Harem lûgatte korunan,
mukaddes ve muhterem yer
anlamına gelir. Ev, konak ve
saraylarda genellikle iç avluya
bakacak bir şekilde planlanan,
kadınların yabancı erkeklerle
karşılaşmadan rahatça günlük
hayatlarını sürdürdükleri
kısımdır. Burada yaşayan
kadınlara da harem deniyor
olması, İslamiyet'in bu
bölümlere, özellikle hane
kadınlarıyla belirli bir kan
bağı dışında kalan erkeklerin (nâmahrem)
girişini yasaklamasından
kaynaklanır.
Osmanlı devlet teşkilâtında
harem-i hümâyûn tabiri hem
haremi hem de enderunu içine
alır. Enderun padişah, saray ve
devlet hizmetinde bulunacak
erkeklerin, harem ise ikametgâh
görevinin yanında kadınların
yetiştirilmesi için bir eğitim
müessesesidir. Bu bakımdan
hareme yüksek dereceli kadınlar
akademisi de denilebilir. Burada
en alt kademe olan cariyelikten
ustalığa kadar bir terfi sistemi
bulunmaktadır.
Haremin bu son derece
çarpıcı ve ilgi çekici yönü ne
yazık ki, hep geri plana itilmiş
ve yeterince
değerlendirilmemiştir. Buna
karşılık harem hayatının
gizliliği ve mahremiyeti herkese
malum olduğu halde özellikle
batılı yazarlar tarafından hiç
bilinmeyeni en bilinen kısmıymış
gibi harem hakkında anlatılanlar
basit ilişkiler üzerine
kurulmuştur. Buradaki bilgilerle
senaryolanan çeşitli film, roman
ve tiyatrolarda da maalesef çok
geniş bir teşkilata sahip
bulunan haremin asıl fonksiyonu
göz ardı edilmiş veya maksatlı
olarak unutturulmaya
çalışılmıştır.
Oysa son yıllarda harem
üzerine yapılan yerli ve yabancı
bilim adamlarının yaptıkları
çalışmalar Osmanlı sarayının
harem bölümünün padişahın evi
ikametgâhı olmasının yanısıra
dünyada eşi benzeri görülmeyen
bir mektep hüviyetinde olduğunu
gözler önüne sermektedir.
Harem-i Hümayun
hakkında on yıllık yorucu bir
mesai sonunda arşiv belgelerine
dayalı bir doktora tezi
hazırlayan Amerikalı uzman
Leslie Peirce"Biz
batılılar İslam toplumunda
cinselliği saplantı haline
getirmek gibi eski ama güçlü bir
geleneğim mirasçılarıyız. Harem,
müslüman cinsel duyarlılığı
üzerine kurulu Batı
efsanelerinin kuşkusuz en yaygın
simgesidir" dedikten sonra
haremin amaç ve teşkilatı
hakkında verdiği bilgiler
aleyhteki iddialara en güzel
cevaptır.
"Hanedan ailesi üyeleri için
harem bir ikametgâhtı. Sultan
ailesinin hizmetkârları için ise
bir eğitim kurumu diye tarif
olunabilir. Genç kadınlar sadece
padişaha uygun cariyeler ve
annesiyle diğer ileri gelen
harem kadınlarına nedimler
sağlamak amacıyla değil, aynı
zamanda askerî/idarî
hiyerarşinin tepesine yakın
erkekler için uygun eş sağlama
amacıyla eğitilirlerdi. Enderun,
saray içinde padişaha kişisel
hizmet yoluyla erkekleri nasıl
saray dışında hanedana hizmet
hazırlıyorsa, harem de kadınları
padişah ve annesine kişisel
hizmet yoluyla dış dünyadaki
rollerini almaya hazırlıyordu.
Azat edilerek enderun
mezunları veya diğer
görevlilerle evlendirilen bu
kadınların payına da kocalarının
oluşturduğu erkek hanelerini
(selamlık) tamamlayan haremler
oluşturmak düşerdi.
Sultan hanesinin kurduğu
teşkilat ve eğitim kalıbı bu
köle evlilikleri vasıtasıyla
çoğaltılarak Osmanlı yönetici
sınıfının sosyal ve politik
temelini oluşturuyordu. Saray
eğitim sisteminin -hem erkek hem
de kadınlar için- ana
hedeflerinden biri hükümran
hanedana sadakatin
aşılanmasıydı. İmparatorluk
elitini sarmalayan bağları
erkekler kadar kadınlar da
sürdüğü için elitin sadakatinin
odağında sadece padişahın
kendisi değil, aynı zamanda
sultan hanesinin kadınları, yani
bir bütün olarak haneden ailesi
vardı."
Yine 17. yüzyıl bazı
batılı yazarlardan haremin
gizliliğinin yaznısıra harem
hakkında konuşamların da
fanteziler üretmekten başka bir
şey yapmadıklarını gözlemlemek
mümkündür.
"Sarayın, ikinci avluya
girmelerine izin verilen
yabancıların gidebildiği
kadarını gördüm... İçeriyi
görmedim. Ama hükümdarlarına
karşı huşu duyduklarını gösteren
şahane bir sessizlik ve saygı
içindeki sonsuz bir görevliler
ve hizmetkârlar kalabalığı ile
karşılaştım." (Henry
Blunt, A Voyage into the Levant,
1638).
"Kadınlar dairesine
ilişkin bir bölümü buraya,
okuyucuya bu daireyi iyi
bilmenin imkânsızlığını
anlatabilmek için dahil
ediyorum... Buraya erkeklerin
girmesi yasaktır ve bu yasak
Hristiyan manastırındakinden çok
daha büyük bir dikkatle
uygulanır...
Sultanın aşk hayatının
niteliği gizli tutulur. Bunun
üzerine konuşmayacağım ve bu
konu hakkında hiç bir bilgi
edinemedim. Bu konuda fantezi
kurmak kolay ama doğru bir
şeyler söylemek alabildiğine
güçtür." (Jean-Baptiste
Tavernier Nottvelle Relation de
l'interieur du serrail de Grand
Seigneur, 1675).
"Kardeşim, Osmanlı
imparatorlarının sarayı
konusundaki merakını herkesten
kolay giderebilirim. Çünkü yirmi
yıldan fazla bir süredir bu
sarayın içine kapalı kalmış biri
olarak güzelliklerini, yaşam
tarzını, disiplinini gözlemleme
zamanım oldu. Çeşitli yabancı
gezginlerin bir kısmı dilimize
de çevrilmiş olan bir çok
fantastik tasvirine inanılacak
olursa b sarayın büyülü bir yer
olmadığını hayal etmemek
güçtür... Fakat sarayın asıl
güzelliği içinde gözlenen
düzende ve burada yaşayan güçlü
kişilerin hizmetine bakacak
olanların eğitiminde yatar." (François Petis de la Croix,
Ett General de l'Empire Ottoman,
1695).
Padişah
Kızları: Sultanlar
Sultan tabiri Osmanlı
Padişahları' nın erkek
evlatlarına, kızlarına, padişah
validelerine hatta ailelerine
kadar teşmil edilmiştir. Bu
ünvanın Padişahların erkek
çocuklarında ismin evveline
kızların da ise ismin sonuna
gelmesi adet olmuştu. Sultan
Selim, Sultan Ahmed, Ayşe
Sultan, Fatma Sultan vs. gibi.
Sultan tabiri yanlız olarak
kullanılırsa padişahın kıs
çocukları kastedilmiş olurdu.
Sultanların kız çocuklarına ise
Hanım Sultan denir.
Sultan doğar doğmaz ilk
olarak Darüssaade Ağasına haber
verilirdi. Ağa, oda lalası
vasıtasıyla silahtar ağaya
müjdeli haberi gönderir o da
padişahın bir kız çocuğu
olduğunu sarayda ilan ederdi. Bu
haber üzerine enderunda bulunan
her oda doğum şerefine üç kurban
keserek sultanın doğumunu
kutlardı. Bu arada sarayın deniz
kıyısında bulunan toplar günde
beş defa tekrarlanmak üzere üçer
kez atış yaparlar böylece doğum
halka ve devlet ricaline
duyurulurdu.
Doğum haberini alan
Sadrazam ertesi gün divan
azalarıyla saraya gelerek
padişahı tebrik ederdi. Ziyafete
gelenlere türlü maddelerden
yapılan nefis şerbetler altın,
gümüş ve billur kaplar da ikram
olunurdu.
BEŞİK ALAYI
Sultanların doğumlarında
bir takım merasimler tertip
olunurdu. Bunlardan ikisi Valida
Sultan ile Sadrazamın göndermiş
oldukları beşik, yorgan ve
sırmalı örtü münasebetiyle
yapılan beşik alaylarıdır.
Çocuk doğunca padişah
validesinin evvelce hazırlatmış
olduğu beşik, sırmalı püşide
denilen örtüsü ve yorganıyla
merasim ve alayla Eskisaray' dan
Yenisaray' a nakl olunurdu.
Törene katılacak ağalara
birgün öncesinden kethüda bey ve
darüssaade ağası yazıcısı
tarafından davetiyeler
gönderilir, belirli saat de
Eskisaray' da bulunmaları
bildirilirdi.
Ertesi gün davetliler
hazır olduklarında Teşrifatçı,
törenin başlaması için işaretini
verirdi. Bunun üzerine Valide
Sultanın başağası beşiği,
yorganı ve örtüyü Eskisaray' dan
çıkararak Valide Sultan
kathüdasına teslim ederdi.
Kethüda Bey de beşiği, Valide
Sultan' ın kahvecibaşısına,
yorganı ikinci kahveciye, beşik
örtüsünü de üçüncü kahveciye
teslim ederdi.
Kahvecibaşılar
kendilerine teslim edilen
eşyaları sayıyla alırlar ve
başlarının üzerlerine
koyarlardı. Bundan sonra
harekete geçen alay Beyazıd,
Divanyolu ve Ayasofya önünden
geçerek Bab- ı Hümayun önüne
gelirdi. Çevredeki kalabalık
alayı alkışlarla uğurlarken
çocuğa ve babasına da uzun
ömürlü olmaları için dua
ederlerdi.
Orta kapıya kadar atlar
üzerinde ilerleyen ağalar,
burada attlarından inerek iki
sıra halinde dizilerek haremin
araba kapısı önüne kadar
gelirlerdi. Burada
kahvecibaşılar beşiği, yorganı
ve beşik örtüsünü kapı önünde
beklemekte olan Valide Sultan
başağasına o da saygıyla alarak
darüssaade ağasına teslim
ederdi. Darüssaade ağası
devraldığı eşyaları harem
ağaları ile birlikte içeri
götürerek, bu işle görevli
kadınlara teslim ederdi. Daha
sonra, törene katılan ağalara ve
görevlilere rütbelerine göre
padişah adına ihsanlarda
bulunurdu.
Doğumun altıncı gününde
ise Sadrazamın beşik alayı
töreni düzenlenirdi. Bu alay
Valide sultanınkinden daha göz
kamaştırıcı ve daha kalabalık
olurdu. Bu sırada devlet
erkanının aileleri de çocuğu
görmek üzere davet olunurlardı.
Sadrazam, sultan doğar
doğmaz bir beşik, bir yorgan ve
bir de beşik örtüsü yaptırır,
hepsi de inciler, elmaslar,
tırtıllar ve zümrütlerle
donanırdı. Doğumun beşinci günü
törene katılacaklara davetiyeler
gönderilir, belirli bir saat de
Paşakapısında bulunmaları
istenirdi.
Ertesi gün belirlenen
saat de Paşakapısı önünde,
sadrazamın hazırlanan eşyaları
Kethüda beye vermesiyle tören
başlardı. Kethüda bey de beşiği
baş, yorganı ikinci çuhadara
beşik örtüsünü ise mehter başıya
verirdi. Bunların eşyaları
saygıyla alıp başiları üzerine
koymasından sonra mehter
takımının çaldığı marşlar ve
ilahilerle alay harekete
geçerdi.
Başlara giyilen renkli
kavuklar, sırtlardaki renkli
kürkler ve kaftanlar,
ayaklardaki sarı ve kırmızı
çizmelerve yemeniler beşik
alayını yürüyen bir çiçek
bahçesi haline getirirdi. Yine
binbir emek sarf edilerek
hazırlanan çiçek bahçeleri ve
şeker kutuları nu renkli sahneyi
daha da canlı ve muhteşem bir
hale koyardı. Mehterhanenin
muazzam ritmi de insanları ayrı
bir vecde getirirdi. Alaya
katılan ağaların heybetli
görünüşleri, ağır başlı
yürüyüşleri insana Niğbolu,
Kosova, Varna ve Mohaç'tan
hatıralar ve manzaralar yaşatır
gibi olurdu.
Valide beşik alayında
olduğu gibi Divan yolundan
geçilerek Bab-ı Hümayundan içeri
girilir ve araba kapısı önünde
alay sona ererdi. Daeüssaade
ağası tarafından teslim alınan
beşik takımı doğruca padişaha
götürülür ve gösterilirdi.
Padişah beşik takını gördüktan
sonra hareme yollardı.
Lohusanın yattığı oda
Valida Sultan, Sultanlar,
kadınefendiler, ikballer ve
davetli kadınlarla dolup
boşalırdı. Valide Sultan yanında
sultanlar olduğu halde yüksekçe
bir divanda otururdu. Misafirler
ise peykelere yerleştirilmiş
minderler ve yastıklar üzerinde
dinlenirlerdi. Sadrazamın
gönderdiği beşik takımının
gelmesiyle hep birden ayağa
kalkarlardı.
Beşik takımı odanın
ortasına gelince Valide Sultan
üzerine bir avuç altın atar onu
diğerleri takp ederlerdi. Orada
bulunan ebe, dualar okuyarak
çocuğu yeni gelen beşiğe koyar
ve üç defa sallardı. Sonra
çocuğu beşikten çıkararak kucağa
alırdı. O zaman davetli
kadınlar, getirmiş oldukları
değerli taşlarır ve kumaşları
beşiğin üzerine koyarlardı.
Bunların hepsi ebenin olurdu.
Davetli kadınlar haremde
üç gün misafir edilirler,
cariyelerin de katılmasıyla
çeşitli eğlenceler tertiplenir,
hoşça vakitler geçirilirdi.
Ayrıca davetlilere padişah
tarafından hediyeler
gönderilmesi de usuldendi.
SULTANLARIN YETİŞMESİ
Sultanların doğumu ile
birlikte bir daire ayrılır
emrine dadı, sütnine, kalfa ve
cariyeler verilirdi. Eğitimiyle
annesi, dadısı ve kalfası
uğraşırdı. Yürümeye başladıktan
itibaren bahçelere çıkar küçük
cariyelerle veya aynı yaşdaki
çocuklarla dadısının nezaretinde
oyunlar oynardı. Sultanlar,
dadısız ve kalfasız dışarı hiç
çıkamazlardı.
Sultanlar beş veya altı
yaşına girdiklerinde irade-i
seniyye ile derse başlarlar ve
kendileri için tayin edilen
hocalardan ders alırlardı. Bed-i
besmele denilen ilk derse
törenle başlanır ve padişah da
hazır bulunurdu. Bazen dersler
şehzadeler dairesinde okunurdu.
Okumada ilk üzerinde durulan
konu, padişahın çocuklarının
Kuran-ı kerimi doğru okumalarını
temin etmekti. onların Kur'an-ı
kerimi tecvide uygun okumaları
ve bitirmeleri kendileri ve
babaları için büyük bir
mutluluğa sebep olurdu. Bu
vesile ile bir de hatim töreni
tertip ediliyor sultanlara ve
hocalarına hediyeler
veriliyordu. Sultanlar Kur'an-ı
kerimden başka Türkçe,
Matematik, Tarih, Coğrafya,
Arapça ve Farsça dersleri de
alırlardı.
Sultanların günümüze kadar
ulaşan mektuplarından son derece
düzgün ve edebi ifadeler
kullandıklarını, kelime, cümle
ve gramerhatalarının yok denecek
kadar az olduklarını
görmekteyiz.
Sultanlar erkeklerden
kaçma çağına geldikelrinde
başlarına yaşma örterler ve
dışarıya çıktıklarında uygun
elbiseler giyerlerdi.
DÜĞÜNLERİ
İlk Osmanlı padişahları
kızlarını, genellikle Anadolu
beyleri veya onların oğullarına
verdikleri gibi kendi
maiyetlerinde ki beylere de
verirlerdi. Nitekim 1. Murad' ın
kızı Melek Hatub, Karamanoğlu
Alaaddin Bey' le ; Çelebi Mehmed'
in kızı Selçuk Hatun Candaroğlu
Kasım Bey' le; Fatih' in kızı
Gevherhan Sultan Akkoyunlu Uzun
Hasan' ın oğlu Uğurlu Mehmed
Bey' le; II. Bayezid' in kızı
Aynışah Sultan ise Uğurlu Mehmed'
in oğlu Göde Ahmed Bey' le
evlenmişlerdir.
Ancak osmanlılar Anadolu
birliğini temin edince etrafta
kızlarını verecek hanedan
kalmadığından, sultanları
vezirler, kaptan paşalar ve
büyük devlet adamlarıyla
evlendirmeye başladılar.
Padişahların kızlarını
Anadolu beylerine vermesi gibi
kendi devlet adamlarıyla da
evlendirmeleri, duygusal yönden
ziyade siyasi idi. Zira
sultanları alanların çoğu
enderun mektebinden yetişen
devşirme devlet adamlarıdır.
Bunlar padişaha baba gözüyle
bakarlardı. Bir de padişahın
kızıyla evlenince hanedanın
üyeleri arasına girerek
nüfuzlarını da arttırırlardı.
bazı yabancı yazarların,
padişahların kızlarını korktuğu
veya zenginliğini çekemediği
paşalarla evlendirdiği iddiası,
tamamen uydurma ve hayal
mahsülüdür.
Padişah kızını evlendirmek
isteyince sadrazama bir hatt-ı
humayun yazar ve damad olacak
şahsın nişan takımlarını
yollamasını emrederdi. Uygun
görülen adayın, fermanı alır
almaz eğer evli ise, sultanlara
hürmeten hanımını boşaması adet
haline gelmiştir. Ayrıca II.
Mahmud zamanına kadar
sultanların rızası formalite
icabı alınıyordu. Ancak II.
Mahmud' dan itibaren durumun
değiştiği ve en azından
fotoğraflarla birbirini önceden
tanıdıkları görülmektedir.
Sultanların nikahları
bazan Yeni Sarayda ve bazan da
paşa kapısında kıyılırdı.
Sultanın vekili darüssaade ağası
idi. Damat paşaya da münasi
görülen bir vezir vekil olurdu.
Nikahı şeyhülislam kıyar ve
mihr-i muaccel ve mihr-i müeccel
sultanın derecesiyle mutenasip
olurdu. Onaltıncı asır sonlarına
kadar nikah yüzbin altın
üzerinden kıyılırdı.
Sultan nikahından sonra
hükümdar namınamerasimde
bulunanlara kürk ve hil'atler
giydirilirdi. Damat da hil'at
giyerdi. Sultanların düğünleri
babalarının sağ olup
olmadıklarına veya padişahın
sevdiği bir kız kardeşi veya
yeğeni olup olmayışına göre
olurdu. Tabii babaları sağ olan
sultanların düğünleri fevkalede
mükellef yapılırdı. Damat, böyle
bir düğünde pek çok masraf eder,
saraya gönderdiği her çeşit
mücevherli (yüzük, küpe,
bilezik, incili tuvalet aynası
ve yine incili gelin duvağı ve
hamam nalını gibi) nişan
hediyesinden başlayarak bütün
düğün masraflarını görürdü.
Düğün müddeti muayyen olmayıp
onbeş yirmi gün süren düğünler
de vardı.
Gelin olan sultanın alayı
ya kendisinin bulunduğu Eski
Saraydan veyahut Yeni Saraydan
itibaren tertip edilirdi.
Sultan, Osmanlı hanedanına
mahsus kırmızı atlas cibinlik
içinde olarak araba ile
naklolunurdu.
Gelin alayında sadrazam,
vezirler, devlet erkanı ile
düğün münasebetiyle sultanlara
mahsus yaptırılan ve Nahl
denilen balmumdan yapılmış düğün
tezyinatı, alayın önünde
giderdi.
Sultanın çeyizi, kocasının
konağına gitmeden evvel sarayda
teşhir edilirdi. Sadrazam ve
diğer devlet adamları oraya
kendi düğün hesiyelerini de
gönderirler, sonra bu çeyiz
alayla damadın konağına
götürülürdü.
Sultan, kocasının konağına
geldiği zaman orada zevci ile
Kızlar ağası tarafından
karşılanır ve koltuklarına
girilerek harem dairesinin
kapısına götürülürdü. Damadın
konağında kadın ve erkeklere
ayrı ayrı ziyafetler çekilir ve
yatsı namazından sonra
davetliler konaktan ayrılırdı.
Damat Paşa davetlilerin her
birine derecelerine göre birer
hediye verirdi.
Yine bu sırada darüssaade
ağası padişah namına damada bir
samur kürk giydirir ve paşayı
sultana takdim ettikten sonra
çekilirdi. Bundan sonra yenge
kadın paşayı odaya sokar, damat
paşa odanın bir köşesinde namaz
kıldıktan sonra zevcesinin
eteğini öper ve sultanın
oturması için müsaadesine kadar
ayakta dururdu.
Şayet damadın memuriyeti
hariçte ise düğün için İstanbul'
a çağırılır, konak döşer,
sultanla evlenir ve sonra vazife
ile İstanbul' da kalmazsa yine
memuriyeti başına dönerdi.
Sultan İstanbul' da kocasının
konağında kalırdı.
GEÇİMLERİ
Sultanların
maiyyetlerinde padişahın emriyle
tayin edilen kethüdaları vardı.
Bütün işleri, alış veriş
vesaireleri hep bu kethüdaları
vasıtasıyla görülürdü. Dul olan
sultanların vazife ve aidatları
matbah-ı amire ile şehremini
tarafından verilmek kanundu.
Sultanların hash veya
paşmaklık ismi verilen
dirlikleri vardı. Bunların
bazılarına herhangi bir
mukataanın varidatından maaş ve
bir kısmına iltizam suretiyle
mukataalarda verilmişti. Bu
isimler altındaki dirlikler bir
mahallin varidatının bunlara
tahsisi demekti. Malikane
suretiylemukataa, kaydı hayat
şartıyla verilen dirlikti.
Sultanları bu gelirlerini idare
ve tahsil için voyvoda denilen
memurlar vardı. Sultanlara bazan
hazineden maaş da verilirdi.
Sultan III. Mustafa Laleli
Camisinin vakfiyesini tertip
ettirirken bu vakfından
oğullarına bin beşeryüz
kızlarına biner ve kadınlarına
beşer yüz kuruş tahsis
eylemişti.
Bibliyografya:
Silahtar Mehmet Ağa, Tarih,
c. 1, s. 646; c. 2, 737
Raşid, Tarih, İstanbul 1282,
c.3, s. 143, 265,
319,320,328
Peçevi, Tarih, c. 2, s. 28
Naima, Tarih, c. 4, s.264
Ata Bey, Tarih'i Enderun, c.
1 , s. 249 - 250
Esad efendi, Osmanlılarda
Töre ve Törenler -
Teşrifat-ı Kadime- (sad. Y.
Ercan) , İstanbul 1979,
s.113,116
İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı
Devleti'nin Saray Teşkilatı,
Ankara, 1984i s. 159-171
Çağatay Uluçay, Harem,
Ankara 1985, s.67 - 115
H. Ziya Uşaklıgil, Saray ve
Ötesi, İstanbul 1942, c. 2,
s. 93 - 98, 187- 194
Ayşe Osmanoğlu, Babam
Abdülhamid, İstanbul 1960,
s. 106-112.
Hikmet Özdemir, Adile Sultan
Divanı, Ankara 1996, s1
291-292, 454 -455.
Harem-i Hümayûn'un en
itibarlı hanımı Valide Sultan
Osmanlılarda cülus
merasiminden bir kaç gün sonra
saray, yeni bir törene daha
sahne olurdu. III. Murad Han'ın
cülusundan itibaren düzenlenen
bu merasim padişahın annesinin
Eski Saray'dan alınarak Topkapı
Sarayına nakli hadisesidir. Valide Alayı ismi
verilen bu tören şu şekilde
gerçekleşirdi.
Yeni padişah cülusundan bir
kaç gün sonra validesinin Eski
Saraydan Topkapı Sarayına
naklini emrederdi. Bir gün
öncesinden rikâb-ı hümayun ve
şikar ağaları, kapıcıbaşılar,
sultan kethüdaları, padişah
evkafı mütevellileri, haremeyn
vakfı erkanı, harem-i hümayun
ağaları, baltacılar, darüsaade
ağası ve yeni tayin olunan
valide kethüdasına haber
gönderilerek hazır olmaları
istenirdi.
Valide Alayı, Bayezid
kolluğu (karakolu) önüne geldiği
vakit yeniçeri ağası, şayet o
seferde ise sekbanbaşı
tarafından karşılanırdı. Araba
burada bir müddet durur, bu
sırada ağa yer öperek hürmet ve
tazimlerini arzederdi. Ağaya bir
hil'at giydirilir, yine ona ve
maiyyetine önceden belirlenen
hediyeleri dağıtılırdı. Bu
şekilde her kulluk geldikçe
oradaki görevli neferlere
hediyeleri verilirken alaydan
etrafa çil çil paralar
saçılırdı. Alay cebehane önüne
gelince cebecibaşı valide
sultanı selamlayarak hediyesini
alırdı.
El Öpme
Bu şekil merasimlerle bâb-ı
hümayundan saraya girilirdi.
Hastane kapısı köşesinde
bekleyen bostancı başhasekisi
ile hasekiler ellerinde
değneklerle dizilip ilgililer
dışında kimseyi ileriye
geçirmezlerdi.
Valide sultanın arabası has
fırın kapısı önüne gelince
padişah vakarlı bir şekilde
yürüyerek gelir, validesini iki
veya üç temenna ile selamlar ve
annesinin sağ tarafdaki
pencereden uzanan elini öperdi.
Bu sırada çavuşlar hep birlikte
alkış tutarlardı.
Valide Sultan'ın arabası
orta kapıdan içeri girdikten
sonra alay sona ererdi.
Valide sultan saraya
gelişinin ertesi günü sadrazama
bir hükümnâme ile kürk ve hançer
gönderirdi.
Bu şekilde saraya yerleşen
valide sultan haremin en
itibarlı hanımıdır. Valide
sultanın herkesten üstün konumu
harem müessesesinin esasıydı. O
hem sultan ailesinin
vesayetinden hem de harem
hanesinin günlük işleyişinin
idarî denetiminden sorumluydu.
Onun haremin en güçlü üyesi
olduğunu maaşı açık bir şekilde
yansıtmaktadır. Zira devlet
hazinesinden harem üyelerinin
her birine ödenen günlük maaş
(mevacib), harem kurumunun
hiyerarşisini ortaya koyar ve
simgelerdi.
Kanuni sonrası dönemde,
haremi idare eden ilk valide
sultan olan Nurbanu Sultan'a
günlük 2000 akçelik bir maaş
bağlanmıştı. III. Mehmed'in
annesi Safiye Sultan da ise, bu
rakam 3000 akçeye çıkmıştır.
Valide sultan maaşları, kısa
süreli istisnai dönemler dışında
bu yüksek seviyeyi muhafaza
etmiştir.
Genelde Osmanlı haremini
anlatan Avrupa kaynaklı
tasvirlerde valide sultandan hiç
söz edilmeyip, padişah kadınları
ön plana çıkarılmaktadır. Harem
kısmındaki gücün valide sultanın
değil de hasekilerde olduğunu
savunmaki yabancı gözlemcilerin
saray hayatına dair cinsel
fantazi ve entrika senaryolarını
daha rahat kurabilmenin bir
ürünü olmalıdır.
Harem-i hümayun konusunda
arşiv belgelerine dayalı ciddi
bir eser ortaya koyan Amerikalı
tarihçi Lesli Peirce, bu
durumu ; büyük ölçüde kendi
kraliçelerinin karşılığını
arayan ve dolayısıyla Osmanlı
haremindeki en büyük güç ve
statü sahibinin valide sultan
olduğunu anlamaya hazır olmayan
Avrupalı gözlemcilerin kültürel
at gözlüklerine bağlanması
gerekir diyerek
açıklamaktadır.
Padişahlar ve Anneler
Padişahların validelerine
karşı son derece hürmetkar
davranmaları onların saraydaki
hüküm ve nüfuzlarını daha da
arttırmıştır. Bunda muhakkak ki,
İslamiyetin ana hakkı
konusundaki müessir
prensiplerinin büyük rolü
olmuştur. Cennet anaların ayağı
altındadır; Ana babaya iyilik
etmek nafile namaz, oruç ve hac
faziletlerinden daha
faziletlidir; Allahü Teâlâ'nın
rızası ana va babanın
rızasındadır vb. Hadisi
şerifler ana-babaya gösterilecek
hizmet ve hürmeti açık bir
biçimde ifade etmektedir.
Nitekim Fatih Sultan Mahmed
kendisini yetiştiren ve
hristiyanlık dininde kalmaya
devam eden üvey annesi Mara'ya
geniş bağışlarda ve temliklerde
bulunmuştur. Yine ona ölünceye
kadar, halini hatırını sormaya
ve iyiliklerde bulunmaya devam
etmiştir.
Kanuni Sultan Süleyman
annesi Hafsa Sultanı çok sever,
bir dediğini iki etmezdi.
Hayırları ve iyi kalpliliğiyle
ün kazanan Hafsa Sultanın
Manisa'da cami, imaret, medrese,
mektep ve hangâhı vardır.
III. Murad, validesi
Nurbanu Sultan'ın ölümünde matem
elbisesiyle cenazeyi takip ile
Fatih Camiine kadar gelmiş,
orada namazını kıldıktan sonra
sarayına dönerek ruhu için
sadakalar dağıttırmıştır.
III. Mehmed Han da babası
gibi validesine çok riayet
gösterirdi. IV. Mehmed'in annesi
Turhan Sultan'a, III. Selim
Han'ın da Mihrişah Saultan'a
karşı hürmet ve tazimleri pek
fazla idi.
Bunun neticesi olarak
valide sultanların saraydaki
hüküm ve nüfuzları daha da
artmıştır. Bu durum bazı valide
sultanların, devlet işlerine de
karışmasına da yolaçmıştır.
Ancak istisnai olarak görülen bu
çeşit olayların dahaçok çocuk
yaşta tahta çıkan padişahlar
döneminde olduğu da gözden
kaçırılmamalıdır.
Valide Dairesi
Otuz altı Osmanlı
padişahından sadece yirmi üçünün
annesi valide sultan ünvanını
kullanmış, diğerleri oğulları
tahta geçmeden vefat ettikleri
için bu ünvanı alamamıştır.
Valide Sultanların
kendilerine verilmiş paşmaklık
denilen hasları vardır. Daha
sonraları haslarından başka
kendilerine darphaneden muayyen
bir maaş da tahsis edilmiştir.
Validelerin kalabalık bir
maiyyetleri vardı. Haremi,
Haznedar Usta vasıtasıyla idare
ederlerdi. Haremdeki bütün
kadınlar, sultanlar, ustalar, ve
cariyeler kendisinden çekinirler
onu sayarlardı. Haremdeki bütün
işler onun emriyle yapılırdı.
Göçler, gezintiler onun emriyle
ve arzusuna uygun olarak
haznedar ve kalfalar tarafından
uygulanırdı. Törenlerde ve
hareme kabullerde baç rolü
valide sultan oynardı. Hariçteki
işlerin Valide Kethüdası denilen
bir memur bakardı. Validelerin
hasları ve mukataalarını da o
idare ederdi.
Haremde valide sultan
dairesi padişaha ait mekanlardan
sonra, en büyük ve en önemli
mekândır. Daireyi valide
taşlığından bir bekleme odası
ile girilirdi. Girişte nöbetçi
cariyeler beklerdi. Daire yüksek
kubbeli bir sofa, daha küçük bir
yatak ve ibadet odası ile iç içe
üç bölüm halindedir. Sofanın
duvarlarının alt kısımları
çinili, üst bölümleri ise 19.
yüzyıl hayali panoramik manzara
resimleriyle dekorlanmıştır.
Sedef kakmalı gömme dolapları ve
kapı kanatları eskidir. Bir ocak
ve çeşmeye de sahip olan odaya
kadife sedirler ve sofra takımı
da kurulmuştur. Valide Sultanlar
yemeklerini burada yerlerdi.
Yatak odası kapısının
yanında mermer üzerine yazılmış
olan;
Lâ ilâhe illallah
Muhammedun Resûlullah
Dem bedem saat besaat
bâd ikbâlet fizûn
Düşmenet çün
şişe-i saat bemişe ser nigûn
Bu ocağın dûd-i dâim
sünbül izhâr eylesün
Sahibine hazret-i Hak
nârı gülzâr eylesün
Açıklaması:
Allahü Teâlâ'dan başka ilah
yoktur, Muhammed "aleyhisselam"
O'nun Resûlüdür. Her ana her
saat talihin yükselsin,
Düşmanın, saat şişesi gibi baş
aşağı olsun Bu ocağın daimi olan
dumanı sünbül gibi görünsün
Sahibine Hazret-i Hak, ateşi gül
bahçesi eylesin.
Anlamına gelen bir beyit
yeralmıştır. Yatak odasının 17.
yüzyıl İznik çiniciliğinin son
kaliteli ürünleriyle kaplı
duvarlarında, çiçekler fışkıran
şadırvan motifleri
kullanılmıştır. Solda ahşap
altın yaldızlı, kabartmalı ve
üstü dört sütuna dayalı
parmaklıkla çevrili alanı yatak
yeridir.
Yatak odasından mermer
söveli ve demir şebekeli bir zar
ile geçilen dua odası da benzer
görünüşlüdür. Duvarında çiniden
bir Kabe tasviri de vardır.
Ölen ya da tahttan
indirilen padişahların anneleri,
merindeki cariyeleri ile
birlikte bu daireyi boşaltarak
yeniden Eski Saray'a yerleşir ve
kendilerini tamamen hayır
işlerine verirlerdi.
Bibliyografya:
Atâ
Bey, Târih-i Enderûn, c.3, s.65.
Vasıf Edendi, Târih, İstanbul
1219, c.1, s. 35, 42, 44, 46
İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı
Devletinin Saray Teşkilâtı,
Ankara 1984, s.154-158.
Çağatay Uluçay, Harem II Ankara
1985, s. 61-66.
Leslie P. Peirce, Harem-i
Hümayun (çev. A. Berktay),
İtanbul 1996, s. 158, 169-171.
Esad Efendi, Osmanlılarda Töre
ve Törenler (Teşrifât-ı Kadime),
sad. Y. Ercan. İstanbul 1979, s.
111, 112.
Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi
(trc. Atâ bey), İstanbul 1330,
s.7, s13, 41, 103, 213, 244.
M. Anhegger (Eyüboğlu), Topkapı
Sarayında Padişah Evi: Harem,
İstanbul 1987, s.31-33
Deniz Esemenli,
"Mekanlar-zamanlar", Topkapı
Sarayı (Akbank yay.) İstanbul
2000, s. 90-91.
Mehmet İpşirli, "Harem" (Osmanlı
Devletinde Harem kısmı), DİA,
c.16, s.135-137.
O. Selahaddin Osmanoğlu, Osmanlı
Devleti'nin kuruluşunun 700.
Yılında Osmanlı Hanedanı,
İstanbul 1999.
Padişah Hanımları
Osmanlı Tarihinin ve özellikle
hanedanın en çok tartışılan
konuları arasında padişahların
aile hayatı gelmektedir. Bir
kısım yazarlar padişahların
harem hayatını bir sefahat ve
gayr-i meşru eğlence hayatı gibi
takdim etmeye çalışmaktadırlar.
Ancak bunların dayandıkları
mehazlar genelde Avrupalı
gözlemcilerin, gezginlerin,
düşünürlerin hayal ürünü
eserleridir. Haremdeki aile
hayatına dair tasvirler
Osmanlılar hakkındaki kitapların
satışına çok açık bir biçimde
yardımcı oluyordu. Bu sebeple bu
tip anlatım ve tasvirler
eserlerde abartılı bir biçimde
yer bulabiliyordu. Nitekim
günümüzde de bir padişahın
hanımını konu edinen ve cinsel
fanteziler üzerine kurulu
romanlar daha fazla rağbet
görebilmektedir.
Oysa meseleyi ciddi ve ilmi
bir tarzda ele alan yerli ve
yabancı yazarlar ve tarihçiler
haremin içe işleyişi ve
sakinlerinin yaşantısına dair
pek az bir bilginin mevcut
olduğuna vakıftırlar. Harem,
isminin de gereği olarak
yabancıların gözlerinden
gizlendiği gibi içindeki hayata
dair konuşmalar da yine
başkalarının işitme alanı
dışarısında kalmıştır. Haremde
yaşayanlar ise bu durumu belki
hayatlarının en büyük sırrı
olarak kendileriyle birlikte
mezara götürmüşlerdir.
Saltanatın babadan oğula
geçtiği bir hanedanın her
hükümdarı gibi Osmanlı padişahı
için de önemli bir siyasi anlam
yüklü olan aile hayatı asla bir
cinsel zevk olarak
düşünülemezdi. Zira evliliğin
sonuçları -evlatlar- tahta kimin
geçeceğini yani bizzat hanedanın
varoluşunu etkiliyordu.
İlk dönemde evlilikler
Kuruluş döneminden
II.
Bayezid'e
gelinceye kadar Osmanlı
padişahları ve şehzadeleri ilk
zamanlardan Müslümanlardan
nüfuzlu kişilerin, Anadolu
beylerinin, Bizans, Sırp ve
Bulgar krallarının kızları ile
evlendiler. Bu evliliklerde
siyasi nüfuz elde etme,
diplomatik faydalar veya kız
babası öldüğünde toprak talep
etmek gibi gayeler
hedefleniyordu.
Ertuğrul Bey'in oğlu
Osman Gazi'yi
Şeyh Edebali'nin kızı Bala Hatun
ile evlendirilmesinde muhakkak
ki ahilerin desteğini de temin
etmek maksadı da yatmaktaydı.
Nitekim Ertuğrul Bey'in
vefatından sonra aşiretin başına
amcası Dündar'ın muhalefetine
rağmen ahilerinde desteğini
temin eden Osman Gazi
seçilmiştir.
Osman Gazi
ikinci evliliğini yine nüfuzlu
bir şahsiyet olduğu tahmin
edilen Ömer Bey'in kızı Mal
Hatun ile yapmıştır.
Bilecik tekfuru oğlunu,
Yarhisar tekfurunun kızı ile
evlendireceği zaman düğüne
Osman Gazi'yi
de davet etmişti. Tekfurlar Türk
Beyi'ni düğüne katıldığı sırada
ortadan kaldırmayı
karalaştırmışlardı. Ancak
tertipten dostu Harmankaya
hakimi Köse Mihal'in ihtarıyla,
zamanında haberdar olan
Osman Gazi
mükemmel bir plan tertip ederek
tekfurları pusuya düşürdü.
Bilecik ve Yarhisar'a sahip
olurken Holofira isimli gelin de
Osmanlılar eline geçmişti.
Osman
Gazi Holofira'yı
oğlu
Orhan'a
nikahlayarak bir anlamda onun
babasının topraklarına hakim
olduğunu göstermiş oluyordu.
Daha sonra Müslüman olarak
Nilüfer adını alan Holofira,
hayır ve hasenatıyla
Bursalıların gönlünde taht
kurmuştur. Nilüfer Hatun Bursa'
da Kaplıca kapısı yanında bir
tekke, Darülharp mahallesinde
bir mescid ve Bursa ovasından
geçen çay üzerine güzel bir
köprü yaptırmıştır. Bu nedenle
çaya Nilüfer adı verilmiştir.
Orhan
Gazi'nin önce
Bizans İmparatoru III.
Andronikus'un kızı Asporça Hatun
ve Sonra VI. John Kantakuzen ile
eşi İrene'den doğan Teodora (Maria)
ile evlenmesi ise Rumeli'ye
geçişin imkan dahiline alınması
ve saltanata geçişi sağlamak
hedeflerine matuftur. Kartakuzen
Orhan Bey'in kuvvetleri
sayesinde İstanbul'a girerek
İmparatorluğa kavuşmuş, Trakya
ve Makedonya'daki hakimiyetini
kuvvetlendirmiştir. Bu
yardımlarına karşılık Gelibolu
yarım adasındaki Çimbi kalesini
Osmanlılara vermiştir ki bu
durum
Orhan Gazi'nin
Rumeli'ye geçişinin ilk adımı
olacaktır.
I.
Murad Han'ın
Bulgar Kralı Şişman'ın kız
kardeşi Tamara (Maria)
ile evlenmesi ise bu krallığın,
tabiiyet altında
tutulabilmesinin bir gereği
olarak görülebilir. Zira Sultan
Murad 1368'den sonra sırasıyla
Bulgarlardan Aydos, Karinabad,
Süzeboli, Pınarhisar ve Vize'yi
zaptetmişti. Kral Şişman
mukavemete muvaffak olamayınca
sulh yaparak vergi vermeyi kabul
ederek kız kardeşini de Osmablı
hükümdarına vererek dostluğunu
pekiştirmek istemişti.
I.
Murad döneminden
itibaren Osmanlı Padişahları
gayr-i müslim kralların
kızlarının yanısıra Anadolu
beylerinin kızları ile de
şehzadelerini evlendirmeye
başlamışlardır. Aslında Anadolu
beyleri ile bu münasebet çift
yönlü olarak devam etmiş
Osmanlılar onlardan kız
almalarının yanısıra, kızlarını
da Anadolu beyleri veya
oğullarına vermişlerdir.
Osmanlıların bu yerinde ve
fevkalade isabetli
siyasetlerinin sonucu geç de
olsa meyvelerini vermiş ve bu
evlilikler neticesinde Anadolu
aşiretleri ve beyleri arasında
sağlam, köklü ve daimi
akrabalıklar tesis olmuştur.
Anadolu'da yüzlerce yıllık
muhabbet, birlik ve beraberliğin
temelinde, Osmanlıların bu
siyasetinin rolü de
unutulmamalıdır.
I.
Murad Han oğlu
Yıldırım
Bayezid'i
Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın
kızı devlet hatun ile
evlendirdi. Devlet Hatun'un
annesi Mevlana Celaleddin
Rumi'nin oğlu Veled Çelebi'nin
kızı Mutahhare Hatundur.
Süleyman Şah kızının çeyizi
olarak beyliğinin en güzel
yerleri olan Kütahya, Tavşanlı,
Emed ve Simav şehirlerini
Osmanlılara vermiştir.
Yine
Yıldırım
Bayezid Kosova
meydan muharebesinden sonra
kendisine karşı ayaklanan
Anadolu beylikleri üzerine
yürüdüğünde, Aydınoğlu İsa Bey
karşı duramayarak tabiiyetini
arzetmişti. Buna karşılık
Yıldırım
Bayezid ise İsa
Bey'e bir miktar toprak
bırakırken onun Hafsa Hatun
adındaki kızı ile de
evlendirmiştir (1390).
Kosova savaşında (1389) Sırp
kralı Lazar ölmüş ve yerine oğlu
Lazaroviç geçmişti.
Yılıdırım
Bayezid kendisi
ile sulh anlaşması yaparken
dostluğu pekiştirmek için kaz
kardeşi Despine (bazı
kaynaklarda Olivera) ile
evlenmiştir.
Osmanlılar doğuda
kendilerine karşı en güçlü
devletlerden olan Memluklerle
aralarında tampon devlet
konumundaki Karamanlılar ve
Dulkadırlılar ile de evlilik
yoluyla akrabalık kurmaya ve
dostluklarını ilerletmeye
çalışıyorlardı. Nitekim
Çelebi
Mehmed fetret
dönemi sırasında Dulkadırlı Süli
Bey'in kızı Emine Hatunla
evlenmek istemiş ve bu arzusu
hüsn-i kabul görmüştür. Çelebi
Mehmed ile Emine Hatun 1403
yılında evlenmişler ve bu
evlilikten ertesi yıl
II.
Murad doğmuştur.
II.
Murad Han'da
Anadolu beylerinden Candaroğlu
II. İbrahim Bey'in kızı Hatice
Hatun, Amasyalı Şadgeldi
Paşa'nın torunu Yeni Hatun ile
evlilikler yapmıştır. II.
Murad'ın siyasi evliliklerinden
biri de Sırp Kralı Jori
Brankoviç'in kızı Mara
Hatun'dur. Brankoviç, Türk
akınlarını önleyebilmek için
kızı Mara'yı 1435 yılında
II. Murad
ile evlendirmiştir. Osmanlıların
Balkanlarda zor duruma düştüğü
bir dönemde Edirne-Segedin
antlaşmasının imzalanmasında
Mara Hatun'un büyük rolü olmuş
böylece II. Murad
toparlanma imkanı bulmuştur.
Bazı yazarlar
II. Mehmed(Fatih)'in annesi Mara
hatun olduüunu ısrarla
savunurlar. Oysa Fatih'in 1431
yılında doğduğu düşünülürse,
1435'de gerçekleşen bu
evlilikten böyle bir doğumun ne
kadr imkansız olacağı ortadadır.
Buna rağmen bazı yazarlarda aynı
gayretkeşliğin devam ettirilmesi
akla, başka niyetler başka
maksatlar olduğunu, çamur at izi
kalsın prensibinin uygulandığını
apaçık bir biçimde vermektedir.
II.
Murad bu arada II.
Kosova zaferinden sonra
Karamanoğullarının muhtemel bir
hıyanetinden çekinerek,
Dulkadıroğlu Süleyman Bey'le
akrabalık kurmak istemiştir. Bu
itibarla Süleyman Bey'in kızı
Sitti Mükerreme Hatun'un oğlu
Mehmed' istemiştir. Süleyman
Bey'in de muvafık olmasıyla
şehzade Mehmed ile Sitti Hatun
Edirne'de üç ay süren muhteşem
ve göz alıcı bir düğün merasimi
ile evlenmişlerdir.
Görüldüğü gibi
Fatih
Sultan Mehmed' e
gelinceye kadar Osmanlı
padişahları Bizans, Bulgar, Sırp
krallarının ve Anadolu
beylerinin kızları ile siyasi
evlilikler kuruyorlardı. Bunun
yanısıra saraya alınan ve burada
yetiştirilen cariyeler ile az da
olsa evlilikler görülüyordu.
Nitekim
I. Murad'ın
Gülçiçek (Rum asıllı),
Çelebi
Mehmed'in Kumru
Hatun,
II. Murad'ın
Hüma Hatun ile bu yolla
evlendikleri bilinmektedir.
Ancak Fatih'ten itibaren
cariyelerle evlenme usulüne
doğru sistemli bir geçiş süreci
başlamıştır.
II.
Bayezid ve Yavuz
dönemlerinin sonunda devşirme
sistemi içerisinde evlilik
Osmanlı sarayına hakim olmuştur.
Fatih'in
Dulkadırlı Süleyman Bey'in kızı
Sitti Hatun'un dışında kalan
eşlerinden Gülbahar Hatun aslen
Arnavut, Çiçek Hatun Sırp,
Venedik veya Rum ve Helene ise
Rum'dur. Gülşah Hatun'un ise
milliyeti bilinmemektedir.
II.
Bayezid Dulkadır
oğlu Alaüddevle'nin kızı Ayşe
Hatun ve Karamanoğullarından
Nasuh Bey'in kızı Hüsnüşah
Hatun'un yanısıra Bülbül Hatun,
Ferahşad Hatun, Gülbahar Hatun,
Gülruh Hatun ve Şirin Hatun adlı
cariyeler ile de evlenmiştir.
Yavuz
Sultan Selim'in
güzelliğiyle meşhur hanımı Hafsa
Sultan'ı bazı tarihçiler Türk
olarak gösterseler de aslen
cariye olduğu vesikalardan
anlaşılmaktadır.
İşte
Fatih'le
beraber cariyeler ile evlenme
usulü genişlemiş
II.
Bayezid devri
sonunda ise umumi bir kaide
şeklinde saray hayatına
girmiştir. Bu usul pek az
istisnası dışında hanedanın
yıkılışına kadar da devam
etmiştir.
Niçin cariyelik sistemi
Padişahların bu sistemdeki
evliliklerinden İslamiyetin
hükümlerine uyularak nikah
yapılmamıştır. Zira İslamiyet'e
göre cariyeler köle (kadın)
statüsünde olduğundan sahipleri
istedikleri gibi tasarruf
hakkına sahip bulunuyordu.
Bazı tarihçiler nikah ile
evlenmeyi kaldırmayı
Yıldırım
Bayezid'in
Ankara'da Timur'a esir
düşmesinden sonra, hanımı
Despina'nın da galiplerin eline
geçmesi sebebiyle alındığını
kaydederler. Hatta bazı yabancı
yazarlar, Türk ve Osmanlı
düşmanları daha da ileri giderek
Timur'un Yılıdırım'ın hanımına
içki dağıttırdığını kaydederler.
Gerek Timur gerekse Osmanlı,
ciddi hiç bir tarihte bu tip
haber mevcut değildir. Oysa
Osmanlı sarayında henüz İslamı
seçmemiş olan Despina Hatun,
Timurlu tarihçilerden Şerefeddin
Yezdi'nin kaydına göre Timur
Han'ın huzurunda Müslüman
olmuştur.
Ayrıca Osmanlıların bu
sebeple cariyelerle evlendiği
meselesi şuradan da yanlıştır
ki, Yılıdırım'dan sonra
Çelebi
Mehmed
Dulkadırlıoğlu Süli Bey'in kızı
Emine Hatun'la
II. Murad
Candaroğlu İbrahim Bey'in kızı
Hatice Halime Hatunla,
II. Mehmed
Dulkadıroğlu Süleyman Bey'in
kızı Sitti Hatun'la,
II.
Bayezid de
Dulkadıroğlu Alaüddevle'nin kızı
Ayşe ve Karamanoğlu Nasuh Bey'in
kızı Hüsnü Şah Hatunla hep
nikahlanarak evlenmişlerdir.
Oysa Osmanlıların
Fatih'ten
itibaren cariyelerle evlenme
sistemine geçişte kendileri ve
devletleri için yine pek çok
faydaları vardır. Bunlar
üzerinde dikkatle durmak
gerekmektedir.
Öncelikle Fatih'
gelindiğinde Balkanlardaki
prenslik ve krallıklar yıkılmış
hepsi devletin sınırları
içerisine alınmışlardı. Fatih'le
beraber Bizans İmparatorluğu'da
Tarihe karışmıştır. Ayrıca
Anadolu beylikleri ortadan
kaldırılmış ve Türk birliği
temin olunmuştu.
Zaferden zafere koşan
Osmanlı hükümdarları kendilerini
artık dünyanın en büyük ve güçlü
padişahları saydıklarından,
başka hanedanlarla akrabalık
yoluyla dostluk kurmaya
çalışmışlardır. Başlangıçtaki
siyasi ve diplomatik yarar
sağlama unsuru artık
görülmemektedir.
Yine genelde çok evli
bulunan Osmanlı padişahlarının
her aldıkları kadın için
yapacakları şatafatlı düğünler,
yapılacak masraflar ve verilecek
hediyeler düşünüldüğünde
devşirme sistemiyle devletin ne
büyük bir masraftan kurtulduğu
açıkça görülmektedir.
Padişahların devşirme
kadınlarla evlenmelerini tenkit
eden bazı yazarlar ise, neden
Türk ilim ve Devlet adamlarının
kızlarını almadıklarını
sorgularlar. Oysa bu düşünceleri
uygulanmış olsaydı yapılacak
masraflar bir tarafa her padişah
döneminde bir kaç aile saraya
nüfuz edecek devlet işlerine
karışacak, parçalanma ve bölünme
süreci içeriden daha çabuk bir
şekilde gerçekleşecekti.
Devşirme usulüyle kız
almanın bir faydası ise küçük
yaşta saraya getirilen bu
kızların tam bir saray kültürü
ve terbiyesi içerisinde
yetiştirilmiş ve padişaha layık
bir eş haline getirilmiş
bulunmasıdır. Ayrıca bunların en
seçilmişleri padişah hanımlığına
namzet olurken diğerleri de
enderun
mektebinde yetişen diğer devlet
görevlileri ile evlendirilmek
üzere hazırlanıyordu.
Enderun
nasıl saray içerisinde padişaha
kişisel hizmet yoluyla erkekleri
saray dışında hanedana hizmete
hazırlanıyorsa, harem de padişah
ve annesine hizmet yoluyla dış
dünyadaki rollerini almaya
hazırlanıyordu. Böylece
idareciler eş yoluyla devlete
daha da sadık bir hale
getirilmiş olurdu.
Devşirme sistemi ile padişah
evlilikleri
Saraya alınan cariyelerin
büyük bölümü hizmet birimlerinde
çalışırdı. Bunların en güzel ve
kabiliyetli olanları padişahın
hizmetinde, ona yakın olanlar da
şehzadeler dairesine
gönderilirdi. Bunlardan padişah
hanımı olabilecek durumda
olanlar Haznedar Usta'nın emrine
verilirdi. O bunları yetiştirir
ve efendisine yaraşır bir kadın
olmasını sağlardı.
Bunların dışındakiler ise
padişah hiç bir bakımdan
irtibatta bulunmadığı gibi belki
kendilerini ne görür ne de
tanırdı. Bu bakımdan padişahın
zaman zaman bütün cariyeleri
toplayıp içlerinden en güzelini
seçmesi gibi konular artık
fantazi masallar olarak
tarihteki yerini almışlardır.
Has odalık olarak yetiştirilen
cariyelerle padişah münasebette
bulunduğunda şayet bunlar gebe
kalırlarsa İkbal ve haseki adını
alırlardı. Bunlar derecelerine
göre Baş İkbal, İkinci İkbal,
Üçüncü İkbal... denirdi.
Sayıları yediye kadar
çıkabilirdi. İkballer hanım veya
hanımefendi diye çağırılırlar ve
artık azad edilip saraydan ihraç
edilmekten kurtulurlardı. Haseki
Sultan tabirinin yerini zamanla
Kadın veya Kadın efendi
almıştır.
Hasekiliğe yükselen cariyeye
samur kürk giydirilirdi.
Hasekilerden erkek çocuk
doğuranlara Haseki Sultan ünvanı
verilir ve başına kıymetli
taşlarla süslü bir altın taç
takılırdı. Yine harem geleneği
gereğince ona daire ayrılır,
emrine kalfa ve cariyeler
verilirdi.
Haremde cümle kapısı
holünden Kızlarağası Dairesi ile
Kalfalar koğuşu arasında devam
eden yoldan sola dönülerek
girilen geniş ve uzun hole
Cariyeler ve Kadın efendiler
Taşlığı denilirdi. Taşlığın sağ
tarafındaki birinci, ikinci ve
üçüncü kapı sırasıyla Kadın
efendi odalarıdır.
Daireler zemin katta giriş
bölümü, merdiven aralığı ve
güzel bir manzara
kazandırabilmek için iki kat
yüksekliğinde yapılmış birer
Başodaya sahiptir. Üst katta
taşlığa bakan bir sahanlık ile
birer odayla baş odalara açılan
bir asma katı bulunmaktadır.
Daireler 17 yüzyıl Osmanlı
çinileriyle kaplı olup ocaklı ve
tavanı kalem işli desenli boş
odalar, zengin dekorları ve
nefis manzarasıyla dikkat
çekmektedir.
Osmanlı padişahlarının
ölümlerinden sonra onun çocuk
doğurmamış yahut da erkek çocuk
doğurmuş ve çocuğu vefat etmiş
olan kadın ve hasekileri
isterlerse devlet ricalinden
biriyle evlendirilirdi. Bu
uygulamaya ilk defa Fatih
döneminde rastlanmaktadır. O
babası II. Murad'ın dul
eşi Hatice Hatun'u babasının
adamlarından İshak ile
evlendirmiştir. Kendisi de
boşamış olduğu David Komnenos'un
kızını Zağanos Mehmed Paşa ile
evlendirmiştir. Yine III.
Murad'ın ölümünden sonra
çocuksuz olan ikballeri Eski
Saraya gönderilmiş ve daha sonra
derecelerine denk kimselerle
evlendirilmişlerdir.
Genellikle evlendirilenler
odalık ve ikballer olup
padişahların asıl kadınlarından
evlenenler pek az görülmüştür.
Zira kadın efendiler
evlendikleri zaman bu durum
hanedana ve padişaha karşı
yapılan bir saygısızlık olarak
kabul edilir ve tasvip
edilmezdi.
İktidardan düşen veya vefat
eden padişahın kadınları harem
dairesinden alınarak Eski
Saray'a gönderilirlerdi. Bu
kadınların eğer padişah olacak
çocukları yoksa ölünceye kadar
burada yaşarlar, oğlu padişah
olanlar Valide Sultan sıfatıyla
tekrar hareme dönerdi.
Eski Saraydaki kadınlar
genellikle kendilerini ibadete
verirler, hayır ve hasenat
işleriyle meşgul olurlardı.
Osmanlı padişahları içinde
çok kadınla evlenenlere karşılık
pek az eşi olanlar da
görülmektedir. I. Mustafa'nın
hiç kadını tesbit edilmemiştir.
Yavuz Sultan Selim, II.
Selim, III. Mehmed,
IV. Murad ve II. Ahmed'in
birer; Osman Gazi,
Çelebi Sultan Mehmed, III.
Ahmed, II. Osman ve
III. Osman'ın da ikişer
kadını olduğu anlaşılmaktadır.