmiş
birçok kişiyi Yunanistan’a davet etti ve ağırladı.
Dostluk (!) ödülü almış olan yazarın gerçek niyetinden
haberi olmayan Türk okurlar, Birinci Dünya Savaşı
sırasında Osmanlı İmparatorluğu’nda, yaşanan bir “dramı”
anlatan Tamama adlı kitabı, kitapta yer alan Pontos
Marşındaki: ”Ölü ya da diri hepsi / İntikam diyor / Tüm
Pontusluları, yıkılmış ülkemiz / Silah başına
çağırıyor.” dizelerine rağmen, etkilenerek okudu.
Kitapları ardı ardına yayınlanmaya ve başta Patrikhane
olmak üzere bazı kişi ve kuruluşlar tarafından ücretsiz
olarak dağıtılmaya başlayınca gördüğü ilgi de gittikçe
artan Andreadis’in Doğu Karadeniz Bölgesi’ndeki
ziyaretleri esnasında yaptığı faaliyetlerinden amacı
sezilince Türkiye’ye girmesi yasaklandı. Andreadis,
kitaplarında yer alan Türkleri suçlayıcı ifadeleri
‘Onlar Osmanlı’ diyerek kamufle edip, savunurken en son
yayınlanan Tolika adlı kitabında gerçek yüzünü bir kere
daha gösterdi. Kitabın 68, 69 ve 70. sayfalarından
alınan aşağıdaki ifadeleri dikkatle okuyun. Bu satırlar,
kitabın başında da açıkça yazıldığı gibi, 1993 yılında
Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk ödülü aldığı belirtilen
yazara aittir.
“Mustafa Kemal o sırada Havza’yı da ziyaret eder. Ve
beraberindeki asker arkadaşlarıyla Havza’nın tek oteline
giderler. Bu otel “Despotun Oteli” olarak anılırdı.
Çünkü Havza Rahipler Kurulunun mülküydü. Çok şaşaalı bir
oteldi.. Lüks lambaları vardı.
Mustafa Kemal aynı davayı destekleyen, yüksek rütbeli
Türk subaylarının ileri gelenleriyle görüş alışverişinde
bulunmak için üç gün boyunca otelden çıkmaz.
Sonra Havza’nın sokaklarına çıkıp dolaşmaya başlar.
Şeytani bir rastlantı sonucu Piç Vasil’le karşılaşır.
Çerkesler’in kendisine armağan ettiği, Rus askerlerinden
kalma altından bir süngüsü varmış. Mustafa Kemal Piç
Vasil’i hemen durdurur ve çok sert bir ses tonuyla
sorar:
“Sen kim oluyorsun da,çarşı içerisinde bir silahla
dolaşıyorsun?Kimin emrindesin?..”
Çevresinde,yüksek kademedeki Türk subaylarını görüp te
şaşıran Piç Vasil,ona ancak şunu söyleyebilir:
“Efendi Osmanlı Devletinin emriyle”…
Mustafa Kemal sözünü keserek ona bir tokat atar ve şöyle
der:
“Ben size minare dibinde salyangoz satmanın ne demek
olduğunu gösteririm”..
Ve şöyle diyerek kovar onu:
“Devril gözümün önünden.” Yani “Kaybol gözümün önünden”
demek ister. Piç Vasil karşı koyamaz, beyaz atına
binerek ortadan kaybolur.
Mustafa Kemal henüz üç sokak aşağıya doğru
ilerlememiştir ki, önünde silahlı bir atlı daha belirir.
Havza kent merkezine doğru giden atlıyı durdurur ve
sorar:
“Sen kimsin ve kimin emriyle,kimden izin alarak böyle
silahlı vaziyette çarşıya doğru gidiyorsun?”
Tepeden tırnağa silah kuşanmış kişi de sinirlenir ve
söylenceye göre Kemal ve eşine şöyle der:
“Asıl sen kimsin, böyle birdenbire benim karşıma
çıkıyorsun?” Kemal, silahlı atlının kararlılığını
görünce, geriye çekilir ve onun geçmesine izin verir.
Başını bilhassa geriye çevirir, atlının gidişini izler.
İnsan şöyle bir düşünüyor de, eğer her zamanki
alışkanlıkla, Piç Vasil tokadı yediğinde içerleyip,
soğukkanlılığını korumasaydı ve bıçağını çıkartıp çekmiş
olsaydı o anda Kemal ölmüş demekti.
Veya eğer Kemal zırhlara bürünmüş atlıya karşı çıksaydı,
ki o atlı Deli Sokrat’tı, yine bir cinayetin işlenmesi
işten bile değildi…
Bu öyle bir cinayet olurdu ki,tarihin akışı
değişebilirdi ve Türkiye kendisine yeni bir Atatürk
aramaya koyulurdu.”
Kitaptan öğrendiğimize göre asıl adı Çavuşidis Vasilos
olan Piç Vasil, Havza yöresinde, Deli Sokrat ise Ladik
ilçesindeki Pontos çetecilerinin başı idi(19).
Kurguladığı hikayede Mustafa Kemal’i Rum çete reisinin
önünde korkup geri çekilen ve Rum çetecinin ardından
hayran hayran bakan bir durumda tasvir eden de yine aynı
yazardır.
1994 yılı Abdi İpekçi ödülünü Türkiye tarafında alan
Ömer Asan ise Açık Öğretim Fakültesi mezunu bir genç.
İstanbul Maltepe’de fotoğrafçılık yaparken tanıştığı
bazı kişiler vasıtası ile Yunanistan’a gitmiş. Orada
birkaç ay kalıp, bazı çalışmalarda bulunmuş. Kendisine
Yunanistan’da sahip çıkanlar arasında Yorgo Andreadis de
var. Karadeniz üzerine yazdığı bir yazı nedeniyle Abdi
İpekçi ödülünü ‘köşe yazısı’ dalında aldığını, o
günlerde ödülle ilgili yayınlanan haberlerden ve
kitabına koyduğu biyografisinden öğreniyoruz. Fakat
ödüle layık bulunan yazıyı uzun müddet araştırmama
rağmen bulamadım. Daha sonra Asan’la tanıştığımda, ona
ödül alan yazısını sordum. Kendisi bana, bunun
yayınlanmış bir yazı olmadığını ödül komitesine
gönderilen bir mektup olduğunu söyleyince oldukça
şaşırdım. Her nedense, ödül komitesi, ödüle yayınlanmış
hiçbir yazısı bulunmayan Asan’ın, gönderdiği bir mektubu
layık görmüştü. Dışardan bakınca “Bir yazı yazdı kaderi
değişti” diyebilirsiniz.
Ödül alan genç, bir program çerçevesinde Yunanistan’a
gitmiş burada röportajlar vermiş ve bazı etkinliklere
katılmış. Türkiye’ye döndükten bir müddet sonra da
“Pontos Kültürü” adlı bir kitabı yayınlanmıştı(20).
Yazar kitabında özetle, ailesinin evde Rumca konuşması
nedeniyle kimliğini merak ederek araştırmaya başladığını
ve kitabının da bu kimlik sorgulamasının bir ürünü
olduğunu belirtmektedir.
Yazarın kimlik sorgulamasının, Doğu Karadeniz
Bölgesi’nde yaşayan kültürü kabaca Yunan mitolojilerine
dayandırma çabalarının ve Rumca üzerine bir dil
çalışmasının yer aldığı kitap, bir bölümü ile de köy
monografisini andırmaktadır. Kitabı bir bütün olarak
değerlendirdiğimizde amacının, kimlik arayışı adı
altında, Doğu Karadeniz kültürünü, mitolojik ve tarihi
verileri kullanarak, Yunan kültürü ile ilişkilendirmek
olduğunu görüyoruz.Nitekim daha sonra Ömer Asan’ı
doktora talebesi olarak yanına alan Prof.Dr.Neoklis
Sarris kitaba yazdığı Önsözünde Asan’ı Türkiyeli Elen
olarak selamlayarak kimlik arayışını önsöz bölümünde
sonuçlandırmış görünüyor.
Türk basınında çeşitli vesilelerle kitap ve yazarı
hakkında birçok yazı ve röportaj yer almıştı. Bunlarda
yazar amacının ne olduğunu tam olarak açıklamadığı
“Pontos Kültürüne” erişmek olduğunu belirtiyor ve bir
kimlik arayışı içinde olduğunu dile getiriyordu. Asan,
Pontos Kültüründen kastının, bu kavramdan Yunanistan’da
anlaşılan şey olup olmadığını açıklamasa bile Yunanistan
tarafından gösterilen ilgiden aynı şeyin kastedildiği
anlaşılmaktadır. Kitap daha sonra Yunanca’ya çevrilmiş
ve Yunanistan’da da yayınlanmıştır. Bu çerçevede Asan’ın
Yunan ve yabancı basına verdiği röportajlarda yazarın
ağzından öne çıkarttığı iddialar özetle şöyleydi.”Bugün
Trabzon bölgesinde 60 köyde ve özelikle Of bölgesinde
hala eski Yunan diyalekti ile konuşan insanlar vardır ve
bunların sayısı 300.000’dir”(21) Bu da Asan’ın Pontos
Kültüründen kastının Yunan tarafının Pontos Kültüründen
kastı ile aynı olduğu savımızı doğrulamaktadır. Yazar,
bir televizyon programında da açıkladığı gibi, bu
rakamları hiçbir araştırmaya dayandırmadan kendi
tahminine göre hesaplamıştır. Fakat rakam, Andrews’in
kullandığı nüfus verileri ile çelişmektedir. Bu
rakamların bölgede bir etnik grup yaratmaya yönelik
iddialara temel teşkil etmesi amacıyla Türkiyeli bir
yazarın ağzından sunulduğu şüphesizdir. Nitekim Asan’la
yapılan röportaj ve verdiği rakamlar Yunanistan kaynaklı
birtakım çevrelerin çabalarıyla The Herald Trubine’de
bile yayınlandı.
Tesadüf bu ya 1993 ve 1994 yılında Abdi İpekçi ödülünü
verenler hem Türk ve hem de Yunan tarafında Pontosla
ilgilenen ve bu konuda aktif çalışmalar yapan iki kişi
bulmuş ve bunları Türk ve Yunan kamuoyuna sunmuştu. Ödül
sahibi kişilerden Türkiye’de şüpheli bir örgütlenme
içinde olan, Andreadis Türk-Yunan Dostluk ödülü sahibi
kişi olarak tanıtılırken, Asan da Türkiyeli Hellen
olarak, Yunanistan tarafından kucaklanmış, onun ağzından
yapılan röportajlar Yunan ve batı kamuoyuna
sunulmuş,Türk tarafında huzursuzluk yaratılırken
Yunanistan’da kültür ve kimlik konusunda büyük
problemleri olan Doğu Karadeniz Bölgesinden 1923 yılında
göçmüş olanlar arasında yeni heyecan fırtınaları
estirilmiştir. Türkiye’de kitap yazmak ve imzalamaktan
başka etkinliği olmayan Asan Yunanistan seyahatlerinde
Yunan Faşistlerinin Karadeniz bölgesinden göçen Rumlar
üzerinde oynadığı oyunlara kol verip horonlar
oynamıştır.
Bu tarz faaliyetleri açıklamak için Abdi İpekçi Ödülü
örneğinin yeterli olduğunu düşünüyorum.Örnekleri
çoğaltıp bunlara Yunanistan’ın tahsis ettiği gemiye
Ortodoks Patriğiyle birlikte binip Karadeniz’de dolaşan
ve Pontos Kongresini toplayanları da ekleyerek sözü
uzatmak niyetinde değilim ama bu faaliyetlerin belli bir
amacı vardı ve bu büyük ihtimalle Türk-Yunan Dostluğunu
geliştirmek değildi.
Doğu Karadeniz Bölgesine yönelik faaliyetleri doğru
değerlendirebilmek için dikkatten kaçırılmaması gereken
bir boyut daha vardır. Bunlar Almanya ve Fransa’nın
Kafkasya üzerindeki hedefleri ve Yunanistan’ın
Türkiye’nin doğusunda Ermenistan ve İran’la birlikte
yaptığı anlaşmalardır.Bu çerçevede güncel olan gelişme
ise Trabzon Limanının özelleştirilmesinde yatan
oyunlardır.Yunanistan İran’la yaptığı anlaşmada
İstanbul’daki Ortodoks Patriğini de taraf olarak imza
attırdığına göre siz buna Patrikhaneyi de ilave
edebilirsiniz.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız Postmodern Pontosculuk
faaliyetlerinin hedefi olan Karadeniz bölgesi, ekonomik
olarak sahipsiz bir vaziyettedir.Karadeniz Bölgesinde
sanayi,nakliyecilik, hayvancılık,meyvecilik çökmüş,
sahile yakın kesimlerde ise sadece fındık, çay ve tütün
yetiştirilmekte bu ürünler de düşük bedellerle ve bir
seneye varan ödeme programlarıyla işlem
görmektedir.Uygulanan ekonomik politikalar sayesinde
köylü sefalet içinde yaşamaya mahkum edilmiştir.Ülkeyi
kasıp kavuran ekonomik kriz sanayiyi vurmuş. Özellikle
gençlerin çoğu işsiz.Geçmişte sorunlarını göç ederek
çözmeye çalışan bölge halkı ekonomik kriz nedeniyle bu
imkanı da yitirmiştir.Boşalmış köylerde yaşamak zorunda
kalanların birçoğu kış aylarını geçirebilmek için kasaba
merkezlerine inmek zorundalar. Dağlar gibi biriken
sorunları çözmek için hiçbir ciddi çaba sarf
edilmemektedir. Oysa bölge ekonomiye kazandırılacak
birçok zenginliğe sahip.Küçük bir örnek verelim; Bölgede
eskiden bolca bulunan kestane ormanları, bölge evlerinin
yapımında olduğu gibi, Osmanlı donanması ve deniz
nakliyat araçlarının inşasında da
kullanılmaktaydı.Ormanların devletleştirilmesinden sonra
yok olan kestane ormanlarından kerestesi üretimi de yok
denecek seviyelere inmiştir. Son yıllarda artan ahşap
yat ve tekne yapımı için kereste ihtiyacı ise ithalat
yoluyla karşılanmaktadır.Küçük bir mevzuat değişikliği
ile kestane ağacı, meyve ağacı kapsamına alınır ve
boşalan köy arazilerinde özel kestane ormanları
kurulmasına izin verilirse bölge ve ülke ekonomisine çok
büyük katkılar sağlayacak bir ürün kazanılmış olur.
Geçmişte hayvancılık ve meyvecilik önemli bir geçim
kaynağı idi.Hayvancılık öldürülmüş, bir zamanlar her
yerde aranan Trabzon tereyağının ünü bilinmektedir ama
“Trabzon Tereyağı” etiketiyle Hollanda’dan ithal edilen
yağlar piyasaya sürülmektedir. Daha 25 yıl öncesine
kadar bölgede 32 çeşit armut, 18 çeşit elma, 11 çeşit
erik ve narenciye türleri yetişmekteydi. Hepsi de
yöredeki iklim şartlarına uygun olan ve hastalıklara
dayanıklı türlere dayanan meyvecilik ,Tarım Bakanlığının
geçmiş yıllarda dağıttığı yabancı menşeli fidanların
bölge iklimine uygun olmaması ve geleneksel meyveciliğin
geliştirilip, modern depolama, ambalajlama ve pazarlama
organizasyonları ile ulusal ekonomiye açılmaması nedeni
ile yok olmuştur. Bu gün bölgede neredeyse yok olan
meyvecilik, Osmanlı döneminde özellikle Rusya’ya yapılan
ihracatta önemli bir yer tutmaktaydı.
IMF uygulamaları çerçevesinde bölgedeki tütün üretimine
de önemli bir darbe vurulmuştur. Bölgede özel
ormancılık, hayvancılık ve meyvecilik bir master planla
canlandırılabilir, bölge ekonomisine istihdam sağlayacak
sağlıklı alternatif kaynaklar kazandırılabilir.Böylesi
zenginliklerimiz değerlendirilmek için beklerken halkın
sefalet çekmesini kabul etmek mümkün değil.
Bölgede ekonomik sorunları ağırlaştıran bir çok doğal
felaket de yaşanmaktadır. Coğrafi yapı ve aşırı yağışlar
sonucu su taşkınları ve toprak kaymaları olmaktadır.
Çoğu kez ağır maddi kayıplarla atlatılan bu doğal
afetler yüzünden zaman zaman ölümler de olmaktadır. 1998
yılında Beşköy beldesi 47 ölümle sonuçlanan bir afetle
tamamen ortadan kalkmıştı.Bu felaketin hemen ertesinde,
bu konularda etkin çalışmaları olan bir Yunan elçilik
görevlisi beldeye gelerek halkla yakın temasa geçti.
Yunanistan’ın kendilerine yardım etmeye ve yaralarını
sarmaya hazır olduğunu söyledi. Tabii Türkiye
Cumhuriyetinden de başta Cumhurbaşkanı olmak üzere
birçok yetkili ve politikacı da bölgeyi ziyaret etti ama
rüzgar gibi gelip geçtiler. Aradan geçen 4 yıla rağmen
bu beldenin hiçbir sorunu çözülmemiş,bölge Bakanlar
Kurulu tarafından afet kararnamesi kapsamına bile
alınmamıştır.Bazı gençlerin sağlanan imkanlarla eğitim
ve iş için Yunanistan’a gittiği bu belde insanı,
karşılaştığı felaketin yaralarını saramazken, sorunlar
altında ezilmekte ve istismara açık bir durumda yaşamını
devam ettirmeye çalışmaktadır. Bölgedeki ekonomik
durumun bu tür faaliyetler için uygun şartlar içinde
olması Postmodern Pontosculuk faaliyetleri karşısında
Türkiye’nin zayıf karnını oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, Postmodern Pontosculuk olarak
tanımladığımız bu organize hareketlerin bir yönünün,
geçmişte yaşananlardan dolayı Türkiye’yi Dünya kamuoyu
önünde soykırım iddiaları ile suçlu duruma düşürüp,
tazminat ödemeye mahkum ettirmek olduğunu
biliyoruz.Diğer yönü de Karadeniz Bölgesinden
Yunanistan’a göçenlerin bu gün bile çözemedikleri kültür
ve kimlik sorunlarının üstünü örtebilmek. Bildiğimiz
gibi, son yıllarda Rusya’dan göçenlerle birlikte,
Karadeniz göçmenlerinin sayısı Yunanistan nüfusu içinde
önemli bir miktara ulaştı. Çözülemeyen sorunlardan
dolayı Yunanistan’daki ulus devlete yönelebilecek
tepkileri bu tür organizasyonlarla Türkiye üzerine
çevirerek, onları aşırı milliyetçi bir baskı altında
tutmak Yunanistan’ın izlediği politikaların ana
çizgisini oluşturmaktadır. Postmodern Pontosculuk
faaliyetlerinin üçüncü hedefinin de bölgede yeni bir
etnik grup oluşturmaya yönelik olduğunu söylemek için
kahin olmak gerekmez.Yunan tarafının ‘bölge ile kültürel
bağlarımız var’ iddiası ve bu iddiayı özellikle Türk
tarafında olan kişilerle dile getirmeye çalışması olayın
sistematik , orta ve uzun vadeli hedefleri olan bir
faaliyet olduğunu göstermektedir. Konu bu çerçevede
değerlendirilirse tedbir için de ilk adım atılmış olur.
(1)
Akdes Nimet Kurat.Türkiye ve Rusya XVIII Yüzyıl Sonundan
Kurtuluş Savaşına Kadar Türk-Rus İlişkileri (1798-1919)
1970 Ankara s. VII.
(2)Miralay A.Süleyman.Pontos Davasından:Rusların 1810’da
Trabzon’a Bir Baskını. Askeri Mecmua. Sayı 45-48 (1339)
s.24-28.
(3)Mehmet Bilgin Sürmene Tarihi.İstanbul 1990 s. 328.
(4)Age s 330.
(5)Mehmet Bilgin.Doğu Karadeniz Tarih Kültür İnsan.Serander
Yayınevi Trabzon 2000.
(6)Neal Ascherson.Karadeniz.Çev.Kudret Emiroğlu.İstanbul
2001 s.336 .
(7) Age s.336.
(8) Mesut Çapa.Pontus Meselesi.Trabzon 2001 s 32-33.
(9)Stefanos Yerasimos.Milliyetler ve Sınırlar
Balkanlar,Kafkasya ve Orta-Doğu 2.bs İstanbul 1995 s
388.
(10) Çapa .Age s 40-41.
(11) Bu merkezlerde birisi Küçük Asya Araştırmaları
Merkezi( Centre d’Etudes d’Asie Mineure,Kydathineon 11
,105 58 Athen/Greece) diğeri ise Pontos Araştırmaları
Komitesidir(Epitropi Pontiakon Meleton ,Agnoston
Martyron 73, 171 23 Nea Symrne-Athen/Greece)
adresindedir.
(12) Yunanistan da bu konuda kurulan enstitülerin
başında Küçük Asya Araştırma Merkezi gelmektedir. Küçük
Asya Araştırma Merkezi tarafından yukarıda anlattığımız
şekilde hazırlanan ve sözlü tarih çalışmalarına dayanan
ve Türkçe’ye çevrilen kitaplara bir örnek vermek
gerekirse .Küçük Asya Araştırmaları Merkezi.Göç.Türkçe
Basımı Derleyen Herkül Milas ,Yunanca’dan Çeviren: Damla
Demirözü 2.bs İletişim Yayınları İstanbul 2002.
(13) Peter Alford Andrews – Rüdiger Benninghaus.Ethnic
Groups in the Republic of Turkey.Wiesbaden 1989.
(14) P.Alford Andrews. Türkiye’de Etnik Gruplar .Çev.Mustafa
Küpüşoğlu. Ant Tümzamanlar Yayımcılık İstanbul 1992.
(15) Ali Tayyar Önder.Türkiye’nin Etnik Yapısı
Halkımızın Kökenleri ve Gerçekleri. 4.bs İstanbul 2002.
(16) Ethem Yıldız-Muammer Ak.Doğu Karadeniz’de Kültürel
Kimlik(Çaykara ve Tonya Örneklemeleri).Çatı Kitapları
İstanbul 2002.
(17) Yorgo Andreadis.Tamama Pontus’un Yitik Kızı.Çev.Ragıp
Zarakolu.Belge Uluslsrarası Yayıncılık İstanbul 1993.
(18) Yorgo Andreadis.Tolika “Bacikam Al Beni” Çev.Tanju
İzbek Belge Uluslararası Yayıncılık İstanbul 1999.
(19) Age s 67-68.
(20) Ömer Asan.Pontos Kültürü.Belge Yayınları İstanbul
1996.
(21) http://www.hellas.org/asia _minor/omerasan.htm
Hellenic Nationalist Page
kaynak:www.karadenizim.net |