|
Osmanlı döneminde hac yolunu korumak üzere Suriye’ye
yerleştirilen Türkler, bugün ana dillerini unutmak
üzere. Şam, Humus, Lazkiye ve Halep’te kenar mahallelere
yerleşen Türkmenler hem ekonomik hem de kültürel
bakımdan zayıflar. Bilek gücüyle çalışıyor ve önemli
mevkilere gelemiyorlar. En büyük üzüntüleri Türkiye’nin
onları unutması. “Türkiye neden kültür merkezleri
açmıyor?” diyen de var, “Bizden vize istemeyin.” diyen
de…

(Türkmen Mahallesi Hülluk'ta üç kuşak bir arada yaşayan
Küçük ailesi)
Adı Türkiye. Suriye’de yaşayan 1,5 milyon Türkmen’den
biri. Ülkenin kuzeyindeki Humus’un merkez köylerinden
Kızhıl’da yaşıyor. Ona “Türkiye” adını veren babası
oğluna da “Türkî” demiş. Şimdi 70’li yaşlarını süren ve
tek kelime Türkçe bilmeyen bu kadın, Kızhıl’ın geniş
avlularından birinde akşam serinliğiyle büyüyen halkaya
dâhil oluyor. Komşular, akrabalar, arkadaşlar, üç-beş
kelime Türkçe konuşanlar ya da Türkiye Türkçesi neye
benziyor bilmek isteyenler; İstanbul’dan gelmiş
konuklara dikkat kesiliyor. Sohbet yarı Arapça yarı
Türkçe, devrik cümlelerle kırık dökük ilerliyor. Arada
kapı açılıyor, “biraz Türkçe bilen” biri daha kendini
sınamak üzere meclise katılıyor. Hiç konuşamayanlar,
gülüşmeler eşliğinde bir odaya kapatılıyor. Evin oğlu
Abdülaziz, yüzünde muzip bir gülümseme, elinde anahtarla
çıkageliyor: “Türkçe öğrenene kadar odada kalacak.” Bu
köy evinde toplanan kalabalık, hayat biçimleri,
ilgileri, merakları, sorunları ve ‘iki adım’ uzaklıktaki
Türkiye’ye ilişkin görüşleriyle yüzlerce yıldır
Suriye’de yaşayan Türklerin bir numunesi aslında… Ancak,
şehirden şehire hatta köyden köye, Türkiye sınırından
uzaklığa, Hatay, Adana, Antep’teki akrabaları ziyaret
sıklığına, Araplarla içli dışlı olmaya ve eğitime bağlı
ufak değişiklikler yok değil.

(Sem Ali
köyünden Nufa, yörede Türklerin giyindiği başlığıyla)
Bugün Suriye’de yaşayan Türkmenlere ilişkin net bir
rakam yok. Onlara kalırsa nüfusları dört milyonu
buluyor; ancak Türkiye kaynakları taş çatlasa 1,5 milyon
Türkmen’den söz ediyor. En doğru bilgi Suriye’nin
elinde; çünkü nüfus cüzdanlarında Arap vatandaşı
görünenlerin gerçek kimlikleri kayıt altında. Suriye
Türkmenlerinin en büyük sorunu ana dillerini unutuyor
olmaları. Özellikle Hama ve Humus’un iç kısımlarında
esenliği Araplar gibi yaşamakta bulanlar, çocuklarına
Türkçe öğretmekten ısrarla uzak duruyor. Türkmen olmak
iyi bir gelecek vaat etmiyor onlara. Şimdilik,
kimliklerini reddetmiyorlar; ancak yakın bir gelecekte
kim olduklarını unutacaklar. Humuslu “Türkiye” ninenin
tek kelime Türkçe bilmemesi belki de buna en güzel
örnek.
Humus’ta ilk durağımız 550 yıllık olduğu söylenen Kızhıl
Köyü. Şehir merkezine on dakika uzaklıktaki köyde Türkçe
unutulmuş; ama hatırlı bir dost gibi. Gündelik hayatta
Arapça’yı tercih eden Humus Türkmenlerinin ortak görüşü
şu: “Türkçe’nin bize hiçbir faydası yok.” Okulda,
sokakta, resmî dairelerde bir geçerliliği olmayan ana
dilleri, yıllar içinde gözden düşmüş. Fakat Türkçe
sorulara cevap verebilmek için sarf ettikleri çaba
görülmeye değer. Gençlerin dağarcıklarındaki kelime
sayısı üçü-beşi geçmiyor, yine ne varsa yaşlılarda var.
Türkiye’den gelen misafirlerini “Nasılsın, keyflisin
inşallah” diye karşılıyor ve kimi vakit “Senin dilin pek
ağır, bizimki hafif” diye yakınarak kimi zaman da “Şimdi
sen ağnıyon mu beni?” diye şüpheye düşerek sohbete devam
ediyorlar.

(Şehir merkezinde aile apartmanında yaşayan Türkmenler
köydekilere kıyasla daha az Türkçe biliyor)
Osmanlı çekildi, biz kaldık burada
Köyün tarihi ve uzun yıllar önceye dayanan göç
serüvenleriyle ilgili pek az şey biliyorlar. Abdülkerim
dede, dillerinin ve giyimlerinin Türkiye’ye ne kadar
benzediğiyle ilgileniyor daha çok. Türk kanallarında
haber okuyan spikerleri çok hızlı konuşmakla itham etse
de teselliyi çabuk buluyor: “Siz, çok yabancı kelime
karıştırmışsınız canım. Bizim dilimiz daha temiz. Hakiki
Türkçe’yi biz konuşuyoruz aslında.” Giyim meselesine
gelince; Türkmen erkekler tıpkı Araplar gibi beyaz uzun
elbiseleri, kadınlar ise siyah ince kumaştan dikilmiş
‘abaye’leri tercih ediyor.
Kızhıl Köyü adını, orada medfun Osmanlı emiri Sinan
Kızhıl’dan almış. Kabrin yakınlarında Yavuz Sultan Selim
zamanından kalma Osmanlı altınları bulan öğretmen
Muhammed Genco, Suriye topraklarına nasıl
yerleştiklerini, devrik cümlelerle anlatıyor: “Biz
Türküz, dedem aynı sizin gibi söylerdi. Osmanlı getirdi
bizi Türkiye’den buraya, koydu ceyş (ordu). Ecnebiler
içeri girmesin diye. Dedelerimiz kovaladı onları. Sonra
biz burada kaldık işte, Arapların arasında.” Bu göç
hikâyesine, küçük bir ekleme yapmak gerekiyor. Osmanlı
döneminde hac yolunun emniyete alınması için
yerleştirilen Anadolu Türkleri, bölgelerinde isyan eden,
devlete problem olan güçlü ailelerden seçilmişti. Yeni
yurtlarında bir kabile asabiyeti gösteremedikleri için
uyum içinde yaşamışlar ve kendilerine verilen görevi
hakkıyla yerine getirmişlerdi.

(Türkiye sınırına 3 km. uzaklıktaki Karaköprü köyünde
yaşlılar hâlâ Osmanlıca okuyor)
Köyde çocuklara sıklıkla verilen “Osman” isminin
arkasında Osmanlı sevgisi var; ancak, gençlerin kafası
biraz karışık. Tarih kitaplarında Osmanlı’yı ‘sömürgeci’
diye tanıtan bölümler, aralarında Türkmenlerin de
bulunduğu bir nesli Osmanlı düşmanı olarak yetiştirmiş.
Suriye’nin hatayı düzeltmeye yönelik girişimi ise henüz
çok yeni. Eylül ayı sonunda Şam’da yapılan “Osmanlı
Belgelerinde Bilâd-ı Şam” isimli uluslararası kongrede
Suriye, Osmanlı tarihini, Türkiye’ye danışıp yazacakları
haberini verdi.
Bu karar sevindirici; ama Kızhıl Köyü’nde öğretmenlik
yapan Türkmen Neda Bekir’in gerçeği anlaması biraz zaman
alacak: “Biz, Osmanlının Arapları Türkçe konuşmaya
zorladığını ve Arapçayı yasakladığını okuduk. Arapların
mazlum olduğunu düşünüyorum. Kitaplar böyle yazıyor ve
bana göre başka bir gerçek yok.” Anne Arap, baba, ana
dilini neredeyse unutmuş bir Türkmen olunca Neda’nın
Türkçe’yi öğrenmesi mümkün olmamış. Humus’a bağlı Sem
Ali ve Kal’a köyleri de Kızhıl’dan çok farklı değil.
Türkçe konuşmaya utanan kadınlar, “Sizin diliniz ağır,
bizimki hafif” kıyaslamaları ve candan karşılamalara
rağmen gözlerde belli belirsiz gezinen şüphe ve
tedirginlik…

(Hülluk
Mahallesinde Türkmen çocuklar -Halep)
Kimi yerlerde kimlik sormaya ve ufak bir sorgulamaya
kadar varabiliyor bu güven sorunu. Kal’a Köyü’nün
öğretmeni Cevher Barak, ilk gün heyecanla karşıladığı
konuklarına ikinci gün temkinli yaklaşıyor. Güvenmek
için fazla nazlanmıyor ama. Kimliği ve tarihi hakkında
konuşma ihtiyacı ağır basıyor olmalı ki, “Biz bilmezik,
hardan geldik. Türkiye’den mi, Rusya’dan mı,
Türkmenistan’dan mı? Siz bizim tarihimizi bilir misiniz?
Büyüklerimiz denizden geldiğimizi söyledi. Çok rivayet
var; ama...” diyor. Barak’ın kafası karışmış görünüyor;
ama tarih, ‘deniz yoluyla’ geldiklerini söyleyen
büyükleri doğruluyor. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşının
kaybedilmesinden sonra Ermenilere toprak açmak için
harekete geçen Rusya’nın özellikle Kafkasya’daki
Türkmenleri tehcir ettiği ve onların bir kısmının
Suriye’ye bir kısmının da Bekaa Vadisi’ne yerleştiği
biliniyor.
Biz bin yıldır buradayız
Yörenin büyük Türkmen köylerinden Tıllıf’ta da,
güvensizlikle içtenlik yan yana. Diğer Türkmen
köylerinden uzakta, bir nehrin kıyısına kurulan ‘Küçük
Şam’ lakaplı Tıllıf’ın ‘içtenlikli’ yüzü; demirci Ğanim
ve karısı Fediye. Yetim dedesine yakıştırılan ‘acıoğlan’
lakabını soyadı olarak taşıyan Ğanim, ‘Nereden
geldiniz?’ sorusunu diğerleri gibi cevaplıyor: “Burada
kimse bilmez nereden geldiğini.” Suriye Kürtlerinin
yabancılarla evlenmeme prensibini hatırlatan Ğanim,
biraz karamsar; “Biz çok karıştık, 50 yıl sonra bu
topraklarda Türkçe konuşan kalmayacak.”

(Türkmenler için 4 çocuk bile soyun kuruyacağı
endişesine yol açıyor-Halep)
Humus’ta öğretmen adaylarına pedagoji dersi veren
Abdullah Hacuk göç serüvenlerini, tarih fakültesinin son
sınıfında okutulan ‘Selçuklular’ adlı kitaptan öğrenmiş.
Kitaba göre, Türkmenlerin Suriye serüveni bin yıl önce
Selçuklular dönemiyle başlıyor. Türklerin bölgeye
yerleşmeleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin Gazneliler’le
yaptığı Dandanakan Savaşı sonrasına rastlıyor. 1063
yılından itibaren, özellikle Halep, Lazkiye ve Asi
Irmağı boyunca Hama, Humus ve Şam bölgesine yerleşen
Selçuklular şimdiki Türkmenlerin atası. 11. yüzyılda
keşfedilen bu bereketli topraklar Osmanlı’nın çöküşüne
kadar Türklere vatan oluyor. Sultan 1. Selim’in, 1516
yılında Mercidabık’ta Memlukluları yenerek bugünkü
Suriye topraklarını Osmanlılara bağladığını ve Türkmen
köylerini, hac yolunu koruyacak biçimde yerleştirdiğini
hatırlatan Hacuk, “Bizim soyadımız da belki oradan
geliyordur. Hacuk soyadı, Hacyükü’nün zamanla değişime
uğramış hali.” diyor.
Abdullah Hacuk’un hac yolunu koruması gerekmiyor bugün;
ancak, karayoluyla hacca giden Türkleri evinde misafir
ederek dedelerinden miras görevi sürdürüyor. “Halid bin
Velid türbesinin yanında, arabada yatan bir Türk aileyi
misafir ettik. Döndükten sonra bir mektup gönderdiler.
Balıkesir’in Sındırgı İlçesi’nde ‘Hacyükü’ isimli iki
köy varmış. Ama gidip göremedik.” diyor.

(Şapka devriminden kaçan Hataylı Türkler Kasiyun Dağı
eteklerine yerleşmişler-ŞAM)
Türkiye’de kaybolmuş akrabaları veya köyleri aramak için
yollara düşmek, sadece Hacuk’un değil, çoğu Suriyeli
Türkün hayâlini süslüyor. Kimi zaman da yanlış
anlamaların oluşturduğu heyecan dalgası, Türkiye’den
gelen bir konuğun beyanıyla hayâl kırıklığına dönüşüyor.
Mesela, Kızhıl Köyü’ndeki Bekir ailesi, İstanbul’daki
Bakırköy’ün, Bekirköy’le bir ilgisi olmadığını anlayınca
epey üzülmüş.
Abdullah Hacuk’un bir dolu isteği var Türkiye’den.
Balkanlar ve Ortadoğu’daki bütün Osmanlı yadigârları
gibi o da, önünde yol açan bir ‘baba’ya ihtiyaç duyuyor;
“Türkiye bize kimlik vermiyor, tamam. Biz burada kalak
ve Türkmen dilini yaşatak, çok iyi; lâkin en azından
gençlerimizi okutun. Humus’ta Fransa ve İngiltere’nin
kültür merkezleri var. Türkiye’nin neden yok?
Türkmenistan biraz yol açtı bize; ama yetmez. Ben bir
vakıt zannettim ki, Türkiye hepimizi yığacak böyük bir
millet olacağız. Bir lugat bir dil söylerik ne de olsa…”
Hacuk’un Türkçe’si Humus Türkmenlerinde rastladığımız en
iyi Türkçe; ancak o daha ötesini düşlüyor; “Türkiye’de
biraz kalsam, dilimi düzeltsem, sonra Türkmenlere Türkçe
öğretsem.” Dil konusundaki hassasiyetine rağmen,
çocuklarına Türkçe öğretmek istemeyen anne-babalara hak
veriyor. “Uşaklarım Türkçe bilmez; çünkü eşim Arap. Dili
ana öğretir. Ben çok istedim; uşaklarım gider,
Türkiye’de okur, oradan gelin getirirler. Böylece hem
kendileri hem de uşakları Türkçe öğrenir; ama olmadı.”

(Musa
Muhammed bütün Türkmenler gibi Türk kanalları
izliyor-Halep)
Halep’te kunduracı Türkmenler
Şam’dan Halep’e kalkan otobüste, onlarla aynı dili
konuştuğunuz için neredeyse ‘akraba’lık ilân edecek
üç-beş yolcu her zaman vardır. Bilete fazla para
vermemeniz için uyarır, nereden gelip nereye gittiğinizi
sorar, mola yerinde çay ısmarlamak ister ve nihayet
Halep’e vardığınızda, “Anam, bacılarım güzel Türkçe
konuşur. Bize buyurun.” derler. Şam’da bir kunduracıda
çalışan ve hafta sonları ailesini ziyaret eden Ahmed
Küçük onlardan biri. Halep’in meşhur Türkmen mahallesi
‘Hülluk’ta, gelinler ve damatlar için açılmış her yeni
yatak odasıyla büyüyen bir apartmanda yaşıyor. Ne
kendileri ne de misafirleri için oturma odaları var;
yazları hep birlikte terasta oturuyor, misafir
geldiğinde odalarından fedakârlık yapıp geceyi terasta
geçiriyorlar.
Evin reisi, sekiz çocuğun babası Abdurrahman Küçük,
mahalle camiinin hem imamı hem müezzini. Anadolu’da
kullanılan kelimeler onun da dilinde. “200 senedir
buradayız. Türkiye’den geldik.” Ahmed’in küçük kardeşi
Velid; “Burada gençler pek okumaz, bileğimiz işlemezse
aç kalırız.” diyor. O da ağabeyi ve diğer Halepli
Türkmenler gibi kunduracılık yapıyor. Aşağı ve yukarı
olmak üzere ikiye ayrılan Hülluk Mahallesi’nde her evden
en az iki kişi ayakkabı üretiyor.

(Türkmenler Türk milli takımını yakından takip ediyor-Lazkiye)
Biz hep gelmenizi bekliyorduk
Kimi kunduracılar, küçük, loş atölyelerden çıkan
ürünlerin iç ve dış piyasada rağbet görmesiyle
markalaşma çabasına girmişler. Zekeriya Oun, adının baş
harfi ve soyadını kullandığı ‘Zoun’ marka kışlık botları
gösteriyor. Modeller, Türkiye fuarlarından geliyor.
Senede bir iki defa Antalya ve İstanbul’a uğruyor,
yenilikleri takip ediyorlar. 40 yıldır Halep’te yaşayan
Zekeriya Usta’nın ailesi, Türkmenlerin, kunduracılığı ve
terziliği kimseye kaptırmadığının tipik örneği; altı
erkek kardeş kunduracı, bir kız kardeş terzi. Üstüne
üstlük, ustanın iki oğlu da kundura işinde çalışıyor.
Kunduracılığı Ermenilerden öğrenen Türkmenler, fabrikayı
andıran Hülluk Mahallesi’nden en fazla Rusya’ya ayakkabı
gönderiyor; ama el emeği ve malzeme o kadar ucuz ki,
çifti 2 dolardan satılan ayakkabı, üreticilerine
mütevazı bir hayat vadedebiliyor ancak. Üstelik piyasa
sadece altı ay hareketli olduğu için senenin yarısını
hazır para yiyerek ya da sağda solda ufak işler
kovalayarak geçirmek zorundalar. Babası, amcası, amca
‘uşakları’ ve erkek kardeşiyle kundura işinde çalışan
Mehmet Bayram, “Türkiye’nin asgari ücreti, buranın en
güzel maaşı. O parayla burada paşalar gibi geçiniriz.”
diyor. O da, ‘birlikte yaşa, birlikte tüket’ prensibini
benimsemiş diğer Türkmenler gibi, sekiz ay önce
evlendiği eşini, kız ve erkek kardeşlerin oturduğu
kalabalık aile apartmanına getirmiş.

(Türkmen
çocuklar-Lazkiye)
Humus’tan sonra, Halep, Türkiye’nin sınır ötesinde
yaşayan bir şehri gibi. Evlerde ve sokakta Türkçe
konuşuluyor, düğünlerde Türk oyun havalarıyla halay
çekiliyor ve Türkiye ziyaretleri aksatılmıyor. Kilit
şehirler, Antep ve Kilis… Hemen her ailenin buralarda
bir köyü ve yakın akrabaları var. İki ülkeyi ve yakın
akrabaları birbirinden ayıran baş suçlu ise sınıra
döşenen mayın. Hafız Esad’ın devlet başkanı olduğu
1970’e kadar bir taraftan diğerine rahatlıkla geçen
Türkmenler’e ait hemen her hikâye, “Mayın döşenince
bizimkiler bu tarafta kalmış.” cümlesiyle şekilleniyor.
Bu tarih, o ana kadar Türkiye’den kopmayacaklarını
düşünen Suriye Türkleri için ilişkilerle birlikte umudun
da kesildiği tarih. Şimdi, düğün, cenaze, hasta
ziyareti, alışveriş ve bayram görüşmeleri için
geçtikleri sınırda Türk askerinin muamelesinden çok
hoşnutlar. Bayram ailesinin kadınları “Sizin askerler,
bayram izdihamında hanımlara çok nazik davranıyor.”
diyor.
Humus Türkmenleri’nin ‘Türkçe ne işimize yarayacak ki’
düşüncesi, gündelik hayatta sanki ellerinden başka
türlüsü gelmezmiş gibi Türkçe konuşan Halepliler
nezdinde hiç muteber değil. Onların akıcı Türkçesine
şaşırmak, bir Maraşlı ya da Manisalıya ‘Birader,
Türkçe’yi nasıl öğrendin?’ diye sormak kadar anlamsız
olur. Halepli Musa Muhammed, “Dilimizin Türkiye
Türkçesine yakın olduğunu söylerseniz haksızlık etmiş
olursunuz.” diyor. “Yakın değil aynısı. Biz Halep’te saf
Türkçe konuşuruz, ekmeğe ekmek, suya su deriz.” Bir daha
dönmemiş

(Akademisyen Abdullah Hacuk Türkçe metin bulmakta
zorlanıyor)
Kilis’in Alimantar Köyü’nden kalkıp Halep’te evlenen
dedeleri sınıra mayın döşenince köyüne dönmemiş; ama
Türkiye’ye rahatça girip çıktığı günlerin geri döneceği
ümidini hep saklı tutmuş. Bir de şapkanın Suriye’deki
köyüne kadar gelmesini beklemiş. Şapka takarsa, yeniden
Türkiyeli olacağını zannediyormuş. Torun Musa’ya göre,
‘dedesi iyi ki Halep’e yerleşmiş ve dönmeyi düşünmemiş.’
Bundan sonra da dönülmemeli. Vaktiyle Osmanlı Devleti
sınırları içinde yer alan bir şehirde yaşıyorlar ne de
olsa.
“Dönelim de, Türkiye devletinin sınırlarını küçültelim
mi yani.” diyor Musa, “Biz soydaşlarıyız Türkiye’nin.
Ankara’daki Türkler nasılsa biz de öyleyiz. İstersek
gelir yerleşiriz oraya; ama burada yaşayalım. Sadece
bizim için bir kolaylık olmalı.” Suriye Türkleri için
‘kolaylık’, Türkiye’ye giriş çıkışların rahat olması.
Vize alırken problem çıkarmasınlar diyen de var, bizden
hiç vize alınmasın diyen de… Bu taleplerin ve küçük
sitemlerin arkasında, Türkiye’ye naz yapabilecekleri
inancı var. “Biz burada oturup diyoruz ki, Türkiye bizim
nüfusumuzu bilir, kaç kişiyiz, kimiz, nereliyiz.” diyen
Musa Muhammed, zamanla hayal kırıklığına uğramış
görünüyor: “Öyle zannediyorduk yani.” Anadolu’dan çok
daha önce Türkleştiğine inanılan Kuzey Suriye’de
yoğunlaşan Türkmenlerin bütün azınlıklar gibi çoğalma
eğiliminde olduğu söylenebilir. Halep’te birbirleriyle
yarışırcasına çocuk doğuran kadınlar arasında dört çocuk
bile ‘soyun kuruyacağı’ endişesine yol açabiliyor.
Varlığını devam ettirmek isteyen Türkmenlerin ikinci
politikası ise, tamamıyla şehre yerleşseler bile
köylerdeki arazilerini Araplara satmayı reddetmeleri.

(Kızhıl'da
Türkmen kadını-Humus)
İstanbul ve Bursa’dan getirdiği kumaşları Halep’te satan
Abdülkerim Rihavi, aşağı Hülluk Mahallesi’nin varlıklı
isimlerinden. Günün modasına uygun, kaliteli kumaşlar,
sentetiğe mahkum Suriyeli kadınlar tarafından
kapışılıyor. Türkiye’ye gide-gele 15 pasaport dolduran
Rihavi, sadece para kazanmakla kalmamış, Suriye’de
yaşayanların kayıtsız kalmayı tercih ettiği ‘dünya
gerçeklerine’ ilişkin kafa yormayı öğrenmiş. “Suriye de
Müslüman, Türkiye de; ama aramıza sınır koymuşlar.
Avrupa’da herkes rahatça dolaşıyor.” diyen Rihavi, iki
ülke arasındaki olumlu gelişmeleri de “Şimdi iki ülke
gardaş gibi görükiy.” cümlesiyle özetliyor. Çocukken
ana-babasından Türkçe duyarak büyüyen ve kız kardeşleri
bugün bile Arapça konuşamayan Rihavi, bombayı sonra
patlatıyor; “Aslımız Arap bizim. Dedemin dedesi,
Suriye’den Türkiye’ye göç etmiş. Bizimkiler mayın
döşeninceye kadar bir orada bir burada gezmişler; ama
sonunda babam burada, emmilerim orada kalmış.” Rihavi
örneği, iki ülke arasındaki sınırın hiç de keskin
olmadığını gösteriyor. Mardin ve Urfa’daki köylerinde
ana dillerini konuşan Arapların akrabaları, Halep’te
Türkçe konuşuyor.

(Lazkiye
ile Antakya arasında günübirlik dolmuşlar çalışıyor-Lazkiye)
Türkiye sınırına yakın Halep köylerinde, Antep’ten yayın
yapan radyolar dinleniyor ve Türk televizyonları uydu
antenine ihtiyaç olmadan izlenebiliyor. Sınıra 3
kilometre uzaklıktaki Karaköprü’de askere gidene kadar
Arapça öğrenemeyen gençler var. Köyün yaşlılarından Hacı
Musa Kahya; “Biz iresmî Türkmenik. Türkmenin en koyusu
bizik.” diyor. Yaşlıların gözde dili hâlâ Osmanlıca.
Osmanlı’nın Suriye topraklarından çekilirken
kütüphanelerde bıraktığı kitapların çekirdek külahı
olarak değerlendirildiğini söyleyen Hasan Kahya, boş
vakitlerinde Osmanlıca ‘Aşkın Gözü’ kitabını
okuyadursun, gençler, Samanyolu TV ve Kanal 5’ten
öğrendikleri Türkçe okuma-yazmayı ilerletmeye kararlı.
17 yaşındaki Selva Kahya, Türkiye’ye yolu düşenlerden
kişisel gelişim uzmanı Oğuz Saygın’ın kitaplarını
istemiş. Arapça okumayı bilmiyor; ama Türkçesini kitap
okuyacak kadar ilerletmiş.
Golan’ın sürgün Türkleri
Türkiye sınırını ve sınırdaki Türk bayrağını görebilen
Karaköprülüler, iki devlete de hem uzak hem yakın
yaşıyor. Anadolu köylerinden bir köy sanki; ama Türkiye
onlardan ne kadar haberdar? Arap topraklarında; ama o
kültürden uzakta… Kendilerine has bir ‘mutluluk formülü’
üretmişler aslında; “Karnımız nerede doyarsa orası şirin
bize.” Kendilerinden vergi bile istemeyen devlete de çok
bağlılar.

(Misafir
olduğunuz evlerden yemek yemeden çıkamazsınız-Lazkiye)
Şam’da ‘Kadem-Asâli’ minibüsleri, yolcularını bir saat
sonunda, şehrin kıyısına, Türkmenlerin Filistinli
göçmenler ve Bedevilerle yaşadığı Kadem semtine
bırakıyor. 1967 Suriye-İsrail savaşında, İsrail
sınırındaki köylerinden sürülen Türkmenler, bu semti
artık ‘yurt’ bellemiş olsalar da akılları fikirleri,
şimdi Yahudilerin yaşadığı köylerinde. Hepsinin içinde
bir ümit, İsrail geri adım atarsa, Golan tepelerindeki
yeşil köylerine dönecekler. Yahudi yerleşimcilerin,
köylere taşınabilir evler kondurması da beklentilerini
güçlendiriyor. Sürgünde çocuk olanlar bugün yetişkin, o
günün gençleri torun torba sahibi. İşin doğrusu, aradan
geçen 38 yıla rağmen ‘sonradan gelme’ halini atamamışlar
üzerlerinden. Mahallenin yerlisi Arap komşularının
‘sürgün’ aşağılamalarına bir de onlarla birlikte sürülen
bedevilerden farklı olduklarını anlatma çabası eklenmiş.
Evde yaptığı yoğurtları küçük bakkalında satan Hayat
Bekirli, “Az uğraşmadık.” diyor, “Önce bizi bedevi
zannettiler. Baktılar ki, biz sac üzerinde katmer
pişiriyoruz, deri tuluk içinde tereyağı yapıyoruz.
Farklı olduğumuzu anladılar.” Düzgün bir Türkçeyle
konuşan Hayat’ı, en mutlu eden şey, Şam’da okuyan
Türkiyeli öğrencilerin, “Bibi, yemeği, aynı annem gibi
yaptın, aynı annem gibi konuştun.” gibi cümleler
kurması. “Kendimizi kopuk bir millet sanıyorduk.” diyor,
“Bir soyumuz var, aslımız var diye sevindik.” Orta
Anadolu’da kullanılan, ‘kırkım vakti, tokaç, bir çala,
böğür’ gibi kelimeleri kullanan Hayat, kendini
Türkiye’ye bağlayan sicimi sağlamlaştırmak ister gibi
sürekli anlatıyor, bir yandan da iki aylık bebekken
çıktığı ve hiç görmediği köyünün fotoğraflarını
gösteriyor. Geride bıraktığı çok şey var Golan
Türkmenlerinin. “İşte bak, tel var arkada, mayın var,
hiç geçemeyiz oraya. Biz kaçma kaçtık, ölüm kaçımı.
Kızların başına iş gelir diye, namustan kaçtık. Bak,
burada, sürgünden önce dikilen ağaçların meyvesini
yiyoruz.”

(Kızhıl
köyünün öğretmeni Muhammed Genco kazılarda çıkan Osmanlı
paralarını gösteriyor-Humus)
Kendini ‘konar kalkar Yörük’ şeklinde tanımlayan Hayat,
Kadem’in de her an ayaklarının altından kayacağını
düşünüyor; “Evlerimizin tapusu yok. Tarlaları saklı
saklı ev ettik oturuyoruz. Biz rahat değiliz aslında,
başka yere göçün derlerse göçeriz.” Hayat, endişeli
görünüyor; ama mahalleyi inşa ederken yaşadıkları
serüven, kolay pes etmeyeceklerinin ispatı gibi. Sürgün
sonrası toparlanma sürecinde kadınların rolü büyük.
Yerlilerin ucuza verdikleri tarlalarda kurulan iki-üç
katlı evlerin temelinde, kadınların dokuduğu kilimlerin
parası yatıyor. Hayat’ın annesi Ayşe, “Kilim dokumak
imdada yetişti, Araplar ip getirdi biz dokuduk.
Erkeklerin kazandığı yememize içmemize anca yetiyordu.”
diyor. O vakitler hemen her ev bir dokuma atölyesi gibi
çalışıyormuş; ama evler yapılıp, çocuklar
evlendirilince, tezgahlar bir kenara kaldırılmış. Fatma
Ahmed, kilimden para kazanmaya devam eden tek kadın.
Türkiye bizi çağıracak zannettim
Kadem’i kuranlardan biri Faysal Durmuş. Sürgünden sonra,
inşaat ustası babasıyla ördüğü evlere, akrabaları ve
köylüleri yerleşmiş. Bir işçi gibi duvar örse de
üniversitede matematik eğitimi almaktan geri durmayan
Durmuş, şimdi evinde özel dersler vererek geçindiriyor
ailesini; ama ders ücretleri Türkiye’ye kıyasla ucuz
olunca, eşinin ve kızının şeker kamışından sabun bezleri
dikmeye devam etmesi gerekiyor. Durmuş’un eşi Fatma,
Hatay Türklerinden. Şapka Devrimi sırasında, “Ben bu
şapkayı giymektense, denizde boğulurum daha iyi.” deyip
kendini Suriye’ye atan babası, aynı nedenle kaçan
Türklerin yanına, Şam’daki Kasiun Tepesi’ne yerleşmiş.
Fatma, annesini görmek için gittiği Hatay
ziyaretlerinde, Türkiye’ye yerleşme kararı alsa da,
dönüşte vazgeçiyor. Şam, yoksullara kucak açan bir
şehir, zenginlerin zekatı ve devletin yardımıyla gül
gibi geçinip gidiyorlar.

(Türkmenler geleneksel Türk misafirperverliğini hâlâ
yaşatıyor-Halep)
Bir düzen kurmak için geç kaldığını düşünenler gitme
arzusunu kolayca bastırabiliyor; ancak Türkiye’de
üniversite okuyan Türkmen gençlerin çoğu, Suriye’ye
dönmek istemiyor. Ankara’da tıp eğitimi alan Muhammed
Tab, yaz tatilini geçirmek için geldiği Kadem
Mahallesi’ne daha eleştirel gözle bakıyor artık;
“Buradaki halimize baksana. Millet sadece ekmek parası
için çalışıyor, ölümü bekleyerek yaşıyor.” Türk kökenli
olduğuna bakılmaksızın ‘yabancı’ damgası yemekten
yakınan Muhammed, okuldaki MHP’li gençlerle iyi
anlaşamıyor. Üstelik, okulun ilk gününde hocasının
isteğiyle çizdiği harita yüzünden neredeyse linç
ediliyormuş. “Haritayı, ilkokuldan beri nasıl çiziyorsam
öyle çizdim. Hatay, Suriye’de görünüyordu. Herkes
üzerime yürüyünce öğretmen beni dışarı çıkardı.”
Soyadının, ‘Türkiye Âşıklar Birliği’nin açılımı olduğunu
söyleyecek kadar Türkiye’yi seven Muhammed Tab, “Sizin
Türkmenlerle konuştuğunuzu duyunca, devletin bizimle
ilgili araştırma yaptığını, sayımızı tespit etmek
istediğini zannettim. Avrupa Birliği’nde nüfusun
kalabalık olması önemliymiş, Türkiye, bizi çağırır belki
diye ümitlendim.” diyor.
Kadem Mahallesi, Türkmenler için, ‘Colan’ ya da
‘Cevelan’ dedikleri Golan’ı ziyaret edebildikleri sürece
güzel. 80’li yıllarda, eski evlerinin ne durumda
olduğunu görmek için bölgeye gidenler, İsrail tarafında
kalan köylerinin bir benzerini sınırın bu tarafında, hem
de aynı isimle kurmuşlar. ‘Ayn Ayşa Cedid’ Köyü, sonuna
eklenen ‘cedid’ yani ‘yeni’ kelimesiyle, sadece ‘bir
köy’ olmanın çok ötesinde. Devletin verdiği taşlık
araziyi, ‘Burası yeşermez, boşuna uğraşmayın’
uyarılarına rağmen, üzüm bağları ve zeytin ağaçlarıyla
donatan Türkmenler için bu köy; azmin sembolü. İsrail
tarafında kalan eski Ayn Ayşa Köyü’nden 13 yaşında
sürülüp Kadem Mahallesi’ne yerleşen Ceyş Musa, 18 yıl
önce ikinci defa göçerek, yeni Ayn Ayşa Köyü’nü kurmuş.
Gerekçesi çok anlaşılır; “Memleketimizin kokusu geliyor
burnumuza.” 100 haneli köyün camisinde hem müezzin hem
de hizmetli olarak çalışan Musa, köyü gelişigüzel
kurmadıklarını söylüyor; “Eski köylülerimizle anlaştık.
Herkes az toprak satın aldı ki, sayımız kalabalık olsun.
Nüfusumuzun arttığını gören devlet de, mektep yaptı, yol
yaptı, elektriği, telefonu getirdi, su kuyusu açtı. Buna
inkar gelmez şimdi.”
Cebel’de kaybolmuş Türkler
Köy, Şam sıcağından bunalan Kadem Türkmenleri için yayla
işlevi görüyor. Evi olmayanlar akrabalarına ya da
komşularına misafir oluyor. Özellikle cuma günleri,
kalabalık gruplarla yola çıkan Türkmenler için piknik
günü. İsrail sınırına yaklaştıkça beliren Birleşmiş
Milletler’in kontrol noktası da, kimlik kontrolleri de
Türkmenleri yıldırmıyor. Yabancıların bölgeye girişi
konusunda ise hâlâ belirsizlik hâkim. Artık özel izne
gerek olmadığı söylense de, Suriye makamlarından izin
almadan yola çıkanlar kontrol noktasında minibüsten
indiriliyor.
Suriye’ye Osmanlı zamanında ya da daha öncesinde
yerleşen Türkmenlerden ayrı tutulması gereken Hatay
Türkleri, Kasiyun dağının eteklerinde Şam’a nazır
kurdukları evlerinde yoksul bir hayat sürüyor.
1950’lerde, şapka giymemek için Suriye’ye kaçmaları hem
çocuklarını hem de torunlarını geri dönüşü olmayan bir
yola sokmuş. Artık Suriye vatandaşı olsalar da ‘vatanım’
diye söz ettikleri Türkiye’ye pasaportla giren torunlar,
dedelerinin günahına ortak olmaktan şikayetçi. Türk
vatandaşlığını yeniden kazanabilmek için yıllardır
mücadele eden ve tek ümidi Avrupa Birliği’nde gören
Suriyeli Türkler, T.C Vatandaşlık Yasası’ndaki
değişikliğin de kendilerine yansımadığını söylüyorlar.
Geçen yıl Resmî Gazete’de yayımlanan karara göre, daha
önce vatandaşlığı düşürülmüş olanlar, Türk eşle evli
olmaları halinde vatandaşlık hakkı kazanabiliyorlardı.
Şam’daki Türkiye Büyükelçiliği yetkililerinin aradan
geçen bir yıla rağmen konudan haberdar olmadığını
söyleyen Cebel (dağ) Türkleri, kendilerini ‘analı babalı
yetim’ gibi görüyor; ancak hiçbir ülkeye ait olmayan
Türklere kıyasla daha şanslı oldukları muhakkak.
Ne Suriye ne de Türkiye vatandaşı olan Ömer Hacıhasan,
“Ben kaybolmuş bir adamım.” diyor. Babası 8 yaşındayken
amcalarıyla birlikte Suriye’ye gelmiş ve bütün
Hataylılar gibi Cebel Kasiyun’a yerleşmiş; ancak evlenip
çocuk sahibi olduktan sonra yaptığı ihmalkârlığın hem
çocuklarının hem de torunlarının hayatını çıkmaza
sokacağını fark etmemiş. Şam’da doğduğu için Suriye
vatandaşlığını, anne-babası Türk nüfus cüzdanı taşıdığı
için de Türkiye vatandaşlığını hak eden Ömer Hacıhasan,
yaşı ilerlediği için Suriye kimliği alamıyor; ancak 10
yıl önce başvurduğu Türkiye’nin niçin kimlik vermediğini
henüz bilmiyor. “Neden bu kadar uzun sürdü.” diye
soruyor, “Gerekli evrakları verdim, annemi babamı
konsolosluğa götürdüm, niye alamadım?” Ona ait tek
aidiyet belgesi Şam’da bir hastanede dünyaya geldiğini
gösteren ‘doğum belgesi’. Bu belgeyle üniversiteyi
bitiren Hacıhasan, İngilizce öğretmenliğine kayıt
yaptıracağı gün, durumunu şaşkınlıkla karşılayan
görevlilere; “Ben böyle bir adamım, belleme derseniz
bellemeyiz, gider ‘baba hasan (yankesici)’ oluruz.”
demiş. Şam’da yaşayabilmek için yabancılar gibi ikamet
yenilemek zorunda kalan Hacıhasan, Türkiye’ye çıkarken
de geçici bir pasaport kullanıyor. Ancak haymatlos yani
vatansız olduğunu gösteren bu pasaportla yurtdışına
çıkmak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Öncelikle
ziyaret sebebini açıklaması ve Türkiye’den davet alması
gerekiyor. Bu durumda davet eden kişinin de küçük bir
sorgudan geçmesi gerekiyor. Ve nihayet onay verildiğinde
sınırdaki şüpheci nazarlara da hazırlıklı olması
gerekiyor. İki ülke arasındaki ilişkilerin bugünkü kadar
sıcak olmadığı dönemde, PKK militanlarının haymatlos
pasaportuyla Türkiye’ye giriş yapması, hakiki ve masum
vatansızları da zan altında bırakmış. Ömer Hacıhasan, 45
yaşından sonra gelecek kimliği, kendisiyle aynı kaderi
paylaşan üç çocuğu için istiyor. O, özel kurslarda
İngilizce öğretmenliği yaparak ailesini geçindirebildiği
için şükrediyor; ancak henüz ilköğretim çağındaki
çocuklarının da vatansız büyümesi ihtimali canını
sıkıyor.
Bayır-Bucak Türkmenleri
Türkmenlerin, Türkiye sınırına yakın yaşadığı bir başka
şehir Lazkiye. Hatay’ın Yayladağı İlçesi’ne 60 km
uzaklıktaki bu sahil şehri, Suriye’nin turizm cenneti;
fakat Türkmenler, hiç de şaşırtıcı olmayacak biçimde
şehrin kıyısında, fakir bir mahallede yaşıyor. Halep ile
Antep arasındaki bağın bir benzeri, Lazkiye ile
Yayladağı arasında var. Amcalar, teyzeler sınırın iki
yakasına dağılmış. Hafız Esad dönemiyle katılaşan sınır
kuralları, döşenen mayınlar, iki tarafın da keyfini
kaçırmış; ama bereket versin, kimse kimsenin izini
kaybetmemiş. Bugün Yayladağı ve Lazkiye arasında
günübirlik dolmuş taksiler çalışıyor. Akraba
ziyaretleri, iki taraf arasındaki ticareti de
canlandırıyor. Yayladağı ile Bayır-Bucak bölgesi için
bir elmanın iki yarısı denilebilir. Türk oymaklarını
Lazkiye’ye yerleştiren Osmanlı, öyle stratejik davranmış
ki, Tartus’dan Tarsus’a dek uzanan Nusayri yerleşimini,
hem dağa hem de sahile yerleştirdiği Bayır-Bucak
Türkleriyle bıçak gibi kesmiş.
Lazkiye Türkmenlerinden MHP Genel Başkan Yardımcısı
Mehmet Şandır, Bayır-Bucak bölgesindeki 54 köy, iki
nahiye ve Lazkiye şehir merkezindeki iki mahallede 250
bin Türkmenin yaşadığını söylüyor. 60 kilometre
derinlikte 30-40 kilometre doğu-batı istikametinde
uzayan Bayır-Bucak bölgesi ile Yayladağı arasında Arap
yerleşimi bulunmuyor. Sınırın Lazkiye tarafında,
Muhammed Emin’in köyü Yamadı, Hatay tarafında Yayladağlı
Durmuş’un köyü Kızılçat var. Durmuş, on günde bir ticari
taksiyle Lazkiye’ye gidiyor. Hem o taraftaki
akrabalarını ziyaret ediyor hem de bagajına doldurduğu
çay, şeker ve benzinle geçimini temin ediyor. Hududa
mayın döşenene dek Türkiye tarafındaki tarlaları ekip
biçmeye devam eden Muhammed Emin, 30 dönüm toprağından
ümidi kesmiş değil. “Bizim devlet sizinkiyle anlaşacak
bu konuda.” diyor.
Lazkiye Türkmenleri için ‘meşhur’ sıfatını kullanmak
abartı olmaz. Öyle ki, Suriye Türklerini araştırmak
isteyenler; sadece Bayır-Bucak Türkleriyle ilgili
isimlere, derneklere ve kaynaklara ulaşabiliyor. Mehmet
Şandır’ın Ankara’da kurduğu Bayır-Bucak Türkleri
Derneği, Suriye’de yaşayan bütün Türklerle ilgileniyor.
En önemli faaliyeti ise, Suriyeli gençlere üniversite
imkanı sağlaması. Her yıl 15-20 genç, ‘Türk
cumhuriyetleri ve toplulukları’ arasındaki öğrenci
değişimi anlaşmasına göre Türkiye’deki üniversitelere
yerleştiriliyor. Ancak Suriye bir Türk cumhuriyeti ya da
Türk topluluğu olmadığı için dernek, Suriyeli Türkleri
getirmekte biraz zorlanıyor. Derneğin eğitim temsilcisi
Ankara’da okuduktan sonra memleketine dönmeyen
Bayır-Bucaklı gençlerden biri.
Suriye’deki ailesinin rahatsız edilmemesi için adını
vermek istemeyen temsilci, 11 yıllık hasretinin yakın
bir zamanda biteceğine inanıyor; çünkü Suriye ile
Türkiye arasındaki olumlu gelişmeler bölgedeki
Türkmenlerin de hayatını kolaylaştırdı. Yeni gelen
öğrenciler yaz tatillerinde rahatlıkla ailelerinin
yanına dönebiliyor artık. Ancak okulu bitirdikten sonra
Suriye’ye dönmeyi isteyenlerin sayısı çok az. Türkiye,
kasıtlı biçimde vatandaşlık şartlarını zorlaştırdığı
halde dönmeyi hiç düşünmüyorlar. Eğitim temsilcisi
“Kimseyi dönmeye zorlayamayız. Suriye’de iş imkanı
özellikle Türkmenler için çok kısıtlı. Başka ülkelere
gideceklerine Türkiye’de kalsınlar.” diyor. Dernek
kurulduğu 1996 yılından bu yana 100’ün üzerinde mezun
vermiş. Mezun olanların büyük bölümü sırf gidişlerini
ertelemek için master ya da doktora yapıyor.
İSMET BOZOĞLAN (*) : ELMACILIĞI GELİŞTİRDİLER
Biz, Türkmenlerin doğduğu topraklarda yaşamasını
istiyoruz; ama bu zamana kadar Suriye’de rahat yüzü
görmediler. Özellikle Türkiye sınırına yakın yaşayanlar,
“Burası yol, burası orman.” engelleriyle iç taraflara
göç etmeye zorlandı. Yerlerini terk etmediler ve
geçimlerini sağlamak için elmacılığı geliştirdiler.
Elma, günümüzde Suriye’nin en önemli ihraç ürünü.
1991-92 yıllarında sınırdaki Türkmen yerleşim
bölgelerini PKK kampı gibi göstermelerinin sebebi de
yine, Türkmenleri iç bölgelere çekmekti. Biz o dönem
olayın iç yüzünü bilmeyen Süleyman Demirel ile konuştuk
ve müdahaleyi engelledik. Bana göre, Ermenileri azınlık
kabul eden Suriye, Bayır-Bucak Türklerini de böyle
görmeli. Arap kimliği taşımaları avantaj gibi görünüyor;
ancak haksızlığa uğrayan Türkmenler uluslararası
mahkemelere başvuramıyor, azınlıklara has okul
imkanlarından yararlanamıyor.
(*) Kırıkhan Suriye Türkleri Tanıtma Yardımlaşma Derneği
ve İskenderun Bayır-Bucak Türkleri Dayanışma Yardımlaşma
Derneği kurucusu
MEHMET ŞANDIR (*) : TÜRKMEN POLİTİKAMIZ YOK
Bugün Suriye’de yaşayan bir buçuk milyon Türk’ün iki
önemli meselesi var; sahipsiz kalmaları ve dillerini
unutmaları. Sahipsizliğin getirdiği teslimiyet
psikolojisi çok ciddi kültür erozyonuna sebep oldu.
Türkiye, yeni dünya düzeninin tartışıldığı günümüzde,
jeopolitiğinin verdiği avantajdan ve tarihinden
kaynaklanan misyonundan yeterince faydalanamadı. Osmanlı
sonrasında kurulan milli hükümetler yayılmacı bir dış
politika takip etmemeyi genel bir politika olarak
belirlediler ve dışarıdaki Türklerin varlığını kendi
güçleri haline getiremediler. Bin yıl boyunca adalet
içinde yönettiğimiz bu coğrafyaya yeniden huzur
gelebilmesi için Türk’ün adaletinin yeniden kaim olması
gerekir. Türkiye, bu misyonunu, emperyalizmin gereği
olarak değil doğrudan huzur getirebilmek için küresel
bir görev olarak ortaya koyabilirdi; ama yapmadı. Biz
ısrarla şunu söylüyoruz; Türkiye’deki Arap asıllı bir
Türk vatandaşı hangi haklara sahipse, Suriye’deki Türk
asıllı bir Suriye vatandaşı aynı haklara sahip
olmalıdır. Ama bunu bizim söylememiz değil Türk dış
politikasının söylemesi lazım.
(*)
MHP Genel Başkan Yardımcısı
KAYNAK: Aksiyon-sayı :575
Fotoğraflar: Ülkü Özel Akagündüz
 |