|
Almanya’nın Berlin kentinden objektifimize yansıyan bu
görüntü, Avrupa’daki Türkler ile Avrupalılar arasındaki
temel çelişkiyi özetler nitelikte! Öndeki Alman
vatandaşları, gittikçe yaşlanan Avrupa’da en sık
rastladığımız görüntülerden. Arkadaki genç Türk anne ve
iki çocuğu da yaşlı kıtanın tanıdık siluetlerinden.
Göçmen Türkler artık AB için en gözde ‘nüfus sermayesi.’
“Halen, nereye ait olduğumu kafamda netleştiremedim.” Bu
sözler, Fransa’da yaşayan bir Türk’e, Ayşe Atlı’ya ait.
Fransa’nın Strasbourg kentinde yaşıyor. Moda tasarımcısı
ve kendine ait bir butiği var. Yurtdışında doğmuş, ancak
orta öğrenimini Türkiye’de yapmış. Gurbetteki hayata bir
türlü uyum sağlayamadığını söylüyor Ayşe Atlı, Fransa’da
doğup büyümesine rağmen…
Yukarıdaki sözler, Avrupa’da yaşayan milyonlarca
Euro-Türk’ün yaşadığı kimlik problemini, kendi
ülkelerindeki geleneksel değerlerle modern dünya
arasında kalmış insanların karşı karşıya kaldığı ikilemi
gözler önüne seriyor aslında… Elbette, hem dindar hem de
modern olmayı isteyen; bunu isterken de asimile olmadan,
yaşadıkları coğrafyanın bir parçası hâline gelmeyi arzu
edenlerin yüz yüze kaldığı bir gerçeği de…

(Yaşlanan Avrupa ve Arkada Genç nesil olarak gelen
TÜRKLER 'in oluşturduğu ilginç sosyolojik
tablo-Köln-Almanya)
Avrupa’daki Türkler gerçeği
Bugün Euro-Türkler olarak anılan insanların yaşadıkları
şüphesiz sadece kimlik problemi ile sınırlı değil…
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya “işçi” olarak
“göç” eden birinci nesille, onların torunları arasında
bir “kuşak” çatışması da söz konusu. Birinci kuşak,
gurbeti vatan kabul edemeyen bir nesli temsil ediyor.
Halbuki, onların torunları için vatan artık yaşadıkları
“gurbet” topraklarından başkası değil… Birinciler, asla
ana dillerini ve kültürel değerlerini terk etmez iken,
üçüncü kuşak ne doğru dürüst ana dilini konuşabiliyor ne
de dedelerinin yaşatmaya çalıştığı dini, kültürü ve
geleneği tanıyor. Bir de buna ithal damat ve gelinlerin
“aileye, çevreye, topluma uyum” konusunda yaşadığı
sıkıntılardan kaynaklanan problemleri, Türk çocuklarına
verilen eğitimin yetersizliği gibi sorunları da eklemek
gerekiyor.
Sayıları 4 milyonu bulan Türkler, ne Avrupa'nın ne de
Türkiye'nin ihmal edeceği bir kitle artık. Çünkü,
1960'larda başlayan göç olgusu bugün sosyal bir vak’aya
dönüşmüş.
Nitekim, AB kapısı önünde bekleyen yeni “Türk” dalgası
öncesinde Avrupa'daki gurbetçiler entegrasyonu
tartışıyor, yaşadıkları ülkelerin siyasî haklarından
istifade etmeye çalışıyor, ekonomi alanında büyük
yatırımlara imza atıyor, gelecek nesillerin eğitimi ile
daha fazla meşgul oluyorlar.

(Bu
fotoğraf Avrupa'daki Türkler'in gurbette de geldikleri
bölgedeki görüntülerini sürdürdüklerini ortaya
koyuyor-Köln-Almanya)
Avrupa Birliği sürecinden istifade etmeye çalışan,
gelecek nesillerin eğitimi ile meşgul olan bambaşka bir
kitle var karşımızda...
Türklerin Avrupa macerası, 30 Ekim 1961’de Almanya ile
Türkiye arasında imzalanan “işçi alımı anlaşması” ile
başlar. Binlerce Türk, gurbetin yolunu tutar. 12 yıl
sonra sadece Almanya’dakilerin sayısı 900 bine ulaşır.
Başlangıçta para biriktirip en kısa sürede dönme niyeti
ile yola çıkanlar, dönüşün hiç de kolay olmadığını kısa
zamanda fark eder. İşçi alımı durduktan sonra 1970’ler,
işçilerin ailelerini “istek” yöntemi ile yanlarına
almaya başladığı yıllar olur. Birinci kuşak sürekli,
“kalma” ve “dönme” ikilemini yaşar kendi içinde… Türkiye
Araştırmalar Merkezi’nin (TAM) araştırması, göçün farklı
bir nitelik kazandığını gösteriyor. Sadece erkeklerle
başlayan göç dalgası artık kadınları da içine almış.
TAM’ın 2003 verilerine göre, Almanya’daki Türklerin
yüzde 54’ü erkek, yüzde 46’sı ise kadınlardan oluşuyor.

(Fransa'nın küçük kasabası Gien'de bir Türk aile-Gien-Fransa)
Onların gurbet hikayesi şokla başladı
Berlin’de yayın yapan özel Türk televizyonu TD1’in
sahibi Dursun Yiğit, kırsal kesimden gelip modern
şehirlerde yaşamaya başlayan işçilerin karşı karşıya
kaldığı çelişkiyi “İlk gelenler, Türkiye’de büyük şehir
görmeden Berlin’i gördü. Onların gurbet hikâyesi bir
şokla başladı.” sözleriyle anlatıyor. Doğal olarak bu
şokun ilk etkisi “korunma” içgüdüsü olur. Kendilerini
“yaban ellerde” savunmasız hisseden gurbetçiler,
hemşehrileri ile birlikte aynı şehirde yaşamaya başlar.
Bir süre sonra da sadece Türklerin ikamet ettiği “Türk
mahalleleri” çıkar ortaya… Bakkalı, kahvehanesi, kasabı,
balkonlarındaki çanak antenleri ile tipik bir Anadolu
kasabasına döner Berlin’deki Kreuzberg, Brüksel’deki
Skarbeg, Paris’teki Strasbourg Saint Denis,
Amsterdam’daki Bosenlommer, Köln’deki Keupstrasse,
Gent’teki Sleepstraat, Duisburg’daki Maxloh bölgeleri…
Türk göçmenlerin entegrasyonu üzerine çalışan Dilek
Kolat, 34 yıldır Almanya’da yaşıyor. Sosyal Demokrat
Parti’nin (SPD) Berlin Eyalet Milletvekili. Ona göre,
Türklerin birlikte yaşaması gayet doğal. Zira, insanımız
birbiriyle her konuda dayanışma içinde… Aralarındaki
sosyal bağlar çok kuvvetli. İşi çıktığında çocuğunu
komşusuna bırakabiliyor insanlar. Bir yönüyle
‘gettolaşma’ diye eleştirilen birlikte yaşama kültürü,
her ne kadar uyum konusunda ciddi mesafe alınmasını
engellese de daha büyük sosyal problemleri de
önleyebiliyor.

(İsveç'te yaşayan Konya Kulu'lu bir
aile-Stockholm-İsveç)
Fakat, toplu yaşamanın eğitim konusunda bir dezavantaj
olduğu çok açık. Alman eğitim sistemine göre aileler
çocuklarını sadece yaşadıkları semtlerdeki okullara
gönderebiliyor. Dolayısıyla, Türklerin yoğun olduğu
Kreuzberg gibi bir bölgede Alman öğrenciler okulda
“azınlık” olabiliyor. Türk öğrenciler Almanca konuşacağı
yerde, Almanlar Türkçe öğrenmeye başlıyor! Çocuklarını
korumak isteyen Alman aileler, hatta mali durumu iyi
Türkler başka mahalleye taşınınca, sosyo-kültürel düzeyi
düşük, eğitimini tamamlayamamış genç bir kitle kalıyor
geride… Bir de gece gündüz çalışan aileler ve onların
ihmali sonucu suça karışan genç Türkler…
11 ay köle, bir ay kral!
TAM bünyesinde başlatılan ve kurum uzmanlarından Turan
Küçük’ün bizzat ilgilendiği Türk İşletmelerinde Meslek
Eğitimi Projesi, eğitim alamamış gençleri sokaktan
kurtarıp bir meslek sahibi yapmayı hedefliyor. Üç yıl
sürecek proje kapsamında 500 gence meslek eğitimi
verilecek. Projeye katılım konusunda hem gençlerin hem
de işletme sahiplerinin ikna edilmesi gerekiyor. Zira,
meslek eğitimi verilen gençler bazen, çalıştıkları
işyerini soyabiliyor.

(Almanya'da ev sahibi olan bir Türk Çifti-Oberhausen-Almanya)
Duisburg’da Şafak marketin sahibi Şafak Celil, projeye
katılanlardan. Markette üç genci çalıştırıyor. Ancak,
meslek eğitimi alanlardan ikisi kendi çocuğu. İşlerin
yoğunluğundan çocuklarını kendi yanında çalıştırmayı
akıl edemediğini söyleyen Şafak Celil, projeyi çok
faydalı bulduğunu söylüyor. Trabzonlu gurbetçinin
yaşadığı deneyim aslında bir yönüyle güzel; ama
Türklerin içinde bulunduğu durumu göstermesi bakımından
ise hayli vahim.
Gurbetçilerin, çocuklarını ihmal edecek kadar çok
çalışmasının sebebi ne olabilir? Cevap, “para hırsı”
şeklinde oluyor genelde. Türkiye’de “yokluk” içinde olan
insanların ciddi paralar kazanma isteği, konuştuğumuz
gurbetçiler tarafından “Buradaki işçiler, bir ay kral
gibi yaşayabilmek için 11 ay köle gibi çalışıyor.”
şeklinde yorumlanıyor. Özellikle iyi eğitim almış
“ikinci nesil” Türklere göre, gurbetçiler büyük
umutlarla bırakıp gittikleri memleketlerine tatil için
döndüklerinde akrabalarına ve tanıdıklarına mahcup
düşmek istemiyor. Ne kadar çok kazandıklarını ve
gurbette tutunabildiklerini göstermeleri gerekiyor.
Ancak, bu psikolojinin bedeli hayli ağır: Alman
hapishanelerinde yatan 25 bin Türk, diplomasız çocuklar,
çetelerin ve uyuşturucunun ağına düşmüş gençler…
Mahkum gençlerin moral hocası
Gürbüz Yalçın, Hollanda’nın Haarlem şehrindeki Koepel
Hapishanesi’nde din görevlisi. 11 yıldır çeşitli
hapishanelerde sözleşmeli olarak çalışıyor. Kendisi,
kader mahkumu Türk gençleri ile sürekli beraber.
Hollanda dilini, Türkçe kadar iyi konuşabildiği için
tercih ediliyor. 1990 yılında bir işçi ailesinin çocuğu
olarak 25 yaşında bu ülkeye gelen ve üç yıl diyanet
vakfında çalışan Gürbüz Yalçın, “Bizim asıl işimiz moral
hocalığı.” diyor. Türk gençleri için hapiste geçen
günlerin katlanılması zor bir imtihan olduğunu
anlatıyor. İçeri düşen gencin utandığından ailesine
haber vermediğini, birçok ebeveynin çocuğunun hapiste
olduğunu bile bilmediğini söyleyen Yalçın, aile ile
mahkumun arasını bulma işinin kendisine düştüğünü
belirtiyor.

(Avrupalı Türkler Türkiye gündemini kurdukları çanak
antenlerle yakından izliyor-Amsterdam-Hollanda)
Çocuklarını sokağa kaptıran aileler
Necmettin Çelik’in asıl mesleği sosyal pedagoji. Ama,
yönetmenlik ve yazarlık yapıyor. Kendini gurbetçi
çocukların uyum sorunlarını çözmeye adamış. Alman
eğitmenlerin Türk gençlerini anlayamadığı için onlara
yeteri kadar yardımcı olamadığı görüşünde. Almanlar da
aynı fikri paylaşıyor olmalı ki nam-ı diğer Neco’yu
Alman eğitmenlerle Türk gençleri arasında köprü olması
için seçmişler. Kendisine kurs verip formasyon
kazandırmışlar. “Gençlere özgüven kazandırmaya
çalışıyoruz.” diyen Necmettin Çelik, çoğu Türk gencinin
aileden gelen problemler yaşadığını söylüyor: “Beş altı
çocuğu olan aileler, genelde çocukların iki veya üç
tanesini sokağa veriyor. Sokakta kalanlar da gangster
veya çete mensubu olarak kariyer yapıyor. Sonra da
kendilerini sokakta ispat etmeye çalışıyor.”
Alman İstatistik Dairesi’ne göre, bu ülkede yaşayan
Türklerin yaklaşık yüzde 30’u öğrenci. 2002-2003 öğretim
yılında 418 bin 118 Türk öğrenci ilk, orta ve lise
düzeyinde, 78 bin 51’i de meslek eğitimi okullarında
öğrenim görüyor. 33 bin 171 öğrenci ise bir işyerinde
meslek eğitimi alıyor. TAM Direktörü Prof. Dr. Faruk
Şen, bu rakamlara 24 bin üniversite öğrencisini de
ekliyor. Böylece resmî rakamlarla açıklanan 1 milyon 912
bin Türk vatandaşının 553 bininin öğrenci olduğu ortaya
çıkıyor. Şen, Alman vatandaşlığına geçenler de
sayıldığında Alman üniversitelerinde okuyan Türk kökenli
öğrenci sayısının 35 bini aştığını söylüyor. Şen’e göre,
eğitim seviyesindeki bu hareketlenme Almanya’daki
“misafir işçi” imajının tarihe karıştığını gösteriyor.

(Euro Türkler'in Avrupa siyasetindeki ilk bakanı Emir
Kır-Brüksel-Belçika)
Zaman içinde tarihe karışan bir başka gerçek ise “dönüş”
olgusunun yerini “kalıcı” olmaya bırakması… “1973’te
Berlin’e gelirken babam bana, ‘200 bin lira biriktir ve
dön geri’ demişti. Ama dönemedik. Bana göre birinci
neslin geri dönmesi mümkün değil.” sözleriyle özetliyor
aslında İsmail Gökmen, gurbetçilerin geldiği son
noktayı. Peki, kesin dönüşü engelleyen sebepler neler?
Bunları birkaç başlık altında toplamak mümkün.
Türkiye’de bize böyle bakamazlar!
Her şeyden önce ilk gurbetçiler, bugünün yaşlıları.
Üstelik ağır işlerde çalıştıklarından birçoğu hasta.
Avrupa’daki sosyal güvencelerden ve sağlık imkanlarından
yararlanıyorlar. Uzun yıllar yurtdışında yaşadıklarından
Türkiye’deki sosyal çevreden uzaklaşmış durumdalar.
Anavatanlarında yabancılık çekme ihtimali gözlerini
korkutuyor. Üstelik, Almanya’da doğan çocuklarının
Türkiye’deki eğitim sistemine ve sosyal hayata uyum
sağlamaları çok zor. Bir de bunlara dönenlerin yaşadığı
kötü tecrübeler ve birikimlerini eriten ekonomik krizler
eklenince, dönüş yolu tercih olmaktan çıkıyor onlar
için.
Uydudan Türk televizyonlarını seyretmek, akrabalarıyla
telefon vasıtasıyla görüşmek; dernekleri, spor kulüpleri
ve camileriyle sosyal hayatı burada yaşamak “teselli
olarak” onlara yetiyor şimdilik. Sivil toplum kuruluşu
şeklinde çalışan cami dernekleri, Türk toplumu için bir
buluşma mekanı aynı zamanda. Örneğin, 2 bin kişi
kapasiteli Duisburg Merkez Camii çok fonksiyonlu bir
mekan olarak tasarlanmış. Cami derneğinde görevli Elif
Saat, “Mekanı sadece bir ibadethane değil bir buluşma
merkezi olarak planladık. Proje için AB’den fon desteği
aldık. Çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakmak açısından
camimiz çok fonksiyonlu olacak.” diyor. Bugün sadece
Almanya’da 2 bin 400 cami derneği ve minareli 80 cami
faaliyette. TAM’ın verilerine göre, Türklerin yüzde 93’ü
Müslüman. Bunların yüzde 88’i kendisini Sünni, yüzde
11’i Alevi olarak tanımlıyor.

(Hollanda Parlamentosu'ndaki Türk kökenli vekil Coşkun
Çörüz-Amsterdam-Hollanda)
Emekli Türklerin neden vatanlarına dönmek istemediği
sorusuna en iyi cevap, belki de 96 kişinin yaşadığı
Duisburg’daki Yaşlılar Evi. Yaşları 52-70 arasında
değişen 11 Türk burada barınıyor. Bir kısmı Alzeihmer
hastalığından mustarip. Sürekli unutuyor ve kendi
ihtiyaçlarını göremeyecek durumda. Çoğunluğu ise
çocukları ile problemli. İçinde mescidi, hatta alaturka
tuvaleti olan huzurevinde bedava kalan Türkler
hâllerinden memnun. “Türkiye’yi özlemiyor musunuz?”
dediğimizde, hepsi söz birliği etmişçesine, “Evladım
Türkiye’de bize kim böyle bakacak? Burada her
ihtiyacımız karşılanıyor.” diyorlar.
Müslüman mezarlığı için arazi talebi
Gurbette kalma fikrinin ağır basmaya başladığının bir
göstergesi de son yıllarda artan “Müslüman mezarlığı”
talepleri. Yıllarca cenazelerini Türkiye’ye gönderen
gurbetçiler, şimdi ölülerini gömmek için yöneticilerden
mezar yeri istiyor. Birinci kuşak cenazeleri halen
Türkiye’ye gönderilse de Avrupa’da doğmuş ve küçük yaşta
vefat etmiş gurbetçi çocuklar, anne babalarının
çalıştığı ülkelerde toprağa veriliyor. Berlin’deki
Şehitlik Camii’nin bahçesindeki mezarlık gurbette vefat
edenlere ev sahipliği yapıyor.
Kalıcılığı gösteren ikinci önemli işaret gurbetçilerin
mülk edinmeye başlaması. Yıllarca Türkiye’de gayr-i
menkule yatırım yapan, gurbette ise kenar semtlerde
kiralık evlerde oturan, ailesini getiremediği için bekar
odalarında kalanlar şimdi yaşadıkları şehirlerde ev
satın alıyor. 2003 verilerine göre AB ülkelerinde ev
sahibi olan Türklerin sayısı 180 bine ulaşmış. Bu
demektir ki, AB ülkelerinde yaşayan her beş Türk
ailesinden biri kendi evinde oturuyor.

(Hollanda Parlamentosu'ndaki Türk kökenli vekil Fadime
Örgü-Rotterdam-Hollanda)
Son dönemde, yaşadıkları ülkenin vatandaşı olma eğilimi
de kalıcılığın bir diğer göstergesi. Çifte vatandaşlık
hakkı tanımayan Almanya’da bile 730 bin Türk Alman
pasaportuna sahip. Kuşkusuz bu sayının artması,
Türklerin Alman siyasetinde belirleyici bir konuma
gelmesi demek. Eylül 2002’de yapılan son genel
seçimlerde Başbakan Gerhard Schröder’in, seçimi
Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi adayı Edmund
Stoiber’in kıl payı önünde tamamlaması Türk oylarına
bağlanıyor. Ancak, Türklerin henüz sahip oldukları bu
gücün farkında olduğu pek söylenemez. Kuzey Ren
Westfalya Eyaleti’nin önemli şehirlerinden Essen’de
belediye başkanının belirleneceği Ekim 2004 yerel
seçimleri sırasında “oy veren Türk vatandaşı”
bulamamamız bu konuda alınacak epey mesafe olduğunu
gösteriyor.
Türkler oy verme konusunda isteksiz olsa da siyasete
atılanlar da yok değil. SPD’den Berlin Eyalet
milletvekili Ülker Ratzwilli bunlardan biri. İsmail
Gökmen’in kızı olan Ülker Hanım, “Gelirken yanımda
sadece sazım vardı.” diyor. İsmail Gökmen, SPD’de etkili
çalışmalar yapmasına rağmen milletvekili olmayı
düşünmemiş. Ancak kızını bu konuda desteklemesini ise
“Ben birinci nesilim. Kuruyum, eğilirsem kırılırım. Ama
Ülker gibi her iki toplumu da iyi tanıyan ikinci neslin
şansı politikada daha fazla.” sözleriyle açıklıyor.

(Stutgart'ta
bir Türk Kuaför salonu-Stutgart-Almanya)
Siyasi alanda boy gösterenlerden biri de Emin Kır. Yerel
veya ulusal parlamentoya ve Avrupa Parlamentosu’na
seçilen Türk kökenlilerden sonra Emir Kır bir ilki
gerçekleştirdi ve Belçika’da kabineye girmeyi başardı.
Temmuz ayından bu yana Brüksel eyaletinde temizlik,
sosyal işler ve aileden sorumlu Devlet Bakanı olarak
görev yapıyor. Son yıllarda Euro-Türklerin Avrupa
siyasetindeki ağırlıkları da artıyor. Cem Özdemir ve
Vural Öger Almanya’dan, Emine Bozkurt Hollanda’dan
Avrupa Parlamentosu’na seçildi. Ayrıca, Lale Akgün ve
Ekin Deligöz Alman Meclisi’nde; Özcan Mutlu, Ülker
Ratzwilli ve Dilek Kolat Berlin Eyalet Parlamentosu’nda;
Nihat Eski, Nebahat Albayrak, Fadime Örgü, Coşkun Çörüz
ve Fatma Koşer Kaya Hollanda Meclisi’nde; Cemal Çavdarlı
ve Fatma Pehlivan Belçika Senato ve Parlamentosu’nda
görev yapıyor.
Brüksel’de siyasal bilgiler okuyan Emin Kır’a göre, bir
Türk genci kendi dilini ve kültürünü ne kadar iyi
öğrenirse, yaşadığı ülkenin dil ve kültürüne de o kadar
kolay uyum sağlayabilir. “Avrupa’da yaşayan Türk
çocukları, Türklüğünü sadece futbol maçlarında buluyor.
Kimlik meselesini içi boş bir konsept olarak yaşıyor. Bu
da uyumu zorlaştırıyor.” diyen Emin Kır, çok kimlikli
olmanın sorun çıkarmadığını, asıl problemin bir kimliği
ısrarla reddetmek olduğunu söylüyor.
Tezini de “Belçika Dürümü” ile izah ediyor. Anlattığına
göre Belçika Dürümü’nün etini burada yaşayan Lübnanlılar
hazırlıyor. Salatası Türk usûlü yapılıyor. Sosu ve
patatesleri ise Belçika’ya özgü. Dürümü hazırlayıp
satanlar ise Türkler. Belçika dürümündeki bu sentezi
kimlikler için öneren Emir Kır, “Sentezli kimliklerden
korkmayın.” diyor.

(Hollanda Parlamentosu Türk Kökenli vekil Nebahat
Albayrak-Rotterdam-Hollanda)
Türkler: En hızlı girişimciler
Avrupalı Türklerin başarılı olduğu alanlardan biri de iş
dünyası. Önceleri “işçi” konumunda olan Türklerin bir
kısmı şimdi “işveren” durumunda. Girişimci yönleriyle
öne çıkanlardan bazıları tutunamayıp iflas da
edebiliyor. Almanya’nın pastırma kralı sayılan ve 40
yıldır bu ülkede yaşayan Hilmi Selçuk, iş dünyasına
Hamburg sokaklarında seyyar satıcılık yaparak girmiş.
Birkaç kez iflas etmesine rağmen içindeki girişimci
ruhla ayakta kalmayı başarmış. Bugün, Frankfurt’taki
üretim tesislerinde yılda 200 ton pastırma üretiyor.
Geçen yıl Almanya’da yapılan ve altı ülkeden 478 gıda
üreticisinin katıldığı bir değerlendirmede altın madalya
kazanması da yaptığı üretimin kalitesini ortaya koyuyor.
Remzi Kaplan ise Avrupa’nın döner kralı. Özellikle Doğu
Almanlara Türk dönerini ilk tattıran girişimci olan
Kaplan, bugün sadece Almanya değil, Hollanda’da da döner
üretiyor. Avrupa Türk Dönerciler Birliği’nin
başkanlığını yapıyor. Almanya genelinde günlük 30 ton
döner tüketiliyor. Sadece Berlin’de Türklere ait 36
döner imalathanesi var. Almanya genelinde ise bu rakam
80’in üzerinde. Remzi Kaplan, döneri Almanların
tükettiğini belirterek, “Türkler döner yemez.” diyor.

(Strousborg'da
yaşayan Ayşe Adlı Türk Kızı-Paris-Fransa)
Bakkal dükkanları da Türk girişimcilerin en fazla ilgi
duyduğu alanlardan bir diğeri. Bugün Avrupa ülkelerinde
yıllık ciroları 12 milyar Euro’yu aşan 30 bin civarında
Türk bakkal var. Ayrıca, sırf bu bakkalların satacağı
gıdaları temin eden Türk toptancılar, Avrupa Türk Gıda
İthalatçıları Birliği adlı bir meslek örgütüne sahip.
TAM’ın 2002 yılı verilerine göre, Avrupa genelindeki
Türk girişimci sayısı 82 bin 300 civarında. Yıllık
ciroları 35 milyar euro olan Türkler, işletmelerinde 411
bin kişiyi istihdam ediyor. Almanya’daki Türk girişimci
sayısı ise 56 bin 800. Bunlardan 12 bin 600’ü kadın
girişimci. Türk girişimcilerin sadece Almanya’da
istihdam ettiği insan sayısı 300 bin civarında.
Almanya’da Türk girişimciler 100’ün üzerinde alanda
faaliyet gösteriyor.
Hollanda şirketleri Türklere kalacak
Hollanda’da Türk girişimci sayısı 12 bin 500. Bu da
15-64 yaş arası Türklerin yüzde 12’sinin girişimci
olduğu anlamına geliyor. Oysa aynı yaş aralığındaki
Hollandalıların sadece yüzde 11’i girişimci. Utrecth
Üniversitesi Yönetim Kurulu Danışmanı Sosyolog Adem
Kumcu, Türk girişimcilerin gelecek on yılda Hollanda
ekonomisini büyük ölçüde kontrol edeceği öngörüsünde
bulunuyor: “Hollandalı iş adamları gittikçe yaşlanıyor.
Bunların önemli bir kısmının vârisleri yok. 10 yılda
yaşlı iş adamları toplam 100 bin şirketi sahipsiz
bırakacak. Bu şirketlere ciddi şekilde talip olacak tek
grup Türkler.” Hollanda’da 350 bin Türk yaşıyor. Çifte
vatandaşları da dahil ettiğinizde bunların yüzde 85’i
Hollanda vatandaşlığına sahip.

(Berlin Şehitlik Camii kapısında Kültürel Dejenerasyon
eşiğindeki örnek bir Türk Genci-Berlin-Almanya)
Diğer Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında Euro Türklerin
en örgütlü olduğu ülke Hollanda. Sosyal kontrol son
derece yüksek. Göçmenler konusunda çalışmalar yapan
Hollandalı uzman Jean Tillie, Türklerin örgütlenme
becerisine işaret ederek, “Burada, Türklerin kurduğu çok
sayıda sivil toplum kuruluşu var. Bunlar arasında ciddi
bir işbirliği söz konusu. Bu durum entegrasyona ciddi
katkı sağlıyor.” diyor.
Türklerin örgütlü olması siyasete de yansımış durumda.
Halen beş Türk kökenli milletvekili, üç ayrı siyasi
partiyi Hollanda meclisinde temsil ediyor. Ayrıca, son
seçimlerde Avrupa Parlamentosu’na Türk kökenli bir ismi
gönderdi Hollanda. Yine İl Genel Meclisi’nde 8, belediye
meclislerinde ise 140 Türk görev yapıyor.
İşçi sınıfından orta sınıfa geçiş!
Amsterdam’da yaşayan ve göç üzerine araştırmalar yapan
Türkevi’nin başkanı Dr. Veyis Güngör, sorunlar olmakla
birlikte Türklerin Hollanda’da uyumu büyük ölçüde
sağladığı görüşünde. Güngör’e göre, bunun sebebi
Hollanda’da yaşayan Türklerin işçi sınıfından orta
sınıfa terfi edebilmiş olması. Hollanda’da devlet
dairelerinde çalışan ciddi bir Türk nüfus olduğunu
belirten Güngör, bunların Türkiye’deki siyasi
çekişmelerle ilgilenmediğini, sadece Türkiye’nin
kalkınması ve AB üyeliğine destek verdiğini dile
getiriyor.

(Avrupadaki
Türkler Avrupa'nın çoğulcu yüzünü temsil
ediyor-Berlin-Almanya)
Hollanda’da son günlerde Müslümanlara yönelik
saldırılara “ürkütücü” diyen Veyis Güngör,
“Entegrasyonda alınan mesafenin sıfırlanmasını ve tekrar
başa dönülmesini isteyen kesimler varmış gibi bir hava
estiriliyor. Halk arasında ‘Göçmenler ülkesine dönsün de
kurtulalım’ sözleri dolaşmaya başladı. İnşallah bu sert
hava geçicidir.” diyor.
Hollanda, her yıl uyum için 1,5 milyar dolar harcayan
bir ülke. Adem Kumcu, hükümetin yılda 3 milyar 800
milyon Euro’yu yabancı öğrenciler için ayırdığını
söylüyor. Üniversite ve yüksek okulda eğitim gören
Türklerin sayısı 6 bin 250. Adem Kumcu, önümüzdeki on
yılda Hollandalı gençler ile Türk gençleri arasındaki
başarı düzeyinin eşitleneceğini savunuyor.
Bizim durumumuz modern kölelik
Fransa’da ise 370 bini aşkın Türk yaşıyor. Bunlardan 8
bini girişimci ve 45 bin kişiyi işletmelerinde
çalıştırıyor. 2002 verilerine göre Türk girişimcilerin
Fransa’daki yatırımları 3 milyar Euro’yu aşmış durumda.
Fransa diğer Avrupa ülkelerine kıyasla farklı
özellikleri olan bir ülke. Göçmenler, ‘banliyö’ tabir
edilen belirli alanlarda ikamet ediyor. Diğer Avrupa
ülkelerinde gettolar, Türklerin kendilerini koruma
içgüdüsüyle oluşturulurken, aynı durum Fransa’da bir
yönüyle devlet politikası.

(Kur'an
öğrenen Türk kızları-Berlin-Almanya)
Fransa, Avrupa’da en fazla Türk’ün yaşadığı ülke; ama
Türkler burada siyasi ve kültürel alanda neredeyse hiç
yok. Fransız siyaseti, vatandaş dahi olsa yabancılara
kapalı. 1973’ten beri Paris’te yaşayan ve halen tekstil
sektöründe çalışan iş adamı Kamil Duymuş, bu ülkedeki
konumunu “modern kölelik” olarak nitelendiriyor. Paris’e
iki yıl önce Hatay’ın bir köyünden gelen ve bize
soyismini bile söylemekten çekinen ‘ithal gelin’ Feride
ise Paris için, “Burası yaşanacak bir şehir değil.
Havası kötü. Üstelik ev sorunu da var. Gelinler gelmek
için hiç heveslenmesin. Manevi yönden çok kötü,
hasretlik zor.” diyor. Bir tekstil atölyesinde çalışan
Feride’nin maddi kazancı iyi. Bir kursa giderek
Fransızca öğrenmiş. Şimdi derdini anlatabiliyor.
Kocasının Türkiye’ye gitse hiçbir iş yapamayacağını
söylüyor: “Bana kalsa hemen dönerim; ama eşim
istemiyor.”
İşin doğrusu Feride’nin kafası biraz karışık. Bu zihni
bulanıklık kimlik problemi yaşadığı için değil. Sadece,
gurbette yalnız olmasından kaynaklanıyor. Halbuki,
haberin başında bahsettiğimiz Ayşe Atlı’nın durumu
oldukça farklı. Kendisi başörtülü bir stilist. İnandığı
değerleri Fransa gibi son derece tutucu bir ülkede
yaşamaya çalışıyor. Sonuçta ithal gelin veya damat
olarak trene sonradan da binseniz veya Avrupa’da doğmuş
ve büyümüş de olsanız, göçmen psikolojisi ve onun
getirdiği sorunlar kolay kolay çözülemiyor.

(Köln'deki bir ilköğretim okulunda okuyan Türk
öğrenciler-Köln-Almanya)
Avrupa’da yaşayan Türkler bugün sosyal bir gerçek olarak
karşımızda. AB süreci ile birlikte bu olgunun da yeniden
ele alınması hem Avrupa ülkeleri hem de Türkiye için
kaçınılmaz görünüyor.
PROF.DR. JOHN: TEMEL SORUN KARŞILIKLI KABUL
Uzun yıllar Berlin Senatosu’nda uyum sorumlusu olarak
görev yapan Prof. Dr. Barbara John, Almanya’daki göç
politikasının temel konusunun, karşılıklı kabul süreci
olduğunu söylüyor. Göç ve göçmenler üzerine
araştırmaları ile tanınan John, farklı ülkelerden gelen
insanlar ile çoğunluk toplumunun birbirini kabul etme
durumunda olmadığını belirterek, “Gelenler bir süre
sonra döneceği fikrinden hareket edip yaşamlarını buna
göre şekillendiriyordu. Yerli halk ise gelenlere geçici
misafirler olarak bakıyordu. Bu durum entegrasyonu iki
taraf açısından da geciktirdi.” diyor. İki toplum
arasında eşitliğin sağlanması gerektiğini söyleyen
Barbara John’a göre, okul ve eğitim konusunda gereken
tedbirler alınmalı ve göçmenlere, “buralı” olma duygusu
kazandırılmalı.
Almanya’daki Türklerin entegre edilmek yerine asimile
edilmek istendiği görüşlerine katılmayan Barbara John,
“Demokratik hukuk devletinde asimilasyon araçları yok.
Azınlıkların kültürel kimliklerini ve ana dillerini
koruma ve konuşma hakkı ise var. Elbette ki aynı zamanda
Almancayı da öğrenmeleri gerekiyor. Burada önemli olan
karşılıklı ilgi ve menfaatlerin pazarlığının yapılması.
Azınlık grubu ile devlet arasında pazarlık yapılarak
ortak bir yol bulunmalıdır.” diyor.

(Berlin'de bir Türk düğünü ve gelin arabasının önünü
kesen Türk Gençleri-Berlin-Almanya)
Prof. Dr. John’un gurbetçi Türklere yönelik eleştirileri
ise şöyle: “Kendi dillerini koruma konusunda en az
gayreti gösteren göçmen topluluk Türkler. Halbuki, kendi
dilini ve kültürünü korumak azınlık toplumuna ait bir
görevdir. Ayrıca, Türkler Almanca öğrenme konusunda da
isteksiz.” Almanya’ya gelen birinci neslin eğitimsiz
olmasının uyum sürecini uzattığı görüşünü savunan
Barbara John, entegrasyonun hangi sosyal gruptan
gelindiği ile doğrudan ilgili olduğunu söylüyor.
Almanya’daki Hırvat, Sırp ve Boşnak göçmenlerin Türklere
göre daha kolay uyum sağladığını belirten John, “Uyumda
önemli olan etnik kimlik değildir. 1961’de göç süreci
başlayınca eski Yugoslavya gibi ülkelerde 8 yıllık
zorunlu eğitim vardı. Türkiye’de ise aynı süre beş
yıldı. Bu da süreci etkiledi. Diğer ülkelerden gelen
göçmenler sanayi işçileri olarak geldi. Sanayi
tecrübeleri vardı. Türkiye’den gelenler ise vasıfsız
tarım işçisiydi. O da bir fark oluşturdu.” diyor.
Euro Türklerin, Türkiye’nin Avrupa’daki imajını olumsuz
yönde etkilediği şeklindeki kanaatlere katılmayan
Barbara John, “Burada Türkler olmasaydı hangi
önyargıların egemen olacağını bilmiyorum. Belki o zaman
tarihten gelen duygularla oluşan hayali korkular
oluşacaktı.” tespitini yapıyor. Bir bütün olarak
bakıldığında Avrupalı Türklerin Türkiye’nin imajına
olumlu katkı yaptığını belirterek, Türk komşuları
sayesinde Türkiye’yi fark eden Almanların turist olarak
Antalya’ya gittiğini hatırlatıyor.

(Futbol dersi alan oğullarını stadda bekleyen Türk
Anneler-Berlin-Almanya)
Prof. Dr. John’a göre, Avrupa ülkelerinin Türkiye’nin
büyük nüfusundan ve tam üyelik sonrası göç dalgasından
korktuğu yönündeki görüşler gerçekçi değil. Din ve
kültür farkı da önemli değil. Ancak Türkiye’nin AB
üyeliği noktasında gündeme gelecek asıl sorunu şöyle
açıklıyor: “AB sadece ekonomik değil, siyasi de bir
birlik. Milli egemenliklerin merkeze devrini ön görüyor.
Ortak bir savunma, dış politika geliştirilecek ve
karşılıklı bağımlılık olacak. Bu noktada Türkiye kendi
milli menfaatlerini öne çıkarabilir. Aynen İngiltere
gibi. O zaman AB’nin iki önemli sorunu olacak. Batı’da
İngilizler, Doğu’da ise Türkler.”
DÖNÜŞ PSİKOLOJİSİNİN AŞILMASI LÂZIM
Duisburg, 600 bini aşan nüfusu ve yoğun göçmen
kitlesiyle Kuzey Ren Westfalya eyaletinin en önemli
şehirlerinden. Duisburg’da yaşayan insanların yüzde
10’undan fazlası göçmen. Göçmen nüfusun fazlalığı bu
kentteki entegrasyon çalışmalarını daha önemli hâle
getiriyor. “Ben de Hırvat kökenli bir göçmenim.” diyen
Duisburg Belediye Basın Dairesi’nden Josip Sosiç, dönüş
beklentisinin sadece Türklere özgü olmadığını
vurguluyor. Babasının 25 yıl önce Almanya’ya geldiğini
hatırlatarak, “Halen bavulları hazır geri döneceği günü
bekliyor. Entegrasyon için önce bu dönüş psikolojisini
aşmamız lazım.” diyor.

(Berlin'de bir spor kompleksinde boks öğrenen Türk
gençleri saç sitilleriyle Almanya'ya entegre olmuş
Görünüyorlar-Berlin-Almanya)
Göçmen gençlere okul ve meslek eğitimi konusunda
rehberlik yapan Yardım Bürosu (RAA) Başkanı Elisabeth
Pater ise uyumda en önemli unsurun eğitim olduğunu
belirterek, özellikle göçmen öğrenciler için ‘çok
kültürlü öğrenme’ diye tanımladığı sürecine önemini
vurguluyor. Pater’a göre, çok kültürlü öğrenme için
öncelikle iki kültür arasındaki anlaşmazlıkların
giderilmesi lazım. Dolayısıyla, göçmen gençlerin
yaşadıkları ülkenin dilini öğrenmeye teşvik edilmesi
gerekiyor. Belediyenin bu amaçla başlattığı projeden son
üç yılda bin 800 gencin faydalandığını dile getiriyor.
Geçen yıl Duisburg Belediyesi pilot bir uygulama
başlatmış ve okul öncesi göçmen öğrencileri dil sınavına
tâbi tutmuş. Türk gençleri bu sınavda yüzde 60’lık bir
başarı yakalamış. Elisabeth Pater, nüfusa oranla bu
başarının diğer göçmen grupların altında kaldığını
söylüyor.

(Gurbetteki Türk gençlerinin en büyük eğlencesi
futbol-Londra-İngiltere)
ARTIK FRANSIZ GELİNLER DE VAR
Avrupalı Türkler arasında yabancılarla evlilik de
revaçta. Özellikle, ikinci kuşak Avrupalı Türkler,
evlilik tercihlerini Avrupalı hanımlardan yana
kullanıyor artık. Bunlardan biri Fransa’nın şirin
şehirlerinden Gien’de yaşıyor. 1974’ten beri Fransa’da
çalışan Necati Bıyıklı, Türkiye doğumlu oğlu Salih’i bir
Fransız’la evlendirmiş. Gelin, Müslüman olarak Emine
ismini almış. Emine-Salih çiftinin Kağan adını
verdikleri bir oğulları var.
Necati Bıyıklı, başlangıçta çok tereddüt etse de Fransız
gelininden çok memnun. Ailenin Fransız dünürleriyle
arası da çok iyi. Her hafta birlikte yemek yiyorlar.
Emine de gelin gittiği aileden son derece memnun.
Küçüklükten beri İslam’a ilgi duyduğunu, bu sebeple
Müslüman olmakta tereddüt etmediğini söylüyor. Eşinin
memleketi Bolu’ya da gitmiş ve Türkiye’yi çok sevmiş.
Fransa’da İslam hakkında önyargılar olduğunu belirten
Emine, eskiden kendi çevresinden İslam’da kadına hiç
değer verilmediğini duyduğunu hatırlatarak, “Ben ise tam
tersini yaşadım, bana çok değer veriliyor.” diyor.
Kayınvalide Zeynep Hanım ise kendisi için “sürpriz” olan
Fransız gelinini çok sevdiğini söylüyor.

(Belçika Parlamentosu'nun ilk Türk kökenli milletvekili
Cemal Çavdarlı-Gent-Belçika)
GURBETÇİNİN GELİR KAPISI: İTHAL DAMATLAR
Avrupa'daki en büyük yaralardan biri "ithal damatlar ya
da ithal gelinler" olayı. Türkiye'den evlilik yoluyla
Avrupa ülkelerine giden gençlerinin yaşadıkları "hayatım
roman" cinsinden… Çocukları Avrupa ülkelerinde yetişen
gurbetçiler, evlenme çağı gelen yavruları için gelin ve
damatları Türkiye'den getiriyor. Bu yolla her yıl
Türkiye'den Almanya'ya 18-19 bin civarında gelin ve
damat gidiyor. Diğer Avrupa ülkelerini de hesaba
katarsak bu sayı daha da artıyor.
Bremen Üniversitesi Din Bilimleri Bölümü'nde araştırma
görevlisi olarak çalışan Hayrettin Aydın, ithal gelin ve
damatlar üzerine bilimsel çalışmalar yapan bir isim.
Aydın'a göre, Avrupa'ya son dönemde gelen gelin ve
damatlar, birinci kuşağa nazaran daha eğitimli. İkinci
kuşak gelin ve damatların yüzde 28'i lise mezunu, yüzde
11'i ise üniversite öğrencisi ya da üniversiteye başvuru
yapmış kişiler. Türkiye'den gelenlerin yüzde 55'i gelin,
yüzde 45'i ise damat.
Euro-Türklerin gelin ve damat tercihini Türkiye'den yana
kullanmasının en önemli sebebi, ithal damatlardan alınan
başlık parası. Türkiye'de okuyamamış veya iyi bir iş
bulamamış bir genci ailesi, "bari hayatını kurtarsın"
mantığından hareketle bir gurbetçi kızıyla evlendirmek
istiyor. Avrupa'ya giderek çalışacağını ümit eden
gençler de iç güveysi olarak gittiği gurbetçi aileye
başlık parası ödüyor. Bu para, gurbetçiler arasında "süt
parası" olarak anılıyor.

(İsveç'te yaşayan Konya Kulu'lu ithal
damatlar-Stockholm-İsveç)
İkinci önemli sebep, gurbetçilerin kendilerine helal süt
emmiş, sözlerinden fazla dışarı çıkmayacak gelin ve
damat arayışı. Çünkü gurbette yaşayan Türkler gençleri,
burada doğup büyüyen yaşıtlarını "bozulmuş Türkler"
olarak görüyor. Üçüncü gerekçe ise yine parayla ilgili.
Türkiye'den gelen damatlar hemen bir işe girip çalışarak
aile bütçesine katkı yapmaya başlıyor. Gelinler de ev
işlerinde kullanılıyor.
Ancak burada bazı problemler de çıkmıyor değil.
Anadolu'nun bir köyünden çıkıp bir Avrupa şehrine gelen
gelin veya damadın, buradaki ortama nasıl ayak
uyduracağı hesaba katılmıyor. Sonra ortaya binlerce
sorunlu evlilik, boşanmalar ve psikolojisi bozulmuş
gelin ve damatlar çıkıyor.
İthal gelin ve damatların uyum konusunda yaşadıklarını
Hayrettin Aydın, "Buraya gelenler ne dilden ne de
kültürden haberdar. Dolayısıyla onların çocukları da
ilkokula neredeyse hiç Almanca öğrenmeden başlıyor."
diyor.

(Köln'de yaşayan Türk Plastik Cerrah Dr. Serdar
Eren-Köln-Almanya)
1968'den beri Belçika'nın Gent şehrinde yaşayan Arife
Denizli, eski bir ithal gelin. Yedi çocuğu var. Kendisi
gibi iki gelin ve iki damadı da Türkiye'den. Gelin ve
damatların daha serbest olduklarını, sinemaya gitmek
istediklerini anlatıyor. Oysa Avrupa ülkelerinde yaşayan
Türk aileler daha tutucu, kızların tek başına dışarı
çıkmalarına izin vermek istemiyor. Arife Teyze bu yüzden
Türkiye'den gelen gelinlerin pazara bile tek başına
çıkamadığını söylüyor.
Yusuf Eski, Denizli ailesinin en küçük ithal damadı.
Kendisiyle aynı kaderi paylaşan Türk gençleri ile ilgili
olarak şunları söylüyor: "Türkiye'de ailede erkeğin sözü
geçiyor. Buraya gelince eşitlik oluyor. Kız okumuş ve
çalışıyorsa daha baskın çıkıyor. Evin reisliği konusunda
sıkıntı yaşanıyor."
Evdeki sıkıntı ailelere aktarılıyor. Yusuf Eski, bazı
ailelerin kızlarına arka çıkarak, "İşine gelmiyorsa
boşan. Biz sana yeni bir damat buluruz." dediğini
söylüyor. Bazı damatlar ise bu tür durumlarda "Parayı
veren benim. Kendimi ezdirmem." anlayışında olduğunu
dile getiriyor.

(Belçika Senatosu'nun Türk Kökenli senatörü Fatma
Pehlivan-Gent-Belçika)

(Duisburg
Yaşlılar evinde kalan bir Türk ve Türk Hemşire Muhsine
İnce-Duisburg-Almanya)

(Gent'te
bir Türk Bakkalı-Gent-Belçika)

(Avrupa'da yaşayan pastırma üreticisi iş adamı Hilmi
Selçuk-Dortmund-Almanya)
Aksiyon-sayı :523
Fotoğraflar: Selahattin Sevi
 |