Kaynaklarin,
ortaboylu, toparlak ve kirmiziya çalan beyaz yüzlü,
çatik kasli, beyaz disli, omuzlari ile gögüs arasi açik,
sakalsiz, pala biyikli, sert bakisli, cesur, gayretli,
çok mahir bir avci, harp sanatinda emsalsiz bir komutan
olarak bildirdikleri Yavuz Sultan Selim, âlim ve
edipleri seven, Sark dillerinden Arapça ve bilhassa
Farsça'ya tam manasi ile vâkif bir hükümdar idi. Kendi
el yazisi ile olan Farsça manzumeleri, Topkapi Sarayi
Müzesi Arsivi'nde bulunmaktadirlar. Yavuz Sultan Selim,
hem Farsça hem de Türkçe siir söyleyebiliyordu. Farsça
olan Divân'i l306 yilinda Istanbul'da basilmis olup,
l904 tarihinde de Alman Imparatoru Wilhelm II.'nin emri
ile Paul Horn tarafindan Berlin'de yeniden
nesredilmistir. Trabzon'daki valiliginden itibaren
meclisinde sairleri bulundurmayi aliskanlik haline
getirmisti. Câfer Çelebi, Ahi ve Revânî, onun meclisinin
müdavimleri idiler. Siyer ve Tarih ilminde epey
mütalaasi oldugundan bu konuda mahir bir sahsiyet olarak
kendisinden söz edilmektedir. Bos zamanlarini âlim ve
ediplerin meclislerinde geçirmekten hoslanirdi. Ilmi
sever ve ülemaya hürmet ederdi. Tarih, felsefe ve
tasavvuf sahalarinda genis bir bilgisi vardi. Özellike
edebî bir lisanla ve pek muglak olan "Tarih-i Vassaf"i
çokça mütalaa ederdi ki bu, onun ilimdeki yüksek
vukufunu göstermektedir. Hazarda olsun seferde olsun,
vakit buldukça ilmî mütalaalar ile mesgul
olurdu.
Nitekim, Misir'dan Istanbul'a gelinceye kadar Ibn
Tagriberdî'nin "en-Nücûmu'z-Zâhire" adli eserini Ibn
Kemâl'e tercüme ettirerek menzillerde parça parça
kendisine takdim edilen tercümeleri okurdu. Yine o,
Misir'daki ikameti esnasinda, Hind ve Çin haritalarini
yaptirmisti. O, sair, mutasavvif ve filozof bir
hükümdardi.Uzunçarsili'nin degerlendirmesiyle o, Osmanli
hükümdarlari arasinda ilim itibariyle en yüksegi idi.
Sam'in Sâlihiyye semtinde câmi ve imâret insa ettiren
Yavuz Sultan Selim, oradaki Muhyiddin Arabî'nin
türbesini de bulup yaptirdi. Böylece o, ( ) Sam'daki bu
tesisler ile Konya'da Mevlevî Tekkesi'ne getirdigi sudan
baska bir hayir yapamamisti. Zira benzer hayir isleri
için fazla zaman bulamamisti. Hatta Istanbul'daki kendi
câmiinin bile temellerini attirmis fakat ikmâline imkân
bulamamisti. Osmanli Devleti'nin 9. hükümdari olan Yavuz
Sultan Selim, Müslüman - Türk âleminin ilk halifesi
olarak dünyada ilk defa "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn"
ünvanini almisti. Babasi II. Bâyezid, annesi
Dulkadiroglu Alaüddevle'nin kizi Ayse Hatun'dur.
Babasinin sancak beyi olarak bulundugu Amasya'da dünyaya
gelen sehzâdenin dogum tarihi hakkinda verilen kayitlar,
hicrî 87l, 872 ve 875 (m. l466, l467 ve l470) yillari
seklinde epey farkliliklar göstermektedir.
Kaynaklar, Ikinci Bâyezid'in, hayatta kalan
ogullarinin en küçügü olan Yavuz Sultan Selim'in,
sahsiyeti ve yönetimdeki enerjisi hakkinda yeterli bilgi
verirler. Kendi ifadesine göre, Trabzon Sancak beyligine
887 (l482) veya 892 (1487) yilinda tayin edilmisti. Öyle
anlasiiyor ki o, diger sehzâdelere göre daha cevval ve
enerjikti. Ileri görüslü bir sehzâde olan Selim, sert
bir yaratilisa sahipti. Yapacagi islerde karar vermeden
önce çok düsünür, etrafindakilerle konusur ve bundan
sonra kat'i bir karara varirdi. Istisare ve arastirmadan
sonra varilan karardan dönmezdi. Bu konuda önüne çikacak
bütün engelleri ortadan kaldirmak gayesiyle elinden
geleni yapardi. Kararlarini uygulayabilmek için planli
bir sekilde çalisirdi. Adam seçmesini iyi bilirdi. Bütün
bunlar, onun, pâdisah olmasinda ve basarili isler
yapmasinda birinci derecede rol oynadi. Babasinin yerine
geçip Osmanli tahtina oturmayi kafasina koydugu zaman,
en çok güvendigi adamlarini Istanbul veya sehzâdeler
yanina gönderdi. Onlardan aldigi raporlar sayesinde
gerekli tedbirleri alarak, varmak istegi hedefe emin
adimlarla ulasmaya çalisti.Zira adamlari nasil hareket
etmesi gerektigi hakkinda da kendisine yol
gösteriyorlardi. Onun, tahta geçmeden önce kullandigi
casuslar, Istanbul, Edirne ve Amasya'da esen havayi
koklamakla kalmadilar, ayni zamanda Selim hakkinda genis
propaganda yapma imkânini da buldular. Istihbarati
saglam olan bu adamlari sayesinde dünya siyasetine de
vâkif bulunuyordu. Bundan dolayi cülûsundan önce
taninmayacak bir sekilde Iran ve Arabistan'i gezdigine
dair söylentiler çikmisti. Devlet hazinesini devamli
surette dolu tutmak ister, debdebe ve ihtisamdan
hoslanmazdi. Sadeligi severdi. Milletleri idare etme
hususunda büyük bir kabiliyet göstermisti. Ülkesinin her
tarafinda yalniz adaletin hakim olmasini isterdi.
Gerek Selimnâmelerde, gerekse diger kaynaklarda onun
nasil bir hükümdar olduguna, tebeasi (halki) için nasil
çalistigina, devletinin daha iyi bir sekilde idare
edilip bütün Müslümanlari nasil bir birlik altinda
toplayacagina ve bizzat kendi özelliklerine dair epey
bilgi bulunmaktadir. Kesfî'nin Selimnâmesi'nde ifade
edildigi üzere tahta geçtigi gün, babasi II. Bâyezid,
kendisine bazi tavsiyelerde bulunarak söyle demisti:
"Ey nur-i didem (ey gözümün nuru) ve ey surûr-i sinem,
bugün ki emr-i Rabbânî ve takdir-i Yezdânî birle mâlik-i
mülk-i diyar ve serîr-i saltanata sehr yar oldin,
gerekdir ki âd u sanimiz ve nâm u nisanimiz gözleyip ve
âbâ-i kiramimiz ve ecdad-i izamimiz izini izleyüb
sâhân-i kadim muktezasinca ve padisahân-i azim
müddeasinca def'-i mezâlim-i esrâr (kötülerin zulmünü
ortadan kaldirip yok etmek) ve ref'-i mekâdir-i ahyar
kilub nâm-i nikle (iyi bir isimle) âleme tolasin..."
Kesfî'nin, devam eden ifadesinde, Yauz Sultan Selim'in,
babasinin bütün isteklerini yerine getirdigini, iyi ve
bilgili insanlarla nasil istisarede bulundugunu,
dogruluktan ve devlet ile halkin menfaatlerini
kollamaktan ayrilmadigini ögreniyoruz. Hammer,
Cenabî'nin, kismen sadelestirdigimiz asagidaki ifadeleri
ile ondan su sekilde bahseder:
Selim, uzun boylu idi. Giyimine dikkat etmeyi
severdi. Ince zevki ve zerafetiyle temayüz etmisti.
Kaftani kiymetli islemelerle süslü idi. Kendisinden
önceki hükümdarlar silindirik biçimde ve asagi kisminda
tülbent sarili bir kavuk giymislerdi. Sultan Selim ise
bunun yerine yuvarlak ve yukarisi tamamiyle sal ile
örtülmüs bir kavuk kabul etti ki, buna "Selimî"
denilmektedir. Kendisinden öncekiler sakal biraktiklari
halde o, sakalini tiras ettirerek biyiklarini birakti.
Yuvarlak yüzlü olan Yavuz Sultan Selim'in gözleri büyük
ve parlak idi. Siyah ve sik kaslari ile büyük biyiklari
da onun bütün güçlü ve heybetli niteliklerini belirten
sahsiyetini karekterize ediyordu. Fikrinde cür'et ve
ziyadesiyle selamet vardi. Siiri sever ve muvaffakiyetle
söylerdi. Öfkeli, sert, baskiya egilimli olarak
kendisini bütünü ile halkin islerine hasretmisti.
Yeryüzünde düzeni koruma azminde idi. Bu yüzden savasi
ihtirasli denecek sekilde severdi. Onun bu karekteri,
yeniçerilerin kendisini sevmesine sebep olmustu. Benzeri
görülmeyecek kadar olaganüstü bir dinamizme sahipti. Ne
yeme - içmeye, ne de harem zevklerine düskündü.
Günlerini avlanmak veya silah kullanmakla geçirmeyi arzu
ederdi. Zamaninin çok azini uykuya ayirdigindan
gecelerinin büyük bir kismini tarih veya Farsça siirler
okumakla geçirirdi. Olaganüstü bir zekâya sahip büyük
bir padisahti. Çogu zaman halk arasinda gezer ve
taninmamak için her defasinda elbisesini degistirirdi.
Birçok mahremleri vardi ki, her tarafa girip çikar ve
olup biten seylerden kendisine haber getirirlerdi.
Selim, Iran, Türk ve Arap siirinde temayüz etmisti.
Misir seferi esnasinda Ravza Adasi'nda bulundugu sirada,
emri üzerine insa edilmis bir Arap köskünün duvarina
kendisine ait olan iki beyit yazdirmistir." Hammer'in,
Yavuz Selim'le ilgili olarak gerek Cenabî, gerek baska
kaynaklardan yaptigi pek çok alinti bulunmaktadir.
Bununla berber biz bunlarin üzerinde fazla durmaksizin,
hemen hemen bütün kaynaklarin verdigi bilgilerle onu
söyle tanitmak istiyoruz:
"O, Pâdisahlik hasletlerini tamamiyle sahsinda toplayan,
sert ve sasmaz bir disipline, tuttugunu koparir bir azim
ve iradeye, son derece cevval bir dinamizme sahip oldugu
için Osmanlilarca "Yavuz" adi ile anilan bir sultandi.
Babasinin feragati üzerine cihanin en büyük askerî ve
siyasî kudretine sahip olan Osmanli hakanlik tahtina
çikti.
Yavuz Sultan Selim de l5l0 senesinde Korkud gibi pâdisah
olmayi kafasina koymustu. Bununla beraber belirtilen
senede Sehzâde Ahmed'in padisah olacagi sayiasi
yayilmisti. Bu durum karsisinda sehzâdeler sancak
degistirmek ve Istanbul'a daha yakin olmak için
babalarina basvuruyorlardi. Nitekim bu sebeple Yavuz da
babasina bir mektup göndererek Trabzon'dan sikâyet
ediyordu.O, mektubunda söyle diyordu:
"
Bu vilayette galle cinsinden nesne bitmeyüb killeti ve
zarureti aleddevam oldugu sebepten sancak beyi olanlar,
acz ve furûmande kalurlar imis. Tereke tasradan gelür
imis. Bende-i fakir geleliden beru hemçünan galle gemi
ile ve bazi Türkman canibinden gelür. Bu yerin bid'ati
ziyade olmagin evvelki zamandan simdi az gelür olmustur.
Bizim hod bir gemi yapmaga takatimiz yoktur. Kendu
maslahatimiza göre amma tereke bulundugu takdirde dahi
bu miktar dirlikle ne verecek ve ne alacak bulunur.
Elhasil bu mertebede zaruret çekilir ki, vasf olmak hadd-i
imkândan hariçtir. Hâsâ, Hüdâvendigâr'in eyyam-i
devletinde ki, bende-i hakir a'da agzinda bir vechle
killet ve zaruret içinde kalub a'da halimize muttali
ola. Iç illerde refahiyette olan sehzâde bendelerünüz
bunca âli himmetle yaylaklarinda ve âb-i revanda ve mürg
ü zarlu sahralarda her nev'iyle huzurda ve refahiyette
iken mezid-i merhamet rica ederler. Ümmizdir, yevmen fe
yevmen ziyade rif'atte ve refahiyette olalar. Halbuki
bende-i zaif dokuz tümen Gürcistan agzinda ve Sark
vilayetinin serhaddinde bir girdab içinde kalub sey'-i
kalil dirlikle zindegâni oluna ki, dosta ve düsmana
cevab verub, Hüdâvendigâr sag olsun. Eger bende-i
fakirden kat'i nazar olunmadiysa sefkat-i sultanî ve
inayet-i hakanî dirig olunmayub himmet oluna ki, bu
yerde zindegâniye takat kalmadi..." Yavuz'un, bu ve
benzeri mektuplarla babasina bildirdigi istekleri,
Sehzâde Ahmed'in baskisi yüzünden yerine
getirilemiyordu.
YAVUZ'UN ŞÖHRETİNİN ARTMASI
Daha önce de temas edildigi gibi, Sehzâde Ahmed, babasi
II. Bâyezid'in yerine tahta aday gibi görünüyordu.
Bununla beraber o, Amasya'da hükümdarlara yakismayacak
bir takim eglencelere katilip eglenirken Yavuz Sultan
Selim, Iran'in da etkisiyle gerek doguda gerekse
Anadolu'nun baska bölgelerinde bir felâket halini almis
olan Kizilbas tehlikesini önlemeye çalisiyordu. Yavuz,
gittikçe artan Kizilbas propagandasinin korkunç ve
tehlikeli bir hal aldigini gören ilk sehzâde oldu.
Tehlikeli bu durumu defalarca babasi ile sadrazama yazdi.
Bununla beraber onlardan ciddi ve sonuç verici bir
tepkinin gelmedigini gördü. Bu sebeple doguda ortaya
çikan ve devletin siyasî varligina kast eden bu yanginin
söndürülmesi için, Anadolu'nun degisik bölgelerinden
gelen yigitler ile Erzincan ve Iran üzerine akinlarda
bulundu. Bu hareketiyle o, Siîlige karsi Sünnîligin
tabiî lideri durumuna geldi. Onun bu seferlerini haber
alan yigitler Trabzon'a kostular. Bunlar, içten gelen
bir arzu ve sevk ile dögüsmeye basladilar. Zira bunlarin
anlayisina göre bu bir cihâd idi. Bu akinlardan sonra
memleketlerine dönüp vardiklarinda, etraflrinda
toplananlara Yavuz'un kahramanlik ve yigitliklerini
anlatmaya basladilar. Insanlarin toplu olarak
bulunduklari yerlerde "ozanlar türkü çikarup " Yürü
Sultan Selim devrân senindür" kelimatini zikreder
oldular...
Sehzâde Korkud ile Ahmed, iç bölgelerde yasarken Yavuz
sinirda çarpisiyor, ilerisi için lâzim olacak bilgi ve
tecrübeleri elde etmeye çalisiyordu. Bu durum, hem halk
hem de Kapikulu askerlerinde Yavuz'un, dedelerinin
yolunda yüreyebilecek yegâne padisah namzedi oldugu
kanaatini uyandirmisti.
Bilindigi gibi, Müslüman bir topluma istinad eden
bünyesi ile Osmanli Devleti, Islâm Hukukunu, devletin
bütün organlarinda uygulamaya gayret ediyordu. Bu arada
"ilây-i kelimetullah" anlayisinin bir sonucu olan "cihâd
ve gazâ" fikri de devlet ile halk için yerine getirilip
yapilmasi geren bir farz olarak telakki ediliyordu.
Gerçekten devletin siyasî, idarî ve askerî organlari da
buna göre düzenlendikleri gibi elemanlari da buna göre
yetistirilmislerdi.
Muhtemelen, sartlarin zorlamasi sonucu olarak II.
Bâyezid döneminin sonlarinda Kapikulu, Akinci ve Timarli
askerler, bir nevi istirahata çekilmislerdi. Onlar, eski
sefer ve zaferlerin hikâyelerini anlatmakla ömürlerini
geçirir olmuslardi. Nigbolu'lar, Varna'lar ve Kosova'lar
âdeta dillerde dolasan birer masal olmuslardi.
Damarlarinin her atisinda kahramanlik ve yigitlik
darbeleri bulunan er ve beyler, eski günlerin hasretini
çekiyor, tarihe yeni destanlar yazdiracak büyük bir
liderin gelmesini sabirsizlikla bekliyorlardi. Iste bu
lider, Trabzon'dan seferleri ve haykirislariyla
zaferlere susamis olan bütün bir tebeaya nurlu ve parlak
günlerin isaretini vermeye baslamisti.
24
veya 25 Nisan l5l2 (7 veya 8 Safer 9l8)'de padisah
oldugu zaman 46 yasinda olan Yavuz Sultan Selim, devlete
karsi zararli bir faaliyette bulunmadiklari takdirde
kardeslerine dokunmayacagina dair babasina söz vermisti.
Padisahligi resmen devr aldiktan sonra, babasi ile ayni
sehirde kalmalari mahzurlu görüldügü için II. Bâyezid,
Dimetoka'ya gitmek üzere yola çikmisti. Yavuz da onu
belli bir yere kadar ugurlayip dönerken, yeniçerilerin
tüfek ve kiliçlarini çattiklarini, yeni padisahi da
bunlarin altindan geçirmek istedikleri haberi verilir.
Bu sekildeki bir hareketten yeniçeriler, padisahin
kendilerine "râm" olacagini ve belki de bol bahsis
verecegini umuyorlardi. Fakat umduklarini bulamadilar.
Çünkü, onlarin kiliçlari altindan geçmeyi bir yenilgi
alâmeti sayan Pâdisah, Yedikule'de babasina ait oldugunu
söyledigi hazineleri almak bahanesiyle yol degistirdi.
Böylece yeniçerilere görünmeden saraya geldi. Ancak onun
bu sekilde hareket etmis olmasi, yeniçerilerin saraya
gelerek "Caize" istemelerine engel olamadi. Bunun
üzerine hükümdar, sayilari takriben 35.000 civarinda
olan kapikullarinin mensuplarindan her birine ikiser bin
akça cülûs bahsisi ve ayrica süvarilere 5'er, yayalara
(piyade) da 3'er akça cihet-i aslîlerine (maaslarina)
terakki vermek (zam yapmak) suretiyle ise baslamis oldu.
Yavuz Sultan Selim tahta çiktiktan sonra ilim adamlari,
devlet erkâni ve memleketin ileri gelenleri, gelip
kendisini tebrik ederek bey'at ederler. O da babasinin
dönemindeki görevlileri yerinde birakarak gerekenleri
yaptiktan sonra ellerini kaldirip söyle dua eder: " Ya
Rabbi, senin kudretin, beni saltanata getirdi. Bana
devlet ve saltanat islerini kolaylastir. Ona riayet
etmeyi bana nasib eyle."
ŞEHZÂDELER MESELESİ
Yavuz Sultan Selim, idareyi ele geçirdigi zaman,
düsmanlari sindirilmis ve hududlari saglama baglanmis
bir Rumeli'ye karsilik, devletin gelecegine göz dikmis
Sark (Dogu) düsmanlariyla yüz yüze gelmisti. Fakat iç
emniyet saglanmadan disari ile ugrasmak mümkün degildi.
Her saltanat degisikliginde oldugu gibi, yine taht
rakibi birkaç sehzâde çikabilirdi. Bunlar, tahti ele
geçirmek için komsu bazi devletlerle anlasmalar da
yapabilirlerdi. Böyle durumlarda üzerinde ittifak edilen
konu, genellikle kendileri ile anlasilan devletlere bazi
bölgelerin terk edilmesi seklinde oluyordu. Bu yüzden,
bazi sehzâdelerin basinin gitmesi gerekiyordu. Ne çare
ki, onlar gitmeyecek olsa, memleket gidecek veya
memlekette kan gövdeyi götürecekti. Memleketi ve bütün
bir tebeayi (vatandasi) böyle bir duruma sokmamak için
Osmanli hükümdarlari gözlerinden yaslar aka aka
kardeslerini ortadan kaldirmayi adeta bir vazife
biliyorlardi. Zira bu, memleketin selâmeti için
gerekliydi. Bununla beraber, daha önce de belirtildigi
gibi Yavuz Sultan Selim, zararli bir faaliyete
girismedikleri takdirde kardeslerine bir fenalik
yapmayacagina dair babasina söz vermisti. Bu söze ragmen
o, agabeyleri olan Sehzâde Ahmed ile Sehzâde Korkut'un
durumlari ile yakindan ilgileniyordu. Zira elde ettigi
devlet idaresinin ve tahtinin temellerinin saglamlasmasi
bir bakima bu ilgiye bagliydi. Aksi takdirde tahti ile
birlikte devlet de elden çikabilirdi. Devletin elden
gitmesi bir tarafa, zarar görmesi dahi bütün bir
Müslüman toplumun yok olmasi veya baska din
mensuplarinin idaresine girmesi demekti. Nitekim kisa
bir süre içinde cereyan eden hadiseler, Yavuz Sultan
Selim'in bu ilgi konusunda ne kadar hakli oldugunu
ortaya koyacaktir.
Gerçekten, Sehzâde Ahmed, kardesi Selim'in, babasinin
yerine tahta geçmesini bir türlü kabul edememisti. O,
gerek babasinin, gerekse devlet adamlarinin vaadleriyle
kendisini Osmanli tahtinin tek varisi olarak biliyordu.
Tahti ele geçirmek için de her seyi yapmaya hazirdi.
Onun, devletin yönetimini ele geçirme faaliyetleri
yüzünden Sultan Selim, Ahmed gailesini bertaraf etmek
üzere hazirlanmak zorunda kalir. Zira Ahmed, babasi II.
Bâyezid'in sagliginda hükümdar olmak üzere harekete
geçmis, Üsküdar'a kadar gelmis, fakat yeniçerilerin
müdahelesi sonunda geri dönerek Konya'ya çekilmis ve
orada hükümdarligini ilan ederek her tarafa hükümler
göndermeye baslamisti. Ahmet. Konya'da padisahligini
ilan etmekle kalmamis, ayni zamanda oglu Alaeddin'i
göndererek l9 Haziran l5l2'de Bursa'yi da ele geçirmisti.
Alaeddin, Bursa Subasisi'ni öldürterek Hutbe ve Sikkeyi
babasi Sultan Ahmed adina çevirtmek ister. Fakat Bursa
halki buna karsi direnerek Selim'e bagli olduklarini
göstermeye ve ona itaat etmeye devam eder. Lütfi Pasa,
Alaeddin'in Bursa'da yaptiklarini çok özet bir sekilde
su ifadelerle nakleder: "Sultan Alaeddin, Bursa'ya gelüp
ve Bursa'yi zapt edüb subasisini ve Sultan Selim'e tabi
olanlarin ekserin (çogunu) kiliçtan geçürüp ve mîrîye
müteallik emvâli (mallari) zapt edüp ve sehirlisinden
dahi nice mal ve menal alub ve babasi Sultan Ahmed adina
Hutbe okudub" Lütfi Pasa'nin verdigi bu bilgi, Sehzâde
Alaeddin'in, Bursa'da yaptiklarini ortaya koyup
sergiledigi gibi, babasinin, hükümdar olarak vazifeyi
deruhte etmesi halinde yapabilecegi isler hakkinda da
bir ip ucu vermektedir. Sehzâde Ahmed, böyle bir hareket
karsisinda Selim'in sessiz kalmayacagini kestirmis
olmali ki, yaninda bulunan ve kendisini destekleyen
devlet adamlarinin tesviki ile yardim talebinde bulunmak
üzere oglu Murad'i da Sah Ismail'e göndermisti. Sah
Ismail'in izniyle etrafinda 20 bin civarinda asker
toplanir. O da gelip Tokat taraflarinda halka eziyet
etmeye baslar. Ordusunda bulunan Kara Iskender, onun hem
komutani hem de akil hocasi idi. Öbür taraftan Sah
Ismail'in adami Nur Ali de etrafi yakip yikiyor ve " Il
ü gün Sah Ismail'indir" diye ilan ediyordu.
Sehzâde Ahmed ve ogullarinin hareketleri, halk üzerinde
çok kötü tesirler meydana getirmeye baslar. Zira halk,
daha önce alismis oldugu sukûnet, devlete güvenme ve
haksiz bir sekilde vergi vermeme prensipleri artik
ortadan kaldirilmis, idareyi ele geçirmek isteyen bu
insanlarin keyfine göre vergi vermek ve onlara hizmet
etmekle yükümlü tutulmustu.
Öbür taraftan Yavuz Sultan Selim, Kefe'de bulunan oglu
Süleyman'i Istanbul'a çagirip onu, yerine Kaim-i makam
(Kaymakam) biraktiktan sonra askerini toplayip durumun
enine boyuna tartisilmasi için müzakere açar ve der ki:
" Babama söz vermistim, kardeslerim rahat durduklari
müddetçe onlara dokunmayacaktim. Fakat görüyorsunuz,
memleket ne hale geldi? Benim arzum sonuna kadar
bunlarla savasmak ve memleketi bunlardan kurtarmaktir."
Bu arada kardesi Ahmed'e de bu durumdan vaz geçmesi için
bir mektup yazip ileri gelen devlet adamlarindan biri
ile gönderir. Fakat Ahmed, basina toplamis oldugu
Turgutlu ve Varsak askeri ile Selim'in bu baris
teklifini kabul etmeyip isyana devam eder. Bundan sonra,
devlet erkâninin tamami, Selim'i destekler. Selim'in
arzusu üzerine Istanbul'dan Anadolu'ya geçilir. l5
Cemaziyelevvel 9l8 (29 Temmuz l5l2 )'de Bursa üzerine
gidilir. Halk tarafindan sehri terk etmeye mecbur
birakilan Alaeddin, çekilmek zorunda kalmisti. Bu esnada
Ankara'da bulunan Ahmed, Amasya'ya geri dönmüs ise de
Amasya Sancakbeyi Mustafa Pasa'nin, sehrin kapilarini
açmamasi ve bu arada Ankara'ya kadar ilerleyen Yavuz
Sultan Selim'in kuvvetleri tarafindan takip edildiginden
doguya dogru kaçmaya devam eder. Darende ve Malatya'yi
geçip oradan Misir Sultani veya Sah Ismail'e siginmak
ister. Yavuz Selim'in, takibi için gönderdigi Malkoçoglu
Tur Ali Bey, pesinden Darende ve Malatya'ya kadar
gelir.Tur Ali Bey, buradan Yavuz Selim'e bir mektup
yazarak Memlûk topraklarina girip girmeme hususunda
fikrini sorar. Bunun üzerine Yavuz Selim, Memlûk
topraklarina girmeden geri dönmesini ister. Tur Ali Bey,
oradan Sivas'a gelir. Bursa'dan Ankara'ya gelmis olan
Yavuz Selim de kisin yaklasmasi üzerine Bursa'ya döner.
Ahmed, Darende'den Yavuz'a bir mektup gönderir.
Mektubunda kendisinin yabanci bir devlete iltica
etmesinin Osmanli Devleti için büyük bir utanç vesilesi
olacagini bildirerek anlasma teklifinde bulunur. Bu
mektuba karsilik veren Yavuz Sultan Selim, onun bu
teklifini red ederek sadece Müslüman bir devlette
kalabilecegini bildirerek bu sartla her türlü
ihtiyacinin karsilanacagini söylemisti. Bu siralarda,
Amasya'yi zapteden Ahmed'i ani bir baskin ile ele
geçirme tesebbüsü de sonuçsuz kalmisti. Bununla beraber
Yavuz Sultan Selim, Ahmed'e olan meyli yüzünden Vezir-i
Azam Koca Mustafa Pasa'yi Ahmed'le haberlesiyor diye
Bursa'da idam ettirerek onun yerine Hersekzâde Ahmed
Pasa'yi dördüncü defa olarak sadarete getirir.
Yavuz Sultan Selim, devletin bekasi ve halkinin selâmeti
için sehzâdeler gailesini bütünüyle bertaraf etmek
zorunda idi. Tarihî bilgi ve tecrübeler, hayatta kalan
sehzâdelerin devamli olarak devlet için bir proplem
olduklarini, dis güçlerin, bunlarin saltanat hirsindan
devamli surette yararlandiklarini gösteriyordu. Bunun
içindir ki, Yavuz Sultan Selim, Sehzâde Mahmud'un
ogullari Kastamonu Beyi Musa ile Orhan ve Emirhan,
Âlemsah'in oglu Çankiri Beyi Osman ve Sehinsah'in oglu
Nigde Beyi Mehmed'i de ortadan kaldirdirmak zorunda
kalir. Selim, ilmi, irfani ve cömertligi ile her sinif
halkin, bu arada yeniçerilerin sevgisini kazanmis
bulunan agabeyi Korkut'un saltanat hakkindaki
görüslerini ögrenmek için, kendisine devlet ricali
agzindan mektuplar yazdirir. Bu mektuplara kanan
Korkud'un, hâla saltanata gelme arzusunda oldugunu
"derûnunun saltanat havasi ile" gören Yavuz Sultan
Selim, Bursa'dan hareketle Saruhan (Manisa) üzerine
yürür. Maksadi onu kendi sarayinda ansizin bastirmakti.
Bu haberi alan Korkut, yanina Pervâne (Piyale) adli
lalasini alarak Rodos sövalyelerine veya Avrupa
devletlerinden birine iltica etmek gayesiyle gizlice
Antalya'ya dogru kaçmaya muvaffak olmustu. Bu kaçis
esnasinda onun Teke ili'nde veya Hamid ili'nde bir
magaraya gizlendigi bildirilmekle birlikte onun Bergama
civarinda bulunan bir magaraya gizlendigi
anlasilmaktadir.* Sultan Selim, gelip agabeyi Korkud'u
bulamayinca, onun Frenk veya Misir'a gitme ihtimalini
düsünerek denizler dahil olmak üzere her tarafi kontrol
altina alir. Agabeyini yakalayamayan Yavuz Sultan Selim,
geri dönerken Anadolu'dan kus uçurtmaz olur. Bu esnada
Korkud Çelebi, yerini kesfeden Türkmenlerin ihbari
üzerine Piyâle ile birlikte yakalanir. Bursa'ya
getirildigi bir sirada Egrigöz'de 9 Mart l5l3'te
Kapicibasi Sinan Aga tarafindan uykuda iken yay kirisi
ile bogulmak suretiyle öldürülür. Daha önce Muhafizlar
tarafindan Korkud'un yanindan uzaklastirilmis bulunan
Piyâle, döndügünde efendisinin öldürülmüs oldugunu
görerek büyük bir teessüre kapilir. Artik hiç birsey
kendisini avutamaz. Onun tek tesellisi, ölünceye kadar,
Bursa'da Sultan Orhan türbesine defn edilen Korkud'un
türbedârligini yapmak olur. Gerçekten Sultan Selim,
Sehzâde Korkud'un nedimi (lala) olan Piyale'yi
efendisine sâdikane hizmet ettigi için takdir edip
mükafatlandirir. Bol ve külliyetli miktardaki bir
tahsisatla onu türbedarliga tayin eder. Korkud
Çelebi'nin ölümü üzerine üç günlük genel bir matem ilan
eden Yavuz Sultan Selim, biraderinin saklandigi yeri
haber veren Türkmenlerden bazilarini öldürtür.
Korkud, Osmanogullari'nin kiymetli bir mensubu idi.
Âlim, fâzil, sair ve musikisinasti. Bahriye (denizcilik)
isleriyle ilgilenmekten büyük bir haz duydugu gibi
denizcileri de himaye ederdi. Devletin, denizcilikle
ilgili gelecekteki hedeflerini derin bir vukufla görüp
takdir ettigi rivayet edilir. Keza Barbaros biraderlerin
onun himayesini gören denizcilerimiz oldugu söylenir.
Yavuz'un hükümdar ilan edildigi sirada Istanbul'da
bulunan Sehzâde Korkud, ona sadik kalacagina ve saltanat
dâvasina kalkismayacagina dair söz vermisti. Selim de
muhalefet edilmedigi müddetçe rahat ve müreffeh bir
hayat geçirebilecegini kendisine vaad etmisti. Bununla
beraber Korkud'un büyük bir huzursuzluk ve sikinti
içinde bulundugu anlasilmaktadir. Çünkü her seyden önce
Yavuz'un verdigi söze sadik kalip kalamayacagi belli
degildi. Ayrica onun sert ve hasin tabiatini da
biliyordu. Belki de bunlari dikkate aldigi içindir ki,
Istanbul'dan ayrilip sancagina hareket ettigi zaman
Yavuz'dan Midilli Adasi'ni istemisti. Bu talebi yaparken
elbette bir düsüncesi vardi. Bunu sadece gelir
bakimindan mi istemisti, yoksa basina nasil olsa bir
felaket gelecegini düsünerek, buradan Misir'a veya
amcasi Cem gibi baska bir ülkeye kaçmayi mi düsünmüstü?
Bunu simdilik kesin olarak söylemeye imkân yoktur. Ancak
onun bu arzusu, ne padisahça ne de henüz o tarihlerde
sag olan II. Bâyezid tarafindan olumlu karsilanmisti.
Bununla beraber Yavuz Sultan Selim, istediklerinden daha
çogunun verilebilecegini ancak biraz sabirli olmasi
lazim gelecegini kendisine bildirir. Bu vaad samimi
olmasa bile tam zamaninda yapilmasi bakimindan dikkate
sayandi. Çünkü Sehzâde Ahmed isyaninin devam ettigi bu
siralarda Korkud'un da ayaklanacagina dair söylentiler
çogalmisti. Öyle bir an geldi ki bizzat Sehzâde Korkud
bir mektupla Yavuz'a "taife-i ehl-i nifakin" bos
durmadigini ve aleyhinde birçok seyler uydurdugunu,
bunlara inanilmamasi gerektigini ve kendisinin tam bir
sadakat içinde bulundugunu bildirmek zorunda kalir.
Selim'in, bu mektuba verdigi cevapta kisaca "sen sözünde
durdukça bu cânipten asla endise etmemelisin" denilmisti.
Korkud'un süpheli bir hareketi de, Midilli'yi elde
edemeyince Teke ve Alaiye taraflarinin kendisine
verilmesini istemesi idi. Halbuki vaktiyle kendisine ait
olan bu yerlerden o, sihhatine elverisli olmadigini
söyleyerek ayrilmis bulunuyordu. Onun, yeniden bu
topraklara sahip olmak istemesini, bir tehlike vukuunda,
deniz yolu ile baska bir tarafa kolayca kaçma maksadina
baglamak mümkün oldugu gibi idare ettigi topraklarin
biraz daha genisletilmesi seklinde yorumlamak da
mümkündür. Ancak, sehzâdenin bu gibi istekleri, Yavuz'un
süphelerini artirmaktan baska bir ise yaramadi.
Yavuz Sultan Selim, Ahmed'e karsi kesin sonuç almak için
harekete geçme zamaninin geldigine karar vererek, devlet
ricali agzindan ona da mektuplar göndertmis, geldigi
takdirde bu ricalin kendisine iltihak edecekleri
bildirilmisti. Bu mektuplardan cesaret alan Ahmed,
topladigi kuvvetler ile Bursa üzerine yürümüstü. Iki
kardes Yenisehir Ovasi'nda karsilastiklari zaman Ahmed,
kendisine gönderilen mektuplarin uydurma oldugunu
anlamis ise de artik savasi kabul etmekten baska çare
bulamamisti. Burada maglub olan Ahmed kaçarken atindan
düserek yakalanir. Yakalandiktan sonra kardesi Selim'e
adam gönderip özür diler ve kendisini affedip küçük bir
yer vermesini ister. Fakat Selim, Sahkulu olayinda
askerinin basinda olup onlarla savasmadigi ve birçok
Müslümanin ölümüne sebep oldugu için kendisini
bagislamaz. Bundan sonra Selim, fitnenin ortadan
kalkmasi için, daha önce Korkud'u öldürdügünü gördügümüz
Sinan Agayi gönderip 8 Safer 9l9 (5 Nisan l5l3)'te onu
da bogdurur.Tahnid edilen cesedi, Bursa'da II. Murad
türbesi dahilinde bulunan Sehinsâh'in türbesi yanina
defn edilir. Bununla beraber Selim, bu olaydan dolayi
çok üzülmüstü. Selim, bu üzüntüsünün bir nisânesi olmak
üzere Bursa'da bin koyun kestirecek ve fakirlere de
700.000 akça dagitacaktir.
Sehzâdelerin sebep oldugu iç karisikliklari sona erdiren
Yavuz Sultan Selim, yukarida görüldügü gibi kardeslerini
ortadan kaldirmaya muvaffak olur. O, kardesleri arasinda
en çok Korkud'u severdi. Kaynaklar, Yavuz Selim'in,
Korkud'un idami esnasinda adeta çocuklar gibi agladigini
kaydederler. Onun, bu esnada "nesl-i Osman"in bu garip
kaderine âh-u vah ettigi de nakledilir. Yavuz'un bu
sekildeki davranislari, kardesleri ve yegenleri
hakkindaki mülahazalari, onun iki yönünü açikça ortaya
koymaktadir. Biraderlerinin ölümüne karsi derin ve
insanî bir aci duymakta ve bunun için aglamakta, onlarin
kadin, kiz, ana ve hizmetinde bulunanlara en büyük lütfu
gösterip elinden gelen iyiligi yapmaktadir. Iste bu,
onun kardeslik tarafidir. Bununla beraber, Osmanli
mülkünün parçalanmamasi ve milletin rahat etmesi
(nizâm-i âlem için ) de kardeslerinin katlini
emretmekteydi. Bu, onun devlet reisligi vazifesidir. Bu
vazife kendisine, devletin selâmetinin, akrabalik, sahsî
alaka ve muhabbetinden daha üstün oldugunu devamli
olarak hatirlatip duruyordu. Bunun için, birbirine zit
gibi görünen bu iki hareketi, gelecekteki nesillere ve
tarihe, bu isleri isteyerek yapmadigini, kardeslerini
isteyerek ortadan kaldirmadigini, bunu yaparken de büyük
bir izdirap ve aci çektigini, buna ragmen devletin devam
ve tekâmülü için buna mecbur oldugunu anlatan belig
ifadelerle doludur. Nesl-i Osman'in müsterek izdirabi
olan bu aciyi duyanlarin hareketlerini takdirle
karsilamak gerekir.
Devletin selâmeti için kardeslerini ve onlarin
çocuklarini ortadan kaldirmayi bir vazife bilen Sultan
Selim, idam ettirdigi kardes ve yegenlerinin
servetlerini hazineye mal etmeyerek tamamini ölenlerin
zevcelerine, kizlarina, analarina, baska bir ifadeyle
kanunî mirasçilarina vermisti. O, bu kadarla da
kalmayarak bunlarin tamamina maas baglatmisti. Ayrica o,
agabeyi Korkud'un iki kizi hakkinda pek lütufkâr
davranmisti. Sultan Ahmed'in pek büyük olan mal ve
servetini, son kurusuna kadar hayatta bulunan yasli
anasi Bülbül Hatun'a vermis, oglunun sanina layik hayir
eserleri yaptirmasini da tavsiye etmisti. Bu durum
gözönüne alindigi zaman, daha önce sözü edilen
idamlardan, Yavuz'un sorumlu tutulamayacagini, devletin
birlik ve beraberligi ile yüksek menfaatlerinin bunu
gerektirdigini söyleyebiliriz.
Babasinin son saltanat yillarini ve memleketin Sah
Ismail'in propagandasi sonucunda düstügü durumu bir süre
vali bulundugu Trabzon sehrinden endise ile takib eden
Yavuz, sonunda babasini tahttan indirerek devletin
islerini ele almisti. II. Bâyezid devri sona ererken,
gevsemis olan idareden türlü sekillerde faydalanmak
isteyenler, kendi emellerini, ideolojilerini ve
çikarlarini gerçeklestirmek üzere harekete geçip halkin
huzurunu bozmuslardi. Bu hâle sebep olanlar arasinda,
vezirden devletin en küçük görevlisine kadar olanlar
vardi. Tansel, Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi'nde 3l92 (ll)
numarada kayitli bulunan Ali b. Abdülkerim Halife'nin,
Yavuz Sultan Selim'e sundugu rapora dayanarak hemen her
zümrenin, memlekette bu neviden kanunsuz hareketlere
giristigini açiklar. Gerçekten, âlim, cesur ve konulara
vâkif bir kimse olan Ali b. Abdülkerim Halife,
anabasliklar halinde raporunda su konulara temas
etmektedir:
a. Rüsvet
belasi kadilara kadar inmistir.
b.Yer yer
lüzumsuzca konan vergiler, halki çok zor durumda
birakmistir.
c. Ölen
sahislarin miraslari evladina kalmayip Beylik araziye
katilarak, yetimlerin aç kalmalari.
d.
Ulaklarin zulmü ve yagmalari.
e.
Toplumun, gayr-i mesru (içki, zina, riba, afyon vs.
gibi) islere düskünlügü.
f.
Kizilbas tehlikesi.
Bu
bakimdan biz de, burada anahatlari ile bilgi vermek
suretiyle bir hatirlatma yaparak konuyu islemeye
çalisacagiz. Ali b. Abdülkerim, raporunda bu konuya
genis bir yer ayirmaktadir. Gerçekten, birligini kurup
Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldiran, Iran, Azerbaycan,
Horasan ve Irak'i zapt eden Sah Ismail, bütün gücünü
Osmanli topraklarina çevirmisti. Kendisi, Trabzon Rum
Imparatorlugu'nun akrabasi sifatiyle Osmanli
topraklarinda hak iddia ediyordu. Halbuki böyle kritik
bir dönemde Osmanli topraklari, birbirinden çok farkli,
hatta birbirlerine düsman zümre ve siniflarin toplandigi
bir saha halinde idi. Asiri Rafizî, Babâî ve Bâtinî
akidelerini benimseyenlerin yaninda Kalenderî, Haydarî,
Abdal ve Seyyadlar vardi. Sah Ismail, bütün bunlari
kendisine baglamisti. Bu gruplar, sadece onun
propagandasini yapmakla kalmiyor, ayni zamanda "Nezir"
adindaki vergiyi de muntazaman ona ödüyorlardi.
Rumelideki Seyh Bedreddin taraftarlari da bunlarla
birlikte hareket ediyorlardi. Bunlar, Sünnî Müslüman'i
öldürmek kâfir öldürmek kadar gazâdir, sevabtir
diyorlardi. Farkli dinî kimlik tasiyan bu gruplar, her
an Sah Ismail'in gelmesini bekliyorlardi. Bunlar, "Sah
Sah" diye Osmanli'yi yikmak isterlerdi.
O, Osmanli idaresinin, II Bâyezid döneminin sonlarinda
nasil bozulup dejenere oldugunu da anlatir. Devlet
adamlarinin vergi ve gelirden baska bir sey
düsünmediklerini, "halkin bir kisminin yokluktan
öldügünü" belirterek, halki idare edenlerin "azgun ve
bozgun" oldugunu ifade eder.
YAVUZ SULTAN SELIM'IN DOGU SIYASETI
Trabzon'da vali bulundugu siralarda Sah Ismail'in
faalietleri sonucu memlekette meydana gelen ve Siîlige
dayanan iç isyanin tehlikeli boyutlarini gören Yavuz
Sultan Selim, ancak babasinin yerine geçip iç güvenligi
sagladiktan sonra yüzünü doguya çevirebilirdi. Bunun
için o, önce agabeyleri ile olan taht kavgalarina son
vermek üzere harekete geçer. Bundan sonra da içeride
huzursuzluga sebep olan kaynagi kurutmayi düsünür. Bu
sebeple o, düsüncesini gerçeklestirebilmek için derhal
harekete geçer. Her ne kadar Stanford Shaw, onun
hakkinda "II. Mehmed (Fâtih)'in enerjik fetih
politikasini izlemek ve dünya imparatorlugu kurmak
hedefini gerçeklestirmek arzusu ile çikmisti" diyorsa da
gerçekte onun hedefi imkânlari ölçüsünde Islâm birligini
kurmak ve Sünnî Islâm dünyasi için tehlike olmaya devam
eden Siîlige bir set çekme idi. Bu sebeple biz, onun
dogu siyasetini ilk olarak Sah Ismail, baska bir
ifadeyle Safevîler'le olan münasebetleri bakimindan ele
alacagiz.
OSMANLI - SAFEVî MÜNASEBETLERI
Erdebil Sufileri neslinden gelen Seyh Haydaroglu Sah
Ismail'in, mense itibariyle Anadolu'lu Boy ve Uluslardan
Ustaclu, Samlu, Rumlu( Anadolulu), Musullu, Tekelü,
Bayburdlu, Çapanlu, Karamanlu, Dulkadirlu, Varsak, Afsar,
Kaçar ve Karacadag Sufilerini etrafina toplamak
suretiyle l500'de Azerbaycan, l507'de Diyarbekir, niayet
l508'de de Bagdad'i alip Akkoynul Türkmen Devleti'ne son
vermesi, Yakindoguda Anadolu'nun ve Osmanli Devleti'nin
aleyhine tecelli etmesi mukadder yeni bir buhranin
zuhuruna sebep olmustu.
Ehl-i Beyt sevgisi iddiasiyle Iran'da Siî bir devlet
kuran Sah Ismail'in, dedesi Seyh Cüneyd ve babasi Seyh
Haydar gibi, halifeler (daî = propagandaci) göndermek
suretiyle Anadolu'nun, Bâtinî fikirlere sahip halki
arasinda giristigi propaganda faalieyetleri gayesine
ulasmis görünmektedir. Bu propagandanin sebep oldugu
olaylardan, II. Bâyezid dönemi anlatilirken kismen
bahsedilmis ise de Osmanli - Safevî münasebetlerini ve
Yavuz'un Iran'a karsi girismek zorunda kaldigi savasin
sebeblerini daha iyi anlayabilmek için az da olsa
Anadolu'daki Siî faaliyetlerine deginmek gerekiyor.
Osmanli ülkesinde Siî faaliyet ve tesebbüslerin
çogaldigi devir, sehzâdeler arasindaki rekabetin meydana
çiktigi bir zamana tesadüf eder. Nitekim, bu karisiklik
anlarinda timarlari ellerinden alinip baskalarina
verilen bir kisim Tekeli sipahileri, propagandanin da
tesiriyle Sah Ismail'in vaadlerine aldanarak Iran'a göç
etmislerdi. Bunlar, daha önce temas edilen Sah Kulu
(veya Osmanli deyimi ile Seytan Kulu)'nun isyaninda
önemli rol oynamislardi. Bâyezid'in aldigi tedbirler,
Siî tehlikesini bertaraf edememisti. Bununla beraber II.
Bâyezid, oglu Selim'e tahti teslim ederken "Kizilbastan
ehl-i Islâmin intikamini aliviresin" demisti. Öyle
anlasiliyor ki, ülke ve Sünnî Islâm dünyasi için Siî
tehlikesini önleyebilecek sehzâdenin Selim oldugu
hususunda herkes ittifak etmisti. Nitekim halkin fikrine
tercüman olan Celalzâde, bütün meclislerde ozanlarin:
"Yürü Sultan Selim devrân senündür" diye türkü
çikardiklarini belirtir.
Filhakika Bâyezid'in son senelerinde sehzâdeler
arasindaki vaziyetten istifade etmeyi düsünen Sah Ismail,
faaliyetlerini artirmis ve daha sonra yanina kaçacak
olan Sehzâde Ahmed'in, Kizilbasligi kabul eden oglu
Murad'i da himayesine almisti.
Yavuz'un agabeyi olan Sehzâde Ahmed'in en büyügü Murad
adini tasiyan dört oglu vardi. Murad, babasinin
Amasya'dan ayrilmasindan sonra bura valiligini yapti. O,
Amasya ve Çorum çevresinde bulunan Kizilbaslarin
tesiriyle Siîligi sevmeye ve benimsemeye basladi. Bu
yüzden Siîler tekrar harekete geçtiler. Sahkulu,
Antalya'dan Iç Anadolu'ya dogru ilerlerken Amasya ve
çevresinde bulunan Kizilbaslar, küme küme toplanip
sehirleri yakip yiktilar. Sahkulu, Bati ve Güney
Anadolu'daki faaliyetleri yürütürken, Orta
Anadolu'dakini de Nur Ali Halife idare ediyordu.
Rumiye'li olan Nur Ali Halife, Sah Ismail tarafindan
Amasya ve çevresine gönderilmisti. Nur Ali Halife,
devletin çok nazik bir zamaninda, Çorum, Amasya, Yozgat
ve Tokat taraflarinda bulunan Yörük, Türkmen ve Kürd
alevîlerini devletin aleyhine kiskirtmak üzere
görevlendirilmisti. Hele 3000 Kizilbasla Faik Bey
kuvvetlerini yenip Tokat'i zapt edip Sah Ismail adina
hutbe okutmasi, daha sonra, Amasya Vaisi Sehzade Ahmed
tarafindan üzerine gönderilen Yular -Kisdi Sinan Pasa'yi
magub etmesi, yeni bir buhranin çikmasina sebep olmustu.
Nur Ali'nin tesvikiyle harekete geçen Kara Iskender ve
Isa Halife, Çorum ile Amasya havalisinde bulunan
Kizilbaslari ayaklandirdilar. Bunlardan, Sah adina asker
toplayip, baslarina kirmizi tac giydirdiler. Ondan
dolayi bunlara Kizilbas (Surhser) denildi. Bu iki
halifenin telkinlerine kanan Sehzâde Ahmed'in oglu Murad,
merasimle kirmizi taci giyerek Kizilbas olur. Murad,
etrafinda bulunan halifeleri Geldigelen'de toplantiya
çagirir. Gelmeyenleri öldürtüp mallarini yagma ettirir.
Sehzâde Ahmed, oglunu yola getirmek için epey ugrastiysa
da muvaffak olamadi. Bundan sonra Sehzade Murad, Nur Ali
Halife ile birlestigi gibi Tokat'i atese verip yakacak,
arkasindan da Nur Ali ile Sah Ismail'e siginacaktir.
Bütün bu olaylar, iki devletin arasinin gittikçe
bozulmasina sebep olmustu. Babasini da dinlemeyen
Murad'in, Iran'a siginip Sah'tan yardim görmesi, durumu
daha da vahim bir hâle getirmisti. Pâdisah, Kizilbasligi
kabul eden Murad'i Sah Ismail'den istemisti. Sah Ismail
ise bunun için gönderilmis olan Türk elçisini Iran
sarayinda öldürtmüstü. Öbür yandan Sah Ismail, Sultan
Ikinci Bâyezid devrinde baslamis oldugu yikici
hareketlerini Anadolu'da devam ettiriyordu. Bu hususta
onun, Karamanogullari ve onlarla akrabalik kurmus olan
Turgutogullari ile gizli mektuplasmalari oluyordu.
Nitekim 7 Rebiülevvel 9l8 (23 Mayis l5l2) de Musa
Turgutoglu'na yazdigi mektup çok dikkate sayandi. Çünkü
bu mektubunda o, degerli adamlarindan Ahmed Karamanlu'yu
o tarafa gönderdigini, ona tabi olunmasini ve birlikte
hareket edilmesini istiyordu. Yavuz'un tahta çikisindan
bir ay kadar sonra yazilan bu mektup, Sah Ismail'in
Osmanli Devleti'ni parçalamak yolundaki çabalarinda hâlâ
israr ettigini gösteriyordu. Bundan baska Sah Ismail,
Osmanli tahtina çikisindan dolayi Yavuz'u tebrik etme
ihtiyacini bile duymuyordu. Çünkü Sah Ismail, Akkoyunlu
ve Karakoyunlu ailelerini ortadan kaldirarak
kuvvetlerini artirmis, Sirvan ile Mazenderân
topraklarina hâkim olmus, Irak- Arab'a ve Horasan'a
kadar uzanmis; stratejik mevkii büyük olan Diyarbekir'i
ele geçirmis; Özbek Hani Seybek'i yenerek Ceyhun'un beri
tarafindaki ülkeleri feth etmisti. Hammer'in de ifade
ettigi gibi Sah Ismail, öldürülen Seybek'in kafatasini
altinla kaplatarak kadeh olarak kullanmisti. O, bu basin
derisini baharatla doldurarak zaferinin bir nisanesi
olarak Yavuz Sultan Selim'e göndermisti. Böylece Sah
Ismail, askerî kuvvet ve kabiliyetiyle, hatta bundan
daha ziyade propaganda ve nifak ekibi tarzinda
teskilâtlandirdigi tarikat ve mezheb organizasyonu ile
Erzurum, Kars, Diyarbekir, Musul, Bagdad, Horasan,
Semerkant ve Buhara'nin güneyini içine alan büyük bir
devlete sahip olmustu. On dört senelik hükümdarliginda
giristigi muharebelerin tamaminda gâlip gelmisti. On
dört kadar hükümdar ve meliki yenmisti. Bu zaferleriyle
hakli bir gurur duymakta, dünyanin büyük devletleri
arasinda sayilan kudretine güvenmekte idi. l00 - l20
binlik bir süvari ordusuna sahip bulunmakta idi. Bütün
bunlar gözönüne alindigi zaman Sultan Selim'e de gâlip
gelecegini ümid ediyordu.
Sah Ismail, Iran'da kisa bir zaman içinde fevkalâde
kuvvetlenen Safevî Devleti'ni kurdu. Burada, zaten
yaygin bulunan Siî mezhebini, devletin resmî mezebi
haline getirdi. Siyasî ve dinî basbuglugu kendi sahsinda
topladi. Bu arada Siî telkinleri yaymak hususunda
Anadolu'da çok müsait bir zemin buldu. Öyle ki, Safevî
hânedaninin muvaffakiyetinde Anadolu Kizilbaslarinin da
rolü oldu. Sahin daî ve halifeleri tarafindan halk
arasina sokulan emirleri, büyük bir kudsiyeti haiz
telakki ediliyordu. Bu yüzden, Osmanli hânedanina gâsip
nazari ile bakan bir cereyan günden güne büyüyordu.
Gerçekten kendisine bagli olanlar ile komutan ve
askerleri âdeta kendisine perestis edercesine itaat
etmekte idiler. Nitekim Âsik Pasazâde, halkin,
askerlerin ve müridlerinin Sah Ismail'e olan bagliligini
su ifadelerle dile getirir: " Müridleri ona tabi
oldular. Öyleki memeketteki bütün müridleri birbirleri
ile bulusunca "Selâmün aleyküm" diyecekleri yerde "Sah"
diyorlardi. Hastalarini ziyarete gittikleri zaman dua
yerine de "Sah" diyorlardi. Anadolu'daki Ehl-i Sünnet'e
mensûb Müslümanlar, onun buradaki müridleine "bunca
zahmet çekip Erdebil'e varacaginiza Mekketu'l-Lah (Ka'be)'a
gitseniz, Hz. Peygamber'i ziyaret etseniz daha iyi olmaz
mi? dediklerinde onlar " Biz, diriye variriz, ölüye
varmayiz" derlerdi.
Iran'da bu gelismeler olurken, Ehl-i Sünnet efkâr-i
umumiyesinde büyük bir endise hüküm sürmekte, Kizilbas
faaliet ve hareketleri derin bir izdirap ve aciyla
izlenmekte idi. Gerek Misir'da, gerekse Osmanli
diyarinda Islâm efkâr-i umumiyesi, bu proplemi çözecek
bir el ariyordu. Misir'da, daha önceki Fâtimî
tecrübesinin aci ve korkunç hatiralari henüz hâfizalarda
tazeligini koruyor, Bagdad'daki Siî Büveyhîlerin (Büveyhogullari)
zulümleri akillara geliyor; Bâtinî beliyyesinin kanli
sahneleri tekerrür edecek saniliyordu. Bu üzden, Sah ve
askerlerinin vahsiyâne zulümleri endise ile takib
ediliordu.
Agabeyleri ile olan proplemleri halleden Sultan Selim,
gerçek gayesini anladigi Sah Ismail'e büyük bir darbe
vurmak için hazirlanmaya baslar. Bu maksatla, Anadolu'da
devlet için tehlikeli gördügü Kizilbaslardan bir kismini
ya haps etmis veya öldürtmek suretiyle içeride
çikabilecek isyanlari önlemeye çalismisti.
Ibn Iyas (Bedayiu'z-Zuhur , IV, l9l)'in ifadesine
bakilacak olursa Sah Ismail, Memlûk Devleti için de
büyük bir tehlike idi. Zira o, Kahire'de bulunan Sünnî
halifeye karsi Siî mezhebini destekleyip orayi da kendi
mezhebine sokmak için çaba harciyordu. Bu gayenin
tahakkuku için de her hareketi mübah görüyordu. Bu
sebeple olacak ki, Frenkleri, Memlûkler aleyhine
kiskirtip onlarin denizden, kendisinin de karadan Suriye
üzerine yürümesini teklif etmisti.
İRAN SEFERİ
Yavuz Sultan Selim, Sah Ismail'in, ülkesine karsi
giristigi ve sebep oldugu tahriklere son vermek, bu
arada Osmanli hududlarina olan tecavüzünü önlemek
maksadiyle Iran üzerine yürümeye karar verir. Bu yüzden,
daha babasinin sagliginda Siîlerle mücadeleyi bir görev
sayan Selim, sipahilerden bir kisminin Iran'a gitmesini
önlemisti. O, siklasan Kizilbas - Safevî münasebetlerini
yok etmek ve Anadolu Kizibaslarina siddetli bir darbe
indirmek niyetinde idi. Fakat daha önce, Antalya ve
çevresinde meydana gelen isyan hareketi gibi bir kiyâm
ile karsilasmamak ve ordunun arkadan vurulma ihtimalini
önlemek için, son derece dürüst ve itimad edilen
adamlari vâsitasiyle Sah Ismail taraftarlarini defter
ettirir. 40 bin kisiyi buldugu söylenen bu Erdebil
Tekkesi dâilerinin, en serir ve mutaassib olan iki bin
kadarini ölüm, geri kalanlarini da sürgün cezasiyle
cezalandirdigi rivayet edilir. Bununla beraber, Iran
üzerine yürümenin gerekliligine sadece kendisinin degil,
devlet erkâni ile askerlerin de inanmasi gerekiyordu.
Çünkü açilacak seferin birtakim hususiyetleri ve
tehlikeleri vardi. Her seyden önce çok uzun sürecek yol
ve yolculuk messakatine katlanmak gerekiyordu. Ayrica
Sah Ismail'e karsi açilacak seferin mesrulugunun mutlaka
ortaya konmasi ve bunun itirazsiz kabul edilmesi
gerekiyordu. Gerçekten de bu mesele önem tasiyordu. Zira
mezhebleri ayri da olsa Müslüman bir orduyu, baska bir
Müslüman ordunun üzerine sevk etmek söz konusu idi.
Keza, birbirleri ile harb edecek olanlarin büyük bir
kismi, ayni irka mensub olan kimselerdi. Bunlar arasinda
birbirleri ile akraba olanlar bile vardi. Bundan baska,
Safevî halifeleri tarafindan kandirilmis olan Anadolu
Kizilbaslarinin durumu kritik görünüyordu. Bir çarpisma
vukuunda beklenmeyen bir durumun meydana gelmesi, yani
Iran lehine bir hareketin dogmasi imkânsiz bir sey
degildi. Ayrica Osmanli Devleti'nin istinad ettigi
askerî kuvvetin basinda gelen Yeniçeriler de bir proplem
çikarabilirlerdi. Zira Haci Bektas-i Veli'yi pir olarak
kabul eden Yeniçerilerin, Hz. Ali'ye karsi duyduklari
kayitsiz, sartsiz ve sonsuz baglilik, zayif bir ihtimal
de olsa Iran'daki Kizilbaslara karsi harekete
geçmelerini güçlestirebilirdi. Bütün bu güçlükleri bilen
ve düsünen Padisah, sefere çikmadan önce önemli bazi
kararlarin alinmasi gerektigine inaniyordu. Bunun için
de Divân'in toplanmasini emreder. Yavuz Sultan Selim,
Edirne'de toplanan ve devlet erkâni ile birlikte
ulemanin da katildigi bu toplantida fikirlerini kisaca
söyle açikladi:
"Tevfik-i Rabbanî, refik-i hânedân-i Osmanî olub ecdad-i
cihad itiyadimiz ashab-i Salib ve Nakus'un perde-i
namuslarin hark (yirtmak) ve Zünnarlarin hark(yakma)
idüb dest-i iktidariyle çanlarina od tikup ... memâlik-i
mahrûseye el kaldirmaga mecalleri ve mücahidîn ile
mukabele ve mukatele edecek halleri kalmamistir." Bu
ifadelerden anlasildigina göre Yavuz Sultan Selim,
Divan'da, Hiristiyanlarin su anda bas kaldiracak durumda
olmadiklarini açikladiktan sonra esas tehlikenin dogudan
gelebilecegine isaret ederek, Sah Ismail'in, Iran'a
hâkim olduktan sonra yaptiklarina dikkat çeker. Ayrica
onun, Gence, Sirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan,
Cürcan, Kürdistan ve Gürcistan'i ele geçirerek buralarda
öndört nefer sehriyar-i öldürdügünü, bunlarin
kuvvetlerini dagitip hazinelerini yagmaladigini ve Özbek
Hani Seybek'i öldürünce onun, kesilmis bulunan
kafatasini bir kupa haline getirerek onunla sarap
içtigini belirttikten sonra, bu zatin cemaat ile namaz
kilmayi men edip Ehl-i Sünnet'e mensub ulemayi
öldürdügünü anlatir. Ayrica kendisine bagli olanlarin
ona nasil itaat ettiklerine ve ugrunda her seyi
yapabileceklerine dikkatleri çekerek bu tesekkülün
Osmanli topraklari için büyük bir tehlike teskil
ettigini, bu sebeple onlarla savasmanin "aklen ve ser'an"
lazim oldugunu belirterek ulemâdan fetva ister. Öyle
anlasiliyor ki ulemâ bu fetvayi vermistir. Nitekim,
Sünnî ulemânin bu konuda kaleme aldiklari fetvâ ve
risâlelerin çoklugu, meselenin önemi hakkinda bize bir
fikir vermektedir. Müneccimbasi, Edirne'deki duruma
temasla söyle der: " Edirne'de iken mulûk-i kefereden
elçiler ve hedâya gelüp cümlesi tecdid-i sulh
eylediler." Ondan sonra ulemadan fetva alup Acem seferi
kararlastirildi. Bu baglamda Kemal Pasazâde ile Sari
Gürz'ün, Kizilbaslar hakkinda vermis olduklari fetvâ ve
risâleler, Osmanlilarin fikir ve düsüncelerini
aksettirmesi bakimindan önemlidir. Nitekim, Kemal
Pasazade "...ulemay-i millet ve fudalay-i ümmet küfr u
ilhad ve katl u ifnasina hükm idüb heme-i a'day-i din u
devletten bunun itfa-i sirer-i serareti akdem idügüne bi-isrihim
fetavay-i sahiha virdilerdi." demek suretiyle Ehl-i
Sünnet'in, Sia'ya bakis açisini ortaya koymus olmaktadir.
Görüldügü gibi, özellikle Kemal Pasazâde'nin
risâlesinde, Sah Ismail ile Ehl-i Sia hakkindaki Sünnî
akideyi görmek mümkündür. Bu risâlede küfür ve
irtidadina hükmedilen Sah Ismail ile askerlerine karsi
açilacak savaslarin, diger din düsmanlari ile yapilacak
savaslardan farkli olmadigi, bu sebeple de cihâd
sayilacagi belirtilir. Iste bu fetvâ ve risâlelerin
kaleme alinmalari üzerine, Iran'daki Safevî Devleti'nin
Kizilbas idaresine karsi harekete baslama zamaninin
geldigine kanaat getirilerek harekete geçilir. Bununla
beraber Selim, Iran'a karsi harekete geçmeden, daha önce
temas edildigi gibi memleket dahilindeki Siî ve
Kizilbaslarin müfritlerinin tesbiti ile deftere kayd
edilmesini emretmisti. Bazi rivayetlerde bu sekilde
defter edilip öldürülen Siilerin sayisinin 40 bin
civarinda oldugu söyleniyorsa da bunun mümkün olmadigi
artik anlasilmis bulunmaktadir. Bunlardan sadece 2 bin
kadarinin öldürüldügüne, digerlerinin de sürgün
edildigine daha önce temas edilmisti. Hammer'in dikkat
çektigi bir konuya burada temas etmek istiyoruz. Böylece
dönemin gerek dahilî, gerekse haricî efkâr- i
umumiyesinin bu hareketinden dolayi Yavuz'u "Âdil"
sifati ile tavsif etmis olmasidir. O söyle diyor: "Râfizîlik
mezhebini cesetler yigini altina defn etmek bu
merhametsize nasib oldu. Osmanli tariçileri ona kirk bin
kisiyi öldürtmüs oldugu için Âdil lakabini vermislerdir.
Lakin, daha sayân-i hayret olan cihet surasidir ki,
yanina gönderilmis olan Hiristiyan elçiler de kendi
hükümdarlarina gönderdikleri raporlarin tamaminda onu,
bu lakapla andiklari gibi, onun bu adaletini övmekten de
çekinmemislerdir. Böylece Selim, kendi devleti dahilinde
kilicini gezdirdikten ve topragi Rafizîlerden
temizledikten sonra onu, harice (disariya, Iran'a)
götürmeye hazirlandi. Kayb edilecek vakti yoktu. Çünkü
Sah Ismail, Sehzâde Ahmed'in oglu ve Pâdisah'in yegeni
olan Murad'i Osmanli tahtinin yegane vârisi olarak kabul
ettigi gibi Kizilbaslarin intikamini da almak üzere
büyük bir ordu ile ilerliyordu."
Osmanli diyarinda yukarida temas edilen gelismeler
olurken, Murad Çelebi'yi, Osmanli tahtinin yegâne vârisi
olarak ilan eden Sah Ismail, Osmanlilara karsi açacagi
savasa istirak etmesi için Sünnî olan Memlûk Sultani'na
hediyelerle birlikte bir sefaret heyeti gönderiyor,
Anadolu'da Siîlere karsi girisilmis öldürme hareketleri
üzerine birbirini müteakip Anadolu'ya sevk ettigi
Halifeler ile de Bâtinî ve Siî halki, yeniden devletin
aleyine isyana tesvik ediyordu.
Bu
son hareket üzerine Edirne'de toplanmis bulunan
olaganüstü Divân'da savas kararini açiklayan Selim,
Yenisehir ovasini, askerin toplanma yeri olarak tayin
eder. Padisah, savasla ilgili sözünü üç defa
tekrarladigi halde - bakislari altinda titremekte
olanlardan - hiç biri ona cevap vermiyordu. Bunun
üzerine Abdullah adinda bir yeniçeri sessizligi bozarak
hünkârin ayaklarina kapanir ve arkadaslarinin, padisahin
emri altinda, Iran Sahi'na karsi yürüme kararindan
duyduklari sevinci onlar adina arzeder. Yavuz Sultan
Selim, vezirlerin tereddüdlerini gideren bu yigitçe
davranisindan dolayi mükâfat olarak yeniçeriye Selanik
Sancagi'ni tevcih eder. Sultan Selim, üç gün sonra 22
Muharrem 920 (l9 Mart l5l4) Sali günü Edirne'den hareket
edip l0 günlük bir yürüyüsten sonra 2 Safer (29 Mart)'de
Istanbul'a gelir. Burada eski bir an'aneye uyarak
çadirini Eyüb'de Fil Çayiri'na kurdurur. Önce Hz.
Peygamber'in mihmandari Ebû Eyyub el-Ensarî
Hazretlerinin kabrini ziyâret ederek seferin basarili
geçmesi için onun mânevî yardimini diler. Daha sonra
Fâtih ve babasi Bâyezid'in kabirlerini de ziyâret eden
Selim, kurbanlar kestirip fakirlere de pek çok sadaka
dagitir. Sünnî ulemanin verdigi fetvâlar üzerine
büsbütün heyecana kapilan halk, Kizilbaslara karsi
sefere çikan Selim'i görmek üzere Eyyub'u doldurdugu
gibi kayiklar da Halic'i istila etmislerdi.
Selim, sefer için yola çikmadan önce, kendisine
vekâleten devlet islerini görmek ve Edirne muafazasinda
bulunmak üzere oglu Süleyman'i Manisa'dan Edirne'ye
getirtmisti. Bundan sonra askerini Üsküdar'a dogru
hareket ettirdi. Bu siralarda Rumeli Beylerbeyi Hasan
Pasa'nin komutasi altinda bulunan yeniçeriler,
Gelibolu'dan gemilerle Anadolu yakasina geçip Bursa
Yenisehir ovasinda toplandilar. Yavuz Sultan Selim, 24
Safer 920 (20 Nisan l5l4) Persembe günü yola çikip
Maltepe'de ordusuna katilir. Burada, Bosna Valisi Hadim
Sinan Pasa'yi Anadolu Beylerbeyligi'ne tayin eder. 23
Nisan'da Izmit'e geldigi sirada Siî halifelerinden olup,
Iran adina casusluk yaparken yakalanip orduda esir
olarak tutulmus bulunan Kiliç adinda birisi vâsitasiyle
Sah Ismail'e hem tehdid, hem de nasihat dolu Farsça bir
mektup (nâme) gönderir. Bu mektupla, üzerine yürüdügünü
de kendisine bildirmisti. Yavuz Sultan Selim, bu
mektupla da yetinmeyerek gönderilen o sahsa " var
gördügün söyle ve malum olan muradi beyan eyle" diyerek
gördüklerini söylemesini istemisti. 27 Safer 920 (23
Nisan l5l4) tarihini tasiyan Selim'in bu ilk bu nâmesi,
Kadiasker ve Nisanci Tâcizâde Cafer Çelebi tarafindan
yazilmisti. Gerek uslûbu, gerekse mahiyeti itibariyle o
asrin ruh ve anlayisi ile Selim'in dehâsini temsil eden
bu mektup dönemin bütün kaynaklarinda bulunmaktadir.
Besmele ve âyetlerle baslayan mektupta Sah Ismail'e
söyle deniyordu:
"Bilesin ve âgah olasin ki, ilahî hükümlerden yüz
çevirenlerin, dini ve seriati yikmaya çalisanlarin bu
hareketlerine, bütün Müslümanlarin ve bu arada adalet
sever hükümdarlarin, kudretleri nisbetinde mani olmalari
farzdir. Bunu söylemekten maksadimiz sudur: Tekke
kösesinden hâkimiyete yükselen sen, bu yolda yürüdün,
Müslümanlarin memleketlerine saldirdin, sefkat ve
utanmayi bir tarafa atarak zulüm kapilarini açtin,
günahsiz Müslümanlari incittin, fitne ve fesadi kendin
için temel prensip olarak kabul ettin, "umur-i padisahî
ve ahkâm-i sehinsâhiyi muktezay-i heva-yi nefs ve ragbet-i
tabiiyeye uydurup kuyud-i seriati hakk"ettin. Ibâhe-i
muharreme ve irakat-i dima-i mükerreme, ve mescidleri
yikma, türbe ve mezarlari yakma, ulemâ ile Peygamber
neslinden gelmis olan seyyidlere ihânet "ve ilka-i
mesâhif-i kerime der kazurat ve sebb-i Seyheyn-i
Kerimeyn" gibi isler, senin kötü hallerinden bir kaçidir.
Dillerde dolasmakta olan bunlar ve bunlara benzer
hareketlerinden dolayi ulemâ kesin delillere dayanarak
senin küfür ve irtidadina, senin ve sana tabi olanlarin
öldürülmelerinin vâcib olduguna; mal ve riziklarinizin
yagma, kadin ve çocuklarinizin esir edilmesinin mübah
olduguna ittifakla karar vermislerdir. Bu durum
karsisinda ben, Allah'in emirlerini yerine getirmek,
zulüm görenlere yardim etmek ve "merasim-i nâmus-i
pâdisâhî için " ipekli elbiselerimi çikardim, zirh
giydim, kiliç kusandim, ata bindim ve Safer ayinin
basinda Anadolu yakasina geçtim. Maksadim, Allah'in
inayetiyle senin padisahligini yok etmek ve böylece
âcizler üzerinden zulmünü ve fesâdini kaldirmaktir.
Ancak, kiliçtan önce sana, Sünnet-i Seniyye icâbi
Islâmiyeti teklif ederim. Eger yaptiklarina pisman olup
can ve gönülden istigfar eder ve aldigin kaleleri geri
verirsen, tarafimizdan dostluktan baska bir sey
görmezsin. Fakat kötü hallerine devam ettigin takdirde
"zulmet-i zulümden" simsiyah yaptigin yerleri nura
kavusturmak ve senin elinden almak üzere insallah
yakinda gelecegim. Takdir ne ise öyle olacaktir. Selâm,
hidâyete tabi olanlaradir. (Safer 920)"
Osmanli insâ (mektup yazma) san'atina nümûne olabilecek
bir mükemmeliyette kaleme alinmis olan bu nâme (mektup),
dip notta da görülecegi gibi birçok müellif tarafindan
asil metinle birlikte alinmis olup, önemi herkes
tarafindan kabul edilmistir. Osmanlilarin, Siî ve
Kizilbaslar hakkindaki düsünceleri yaninda, niyet ve
maksatlarini ortaya koyan bu mektupta, din ulemâsinin
küfür ve irtidâdina hükmettikleri Sah Ismail'in, Hülefâ-i
Râsidîn'e sebb etmesini kabul etmeyip tenkid eden Yavuz
Sultan Selim, bu yüzden katline cevaz verildigini
açikliyor, kendisinin de dinin takviyesi ile birlikte
zulme ugramis ve kalbi kirilmis olanlarin yardimlarina
kosacagini söyleyerek, padisahlarin bu konuda
gerekenleri yapmak zorunda olduklarina isaret ettikten
sonra, denizden geçip üzerine yürümek suretiyle zulmünü
âciz ve zavallilarin üzerinden kaldiracagini açiklar.
Bununla beraber savastan önce "Sünnet-i Seniyye"geregi
kendisine Islâm'i teklif ile son pismanligin fayda
vermeyecegini de açikliyordu.
Selim'in mektubunu Sah Ismail'e götüren Kiliç adindaki
elçi, onu Hemedân'da bularak mektubu verir. Mektubu alan
Sah Ismail, elçi Kilic'i öldürmekle birlikte kendisinin
de muharebeye hazir oldugunu Selim'e bildirmisti. Bu
haber, Osmanli ordusu Erzincan ovasinda bulundugu sirada
gelmisti. Lütfi Pasa, Sah Ismail'in bu haberi aldigi
zaman çok korktugunu, fakat bu korkusunu açiga vurmayip
gizledigini söyler. Ayrica asker ve ordusuna da su
sekilde hitab ettigini açiklar: " Diyar-i Rûm'dan
(Anadolu'dan) bir kârban (kervan) gelürmüs. Size firâvân
genc (büyük bir hazine) ve mal getürür. Üsenmem, korkmam
ki, anlari (onlari) imamlar bize verüptür ki simdi on
iki imam leskeriyle (askerleriyle) gelüp bunda alem
(bayrak, sancak) dikmistir, el -ân (simdi)
bizimledirler.
Selim, ayni gün Akkoyunlu Hânedani hükümdarlarindan olan
ve o esnada Sah Ismail'e karsi savasa girismis bulunan
Ferruhsad Bey'e de bir mektup göndermek suretiyle onu da
kendisiyle birlesmeye davet etmisti.
Osmanli ordusu Yenisehir'den Konya'ya müteveccihen
hareket ederek Seyitgazi'ye gelir. Selim, burada
Kapikulu askerlerinden her birine biner akça sefer
bahsisi dagitir. 20 bin timarli sipahiden meydana gelen
öncü ordusuna da komutan olarak Vezir Dukakinzâde Ahmed
Pasa'yi tayin eder. Sinop Valisi Karaca Ahmed Pasa'yi
500 süvari ile Sah tarafindan esir almak ve kesiflerde
bulunmak üzere akina gönderen Selim, bunlarin arkasindan
Mihal oglu Mehmed Bey'i de akincilari ile akina memur
eder. Osmanli ordusu bundan sonra, Konya'ya gelerek
Filâbâd Çayiri'na yerlesir. Müelliferin ve özellikle
sefere istirak edenlerin bildirdiklerine göre Konya'daki
ikameti esnasinda, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî'nin
türbesini ziyâret etmis olan Yavuz Sultan Selim,
fakirlere de yüz bin akça sadaka dagitmis idi. Ayni
zamanda timarli sipahilere de l00'er akça terakki ihsan
eden Yavuz Sultan Selim, Kayseri'ye geldigi sirada
Dulkadir oglu Alaüddevle Bozkurt Bey'le müzakerelere
giriserek yaninda yer almasini ister. Ancak,
ihtiyarligindan bahisle sefere gelemeyecegini bildiren
Dulkadir oglunun, hakikatte daha II. Bâyezid devrinde
Osmanlilara iltica ile Selim'in yaninda savasa istirak
ettigi bilinen ve Osmanli taraftari Sehsuvar oglu Ali
Bey sebebiyle bu teklife pek sicak bakmadigi
biliniyordu. O, Memlûklulara taraftar bir siyaset takib
ederek Osmanlilara karsi cephe almis ve zahire yollarini
da vurmak suretiyle orduda bas gösteren erzak buhraninin
artmasina sebep olmustu.
Dulkadirlilarin, Osmanlilar aleyhinde çikaracaklari
muhtemel zorluklari gözönünde tutan Selim, Alaüddevle
ile ugrasmaktan simdilik vaz geçerek 26 Haziran'da
Sivas'a gelir ve l40 bin asker, 5 bin zahireci 60 bin
deveye yükselen ordusunu bir yoklama ve sayima tabi
tutma geregini duyar. Yoklamadan sonra muhtemel bir Siî
ayaklanmasini önlemek maksadiyle Kayseri ile Sivas
arasinda, Iskender Pasa komutasinda 40 bin kisilik bir
ihtiyat kuvveti birakilmistir. Büyük bir kisminin hasta
ve yasli oldugu anlasilan bu ihtiyat kuvveti, ordunun
ric'at hattini tutacak, ayni zamanda Sah Ismail'in
Diyarbekir ve Bati siniri komutani Ustaclu oglu Mehmed
Han'in yaptigi tahribat yüzünden ugranilan zahire ve
saman buhranini da önleyecekti. Çesitli yollarla zahire
buhranini önlemeye çalisan Selim, Erzincan'dan Sah
Ismail'e üçüncü defa Türkçe bir mektup gönderir. Bu
nâmede, daha önceki mektuplari hülasa eden Selim,
yakinda Azerbaycan'a ulasacagini da bildirip Sivas ile
Kayseri arasinda bir ihtiyat kuvvetini biraktigini
açiklamaktan çekinmez.
Osmanli ordusu, l8 Temmuz'da Erzincan'a bagli Yassi-
Çemen'deki Hasan Bey çayirina geldigi sirada Sah
Ismail'in elçisi Sah Kulu Akay Bevey Nuker ordugaha
gelip Selim'e bir name ile içi afyon dolu altin bir kutu
takdim eder. Sah Ismail, nâmesinde, Selim'i savasa
zorlayan sebebi arastiriyor, Dulkadirlilarla düsmanlikta
bulunmamis oldugundan bahsediyordu. Ayni zamanda
Selim'in mektuplardaki ifadesini de bir padisaha
yakistirmayan Sah Ismail, bunlarin, afyon ile sarhos
olmus kâtiplerin kaleminden çikmis oldugunu iddia
ettikten sonra mektubunu Isfahan'da bir av esnasinda
yazdigini bildiriyordu. Osmanlilarla dostluktan
bahsetmekten geri kalmayan Sah Ismail, Timur zamaninda
oldugu gibi memlekete karisikligin âriz olmasini
arzulamadigini bu sebeple savas istemedigini
belirttikten sonra, aksi halde kendisinin de savasa
hazir oldugunu beyan ediyordu.
Öte yandan, Sah Ismail'in, verdigi söze ragmen henüz
ortalarda görünmemesi, çorak arazide büyük bir
müzayakaya (sikinti) maruz kalan asker arasinda
hosnutsuzluga sebep olmustu. Nitekim Firat Nehri
(Karasu) kenarina gelindigi bir sirada isyan belirtileri
görülür. Bununla beraber, sancak beyleri gibi vezirler
de, baslangiçta ileri gitmenin aleyhinde olmalarina
ragmen, bunu açiklamaktan çekinirler. Ancak askerin
hareketini tanzim ile Erzincan'dan Azerbaycan'in merkezi
olan Tebriz'e kadar katedilecek yolu 40 merhaleye taksim
eden Selim'in, kararinda sebat etmesi üzerine, daha
ileri gitmenin mahzurlarini arzetmek maksadiyle, Karaman
Beylerbeyi Hemdem Pasa'yi, Selim'e gönderirler. Sehzâde
Ahmed vak'asinda Selim'e hizmet etmek suretiyle onun,
kardesine gâlip gelmesini saglamis bulunan ve
çocuklugundan beri Selim ile birlikte Harem-i Humâyun'da
büyümüs olan Hemdem Pasa, Padisahin, hakkindaki
teveccühüne itimad ederek bu hususu arzeder. Isaret
edilen tehlikeler ve ordunun içinde bulundugu sikintilar
gözönüne alindigi zaman bu fikir makuldu. Fakat hiç bir
engel tanimayan ve tereddüt göstermeyen Selim, bunun
askere çok kötü bir örnek olacagini düsünerek, Hemdem
Pasa'yi feda etmek zorunda kalir.
Zeynel Pasa'nin, Karaman Beylerbeyi olarak tayin
edilmesi üzerine harekete geçen ordu, seri bir yürüyüsle
Çermük'e gelir. Bu mevkide Selim, Bali Bey tarafindan
esir edilen iki Kizilbasi, Türkçe olarak kaleme alinmis
bir mektupla Sah Ismail'e gönderir. Osmanli Pâdisahi, bu
dördüncü mektubunda da Sah Ismail'i tahrik ediyor,
memleketinde günlerce yürüdügü halde kendisinden bir
haber alinmadigini belirttikten sonra, onun korktuguna
hükm ederek bir tabibe müracaat etmesini tavsiye
ediyordu. Mektubunda, "Ey Ismail, ülkemin sinirinda
görünmekle bana meydan okudun. Iste ben geldim,
haftalarca yürüdügüm halde ne senden ne de askerinden
bir eser görmedim. Ölümüsün yoksa sagmisin bilemiyorum,
hile ve aldatmaktan baska bir sey bilmez misin? Sayet
korkuyorsan bir tabib getir ki seni tedavi etsin. Seni
daha fazla korkutmamak için güzide askerlerimden kirk
bin kisiyi Kayseri yakinlarinda biraktim. Düsman
hakkinda ancak bu kadar lutuf gösterilebilir" dedikten
sonra, Sah Ismail'in yönetimden vaz geçip inzivaya
çekilmesini tavsiye eder. Müellifler, Yavuz'un,
gizlenmekte devam edecegini tahmin ettigi Sah Ismail'e
bir de kadin elbisesi gönderdigini kayd ederler. Buna
ragmen kendisini gizlemeye devam ederse erkek
sayilmayacagini bildiren Selim, Sünnî olan Özbek Hani
Ubeyd gibi Memlûk Sultani Kansu GavriÔye de birer mektup
yazip, düsman memleketinde bulundugunu bildirir.
Çermük'ten yoluna devam eden Osmanli ordusu, Sökmen'e
gelir. Daha Tercan'da iken sonradan vezir olan Yanya
Beyi Mustafa Bey ile Trabzon Sancak Beyi Mehmed Beyi,
Bayburt'un zaptina me'mur etmis olan Selim, Sökmen'de
Gürcü Beyi Mirza Çabuk'un elçilerini kabul eder.
Elçiler, yanlarinda iki bin bas koyun ve bir miktar da
zahire getirmislerdi. Gürcü Beyi bu vesile ile
dostlugunu göstermis oluyordu.
Bundan sonra Tebriz'e dogru yeniden hareket emri
verilmisti. Bunun üzerine günümüzde Agri vilayetine
bagli Elesgirt kazasi Sakalli Köyü (Konagi)'ne gelen
ordunun, ümerâdan bazi kimselerin de tesviki ile "
Düsman yok, harab memlekette nice seyahat ederiz?" diye
mirildanip isyana basladigi görülür. Hatta bir rivayete
göre bu ordu tarafindan, Selim'in çadirina içleri tehdid
dolu mektuplar birakiliyordu. Bunun üzerine yigit
padisah atina atlayip askerin içine dalmis, heybetle ve
gayet vakurâne bir sekilde "Ehl ü iyal kaydinda olarlara
destûrdur, gerü karilarinun yanina gitsünler, biz buraya
gerü dönmek içün gelmedük! Rahat isteyen bu yola
yarasmaz. Bizi isteyüp fi - sebilillah can ve bas feda
edecek yigitler ölümden havf itmez (korkmaz). Ölümden
korkanlar gerü dönsün! Düsmanla çarpisacak merdler
benümle gelsün. Eger içünüzde er yogise ben yalinüz
giderüm" diyerek askerin hamiyet duygularini tahrik
etmisti. Asker, bu cesaret ve yigitlik âbidesinin bir at
oynatisina, bu tarzdaki heybetli hitâbetine ve küçük bir
kiliç kimildatisina dahi vurgun ve âsikti. Sevdikleri
hükümdar komutana büyülenmis yekpâre bir kitle gibi
baglandi. Bu sözlerinden sonra hareket emri veren
Sultan'i, tek bir yeniçeri bile terk etmedi.
Esasen bu sirada öncü (pisdar) kuvvetlerin komutani
Mihaloglu Memed Bey, Sah'in Diyarbekir emîri olan
Ustacluoglu'nun Hoy'a geldigini, Sah Ismail'in de
yaklasmakta bulundugu haberini vermesi, heyecanin
yatismasina sebep olmustu. Bu arada Sah'tan gelen bir
mektup ta bunu teyid etmisti. Pâdisah, Ismail'in
isledigi bu hatadan istifade edip konak mesafelerini
kisaltarak Sah'i karsilamak üzere harekete geçer. Iki
gün sonra, gece Makû ile Hoy arasinda Tebriz'e 20 fersah
mesafede bulunan Çaldiran tepelerine ulasir. Selim, bu
mevkide yeni tertibatlar almis ve safakla birlikte
savasa girismek veya askere 24 saat istiraat vermek
cihetlerinden birini tercih etmek üzere Divân ( Meclis
)'in reyine müracaat eder. Genellikle, yol yorgunlugu
münasebetiyle hemen savasa girisilmesini tehlikeli bulan
devlet büyükleri, askere 24 saat istirahat verilmesinin
uygun olacagi teklifinde bulunurlar. Buna karsilik,
askerin içinde Alevî ve Siîlerin bulunmasindan ve
istirahat aninda bunlarin düsmanla anlasabileceklerini
gözönünde bulunduran Rumeli Defterdari Pîrî Mehmed
Çelebi, hemen savasa baslanilmasi gerektigini belirterek
Yildirim Han devrindeki Çubuk ovasi (Timur'la yapilan
Ankara Savasi ) çözülmesinin bir benzerinin vuku'
bulabilecegini, bu sebeple safakla beraber harbe
mübaseret edilmesi (baslanilmasi) re'yinde oldugunu
bildirir. Bu teklif, Yavuz Sultan Selim tarafindan kabul
görür. Böylece devlet büyükleri, safakla birlikte savasa
baslama görüsünü kabul etmek zorunda kalirlar. Onlar,
Selim'in emri üzerine savas nizami alip tepelerden ovaya
inen kuvveterinin basina geçerler.
ÇALDIRAN ZAFERİ
Savasa, 23 Agustos l5l4 ( 2 Receb 920. ) Çarsamba günü
günes dogarken Iranlilarin taarruzu ile baslandi.
Dogubâyezid'in 80 km. güney dogusuyla Van Gölü'nün kuzey
dogusunda bulunan Çaldiran Ovasi'nda mevzilenen Osmanli
ordusunun sag kolunu, Anadolu Beylerbeyi Sinan Pasa ile
Zeynel Pasa'nin emrindeki Anadolu ve Karaman kuvvetleri,
sol kolunu ise Rumeli Belerbeyi Hasan Pasa komutasindaki
Rumeli askerleri teskil ediyordu. Selim ise, eskiden
beri alisageldigi ve uygulandigi sekilde sipahi,
silahdâr, ulûfeci ve gurebâ bölükleri ile çevrilmis
olup, yaninda Hersekzâde Ahmed Pasa, Vezir Dukakinoglu,
Vezir Mustafa Pasa ve Ferhad Pasa gibi devlet büyükleri,
kadiasker vs. gibi din ve hukuk adamlari bulunuyordu. Bu
arada, padisahin önünde yer alan tüfekçi ve yeniçeriler,
araba ve develerden meydana gelen bir siper gerisinde
bulunduklari gibi, sag ve sol cenahin nihâyetinde olup,
biri l0.000, digeri 8.000 kisiden mürekkeb Anadolu ve
Rumeli azepleri, birbirlerine zincirlerle baglanmis 500
topun önünde dizilmislerdi. Öte yandan, öncü kuvvetinin
çogunlugunu teskil eden Dulkadirli Türkmenleri ile
Sahsuvaroglu Ali Bey'in ardçi kuvvetleri de Sadi
Pasa'nin emrinde idiler.
Osmanli ordusunun bu dizilisine karsilik, ekserisi
Ustaçlu, Varsak, Rumlu, Samlu, Kaçar, Afsar ve Karamanlu
Türkmenleri'nden ibâret olup muhtelif hanlarin emrinde
bulunan 80.000 kisilik bir süvari kuvvetinin basindaki
Sah Ismail, ordusunu ikiye ayirmak ve sol kanadin
idaresini verdigi Ustaçluoglu ile birlikte girisecekleri
bir çevirme hareketi sonunda azepleri yarmak ve onlarin
saflarini geçmek suretile yeniçerileri arkadan vurmak
niyetinde idi. Bu gayesini gerçeklestirmek için de sag
cenahin komutasini üzerine almisti. Böylece, mükemmel
bir sekilde techiz edilmis 40.000 seçkin süvarisi ile
azeplerin ve özellikle Rumeli kuvvetlerinin üzerine
hücum eden Sah Ismail, baslangiçta basarili olur.
Böylece, basta Rumeli Beylerbeyi Hasan Pasa olmak üzere
pek çok sancak beyini sehid edip, bu kismi dagitir.
Ancak karsi taraftan hareket eden Ustaçluoglu, Anadolu
askerinin mukavemeti ve Sinan Pasa'nin aldigi tedbirler
üzerine Sah Ismail ile birlesmek üzere giristigi
tesebbüste muvaffak olamaz. Zira Sinan Pasa, askerlerin
saflarini muhafaza ederek, intizamli bir sekilde
sür'atle toplara dogru çekilmelerini temin etmis,
Ustaçluoglu ile kardesi Kara Han'i, maiyyetlerindeki
Türkmenlerle birlikte, Osmanli topçusu ile karsi karsiya
getirmisti. Bu savasta Safevîler "Sah", Osmanlilar ise
"Allah" nidâlari ve tekbir sadâlariyla muharebe
ediyorlardi.
Bu
arada sunu da belirtmek gerekir ki, Safevî ordusunda
piyade ve atesli silahlar hemen hemen bilinmiyordu. Her
ne kadar Iran'da top kullaniliyor idiyse de bu, kale
müdafaalarina hasr ediliyor, meydan muharebelerinde
kullanilmasina ehemmiyet verilmiyordu. Bununla beraber
Sah Ismail, casuslari vâsitasiyle, Sultan Selim'in
askerî tertibatina vâkif oldugu ve toplarin tanziminden
haberdar bulundugu için askerini iki kola ayirmisti.
Sah Ismail'in süvarileri, sayi olarak Osmanli kuvvetleri
ile hemen hemen denk idiler. Bundan baska Iran ordusu,
savasi kendi topraklarinda kabul ettigi için yorgun
degildi. Buna karsilik, Yaklasik 2500 kilometrelik uzun
bir yoldan gelen l00.000 kisilik Osmanli askerleri ile
atlari yorgundu. Ayni zamanda yiyecek sikintisi da vardi.
Sayica en az Osmanli kuvvetleri kadar olan Sah'in ordusu
ise dinçti. Zira bu ordu, Tebriz gibi çok kisa bir
mesafeden gelmisti. Asker iyi beslenmis ve sahlari için
her türlü fedakârliga hazir, ona taabbüd edercesine
bagli idi. Topuz, yay ve mizraklarla donatilmis
savasçilarin atlarina çelik eyerler vurulmustu. O zamana
kadar, zaferden zafere kosmus bir hükümdara mâlik
olduklarindan dolayi da mâneviyatlari bir hayli
yüksekti.
Osmanli toplarinin ates açmalari üzerine Siî ordusu
dagilir. Zira basta Ustaçluoglu olmak üzere pek çok
komutan bu esnada öldürülmüstü. Bunun üzerine savas,
Osmanlilarin lehine döndü. Öbür taraftan Yavuz Sultan
Selim, Rumeli askerlerine yardim etmek üzere bir kisim
yeniçerileri yardima göndermis, siperlerin arkasinda
bulunan yeniçerilerin de tüfek ile ates etmelerini emr
etmisti. Beklemedikleri böyle bir durumla karsilasan Siî
ordusunda genel bir panik havasi esmeye baslar. Bu arada
vaziyeti düzeltmek ve ordusunun moralini takviye etmek
maksadiyle her tarafa kosan Sah Ismail, birkaç defa at
degistirmis, bir aralik da atindan düsüp yere
yuvarlanmisti. Bu hengamede, üzerine yürüyen bir Osmanli
süvarisinin, Sah üzerine yürüyüp öldürmek üzere iken,
tipki onun gibi giyinmis ve kendisine benzeyen en yakin
adami Mirza Sultan Ali'nin esareti göze alarak öne
geçmesi üzerine kurtulur. O, bu kurtulusunu sonradan
at-çeken lakabini alacak olan Hizir ismindeki bir
Türkmen korucunun, hayati pahasina ona atini vermesiine
borçludur. Böylece, esir olmaktan kurtulan Sah Ismail,
aksama dogru artik hiç bir ümidin kalmadigini görünce,
sür'atle Tebriz'e dogru kaçmis, ancak kendisini burada
da emniyette görmedigi için Sultaniye (veya Dergüzin)'ye
çekilmek zorunda kalmisti. Onun kaçmasi üzerine bütün
Siîler, karsi koymaktan vaz geçerler. Bu arada bir kismi
esir, bir kismi da maktul düser. Lütfi Pasa, Siîlerin
büyük hezimeti ile sonuçlanan Çaldiran Savasi'na " Sûfi-kiran
" adini verir.
Sah'in, yaralanip kaçmasindan sonra Iran ordusu daha
fazla direnemeyerek dagilmis ve safakla baslamis olan bu
korkunç savas, o gün aksam üzeri, Osmanlilarin büyük bir
galibiyetiyle sona ermisti. Bununla beraber Pâdisah,
yatsi vaktine kadar atindan inmez. Tarihin en büük
meydan savaslarindan biri olan Çaldiran Savasi'nin
kazanilmasinda "tertip ve tahkim islerindeki" üstünlügün,
atesli silahlara sahip olmanin, Osmanli askerinin essiz
fedakârliginin ve son olarak Yavuz Sultan Selim'in
askerî dehasinin büyük payi vardir.
Bu
muzafferiyeti müteakip Siî ordugahi, bütün hazineleri,
Sah'in ve ümerasinin zevceleri ile birlikte Osmanlilarin
eline geçer. Çok çetin geçtigi anlasilan Çaldiran
Savasi'nda, her iki taraftan da pek çok insan ölmüstü.
Savasi müteakip Çaldiran sahrasinda iki gün divân
kurduran Selim, Muhyî Çelebi'nin bildirdigine göre,
sehid düsenlerin nâmina bir kabir yaptirip üstüne ölüm
tarihlerini bildiren amûd (direk) diktirmistir.
Çaldiran Zaferi, Anadolu birliginin hâlâ devam eden en
büyük istinadgâhi olmakla kalmamis, ayni zamanda Güney
Anadolu ile Ortadogu'nun anahtarlarini da Yavuz'a takdim
etmisti.
Çaldiran Zaferi'nden sonra Hoy Sahrasi'na gelerek
Dukakinzâde ile Defterdâr Pirî Çelebi ve büyük bir
Osmanli tarihi (Hest Behist) yazmis olan Idris-i
Bitlisî'yi Tebrize gönderen Sultan Selim, bunlar
vâsitasile sehirliye emân vermis ve uzun bir yürüyüsten
sonra, yerlere serilmis kiymetli halilar üzerinden
geçerek 5 Eylül l5l4'te sehre girmistir. Bir hafta kadar
Tebriz'de kalan Sultan Selim, Sah'in hazinelerini ile
bazi sanatkârlari Istanbul'a gönderir. Bu sirada
Tebriz'de bulunan Timur'un torunu Hüseyin Baykara oglu
Bediüzzaman ile kendisine biri Farsça, digeri Çagatayca
olmak üzere kaleme alinmis iki kaside takdim eden Mehmed
Hâfiz ve oglu Hasan Can ( Hoca Sa'düddin Efendi'nin
babasi ) ile birlikte Sultan Selim'e siginmislardi.
Özellikle, Sultan Selim'in büyük hürmet ve saygisina
mazhar olmak suretiyle kendisine günde l.000 akça tayin
edilen Bediüzzaman, Osmanli ordusu ile birlikte
Istanbul'a gelecek ve bir müddet sonra Eyüb'de vebadan
vefat edecektir.
Yavuz Sultan Selim'in, bir haftalik ikameti
esnasinda Tebriz'deki faaliyetleri, bize onun hakkinda
bilgi vermektedir. O, Tebriz'in Sâhib - Âbad
mahallesinde bulunan ve mavi altin sarisi çinilerle
süslü Sultan Hasan Câmii'nde, Hülefa-i Rasidîn ile Ashab-i
Kirâm'in isimlerini hutbede okutmus, Sah Ismail
tarafindan gerek Akkoyunlulardan, gerekse Seybek Han'dan
müsadere edilmek suretiyle alinmis bulunan hazinelere el
konmustu. Bu arada bir kisim fillerle, Sah Ismail'in,
Akkoyunlu Türkmen Ulusu Beyleri'nden Yakub ve Timur
torunlarindan Ebû Said'den gasb etmis oldugu emanetleri
Istanbul'a sevk eden Selim'in, Tebriz'in mahir usta ve
sanatkârlarindan bir kismini Istanbul'a gönderdigine
dair kaynaklarda bilgiler bulunmaktadir. Nitekim Muhyi
Çelebi'nin Selimnâmesi'nde, kiliççilardan, cebecilerden,
okçulardan ve yaycilardan l700 hânenin Istanbul'a
gönderildigine dair verilen haberler, seferin
rûznâmesini tutan Haydar Çelebi tarafindan da te'yid
edilmektedir.
Sah taraftarlari (Kizilbas) ile meskûn bu mintikada daha
fazla kalmayi tehlikeli bulan Sultan Selim, bir hafta
sonra Tebriz'i terk edip Nahçivan yoluyla Karabag'a
çekilmek zorunda kalmistir. Bununla beraber, onun, kisi
bu eski Ilhanli merkezinde geçirmek tasavvurunu anlayan
devlet büyüklerinin telasi, bazi karisikliklarin
çikmasina sebep olmustur. Nitekim, ordu, Aras Nehri
kiyilarina geldigi zaman, bunlarin tesvikiyle harekete
geçen yeniçeriler, padisahin etrafini sararak, parça
parça olmus elbiselerini mizraklari önünde göstererek
dönmek istediklerini hatirlatmak isterler. Böyle bir
hareketle karsilasan Selim, Kars ve Bayburt üzerinden
Istanbul'a dogru hareket eder. Bu arada zaferi bildirmek
için, komsu devletlere fetihnâmeler yazilip gönderilir.
Yavuz Selim, Amasya'da iken, Sah Ismail tarafindan
gönderilen elçilik heyetini kabul etmez. Bu arada, Kemah
kalesine siginmis olan ve kalelerinin metanetine (saglamligina)
güvenen Kizilbaslar, kendilerine yakin olan Osmanli
topraklarina durmadan tecavüz ettikleri için, kisi
Amasya'da geçirmekte olan Yavuz Selim'e tecrübeli bazi
kimseler: "Kemah kalesi Kizilbaslar elinde bulundukça,
Bayburt ile Erzincan gibi kasaba ve sehirlerde bir
güvenlik saglamanin mümkün olmayacagini" bildirirler.
Bunun üzerine Dogu Anadolu'da esasen hakimiyet kurmayi
gerekli gören Pâdisah, Yildirim Bâyezid zamaninda
Osmanli topraklarina katilmis, fakat Timur istilasindan
sonra kaybedilmis bulunan Kemah kalesinin kusatilmasini
Biyikli Mehmed Pasa'ya emreder. l9 Mayis l5l5'te bizzat
Pâdisah'in istirak ettigi hücumla alinan Kemah kalesinin
muhafizligina Karaçin oglu Ahmed Bey tayin edilir. Bu
arada Iran üzerine yapilan hareket esnasinda, Osmanli
ordusunun yiyecek kollarini vuran Dulkadirogullari'nin
ülkesi alinarak Maras ve Elbistan Osmanli topraklarina
ilhak edilir. Daha sonra Istanbul'a hareket eden Sultan
Selim, ll Temmuz'da sehre girer.
Çaldiran Zaferi'nden sonra, basta Diyarbekir olmak
üzere, Dogu Anadolu'nun birçok sehri, Osmanlilarin eline
geçer. Böylece, Selçuklulardan sonra bozulan Anadolu
birligi tekrar ve kalici olarak saglanmis olur. Biyikli
Mehmed Pasa, Diyarbekir Beylerbeyligi'ne getirilir.
Tarihçi Idris-i Bitlisî de müsavir olarak onun yanina
verilir. Idris-i Bitlisî'nin gayretleriyle Harput,
Meyafarikin, Bitlis, Hisnikeyfa, Urfa, Mardin, Cezire ve
Rakka'ya kadar Güney Dogu Anadolu bölgesi ile Musul
dolaylari Osmanli idaresine geçer. Bu sayede Tebriz -
Haleb ve Tebriz - Bursa Ipek yolu Osmanlilarin
kontroluna girmis olur. Ayrca, Siî akidesinin yayilmasi
büyük ölçüde durdurularak propaganda malzemesi
saglayacak imkânlara set çekilmis olur. Yine bu zaferle
geçici de olsa Safevî tehlikesi ortadan kalkmis
oluyordu.. Bu zaferden sonra Yavuz Sultan Selim "Sah"
ünvanini kullanmaya baslamis, hatta bu ünvan "Sultan
Selim Sah" diye sikkelere de islenmistir. Yavuz'dan
sonra gelen padisahlar da ayni ünvani kullanip kendi
dönemlerinde basilan paralara bu ünvani yazdirdilar.
Bundan dolayi bu ünvanla basilan paralara "Sâhî" adi
verilmektedir.
YAVUZ DÖNEMİNDE CELÂLîLER
Yavuz Sultan Selim döneminde, sadece ülkenin sinirlari
disinda bulunan Kizilbaslar degil, ayni zamanda sinir
içinde bulunanlari da devleti ugrastiriyordu. Zira
Osmanli sinirlari içinde uzun süreden beri, Safevîler
adina yapilan propagandalar, kisa zamanda tesirini
göstermisti. Bu yüzden, sayilari küçümsenmeyecek bir
insan kütlesinin gönlü, Safevî Devleti'ne baglanmisti.
Osmanlilar aleyhine çalisan bu insanlar, ayaklanmak için
uygun bir zaman ve firsat kollamakta idiler. Nitekim
bunlar, sehzâdeler arasindaki rekabet esnasinda
Yavuz'un, babasina karsi olan isyanini, devletin en
zayif ani olarak degerlendirip Sah - Kulu'nun idaresi
altinda harekete geçerler. Böylece memleket adina büyük
bir tehlikenin meydana gelmesine sebep olurlar. Birçok
cana mal olan ve güçlükle bastirilan bu ayaklanmadan
sonra sükûnet saglanamadi. Zira bu sefer de Nur Ali
isyani bas göstermisti. Bu da Sah - Kulu isyanindan daha
az korkunç degildi. Sayet Yavuz Sultan Selim'in aldigi
tedbirler olmasaydi, belki de o tarihlerde bunlarin daha
korkuncuna sahid olunacakti. Bunlara karsi onun, yerinde
ve müsamaha göstermeden harekete geçmesi, bir an bu
isyan alevinin etrafi sarmasina mani olmus, fakat atesin
büsbütün söndürülmesine yetmemisti. Bu itibarla Siîlik,
daha dogru bir ifadeyle Safevîlik adina, zaman zaman
ortaya çikanlar oldu. Iste l5l9'da Celâl adindaki
Kizilbasin çikardigi isyan da bunlardan biriydi.
Bozok'lu ve Kizilbas ileri gelenlerinden biri olan
Celâl, "kendüyi mecnûnluga urup ve abdal kisvetine girüp
vatani ve eskiya encümeni olan Bozok'tan Tokat semtine
firar" edip Turhal civarina gidip orada bir magaraya
yerlesir. Burada, gizlice onu ziyarete baslayan
Kizilbaslar, "MeczûbGi ilâhidir" diyerek adini etrafa
duyurmaya ve söhretini artirmaya basladilar. O
tarihlerde, bu bölge halkinin çogunun Kizilbas ve
Kizilbasliga mütemayil oluslari, Celâl'in isine çok
yaramisti. Öte taraftan o, derece derece kendisini halka
kabul ettirmee çalismis ve etrafini aldatmakta büyük bir
maharet göstermisti. Gerçekten önceleri o, "Mehdi bu
gardan (magara) asikâr olsa gerektir, ve ben intizarla
(beklemekle) me'murum" diye ise baslayarak birçok insani
buna inandirdiktan ve bu böylece yeterince güçlendigini
hissettikten sonra gerçek yüzü ile ortaya çikar. Bu
esnada da kilicin kendisini kesemeyecegini iddia ederek
" Halife-i zaman ve Mehdi-i devrân benim" demeye
baslamisti. O günkü toplum içinde böyle sözlere
inananlar büyük bir yekun tuttuklari için kisa zamanda
Celâl'in yaninda çok sayida Kizilbas toplandi. Bir
müddet sonra da "âlemi men serbeser alsam gerek, cümle
münkir gitse ben kalsam gerek" diye kendisine büyük bir
pâye veren bu adamin etrafinda toplananlardan bir
kisminin, onun politik bir gaye ugruna çalistigini
bilmemeleri mümkündür.
Vezir-i A'zam Piri Pasa'nin, Firat kenarindan ayrilarak
padisahin yanina gidisini firsat bilen Celâl, Sah - Veli
ünvani altinda ve belki de Sah Ismail'den aldigi emir
sonunda harekete geçer. Isyan, önce Bozok vilayetinde
baslamisti."Ol etrafta bulunan kura (köy) ve kasabatin
(kasabalar) sükkânina (sakinlerine) teaddi ve tecavüz"
etmek suretiyle baslayan bu hareketin çok çabuk
gelistigi anlasilmaktadir. Çünkü Bozok'ta, Sehsüvaroglu
Ali Bey'in oglu Üveys'in evini bastigi zaman Celâl'in
yaninda 4000 kisilik bir kuvvet vardi. Bu kuvvetin kisa
bir süre içinde çogaldigi ve Rum Beylerbeyi olan Sâdi
Pasa'nin kuvvetlerini yenecek duruma geldikleri
görülmektedir. Gerçekten Sâdi Pasa, isyanin çiktigi ilk
anlarda bu isyani bastirmak ve bununla çarpismak
gayesiyle asker toplamak için Zile'ye gidip etrafa
ulaklar gönderdigi bir sirada onlarin hücumuna ugramisti.
Asker sayisi az olmakla birlikte isyancilarin önünden
kaçmayi düsünmeyen Sâdi Pasa, onlarla savasa girer.
Sabahtan aksama ve ertesi gün ögleye kadar devam eden
savasta yaralanan Sâdi Pasa'nin yaninda bir çok askeri
de sehid düsmüstü. Bununla beraber, yarali olarak
Amasya'ya çekilen Sâdi Pasa, yeniden asker toplayip
tekrar faaliyete geçer. Ancak Sah-Veli'nin kuvvetleri,
"Keçeci ve çanagi diye bilinen melâhide (mülhid, dinsiz)
taifesinden " ve Kizilbaslardan büyük yardimlar gördügü
için günden güne sayilari artiyordu. Bu arada, Sâdi
Pasa'ya karsi kazanmis oldugu zafer de Celâl'in
söhretine söhret katiyordu. Hatta bu söhret, Sah
Ismail'in adini bile unutturmustu.
Sâdi Pasa'nin mektubundan veya baska bir kaynaktan haber
aldigi bu isyani çok önemli ve ciddi telakki eden Sultan
Selim, Rumeli Beylerbeyi Ferhad Pasa'ya, vezirlik pâyesi
vererek isyani bastirmaya me'mur eder. Ferhad Pasa,
kapihalkindan ve yeniçeriden bir miktar askerle yola
çikar. Bilahere o, Sehsüvaroglu Ali Bey, Karaman
Beylerbeyi Hüsrev Pasa ve Sivas (Rum) Beylerbeyisi olan
Sâdi Pasa ile birlikte, isyan eden Celâl ve askerleri
üzerine yürürler. Bunun üzerine, burada tafsilatina
girmeyi gerekli görmedigimiz büyük bir mücadele meydana
gelir. Bu mücadelenin sonunda, Lütfi Pasa'nin ifadesiyle
"nihayet ol bagilerin (eskiya) ekseri kirilüb ve baslari
olan habisin basi kesilüb Sultan Selim'e gönderdiler"
diye verdigi bilgi ile yetinmek istiyoruz.
Devletin en kudretli devrinde, büyük gayret ve zorluklar
sonucunda bastirilan bu isyandan sonra, Anadolu'da her
ne sebeple olursa olsun meydana gelen ayaklanmalara, bu
Celâl'in adina izafeten Celâlî denecektir. Celâlîler,
özellikle Anadolu'da, zaman zaman harekete geçip yurdun
tahribinde ve halkin soyulmasinda önemli rol
oynayacaklardir. Celâlîlerle ilgili olarak Tosya kadisi
ile vilayet halkindan ileri gelenlerin gönderdikleri
mektup, bunlarin isledikleri cinayetler ve sebep
olduklari kötülükler hakkinda bilgiler vermektedir. Bu
mektuptan anlasildigina göre on yildan beri halkin
rahatinin kalmadigi, evlerinin yakildigi, yiyeceklerinin
ve hatta kadinlarinin zorla ellerinden alindigi, bu
yüzden, köy halkindan da pek çok kimsenin kaçip yurdunu
terk ettigi, geri kalanlarin ise gerek malî gerek siyasî
hiç bir seye güçlerinin yetmedigi belirtilmektedir.
YAVUZ SULTAN SELIM'IN GÜNEY SIYASETI
Tuttugunu koparan bir padisah olarak bilinen Yavuz
Sultan Selim, dönemindeki imkânlarla her bakimdan âdil
ve mazbut dinî, idarî, ekonomik ve sosyal bir nizam
kurarak Islâm âlemini tek elde toplamak gayesini
güdüyordu. Bu yüzden olacak ki, kendisini bu hedefinden
uzaklastirmak isteyen her seye karsi mücadele etme
kararinda idi. Bu bakimdan, dur durak bilmeyen atesîn
mizaci ile o, geçmisi unutmak istiyordu. Herhalde bunda
haksiz da sayimazdi. Zira babasi II. Bâyezid'in zamani,
bir bakima baba mirasi ile yetinen, nisbeten kisir ve
durgun bir devir idi. Binaenaleyh, bu yeni çark,
muhtesem mazi mirasina yeni bir seyler ilave etmeliydi.
Gerçekten, tempoyu yükselten Yavuz Sultan Selim'in
gayesi belli idi. O, bir Islâm birligi kurmak ve Osmanli
Devleti'ni de bu birligin merkezi haline getirmek
istiyordu.
Bütün dostane çabalarina ragmen, savas olmadan
kurulmasini istedigi bu birlik, bir türlü saglanamiyordu.
Bunun içindir ki, birlik davasinin gerçeklesmesi ve bu
düsünceyi fiile geçirip tercüme edecek olan vâsita da
kiliçtan baskasi degildi. O, bu kilici kimlere
çalacagini da çoktan planlamis bulunuyordu. Zira o, bu
birlige engel olmaya çalisanlari çok iyi taniyordu. Bu
bakimdan onlarla gerektigi sekilde mücadele etmeliydi.
Önce, büyük hayal ve ümitlerle, yalniz ordularini degil,
akide (inanç) ve mezheplerini de seferber etmis olan
Iranlilar'i hizaya getirecek, sonra da oynak ve iki
yüzlü bir siyaset takip ederek Suriye ile Misir'in
arasina gerilmis olan Dulkadirogullari'ni ortadan
kaldirip güney yolunu açacakti. Böylece sira, "Sâhib-i
Haremeyn" ünvanini tasiyan Memlûk Devleti ile ugrasmaya
gelecekti. Fakat bu bahadir ve cesur insanlarla savasmak
belki de harp tarihinin ender gördügü cenklerden biri
olacakti. Bununla beraber hem gözünü hem de gönlünü
Sark'a ve Sark'i tek elde toplmaya dikmis olan hükümdar,
"Sâhib-i Haremeyn" ünvanini, Memlûk Sultani'nin elinde
birakmama azminde idi.
Yavuz Sultan Selim'in bu düsüncesini degerlendirdigimiz
zaman onun, Güney ve kismen Dogu Siyasetini üç baslik
altinda ele almak gerekir. Bunlar:
1.
Dulkadirogullari Beyligi'nin Ortadan Kaldirilmasi,
2.
Diyarbekir'in Zapti,
3. Memlûk
Devleti ile Olan Münasebetler ve Bu Devletin Ortadan
Kaldirilmasi.
DULKADIROGLU BEYLIGI'NIN ORTADAN KALDIRILMASI
Iran seferine çikan Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle'nin,
Sah Ismail'e karsi olan husumetinden dolayi, kendi
saflarinda harbe katilmasini istemisti. Fakat Alaüddevle
bu istegi kabul etmedigi gibi kendisine tabi bazi asiret
kuvvetlerini, Osmanlilarin zahire kollarini vurmak için
görevlendirmisti.
Daha önce, Osmanlilarin yardimi ile Dulkadir Beyi olan
Sehsuvar Bey, ugradigi maglubiyet üzerine Kahire'ye
götürülüp orada idam edilmisti. Osmanlilara siginip
iltica etmis olan oglu Ali Bey, devlet hizmetine girmis,
gerek Çaldiran'dan önce, gerekse bizzat Çaldiran'da
büyük hizmetler görmüstü. Bundan dolayi padisah
tarafindan, Gedik Ahmed Pasa'ya ait olup hazineye
alinmis olan bir altin kiliç ile taltif edilmisti.
Bundan baska, Alaüddevle'nin elinden alinacak yerlerin
Ali Bey'e verilmesi de padisah tarafindan va'd olunmustu.
Nitekim Çaldiran Seferi'nden dönülürken Kayseri ve Bozok
sancaklarinin ikisi de Ali Bey'e verilir. Böylece o,
Dulkadir Beyligi'nin sinirlarindaki bölgeye tayin
edilmis olur.
Sehsuvaroglu'nun bu iki sancaga tayininden süphelenen
Alaüddevle, bu durumu Memlûk Sultani'na sikâyet eder. O
da Sultan'in, Kemah üzerine sefere gittigi bir sirada
Yavuz'a elçi gönderip bu halden sikâyet etmis ve Ali
Bey'in o sancaklardan alinmasini rica etmisti. Buna
karsilik Yavuz Sultan Selim, Alaüddevle'nin elinde
bulunan Dulkadir ülkesinin kendisinden alinip Ali Bey'e
verilecegini bildirir. Bu haber, Memlûk hükümdarini epey
tedirgin eder.
Yavuz Sultan Selim, Kemah'i alip Sivas'a geldigi sirada
Rumeli Beylerbeyligi'ne tayin ettigi Hadim Sinan Pasa'yi
40.000 kisilik bir kuvvetle Dulkadir üzerine gönderir.
Bu arada Sehsuvar oglu Ali Bey'i de bu birlige rehber ve
öncü olarak tayin eder. Kendisi de onlari takiben
Ürgüp'le Kayseri arasindaki Incesu'ya gelip bekler.
Sinan Pasa'nin, Dulkadir hududlarini geçtigi haberini
alan Alaüddevle Bey, karsi koymak için muharebeye
hazirlanir. Fakat Göksun muharebesinde bozularak
sür'atle kaçip Elbistan'in güneyindeki Turna Dagi (
Nurhak )'na sigindiysa da takip olunur. Son defa burada
yapilan savasta basta kendisi ile dört oglu ve
beylerinden otuz kadari maktul düser.
Böylece Dulkadir Beyligi, tamamen zapt edildikten sonra
basta Maras ve Elbistan olmak üzere, bir sancak itibar
edilerek, Osmanlilarin yüksek hâkimiyeti altinda kalmak
üzere Sehsuvaroglu Ali Bey'e verilir. Dulkadir ailesini
bir hamlede ortadan kaldiran Hadim Sinan Pasa, bu
hizmetine karsilik olarak, münhal bulunan vezir-i
a'zamliga tayin edilir.
Osmanlilar, Dulkadir topraklarini elde etmek suretiyle
Memlûk Devleti'ne bagli günümüzde Suriye denilen bölge
ile el-Cezire mintikalarini tehdid edebilecek duruma
gelmislerdi. Zira artik onlarla ayni sinirlari
paylasmaya baslamis oluyorlardi. Bu da Osmanli - Memlûk
savaslarini hazirlayan sebeplerden biri olarak kabul
edilmektedir.
a.
Istanbul'da Alinan Bazi Tedbirler
Dulkadir Beyligi'nin, Osmanli mülküne ilhakindan sonra
Istanbul'a dönen Yavuz Sultan Selim, devlet yönetiminde
gördügü birtakim aksakliklari gidermek için bazi
tedbirlere bas vurma ihtiyacini hisseder. Bu
tedbirlerden biri yeniçeriler, digeri de Haliç Tersanesi
ile ilgiliydi. Bu konularda yeni düzenlemelere gitmek
zorunda oldugunu hisseden hükümdar, Misir'a gitmeden
önce bu isleri tamamlamaliydi. Bir kere, firsat buldukça
ayaklanan, yagmalara, fitnelere ve isyanlara kalkisan
ordunun içinde bir islâthat yapmak ve bu arada donanmayi
da güçlendirmek gerekiyordu. Zira, Arap ordularinin, bir
zamanlar Akdeniz'de bir Müslüman hâkimiyeti kurmak için,
kara ordusu kadar deniz kuvvetlerine de ihtiyaç duymus
oldugunu, tarihten ögrendigi gibi tecrübeleri de onun bu
fikrini destekliyordu. Plan ve hesaplarini, iyi bir
idarî kavrayis ve askerî anlayisla düzenleyen Pâdisah
için, mâzinin dogru ve yanlis hareketleri, kulak
verilmesi gereken iki önemli sâhid demekti.
YENIÇERI AGALIGINDA ISLÂHAT
Dulkadir Beyligi'nin ilhakindan sonra Istanbul'a dönen
Pâdisah, gerek Çaldiran öncesi, gerekse Amasya'da asker
tarafindan meydana gelmis olan yagma, serkeslik ve isyan
hareketleri üzerine bazi tedbirler alip derhal
uygulamaya koyma zaruretini duymustu. Bu bakimdan o,
askeri tam bir disiplin altina alip ocagi islâh etmek
arzusunda idi. Bu sebeple, ocak üzerinde an'ane
geregince büyük bir nüfuzu bulunan ocak ihtiyarlarini
huzuruna çagirarak Amasya'daki itaatsizligin
müsebbiblerinin kimler oldugunu sorar. Bunlar, yine ocak
anlayis ve yardimlasmasi geregi olarak "Cümlemüz
mücrimüz, devletlû Hüdâvendigâr'dan afvumuzu reca
eylerüz" diye cevap verirler. Onlarin bu cevaplari ocak
an'anesine uygundu. Pâdisahin, devlet ricalini bu yolla
sorguya çekmesi, ortaya bir takim isimler çikardi.
Bunlardan Iskender Pasa ve Sekbanbasi Balyemez Osman Aga
idam edildiler. Kadiasker Tâcizâde Câfer Çelebi, "Ilmiye
Sinifi"ndan oldugu için, huzura çagirilip, kendisine "Islâm
askerini itaatsizlige ve isyana tesvik edenin cezasinin
ne oldugu" sorulur. O da "sâbit ise ser'an siyaset
edilmesi gerekir" cevabini verince l8 Agustos l5l5'te
siyaset edilir.Adi geçen devlet adamlarini siyaset
etmekle beraber Yavuz, büyük hatip, sair ve Türk insa
mektebinin (ekol) büyük temsilcilerinden biri olan
Tâcizâde'nin ortadan kaldirilmasina çok üzülür. Yavuz,
derin bir tahkikat sonucu, isyan tesvikçileri olarak
gördügü sahsiyetleri ortadan kaldirdiktan sonra Yeniçeri
Ocagi'nin islahi için, ihtiyarlarla anlasip bazi
tedbirler alir. Buna göre, bundan böyle "Yeniçeri Agasi",
saray tarafindan, ocak erkân-i harbiyesi de, saltanat
makaminca tayin edilecekti. Bu suretle, yüksek kumanda
heyetini, daha siki baglarla saltanat makamina bagladi.
Bütün bu çalismalar, Selim'in, yorulmak bilmeyen
gayretlerinin, idaredeki tezahürlerini bize aks ettiren
görüntülerinden baska bir sey degildir. Benzer
gayretleri, devlet kademelerinin her safhasinda görmek
mümkündür.
HALIÇ TERSANESININ GENISLETILMESI
Yavuz Sultan Selim, aldigi askerî islâhat tedbirlerinden
sonra, deniz kuvvetlerinin gelistirilmesi ve Venedik ile
Ispanya donanmalarindan daha üstün bir duruma gelmesini
istiyordu. Güçlü bir donanmaya sâhip olmak için de Haliç
Tersanesi'nin, günün sartlarina göre genisletilmesini
düsünüyordu. O, bir taraftan asker üzerindeki tesirini
artirirken, bir taraftan da devletin durumuna göre
kifayetsiz kalan deniz gücünün yeniden kuvvetlenmesine
çalisiyordu. Iran Sahi üzerine açilan sefer esnasinda
ordunun yiyecegini Trabzon'a kadar götürmek için
kullanilan donanma, bu is için yeterli olmadigi gibi
Hiristiyan donanmalarina karsi koyacak güçte de degildi.
Sehzâdelik yillarindan beri çok az bir uyku ile
yetinip, kitap mütalaasi ve tefekkürle mesgul olan
Pâdisah, bir gece yarisi Vezir Pirî Pasa'yi çagirarak,
ona Tersanenin genisletilme fikrini açarak "Bu
akreplerin (Hiristiyan devletlerin), denizi gemilerle
örttüklerini, Rumeli sahillerinde Venedik, Papalik,
Fransa ve Ispanya bayraklarinin dalgalandigini, bunun da
vezirin tenbelligi ile kendisinin müsamahasindan
dogdugunu, artik güçlü ve çok sayida gemiden mütesekkil
bir donanma sahibi olmak istedigini" söyler. Pasa,
"bunu, kendisinin de düsündügünü, yarin Divân'a
girdigimizde diger vezirler ile özellikle beni tekdir
etmenizi ve hemen tersane insasi ile 500 harp gemisinin
techizi için emir vermenizi, bu hareketin Frenkleri
korkuya dûçar edip, onlari muâhedelerini yenilemeye ve
vergilerini vermeye zorlayacagini, bu suretle masrafin
küffârin altinlariyla karsilanacagini beyan ile en fazla
40 kadirganin denize indirilmesinden sonra Frenklerin,
muâhedelerini yenilemek ve vergilerini vermek için
birbirleriyle yarisacaklarini" söyler. Böylece Haliç'te
l60 gözlü, büyük bir tersane vücuda getirilerek
gemilerin insaasina baslanir. Böyle bir tesebbüsün
yerinde oldugu anlasiliyor. Çünkü henüz gemiler bitmeden
Avrupa devletlerinden bazilari muâhedeleri yenilemeye ve
vergi ödemeye baslarlar. Pirî Pasa'nin görüsü
dogrultusunda Macaristan Osmanlilarla bir senelik
mütareke imzalar. Lehistan da anlasmaya dahil olanlardan
olur. Eflak Prensi de vergi verecegine dair Pâdisah'a
arzda bulunur. Bütün bu gelismeler, Misir'a el atma
arzusunda olan Pâdisah'a lüzumlu donanma ile Avrupa
barisini sagladi. Bu tesebbüsler, Yavuz'un siyasî
yönünün büyüklügünü ve onun azametini göstermeye
kâfidir.
Bu
tedbirlerin, görünüste Iran'a karsi yapilacak yeni bir
seferin hazirliklari oldugu etrafa duyurulmus ise de,
gerçekte Yavuz Sultan Selim'in, büyük bir önem verdigi
Sark (Dogu) ticaretini, Kizildeniz'in güney kapisini (Bâbu'l-Mendeb)
dahi ele geçirip kapayan Portekiz donanmasina karsi
koruma hususunda acz gösteren ve elinden bir sey
gelmeyen Memlûk Devleti aleyhine harekete geçmis
bulunuyordu. Öyle anlasiliyor ki, Kizildeniz'i kapatan
Portekiz donanmasina karsi bir varlik gösteremeyen
Memlûk Devleti, Portekiz donanmasinin, Mekke'nin liman
sehri olan Cidde'ye gelmesine de mani olamayacakti. Bu
da "Haremeyn"in, tehlikeye girmesi demekti. Böylece,
Islâm âleminin kalbi durumundaki bölge, bütün bir Islâm
dünyasini mateme bogacak ve onu huzursuz bir hâle
getirecekti. Gerçi, l508 yilinda Hindistan'in Saul
limanindaki savasta, Memlûk donanmasi Portekizlilere ait
birlikleri hezimete ugratmisti. Ancak Portekizliler,
Misir donanmasina büyük bir zayiat verdirerek bunun
intikamini aldilar. Onlar sadece bu intikamla kalmadilar,
l5l3 yilinda Aden'i de ele geçirdiler. Kansu Gavri,
onlarla savas için yeni bir donanma hazirladi. Bu
donanma için gerek gemi malzemesi, gerekse silah olarak
Osmanlilardan büyük ölçüde yardim aldi. Süveys'te
tamamlanan ve Selman Reis komutasina verilen bu
donanmaya 2000 Osmanli denizcisi de katilmisti. Memlûk
idaresinin bu konudaki zayifligini bilen Yavuz Sultan
Selim, hem bu yüzden, hem de yukarida temas edilen
konulardan dolayi büyük bir donanmanin insaasini emr
etmisti. Nitekim, Misir'in zaptindan hemen sonra kurulan
Süveys donanmasi ile Kizildeniz'e açilmasi bunu teyid
etmektedir.
DIYARBEKIR VE GÜNEY DOGU ANADOLU'NUN ZAPTI
Yavuz Sultan Selim'in, Çaldiran'da Sah Ismail'e karsi
kazandigi zafer, bir manada, Güney Dogu Anadolu'yu da
Osmanli Türkleri'ne açmis ve bölgeyi Siî tehlikesi ile
Iran kültürünün hâkimiyetinden kurtarmisti. Bu sirada
Dogu Anadolu'da, Çaldiran zaferinin meyvelerini toplamak
için çalismalar yapiliyordu. Zira o bölgede yasayan, Sia
baski ve nüfuzundan nefret eden Sünnî Kürd ve Türkmen
ahali, Iran hegemonyasini kirip Osmanlilara baglanmak
istiyordu.
Ele aldigimiz dönemde, Güney Dogu Anadolu'nun merkezi, o
zamanki ismiyle "Âmid" denen Diyarbakir sehri idi. Bu
sehir, hem tarihî, hem de stratejik önemi büyük bir
sehir idi. Sayet Osmanlilar burayi elde edebilirlerse o
zaman devamli olarak bölgeyi Iran tehdidinden
kurtarabilirlerdi. Bu gayenin tahakkuku için
Diyarbakir'in alinmasi kararlastirilinca Osmanli
idaresini Siî Iran idaresine tercih edip Osmanlilara
iltica eden meshur âlim ve tarihçi Idris-i Bitlisî
vâsitasiyle bütün bölgenin sulh yoluyla alinmasi için
çesitli tesebbüslerde bulunulur. Biraz sonra görülecegi
gibi bu tesebbüslerde basari saglanir.
Gerçekten, Çaldiran meydan muharebesinden sonra halkinin
büyük bir kismi Sünnî olan Dogu Anadolu beyleri, Yavuz
Sultan Selim'in tarafini tutmuslardi. Basta Diyarbekir
olmak üzere birçok sehir kapilarini Osmanlilara açmisti.
Ancak bazi sehirler, bu arada Mardin, Iran kuvvetlerinin
elinde kalmisti. Biyikli Mehmed Pasa, Diyarbekir
beylerbiyligine getirilerek bu bölgenin idaresi onun
yönetimine verilmis ve meshur tarihçi Idris-i Bitlisî de
bu konuda yardim etmek üzere bas müsavir olarak onun
yanina verilmisti.
Sah Ismail, Osmanli ordusunun ayrilmasindan sonra kaçip
gizlendigi yerden çikip tekrar Tebriz'e dönünce
Diyarbakir'a, Çaldiran seferinde maktul düsen
Ustacluoglu Mehmed Han'in yerine onun kardesi Karahan'i
yollamis, o da Diyarbakir'i muhasara altina almisti.
Yavuz, buranin muhasaradan kurtarilmasi için mirahur
iken 92l (m. l5l5)'de Erzincan, Bayburd, Sebinkarahisar
ve Trabzon havalisi kendisine verilen Biyikli Mehmed
Pasa'yi memur eder. Bu esnada Sivas Beylerbeyi olan Sadi
Beyi de Mehmed Pasa'ya yardim için göndrir. Bu arada
Idris-i Bitlisî de on bin gönüllü ile bunlara iltihak
eder. Diyarbakir üzerine yürüyen bu kuvvetlere karsi
koyamayacagini anlayan Karahan, muhasarayi kaldirip
Mardin taraflarina çekilir. Yine Idris-i Bitlisî'nin
yardim ve tesebbüsüyle Mardin de alinir. Bu arada
Diyarbakir'i geri almak için Karahan tarafindan yapilan
hücumlar sonuçsuz kalir. Nihayet, H. 923 (M. l5l7)'de
Karahan'in, Urfa ile Nusaybin arasinda bulunan Koçhisar
mevkiindeki bir muharebede maktul düsmesi üzerine
Diyarbakir isi tamamen Osmanlilarin istedigi sekilde
halledilip bir sonuca baglanir. Koçhisar muharebesinden
sonra buraya, Osmanli müteferrikalarindan olup aslen
Diyarbakirli olan Ahmed Bey isminde biri, vali olarak
tayin edilir.
Diyarbakir ile dogudaki diger sehirlerin alinmasinda
Idris-i Bitlisî'nin büyük hizmetleri görüldü. Bu zat,
Sünnî olan Kürd beylerini görüp anlasarak onlari
Osmanlilarin tarafina çekmisti. Bu suretle Urmiye, Itak,
Imadiye, Cizre, Egil, Bitlis, Hizan, Garzan, Palu,
Siirt, Hasankeyf, Meyyafarikin, Ceziretu'b-nü Ömer gibi
takriben 25 mintika beyi devlete itaatini bildirirler.
Pâdisah da, eskiden oldugu gibi yerlerinde kalmak üzere
kendilerine beratlar gönderdi.
Yavuz, hem bunlardan baglilik yemini almak, hem de
Urmiye Gölü sahilinden Malatya'ya kadar olan yerleri
tesellüm için, çok sevdigi ve hürmet edip saygi
gösterdigi Idris-i Bitlisî'yi gönderir. Bölgeyi bütün
hususiyetleri ile taniyan, nüfuz sahibi ve siyasî sahada
mümtaz bir kabiliyete sahib olan bu zât, bölgenin manevî
fâtihidir. Hest Behist adiyla bir eser yazan ve
Osmanlilarin, "ilâ-yi kelimetullah" ugruna verdikleri
mücadelelerde oynadiklari önemli rollerini ortaya koymak
suretiyle de büyük bir Islâm âlimi oldugunu göstermistir.
Iran serdari Karahan ile Biyikli Mehmed Pasa ve
Karaman Beylerbeyi Hüsrev Pasa'nin teskil ettikleri
Osmanli kuvvetleri arasinda meydana gelmis olan siddetli
muharebede Sah'in maiyyet askerlerini de yanlarinda
getiren Iranlilar, perisan olmuslardi. Bu galibiyet
sayesinde Ortadogu'daki denge Osmanlilarin lehine
degismisti. H. 922 (M.l5l6)'daki bu muharebe sonucunda,
Anadolu birligi perçinlenmis oluyordu. Bölgenin, Osmanli
idaresine girmesinde büyük rol oynayan âlim ve tarihçi
Idris-i Bitlisî'ye karsi Yavuz Sultan Selim'in, saygida
kusur etmedigi anlasilmaktadir. Yavuz, Idris'i çok
seviyor vekendisine gönderdigi hatt-i hümâyûnda "Umdetu'l-Efâdil,
kudvetü erbâbi'l-fezâil ..." diye hitab ediyor, "hüsnü
diyânet ve emanet ve fart-i sadakat ve istikameti
dolayisiyle Diyarbekir vilayetinin feth-i küllisine bâis
oldugu" anlatildiktan sonra "yüzünün ak olmasi" temenni
ediliyordu. Padisah, bu büyük âlimin hizmet ve
ihlasindan o kadar memnun olmus, kendisine o kadar
yüksek bir güvenle baglanmistir ki, uygun görecegi
kimselere beylik tevcihini temin için, kendisi
tarafindan doldurulacak hatt-i hümâyûnlar dahi
göndermisti. Müverrihin ise bunu, izinsiz kullanmadigi
rivâyet edilir ki bu, Pâdisahla âlimin birbirinden
baskin âlicenapliklarinin açik bir ifadesidir. Gerçekten
Yavuz Sultan Selim, gönderdigi beratta Idris-i
Bitlisî'ye söyle diyordu:
"Diyarbekir
vilayetinin feth-i küllisine bâis oldugun ilam olunmus,
yüzün ag (ak) olsun. Insaallahu'l-eazz sâir vilayetlerin
dahi fethine sebeb-i küllî olasin. Benim, enva-i
inâyet-i aliyye-i hüsrevânem senin hakkinda mebzûl ve
munatiftir. Elhaletu hazihi, ahir-i Sevval-i Mübareke (Sevval
ayinin sonuna ) degin vaki olan ulûfeniz ile 2000
sikke-i efrenciye fluri ve bir samur ve bir vasak ve iki
murabba suf ve iki çuka ve bunlardan gayri bir samur ve
bir vasak kürk kapli suflar dahi ve bir frengi kemha
kilifli müzehheb kiliç in'âm ve irsal olundu."
Yavuz Sultan Selim, Biyikli Mehmed Pasa'ya bölge
emirlerinin bagliliklarini te'yid ve kendilerine
dagitilmak maksadiyle l7 sancak, sirma islemeli 500
hil'at ve 25 yük (l yük = l000000 akçadir) akça
göndermisti. Hoca Sa'düddin, bu konuda "Padisah,
Diyarbekir Beylerbeyisi Mehmed Pasa'ya surh ve sefidden
kise-i emele sigmaz mebâlig-i kesire gönderdiler ve
esbab ve emtia-i nefiseden bi had ve bi kiyas nesne ata
buyurup hila-i mütenevvia-i fâhire ihsani ile serefraz
eylediler. Ve ümeray-i Diyarbekir'e ve mulûk ve hukkâm-i
ekrâda bahs olunmag içün 25 yük akça, ve 500 câme-i
zerrin ve l7 alem-i pür tezyin irsal buyurdular."
diyerek yollanan bu emtianin, Biyikli Mehmed Pasa'ya
gönderildigini açiklar.
Bundan sonra, Yavuz Sultan Selim'in, Misir seferi
esnasinda Haleb'in fethini müteakib, Memlûk idarî
teskilâtindaki bölgeye bagli sehirlerden Malatya, Urfa,
Behisni (Besni), Ergani, Harput, Divrigi ve Siverek ile
diger sehirler Osmanli idaresine geçmisti.
OSMANLI - MEMLÛK MÜNASEBETLERI
Takib ettigi siyaset yüzünden iki devlet arasinda
devam eden iyi münasebetlerin bozulmasina sebep olan
Aalüddevle Bozkrt Bey'in, Selim tarafindan bertaraf
edilip Dulkadir Beyligi'nin Sehsüvaroglu Ali Bey'e
verilmesi, Memlûk Sultanligi'nda bir endiseye sebep
olmustu. Bu yüzden, Selim'in Suriye islerine
karismasindan çekinen Memlûklular, Iran savaslarini
dikkatle takib ediyor, ayri mezhebten olmalarina ragmen,
Sah Ismail'in sahsinda yeni bir müttefik buluyorlar idi.
Öte yandan, Sah Ismail de Memlûk Devleti'ne müracaat
etmis, Iran'dan sonra Suriye'nin de Selim tarafindan
isitila edilecegine dikkati çekmisti. Iste bunun
üzerine, Kansu Gavri, Sünnî ülemanin karsi koymasina
ragmen, ittifak için adamlarindan birini Sah Ismail'e
yollamis ve Osmanlilarin yeniden Iran üzerine
yürümelerini önlemistir.
Iran ile Memlûk Devleti'nin, Osmanlilara karsi, müsterek
hareketine mani olmak için tedbirler alinmasi
gerekiyordu. Güneydogu'da fethedilen yerlerin elde
tutulabilmesi için, Memlûk Devleti'ne bir darbenin
indirilmesi gerekiyordu. Misirlilar, Osmanlilara böyle
bir firsati vermekte gecikmediler. Öbür taraftan,
Ortadogu "Ehl-i Sünnet" efkâr-i umumiyesi, Siâ belasina
büyük bir darbe indirip, bunun ilerlemesini durduran ve
asirlarca Hiristiyan dünyasinin müsterek ve güçlü
kuvvetlerine karsi koyan Osmanlilar'i, Islâm riyâsetinde
görmek istiyordu. Yavuz için bu, gerçeklestirilmesi
zarurî bir vazife idi. Islâm riyâsetinin baslica
imtiyazi olan "Hilâfet" ve "Haremeyn"e sâhip olmanin,
artik Osmanli Hânedani'nin hakki oldugu düsünülüyordu.
Islâm dünyasindaki "ehl-i hall ve'l-akd"in kanaatinin de
böyle oldugu anlasiliyor. Zira, dogu denizlerinde
dolasmaya baslayan Portekizlilerden büyük zararlar
görmüs olan Memlûk Devleti, onlara karsi koyacak gücü
kendinde bulamiyordu. Portekiz, l502 yilinda Hindistan'a
yerleserek Hindistan ile Avrupa arasindaki bütün
ticaretin kendi denetiminde olan Güney Afrika'dan
dolasan deniz yolundan yapilmasini istiyordu. l507'de
Aden Körfezi'nde Sokotra, l508'de de Hürmüz'ün ele
geçirilmesiyle bu abluka, daha siki bir sekilde
uygulanir olmustu. Böylece Memlûk ekonomisi ile devlet
hazinesinde sürekli bir bunalim meydana getirmislerdi.
Bu arada Sah Ismail, henüz yeni eristigi Iran
körfezinin, Avrupalilarin tekeline geçmesini istemiyorsa
da, Osmanlilara karsi kendisine destek olmalari
karsiliginda Portekiz gemilerine yardimda bulunmaya
hazirdi. Gerçekten, Dogu Akdeniz'e tam hâkimiyetin
temini, Hiristiyan dünyasinin müsterek hareketine karsi
Islâm âlemine yaslanma lüzumu ve Anadolu emniyetinin
sürekli olabilmesi için objektif noktadan bir zaruret
olarak görünen Misir seferine karar verilir.
Esâsen Misir Sultani Kansu Gavri, Dülkadir Devleti'nin
ortadan kalkmasiyle "Sâhib-i Haremeyn" olarak hutbenin
kendi adina okunmakta devam etmesini Sultan Selim'den
istemisti. Bu teklif üzerine Pâdisah "Koca Çerkes er ise
hutbesini Misir'da okutmaya devam etsün" diyerek
Misir'in gelecegi hakkindaki düsünce ve niyetini açikça
belli etmisti.
Hükümdara göre, bir vakitler Avrupa'ya siçrayarak
muhtesem bir Müslüman - Arap medeniyeti kuran, bir
taraftan da Irak, Acem, Hind ve Çin diyarlarina kadar
kol atip buyruk yürüten o büyük Islâm devletinden sonra
"Sâhib-i Haremeyn" ünvanina sahip olmak, fikir ve
medeniyet planinda yerinde sayan su Memlûk Sultanligi'na
nasil birakilirdi?
Bu
düsünce ve anlayisla, bir zamanlar Islâm dini ve
prensipleri adina giristigi cihadlar ile yeryüzüne baris,
adalet, fazilet ve insanlik dagita dagita ögretici ve
kurtarici olarak kitadan kitaya geçerken, âdil ve her
kesimi memnun eden sosyal bir ahenkle beraber, gittigi
yerlere tek Allah fikrinin huzurunu da tasiyarak bir
yeni dünya nizaminin müjdelerini vermisti.
Iste Yavuz da, dedesi Fâtih gibi, Müslüman - Türk
âlemine karsi kendini ayni borcun altina girmis, aktif
bir eleman olarak görüyordu. Bu ruhla, Islâm âlemini
içine düstügü karanliktan kurtarmak için onu tek bayrak
altina almanin lüzumuna inaniyordu. Bu planin, mühim bir
safhasi olarak da Misir seferi artik bir zaruret haline
gelmis demekti. Fakat bu planin açikça bilinmeyip tahmin
edilen tamamlayici çizgileri Hindistan'a ve daha kim
bilir nerelere kadar variyordu.
Gerek Haliç tersanesinin genisletilmesi, gerekse seyahat
maksadiyle Iran ve Arabistan'a gitmenin yasaklanmasi,
Memlûk Sultani Gavri'nin telaslanmasina ve Yavuz Sultan
Selim'e bir mektup göndermesine sebep olmustu. Yavuz'un
Misir üzerine hareketinden dört ay kadar önce yazilmis
olan bu mektupta Gavri, Pâdisah'a karsi oksayici bir
uslûpla hitab ederek "Oglum Hazretleri" ifadesini
kullaniyordu. Bu mektubunda Gavri, tacirler hakkinda
Osmanlilarca uygulanan hükümlerden sikâyet ettikten
sonra ayrica denizden ve karadan Misir üzerine gelinmek
istendigini haber aldigini bildiriyor, ikisinin de
Müslüman padisahlar olduklarini, hükümleri altinda
bulunan insanlarin da mü'min ve muvvahidler oldugunu
belirtiyordu. Bu mektuptan ve daha sonra Osmanlilar
tarafindan gönderilen mektuplardan anlasilacagi üzere,
herhalde her iki taraf ta, gerçek niyetlerini saklamak
suretiyle birbirlerini kollama gayreti içindedirler.
Evail-i Muharrem 922 (Subat l5l6) tarihini tasiyan ve
Edirne'den gönderilen mektupta Yavuz Sultan Selim,
yegane gâyesinin "müfsid ve mülhid-i bî - dinin âsâr-i
küfr ve dalaleti bi'l-külliye âlemden mahv eylemek
niyetine diyar-isarka müteveccih olicak âdet-i sâlife
muktezasinca " babasinin da yaptigi gibi kendilerinin
hayir dualarini beklediklerini, kendilerine durumu
bildirmek ve sadece müfsid-i bî-din üzerine gitmek
istediklerini, böylece din düsmanlarini ortadan
kaldirmayi hedeflediklerini, bunu yapmanin da ser'-i
serif geregi oldugunu bildirdikten sonra kendileri ile
bir proplemleri bulunmadigini, insa ettirdigi gemilere
gelince, kendilerinin de bildigi gibi denizcilik
bakimindan kâfirlere karsi cihad etmek ve onlara gâlip
gelmek için bunun gerekli oldugunu bildirir. Mektubun
dili ile bu konuda söyle diyordu: " Malumunuzdur ki,
cânib-i bahrde (denizcilik bakimindan) cenâb-i âlimizin
küffâr-i haksâre daima gazâ ve cihadi eksik olmayup hifz-i
derya (denizleri korumak) için merâkibimiz cemi-i
zamanda müheyyadir ki, (gemilerimiz devamli olarak
hazirdirlar) bu halette muhabbete münafi bir va'd
olunmamistir." Bütün bunlara ragmen din düsmani olan
Safevî hükümdarini ortadan kaldirmak için kendisi onun
tarafini tutar ve bu konuda onu desteklerse o zaman,
Allah'in muradi ne ise o sekilde olacagini bildirmisti.
Gayesinin, Misir'i zapt edip ilhak etmek olmadigini
Kansu Gavri'ye bildiren Yavuz Sultan Selim, uzunca
mektubunda bu konuda söyle der: "Selâtin-i Islâmiyeden
hiç birinin kendüye veya memleketine tama' veya gezend
(zarar) eristirmek kat'a hatira hutûr etmemistir (hiç
birinin hatirina gelmemistir), dahi etmez de. Madem ki
emr-i ser'-i serif icâb etmeye. Hususan, sizlerle
meveddet-i sabika-i mevrusî ki derece-i übüvvet ve
bünüvvete yetisüb (eskiden beri, aramizda baba ve evlad
sevgisine benzer bir sevgi varken), Haremeyn-i
Mükerremeyn hürmeti dahi mer'î iken makam-i âlimizden
simdiye degin beyne'l-cânibeyn (iki taraf arasinda)
tekdire bais bir kaziyye ve adavet (düsmanlik) ve tama-i
memleketten mebni bir vaz' sâdir olmamistir."
Islâm dünyasinin bu iki büyük devleti, birbirlerinden
emin olmadiklari için gerçek maksatlarini gizliyor ve
fakat hazirliklarini da yapmaktan geri kalmiyorlardi. Bu
sebepledir ki Selim, yeniden Sah Ismail üzerine
yürümeden evvel, Osmanli ordusunun arkasina düsmeleri
ihtimali bulunan Memlûklulari bertaraf etmek üzere
hazirliklara baslar. Esasen, bu siralarda Kansu Gavri de
Selim'i tehdid etmek maksadiyle Haleb'e gelmisti.
Yaninda da Sehzâde Ahmed'in, kendisine iltica eden ve
orada iyi muamele gören oglu Kasim Çelebi'yi getirerek
onu, Osmanli tahtinin yegâne vârisi olarak ilan etmisti.
Kansu Gavri'nin bu son hareketi üzerine Memlûk
Sultanligi tebeasini teskil eden "Ehl-i Sünnet"e mensûb
Sünnîleri elde etmek üzere tesebbüse geçen Selim, Memlûk
emirlerinden birçogunu kendi tarafina çekmeye muvaffak
olur. Genellikle Osmanlilar gibi Hanefî Mezhebi'ne
mensûb bulunan Antep, Haleb ve Sam valileri, Selim'in
dâvetine kosmakta gecikmezler. Böylece Hanefî ve Safiî
halkin destegini saglayan Selim, kisi Edirne'de
geçirdikten sonra l5l6 senesi Ilkbahari'nda, Veziriazam
Sinan Pasa'yi 40.000 kisilik bir kuvvetle Maras
üzerinden Firat taraflarina sevkeder. Seferin, Iran
üzerine oldugunu ilan eden Sinan Pasa, Diyarbekir'e
gitmeye memur oldugunu hududdaki Memlûk nâiblerine
bildirmis ve Firat'i geçmek üzere onlardan müsaade
istemisti. Selim'in hareketlerini dikkatle takib eden
Kansu Gavri, Veziriazam Sinan Pasa'nin Firat'i geçmek
için müsaade istemesi, Dulkadir Beyligi'nin Osmanli
idaresine geçmis olmasi, Selim'in büyük bir harp için
hazirliklarinin bulundugunu ögrenmis olmasi gibi
sebeplerden dolayi, yaninda, Sehzâde Ahmed'in oglu da
oldugu halde, Maras'i geri almak ve Sah Ismail'e
yardimda bulunmak için l8 Mayis'ta 50.000 kisilik bir
ordu ile Sam'a oradan da Haleb'e gelmisti. Bu gelisini
de, memleketi teftis etme bahanesine baglamisti. Kansu
Gavri, Sam'a gelirken yerine kardesinin oglu Tomanbay'i
"Nâibu'l- gayb"i olarak birakmisti. Lütfi Pasa'nin
ifadesine göre, Kansu Gavri'nin Haleb'e, güya memleket
teftisi bahanesiyle gelmesi üzerine Selim, kendisine
haber göndererk " Git Misir'da otur, babam yerindesin,
beni hayir duadan unutma. Ben, Sah Ismail üzerine
gidiyorum" deyince, Kansu Gavri "Memleketimdir, gitmem"
diyecektir. Bunun üzerine Sultan Selim " Senin arzun
böyle olunca, açiktan düsmanlik yapiyorsun, Sah Ismail
ortalikta yok, senin Haleb'de oturman benim askerim ve
vilayetim için hayirli degildir. Senin düsmanligini göz
görüp dururken ben, görünmeyen düsmana varip seni
arkamda birakamam" diyen Sultan Selim, Malatya'dan
Haleb'e dogru yürümeye baslar.
Selim, Kansu Gavri'nin Haleb'e gelis haberini alir almaz
Rumeli Kadiaskeri Zeyrekzâde Rükneddin ile ümerâdan
Karaca Ahmed Pasa'dan mütesekkil bir elçilik heyeti
gönderir. Bu heyet önce iyi bir kabul görmez ise de,
sonra Sah Ismail'e karsi olan gerginlikte, arabulucu bir
rol oynayabilecekleri teklifi ve Yavuz'un harekete
geçmesi üzerine geri döner. Böyle bir davranisa karsilik
Selim, askerin Kayseri'de toplanmasini emrederek l5l6
Haziran'inda Üsküdar'a geçmis, oglu Süleyman'i
Edirne'de, Pirî Pasa'yi Istanbul'da ve Zeyrekzâde'yi de
Bursa'da muhafiz olarak biraktiktan sonra, yeniden
teskil olunan Osmanli donanmasini da Suriye sahillerine
göndermisti.
Elçilerine yapilan hakarete tahammül edemeyen Selim, bu
hakareti, iki devlet arasinda bir harb sebebi sayar.
Misir Sultaninin, 50.000 kisilik büyük bir orduyla ve
yaninda Abbasî Halifesi III. Mütevekkil Alallah oldugu
halde Haleb'e gelip mevki almasi, Osmanlilara aradiklari
firsati vermis olur. Dönemin Osmanli Seyhülislâmi
Zenbilli Ali Cemalî Efendi, Islâm ve seriat düsmanlarina
yardim eden Memlûk ümerasi üzerine harb için fetva
vermisti. Pâdisah, Aksehir, Konya, Kayseri yoluyla
Elbistan ovasina gelip Vezir-i a'zam Hadim Sinan Pasa
kuvvetlerine iltihak eder. Böylece savas kaçinilmaz bir
hal almis oluyordu. Bu sebeple, Evâsit-i Receb (Receb
ortalari) 922 (l0 Agustos l5l6) tarihli bir mektupla
Kansu Gavri'yi, gerek Sah Ismail'i desteklemek, gerekse
elçilerine yaptigi hakaretten dolayi savasa davet edip:
"Benim, azimet-i âlim, ihyay-i seriat-i garra içün
diyar-i sarka münsarif kilinmisken senin, ol mülhid-i bî-din
ve müfsid-i bed âyine takviyet kastina bazi evza-i nâ -
sâyesten zâhir olup sen onlardan esedd oldugun
haysiyetten teveccüh-i hümâyûnum senin üzerine mün'atif
kilinup..." diyerek, nerede ve nasil isterse kendisi ile
karsilasmaya hazir oldugunu bildirir. Bu sirada Mogolbay
nâmiyle Misir Sultani'ndan gelen ve pürsilah huzura
giren elçiye sinirlenen Yavuz, "Bana, gönderecek,
ulemâdan bir zât yokmuydu?" diyerek Memlûk elçisini
tahkir ile gönderdikten sonra Ayintab (Gaziantep)
istikametine dogru yol alir. Bu hareket esnasinda yol
üzerinde bulunan sehir ve kasabalar ile Malatya'yi zapt
eder. Ayintab'a geldikten sonra burada, Haleb'e kadar
Osmanli ordusuna rehberlik edecegini va'd eden sehrin
valisi Yunus Bey'in ilticasini kabul eder. Osmanli
kuvvetleri kendilerine iltihak edenlerle birlikte,
Haleb'e bagli bazi sehirleri de alirlar. Bazi arsiv
belgelerinden anlasildigina göre bu siralarda muhtelif
sehirlerde oldugu gibi Haleb'in ekâbir ve ümerasi da
Osmanlilara müracaat edip kendilerini Memlûklularin
elinde birakmamak sartiyle Osmanli ordusunu memnuniyetle
karsilayacaklarini bildirmislerdir.
MERC-I DÂBIK VE RIDÂNIYE SAVASLARI
Memlûk Sultani Kansu Gavri, yaninda Abbasî Halifesi
el-Mütevekkil Alallah oldugu halde takriben 80.000
kisilik ordusuyla Haleb'den çikarak Merc-i Dâbik'a gelip
karargâhini kurar. Bununla beraber Selim'e gönderdigi
son mektupta Haleb'e gelmesinin kendi elinde olmayip
ümerâsinin israriyle oldugunu bildirip özür diler. Acaba
Selim, beyan edilen bu özre güvenebilirmiydi? Zira onun
Haleb'e gelisi de kendi ifadesine göre sadece bir teftis
içindi. Fakat savastan sonra karargâhinda l00 kantar
altin ve 200 kantar gümüsten ibâret olan ordu
hazinesinin ele geçirilmesi düsünülürse, bu kadar büyük
bir hazine ile sadece memleketi teftis degil, Yavuz'u
maglub ettikten sonra, Istanbul'u zaptetmek gayesiyle
lüzumlu olan masraflari karsilamak için böyle bir
hazineyi beraberinde getirdigi rivayet
edilmektedir.Bütün bunlari bir tarafa birakacak olsak
dahi, kendisinin Kilis yakilarindaki Merc-i Dâbik
mevkiine gelmesi artik bütün baris ümidlerini bosa
çikarmisti.
Merci-i Dâbik'a, Memlûk ordusundan sonra gelen Osmanli
ordusunun sag kolunda, Anadolu Beylerbeyi Zeynel Pasa,
Sol kolunda Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Pasa, merkezde
de Kapikulu askerleriyle Yavuz Sultan Selim yerlerini
almis bulunuyorlardi. Ön tarafa da zincirler ile
birbirlerine baglanmis toplar yerlestirilmisti.
Osmanlilar, âdetleri üzerine hilâl seklindeki harp
nizamlarini burada da uyguladilar. Osmanlilarin bu harp
düzenine karsilik Memlûk ordusunun sag kolunda Haleb
Nâibu's-saltanasi Hayir Bey, sol kolda Sam Nâibu's-saltanasi
Sibay, merkezde de Sultan Gavri maiyetiyle cephe
almislardi.
Iki taraf, 24 Agustos l5l6 (26 Receb 922 )'da Merc-i
Dâbik'ta karsilasir. Savasin ilk karsilasmasinda
Hayirbey kuvvetleriyle birlikte savasi terk edip kaçar.
Osmanlilar'in teknik üstünlüklerine dayanamayan
Memlûklar, kisa bir zamanda maglub olmuslardi. Osmanli
topçusu bu savasta büyük bir rol oynamisti. Ordusu
dagilan Kansu Gavri'ye dair verilen haberler, birbirini
tutmayan rivâyetler seklinde karsimiza çiktamaktadirlar.
Bununla beraber en dogru gibi kabul edileni, Ömer
Satir'dan rivâyet edilen Ibrahim Gülsenî'nin menakibinda
nakledilen rivâyettir. Ona göre savastan maglub çikan
Kansu Gavri, Satir ve daha birkaç kisi ile kaçarken çöle
düsmüs, yorgunluk ve bitkinlikten gece yattigi yerde
ölüp kalmistir.
Savasin kazanilmasindan iki gün sonra Haleb'e dogru yola
çikan Pâdisah, iki günlük bir yolculugu müteakiben Haleb
yakinlarina gelir. Sultan Selim, herhangi bir çatismaya
girmeden burayi teslim alir. Haleb, Selim'i merasimle
karsilar. Yavuz Sultan Selim, Haleb'de iken basta Abbasî
Halifesi el-Mütevekkil Alallah Ebû Abdullah Muhammed ile
üç mezhebin kadilarini kabul ederek onlara karsi iyi
muamelede bulunur. Muhtemelen burada, Halife'den,
hilâfet alamatlerini de alir. l8 gün kadar Haleb
yakininda kurdugu ordugâhinda kalan müzaffer hükümdar,
buraya vali olarak Karaca Pasa'yi, kadi olarak da
Çömlekçizâde Kemal Çelebi'yi tayin eder.
Yavuz Sultan Selim, Haleb Ulu Câmii'nde Cuma namazini
eda ederken hatib, Mekke ve Medine'nin hâkimi mânasina
gelen "Hâkimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvaniyle hitab
edince o, yerinden kalkip bu elkabin yerine "Hâdimu'l-Haremeyn
es-Serifeyn" (Haremeyn'in hizmetkâri) kelimelerini
telaffüzla kendisine bu ünvanin verilmesini istemisti.
Hatib'in ayni sözleri tekrarlamasi üzerine çok sevinen
Yavuz Sultan Selim, l000 dukadan daha fazla degeri olan
kaftanini çikarip hatibe giydirecek ve üzerinde namaz
kildigi haliyi kaldirip topraga secde edecektir. Böylece
o, Isâm tarihinde diyânetperverliginin ne kadar üstün
oldugunu gösterdigi gibi, Hz. Peygamber'in, Sair Ka'b b.
Züheyr'in kasidesine (Kaside-i bürde) karsi bürdesini (hirka)
vermesini örnek alarak böyle bir harekette bulunmustur.
Bu hareket tarzi, Selim'in Islâm'a ve Resûlullah'a ne
kadar bagli oldugunun en belig ve açik nümûnesidir ki
bu, Osmanogullari'nin en karekteristik vasfini teskil
eder. Yavuz için kullanilan bu ünvan, kendisinden sonra
gelen bütün Osmanli hükümdarlari için de kullanilan
önemli bir elkab olmustur.
Yavuz Sultan Selim, Hama ve Humus üzerinden Sam (Dimask)'a
dogru ilerler. Memlûkler tarafindan terk edilip
bosaltilan Sam, mesayih ve diger ileri gelenlerce
Osmanlilara teslim edilir. Sam'a giren Yavuz Sultan
Selim, burada iki gün kadar kalir. Bu süre içinde
ordusunu yeniden bir nizam ve düzenlemeye tabi tuttugu
gibi memleketin ihtiyaçlari ile de ilgilenir. Bu arada
Muhyiddin el-Arabî'nin kabri yanina bir de câmi yaptirir.
Sultan Selim, Osmanli idaresine geçen Suriye ve Lübnan
mintikalarini yeniden teskilâtlandirdigi bir sirada,
Güney Suriye ve Filistin'deki Safed, Nablus, Kudüs Aclun
ve Gazze gibi belli basli sehirleri ele geçiren Vezir-i'azam
Sinan Pasa, Memlûk Devleti'nin Gazze Valisi Canberdî
Gazalî'yi maglub etmek suretiyle Osmanli kuvvetlerine
Misir yolunu açmis bulunuyordu.
Merc-i Dâbik hezimetinden sonra, Misir'a kaçabilen bazi
Memlûk emirlerinin gayretleriyle Kahire'de Memlûk
Devleti'nin basina Tomanbay getirilmisti. Memlûklar,
Merci-i Dâbik muharebesinden sonra, Osmanli hükümdarinin
yaninda bulunan Halife el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik'i
halife olarak tayin ettiler. Bu haber üzerine Yavuz
Sultan Selim,Tomanbay'a iki elçi gönderir. Bunlar,
Tomanbay'in, Sultan Selim'in hâkimiyetini tanimak
sartiyle Gazze'den öteye olan Misir topraklarini
Memlûklar'a birakmak istedigini, bu ve daha baska
sartlarla sulh (baris) teklifinde bulunacaklardi.
Mektubun tesirinde kalan Tomanbay, Sultan Selim'in
sartlarini kabul edip sulh yapmak istediyse de yaninda
bulunan emirler, siddetle karsi koyarak bu teklifleri
reddederler. Onlara göre Suriye muvakkat olarak Osmanli
idaresine geçmisti. Yavuz, daha önce Cengiz ogullarindan
Hülagu ile Timur hâdiselerinde oldugu gibi Misir üzerine
gelemeyecek, Suriye ve Filistin'den geri dönecegini
zannediyorlardi. Çünkü onlar, Hülagu ile Timur'un
yapamadigini, Selim'in yapabilecegine inanmiyorlardi. Bu
bakimdan, Pâdisah'in, Anadolu'ya dönmesinden sonra zapt
edilen yerler, tekrar geri alinacakti. Olaylari bu
açidan degerlendiren Misir ümerasi, Tomanbay'in
muhalefetine ragmen Osmanli elçilerini öldürmekten de
çekinmez. Elçilerinin Misirliar tarafindan öldürülmesi,
artik buraya (Misir'a) yapilacak seferi kaçinilmaz hâle
getirir.
Bu
arada, Sultan Selim'in, Hayir Bay vâsitasiyle Misir
ümerasindan bazilari ile temasa geçip, lehinde
propaganda faaliyetlerine giristigi anlasilmaktadir.
Ancak bütün bu tesebbüs ve faaliyetlerden bir sonuç
alamayan Selim, sür'atle ilerleyecek ve sirasiyle el-Aris,
Hân Yunus, Sâlihiyye ve Belbis'i zaptederek Kahire
önünde Matariye ile Cebel Ahmer arasinda bulunan
Ridâniye'ye ulasacaktir. Seferde hazir bulunan
müelliflere göre, cündîler (süvari) yaninda sehir
halkindan, Urban, Zenci ve Magriblilerden mürekkeb 20
bin (kaynaklara göre 50 bin) kisilik Memlûkler,
Iskenderiye'de bulunan Venediklilerden ve diger
Batili'lardan top temin etmek, siper ve hendek kazmak
suretiyle tahkim ettikleri Ridâniye'de Osmanlilarla
yeniden savasmak üzere tesebbüse geçmislerdi. Bu
maksatla, Kahire'nin kuzeyindeki el-Mukattam dagindan
baslayarak Nil Nehri'ne kadar uzanan bir sahada
mukavemete çalismislardir.
Misir üzerine yürümek üzere Sam'dan ayrilan Sultan
Selim, Kudüs'ü ziyaret ettikten sonra Gazze'de bulunan
Osmanli ordusuna ulasir. l3 günde çölü katederek
Kahire'nin kuzey dogusunda ve bu sehrin çok yakininda
bulunan Ridâniye'ye varir. Burada yapilacak muharebe,
Merc-i Dâbik muharebesinden daha zor ve tehlikeli idi.
Zira Ridâniye cephesi, 50 binle 20 bin arasindaki bir
kuvvetle ve biraz önce sözü edilen Frenklerden temin
edilen 200 kit'a topla, siper ve hendeklerle tahkim
edilmisti. Tomanbay, ecnebilerden top ve topçu tedarik
ederek Iskenderiye sahlindeki toplari da buraya
getirtmisti.
Savas, 22 Ocak l5l7 (29 Zilhicce 922)'de Yavuz Sultan
Selim'in bizzat yaptigi plan geregi, Memlûk ordusunu
sasirtacak bir sekilde baslamisti. Bununla beraber Misir
ordusu da siddetle karsi koymustu. O gün bitmeyen harb,
ertesi günü ikindi vaktine kadar devam eder.
Muvaffakiyetten ümidini kesen Memlûk Sultani Tomanbay,
son bir ümid ile Osmanli ordusunun merkezine hücum
ederek Selim'i yakalamak veya öldürmek istemisti. Fakat
Yavuz, o anda merkezde degil, el-Mukattam Dagi'ni
dolasan kuvvetlerin basinda bulunuyordu. O sirada
merkzde bulunan Vezir-i a'zam Hadim Sinan Pasa ile
Ramazan oglu Mahmud ve Yunus Bey'ler maktul düsmüslerdi.Yeniçerilerin
mukavemeti üzerine geri çekilmek ve bir müddet sonra da
muvaffakiyetten ümidini keserek Said bölgesine kaçmak
zorunda kalan Tomanbay'i takib eden Osmanli kuvvetleri,
Kahire'nin bir kismini ele geçirmeye muvaffak olurlar.
Selim, üç gün sonra yaninda halife ve dört mezebin
kadilari oldugu halde Kahire'ye girip Bulak'ta ordugâh
kurar. Öyle anlasiliyor ki, Osmanlilar, Ridaniye
savasini müteakip Kahire'yi bütünüyle ele geçirmek üzere
giristikleri tesebbüslerde büyük zorluklarla
karsilasmislar. Nitekim 27 - 28 Ocak gecesi, yatsi
namazindan sonra, on bin kisi ile ansizin Selim'in
karargâhina hücum eden Tomanbay, Osmanlilarla siddetli
çarpismalara girismis, iki gece sonra yeniden girdigi
Kahire'de hendekler kazdirip barikatlar kurdurtmak
suretiyle sokak savaslarina baslamistir. Bunun üzerine
yeni Vezir-i a'zam Yunus Pasa, maiyetindeki yeniçeri
bölükleri ile, o dönemde dünyanin en büyük sehri oldugu
anlasilan Kahire'ye girerek sokak savaslarina istirak
eder. Bu arada Kahire'liler de Osmanlilar'a karsi
savasmis ve dar sokaklarda damlardan Osmanli askerlerine
tas ve benzer seyler atmislardi. Bununla beraber, gerek
Tomanbay'in, gerekse halkin bütün çabalari, Kahire'nin
Osmanlilar'in eline geçmesine engel olamadi. Bu
çabalardan bir sonuç alamayacagini anlayan Tomanbay, ele
geçmemek için kadin kiyafetine girip Kahire'yi terk
eder. Tomanbay, yedi kisi ile kaçip kurtulmus olmasina
ragmen, Misir'in diger ümerâsi, mukavemetten tamamiyle
ümidlerini kestikleri için gelip teslim oldular ki,
bunlarin içinde Canberdî Gazalî de vardi. Bu son
taarruzda Tomanbay, dörtbin telefat verdikten baska, bir
hayli de esir birakmisti. Said taraflarina kaçtigi
anlasilan Tomanbay'dan aff edilmesi için mektuplar
gelir. Bunun üzerine kendisine emannâme gönderilip iki
defa aff edilir. Buna ragmen o, emannâme getiren hey'ete
itimad edemiyerek, hey'et azalarini öldürtür.
Delta bölgesinde, basina topladigi üç bin kisiyle son
defa talihini denemeye kalkisan Tomanbay, bu denemesinde
de basarili olamaz. Yakalanmasi ile ilgili görüslerin
farklilik arzetmelerine ragmen onun, müttefiklerinin
ihanetine ugrayarak Osmanlilara teslim edildigi
belirtilir. Sultan Selim, önceleri kendisine hürmet
ederek onu, hükümdarlara yarasir bir sekilde agirlar. Bu
arada onu, Misir valisi veya Anadolu'da kendisine kayd-i
hayat sartiyla ( ölünceye kadar ) bir sancak vermeyi
düsündügü belirtilir. Bununla beraber, kendisini seven
Misir halkinin "Allah, Tomanbay'a yardim etsin" gibi
sözlerle onun lehinde gösterilerde bulunmalari ve Hayir
Bey ile Canberdî Gazalî'nin israrlari neticesinde l5l7
senesi Nisan ayi baslarinda idamina ferman çikar. Bunun
üzerine Tomanbay, Sehsüvar oglu Ali Bey'e teslim edilir.
Ali Bey, 2l Rebiülevvel 923 (l3 Nisan l5l7)'de günümüzde
de ayni isimle anilan "Bâbu Züveyle" denilen yerde onu
asarak idam eder. Idam için adi geçen yerin seçilmesinin
bir sebebi vardi. O da Memlûklarin, daha önce Ali Bey'in
babasini burada asmis olmalariydi.
Sultan Selim, Tomanbay'in cenazesinin, bir hükümdarin
cenazesi gibi defn edilmesini ve ona gereken sayginin
gösterilmesini emretmisti. Seim, Misir Baskadisi'nin
imamlik yaptgi cenaze namazina bizzat istirak eder.
Müteveffanin ruhu için üç gün fakirlere altin ve yiyecek
dagitip in'amlarda bulunur.
Tomanbay'in ölümünden sonra Suriye gibi Misir da
Osmanlilarin bir eyâleti haline gelmisti. Sultan Selim,
burada itaatlerini arzetmeye gelen hey'etleri kabul
etmisti. Bu hey'etler içinde en önemli olani, Haremeyn
Serifi Ebu'l-Berekât b. Muhammed'in, Sultan Selim'i
tebrik için oglu Ebû Nümey'in basinda buundugu hey'et
idi. Ebu'l-Berekât, oglu vâsitasiyle Ka'be'nin
anahtarlari yaninda bazi mukaddes emânetler ve
hediyelerle göndermisti. Ebû Nümey'e, büyük ikramlarda
bulunuldu. Ebû Nümey, l5l7 senesi Mayis ayinin sonlarina
dogru Pâdisah tarafindan kabul edildi. Bu kabul
esnasinda o, babasinin Memlûk idaresinden çektigi
eziyetleri anlatti. Haremeyn Serifi, Memlûk
Sultanlari'na karsi duydugu memnuniyetsizlik ile Sultan
Selim'in, Suriye'de mukaddes mahallere karsi göstermis
oldugu büyük alaka ve ihtimam sebebiyle, severek Osmanli
idaresine girmis, Sultan Selim'in adini hutbede
zikretmeye âmade bulundugunu bildirmisti. Sultan Selim
tarafindan iyi karsilanmis olan Ebû Nümey, zengin
hediyelerle geri dönmüstü. Bu arada, Haremeyn fukarasina
dagitilmak üzere gemilerle bölgeye zahire ile 200 bin
dinar gönderilmisti. Hoca Saadeddin, Haremeyn'e
gönderilen yardim için su ifadeleri kullanir:
"Haremeyn-i Serifeyn mücavirlerine mebâlig-i mevfûre
gönderüp idrar-i müteariflerini müdaaf eylediler. Ve
gestilerle (gemilerle) nihayetsiz gallat ve hububat
gönderdiler. Ve kudat-i Misir'dan (Misir kadilarindan)
mezid-i istikamet ve tedyin birle tayin buyrulan iki
kadi ile 200 bin mikdari dinar-i kâmilu'l-ayâr gönderüp
ma'rifet-i nüzzâr ve küttâb ile Haremeyn-i Muhteremeyn
fukarasina tevzi' ettirdiler." Ilk defa olarak hac
kervâni ( Sürre ), Sultan Selim'in, Sam'dan Ka'be için
gönderdigi bir örtüyü hâmilen Hicaz'a hareket etmistir.
Bu tarihten (h. 923 / m. l5l7) itibaren Osmanli
Sultanlari "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" (Haremeyn'in
Hizmetçileri) ünvanini aldilar. Bu ünvan, Osmanli
Pâdisahlarina hem Islâm, hem de Hiristiyan âleminde
büyük bir itibar te'min etmisti. Bu esnada elçilik
vazifesi ile gelen hey'etlerden biri de Venedik hey'eti
idi. Hey'etin vazifesi o ana kadar Kibris için
memlûklere vermekte oldugu vergiyi, Memlûklerden
saglamis oldugu imtiyazlar baki kalmak üzere,
Osmanlilara vermek hususunda müzakerelerde bulunmak idi.
Bu hey'et, ayni zamanda, Venediklilerin Osmanlilara
karsi Kölemenlere yardimda bulundugu töhmetini de redd
ederek, devletini bu hususta müdafaa edecekti.
Yavuz Sultan Selim, ikamet etmek için Kahire'de bir kösk
insa ettirir. O, burada kaldigi müddet zarfinda bu
köskte ikamet eder. Mayis sonlarinda Pîrî Pasa
komutasinda gelen Osmanli donanmasini teftis etmek
üzere, Iskenderiye'ye bir seyahatta bulunmus olan Selim,
l2 Haziran'da Kahire'ye dönerek burada üç ay kaldiktan
sonra l0 Eylül'de Hayirbey'i vali olarak tayin ederek
Misir'dan ayrilir. Böylece, Misir'a geldigi ilk gün ile,
ayrilis günü olan 23 Saban 923 (l0 Eylül l5l7)'a kadar 8
ay Misir'da ikamet etmis olur. Pâdisah'in, Misir'da bu
kadar uzun müddet kalmasi, belki de yeni yerlerin ilhaki
içindi. Fakat Misir'da fazla kalmaktan dolayi usanmis
olan "erkân ve a'yan ve ashab-i divan" Istanbul'a dönmek
istiyordu. Bunlar, Yavuz'un ulemaya gösterdigi saygiyi
da dikkate alarak o dönemde Anadolu Kadiaskeri olan
Kemal Pasazâde'ye müracaatla Pâdisah'i ikna etmesini
rica ederler. Bunun üzerine bir gün, gezinti esnasinda
Pâdisah, etrafta neler konusuluyor dedigi zaman Kemal
Pasazâde firsati kaçirmamis ve askerin dönme arzusunda
oldugunu söyleyerek:
"Sultanim, askerlerin Nil'den davarlarini suluyorlardi.
O askerlerden birinin su türküyü söyledigini duydum" der
ve askerin isteklerini, türkülerle dile getirdigini
açiklayarak, türkünün metnini su sekilde Pâdisah'a
arzeder:
"Nemiz
kaldi bizim mülk-i Arab'da
Nice bir
dururuz Sam u Haleb'de
Cihan
halki kamu ays ü tarabda
Gel gel
ahi , gidelim Rûm illerine"
Efkâr-i umûmiyenin görüsüne tercüman olan bu türkü,
aslinda o anda bizzat Kemal Pasazâde'nin kendi dilinden
nakledilmis sözleriydi. Gerçi hükümdar da bunu anlamakta
gecikmemisti. Bu sebeple birkaç gün sonraki bir sohbet
esnasinda Pâdisah: "Geçen gün söyledigin türkü senin
ihtirâin miydi?" diye sorunca, Kadiasker Kemal Pasazâde
çok rahat ve cesûrâne bir sekilde "evet" der. Böyle bir
cevab karsisinda belki de hiddetlenecegi tahmin edilecek
olan Pâdisah, bu itirafa karsilik 500 duka altin ihsan
etmekle cevap vermis olur. Kaynaklarda bu olay su
ifadelerle nakledilir. Bir gün yine yolda sohbet
ederlerken Pâdisah, Kemâl Pasazâde'ye sorar :
Tokat'li Molla Lütfi hocaniz imis, ilim ve irfani yüksek
degerli bir ilim adami iken katline sebep ne oldu? Kemâl
Pasazâde bu soruya su cevabi verir: " Hased-i akran
belâsina ugradi. Tam bir âlim, kâmil, salih ve dindar
bir kisi iken düsmani çogalib hased ettiler ve katline
sebep oldular. Bu duruma üzülen hükümdar, onun sakaci
biri oldugunu, zaman zaman öyle sakalar yaparmis ki,
isitenler gerçek zannedermis. Siz de üstâdiniz gibi öyle
sakalar yapmazmisiniz ki, gerçek zannedilsin? diye
sorunca Kemal Pasazâde:
"Biz, geçen gün siramizi savdik, simdi sira Pâdisahimiz
hazretlerinindir." cevabini verince, Yavuz Sutan Selim
düsünür ve der ki:
"Yoksa, geçen gün, yeniçeriler agzindan söylenen o kita,
öyle bir saka miydi? Yani yeniçeriler agzindan siz mi
uydurdunuz?" Bu söz üzerine Kemâl Pasazâde:
"Evet, dogrusu, Pâdisahimizin buyurduklari gibidir" der.
Pâdisah, hosuna giden bu açik ve cesurâne sözü
karsisinda Kemal Pasazâde'ye yukarida belirtilen
ihsanlarda bulunur.
Yavuz Sultan Selim, Misir'da kaldigi süre içinde mahallî
bazi islâhatlarda bulundu. Bu meyanda o, Suriye ile
Misir'in toprak ve vergi islerini bir sisteme baglayarak
düzene sokar. Gerçi Osmanlilar, bir kisim Türk ve Islâm
devletlerinden zapt ve ilhak ettikleri devletlerin büyük
bir kisminda bazan eski kanunlari hiç degistirmeden ve
eski isimleri ile muhafaza ediyorlardi. Bununla beraber,
özellikle vergi konusunda halk için bir çesit zulüm
niteligini tasiyan vergileri "Fena bid'atlar" addederek
ortadan kaldiriyorlardi.
Memlûk Sultanligi'nin ortadan kalkmasi, Osmanli
Devleti'ne Asya Kit'asin'da Suriye, Filistin ve
el-Cezire ile Hicaz'i, Afrika'da ise Misir gibi
stratejik önemi büyük ve mamur bir bölgeyi kazandirdi.
Böylece, Kizil Deniz'in karsilikli iki sahiline de sâhip
olan Osmanlilar, Hind ve Ak Deniz arasindaki Kizil Deniz
ticaret yoluna hâkim olmuslardi. Böylece, Arabistan,
Haremeyni's-Serifeyn, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan,
Said, Nubye, Magrib'e kadar, Umman sahilinden Firat ve
Bagdad'a kadar olan memleketlerin emir ve sultanlari
Yavuz Selim'in emrine girmis oluyorlardi. Böylece Yavuz
Sultan Selim, atalarinin kurduklari devlete büyük bir
katkida bulunmus oluyordu. O, Fâtih Sultan Mehmed
tarafindan daha iyi bir sekilde gelistirilen orduyu
kullanarak, gerek onun ve gerekse II. Bâyezid'in
stratejik ve idarî temellerinden yararlanarak Safevîleri
yenmekle de kalmamis, ayni zamanda Müslüman devletlerin
önemli bir kismini da kendine baglamisti.
Sultan Selim, Istanbul'a hareket etmeden önce idarî bir
tedbir olmak üzere Kahire'deki bazi hükümdar ogullariyla,
halife ve akrabalarini, nüfuzlu âlim, seyh ve beylerden,
ileride tehlike arzedebilecek olanlari Istanbul'a
göndermisti. Istanbul'a gönderilenler arasinda
Misir'daki Abbasî Halifesi III. Mütevekkil Alallah ile
amcasi Halil'in ogullari ve Sultan Kansu Gavrî'nin oglu
Mehmed de vardi. Bu arada o, kütüphânelerdeki kiymetli
bazi eserler ile mimar ve san'atkârlardan bir kismini da
Istanbul'a göndermisti. Bu nakillerin tamami, deniz
yoluyla yapilmisti. Selim, bilgili bir kimseden Misir
pramitleri ile Nil hakkinda bilgi almisti ki, bu zata
karsi büyük bir saygi besleyip ona ikramlarda bulundu.
Daha önce de, biraz temas edildigi gibi, Yavuz Sultan
Selim, iyi tahsil görmüs, müsait zamanlarda vaktini
okuyup arastirmakla geçiren âlim bir hükümdardi.
Kendisi, tasavvufun "vahdet-i vücud" felsefesini
begendiginden, bu felsefenin Anadolu'da yayilmasini
temin eden ve "Seyh-i Ekber" nâmiyle söhret kazanmis
olan Muhyiddin ibnu'l-Arabi'ye karsi büyük bir hürmeti
vardi. Merc-i Dâbik zaferinden sonra Sam'a girdigi
vakit, "Seyh-i Ekber"in kabrini sormus ve bazilari
tarafindan "Seyh-i Ekfer" (en büyük kâfir) diye tahkir
edilen bu büyük zâtin kabrini buldurmustu. Misir
dönüsünde dört ay kadar Sam'daki ikameti esnasinda
seyhin kabrine türbe ve yanina bir de câmi ile her gün
fakirlere yemek dagitmak üzere bir de imâret yapilmasini
emretmisti. Bu insaat öyle sür'atli yapilmaliydi ki,
kendisi henüz buradan hareket etmeden önce bitmeliydi.
Filhakika, mimarlarla usta ve ameleden bir kismi, gece
çalismak suretiyle bunlari tamamlamislardi. Yavuz bu
câmide ilk Cuma namazini kilmis ve vakiflarini tertib
ettirerek vaaz ile Kur'an okumaya me'mur görevliler de
tayin etmisti.
Sam'dan sonra yoluna devam eden Yavuz Sultan Selim, 22
Safer 924 (5 Mart l5l8) tarihinde Haleb'e gelir. Iki ay
kadar Haleb'de kalan Selim, iki ayda da Istanbul'a
gelir. Merasim ve tantanai karsilamalardan pek
hoslanmadigi anlasilan Yavuz Sutan Selim, törenle
karsilanmamak için, gece gizlice Topkapi Sarayi'na
gelir. Istanbul'da on (veya yirmi) gün kadar kalan Yavuz
Selim, 27 Receb (4 Agustos)'de payitahttan ayrilarak
Edirne'ye hareket eder. Pâdisah'in Edirne'ye gelmesinden
dokuz gün sonra Sehzâde Süleyman, gelirine 500 bin akça
ilave edilmis oldugu halde babasi ile vedalasarak
geldigi Saruhan Sancagi'na tekrar döner. Selim,
Edirne'de bulundugu sirada Venedik, Macar ve Ispanya
gibi Avrupa devletleriyle muâhedeleri yenilemistir.
Sultan'in, Avrupa devletlerine karsi sulh siyâseti takib
edisi, herhalde yeni bir Iran seferine çikmasi ile izah
edilebilir.
YAVUZ SULTAN SELIM'IN BATI SIYASETI
Yavuz
Sultan Selim'in, Bati devletleri ile olan münasebetleri,
onun hükümdarlik makamina geçmesiyle birlikte, cülûsu
tebrik için gelen komsu devletlerin elçileri ile
baslamisti. Bu münasebetlerin baslangici ise onun,
babasina karsi giristigi hareket esnasinda, Rumeli'de
bir sancak istemesi ve Hiristiyanlarla mücadele
edebilmesi için burada sayilari 25 bine ulasacak bir
askerî birlik toplamasi ile olmustu denebilir. Zira onun
tahta çikisi esnasinda Avrupa'li hükümdarlar, hem cülûsu
tebrik etmek hem de mümkün olursa eski anlasmalari
yenilemek üzere elçilerini göndermislerdi. Fakat,
Sehzâde Ahmed'in çikardigi isyandan dolayi hemen
Anadolu'ya geçmek zorunda kaldigi için gelen veya
gelecek olan elçilerle fazla ilgilenemiyordu. Bununla
beraber, kendisini selamlamak ve himâyesini taleb etmek
üzere gelmis olan Raguza elçilerini fazla bekletmemis ve
eskiden beri Osmanlilara vergi veren bu cumhuriyetin
temsilcilerine Bursa'da eski imtiyazlarini taniyan bir
ahidnâme vermisti. l5l2'de verilen bu ahidnâmede Sultan
Selim, Raguza'lilarin verecekleri vergiler için
"buyurdum ki, sâbika babam tâbe serâhu zamaninda
verdikleri l2500 filori sâl be sâl (her sene) âdet-i
kadime üzre elçileriyle dergâh-i muallama göndereler"
diyordu.
Pâdisah, diger devlet elçileri ile de gerekli
anlasmalari imzalamayi faydali buluyordu. Çünkü
Anadolu'da bir müddetten beri Kizilbaslarin çikardiklari
karisikliklari ve onlari tahrik eden Safevî Devleti'ni
dikkate almadan Bati'ya yönelmek akillica ve dogru bir
hareket olmazdi. Bu sebepten dolayi bütün Bati'li
devletlerle dostça münasebetlerde bulunmayi lüzûmlu
sayan Yavuz Sultan Selim, bu anlayisin bir sonucu olarak
onlarin elçilerine karsi mültefit davranmis, bu arada
Eflâk ve Bogdan'in gönderdigi hediyeleri kabul ettigi
gibi, babasinin zamaninda, Bogdan Beyi ile imzalanmis
olan anlasmayi da yenilemisti. Bu muahede ile Bogdan
kendisini Bâb-i Humâyun'un tabii ve haraçgüzâri saymisti.
OSMANLI - VENEDIK MÜNASEBETLERI
Olaylarin cereyan tarzindan anlasildigina göre, bu
dönemde Osmanlilarin önemli telakki ettikleri devlet,
Venedik idi. Zira Yavuz Selim, daha tahta çikar çikmaz,
Venedik hükümet reisine bir mektup göndermis, bu
mektupta özellikle II. Bâyezid'in, kendi istegiyle
hükümdarliktan ayrildigini belirtmisti. Pâdisah'in,
mektubunu götüren Semiz Çavus, kalabalik bir maiyet ile
Venedik'e gidip Sark'a (Dogu) yakisir bir debdebe izhar
etmisti. Bu zât, on asilzâde tarafindan senatoya
götürülmüstü. Bu durum, Venediklilerin, Osmanli elçisine
karsi çok samimi davrandiklarini göstermektedir. Buna
karsilik, cülûsu tebrike gelmis olan Venidk elçisi
Nicolo Giustianiani'ye de Pâdisah büyük iltifatlarda
bulunmus, hatta onu, Sehzâde Ahmed'in isyanini bastirmak
üzere Anadolu'ya giderken, Bursa'ya kadar beraberinde
götürmüstü. Iste karsilikli dostluk ve itimad
belirtileri gibi sayabilecegimiz bu hareketlerin iki
taraf için de bir mânasi olmaliydi. Muhtemelen
Osmanlilar, bu tarzdaki hareketleriyle, Dogu'ya yapmayi
düsündükleri sefer esnasinda, Venedik'ten gelebilecek
olan tehlikeleri önlemek, Adriyatik, Ege ve Akdeniz
kiyilarindaki topraklarinin güvenligini saglamak
istiyorlardi. Venediklilere gelince onlar da, Osmanlilar
ile baris halinde bulunmayi, birçok yönden faydali
görmüs olmalilar. Çünkü her seyden önce Santa - Maura
önündeki Türk gemileri ile Mustafa Pasa idaresinde
Apulya'ya göderilecegi söylenen ve Avlonya'da
hazirlanmakta bulunan ll0 hafif ve 30 agir gemiden
mürekkeb olan filo, onlar için bir endise konusu idi.
Ayrica Sultan II. Bâyezid zamaninda Osmanlilara karsi
giristigi mücadele, Venedik'i ma'nen ve maddeten o kadar
sarsmisti ki, bundan sonra Osmanlilarla dost kalmayi
menfaatlarina daha uygun görüyordu. Bu yüzden Venedik,
Antonio Giustiniani adindaki bir elçisini Osmanlilara
gönderdi. Edirne'ye gelen ve Venedik Cumhuriyeti'nin,
Osmanli Devleti hakkindaki saadet temennilerini bildiren
bu zat, Pâdisah tarafindan iyi karsilanmakla beraber,
yapilmasi düsünülen anlasma, kolayca imza edilemedi.
Ayrica, Istanbul'da anlasma müzakerelerinin devam ettigi
siralarda Osmanli kuvvetleri, Venediklilerin yardimda
bulundugu Hirvat Bani J. Johan'in arazisini bastan basa
çigneyip iki bin Hiristiyani alip götürürler. Bununla
beraber iki devlet arasinda l7 Ekim l5l3 'de imzalanan
anlasma ile Venedikliler bütün isteklerini elde
edememekle birlikte, II. Bâyezid zamaninda kendileri
için taninmis olan ticarî imtiyazlari yeniden elde
ederler. Bu durum, Venedik için çok iyi olmustu. Çünkü
devamli savaslardan dolayi bosalmis olan hazinesini
ancak bu suretle doldurabilirdi. Bundan baska
Osmanlilarin her konuda kendilerine yardim edeceklerini
umuyorlardi. Nitekim bundan sonra iki devlet arasinda
Napoli aleyhine olmak üzere çok ilgi çekici müzakereler
cereyan edecektir. Bu arada Venedik de, Sah Ismail'in
israrla istedigi yardimi red eder. Hatta, Papa'nin va'd
ettigi büyük ve önemli menfaatleri de dikkate alip
Osmanlilar aleyhine harekete geçmez. Aksine Çaldiran
zaferinden dolayi Yavuz'u tebrik eder. Böylece,
Osmanlilar ile Venedik arasinda uzunca bir süre devam
edecek olan dostluk münasebetleri gelistirilmis olur.
Bunun üzerine iki devlet arasinda l5l7 tarihinde yeni
bir anlasma imzalanir.
OSMANLI - MACAR MÜNASEBETLERI
Osmanli Venedik münasebetlerinden bahsedilirken temas
edildigi gibi, Venedik elçisinin Edirne'ye ulastigi
siralarda, bir Macar elçisi de gelmisti. Bu elçi, II.
Bâyezid zamaninda imzalanmis bulunan ve kisa bir zaman
önce, Osmanlilarin Sava Nehri kiyilarina yaklasmalarini
bahane ile zedelenen mütarekeyi yenilemek için
müzakerelere girisecekti. Halbuki bu elçinin yolda
bulundugu siralarda Wesprim Piskoposu Peter Berislo,
Sava ve Unna arasindaki Türklere hücum ederek 2000 kadar
Müslümani öldürmüstü. Bununla beraber daha sonralari da
Macaristan'la olan siyasî münâsebetleri ihlal edecek
küçük bazi hudud çekismeleri devam ettiyse de bunlar,
harple sonuçlanacak bir hâdiseye sebep olmadi. Su kadar
varki Macaristan, Osmanlilar'a karsi büsbütün
hazirliksiz kalmak da istemiyordu. Bu sebeple Papa'dan
hem para hem de Osmanlilara karsi bütün Avrupa
devletlerinin müsterek bir harekette bulunmalarini
saglamak için ricada bulundu. ll Mart l5l3'te papalik
makamina oturan ve Medici ailesine mensub olan Papa X.
Leo, kendinden önce bu makami isgal edenler gibi bütün
Bati âlemini Türklere karsi ayaklandirmaya çalisan bir
insandi. Papa'nin, Türklere karsi duydugu düsmanligin
asil sebebini, Tunus'lu veya Türk denizcilerinin
hareketlerinden dolayi degil, Osmanli Devleti'nin
kurulusundan beri, gittikçe güçlenip kuvvet kazanan ve
Bati'yi tehdid eden Müslümanliga karsi duyulan kin,
nefret ve bunun sonucu olarak da Osmanlilari Bati
topraklarindan sürüp çikarma teskil ediyordu. Onun için
bu ise gönül verenlerden birisi olarak görülen Papa X.
Leo'nun, papalik makamina geçer geçmez, hemen bütün
Hiristiyan prenslere, Alman Imparatoru Maximilian'a,
Polonya ve Ingiltere krallarina, Rodos Üstad-i A'zamina
ve Liefland'da Alman sövalyeleri reisine gönderdigi bir
çok mektup, bu konuda yeterli delilleri teskil
etmektedirler. Ayrica, rönesans fikirlerini tasiyanlarin
çogu da, bir takim güzel yazilarla, eski Yunan
topraklarinin, barbar saydiklari Müslüman Türklerden,
kurtarilmasini istiyorlardi. Papa, zaten bütün kuvveti
ile bu isin pesinde idi. Kardinallari vasitasiyle
yaptigi Haçli propagandasi, özellikle Macaristan'da
tesirini gösterir. Bunun sonucu olarak binlerce çiftçi
büyük gruplar halinde toplanir. Fakat bunlar, ciddi bir
sevk ve idareden mahrum olduklarindan, alt seviyedeki
rahiplerin tesvik ve tahrikleri ile etrafa ölüm ve
dehset saçarak kendi vatanlarinda bile birçok sato, köy
ve bölgeyi harabeye çevirirler. Papa'nin, birçok Avrupa
ülkesine çagrida bulunarak bir Haçli seferi düzenlemek
istemesi ve l6 Mart l5l7'de Lateran'da toplanan rûhanî
meclis (concilium) te önemli kararlar aldirarak, Osmanli
Devleti'nin istilasi ile ilgili teferruatli noktalari
bile tesbit ettirmis olmasina ragmen, bir netice
alinamamisti.
Avrupa'nin içinde bulundugu karisik duruma iyice vâkif
olan Sultan Selim, bundanfaydalanmasini bilmis, komsu
devletler ile iyi geçinerek Sark'in karisik islerini
endisesiz bir sekilde halletmeye muvaffak olmustu.
Nitekim bu sebeple Ragusa (Dubrovnik )'ya karsi bile
mülayim davranilmis, bir ara gümrük vergisi % 5'e
çikarilmis ise de, bilahere eskiden oldugu gibi % 2'ye
indirilmisti.
Yavuz'dan önce (l499), Kirim Hani Mengli Giray'in
tavassutu ile baslamis bulunan Osmanli - Rus ticarî
münasebetleri, bazi tesebbüslere ragmen bu devirde pek
inkisaf edememisti. Bununla beraber, mevcud eski
anlasmalara riayet edilecegi yeniden tasdik edilmisti.
Yavuz Sultan Selim, karsilikli sinir ihlallerine ragmen
Macarlarla savasa girmek istemiyordu. Onun, bazi
meseleleri büyütmeyerek barisa meyilli olmasi, Macar
Krali ile akrabasi olan Polonya Krali'ni memnun etmis
olmali ki, l5l9 yilinda Osmanlilarla Poloyalilar
arasinda bir baris antlasmasi imzalanmisti. Bütün
dostlarinin bir yil içinde girebilecegi maddesini de
ihtiva eden bu antlasma ile Yavuz, takip etmek istedigi
baris politikasini bütün bir Bati dünyasina ilan etmis
oluyordu. Nitekim bu hükme uyarak l5l9 baharinda
Macarlar, Osmanlilarla üç yillik bir mütareke
imzaladilar.
YAVUZ SULTAN SELIM'IN ÖLÜMÜ
Memlûk Devleti'ni ortadan kaldirip güney ve bir manada
da güney dogu cephesini emniyet altina alan Yavuz Sultan
Selim, artik Avrupa isleri ile yakindan ilgilenebilirdi.
Zira, Papa X. Leo'nun, papalik makamina gelisinden sonra
Hiristiyanlik âleminin fikir, düsünce ve hareketlerinde,
Osmanlilar aleyhinde büyük bir degisiklik meydana
gelmisti. Bu düsmanligin farkinda olan ve aleyhinde
meydana geen degisiklik ile ilgili hareketleri çok
yakindan takib eden Yavuz Sultan Selim, Papa'nin,
kendileri aleyhinde olmak üzere birlesik bir Haçli
ordusu hazirlamak için Avusturya, Fransa, Ingiltere ve
Ispanya devletlerine birer kardinal gönderdigini
biliyordu. O, ülkesinin genis sahillere sahip olmasindan
dolayi yapilacak herhangi bir tecavüzü önlemek için
donanmaya büyük bir ehemmiyet veriyordu. Bununla beraber
onun, Haçli ordusuna karsi alacagi tedbirleri sadece
donanma insasiyle sinirli saymamak gerekir. Zira l5l9'da
Kamama Kilisesi ile Hiristiyan ziyaretçlerinin vergi
muafiyetleri hakkinda görüsmek üzere Istanbul'a gelen
Ispanya elçisi ile konusan Pâdisah, elçiye, sayet
Ispanya Krali kendisi ile anlasmak istiyorsa
murahhaslarini göndermesini beyan etmek suretiyle
Papa'nin gerçeklestirmek istedigi ittifaktan onu ayirmak
istiyordu. O, bununla da yetinmeyerek Macaristan'la olan
mütarekeyi uzatmis, Venediklilerin, Kibris için vermekte
olduklari vergiyi getiren elçiyi huzuruna kabul etmis ve
alisilagelmis protokolun hilafina elçi ile konusarak,
Venedik Devleti'nin antlasmalara bagli kalip bunlara
riayet ettigi sürece kendileri ile baris halinde
bulunacagini belirtmisti.
Siyasî
çabalari ile Haçli ordusunu durdurmayi planlayan Yavuz
Sultan Selim, öteden beri Avrupa'ya karsi girisecegi bir
sefer için büyük bir donanmaya ihtiyaç oldugunu
biliyordu. Bu sebeple o, askerî faaliyetlerine hiz
vermekten geri kalmiyordu. Bu maksatla Haliç'te daha
önce Bizans tersanesi olarak kullanilan yerde, Fâtih'in
insa ettirmis oldugu eski tersaneyi Kagithâne'ye kadar
genisleterek 300 kadar insaat tezgâhini (Göz) ihtiva
edecek bir sekilde büyütmüstü. Böyle siki bir çalisma
sonunda Istanbul ve Çanakkale'de 250 gemiden mürekkeb
bir donanma, savasa hazir hale gelmisti. Anadolu'da ise
birçok topla takviye edilmis 60 binden fazla asker
toplanmisti. Hiç kimsenin nereye çarpilacagini
bilemedigi bu seferin Hiristiyan bir devlet için oldugu
zanni uyanmisti. Bu hazirliklar, belki de Roma'da
gerçeklesilmesine çalisilan Haçli seferini karsilamak
için yapiliyordu. Bununla beraber hazirliklarin bilhassa
Rodos için oldugu kanaati yaygin bir hal almisti. Böyle
bir kanaatin yayilmasinin hakli sebepleri de yok degildi.
Nitekim Rodos'un, korsanlar ile hirsizlar duragi ve
barinagi olmasi, bu sebeplerin basinda geliyordu.
Osmanli Devleti, Akdeniz'de ticaret yapan Müslüman
gemilerine saldiran bu hirsizlarla, Misir'in
alinmasindan sonra daha çok ilgilenmek zorunda idi. Zira
Rodos, güven altinda bulunmasi icab eden Istanbul -
Iskenderiye ticaret yolunun üzerinde idi. Vezirler de
"Su Akdeniz, sadece Devlet-i Aliyye'ye bir mersâ (liman)
olabilir" demek suretiyle Pâdisah'i Rodos'un fethine
tesvik ediyorlardi. Bununla beraber o, Fâtih Sultan
Mehmed zamaninda oldugu gibi kötü bir netice ile
karsilasmamak için hazirliklarin daha fazla olmasini
vezirlerine ihtar ederek: " Benim muradim bir kisver
(memleket, ülke) almaktir. Siz beni, bir hirsiz kalesi
almaya tergib edersiz" der. Bununla beraber bu sefer
için kaç aylik tedarik gördünüz diye sordugunda Pirî
Pasa: "Dört aylik" diye cevap verir. O, bunun kifayet
etmeyecegini söyleyerek fikrini açiklamak suretiyle kale
muhasaralarindan hoslanmadigini , meydan muharebelerinin
sonuçlarinin daha büyük ve mesakkatlerinin daha az
oldugunu söyleyerek âdeta keramet sahibi gibi " Bizüm
simden gerü sefer-i ahiretten gayri seferümüz yoktur"
demisti. Bu, birbirinden parlak ve büyük zaferler
kazanan bir insanin, bunlari asacak bir sefer
yapamayacagi ve tarihteki azametinin gölgelenecegi
ihtimalini düsünmesidir ki, Sultan'in, sorumluluk
hususunda dahi sahikaya ulastigini gösteren bir
delildir. Gerçekten de o, yapilan sefer hazirliklari
hakkinda ilgililerden bilgi alip dört aylik barutun
bulundugunu ögrenince bunu yetersiz görmüs ve Hoca
Sa'düddin'in ifadesiyle "bu gûna tedâbir-i vâhiye ile
ben sefer itmem ve kimse sözü ile yola gitmem ve bi'l-cümle
bize sefer yok, meger sefer-i âhiret" demek suretiyle,
artik maddî ve dünyevî seferler için degil, manevî ve
âhiret yolculuguna hazirlanip Allah'ina kavusmak üzere
oldugunu, etrafindakilere bildirmek ister gibiydi.
Sultan Selim, Vezir-i A'zam'i Kapikulu askerleriyle
Edirne'ye gönderdikten sonra kendisi de Agustos l520'de
(2 Saban 926) Edirne'ye dogru yola çikar. Rahatsizdi.
Zira iki omuzunun sag tarafina yakin kisminda bir çiban
çikmisti. Halk arasinda yanikara olarak isimlendirien bu
çiban, "Sirpençe" ismiyle bilinmektedir. Hoca Sa'düddin,
Yavuz Sultan Selim'in ölümüne sebep olan çiban hakkinda
tafsilatli bilgiler vermekle beraber biz, olayi
günümüzün ifadesiyle kisaca nakl etmek istiyoruz:
Yavuz Sultan Selim, Edirne'ye harekete karar verdikten
sonra bir gün musahibi Hasan Can'la saray bahçesine
inmis, dönüsünde yokusu çikarken Hasan Can'a sirtina bir
seyin battigini söyleyince Hasan Can, elini hükümdarin
sirtina sokmus ve fakat bir sey bulamamis, ancak ikinci
sefer yine ayni seyden sikâyet edilince o zaman Hasan
Can, sultanin dügmelerini çözüp sirtinda henüz bas
vermis, etrafi kizarmis ve tam olgunlasmamis sert bir
çiban görür. Bunu Sultan Selim'e söyleyince o, çibani
sikmasini istemisse de Hasan Can: "Pâdisahim, büyük bir
çibandir, henüz hamdir, zorlamak caiz degildir, bir
münasib merhem koyalim" deyince Sultan Selim "Biz Çelebi
degiliz ki, bir çiban için cerrahlara müracaat edelim"
cevabini vermisti. O geceyi izdirab içinde geçiren
Hünkâr, ertesi gün hamama giderek orada çibani siktirip
zedeletmis. Fakat bu da izdirabini artirmaktan baska ise
yaramamisti. Bunun üzerine Hasan Can'a "Seni dinlemedik
amma kendimizi helâk ettik" deyip çibanin macerasini
anlatinca Hasan Can "neredeyse aklim basimdan gidiyordu"
diyecektir. Bütün bu sikintilara ragmen Pâdisah, Edirne
seferi daha önce kararlastirildigi için geri dönmeyerek
hasta oldugu halde 2 Saban 926'da çadira çikar.
Sultan Selim'in hastaligi yüzünden yollarda agir
gidiliyor ve bazi menzillerde fazla kaliniyordu. Yavuz,
Çorlu'da kirk gün Bashekim Ahmed Çelebi tarafindan
tedavi edildi. Yara büyüyüp açilmisti. Pâdisah, hareket
edemiyecek kadar takatsiz düsmüstü. Iki aya yakin (
Lütfi Pasa, 284'te 47 gün) devam eden tedaviden ve adeta
kendisinden ümidini kesince Edirne'de bulunan Vezir-i
a'zam Pirî Mehmed Pasa ile vezir Mustafa Pasa'yi ve
Rumeli beylerbeyi Ahmed Pasa (Hain Ahmed Pasa)'yi acele
yanina çagirtarak vasiyetini yapar. Daha sonra da Pirî
Pasa ile yalniz görüsür. Son demlerini yasadigini
anladigindan acele edip yetismesi için Manisa Valisi
olan oglu Sehzade Süleyman'a haber gönderdi. Oglu
gelmeden 2l Eylül l520 (8 Sevval 926) Cuma günü aksami
5l yasinda iken Çorlu karargahinin bulundugu Sirt
köyünde vefat etti. Vefatindan önce yaninda bulunan
müsahibi Hasan Can'a, yatakta bulunusunu kast ederek
"Hasan Can ne haldür?" demis, o da "Sultanum! Cenâb -i
Hakk'a tevecüh edüp Allah'la olacak zamandur" deyince
Yavuz: "Ya bizi bunca zamandan berü kimün ile bilürdün?
Cenâb-i Hakk'a teveccühümüzde kusur mu fehm ettün?"
cevabini vermisti. Bunun üzerine Hasan Can: "Hâsâ ki,
bir zaman zikr-i Rahman'dan gufûl müsahede etmis olam.
Lâkin bu, gayr-i ezmâna benzemedügü cihetten ihtiyaten
cesâret eyledüm" demisti. Bunun üzerine Sultan: " Sûre-i
Yâsin tilâvet eyle" diyerek kendisi de Hasan Can'la
birlikte okumus. Ayni sûreyi Ikinci defa okuyup "Selâmun
kavlen..." diye devam eden 58. âyeti okuyunca teslim-i
ruh eyler. Böylece, Islâm tarihinin en büyük
hükümdarlarindan birinin, göz kamastirici hayati sona
ermis oluyordu. Onun ölümü için tarihler düsürülüp
mersiyeler yazildi. Sekiz buçuk sene gibi çok kisa bir
saltanat dönemine basarili bir sekilde sigdirilan
fevkalade büyük ve önemli islerden dolayi, Seyhülislâm
Kemal Pasazâde onun hakkinda:
"Az
müddetde çok is etmis idi.
Sâyesi
olmustu âlemgîr,
Sems-i asr
idi asirda semsin,
Zilli
memdûd olur, zamani kasîr.
Girse
meydan-i rezme siri delir,
Çiksa
eyvan-i bezme mihr-i münir
Hayf,
Sultan Selim'e hayf ve dirig,
Hem kalem
aglasin âna hem tig."
demek
suretiyle onun sekiz buçuk senelik saltanat dönemine
sigdirdigi islerinin, çok büyük ve önemli olduguna
isaret etmekteydi. Bilindigi gibi ikindi günesinin ömrü
kisadir. Fakat bu zamandaki gölge ise çok uzundur. Ayni
zamanda büyük bir sair ve edip olan Kemal Pasazâde, bu
beyitleri ile Yavuz'un çok kisa bir zamanda büyük isler
basardigini söylemek istemistir.
Bir celâdet atespâresi olan Yavuz, bu özelligiyle savas
meydanlarini ates tufanlarina bogmus, düsmanlarinin
kalbine korku ve dehset salmisti. Ne çare ki, bütün
dünyayi dizginine alacak kadar zaman bulamadan sir
pençe-i ecel, onun vücudunu, âlemden almis idi.
Sultan selim'in vefati, tek oglu olan Manisa valisi
Sehzâde Süleyman gelinceye kadar gizli tutuldu. Ancak
yeni hükümdarin, Sevval'in onbirinci günü Istanbul
tarafina gelip kadirga ile saraya indigi haber
alindiktan sonra, Selim'in vefati ve yeni Pâdisah'in
Istanbul'a geldigi ilan olundu.
Devlet erkâni, derhal Istanbul'a gelip yeni Pâdisah'i
tebrik ettikten sonra Selim'in naasi, bütün ilgililer
tarafindan Edirnekapi haricinde, baglar ucunda
karsilanip, hazirlanmis bulunan tabuta konur. Fâtih
Sultan Mehmed Câmii'nde cenaze namazi kilindiktan sonra,
o tarihlerde, Mirza Sarayi denilen günümüzdeki Sultan
Selim Câmii yanindaki mahalle defnolundu. Sultan Selim,
vefatindan evvel ara sira gezintilerde bulunarak geldigi
ve çok sevdigi bu mevkie câmi temellerini attirip ise
baslattiysa da ömrü vefa etmediginden câmi ve türbesi,
oglu Sultan Süleyman tarafindan tamamlattirildi.
Selim, Osmanli Devleti'nin hududlarini genisletmis, o
zamana kadar sadece iki kit'a üzerinde bulunan devleti,
Misir'in ilhakiyla üçüncü bir kit'aya da geçirmisti.
Böylece o, üç kit'aya hâkim muazzam bir devlet kurmus
oluyordu. Dogu Akdeniz, boydan boya Osmanli sahili
hâline gelmisti. Dünyanin yol güzergâhlari, deniz ve
kara ticaret yollari, Osmanli topraklarindan geçer hâle
gelmisti. Bu durum, devletin ekonomik, sosyal ve askerî
gücünün artmasina sebep olmus; tebea, bu büyük devletin
nimetlerinden huzurlu bir sekilde faydalanir olmustu.
Yavuz'un, bütün çaba ve gayretlerini sadece fütûhât
askiyla izah etmeye kalkismak, pek dogru olmasa gerekir.
Zira bu seferlerin, dinî, ictimaî, iktisadî, askerî ve
jeopolitik noktadan bir zaruretin neticesi oldugu gâyet
açiktir. Bu seferlerle ipek yolu, kalay yolu, baharat
yolu, samur yolu ve kiymetli madenler yolu Osmanli
ülkesinden geçmeye baslamis, devletin Avrupa
seferlerinden dolayi gerekli gördügü vâridati bu sâyede
epey artmisti. O, Süveys tersanesini kurdurmak suretiyle
Kizildeniz donanmasini da artirmis, böylece Hindistan
ticaret yolu üzerinde, Portekiz'le mücâdele baslamisti.
Bu mücâdele sadece ticarî sahada degil, ayni zamanda
siyasî ve askerî sahayi da kapsiyordu. Bütün bunlar,
Yavuz'un ne kadar ileri görüslü ve her seyi planlayan
biri oldugunu göstermektedir.
Sekiz buçuk sene gibi devlet hayatinda çok kisa sayilan
bir sürede, ülkesinin hududlarini iki buçuk misline
çikarmis olan Yavuz Sultan Selim'in, Hindistan, Orta
Asya ve Türkistan'a yönelmeyi arzuladigi, Iran niyetiyle
çikmak istedigi sefer hedefinin buralar oldugu rivâyet
edilmektedir. Onun hilâfeti aldiktan sonra, bütün bir
Islâm dünyasini birlestirip tek güç haline getirmek
istedigi de söylenmektedir. Bu sâyede, Hiristiyan
dünyasinin tehlikesini de bertaraf edebilecegi gibi
Din-i Muhammedî'nin sesini her tarafa ulastirabilecekti.
Yahya Kemal'in deyimi ile:
"Sultan
Selim-i Evvel'i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi cihani, sân-i Muhammedî."
Kisa zamanda dünya haritasini degistiren, bu büyük
Sultan'in vefati, oglu Süleyman'in gelmesinden sonra
Ordu-yi Hümâyûna bildirildi. Arkasinda zaferden zafere,
dünyanin bir ucundan öbür ucuna gitmis olan asker, eski
bir Türk an'anesine uyarak, üsküflerini (külahlarini)
atip, çadirlarini yikarak aglamaya baslarlar. Harp
meydanlarinin en tehlikeli anlarinda sarsilmayan bu gazi
ve mücahidler ordusu, kendilerine istedikleri ve
tahayyül edebildikleri sekilde sultanlik ve komutanlik
yapan bu adamin göçüp gitmesiyle (ufûlüyle) sarsilmis
bulunuyorlardi. Gerçekte bu sarsilma, sadece askerde
degil, bütün bir tebeada da görülmüstü.
YAVUZ SULTAN SELIM'IN HIZMETI
Yavuz Sultan Selim, dedesi Fâtih zamanindaki Akkoyunlu
tehlikesi gibi olmayan ve sadece Osmanli Devleti'ni
degil, bütün bir Sünnî Islâm âlemini kökünden
sarsabilecek olan ve Siî'lik üzerine kurulmus bulunan
Sah Ismail tehlikesini zamaninda fark etmisti. Bu kadar
büyük bir tehlikeyi ortadan kaldirmak için içeriden ve
disaridan vurdugu kuvvetli darbe ile bu nazik ve nazik
oldugu kadar da tehlikeli olan durumu bertaraf etmisti.
Bu hareketiyle o, bir zamanlar Siî Fâtimî Devleti'ini
ortadan kaldirip Islâm dünyasindaki ikilige son vermeyi
düsünen Selçuklu Sultani Alparslan'a benzemektedir.
Gerçekten o dönemde de Sünnî Abbasî Hilâfeti'ni ortadan
kaldirmayi düsünen ve bu sebeple oralara çesitli
isimlerle daî (propagandaci) gönderen Fâtimî Devleti'ne
karsi, Sultan Alparslan harekete geçmis, bunun için,
Haleb'e kadar gelmis ve fakat basgösteren Romen Diojen
tehlikesi yüzünden buradan geri dönüp Malazgirt
Savasi'na katilmak zorunda kalmisti.
Dogu Anadolu'yu idaresi altina alan Yavuz Sultan Selim,
bu taraflarda emniyeti temin etmisti. Onun asil hedefi
Siî akide üzerine kurulmus bulunan Safevî Devleti'ni
ortadan kaldirmak ve Orta Asya'ya kadar gidip oralardaki
Sünnîleri nüfuzu altina almakti. Böyle bir düsünceye
sahip oldugu için, Sah Ismail'in, baris için gönderdigi
elçilerle hiç bir sekilde anlasmayip isi askida
birakiyordu. Fakat bu arzusunun gerçeklesmesine ömrü
vefa etmemisti.
Dogu Anadolu'dan baska, Güney Anadolu'da da devletine
ilhak ettigi yerler ve Ramazanogullarina ait Adana,
Tarsus ve havalisi , Memlûk Devleti'nden aldigi
el-Cezire, Suriye, Filistin , Misir ve Hicaz ile Osmanli
ülkesine bir misli daha ilavelerde bulunmustur. Bundan
baska, o asirlara göre en büyük Islâm Devleti olmasi
hasebiyle halifeligi de almis olmasi, gerek kendisinin,
gerekse kendisinden sonra gelecek olan bütün Osmanli
hükümdarlarinin mevki ve nüfuzlarini yükseltmisti. Bu
arada, Islâm'in zuhûr ettigi Hicaz Bölgesi'nin Osmanli
idaresine girmesi ve Yavuz'un, bu bölgeye olan saygisini
göstermesi bakimindan, mütevazi bir tabir olarak
kullandigi "Hâdimu'l-Haremeyn es-Serifeyn" ünvani, bütün
bir Islâm dünyasinda bu devlete karsi bir saygi ve
itibarin dogmasina sebep olmustu.
Yavuz Sultan Selim, Avrupa'daki durumu oldugu gibi
muhafaza ederek asil tehlikenin Asya'dan gelecegini
görmüstü. Bu sebeple, saltanati müddetince, bütün gayret
ve enerjisini bu tehlikeyi ortadan kaldirmaya hasr
etmisti. Böylece, kendisinden sonra gelecek olan oglunun,
Avrupa ve Akdeniz'de daha emniyetli bir sekilde
faaliyette bulunmasini saglamisti.
Yavuz Sultan Selim, bir bakima vatan ve iman borcu
bildigi prensiplerinin tehlikeye düsmesine riza
göstermezdi. Bunun için, bu prensipleri tehlikeye sokan
kimselerin canlarina kiymayi veya onlari aninda
cezalandirmaktan çekinmezdi. Hükümdar olarak verdigi
ölüm kararlari için, insan olarak da gözyasi döküp
kahirlanmaktan geri kalmamistir. Gerçekten o, devlet ve
milletin menfaatlerini tehlikeye sokmayan konularda çok
daha rahat ve insanî kararlar veren bir hükümdardir.
Nitekim Misir'in zaptindan sonra, muazzam bir servet
terk ederek ölen bir tâcirin metrûkâtindan bir kismina
el konulmasi, defterdarlikça uygun görülmüstü. Pâdisah'a
gönderilen takrire Yavuz, kendi kalemiyle sunlari
yazmisti: " Müteveffaya rahmet, malina bereket, evlâdina
afiyet, gammaza lanet." Defterdarlik teklifinin, bu
sekilde sert bir cevapla redd edilmis olmasi, onun
muhtesem adaletini anlamayan, anlamadigi için de gerek
prensipte, gerek tatbikatta sürçüp onun hakkinda su veya
bu sekilde konusanlara çok siddetli bir ihtar idi.
Ayverdi, onun verdigi kararlara güzel bir yorum
getirerek söyle der:
"Dikkat edecek olursak, vazife ve mes'uliyet sinirlarini
tayin etmis olmasina ragmen, verdigi idam kararlari onda
bir ölüm soku yaratarak bâzan hüzün, bâzan gözyasi,
bâzan siir ve çok defa da derin bir izdirap olarak ömrü
boyunca arkasini kovalamistir. Fakat kütle selâmeti için
kabullenilmis bu sahsî elemleri de yine ayni toplum
adina metânetle sineye çekmesini bilmistir."
YAVUZ SULTAN SELIM VE OSMANLILARDA HILÂFET
Islâm dünyasinda, Hz. Peygamberin vefatindan hemen sonra
ortaya çikan halifelik, asirlarca Islâm cemaatinin dinî,
fikrî, idarî, sosyal ve siyasî gelismesinde rol oynayan
önemli bir müessese olmustur. Islâm tarihinde, siyasî
bazi mezheblerin dogmasina sebep olan bu müessese, ayni
zamanda Müslümanlarin bir bayrak altinda toplanmalarina
ve daha isin basinda siyasî bir birlik kurmalarina da
sebep olmustu. Bu bakimdan hilâfet, 3 Mart l924
tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafindan
ilga edilinceye kadar devamli olarak bütün bir Islâm
toplumunun gündeminde kalmaya devam etmistir.
Anlasildigi kadari ile hilâfet, Islâmiyete has bir
idare seklidir. Bu, hem dünya, hem de ahiret (din)
islerinin halk tarafindan uygulanip bir düzene
sokulmasini saglayan bir idaredir. Halife ise bu
idarenin basinda bulunan kimsedir. O, Hiristiyan
dünyasinda oldugu gibi dinî bir reis olmamakla birlikte
her türlü hareket ve davranisinin kaynagini dinden alir.
Binaenaleyh onun idaresi, dinî emir ve yasaklarla
sinirlandirilmistir. Bu bakimdan o, dünyanin diger
hükümdar, sultan, sah, padisah, kral ve imparatorlarina
benzemez. O, bütün bunlardan daha farkli bir özellik
tasir. Bunun için, hilâfetle diger hükümdarliklar
arasinda büyük bir fark vardir. Gerçekten hilâfet, ne
kralliklara, ne sultanliklara, ne imparatorluklara, ne
de tam anlamiyle cumhuriyetlere benzer. O, nev'-i
sahsina münhasir bir özellige sahiptir. Bu bakimdan
halifeleri de yukarida belirtilen müesseselerin basinda
bulunan birer idareci olarak kabul etmek mümkün degildir.
Uzun tarihî geçmisi içinde, degisik merhaleler geçiren
hilâfetin bütün bu merhalelerinden bahs etmek mümkün
degildir. Bunun için biz, müessesenin Osmanlilara geçisi
ve Osmanlilarin bu müesseseyi nasil kullandiklarina
kisaca temas etmek istiyoruz.
Daha önce temas edildigi gibi degisik siyasî sebepler
yüzünden, zaman zaman pek dostça olmayan iliskileri de
bulunan Osmanlilar ile Memlûk-lerin bu münasebetleri,
Osmanli Pâdisahi Yavuz Sultan Selim ile Memlûk Sultani
Kansu Gavri dönemlerinde büyük bir muharebe ile
sonuçlanir. 25 Receb 922 (24 Agustos l5l6) günü
Mercidabik denen yerde baslayan Meydan Muharebesi,
Osmanlilarin kesin zaferi ile sonuslanmisti. Ölü olarak
muharebe meydaninda bulunan Kansu Gavri'nin ordusu
perisan olmustu.
Kansu Gavri'nin ölümünden sonra Kahire'de Memlûk
Devleti'nin basina, Sultan Tomanbay getirilmisti. Memlûk
idarecileri, Mercidabik Muharebesi'nden sonra Osmanli
Pâdisahi Yavuz Sultan Selim'in yaninda bulunan Abbasî
Halifesi el-Mütevekkil yerine de el-Müstemsik'i halife
olarak tayin ederler. Bu durumdan haberdar olan Osmanli
hükümdari, Tomanbay'a iki elçi gönderir. Bunlar,
Tomanbay'in, Sultan Selim'in hâkimiyetini tanimak
sartiyle baris teklifinde bulunacaklardi. Fakat her iki
elçi de Tomanbay'in arzusu hilâfina diger yöneticilerin
baskisi ile öldürülür. Elçilerin öldürülmesi, harbi
kaçinilmaz bir hâle getirmisti. Böylece, Osmanlilarin
zaferi ile sonuçlanacak olan Ridâniye Savasi olmustu. Bu
savastan sonra Misir da Suriye gibi bir Osmanli eyâleti
haline getirildi. Yavuz Sultan Selim, burada kaldigi
müddet içinde Islâm dünyasindan pek çok hükümdar ve
idareci, hey'etler göndermek suretiyle bagliligini
arzeder. Bunlar içinde en önemli olani Haremeyn Serifi
Ebu'l-Berekât b. Muhammed'in, Sultan Selim'i tebrik için
oglu Ebû Nümey'i göndermesidir.O, oglu vâsitasiyle
Ka'be'nin anahtarlari ile mukaddes emânetlerden bazisini
göndermisti. Böylece, Osmanli Memlûk savaslari
neticesinde Arabistan, Haremeyn-i Serifeyn, Zebid, Aden,
Yemen, Habesistan, Said, Nübye'den Magrib'e kadar, Umman
Sahili'nden Firat ve Bagdad'a kadar olan memleketlerin
emir ve sultanlari Sultan Selim'in emrine girmis
oluyorlardi.
Hilâfetin, Misir'daki son durumu karisik bir hal almisti.
Abbasî Halifesi el-Müstemsik billah 905 (l509) da bu
makamdan çekilerek yerine oglu el - Mütevekkil
getirilmisti. Kansu Gavri ile Mercidabik Savasi'na
katilan halife, Sultan Selim'e teslim olmustu. Yavuz'la
birlikte Kahire'ye gelen el-Mütevekkil, tekrar makamina
getirildi. Daha sonra Sultan Selim ile birlikte
Istanbul'a gelen el-Mütevekkil, Yavuz'un ölümünden sonra
927 (l52l)'de tekrar Kahire'ye dönecek ve orada vefat
edecektir.
Osmanli sultanlarina hangi tarihte ve ne suretle halife
denildigi kesin olarak bilinememektedir. Bununla
beraber, "muhakkak olan bir nokta var ki o da Yavuz'un
Misir fethi üzerine hilâfet makamini deruhte etmis
olmasidir" Islâm dünyasi, Yavuz Sultan Selim'in, Siî
Iran'i dize getirmesi, Memlûk Devleti'ni ortadan
kaldirmasi, Hiristian Avrupa'ya karsi basari kazanmasi
ve o dönemlerde Memlûk idaresinde olmakla birlikte Kizil
Deniz'deki Portekiz donanmasinin tehdidi altinda bulunan
Haremeyn'i bu tehlikeden kurtarmasi sebebiyle
Osmanlilarin gücünün farkina varmisti. Burada suna da
isaret etmek gerekir ki, Islâm dünyasi, Haremeyn ile
hilâfet arasinda büyük bir bagin bulundugunu kabul
ediyordu. Binaenaleyh, gerçek mânada halife olabilmek
için, Haremeyn bölgesine hakim olmak gerekiyordu. Bu
bölgeye hakim olamayana halife denilemezdi. Bu
sebepledir ki, Yezid b. Muaviye ile Abdülmelik b. Mervan
zamanlarinda Abdullah b. Zübeyr'in Mekke'de hilâfetini
ilan etmesi, Abbasîler zamaninda da 3l8, 338 (m. 930,
950) yillarinda Haremeyn'in Karamita'nin eline düsmesi
esnasinda meydana gelen olaylar, bu anlayisin o dönem
müslümanlarinca da kabul edildigini göstermektedir.
Osmanlilarin, "halife" sifati üzerinde pek fazla
durmadiklari anlasilmaktadir. Zira tarihî kayitlar, hem
Misir'in ilhakindan önce, hem de sonra zaman zaman
Osmanli hükümdarlarina halife ünvani ile hitab
edildigini göstermektedirler. Bununla beraber, Misir'in
ilhakindan sonra dahi Yavuz Sultan Selim için "Hadimu'l-Haremeyn",
"Sultan" ve "Hakan" gibi ünvanlar kullanildigi halde
"Halife" tabiri pek kullanilmamistir. Öyle anlasiliyor
ki, buna pek fazla gerek te bulunmuyordu. Zira Osmanli
Padisahi, artik tek basina Islâm âleminin en güçlü
hükümdari olarak idareyi eline almisti. Çagdas bir
arastirici da hilâfetin Osmanlilara geçisi ile ilgili
bilgileri verdikten sonra söyle der: " Yavuz Sultan
Selim'in, Misir'a yaptigi seferi sirasinda dinî ve
siyasî ehemmiyeti haiz büyük bir hadise, Hilâfetin
Osmanli hânedanina intikali cereyan etti. Yavuz Sultan
Selim zamaninda Imparatorlugun kazandigi büyük söhret ve
seref itibariyle, Osmanlilar hilâfetin asil ve hakli
iddiacilari oldugunu isbat etmislerdi. Ayrica
el-Mütevekkil'in vefatindan sonra halefleri halifelikten
feragat ettiler. Böylece, bu boslugu doldurmak
Osmanlilara düsmüstü. Fakat ne var ki, hilâfet ünvani o
zamana kadar bütün özelliklerini kaybetmis ve sadece
sözde kalmis bir ünvandan ibaretti. Osmanlilarin
kudreti, böyle bos bir ünvana muhtac degildi. Bu
sebepten onlarin, o zamanda bu mesele ile pek
ugrasmadigi anlasiliyor. Fakat her seye ragmen hilâfet
Islâm âleminde yine saygi ve hürmete deger bir mevkii
idi. Osmanli Pâdisahlari da arada sirada bu durumdan
istifade etmeye çalismislardir." Gerçekten, Hiristiyan
Dünyaya karsi tek basina koyabilen, Islâm âlemini
düsmanlarindan koruyup ona karsi bir kalkan vazifesi
gören bu devletin, böyle bir sifat ve ünvani kullanmaya
ihtiyaci yoktu. Zira o, zaten fiilen bu ünvana hak
kazanmisti. Binaenaleyh, Osmanlilardan baska bu sifatla
Islâm dünyasinin bayraktarligini yapabilecek güçte kimse
mevcud degildi. Bu sebepledir ki Yavuz'a halife diyenler
sadece Osmanlilar degildi. Çünkü Ehl-i Sünnet akidesine
bagli Sünnî Müslümanlar ve özellikle Iran ile Orta
Asya'dakiler, Selim'in sahsinda Iran'da gerçek
Müslümanligi ihya etmekle mükellef bir Islâm Halifeligi
görüyorlardi. Bundan dolayidir ki, Çaldiran zaferinden
sonra Tebriz'e girmis olan Yavuz Sultan Selim'e,
Mâveraünnehr ulemasinin ayni fikirleri tasidigi haberi
gelir. l5l6'da Muhammed Isfahanî ona "Hilâfet tahtnin
Sultani" demekle de yetinmiyor ve "simdiki halde sen
kendine has asil vasiflarla Allah'in ve Muhammed
(s.a.v.)'in halifesisin" diyordu. Arablar ise, Halife
Mütevekkil'in, kendi yetkilerini ve bu yetkilerden dogan
hukukunu Yavuz'a terk edip etmedigini arastirmak
lüzûmunu bile duymadan Yavuz'a "Halife" demeye
basladilar. Gerçekten, Ibn Sünbül, Yavuz Sultan Selim
için, dünyada Allah'in Halifesi, Mekke'li Kutbeddin ise
"Halifeturrahmanlarin en iyi Halifesi" diyordu. Bütün
bunlar, Yavuz'un, Misir'i almasiyle hilâfetin
Osmanlilara geçtigini göstermektedirler. Osmanli
hükümdarlarinin, halife ünvanini resmî bir kayit olarak
ilk defa Silistre'nin güneyinde bulunan Küçük
Kaynarca'da 8 Cemaziyelevvel ll88 (l7 Temmuz l774)
tarihinde Ruslarla yapilan antlasmada kullandiklari
görülmektedir. II. Katerina, Osmanli ülkesindeki
Ortodoks Hiristiyanlarin himâye hakkini istedigi zaman,
Osmanli murahhasi da muahedeye (antlasmaya) Halife
ünvanina istinaden Sultanin tabiiyetinden çikan Türk ve
Müslümanlar üzerinde, dinî hüküm ve nüfuzuna dair bir
bend koydurdu. Antlasmanin, üçüncü maddesindeki fikra
söyledir:
"Ve Cenâb-i Bârîden gayri kimesneye tabi olmamak üzere
tâife-i merkume itiraf ve kabul velakin mezhebleri ehl-i
Islâm'dan olup zât-i ma'delet simât-i sehriyaranem
imâmu'l-mü'minîn ve halifetu'l-muvahhidîn olduguna
binaen..."
Sultan II. Abdülhamid ( 1876 -1909 ), 31 Agustos
1876'da, V. Murad'in yerine Osmanli tahtina geçtigi
zaman, Osmanli Devleti, Kuzey komsusu Rusya, Balkan
ülkeleri ve diger Hiristiyan devletlerle iç açici bir
münasebette degildi. Zira tahta geçisten bir sene sonra
Rusya savas açmis, Sirbistan ve Karabag
bagimsizliklarini kazanmis, Bulgaristan, Osmanlilara
bagli görünmekle birlikte bagimsiz bir devlet durumuna
gelmisti. Balkanlarda birkaç eyâlet, kan, ates, isyan ve
huzursuzluk içindeydi. Tabir caizse bu dönem,
azginlasmis Avrupa emperyalizminin Osmanli Devleti için
kötü ve büyük emellerinin bulundugu bir dönemdir. Iste
bu sebepledir ki Sultan II. Abdülhamid, Halife sifati
ile haiz bulundugu mevkie ehemmiyet vermis ve
saltanatinin baslangicinda ilan edilen "Kanun-i Esasî"de
bu cihet açikça ortaya konularak: "Zât-i Hazret-i
Padisahî hasbe'l-hilâfe din-i Islâm'in hâmisi" kaydi
konulmustur. Sultan Abdülhamid, halife sifati ile Islâm
birligini saglamak için Islâm dünyasinin muhtelif
bölgelerine adamlar göndermisti. Avrupa devletlerinin,
Islâm âlemine olan hücumlari, oralarda bulunan
Müslümanlarin durumlari ve yegane müstakil Islâm
devletinin Osmanli Devleti olmasi gibi sebeplerden
Sultan Abdülhamid'in bu siyaseti, basarili olmus
görünmektedir. Çünkü akli basinda olan bütün
Müslümanlar, Avrupa emperyalizminin eline geçirdigi
bölgelerde, yerli halka nasil muamele ettiklerini
görüyorlardi. Bu da, onlarin, Islâm halifesi etrafinda
toplanip kenetlenmelerine sebep oluyordu.
Sultan II. Abdülhamid'den sonra Osmanli Devleti'ndeki
siyasî kriz, bunun arkasindan gelen Birinci Dünya Harbi
ve nihayet Istiklâl Savasi'ndan sonraki olaylar, son
Osmanli Sultani Vahdeddin (VI. Mehemd )'in vazifeden
alinmasina ve saltanata son verilmesine sebep olmustu.
Osmanli saltanatinin 1922 yilindaki ilgasindan sonra,
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Sultan Abdülaziz'in
ogullarindan Veliahd Abdülmecid Efendi'yi halife ilan
eder. Fakat bir müddet sonra, Meclis'teki bazi
münakasalar (bk. Türkiye Büyük Millet Meclisi Zabit
Ceridesi, VII, 44 - 70.) ve özellikle Ismet Pasa (Inönü)'nin,
hilâfetin kaldirilmasi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin
dahilî ve haricî siyaseti üzerine fena hiç bir tesiri
görülmez demesi ve bu konuda çektigi nutuktan sonra
kabul edilen kanun geregi, 3 Mart 1924 tarihinden
itibaren hilâfet, tarihe mal olan bir müessese haline
geldi. Konu ile ilgili kanun maddesi: "Halife hal'
edilmistir. Hilâfet, hükümet ve cumuriyet mâna ve
mefhumunda esasen mündemic oldugundan makam-i hilâfet
mülgadir" demektedir. Böylece, Islâm dünyasinin l0l.,
Osmanlilarin 29. halifesi olan Abdülmecid Efendi'nin
hilâfeti, 1 yil, 3 ay 14 gün sürdükten sonra nihayete
erdi.
3
Mart l924 tarihinde hilâfetin ortadan kaldirilmasindan
sonra, Islâm dünyasinda bir bosluk dogmustu. Bu boslugun
doldurulmasi ve imkân dahilinde ise yeni bir halifenin
seçilme çalismalari yapilmisti. Bu sebeple kongreler
tertiplenmisti. Fakat bütün bunlar, bir sonuca
ulasamamisti. Zira kongrelerde ileri sürülen görüsler,
herkes tarafindan ittifakla kabul edilemiyordu.
|