|
KANUNİ SULTAN
SÜLEYMAN (1520-1566)

Osmanli Devleti'nin onuncu
pâdisahi olup, Yavuz Sultan Selim'in ogludur. Osmanli
hânedanindaki resmî ve mesrû silsileye göre onuncu hükümdar
ve bu isimdeki pâdisahlarin ilki sayilmaktadir. Osmanli
kaynaklari ve umumî efkâri onu, kanun koyucu (vâzii)
vasfidan dolayi genellikle "Kanunî Sultan Süleyman" diye
isimlendirirken, bati kaynaklari ile batililar, büyük ve
kudretli vasfindan dolayi kendisini "Muhtesem ve Büyük" (Magnificent,
Magnifique, Der Practige, çogu zaman da sadece Grand Turc)
gibi isimlerle anmislardir.
Batili bir tarihçi,
onun dönemi ve sahsiyetinin büyüklügü hakkinda bilgi
verirken su ifadeleri kullanir: "Kanunî, "Muhtesem" ve
"Büyük" gibi ünvanlarla anilan Süleyman'in sultanlik çagi,
Osmanli tarihinin en önemli devresidir. Devlet, kudret, yeni
fetihler, medeniyetinin, kanun ve mimarlik anitlarinin en
güzel varligini bu pâdisaha borçludur. Osmanlilarin sadece
"Kanunî" ünvanini verdikleri, fakat Avrupa tarihçilerinin
"Büyük" sifati ile adlandirdiklari Osmanli Pâdisahi sadece
Sultan Süleyman'dir. Sultan Süleyman devri, bütün dünyada
gelisen büyük olaylar dolayisiyle Yeni Çag tarihinin en
dikkate deger safhalarindan birini teskil eder. XVI.
yüzyilin baslarinda, Amerika'nin kesfinden sonra, Avrupa
politikasinin denge sistemi kurulmus ve kuvvetlenmis;
Hiristiyanlikta ortaya çikan Reform, insan esprisine bir
yeni yol açmistir. Bundan daha hasmetli çalisma ve büyük
sonuçlu zaman, insan tarihinde güç bulunur. Fransa'da I.
François ve Ingiltere'de VIII. Henri'nin kurduklari
hükümetler; Papa X. Leo'nun kültür, bilim ve sanayinin
gelismesine ön ayak olmasi, Sarlken'nin yeni mezhebe karsi
bas kaldirisi, Andreas Gritti'nin Venedik Doçu makamini
isgal etmesi gibi tarihin önemli olaylarini bünyesinde
toplayan bir asra az rastlanir. Iste Kanunî, söhret sahibi
bütün bu hükümdarlarla hakkiyle rekabet edebilecek bir
hükümdardir. Kanunî, Osmanli Pâdisahlari'nin onuncusudur. Bu
rakam, ugurlu telakki edilmistir. Ayrica, Padisahin onuncu
hicret asrinin basinda (H. 900 / M.l495 ) dogmus olmasi da
mânali sayilmistir."
Muazzam ve âdil bir
devletin vatandasi olmakla övünen büyük bir halk kitlesi,
tebeasi olmak ve devrinde yasamakla iftihar ettigi Sultan
Selim'in vefatina ne kadar müteessir olduysa, meziyetlerini
yakindan bildigi Sultan Süleyman'in cülûsuna da o derecede
sevindi. Bu cülûs, Kur'an-i Kerim'in en-Neml Sûresi'nde Hz.
Süleyman'in Belkis'a gönderdigi mektuptan bahs edilirken
temas edilen: " O, Süleyman'dandir. Rahman ve Rahim olan
Allah'in adiyla (baslamakta) dir. "Bana bas kaldirmayin,
teslimiyet gösterip bana gelin, diye (yazmaktadir)" âyetleri
bir fal-i hayr olarak kabul edildi. Gerçekten de Kanunî
Sultan Süleyman, saltanati boyunca bu âyetlerin sirrina
mazhar oldugundan onun döneminde Müslüman Türkler ile
birlikte bütün bir Islâm dünyasi en bahtiyar yillarini
yasadi.
Fiilen l3 sefer harbe
katilan ve döneminde 300'den ziyade kalenin fethedildigi
Kanunî ile birlikte dünyaya parmak isirtan Osmanli Devleti,
fütûhatta olsun, idare, siyaset ve medeniyette olsun,
yeryüzünün daha önce benzerini tanimadigi, belki bir daha da
taniyip bilemeyecegi bir kemâli zirvelestirmis bulunuyordu.
Asya'da Kafkas daglarindan, Acemistan içlerine, Yemen'e,
Aden'e, uçsuz bucaksiz Arabistan çöllerine uzarken,
Afrika'da Habes, Misir, Tunus, Fas ve Cezayir'i almis, Hind
denizlerinde görünmüs, Akdenizde ise kasirga gibi eserek
Venedik ve Ceneviz denizciliginin itibariyle beraber, büyük
küçük bütün adalari çiçek devsirircesine koparip derleyerek
vatanina ilhak etmisti.
Avrupa'da ise Egri ve
Estergon kalelerine kadar Macaristan'i itaati altina almis,
Erdel Kralligi, Eflâk, Bogdan Beylikleri, Kirim Hanligi ile
Lehistan arasindaki genis stepleri ele geçirmis, Avusturya
Devleti ve Venedik Cumhuriyeti muayyen vergiler ve peskesler
ödemeye mecbur edilmis, Fransa, Italya, Lehistan dize gelmis,
Ispanya yedigi bir kaç kuvvetli sille ile hizaya
getirilmisti.
Kanunî Sultan
Süleyman'in, l520'deki cülûsu esnasinda Osmanli Devleti,
Türk tarihinde esine kolay kolay rastlanmayan bir kuvvet ve
kudrete sahip bulunuyordu. Babasi Yavuz Sultan Selim'in,
dogu ve güneye dogru iki büyük hamlesi, Osmanli Devleti'nin
seklini temelden degistirip hakimiyetindeki topraklarini
neredeyse iki misline çikarmisti. Bu arada Siîlik, adeta
Anadolu'dan atilmis, Iran Safevî Devleti, öyle agir bir
darbe yemisti ki, hâla ondan kurtulma çabasi içindeydi. Buna
karsilik heybetli Memlûk Devleti artik yeryüzünde mevcud
degildi. Bu devletin bütün topraklari ile birlikte Kudüs,
Haremeyn, Sam ve Kahire gibi önemli merkezleri Osmanli
hâkimiyetine girmisti. Müslüman Türkler, Afrika'nin büyük
bir kismina el uzatmislardi. Bu gidisle de pek yakinda
neredeyse bütün medenî Afrika'yi ele geçireceklerdi.
Cezayir'in, Osmanlilara itaat etmesi ve Barbaros kardeslerin
mücadeleleri, Osmanlilari, Bati Akdeniz'in en güçlü kuvveti
haline getirmisti. Müslüman Türk nüfuzu, güneyde Mozambik'e
kadar uzaniyordu. Tunus, olgun bir meyve gibi Osmanlilarin
eline düsmeye hazirdi. Kisaca Osmanli Devleti, üç kita
üzerinde hâkimiyetini tesis etmisti. Böylece bir "Cihan
Devleti" haline gelmisti. Bu durum, siyasî, iktisadî ve
askerî bakimdan kendisini rakipsiz bir hale getirmisti.
Böylece, Dogu ve Bati'daki devletlerden hiç biri, bütün bu
sahalarda kendisi ile rekabete girisip boy ölçüsecek durumda
degildi.
Yavuz Sultan Selim'in
takib ettigi Dogu ve Güney siyaseti vasitasiyle büyük bir
gelisme ve ilerleme gösteren Osmanli Devleti, her bakimdan
rakipsiz bir duruma geldiginden son derece zengin gelir
kaynaklarina da sahip olmustu. Güçlü Osmanli deniz
armadasinin temelleri de yine bu devirde atilmisti. Bütün bu
müsait sartlar, Yavuz'un vefatindan sonra, onun yerine geçen
oglu Süleyman devrinin, son derece parlak geçecegini
müjdeler nitelikteydi. Nitekim tarihçi Âli, onu "amûd-i
neseb-i saltanat" itibariyle ve on rakaminin sayi basi
olmasindan dolayi ugurlu saydigi onuncu pâdisah olarak,
bununla beraber Emir Süleyman ile Emîr Musa'nin da "Fetret
Dönemi"nde bir müddet Osmanli tahtinda bulunmalarindan
dolayi ayni zamanda on iki remzinin hikmetlerini sahsinda
toplayan bir hükümdar telakki etmekte ve bu mes'ud
tesadüfleri, onun büyüklügüne bir isaret gibi
göstermektedir. Öyle anlasiliyor ki Âli, bu tesbitlerinde
pek de yanilmisa benzememektedir. Zira, Kanunî'nin sâhane
talihi, tahtiniYavuz gibi ender yetisen bir harp dehâsindan
ve bir islahatçidan devr almis olmasiyla baslar. Öyle ki bir
tarafta idare ve askerlik isleri, kili kirk yararcasina
inzibat altina alinmis, diger taraftan Türk - Islâm
birligine kasteden Siâ bozguna ugratilarak ülkede istikrar
saglanmis, öbür tarafta ise Iran ve Misir seferleri yüzünden
dolup tasan bir hazine sebebiyle malî ve iktisadî refah son
haddini bulmustu. Ve nihayet, bu medeniyet cihazini el ve
gönül birligi ile isleten kahraman ve celâdetli büyük
adamlar, yeni Pâdisah'in mükemmel ve mücessem talii idiler.
Nitekim, Ibrahim Pasalar, Rüstem Pasalar, Sokollular,
Iskender Çelebiler, Kara Ahmedler, Turgut Reisler, Molla
Cemâlîler, Ibn Kemaller, Ebu's-Suûd Efendiler, Celâlzâdeler,
Ramazanzâdeler, Bâkiler, Sinanlar... Bütün bu ve daha önceki
idare, siyâset, askerlik, ilim ve irfan ordusu sâyesinde
baslangiçta Edirne'de dünya tarihinin en büyük medeniyetini
mihraklandiran Osmanli mucizesi, artik bu muazzam yapicilar
kadrosunun müsterek sevki ve imani ile en sâhane ve muhtesem
çizgilerini verip, arkasindan da Istanbul medeniyetini
gerçeklestirmis bulunuyordu. Osmanlilar, Islâm'dan aldiklari
ilhamla bütün tebeasi için "saadet ve mutlulugun kapisi"
anlamina gelen Dersaadet, yani Istanbul'un temsil ettigi
medeniyetlerini öyle emsalsiz bir hâle getirmislerdi ki, bir
yazarimiz bunu asagidaki ifadelerle güzel ve o medeniyete
yakisir bir ahenkle ifade etmektedir:
Osmanlilarca sadece
"Kanunî" ünvani ile anilan Sultan Süleyman, yeni bir hukuk
devleti anlayisinin da müjdecisi oldu. Nitekim babasi Yavuz
Sultan Selim'in cihan çapindaki icraati sirasinda
gerçeklestirdigi bazi uygulamalar, onun döneminde derhal
uygulamadan kaldirildi. Kanunî Sultan Süleyman döneminde
devlet görevlilerinden her birinin yetki ve sorumluluklari
tesbit edilmisti. Bu bakimdan herkes kendi yetkisini
rahatlikla kullanabiliyordu. Baska birisinin buna müdahele
etmesi pek düsünülmezdi. Özellikle hukuk ve idare gibi halk
ile devleti yakindan ligilendiren sahalarda bunu görmek
mümkündü. Mesela sadrazamin otoritesi yüksek ve kesindi.
Makaminda kaldigi müddetçe pâdisah, sadrazaminin islerine
müdahele etmezdi. Nitekim, Kanunî'nin yetistirmesi olan
Damad Ibrahim Pasa, Alman elçisine, pâdisahin hükümet
islerine karismadigini, hatta kendisi hükümet baskani
oldugundan, reyi olmaksizin pâdisahin emirlerinin icra
edilmeyecegini açikça söylemekten çekinmemistir. Bu sözleri,
kismen Ibrahim Pasa'nin gururu ile tefsir etsek dahi, devrin
hukuk anlayisi ve devlet baskani ile hükümetin selâhiyet
ayriliklari, meydana çikmaktadir.
Avrupa, Osmanli'nin bir
hukuk devleti oldugunu biliyordu. Bunun içindir ki,
Ingiltere Krali VIII. Henry, bu siralarda Osmanli Devleti'ne
bir hey'et göndererek onlarin adlî sistemini tedkik
ettirmisti. Bu hey'etin raporu müvacehesinde Ingiltere
adliyesinde islahatlar yaptirmisti.
"Istanbul medeniyeti...
Hangi yönden, hangi ucdan, hangi kenar ve kösesinden
tutulacak olsa, sanki bir rüya gibi, bir murâkabe, bir
tilsim, bir tefekkür, bir ask, bir vecd gibi insani
kavrayan, ürperten, derinden derine hükmeden, tasarruf
eyleyen bir sihirdi. Bir macera, bir kivam, bir terkip ve
essiz bir sahlanisti.
Bu, nasil dengeli ve
islenmis bir ruhun yarattigi dünya idi ki, madde ile yek-vücud
olup ondan konusan imân, âdeta madde denen kesif varligi
billurlastirmis, elle tutulan, gözle görülen her surette
kendi söyleyici olmustu. Devletçilikte bu ruh, idârecilikte
bu ruh, barista, savasta, cemiyette, ailede, alista veriste,
hünerde ve san'atta hulasa, hayatta, ölümde seyreden,
hükmeyleyen hep bu ruh idi.
Insafla kahramanligin,
adâletle merhametin, merdlikle cengâverligin, takvâ ile
ibâdetin ölçülü bir nizâm, barisik bir kaynasma, ahenkli bir
is birligi hâlinde tozu dumana katarak zamanin ötesine
geçtigini, olmazlari oldurdugunu, târih ilk ve belki de son
defa görüyordu."
KANUNî SULTAN
SÜLEYMAN'IN CÜLUSU VE ILK ICRAATLARI
Yavuz Sultan Selim'in
vefatindan sonra akd edilen divanda, Manisa Valisi olan
Sehzâde Süleyman'a derhal haber gönderilmesine ve o
gelinceye kadar da ölüm haberinin gizli tutulmasina karar
verilmisti. Zira Yavuz Sultan Selim'in ölümünün duyulmasi
halinde meydana gelecek fitneden korkuluyordu. Bu sebeple
Sehzâde'ye yazilmis olan mektup derhal yola çikarilmis,
bundan sonra da hiç bir sey olmamis gibi günlük islerin
yürütülmesine devam edilmisti. Babasinin ölüm haberi
Sehzâdeyi oldukça sarsmisti. Bununla beraber Süleyman
"kazaya riza" göstermesini bilmis ve haberi aldiginin ertesi
günü Manisa'dan Istanbul istikametine dogru yola çikmistir.
Sultan Selim'in,
Süleyman adinda bir oglu ile alti kizi vardi. Sultan
Süleyman Istanbul'a gelerek l7 Sevval 926 (30 Eylül l520)'da
hilafet merkezinde saltanat tahtina oturup hükümdar oldugu
zaman saltanatta kendisine rakib olacak kardesleri
bulunmuyordu. Lütfi Pasa, Sehzâde Süleyman'in, Osmanli
tahtina geçisinden bahs ederken su ifadeleri kullanir: "
Süleyman, cenk ve cidal olmadan geçip tahta oturdu. Selim,
bu dünyanin zahmetini çekip dikenlerini temizleyip ortaligi
gülistanlik bir hale getirdikten sonra göçüp gitti. Süleyman
da zahmet çekmeden o bag, bostan ve gülistanin meyve ile
güllerini zahmetsiz bir sekilde devsirdi." Böylece Osmanli
Devleti'nin en muhtesem çagi baslamis oluyordu. Onun, 30
Eylül l520 tarihinde Osmanli tahtina cülûsunun duyurulmasi
için her tarafa ulaklarla hükümler gönderilmisti. Cülûsunun
ertesi günü Selim'in cenazesi de Istanbul'a gelmis
bulunuyordu. Fâtih Camii'nde cenaze namazi kilinarak Mirza
Sarayi denilen yerde defn edildi. Daha sonra Sultan
Süleyman, babasinin temellerini attirdigi ve fakat
tamamlamasina imkan bulamadigi bu yerde, onun adina bir câmi
ve imâret ile mezarin üzerine bir türbe yaptirdi.
Babasinin defin
islerini bitiren Süleyman, bundan sonra vüzera, ümera,
dergâh-i âli kullari, yeniçeriler vesair sipaha ihsanlarda
bulunmus, her birinin dirliklerini artirmistir. Bu arada
hemen her gün akd edilen divanlarla memleket islerinin
yürütülmesine çalisilmisti. Divanda alinan kararlar
mucibince liyakatli kimselerin mansiplari yükseltildigi gibi
mahlûl bulunan mansiblara da yeni tayinler yapilmistir. Öbür
taraftan, Yavuz Sultan Selim'in Iran ile olan ipek
ticaretinin men'i hakkindaki kararina aykiri hareket etmis
olan tüccarin zaptedilmis bulunan mallarinin tazmini
cihetine gidilmis ve bunun için hazineden külliyetli
miktarda mal çikarilarak herkesin hakki kendisine teslim
edilmistir. Öbür taraftan, kaynaklarimizin verdigi bilgiye
göre Yavuz Sultan Selim zamaninda, Misir'dan Istanbul'a
gönderilen 600 kadar hânenin (Kemal Pasazade'ye göre 800)
memleketlerine dönmelerine müsaade edilmistir. Böylece, daha
tahta geçer geçmez, degisen sartlara göre yeni faaliyetlerde
bulunan ve babasinin dönemine göre bazi degisiklikler yapan
hükümdar, halkina karsi adâlet ve merhametle hükm edeceginin
ip uçlarini vermis oluyordu. Nitekim bazi sayialar üzerine "Kanli"
lakabi ile meshur Gelibolu Beyi olan Kaptan Cafer Bey'i
kethüdasi vâsitasiyle teftis ettiren Kanunî, bu teftis
sonunda Cafer Bey'in gerek bazi haksizliklari, gerekse halka
karsi yapmis oldugu zalimâne muameleleri tesbit edildiginden
ilk önce, halka karsi yapmis oldugu haksizliklari kendi "rizkindan"
(malindan) ödemeye mecbur birakilmis, daha sonra da Kasim
l520 (Zilhicce 926) tarihinde hayatina son verilmistir.
Kemal Pasazâde, Kanunî'nin tebeasina karsi gösterdigi adâlet
örnegi ile Cafer Bey hakkinda su bilgileri verir:
"Mimar- rûsen -ara-yi
himmet-i âlî-sâni bin-yi sara-yi cihan ara-yi insaf u
intisafa bünyad urub icra-yi ahkâm-i vâcibu'l-ihkâm-i adl u
dâd ile kura vu bilâdi mamur (adaletle köy ve ülkeleri imar)
ve esnaf-i benî Âdem'i pür - huzur ve etraf-i âlemi âbâd
eyledi. Hima-yi himâyetinde olan vilayetlerden nur-i adl ile
deycur-i cevri dûr idüb keff-i kifayetinde olan
memleketlerden zalâm-i zulm-i eyyâmi ref' itdi."(yönetiminde
bulunan yerlerde adalet nuru ile zulüm karanligini ve
haksizligi kaldirip uzaklastirdi.
" Raiyyete ve leskere,
nükere ve beylere ayn-i adl ile yeryüzünden nazar eyleyüp
ümerayi ve fukarayi insaf u intisafda beraber gördi.
Mirliva-yi Gelibolu olan Kapudan Cafer Aga'yi ki, seffâk-i
bî - bakidi, zulm ile halkin mal ü menalin alub nâ - hak
yere kan döker kattal ü fettak idi."
Hammer de Kanunî'nin
adaleti ile ilgili bu ilk icraati hakkinda su bilgileri
vermektedir: " Zulümleri yüzünden "Kanli" lakabi almis olan
donanma kaptani Cafer Bey'in, tersane kethüdasi tarafindan
su-i istimal (görevini kötüye kullanma)'i ortaya çikarildi.
Bu haberler üzerine Pâdisah, Cafer Bey'i önce azl ettirir.
Yapilan muhakeme sonunda suçu sabit görüldügü için de
astirir. Bu sekildeki adâletli hareketleri ve yüceligi
Pâdisaha büyük bir sevgi kazandirdi. Bütün Osmanli ülkesinde
hududun son noktasina varincaya kadar Asya ve Avrupa'da
bulunan eyâlet valilerine, Misir'da Hayri Bey'e, Mekke
Serifi'ne ve Kirim Hani'na cülûstan birkaç gün sonra
gönderilen ilannâmeler kadar yeni Pâdisahin güzel
hareketleri de sür'atle her tarafa yayiliyordu."
KANUNî DÖNEMINDEKI
OLAYLAR
Osmanli Devleti'nde
Kanunî dönemi, idare, kaza, askerlik, kültür ve san'at
muhitini teskil eden, son derece degerli aktif unsurlarin is
ve el birligi yapip bir araya geldikleri bir devirdir.
Bununla beraber bu dönemin daha baslangicinda bazi
proplemler çikmis ve saltanatinin ilk yillarinda Avrupa'ya
yönelmek isteyen genç hükümdar, tahta cülûsundan hemen
sonra, doguda beliren gailelerle ugrasmak zorunda kalmasi,
Osmanli tarihi bakimindan fevkalade önemli olan bu dönemi
bir manada kronolojik siraya göre takib etmek yerinde bir
hareket olacaktir. l. Canberdi Gazalî Hadisesi :Memlûk
Sultani Melik Esref Kayitbay'in azadli kölelerinden ve
Sultan Gavri ile Sultan Tomanbay'in nüfuzlu beylerinden olan
Canberdi Gazalî, Misir'in ilhaki esnasinda Hayir Bey
vâsitasiyle af edilmis ve Yavuz Sultan Selim'in, Sam'dan
Istanbul'a hareketi esnasinda Sam Beylerbeyligine tayin
edilmisti. Yavuz'un ölümü ve yerine Süleyman'in geçmesi
üzerine Melik Esref ünvaniyle hükümdarligini ilan ederek
isyan etmis, adina hutbe okutup para bastirmisti. O,
bununula da yetinmeyerek kendisi ile birlikte hareket
etmeleri için Sah Ismail ile Misir Beylerbeyi Hayir Bey'e
elçi ve mektup göndererek onlari da yanina çekmeye
çalismisti. Zira ona göre çok uygun bir firsat dogmustu.
Osmanli tahtina geçen bu genç ve tecrübesiz hükümdarin,
kendilerine bir sey yapamayacagina inanmisti. Hatta ona göre
devir "eyyam-i fetret ve hengâm-i firsat" devri idi.
Halbuki, böyle bir
düsünceye kapilip isyan bayragini açmis olan Canberdi
Gazalî, daha önce af edilmis ve kendisine itibar
gösterilmisti. Sadece kendisinin degil, arkadaslarinin da
rahat ve huzur içinde yasamasi temin edilmisti. Öyle
anlasiliyor ki o, Selimin'in ölümünden önce dahi isyan için
uygun bir firsat kolluyordu. Zira Yavuz Sultan Selim'in
ölümünden önce o, çevreye dagilmak suretiyle hayatlarni
kurtarmis olan silah arkadaslarini etrafina toplayarak,
yönetimine verilmis bulunan Sam vilayeti dahilinde onlara
mevkiler vermisti.
Canberdi Gazalî, Suriye
ve Filistin'i ele geçirmek, sonra da Misir'i zapt edip
hilâfeti elde etmek gibi büyük emeller pesinde kosuyordu. Bu
sebeple Hayir Bey'den de istifadeyi düsünerek ona mektuplar
göndermisti. Böyle bir tekliften telasa düsen Hayir Bey, bir
taraftan onu oyalarken diger taraftan da deniz yoluyla
devleti keyfiyetten haberdar ederek, Gazalî'nin kendisine
yolladigi mektuplari Istanbul'a gönderir.
Bu arada, 20.000'e
ulasan kuvvetleriyle harekete geçip Beyrut'u zaptetmis olan
Gazalî, Cebel-i Lübnan'daki Dürzîleri de isyana tesvik
etmisti. Daha sonra Haleb'i kusatip muhasara altina alan
Canberdi Gazalî, büyük bir mukavemetle karsilasmisti. Hayir
Bey, Gazalî üzerine asker sevki hususunda Istanbul'un
fikrini sormus, merkezin verdigi çok isabetli bir cevapla
buna lüzum olmadigi ve icab eden kuvvetlerin Anadolu'dan
sevkedilecegi bildirilmisti. Nitekim üçüncü vezir Ferhad
Pasa ile Anadolu, Karaman ve Sivas eyaletlerinin timarli
sipahileriyle kapikulu efradindan dört bin yeniçeri
gönderildigi gibi Dulkadiroglu Sehsuvarzâde Ali Bey de
isyani bastirmak üzere yardima memur edilmisti. Ferhad Pasa
kuvvetleri henüz yetismeden Sehsuvaroglu Ali Bey
maiyyetindeki kuvvetlerle Haleb üzerine yürür. Ali Bey'in
gelisini haber alan Gazalî, buradaki kusatmayi kaldirarak
Sam'a çekilir. Bu arada, Ferhad Pasa'nin kuvvetleri ile
birlesen Haleb Beylerbeyi Karaca Ahmed Pasa'nin birlikleri
ile Sehsuvaroglu Ali Bey'in kuvvetleri, iki kol halinde Sam
yakinlarina gelirler. 27 Ocak l52l'de Mastaba mevkiinde vuku
bulan çarpismalar sonucunda Gazalî yenilerek yakalanir.
Devletin, gerek kendisine, gerekse arkadaslarina sagladigi
bütün imkânlari bir tarafa birakip halife olma sevdasina
düsen Canberdi Gazalî'nin bu nankörlügü, ibret-i âlem olmak
için basinin kesilip Istanbul'a gönderilmesi ile son bulur.
Canberdi Gazalî
isyaninin sür'atle bastirilmasi, bu hadiseden istifade ve
Gazalî ile birlikte hareket etmek isteyen Sah Ismail'in
isini bozmustu. Gazalî'nin maglubiyetini duyan Sah Ismail,
yaylak bahanesiyle Tebriz'den kalkarak Kazvin taraflarina
gitmisti. Elindeki kuvveterle Kayseri dolaylarinda bir
müddet Iran taraflarini tarassut eden Ferhad Pasa,
vaziyetten emin oluncaya kadar o yörelerde kalmisti. Bu
hâdiseden hemen sonra Sam Beylerbeyligi'ne Ayas Pasa, Kudüs,
Gazze ve Safed sancaklarina da birer sancakbeyi tayin
edilmisti. 2. Belgrad'in Fethi Canberdi Gazalî'nin isyani
esnasinda Macaristan'a karsi yeni bir seferin açilmasina
karar verilir. Çünkü stratejik önemi haiz olan Belgrad,
Avrupa'ya karsi girisilecek seferler için bir üs olarak
kullanilabilecek durumda idi. Nitekim, bu stratejisinden
dolayi Fâtih de daha önce, burayi almak için tesebbüslerde
bulunmustu. Ayrica askerî güçlerine güvenen Macarlar, yeni
Pâdisahi tebrik için bir heyet göndermedikleri gibi cülûsu
haber vermek, iki devlet arasindaki barisi yenilemek ve daha
önce taahhüd edilen haraci (vergi) istemek üzere
Macaristan'a gönderilen Osmanli elçisini de öldürmüslerdi.
Onlar, elçiyi öldürmekleyetinmemis olacaklar ki, onun
kulaklari ile burnunu da keserek cevap diye Süleyman'a
göndermislerdi. Böylece, insanlik tarihi için yüz karasi
olabilecek bir vahset örnegi de sergilemislerdi. Bütün bu
olumsuz gelismeler üzerine harp kaçinilmaz hale gelmisti.Downey,
böyle bir hareketin karsiliginda Kanunî'nin yaptigi
hazirliklari, bu hazirliklar esnasindaki geçit resmini ,
genç hükümdarin bunlari seyr ederken duydugu memnuniyeti ve
ordunun maneviyatinin ne kadar yüksek oldugunu canli birer
levha gibi tasvir edip gözler önüne serer. Gerçekten Kanunî,
kendisine ve devletine yapilan bu hakaretin cezasinin
verilmesi gerektigine inandigi için harp hazirliklarina
baslanilmasi için emirler göndermisti. Iran hududunun
güvenligi saglanip savas karari alindiktan sonra babasi ve
dedeleri II. Bâyezid ile II. Mehmed (Fâtih)'in türbelerini
ziyaret ettikten sonra l8 Mayis l52l'de bizzat kendisinin
basinda bulundugu Osmanli ordusu, Belgrad üzerine hareket
eder. Yol boyunca yapilan müzakerelerde Osmanli
kuvvetlerinin, Veziriazam Pîrî Mehmed Pasa'nin görüsü
dogrultusunda, dogrudan Belgrad üzerine yürümesi ve Rumeli
Beylerbeyi olan Ahmed Pasa'nin önceden hareketle Bögürdelen
(Sabacz, Czabacz) hisarini almasi kararlastirilmisti.
Sabacz'i kusatma altina
alan Ahmed Pasa, muhasarayi daraltip sikistirmakla birlikte,
kaledeki garnizon, kendisini savunuyordu. Sonunda muhafizlar
yok edildiler. Bu kusatma esnasinda Osmanlilardan da epeyce
sehid verilir. Ahmed Pasa, büyük bir mücadele sonucu (2
Saban) 7 Temmuz'da Sabacz (Bögürdelen)i zapteder. Böylece
Kanunî ilk fethini gerçeklestirmis oluyordu. Sultan
Süleyman, ertesi gün Ahmed Pasa ile sancakbeylerini huzuruna
kabul ettikten sonra kaleye gelir. Pâdisah, sehrin
istihkâmlarinin arttirilmasini emr ettikten sonra askerinin
Sirmi'ye geçmesi için Sava üzerine köprü yaptirir. Insaatin
sürdügü dokuz gün içinde Sultan Süleyman, isçilerin
gayretlerini artirmak için nehir kenarinda bir çardak
altinda kalip insaatin tamamlanmasini bekler. Böyle manevî
bir destek ve etki altinda kalan ordu ve saray agalari can
ve basla çalisarak köprü yapim isini çabucak tamamlatmak
hususunda elden geleni esirgemezler. Bu sirada daha baska
kalelerin feth edildigi haberi gelir. Insaata baslandiginin
onuncu günü köprü tamamlanmisti. Ancak nehir birden
tastigindan köprü kismen harab olmussa da kisa bir süre
içinde yeniden onarilmis ve asker buradan geçmisti.
Bu sirada Belgrad'in
kusatilmasi ile ugrasan Pîrî Pasa ise buranin karsisindaki
Zemin Kalesi (Zemun, Zemlin)'ni ele geçirmisti. Bu esnada
Pîrî Pasa'yi çekemeyen Ahmed Pasa'nin tesiriyle Belgrad
muhasarasinin kaldirilip Budin üzerine yürünmesi kararini
alan Sultan Süleyman, daha sonra bu karardan vaz geçerek l
Agustos'ta Zemin civarinda yüksek bir mevkie otag kurup,
kusatmanin bir an evvel sonuçlandirilmasi emrini verir.
Siddetle kusatilan Belgrad'in kale muhafizi dayanamayacagini
anlayinca eman dileyerek 30 Agustos'ta kaleyi teslim eder.
Kale halkindan bir kismi Macaristan'a giderken, aslen Sirpli
olan bir kismi da evlad, aile ve mallariyla Istanbul'a nakl
olunarak Yedikule civarinda iskan edilirler. Belgrad'dan
getirilenlerin yerlestirildikleri mahalleye Belgrad
Mahallesi denilmeye baslanir. Fetihten sonra 200 top ile
tahkim edilen Belgrad Kalesi, Semendire ile birlikte
muhafazasina 900 bin akça has ile Bosna Sancakbeyi Yahya
Pasa oglu Bâli Bey muhafazasina tayin edilirken Bosna da
Sultanzâde Hüsrev Bey'e verilir.
Belgrad seferi
esnasinda Osmanli ordusunda filler de bulunuyordu ki, Lütfi
Pasa bunlarin iki tane oldugunu belirtir. Kanunî'nin bu ilk
seferine Edirne, Filibe ve Sofya medreseleri talebeleri de
istirak etmislerdi. Belgrad, ele geçirildigi tarihten
itibaren Avrupa seferlerinde Osmanli ordusunun en mühim
üslerinden biri olmus ve "Dâru'l-cihâd" adini almistir.
Kanunî Sultan Süleyman,
Belgrad'dan Istanbul'a dönerken l9 Ekim'de iki yasindaki
oglu Murad'in, gelisinden iki gün önce de bir kizinin ölüm
haberini almisti. Istanbul'a girdikten on gün sonra da dokuz
yasindaki oglu Mahmud çiçek hastaligindan öldü (29 Ekim).
Vezirler, Pâdisah'in çocuklarinin cenazelerine yaya olarak
refakat ettiler. Bunlar, Yavuz Sultan Selim türbesinin
yanina defn edildiler.3. Rodos'un Fethi Bilindigi gibi,
Kanunî Sultan Süleyman'in Akdeniz'de Osmanli hakimiyetini
kurmak için giristigi büyük mücadelede, Rodos seferi ilk,
Malta seferi ise son dönemi ifade eder. Dünya tarihinin
esine ender rastladigi ünlü Pâdisahin saltanatinin ikinci
yilinda Rodos'u ve ona bagli bulunan adalari ele geçirmesi,
Dogu Akdeniz'de Osmanli hâkimiyetinin yerlesmesini sagladigi
gibi, mücadelenin bundan böyle Orta ve Bati Akdeniz'e
intikal ettirilmesi imkanini da saglamisti.
1309'dan beri Saint
Jean d'Hospitaliers veya Saint Jean de Jerusalem denilen
sövalye tarikatinin elinde bulunan Rodos adasi ile
civarindaki adalar, eskiden beri Osmanlilarin ele geçirmek
istedikleri önemli yerlerdi. Sultan Süleyman, Belgrad'i
almayi basardiktan sonra Osmanli siyasetinin bu ikinci
mes'elesini de halletmek istiyordu. Zira fethi zarurî kilan
bazi sebepler vardi. Buranin fethi, Osmanli ülkesine yeni
ilhak edilmis bulunan Misir, Suriye ve Dogu Akdeniz
sahillerinin emniyeti bakimindan önemliydi. Bunun için de
Rodos ve ona bagli olan diger adalarin Osmanlilarin elinde
bulunmasi gerekiyordu. Nitekim bu zorunlugu takdir eden
Yavuz Sultan Selim, saltanatinin son yillarinda, Sövalyeler
üzerine yürümek için büyük çapta bir donanma hazirlamaya
koyulmus, ancak bu tasavvurunu gerçeklestiremeden hayata
gözlerini kapamisti. Hiristiyanligin, Osmanli hac, ticaret
ve ulasim yolu üzerinde, bu emniyeti tehlikeye sokabilecek
tehlikeli kalesi durumundaki Rodos'ta bulunan sövalyeler,
Osmanli ticaret ve hac gemilerine saldirmakla kalmamislar,
ayni zamanda Canberdi Gazali'ye de yardimda bulunmuslardi.
Bundan baska onlar, Rodos'ta bulunan Cem Sultan'in oglu
Murad'i da taht vârisi olarak ortaya sürmüslerdi. Ayrica
kalelerinin saglamligina güvenmekte olan Rodos sövalyeleri,
korsanlik faaliyetlerine devamla, bir taraftan Müslümanlarin
yollarini kesip gemilerini aliyor, öbür taraftan da Osmanli
sahillerinde ardi arasi kesilmeksizin bazi fesatliklarda
bulunuyorlardi. Bundan baska bes alti bin civarinda
Müslüman'i esir alip adalarinda onlara türlü iskenceler
yaptiklari da biliniyordu.
Iste Kanunî, bu siyasî
ve stratejik sebeplerden dolayi Rodos proplemini halletmek
istiyordu. Böylece, bir bakima babasindan miras olarak devr
aldigi bir siyaseti devam ettirmek ve babasinin yarida
birakmak zorunda kaldigi önemli bir meseleyi halletmek
niyetinde idi. Ayni zamanda o, Rodos'u feth etmek suretiyle
dedesi Fâtih Sultan Mehmed'in gerçeklestiremedigi bir seyi
de yapmis olacakti. Eserimizin, Fâtih'le ilgii bölümünde de
görülecegi üzere o, birbirlerini kovalayan zaferleri
arasinda sadece iki yerde istedigini ele geçirememisti.
Bunlardan biri Belgrad, digeri de Rodos'tu. Tahta henüz
geçmis olan genç Süleyman, saltanatinin ilk yilinda
Belgrad'i zapt etmek suretiyle Fâtih'in düsüncesini
gerçeklestirmis oluyordu. Onun, Belgrad'in hemen arkasindan
Rodos üzerine yönelmesinde, nisbeti az da olsa ayni
psikolojinin etkili oldugunu söylemek mümkün olsa gerekir.
Rodos'un fethi
hususunda Divan-i Hümayûn'da yapilan müzakerelerde
ekseriyet, Rodos seferine taraftar görünmüyordu. Zira
bunlar, Sövalyelerin söhreti, adanin müstahkem olup uzun
süre muhasaraya dayanabilmesi ve bir sefer vukuunda
Avrupa'nin derhal buraya yardimda bulunabilecegini
düsünüyorlardi. Bunlara göre sonu tehlikeli bir macera ile
bitecek sefere girismek dogru degildi. Bu düsünceye karsilik
Vezir-i A'zam Pirî Mehmed Pasa ile ikinci vezir Çoban
Mustafa Pasa ve denizci Kurdoglu Müslihiddin Reis, Rodos
seferine taraftar olup Avrupa tarafindan endise edilmemesi
gerektigini ileri sürüyorlardi. Bu arada casuslari
vâsitasiyle Rodos hakkinda bilgi toplayan Kanunî, sefere
karar verir. Bununla beraber sefere çikmadan önce, Hammer'in
ifadesiyle " Kur'an-i Kerim'in emrini yerine getirmek için
Üstad-i A'zam'a bir mektup gönderir. Bu mektupta Üstad-i
A'zam teslim olmasi isteniyor ve arzusu ile itaati kabul
ettigi takdirde sövalyelerin hürriyetleri ile mallarina
dokunulmayacagina dair, yerlerin ve göklerin yaraticisi olan
Allah, O'nun elçisi olan Hz. Muhammed ve diger Peygamberler
adina yemin ediyordu." Fakat bu teklif, Üstad-i A'zam
tarafindan red edilir.
Bu sirada Avrupa
devletleri de birbirleri ile mücadele halinde
bulunduklarindan, Rodos ile ilgilenebilecek durumda
degillerdi. Rodos ile ilgilenebilecek tek devlet olan
Venedikliler de yapilan ticaret antlasmasi ile pasif hale
getirilmislerdi. Divan'da alinan sefer kararindan sonra
hazirliklarina baslayan Osmanli ordusunun basina serdar
olarak ikinci vezir Çoban Mustafa Pasa getirilir. Öte yandan
bu seferi haber alan Rodos Üstad-i A'zami Philippe Villiers
de l'Isle Adam, bazi tedbirler alarak kaleyi tahkim ettirmis,
yiyecek depolatmis, sehrin önündeki limana zincir çektirmis,
ayrica Papa ve Fransa'dan da yardim istemisti.
Osmanli donanmasi, 5
Haziran l522'de 300 gemi ile Çoban Mustafa Pasa komutasinda
harekete geçer. Donanmada pek çok mühimmattan baska onbin
deniz ve itfaiye neferi bulunuyordu. Sultan Süleyman da 2l
Receb 928 (l6 Haziran l522) tarihinde Istanbul'dan hareketle
Üsküdar'a geçmis, buradan Kapikulu askerleri ve sefere memur
olan diger eyâletlerin timarli sipahileriyle birlikte
karadan yola çikmisti. Bu sefere nadir bir istisna olmak
üzere, Sadrazam Pîrî Mehmed Pasa'nin amcasi olan Seyhülislâm
Zenbilli Ali Cemalî Efendi (l503 - l525) de katilmistir.
Osmanli donanmasi,
Rodos yakinlarindaki Gnido adasina varmisti. 24 Haziran'da
Rodos önlerine gelen Osmanli donanmasi, Rodos kalesinin dört
mil kadar dogusundaki bir limana demir atar. Kaleyi abluka
altina alan ordu, Pâdisahin karadan gelmesini bekler.
Nihayet Kütahya - Aydin yolu ile Marmaris'e, oradan da 28
Temmuz'da Rodos adasina geçen yüzbin kisilik ordu, surlar
boyunca mevzilenir. Bu esnada Ingiliz, Fransiz, Italyan,
Ispanyol, Alman ve Portekiz milletlerine mensub sövalyeerden
mütesekkil Rodos müdafileri ise kalenin bes ana burcunu
müdafaaya basamislardi.
Çarpismalar, l
Agustos'ta Alman burcuna top atisi ile baslar. Kanunî,
Kiziltepe denen yerde otagini kurdurarak kusatmayi buradan
idare eder. Siddetle ve birbiri ardinca süre gelen Osmanli
hücumlari, bes ay kadar devam eder. Bu arada zaman zaman
kismî basarilar da kazanilmisti. Sonunda dayanamayacaklarini
anlayan sövalyeler, kaleyi teslim edeceklerini Kanunî'ye
bildirmek zorunda kalirlar. Yapilan müzakereler neticesi 21
Aralik 1522'de bir teslim antlasmasi imzalanir. Buna göre
2l3 yillik sonuncu Haçli Devleti de tarihe karisir. Buna
göre Katolik Hiristiyanlarin Yakin Dogu'dan tamaman
uzaklastirilmalari da saglanmis olur. Antlasma geregi
sövalyelerin adadan çekilmelerine müsaade edildigi gibi,
sehirdeki Hiristiyanlarin dinî âyin ve inançlarinda serbest
olmalari, ada sakinlerine bes yil kadar vergi vermemeleri ve
kendilerinden devsirme alinmamasi gibi imtiyazlar da
bahsedilmistir. Bu arada tanassur etmis olan (Hiristiyanligi
kabul eden) Sultan Cem'in oglu Murad da yakalanarak iki oglu
ile birlikte ortadan kaldirilir. Sövalyelerin Rodos'u
terkinden sonra Pâdisah, 20 Ocak 1523'te Câmie çevrilen
Saint Jean Kilisesinde Cuma namazi kilmisti. Bu namazda
imamligi, sefere istirak etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali
Cemalî Efendi yapmisti. Rodos, Midilli sancagina baglanarak
Dizdarzâde Mehmed Bey'in idaresine verilmistir. Osmanlilar,
ayrica bu sefer sonrasi Anadolu sahillernde Bodrum, Aydos,
Tahtali kalelerini, Leros, Sömbeki, Kalimnos, Limonsa
adalarini ele geçirmislerdir. Böylece Rodos kalesi ve
adasiyle birlikte Oniki adanin tamami ve Bodrum da teslim
olmustu. Bodrum'un fethi, Anadolu tarihi bakimindan da
önemlidir. Zira burasi, Anadolu'da Hiristiyanlarin elinde
bulunan tek toprak parçasi idi.
29 Aralikta Kanunî,
Rodos sehrine girip kaleyi gezer. Bu günlerde Hiristiyanlik
âleminde Noel kutlaniyordu Papa Ikinci Hadrianus, Roma'da
Saint Pierre'de Noel âyinini icra ederken, kilisenin
saçagindan bir tas düsüp Papanin ayagina dogru yuvarlanir.
Kardinaller bu hâdiseyi muhasarasi aylardan beri devam eden
Rodos'un düsmesine isaret saydilar.
Rodos'un fethi, Türk
topçulugunun Avrupa topçulugu karsisindaki üstünlügünü
gösterdigi gibi, o çagda alinmasi adeta mümkün görülmeyen ve
Hiristiyanligin Islâm âlemine dogru bir kalesi sayilan
adanin zapti, Avrupa'da büyük bir hayret ve teessür
uyandirmistir. Bu arada Rodos'un fethini müteakib Rodos
hapishanelerinde bulunan alti bin kadar Müslüman esir de
kurtarilmistir.
Rodos'a derhal Türk
göçmenleri yerlesmeye basladilar. Birçok câmi, imâret,
mektep, medrese, çesme ve yol yapilip ada imar edilir.
Rodos, bir sancak merkezi olur. Buraya devamli olarak
bahriye sancakbeyleri (Tümamiral) vali tayin edildi. 2 Ocak
günü aksam üzeri Kanunî Yesil Melek kadirgasina binip
Rodos'tan ayrilir. Anadolu'da Marmaris'e geçer. 3 Ocak'ta da
Marmaris'te idi. Aydin, Midilli, Karasi, Mentese ve Saruhan
sancakbeylerine, Anadolu beylerbeyisi Kasim Pasa'nin
nezaretinde Rodos'taki insaat , imar ve iskân isleri
bitinceye kadar adada kalmalarini emr ettikten sonra
Istanbul'a dogru yola çikan Kanunî 26 günde Istanbul'a varir.
29 Ocak l523'te yedi ay on iki gün süren bu ikinci sefer-i
hümayûnunu bitirerek Istanbul'a gelmis olur. Bu arada
Osmanli donanmasi da Istanbul'a döner.
Rodos'un fethi edilmesi
ile ilgili olarak gönderilen zafernâmelere Venedik
mukabelede bulundugu gibi Sah Ismail de cülûstan beri ilk
defa olarak taziyet ve tebrik vecibesini yerine getirmis,
Rodos fethinden dolayi da memnunlugunu bildiren bir mektup
ile bir elçi göndermisti.
Rodos'un fethi ile
Avrupa'da Kanunî'nin söhreti biraz daha artmis oluyordu.
Belgrad ve Rodos'un, Hiristiyan dünyasinin bu iki kilit
noktasi sayilan müstahkem kalelerinin Kanunî tarafindan
düsürülmesi, Osmanlilarin ileride basaracaklari daha büyük
fetihleri için bir isaret sayildi.
5. Ibrahim Pasa'nin
Misir'daki IslâhatlariMisir'da, sosyal düzenin saglanmasina
önem verdigi anlasilan Kanunî, burada, sarsilan devlet
otoritesi ile düzenini yeniden tesis, Osmanli kanunlarni vaz'
ve bozulan idareyi islâh etmek istiyordu. Bu maksatla
Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi Misir'a gönderir. l Zilhicce
930 (30 Eylül l524)'da donanma ile ugurlanan Ibrahim Pasa'ya,
bizzat Pâdisah, Marmara adalarina kadar refakat ederek orada
kendisine pek dostane bir sekilde veda eder. Uhdesine Misir
Beylerbeyligi de havale olunan Ibrahim Pasa'nin maiyetine
Rumeli Defterdari Iskender Çelebi, Ulûfeciler Agasi
Hayreddin Aga, Çavusbasi Sofuoglu Mehmed ile 30 nefer çavus,
Divan kâtibi olarak Celâlzade Mustafa Çelebi ile bazi hazine
kâtipleri ve 500 kadar yeniçeri memur edilip on kadirga ile
yola çikmisti. Ibrahim Pasa, Sakiz Adasi'na ugrayarak orada
Ceneviz idarecileri tarafindan selamlandiktan ve kendisine
takdim edilen hediyeleri aldiktan sonra l0 Muharrem ( 7
Kasim )'da Rodos'a yanasir. Osmanli donanmasi Iskenderiye'ye
yelken açtigi halde, sonbahar rüzgarlari yüzünden Anadolu
sahiline düserek Rodos'tan hareketinden üç hafta sonra
Marmaris körfezine girmek zorunda kalir. Yilin bu mevsiminde
deniz yolculuguna güvenilemedigi için Ibrahim Pasa karadan
gitmeye karar verir. Geçtigi bütün yollarda halka karsi iyi
davranan, idarecileri kontrol eden ve onlarin tebeaya karsi
daha müsamahali davranmasini saglayan Ibrahim Pasa, bu iyi
niyeti ve tarafsizligi sebebiyle halkin duasini alir. Bu
uzun ve yorucu yolculuktan sonra 2 Nisan l525'te Kahire'ye
giren Ibrahim Pasa, eyâletin ahvalini teftis, islâh ve
tanzim etmek üzere maiyetindeki idarecilerle, Misir'daki
Memlûklü idarecilerden mürekkeb bir hey'et teskil edip
Kal'atü'l-Cebel'de devamli divan akdine baslar. halkin
çesitli sikâyetlerini dinler. Kayitbay zamanindaki kanunlari
gözden geçirir. O, halkin içinde bulundugu ekonomik ve
sosyal durumu ile hazineyi esas alarak kanunlar tasarlar.
Fetihten beri sâdir olan fermanlar ve Misir idaresinin
geçirdigi safhalari gözönüne alarak tasarladigi bu kanunlar,
Misir'in eski kanununu ta'dilen mutedil ve mufassal bir
kanunnâme sekline bürünür. Hazirlanan bu tasari, Istanbul'a
gönderilir. Pâdisah tarafindan tasvibi alindiktan sonra
kanun haline getirilen bu tasari, "düstûru'l - amel olmak
üzere" Misir hazinesine teslim edilir.
Ibrahim Pasa'nin,
Misir'da geçirdigi üç ayin her günü, bir baska adaletli ve
lütufkâr icraatla dikkati üzerinde topluyordu. Sürekli
olarak memleketin ihtiyaçlarina uygun kanunlar koyuyor ve
eskilerini düzeltiyordu. Eski idarenin açtigi yaralari
onarmaya çalisiyordu. Bu arada Beni Havare ve Beni Bakar
adiyla anilan ve hainlikle itham olunan asiretlerin
reislerini astirmakla cezalandirdi. Bu cezalar, digerleri
için de bir manada ibret oldu. Böylece vahalara ve
Habesistan'a kadar Asagi ve Yukari Misir'daki öbür Arap
asiretleri seyhlerine, Pâdisah'a itaatla bagli kalacaklarina
yemin etmeleri ihtar olundu. Sehirlerde tellâllar dolasarak
idareden sikâyetçi olanlarin gördükleri zulümleri
bildirmeleri ilan olundu. Memlûklü zamanindan beri borçlu
oldukarindan dolayi haps edilen fakirlerin borçlari ödenerek
saliverilmeleri saglanir. Egitim ve öksüzlerin
yiyeceklerinin saglanmasi için özel yönetmelikler konularak
bunlara maas baglanir. Ibrahim Pasa, kalede vali konaginin
karsisinda, hükümet hazinesini muhafaza için iki kule
yaptirir. Ibrahim Pasa, Beylerbeyi sifati ile Misir'da
bulundugu sirada öteden beri Kahire'nin ugradigi gaileler
sebebiyle yikilmis veya harab olmus câmi, medrese ve diger
hayrat eserleri kendi hesabindan ve kendi masrafi ile tamir
ettirmisti ki, Ömer Câmii bunlardan biridir. Vergi
defterleri Sultan Kayitbay ve Kansu Gavri zamanlarindaki
hallerine konuldu. Gerçekten o, tatbik edilen mevzu ve
muhdes nizami, özellikle sikâyet konusu olan vergi hususunu,
âmil, mübasir, urban seyhi ve sair a'yândan istisfar etmis (sorusturup
ögrenmis), Memlûklü devrine ait eski defterleri buldurup
Kayitbay devri nizami ile Gavri ve Hayirbey zamanindaki
muamelati inceletip, bu sonuncularla, Hain Ahmed Pasa'nin
ihdas ettigi haksizlik, zulüm ve bid'atleri ortadan
kaldirmistir.
Pâdisah, Malî ve idarî
islâhatlar için üç ay kadar Misir'da kalan Ibrahim Pasa'nin
eyâlette yaptigi islâh ve düzenlemesine kani olunca istedigi
kimseyi Beylerbeyi olarak tayin etmesi hususunda kendisine
selâhiyet vermisti. O da, Defterdar Iskender Çelebi'nin
tavsiyesine uyarak eyaleti, Sam Beylerbeyi olan Süleyman
Pasa'ya verip Misir Beylerbeyligi'ne, Hamzavî'yi de
defterdarliga tayin ederek 22 Saban 93l (l4 Haziran l525)'de
Kahire'den ayrilir. Sam yolu ile Anadolu'ya hareket eder.
Maras'tan Kayseri'ye gitmekte iken bazi Türkmen boylarinin
agirliklarini vuracaklari haberini alir. Bunlarin ileri
gelenlerini çagirtarak, Sehsuvaroglu Ali Bey'in, Ferhad
Pasa'nin tesiriyle öldürülmesi sonucu Dulkadir ülkesinde
timari hazineye aktarilan Türkmen sipahîlerinin timarlarini
iade ettirir. Daha sonra da l525 senesi Eylül'u basinda
Istanbul'a varip Pâdisahin huzuruna çikan Ibrahim Pasa,
Misir'daki icraati hakkinda ona bilgi verir. Pâdisah, onun
Misir'daki icraatindan memnun olarak kendisine ihsanlarda
bulunur.
MACARISTAN SEFERLERI
Osmanlilarin Rumeli'ye
ayak bastiklari günden itibaren bir buçuk asirdan daha fazla
bir sürede karsilarinda ya hasma yardimci veya hasim olarak
Macarlari gördükleri bilinmektedir. Bundan dolayi Türkler'in
Macarlar'a, Macarlar'in da Türkler'e karsi olan
düsmanliklari, Macaristan'in zaptina kadar devam etmistir.
Belgrad ile birlikte bir kaç kalenin Osmanlilar'ca alinmis
olmasi, Macarlar için büyük bir darbe olmustu. Gerçekten
Belgrad'in zapti, Avrupa fetihlerine yol açan önemli bir
âmil olmustu. Nitekim Belgrad'in alinmasindan sonra
Macaristan, Hirvatistan, Transilvanya ve Dalmaçya gibi
yerler, daha rahat ve güvenli bir sekilde Osmanli akinlarina
hedef oldular. Bu arada Gazi Hüsrev, Sinan ve Bâli Beyler'in
akinlari Mohaç savasina kadar devam edecektir.
Macarlar'in, Eflâk
islerine karismalari, Osmanlilar aleyhine Bogdan'la ittifak
yapmalari, Sarlken'in bir Avrupa Imparatorlugu kurma
tehlikesi ve Safevîler'le anlasma yapmasi gibi hadiseler
üzerine Üngürüs seferine karar verilir.l. Mohaç Meydan
Muharebesi Belgrad'in fethi, Osmanlilar'in tabii yayilma
sahasi olarak gördükleri Orta Avrupa üzerine yürümek yolunda
önemli bir adim olmustu. Bu arada hudud bölgelerinde de bazi
karisikliklar çikmis, Tuna boylarinda Macarlar'la küçük
çapli çarpismalar olmustu. Bununla beraber, Kanunî'nin
sefere karar vermesi, Papalik, Macaristan ve Lehistan
münasebetlerinin neticesi olarak ortaya çikan birçok âmile
dayanmakta ise de, bu kararda Fransizlar'in da önemli
sayilabilecek bir rol oynadiklari belirtilmektedir.
Kanunî Sultan
Süleyman'in saltanat yillarinin basinda Fransa ile Almanya
birbirlerine karsi hasim duruma geldikleri gibi
birbirleriyle mücadeleye de baslamislardi. Fransa Krali I.
François'nin, Alman imparatorluk seçiminde Sarlken (Charles
Quint)'e rakip olarak adayligini koymus olmasi, iki devletin
siddetli bir mücadeleye girmesine sebep olmustu. I.
François'nin, l5l9'da imparator seçilen Habsburg hânedanina
mensub Sarlken ile yaptigi mücadelede esir düsmesi üzerine,
I. François'nin annesi ve saltanat nâibesi Angouleme düsesi
Louise de Savoie, Kanunî Sultan Süleyman'a bir mektup
göndererek kendisinden yardim talebinde bulunmus, Pâdisah da
Macaristan üzerine yürümek suretiyle fiilî bir yardimda
bulunacagini va'd etmisti. Kanunî, Sarlken'in kurmak
istedigi Avrupa Imparatorlugu'nu, Osmanlilar için büyük bir
tehlike olarak görüyordu. Bu tehlike sadece Bati'dan degil,
l524 Mayis'i sonlarinda vefat etmis olan Sah Ismail'in
yerine geçen Tahmasb vesilesiyle Dogu'dan da kendini
gösteriyordu. Zira Sarlken ile Tahmasb, Osmanlilarin
aleyhindeki bir ittifak içinde idiler. Iran, Çaldiran'i bir
türlü unutmamisti. Buna ragmen tek basina Osmalilar'la basa
çikmalari da mümkün görünmüyordu. Bu sebeple Avrupa'nin en
büyük gücü haline gelmis ve bütün bir Bati tarafindan
desteklenen yeni Imparator Sarlken ile Osmanlilar aleyhine
bir ittifak kurma gayretinde idi. Hem Iran'in hedeflerini,
hem de Sarlken'in kendisine karsi meydana sürecegi büyük
kuvvetin farkinda olan Kanunî, bu sebeple Fransa'yi himaye
etmek istiyordu. Böylece Bati'yi siyaseten bölmeyi
hedefliyordu.
Öyle anlasiliyor ki, bu
siralarda Macaristan'in iç durumu da pek iyi degildi. Macar
Krali'nin kötü yönetimi devam ettiginden, Erdel Beyi
Zapolyai hem krala, hem de krallik üzerindeki Habsburg
nüfuzuna karsi çikiyordu. Kötü bir yönetimin altinda âdeta
ezilen Macar köylüleri, memnuniyetsizliklerini belirtmek
gayesiyle Protestanlik hareketlerine katildiklari gibi,
paralarini alamayan birçok Macar askeri de Osmanli Akinci
Beyi Bali Bey'e siginiyordu. Kanunî'nin, gerek akinci,
gerekse diger kaynaklardan istihbarat ettigi bu durum, onun
sefer kararini çabuklastirmisti. Ayrica Macaristan'in ele
geçirilmesi ile Osmanlilar, Habsburglarla aralarindaki
engeli kaldirmis olacaklar ve böylece Viyana kapilarina
varilmasi için büyük bir mania asilmis bulunacakti.
Macaristan seferinin
hazirliklari tamamlandiginda Kanunî, bir yil önce vefat
etmis olan Seyhülislâm Zenbilli Ali Cemali Efendi'nin
yerine, Osmanli dünyasinda hukuk, edebiyat, dil ve tarih
alanlarinda hakli bir söhrete sahip olan Kemal Pasazâde'yi
tayin ederken, kendisinin bulunamayacagi sirada Pâyitaht (baskent)
in idaresi için de Misir'in eski valisi olan Kasim Pasa'yi
Kaymakam (Kaim-i makam) olarak görevlendirir.
Sefer hazirliklarini
tamamlayan Pâdisah, ll Receb 932 (23 Nisan l526)'de yüz bin
kisilik bir ordu ile yeni dökülmüs ve Avrupa'nin hayalinden
geçiremeyecegi derecede mükemmel 300 top ile birlikte
Istanbul'dan hareket eder. Bu üçüncü "Sefer-i Hümâyunu"na
çikmadan önce hükümdar, Eyyub Sultan, Ebu'l-Vefa ile babasi
Yavuz, dedesi II. Bâyezid ve Fâtih'in türbelerini ziyaret
ederek dua eder. Bütün bu mekânlarda, Allah'in kendisine
yardim etmesini diler.
Gerçekten Islâmî
anlayisa göre savasin gerçek mahiyeti, körü körüne bir kirma
ve kirilma hâdisesi degildir. O, presipler adina yapilan bir
cihaddir. Cihad için de her seyden evvel ordulara mânevî güç
gerektir. Iste Kanunî de Mohaç Meydan Muharebesi'ne
girismeden evvel gözlerinden yaslar akitip, yüzünü yerlere
sürerek mânevî kuvvetlerden istimdad ediyordu. Öyle ki,
önüne düstügü ordulari, gittiklere yerlere tevhidi de
beraber tasiyacaklari için devleti dinin, dini de devletin
yardimcisi ve tamamlayicisi görerek, ecdadi gibi maddî
kuvvetlerinin ikmali kadar, mânevî kuvvetlerinin yardimini
da ihmal etmiyordu.
23 Nisan'da
Istanbul'dan hareket edip Halkali Pinar denen menzile varan
ordunun, büyük bir düzen ve disiplin içinde bulundugu
anlasilmaktadir. Zira Kanunî'nin emrine göre ekilmis
tarlalara girmek, hayvan otlatmak ve toprak sahiplerinin
hayvanlarini almak, ölüm cezasini gerektiriyordu. Pâdisahin
emri hilafina hareket eden birkaç kisinin ya basi kesildi
veya asildilar. Hammer'in ifadesine göre, Pâdisahin emrine
uymayan bir kaç kadi bile cezanin siddetinden kurtulamadi.
Pâdisahin, reâyâsinin menfaatlerini korumak ve onlara her ne
sekilde olursa olsun bir zararin gelmemesi için gösterdigi
bu çaba, onun tebeasini ne kadar düsündügünün bir isaretidir.
Iyi bir Müslüman hükümdar olan Kanunî'nin anlayisina göre,
kendisinin idare ettigi halkindan yine kendisi sorumludur.
Gerek Kur'an-i Kerim, gerekse Hz. Peygamber'in hadislerinde
bu konuda pek çok emir bulunmaktadir. Bütün bunlari bilen
Pâdisah, elbetteki bu emirlere riayet etmekle kendini
vazifeli biliyordu. Iste bunun içindir ki o, halkinin malina
en ufak bir zararin gelmesini istemiyordu. Harp içinde dahi
olsa, böyle bir zarara tahammül edemiyen hükümdar, aksine
davranislarin, en büyük ceza olan idamla sonuçlanacagini
ilan etmekten çekinmiyordu. Onun, kanunsuz davranislari
affetmeyisi, orduda büyük bir disiplinin meydana gelmesine
sebep olmustu. Gerçi bu disiplin sadece Kanunî döneminde
degil, hem daha önce, hem de daha sonra vardir. Zira bütün
Osmanli hükümdarlari, yönetme bakimindan kendilerini Allah'a
karsi sorumlu tutuyorlardi. Bu sorumluluk anlayisi onlarda,
baska dinden olan hükümdarlara benzemeyen hasletler meydana
getirmisti. Bunun içindir ki Kanunî dönemi Osmanli
dünyasinin sosyal hayati ile birlikte ordusundan da bahs
eden ve Osmanli ülkesinde senelerce kalmis olan Avusturya
elçisi Busbecq, kendi arzusu üzerine üç aya yakin bir süre
karargaha yakin bir köyde kalarak Müslüman Türk ordusunu
yakindan görmek ve takib etmek firsatini bulduktan sonra
görgü ve müsahedelerine dayanarak asagida özetleyecegimiz su
bilgileri verir.
"Yanimda bir iki
arkadas oldugu halde kendimi belli etmeden her tarafta
dolastim. Dikkatimi çeken ilk nokta, muhtelif teskilâtlara
mensub askerlerin kendi karargahlarindan disariya
çikmamalari oldu. Bizim karargahlarimizda meydana gelen
olaylari bilenler, buna inanmakta zorluk çekerler. Fakat
hakikat su ki, her tarafta tam bir sükût ve sükûnet hüküm
sürüyordu. Asla kavga ve münakasaya rastlanmiyor, herhangi
bir cebir ve siddet hareketi görülmüyordu. Sarhosluk, öfke
veya hiddetten ileri gelen yüksek sesler bile yoktu. Bundan
baska her taraf öylesine temizdi ki, ne süprüntü, ne gübre
yiginlari, ne de göze ve buruna fena gelen bir seye tesadüf
imkani vardi." Busbecq, Müslüman - Türk dünyasina dis
biledigi halde su ifadeleri kullanmaktan da kendini alamaz.
" Simdi benimle beraber geliniz ve sarikli baslardan meydana
gelen bu büyük kalabaliga gözlerinizi çeviriniz. Türlü
türlü, renk renk parlak esvablar (elbiseler)... Her tarafta
altin, gümüs, lâal, ipek ve atlas piriltisi... Bu manzarayi
dil ile anlatmak imkan disi bir is. Yalniz sunu söyleyelim
ki, gözlerim simdiye kadar bundan güzel bir manzara
görmemistir. Mâmafih, bütün bu servet ve ihtisam içinde yine
de büyük bir sadelik ve iktisad göze çarpiyor. Herkesin
elbisesi ve mevkii ne olursa olsun, ayni biçimde. lüzumsuz
islemeler ve kenar süsleri yok. Halbuki bizde bu âdettir.
Pek çok masrafa mal olur ve üç günde de bozulup gider."
Elçi bunlari
anlattiktan sonra, kumar ve sarhosluk bilmeyen askerin çalgi
ve türkülerle eglendigine, çagirip söyledikleri havalarin da
gazâ ve sehâdet (sehidlik) temlerini isleyen hamâset
destanlari bulunduguna isaret ettikten sonra, ordunun,
hayvanî gidalardan ziyade nebatî, basit ve sihhî gidalarla
beslendigini, Ramazan ayini karsilamak için ise mutad
yiyeceklerini daha da sadelestirdiklerini, fakat Ramazan
arefesinde yalniz yiyip içmede degil, haram ve yasak
zevklere karsi da, oldugundan daha çekingen davranarak oruca
kendilerini hazirladiklarini söyler. O, Hiristiyanlarin
perhize girmeden önce sanki bu imsakin acisini pesin olarak
çikarmak ister gibi, kendilerini çilginca eglenceye, dans ve
sarhosluga verdiklerini, senenin bu günlerinde
memleketlerini ziyaret eden yabancilarin, Hiristiyanlarin
çildirmis olduklarini söylemelerine sasilmamasi gerektigini
uzun uzun anlatip, sonunda Türkler'de üstünlügün ve
basarinin sirrina temas ederek: "Türkler'de seref ve makam,
idarî mevkiler, sadece liyakat ve bilginin mükafatidir.Tenbel
ve agir olanlar, hiç bir zaman yükselemezler. Iste
Türkler'in, her neye tesebbüs ederlerse muvaffak olmalari,
hâkim bir irk haline gelmeleri ve her gün devletlerinin
hududlarini biraz daha genisletmelerinin hikmetini liyakat,
kabiliyet ve çaliskanliga verdikleri bu ehemmiyette
aramalidir."
"Bizim askerî
sistemimizle Türk sistemini karsilastirinca gelecegin bize
neler hazirladigini düsünüp korkudan titriyorum. Karsilasan
iki ordudan biri galip gelecek -ki bu herhalde Türk ordusu
olacak- digeri ise mahv olacaktir. Çünkü Türk ordusu sirtini
kuvvetli bir imparatorlugun genis kaynaklarina dayamis,
zinde, tecrübeli ve sarslmamis bir kuvvet. Askerleri zafere
alismis, zor sartlara dayanma kabiliyetine sahip, intizam ve
disipline riayetkâr, uyanik ve kanaat ehlidirler.
Bizimkilerde ise umumi bir fakirlige mukabil hususi israf,
yipranmis kuvvet, mâneviyat bozuklugu, tahammül yoklugu ve
idmansizlik var. Serkes askerler, aza kanaat etmeyen
subaylar. Disiplin kavramiyla alay ederiz. Basibosluk,
sarhosluk, serkeslik ve zevke düskünlük bizde alabildigine
vardir. Bu durumda neticenin ne olacagi gün gibi asikârdir.
Herhalde simdilik Iran lehimize bir durum yaratmakla
beraber, Türkler Iran'la bir anlasmaya vardiklari zaman
onlardan ve diger Sark devletlerinden de yardim görerek
bütün güçleriyle bogazimiza sarilacaklardir. Bu büyük
tehlikeye karsi ne kadar gevsek ve hazirliksiz oldugumuzu
düsündükçe içim ürperiyor."
Avusturya elçisi Ogier
Ghiselin de Busbecq'in dedigi gibi, gerçekten de Osmanli
medeniyeti âbidesi örülürken bu âbideyi yükselten her tas,
mutlaka kendi mevziine ve kendi mevkiine konmus bulunuyordu.
Son derece titiz bir inzibat fikri ile yapilan vazife ve
selahiyet taksimi ise, devlet düzeninin aksamadan dönmesinde
en büyük rolü oynamakta idi.
Devletin bu mevzuda en
göze deger örnegi olan ordusu, Belgrad'in fetinden bes sene
sonra Mohaç ovasina konarak Macaristan'in karsisina çiktigi
zaman , ezici kuvveti, essiz intizami ve ibâdet derecesine
varmis cengaverligi ile sanki bir ordu degil, efsanevî bir
heybet ve azamet örnegi idi.
Daha önce, sefer
hazirliklarini tamamlayan Pâdisah'in, 23 Nisan l526'da yüz
bin kisilik ordu ve 300 top ile birlikte Istanbul'dan
hareket ettigine temas edilmisti. Yol boyunca orduya yeni
yeni kuvvetler katilmis, Istanbul'dan hareket edildikten iki
buçuk ay sonra Belgrad'a varilmisti. Ibrahim Pasa'nin
basinda bulundugu öncü kuvvetler, Tuna Nehri üzerinde
bulunan Petro Varadin (Petervaradin)'i karadan ve nehirden
sikistirarak alir. Bundan baska, Bosna beyleri tarafindan
Sirem mintikasindaki kaleler zapt edilir. Son derece
muntazam yürüyen ve etrafa hiç bir hasar vermeyen asil
kuvvetler de Ilok (Illok, Ulak) ve Ösek (Ösiyek, Eszek)'i
almisti.
Osmanlilar'in,
Macaristan üzerine yürüyecekleri haberini alan Macar Krali
II. Layos (Lui) bir taraftan harbe hazirlanirken, diger
taraftan da Avrupa kral ve prenslerine müracaat ederek
yardim istemisti. Bu arada Macar meclisi, kiralin bizzat
savasta hazir bulunmasina karar vermisti.
Ösek kalesinin
alinmasindan sonra Tuna'yi takib için iki üç gün içinde
gemiler üzerine kurulan köprüden Drava Nehri geçilecegi
sirada Macarlar karsi koymak istedilerse de muvaffak
olamazlar. Nihayet Macar ordusunun Mohaç ovasinda bulundugu
da ögrenilmisti. Osmanli ordusu hem agir yürüyor, hem de
harp tertibati aliyordu. Sag kolda Vezir-i A'zam ve Rumeli
beylerbeyi Ibrahim Pasa, sol kolda Anadolu Beylerbeyi Behram
Pasa, merkezde de Pâdisah, yeniçeri agasi ve kapikulu
askerleri mutad olan yerlerini alacaklardi.
Macar Krali II. Layos,
Osmanli kuvvetlerini Mohaç ovasinda beklemeye baslamisti. 26
Agustos'ta Mohaç'a gelen Osmanli ordusu muharebe düzeni alir.
Osmanlilar, büyük hücuma baslanacagi gece, muhtesem bir mum
donanmasi yaparak, yedi gögün yildizini bir yere toplamis
sanilan büyük bir gazâ senligi tertib ettiler. Mes'alelerin
meydana getirdigi aydinlik ile kizil bir sevk ve heyecan
kiyameti yasayan ovada kösler vuruluyor, davullar, zurnalar
çaliniyor, atlar kisniyor, sancaklar dalgalanip kiliçlar
sakirdiyordu. Aylardan beri siddetle yagan ve araziyi yer
yer bataklik haline getiren yagmur, hizini kesmekle birlikte
çiselemeye devam ediyordu. Mohaç ovasinin bir tarafi zaten
Türklerin "Karasu" dedikleri bataklika çevrilmisti. Kanunî,
sabah namazini kildiktan sonra askere belig bir hitâbede
bulunmustu. Bundan sonra Pâdisah, gözleri yasli oldugu halde
ellerini göge dogru kaldirarak:
"Ilahî, kudret ve
kuvvet senden, imdad ve himaye senden. Ümmet-i Muhammed'e
yardim et. Müslümani yerindirme, kâfiri sevindirme " diye
dua eder. Bu güzel davranisi gören Osmanli saflarindaki
bütün askerlerde cesaret ve din sevki artar. Birlesik bir
duyguya kapilan süvariler, atlarinin üzerinden siçrayip
yapraklarin agaçtan düstügü yere atladilar. Yüzlerini
topraga sürüp secde ettiler ve Allah'tan kendilerine zafer
nasib etmesini dilediler. Sonra yeni bir sevk ile atlarina
bindiler.Ve Pâdisahlarinin ugrunda canlarini vereceklerine
and içtiler.
Bu düzenin bir geregi
olarak Pâdisah, cenk elbisesi, yani zirhli harp elbisesi
giymis ve beyaz bir ata binmis olarak merkezdeki yerini
almisti. Sabah namazi üzerinden saatler geçtigi halde iki
taraf da taarruza geçmiyordu. Kanunî, düsmanin iyice
yaklasmasini bekliyordu. Nihayet Kanunî'nin bekledigi an
gelir. Ikindi vaktiine dogru, Osmanlilarin yerlerinden
kimildamadigini gören Macarlar taarruza geçerler. Böylece
savas, 29 Agustos l526 (20 Zilkade 932) Çarbamba günü ikindi
zamani Macar hücumuyla baslamis olur. Osmanlilar'in son
savas planina vâkif olmayan Macarlar, altmis bin kisilik
zirhli süvarileriyle eski Osmanli plani zanniyle asil
merkeze hücum ile isi halledeceklerini ümit etmislerdi. Buna
karsilik Osmanlilar da planin geregi olarak Macarlar'i
merkeze çekip çenbere almak suretiyle imha etmek
istiyorlardi. Macar komutanlarindan Piyer Pereney ile Papas
Pol Tomori, bütün kuvvetleriyle Vezir-i A'zam komutasindaki
Rumeli askeri üzerine hücum ettiler. Osmanli kuvvetleri plan
geregi olarak geri çekilip düsmani içeriye aldilar. Bunun
üzerine yandan Anadolu kuvvetlerinin sikistirmasi ile Macar
kuvvetleri daha içeri alinip toplarin önüne getiriliyordu.
Bâli Bey kuvvetleri, sür'atle düsmanin arkasini çevirerek
Macar süvarilerini ikiye ayirdilar. Bundan baska Macarlarin
bizzat Kral Layos komutasindaki ikinci kolu, Anadolu
kuvvetlerinin üzerine yüklendi. Bu kuvvetler de mukavemet
edememis gibi hareket ettiginden bunlar da merkez üzerine
yani Pâdisah'in bulundugu ordunun kalbine dogru hücum
ettiler. Kendisini muvaffak olmus gören düsman iyice içeri
girdi. Bu siralarda 35 (veya 32) Macar sövalyesi Kanunî'ye
sokulmaya çalisiyordu. Bunlar, Pâdisah'i esir veya öldürmeye
yemin etmislerdi. Bunlar, Marczali ismindeki birinin
komutasinda bulunuyorlardi. Yeniçerilerin siddetle
çarpistigi ve Pâdisahin etrafinda küçük bir maiyyet
kuvvetinin kaldigi bir anda Marczali ile iki arkadasi,
Kanunî ile bizzat karsi karsiya gelirler. Diger arkadaslari,
Pâdisaha sokuluncaya kadar imha edilmislerdi. Kanunî, tek
basina bu üç sövalye ile dögüsür. Bu esnada bir kaç ok
yediyse de bu oklar, zirhi delip vücuduna nüfuz edemedi.
Sonunda Kanunî, üç sövalyeyi de bizzat kendi kiliciyla
öldürür.
Macar kuvvetleri
içeriye alinip toplarin önüne getirildikten ve daha önce de
belirtildigi gibi gerileri de "akinci" ve "deli" kuvvetleri
tarafindan çevrildikten sonra 300 topa birden ates verilir.
Macar ordusu bu atesin dehsetiyle neye ugradigini sasirir.
Bu saskinlik üzerine panige kapilip darmadagin olurlar. Bu
atesten sonra savasta komutan olan kral bir daha görünmez.
Ordunun dönüsünden sonra bataklikta ölüsü bulunmustu.
Osmanlilarin kilicindan kurtulan askerler de gece
karanliginda bilmeyerek batakliga düsüp bogulmuslardi. Mohaç
Muharebesi iki saat sürmüstü. Bu muharebede Osmanli
ordusunun mevcudu 300 bin, Macarlarinki ise l50 binden fazla
idi. Öyle anlasiliyor ki, sayi itibariyle Macar kuvvetleri
Osmanli kuvvetlerinden pek az degildi. Nitekim, Mohaç
olayini birçok kimseden dinleyip gerçegi ögrendigini anlatan
tarihçi Peçevî, "Mohaç gazâsinda ikiyüz bin kâfir katl ve
esir olundu denilse belki noksani var, mubalagasi yoktur"
derken, iki tarafin kuvvetlerinin denk oldugunu belirtmek
ister. Keza Lütfi pasa da Macar askerlerinin sayi ve
durumunu su ifadelerle dile getirir: "Ve 200 bin atli ve
otuz bin piyade tüfenk endâz her nereye ki atalar, hata
etmezlerdi." Bu ifadelerden anlasildigina göre Macar
Krali'nin kuvvetleri 230 bin civarinda idi. Lütfi Pasa,
Macar askerlerinin sayilarini verdigi gibi savasin, Osmanli
planina uygun bir sekilde nasil cereyan ettigini de anlatir.
Ona göre Kral Layos, askerini üç kola ayirmis, bizzat
kendisi merkezden Pâdisah üzerine yürümüsse de,
yeniçerilerin önünde bulunan ve zincirlerle birbirlerine
bagli olan toplara karsi, geçmek üzere bir gedik
bulamamistir. Bununla beraber Rumeli kolunu geri çekilmeye
mecbur etmisler, sonra plana göre Anadolu kolu da geri
çekilerek Macarlar'in çenbere alinmasi saglanmistir. Böylece
Osmanlilar, Allah Taala'nin: âyet-i kerimesi'nin isaret
ettigi gibi galip gelmislerdi. Macar Kralinin komutasi
altinda Macarlar'dan baska Alman, Leh, Çek, Italyan ve
Ispanyollar'dan meydana gelen büyük bir ordu bulunmakta idi.
Mohaç zaferinin ertesi
günü akincilar, düsman ülkelerinin içlerine dogru akinlara
gönderilmisti. Macar ordusu ise tamamen imha olunmustu.
Böylece Osmanlilarin önünde bir engel kalmamisti. Mohaç
ovasindaki üç günlük istirahattan sonra Osmanli ordusu
Macaristan'in baskenti olan Budin üzerine yürür. l0 Eylül
l526'da sehir teslim olur. Ordu sehre gelmeden önce
Hiristiyan olan yerli halkin bir kismi kaçmisti. Bu yüzden,
buradaki Yahudiler çogunlugu meydana getiriyorlardi.
Bunlarin reisi olan Salamon oglu Yasef, Budin kalesinin
anahtarlarini Sultan Süleyman'a teslim etmisti. Böylece
sehir, herhangi bir mukavemetle karsilasilmadan Osmanli
hükümdarina teslim edilmis olur. Pâdisah, sehir halkinin can
ve malina karsi yapilacak bir tecavüzü en büyük cezalarla
tecziye edecegini bildirir. Pâdisah, burada on dört gün
kadar kalip Kurban Bayramini burada geçirir. Osmanli
ordusunun Budin'den Istanbul'a dönüsü esnasinda Segedin ve
Baç (Bacs) sehirleri de ele geçirilir. Ayrica Beçne
mevkiinde direnis gösteren Macar kuvvetleri de bozguna
ugratilarak dagitilir. Öyle ki, asil orduyla vurusacak hiç
bir düsman kuvveti kalmamisti. Mohaç'tan sonra Macarlarin
elinde, Erdel voyvodasi, yani Transilvanya genel valisi
Zapolyai'nin 30 bin kisilik askerinden baska hiç bir kuvvet
kalmamisti.
Yaka yakaya ve bogaz
bogaza cenk edilen Mohaç Meydan Muharebesi, Kral Layos ile
beraber bütün bir Macar ordusunun imhasina mal olmus ve
müstakil (bagimsiz) Macar Devleti'nin hayatina son vermisti.
Bundan sonra tarih, Osmanli himayesinde bir Macaristan
taniyacakti.
Osmanlilar tarafindan
Macar tahtina Zapolyai Janos'un seçilmesi, Alman Imparatoru
Sarlken'in kardesi ve ölen Macar Kirali'nin hem enistesi hem
de kayinbiraderi olan Avusturya Arsidük'ü Ferdinand'i
harekete geçirir. Macar Kiralligi üzerinde hak iddia eden
Ferdinand'a, Istoni Belgrad'da bulunan Macar kirallik
tacinin giydirilmesi ile Macaristan'da iki krallik ortaya
çikmis oluyordu. Buna göre Macaristan'in bati ve kuzey
batisi Ferdinand'in idaresinde, Orta Macaristan ile Erdel
ise Zapolyai'nin hâkimiyetin-de bulunuyordu. 2. Ikinci
Macaristan Seferi ve Viyana KusatmasiOsmanlilar sayesinde
Macar krali seçilen Zapolyai, Osmanlilar'in kendisine
hazirladigi bu imkani geregi gibi degerlendiremez. O,
Osmanlilar'a yaklasmak söyle dursun, l527 baharinda toplanan
Regensburg Imparatorluk meclisinde Osmanlilar'a karsi yardim
dahi istemisti. Öbür yandan Macar beylerinin çogunlugu
tarafindan kralliga seçilmis bulunan Ferdinand'in, Osmanli
ordusunun geri dönmesini firsat bilip büyük bir ordu ile
Budin üzerine yürüyüp onun kuvvetlerini Tokaj'da maglup
etmesi üzerine kayinpederi olan Lehistan Krali'nin yanina
siginmak zorunda kalan Zapolyai, Osmanlilar'dan tekrar
yardim istemeye mecbur olur. Bu yardim için de Istanbul'a
bir elçi gönderir. Gerçi Zapolyai böyle bir yardim talebinde
bulunmasa dahi Osmanlilar'in bu duruma müsaade edecegi
düsünülemezdi. Bununla beraber onun yardim talebi,
Osmanlilar'in daha sür'atli bir sekilde harekete geçmesine
sebep olmustu. Böylece durum, Zapolyai'nin müdafaasi seklini
almisti. 29 Subat l528 tarihli antlasmaya göre Osmanli
Devleti, Zapolyai'yi tâbi bir hükümdar olarak tanimaktaydi.
Öbür taraftan, Osmanli Devleti'nin kendisini burada
birakmayacagini anlayan Ferdinand da elçi göndererek vergi
vermek sartiyla Macar Krali olarak taninmasini teklif
ettiyse de bu teklif kabul edilmeyerek Budin'in Zapolyai'ye
iade edilmesi istenir. Böylece, 29 Mayis l528'de Istanbul'a
gelen bu ilk Avusturya elçilik heyeti, herhangi bir sonuç
alamadan geri dönmek zorunda kalir.
Kanunî, Vezir-i a'zam
Ibrahim Pasa'ya II. Macaristan seferinin serdarligini tevcih
ederek büyük yetkiler vermisti. Aslinda Macaristan'in
yönetimi için asker ve kaynak kullanmak yerine, simdilik
Zapolyai'nin idaresinde yari bagimli bir Macar Devleti'ni
Habsburglar'a karsi tampon bir devlet olarak birakmayi
tercih eden Kanunî Sultan Süleyman, l0 Mayis l529'da iki yüz
bin kisilik bir ordu ile sefere çikar. Macar topraklarina
girildigi sirada, Zapolyai, Istanbul'a gelen elçisi Lasczky
ve Macar asilzâdeleri itaatlerini arzedip huzura kabul
olunurlar. Lütfi Pasa, Zapolyai'nin Kanunî tarafindan nasil
karsilandigini ve tercüman vâsitasiye ikisi arasinda geçen
konusmalari da verir. Buna göre Zapolyai, diger kullari gibi
kendisinin de Pâdisah'in kulu olmak istedigini bildirerek
söyle der: " Ey Pâdisah-i âlem penah, Müslümanlardan ve
kâfirlerden (gayr-i müslim) kullarinin nihayeti yoktur. Ben
dahi ol kullarinin silkine münselik olmaga geldim (onlarin
meslegine, yani senin tebean olmaya geldim). Ve hem
Pâdisahtan bir muradim vardir, emr olunursa hizmet-i
seriflerine diyelim." Tercümanin anlattigi bu sözleri
begenen Kanunî: "Muradin desin, elimizden geldikçe
bitirmesine sa'y edelim (çalisalim) der. 3 Eylül'de Budin
önlerine gelen ordu, kusatma hazirliklarina basladigi sirada,
sehirdekiler teslim olurlar. Böylece sehir, yarim günlük bir
mukavemetten sonra tekrar ele geçirilmis olur. 7 Eylül'de
sehre giren Kanunî, senelik belli bir vergi karsiliginda
burayi Zapolyai'ye vererek merasimle ona Macar Kralligi
tacini giydirir. Hammer'in ifadesine göre onu, merasimle
krallik tahtina oturtan ne pâdisah, ne vezir-i a'zam, ne
diger vezirler, ne beylerbeyiler, ne de yeniçeri agalarindan
biri degil, "aganin ikincisi demek olan Sekban basi
marifetiyle" olmustur. Bununla beraber, Kanunî, Zapolyai'yi
ayakta karsilamis, elini öptürmüs, altin tahtinin karsisina
iki altin sandalye koydurmus, birine Ibrahim Pasa'yi,
digerine de Zapolyai'yi oturtmustur. Böyle bir uygulama,
Osmanli protokolona göre Macar Kralligi'nin durumunu
göstermektedir. Gerçekten, Küçük Bali Bey'in, Ferdinand için
kaçirilirken ele geçirdigi tac, Yeniçeri Sekbanbasisi
tarafindan Zapolyai'nin basina konmustu. Günümüzün
ifadesiyle bir Yeniçeri generalinin, Osmanli protokolunda
ancak sancakbeyi (Tümgeneral) derecesinde olan bir sahsin
Macaristan Krali'na tac giydirmesi, Türk tarihinin unutulmaz
hadiselerinden biri olarak kalacaktir.
Bu siralarda Macar
krallik taci, Ferdinand'in casuslari tarafindan çalinip
Viyana'ya kaçiriliyordu. Bunu haber alan Osmanli istihbarati,
derhal harekete geçer. Bosna eyaletinin Izvornik sancakbeyi
Küçük Bali Bey, 20 Agustos'ta Viyana yolunda tarihî taci ele
geçirip 4 Eylül'de Kanunî'ye gönderir. Kanunî ise taci
Zapolyai'ye gönderir. Bu meshur tac, Macarlar tarafindan
kutsal sayiliyordu. Bu sebeple onlar, bu taci giymeyen
hükümdara mesru krallari nazari ile bakmiyorlardi. Ferdinand
da Macaristan Krali olma iddiasinda oldugu için bu tarihî
taci ele geçirmek istiyordu. "Korona" denilen bu tarihî tac,
üst üste geçmis iki tactan mütesekkildir. Asil taci l000
yilinda Papa, sonradan aziz mertebesine çikarilan ve
Arpadlar'dan ilk defa Samanligi birakip Hiristiyanligin
Katolik Mezhebi'ne giren Büyük Istvan'a göndermisti.
Sonradan Bizans Imparatoru olan VII. Mikhail Dukas'in,
Malazgirt Savasi'indan iki yil sonra (l073), gönderdigi
altin çelenk, iste bu Papa'nin yolladigi tacin üzerine
geçirilmek suretiyle tarihî Korona son seklini almistir.
7 Eylül'de Budin'e
giren Kanunî, burada alti gün kadar kaldiktan sonra,
Ferdinand ile karsilasmak niyetiyle Viyana'ya dogru harekete
geçme karari alir. Yoluna devam eden ordu, Avusturya - Macar
sinirindaki Ovar kasabasini ele geçirdikten sonra Viyana
önlerinde toplanmaya baslar. Bu arada Ferdinand'in Viyana'da
olmadigi anlasilir. Zira o, kuvvet toplamak için Avusturya
içlerine dogru çekilmisti.
Çok iyi tahkim edilmis
olan Viyana sehrinin muhasarasi ise 27 Eylül'de baslar.
Fakat Osmanli ordusu muhasara için gerekli büyük toplar ile
malzeme getirmedigi için hazirliksiz sayilirdi. Filhakika,
Belgrad, Mohaç ve Budin'de birakilan agir toplar olmaksizin,
orta ve hafif toplarla kalede istenilen büyüklükte gedikler
açilamadi. Almanlar, kaleyi büyük bir fedakârlikla
savnuyorlardi. Surlarin önünde iki taraf da agir zayiatlar
veriyordu. Surlar altindan lagim açma tesebbüsleri de
basarili olamiyordu. Yine de araliksiz süren çalismalar
sonucunda surlarda yeni gedikler açilip buralardan
hücumlarda bulunuldu ise de, havalarin sogumaya baslamasi,
kisin yaklasmasi ve erzak sikintisinin had safhaya ulasmasi,
askerin gücü ile dayanikliligini etkiliyordu. Kanunî, l7
günlük muhasarayi kâfi görmüs olmali ki, bu kadar kisa bir
müddet içinde böyle müstahkem bir mevkiin düsürülmesi,
kusatan ordu ne kadar kuvvetli olursa olsun imkânsizdi. l4
Ekim l529'da yapilan umumi hücum da basariya ulasmayinca,
muhasaranin kaldirilmasina karar verilir. Halbuki bu son
hücum sirasinda birçok gedik açilmis ve müdafilerin dayanma
güçleri de tükenmek üzere idi. Lütfi Pasa ile Peçevî'nin
ifadelerine göre kisin vakitsiz gelip kar ve yagmurun
yagmasi üzerine "Pâdisah-i Islâm emriyle leskere (askere)
zarar ve ziyan müretteb olmasin diye "bir adami on bunun
gibi hisara vermezen" deyip ândan dis varosu yaktirip ve
yiktirip ve etraflarini yagma ve talan ettikten sonra
Muharremu'l-Haram'in yirmi ikisinde Beçten (Viyana) göçüp
Budim'e gelüb". Benzer ifadeleri yabanci kaynaklarda da
gördügümüz için, bu konuda Kanunî'nin ne denli hakli
oldugunu ve yerinde bir karar aldigini anlamak mümkün
olmaktadir. Kis ve soguklarin erken bastirmasi üzerine
Osmanli hakani, kusatmayi kaldirma karari alir ki, bu
kararda kendi askerini düsünme payi büyüktür. Kusatmaya son
verme kararinin alinmasi üzerine l5 Ekim'de orta büyüklükte
toplar, gemilere bindirilerek Tuna üzerinden Belgrad'a dogru
yola çikarilir.
Gerçekten, bölgede kar
yagisi basladigindan siddetli kis soguklari bir felaket
getirebilirdi. Bu arada Sarlken (Charles Quint) bütün
Avrupa'dan topladigi kuvvetleri Linz'e yigiyordu. Bununla
beraber Viyana ancak iki hafta daha dayanabilirdi. Ancak
kale feth edilse bile sonra ne olacakti ? Kanunî çekilir
çekilmez, Linz'deki Alman ordusu gelip sehri muhasara
edecekti. Bu muhasaraya dayanabilmek için Viyana'da çok
büyük bir askerî güç birakmak icab ediyordu. Sehirde, Türk
topçu atesinden yikilmadik bir yer kalmamisti. Böylece
Charles Quint, imparatorluk taht sehrinin tahribi ile
cezalandirilmisti. Kanunî, bu kadarini kâfi gördü. Bu
seferde l4 bin kadar Osmanli askeri ya sehid olmus veya
yaralanmisti. Buna karsilik Almanya ise tamamen perisan
olmustu. Bu seferden sonra Istanbul'a dogru yola çikan
Pâdisah, Ordu-yu Hümayûn ile l6 Aralik'ta Istanbul'a gelir.
Böylece bu sefer-i hümayûn 7 ay, 7 gün devam etmisti. Bu
sefer sayesinde Macaristan'daki Osmanli hakimiyeti
saglamlasmis, Avusturya ve Kuzey Macaristan tahrib edildigi
için karsi saldiri ihtimali ortadan kalkmisti. 3. Üçüncü
Macaristan Seferi (Alaman Seferi) Kanunî, Istanbul'a
döndükten sonra, Macaristan'da yeniden bazi olaylar cereyan
etti. Ferdinand, Budin'i tazyike baslar. Bununla beraber
Istanbul'a bir elçilik heyeti göndermekten geri kalmayarak
Macaristan'in kendisine verilmesini ister. Bu arada Budin,
Ferdinand kuvvetleri tarafindan kusatilmis olmakla birlikte
alinamaz. Peçevî'nin (veya Peçuylu) ifadesine göre basta
Ferdinand olmak üzere bölgedeki diger bazi kral, kont ve dük
gibi ünvanlari tasiyan kimseler, bizzat Kanunî Sultan
Süleyman'in emri üzerine Macaristan tahtina getirilmis olan
Yanos'u (Jan Zapolyai')yi tanimak istemiyorlardi. Onu
kralliktan düsürmek için çesitli bahaneler ariyorlardi.
Kanunî, Budin'in kusatildigindan haberdar olunca krala
verdigi söz üzerine sefere çikmaya karar verir. Böylece
Osmanli hükümdari l9 Ramazan 938 (25 Nisan l532)'da sefere
çikar. Bu arada o, Alman Imparatoru Sarlken ile de
hesaplasmak istiyordu. l00 bin kisiyi asan bir kuvvetle
sefere çikan Kanunî, Nis'e vardigi zaman Ferdinand'in
elçileri ordugâha gelerek önceki tekliflerini tekrarladilar.
Buna göre Macaristan Ferdinand'a verildigi takdirde her sene
25.000 - l00.000 duka kadar vergi verecegini kabul ediyordu.
Böyle bir teklifi reddeden Kanunî, Ferdinand'in
topraklarinda ilerlemeye devam eder.
Bu bölgedeki pek çok
kasaba, Yahya Pasa oglu Bali Bey ile onun oglu Mehmed Bey ve
Bosna Beyi Hüsrev Bey tarafindan zapt edilir. Osmanli ordusu
zorlu bir muharebeden sonra Köseg (Guns, Köszeg)'i ele
geçirir. Bu sirada Ferdinand'in elçileri bir daha gelirler.
Bunlara, Ferdinand'i harbe davet eden mektuplar verilir.
Ancak Ferdinand ile Sarlken, Osmanlilarla bir meydan
muharebesi yapmaktan çekindikleri için oyalama ve yipratma
taktigi kullaniyorlardi. Fakat onlarin bu taktikleri pek
fazla ise yaramamis olmali ki Osmanli ordusu ileri harekâta
devamla bazi sehirleri zapteder. Bu arada Gratz gibi bazi
sehirlerin etrafi yakilip yikilmakla yetinildi. Osmanli
ordulari, Macaristan'da Ferdinand'a ait topraklar üzerinde
bir müddet ilerleyip, birçok sehir ve kasabayi ele
geçirmisti. Kanunî'nin bütün çabalarina ragmen Sarlken ile
Ferdinand ortaya çikamiyorlardi. Mevsimin geçmis olmasindan
dolayi güney yolu ile geri dönüldü. Bununla beraber bu sefer
sonunda Ferdinand, Pâdisah'in arzularina uygun bir antlasma
istemeye mecbur olmustu.
Bu sefer esnasinda yine
sulh veya mütareke talebiyle gelen Alman elçilerine, Charles
- Quint'e hitab eden hakaretâmiz bir mektup verilerek
teklifleri reddedilip geri gönderilirler. Bu mektubunda
Kanunî, bu kadar zamandir erlik ve imparatorluk dâvasi
ettigi halde kaç kere üzerine geldigini, mülkünü diledigi
gibi tasarruf ettigini, buna ragmen ne kendisinden, ne de
kardesinden nâm ve nisan göremedigini, Hak Teâlâ'nin takdiri
ne ise yerine gelmesi için Beç sahrasinda meselelerini
halletmelerini, kendisinin tabiiyeti altinda bulunan reâyâ
fukarasina yazik oldugunu, aksi halde avretler gibi ig ve
çikrik alip pâdisahlik tâci giymemesini bildiriyordu.
Alman veya Alaman
seferi denilen bu seferde ordu mevcudu ikiyüz binden fazla
olup "Çekaloz" denilen ve kaz yumurtasi seklinde gülle atan
300 kadar küçük top da vardi. Akinci ve deli kuvvetleri 80
bin kadardi. Bu sefer yedi ay kadar sürmüstü. Pâdisah, l532
senesi Kasim ( 939 Rebiülahir ) ayi sonlarina dogru
Istanbul'a gelmisti. Bu son seferin basarili bir sekilde
sonuçlanmasi üzerine bes gün üst üste senlik yapildi.
Istanbul, Üsküdar, Eyyub ve Galata bes gece kandiller ile
donatildi. Bu arada pazarlar, dükkanlar, bezazistan ve
çarsilar geceleri dahi açik tutuldu. Halk, hemen her gün
birbirlerine ziyafetler çekerek eglendi.
Bu arada, daha önce II.
Bâyezid döneminde feth edilmis olan Mora yarimadasindaki
Koron kalesi, Osmanli hükümdarinin Alman seferiyle Sarlken'i
aradigi sirada ona intisab etmis olan Andrea Doria
komutasindaki filo tarafindan bir hile ile alinmisti.
Kalenin alinmasindan sonra Iç kaleye Frenkler, dis kaleye de
yerli Rumlar yerlestirilmislerdi. Bu durumda, burasi
birlikte müdafaa edilecekti. Koron'dan sonra Patras ve
Inebahti da ele geçirilmisti. Alman seferi sonunda
Istanbul'a gelen Avusturya elçisi Cornelius, bu yerleri koz
olarak öne sürecek ve sayet Macaristan kralligi Ferdinand'a
verilirse Koron kalesi ile Afrika sahilinde Barbaros'a ait
olan Arcel adasinin iade olunacagini bildirmisti. Bu teklife
Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'nin cevabi " Biz, harple almayi
tercih ederiz" olmustu. Nitekim, Semendire Sancakbeyi olan
Bâli Beyzâde Mehmed Bey'in Mora Sancakbeyligine atanmasi ile
940 Ramazan (l534 Mart) tarihinde burasi yeniden ele
geçirilmistir. Peçevî, Mehmed Bey'in Koron kalesini ele
geçirisini su ifadelerle günümüze ulastirir: " Kalenin
içinde, biri Frenk, ikincisi o bölgenin âsi Rumlari, digeri
de inatçi Arnavutlar olmak üzere üç kisim kâfir vardi.
Sancakbeyi, her birine ayri ayri va'dlerde bulunup kolaylik
göstermek suretiyle (istimâlet) aralarina anlasmazlik soktu.
Böylece, bir kismi, köyleri talan etmek üzere disari çikan
kâfirleri kirar. Bundan sonra kâfirler iki gruba ayrilirlar.
Dis kaleyi ellerinde tutan Rum ve Arnavutlar, burayi Mehmed
Bey'e teslim ederler. Iç kaledeki Frnekler de canlarina emân
verilmek sartiyla savas yapilmadan teslim olurlar."4.
Osmanli - Avusturya Barisi ve Sonuçlari Osmanli seferleri
karsisinda bunalan ve kardesi Sarlken'in yardimi sayesinde
ayakta kalabilen Ferdinand'in, Macaristan Krali olabilmek
için giristigi bütün tesebbüsler, hep bosa gidiyordu.
Osmanli Devleti'nin Jan Zapolyai'yi tutmasi, onun bu emeline
ulasmasina engel oluyordu. Bati Avrupa'da görülecek bir
takim isleri bulunan Alman Imparatoru'nun tavsiyesi üzerine
Ferdinand, Osmanlilarla anlasmaktan baska çare bulamamisti.
Bu sebeple o, Istanbul'a elçi göndermisti. Ferdinand'in
müracaati, Osmanlilarin da isine gelmisti. Zira Macaristan
üzerine yapilan seferler büyük masraflara sebep oldugu gibi
sadece bu tarafla ugrasilmasi, memleketin dogu hududlarinin
ihmal edilmesine sebep oluyordu. Bu durum, doguda bazi
olaylarin çikmasina da sebep oluyordu. Nitekim Sah Ismail'in
l524 yilinda meydana gelen vefati üzerine yerine geçen oglu
Tahmasb Han, Dogu Aanadolu'da yikici bazi faaliyetlerde
bulundugundan iki devlet arasinda bazi hâdiseler cereyan
etmisti. Bu sebeple Osmanli Devleti Ferdinand ile bir barisa
sicak bakiyordu.
l4 Ocak l533'te Pâdisah
tarafindan kabul edilen Avusturya elçilik heyetinden, kesin
bir baris için Ferdinand'in itaat alâmeti olarak Estergon
kalesinin anahtarlari istenmistir. Kanunî, ancak bundan
sonra barisa riza gösterebilecegini ima etmisti. Bundan
baska 5 veya 7 senelik bir sulha hazir oldugunu da bildiren
Kanunî, Estergon (Esztergom Gran) kalesine karsilik
Macaristan'daki bazi kaleleri de verebilecegini belirtmisti.
Öyle anlasiliyor ki, iki taraf arasinda geçen görüsmeler,
epey çekismeli olmaktaydi. Nitekim Kanunî'nin bu sartlarini
bildiren mektubu ile Avusturya elçisinin yanina katilan bir
Osmanli elçisi, l Subat l533'te Ferdinand'a gönderilmisti.
Hammer'in ifadesine göre Viyana sehrinin gördügü bu ilk
Osmanli elçisi, büyük bir tantana (merasim) ile kabul
edildi. Ferdinand, elçiyi sirmali kumasla süslenmis bir taht
üzerinde oturmus oldugu ve basinda kiymetli bir tac
bulundugu halde kabul etti. Mütareke sartlari,
Bohemya'lilari epey korkuttu. Fakat Ferdinand, Gran
anahtarlarinin istenilmesinin sadece bir baglilik isareti
oldugunu belirtmeye çalisti. 29 Mayis'ta Estergon (Gran )'un
anahtarlari ile Ferdinand'in iki mektubunu getirecek olan
elçi Cornelius, Osmanli elçisi ile Istanbul'a hareket eder.
Böylece çavus (Osmanli elçisi) elverisli bir cevapla geri
gönderilmis oluyordu. Istanbul'da yapilan görüsmeler ise 22
Haziran l533'te antlasma ile sonuçlanmisti. Bu antlasmaya
göre Ferdinand, Macaristan üzerindeki veraset iddialarindan
vaz geçecekti. Sadece Macaristan'da fiilen hakim oldugu
topraklar kendisine ait sayilacakti. Elindeki bu topraklar
için de her yil 30.000 altin verecekti. Ayrica protokol
geregi Ferdinand, Osmanli Vezir-i A'zami Ibrahim Pasa ile
müsavi (esit, denk) sayilacakti. Kaynaklar, elçilerin
Pâdisah'in huzurunda yaptiklari konusma hakkinda dikkat
çeken bilgiler vermektedirler. Buna göre Pâdisah'in huzuruna
kabul edilen elçiler, Ibrahim Pasa'nin kendilerine verdigi
tâlimat dairesinde konusarak, Sultan'a "Oglun Kral Ferdinand,
senin mâlik oldugun seyleri kendi mali ve kendisinin sahip
oldugu memleketleri senin mülkün addeder, çünkü o, senin
oglundur" dediler. Buna karsilik Pâdisah, oglu Ferdinand'in
dostlarinin dostu ve düsmanlarinin düsmani olacagini
bildirir. Bu antlasmadan sonra Ferdinand ile Zapolyai'nin
hâkim olduklari yerler, bir sinir hatti ile Osmanli
temsilcileri nezâretinde belirlenecekti.
Bu antlasma geregince
biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti'nin himayesi altinda
Jan Zapolyai'ye, digeri de vergi vermek sartiyla Ferdinand'a
ait iki Macaristan ortaya çikiyordu. Bu antlasma, Macaristan
meselesini bir müddet için halletmis ve Osmanlilarin dogu
proplemi ile ilgilenmelerine firsat vermisti.
Görüldügü gibi Osmanli
kilicindan gözü yilan Ferdinand, Macar tahti üzerindeki
hakkini da kayb ederek baris istemek zorunda kalinca, Orta
macaristan'da kendisine birakilan bir kalenin idaresine razi
olarak protokol geregince Pâdisah'a "Pederim", Vezir-i
A'zam'a da "Birâderim" diye hitab etmek zorunda kalir. Fakat
yillarca sonra Zapolya'nin ölümüyle taht vârisi küçük
Sigismund'u tanimak istemeyerek tekrar ayaklanacak ve ana
Kraliçe Isabella'nin yine Osmanlilari yardima çagirmasiyle,
Macaristan'in durumu yeniden gözden geçirilerek Budin
tamamen Osmanli idaresine geçecektir.
Jan Zapolyai'nin l540
yilindaki ölümü üzerine Macaristan isleri yeniden karismaya
baslar. Zapolyai'nin esi kocasinin ölümünden önce bir erkek
çocuk dünyaya getirmisti. Kraliçe Isabella (veya Elizabet),
Istanbul'a bir elçilik heyeti göndererek oglu Sigismund'un
Macar Krali olmasi istirhaminda bulunmustu. Bu istirham
üzerine Osmanli Devleti, kendisine teminat vermisti. Fakat,
Zapolyai'nin öldügünü duyan Ferdinand ile Sarlken'in
kuvvetleri, Budin'i muhasara ederler. Bununla beraber
herhangi bir basari elde edemezler. Bu durum karsisinda
Macaristan'a yeni bir sefer yapilma mecburiyeti dogar.
Osmanli hükümdari, l54l
senesinin Ilkbahar'indaki hareketinden evvel, Budin'in
Ferdinand'in eline geçmemesi için derhal Rumeli Beylerbeyi,
arkasindan da üçüncü vezir Sokullu Mehmed Pasa'yi 3 bin
yeniçeri ve süvari kuvvetleriyle gönderir. Bundan sonra da
bizzat kendisi sefere çikar. Budin'i kurtarmaya giden
kuvvetler, bir aydan fazla ugrastiklari halde düsmani tarda
(kovmaya) muvaffak olamamislardi. Bu arada Budin'i almaktan
ümidini kesen ve asil ordunun yaklasmakta oldugunu duyan
Ferdinand kuvvetleri, bir gece gizlice kaçmak istedilerse de
muvaffak olamayarak tamamina yakin bir kismi imha edillir.
Ordugâhlari da Türklerin eline geçer. Baskomutanlari olan
Rokendorf yakalanarak Komaran mevkiinde öldürülür.
Pâdisah'in komutasindaki ordu Budin'e yaklastigi sirada
böyle basarili bir haber alinir.
Bu savas esnasinda
Avusturyalilar, ordugahlarinin etrafina hendekler kazip
manialar koyduklari ve "Istabur - Tabur" adi verilen
istihkâmlari yapmislardi. Macarlarca bu tahkimata verilen
"Tabur" adi, tarihlerimizde "Istabur" seklinde ifade
edildiginden, Kanunî'nin bu dördüncü Macaristan seferine "Istabur
seferi" adi verilmistir.
Budin'e gelindikten
sonra küçük kral, Pâdisah'in sehir disindaki karargâhina
getirilir. Daha önce verilen karar geregi piyade kuvvetleri
Budin'e girerler. Kraliçeye küçük Kral Sigismund büyüyünceye
kadar Budin'in Türk idaresinde kalacagi söylenir. Sigismund,
altin ve lâciverd damgali ahidnâme ile kendisine nâib olan
annesiyle birlikte Zapolyai'nin eski beylik mahalli olan
Erdel (Transilvanya )'e gönderilir.
Bu ugulama ile daha
önce Zapolyai'nin idaresinde bulunan Macaristan dogrudan
dogruya Osmanli topraklarina ilhak olunup on iki sancaklik
Budin Beylerbeyligi tesekkül ettirilmis oldu. Bu
Beylerbeylige de Bagdad Valisi olup aslen Macar olan
Süleyman Pasa tayin olunur. Bundan sonra Macaristan'da
derhal arazi tahriri yaptirilmistir. Böylece Macaristan,
Osmanlilara, Ferdinand'a ve bir de Erdel'de Sigismund'a ait
olmak üzere üç kisma bölünmüs olur.
Böylece, bir buçuk asir
Türk hâkmiyetinde kalacak olan Macar topraklarinin yönetimi
hususunda son derece akillica hareket eden Osmanlilar,
Budin'e tayin edilecek Pasalari devamli olarak birinci
derecede degerli kimseler arasindan seçiyorlardi. Onlar, bu
insanlarin hem muktedir bir serdar, hem siyasî kuvveti olan
bir diplomat, hem de ahlâkça son derece mazbut, mert, dürüst
ve faziletli kimseler olmasina bilhassa dikkat ediyorlardi.
Artik Osmanli
idaresinde gelisme imkâni bulan bir Macar medeniyeti ve bu
medeniyet ile yaris ve baris halinde olan bir Müslüman Türk
dünyasi, ayni cografya üstünde yasiyorlardi. Bir taraftan
Macarlar'dan devr alinan kültür ve medeniyet mirasi
diyebilecegimiz eserler muhafaza edilirken, bir taraftan da
sehrin bir Müslüman Türk ülkesi haline gelmesi için garet
sarfedilmistir. Bu gayret hareketi, sür'atle inkisaf
etmistir. Böyece Budin, yüz yila varmadan saraylar, câmiler,
mescidler, medreseler, sebiller, türbeler, tekkeler,
imâretler, köprüler, hanlar, çarsilar, pazarlar, ziyâret ve
mesirelerle tipik bir Müslüman Türk beldesi oluvermisti.
Öyle ki, Macar topraklarindan fiskirircasina bu kültür ve
medeniyet müesseselerinin yalniz isimleri üzerinde durup
düsünmek bile idarî, askerî, ictimaî, hukukî ve kültürel
mânada sâbit olmus Türk kasesini göstermeye kâfidir. Öyle
anlasiliyor ki Osmanlilar, Budin'i önemli bir merkez olarak
kabul ediyorlardi. Bilhassa Ila-yi kelimetullah için burayi
hem maddî görüntü olarak hem de mânevî bakimdan bir Islâm
sehri haline getirmeyi önemli ve vazgeçilmez bir hedef
olarak görüyorlardi. Bu sebepledir ki, l54l'de Osmanli
Devleti'ne ilhak olunan Macaristan topraklari, vaktiyle
pâyitahtlik etmis sehirler gibi (Bagdad, Misir), devletin en
mühim beldelerinden biri sayilan Budin merkez olmak üzere,
yeni bir eyâlet teskil edilmis ve bütün diger eyâletler gibi
bir beylerbeyinin idaresi altina konulmustur. Bu sebeple
Budin beylerbeyi olan pasanin protokol bakimindan önemli bir
yeri bulunmakta idi. Koçulu kayiga binmek, rikâbta peyk ve
solak yürütmek ve bazi tevcihatlarda bulunabilmek
selâhiyetine sahip olmak ilk akla gelenler olarak
belirtilebilir. Nitekim Budin Beylerbeyligi uhdesinde kalmak
üzere 1574 yilinda vezir olan Sokullu Mustafa Pasa'ya
gönderilen hükümde kendisinin, eskiden oldugu gibi mahlûl
timar tevcihi, hisar müstahfizlari ve kethüda yeri tayini
haklarina sahib oldugu açik bir ifade ile belirtilmistir.(BOA.
MD. nr. 26, s. 97.) Budin beylerbeyileri, meydana gelecek
önemli hudud muharebelerinde toplanan kuvvetlere komutan
olarak tayin edilir. Bu arada civar eyâletlerin komsu
devletle olan ihtilaflari, diger mahallî makamlar tarafindan
bir çözüme baglanamazsa o zaman Budin beylerbeyinin
hakemligine müracaat olunurdu. Bundan baska, Budin'deki Pasa
Sancagi haslarinin miktari, buradaki cebelîler ile diger
görevlilerin sayisi da bize Osmanlilar tarafindan bu eyâlete
ne denli önemin verildigini göstermektedir.
Bütün bu gelismelerden
sonra Kanunî'nin Macaristan fütûhati ile ilgili siyasetine
baktigimiz zaman, onun bir tek hedefinin oldugunu görürüz. O
da ilâ-yi kelimetullah için buralara gitmek ve bu vasita ile
Islâmiyeti daha uzaklara götürmektir. Gerçi özellikle
günümüzde, zaman zaman, Kanu-nî'nin Macaristan ve Bati
seferlerine sarf ettigi kudreti, emek, gayret ve masrafi
tenkid edilerek bu gücün, Iran ile Türkistan taraflarina,
baska bir ifade ile Türk ve Müslümanlarla meskûn sahalara
harcanmasi ve bu sayede bunlarin önemli bir kisminin tek bir
bayrak altinda toplanmasina çalismasi daha iyi olmazmiydi?
denilmektedir. Muhtemelen Mustafa Nuri Pasa da ayni sorulara
muhatab olmus olmali ki, bu konuda çok güzel ve detayli
bilgiler vermektedir. M. Tayyib Gökbilgin de kaynak
belirtmeden büyük ölçüde bu görüsleri aynen kullanarak bu
tenkidlere söyle cevap verir:
a) O dönem, günümüzden
oldukça uzaktir. Binaenaleyh o devrin zihniyeti ile deger
ölçülerini tamamen ve dogru bir sekilde kavramak mümkün
olmayabilir. Bunun içindir ki, tarih ilmi ile ugrasanlar,
ilgilendikleri dönemin olaylarini incelerken mümkün mertebe
o günün sartlarini, anlayislarini, fikir ve düsünce
akimlarini hesaba katmak zorundadirlar. Ancak bu sâyede
dogruya yakin bir sonuca ulasabilirler.
b) Gerek Arap, gerekse
diger Müslüman devletlerden zapt edilen topraklari, uzun
zaman idaresi altinda tutmayi basaran Osmanli Devleti, bir
mânada bu basarisini muazzam bir disiplin altinda
yetistirdigi askerî gücüne borçludur. Halbuki bu ordunun
kaynak ve çekirdegini "devsirme" dedigimiz sistemle gayr-i
müslim tebeanin çocuklari teskil ediyordu. Devlet, Avrupa
seferlerinde kayb ettigi nüfusun çok daha fazlasini bu yolla
almak ve onlari müslümanlastirmak suretiyle kendi nüfusuna
katarak kazançli çikiyordu. Bu sistem sâyesinde hem Kur'an'a
muhalefet edilmiyor, hem de savaslarda ölen veya yaralanmak
suretiyle savasamayacak duruma gelen kendi asil Müslüman
nüfusunu korumus oluyordu. Böylece Osmanli Devleti, Islâm'in
intisarini (yayilmasini) saglamis oluyordu. Halbuki elde
edilen Müslüman ülkelerin çocuklari için böyle bir sey söz
konusu olamazdi. Bu bakimdan Osmanli, Bati Hiristiyan
dünyasi ile savasmakla dinî mânada daha kârli çikmis
oluyordu.
c) Cihâdin
faziletlerini de burada zikr etmek gerekir. Müslüman olmayan
bir devletle cihâd yapmanin, diger yerlerdeki gibi olmayip
çok hayirli ve sevapli bir mücadele olmasi. Gerçekten,
ilâ-yi kelimetullah için yapilan bir mücadele, baska bir
ifade ile Islâm'in sesini, bundan haberdar olmayan yerlere
ulastirmanin ne kadar hayirli bir is oldugu gerek Kur'an-i
Kerim'de, gerekse Hz. Peygamber'in hadislerinde açikça
belirtilmistir. Bu sebeple Müslümanlar, cihâdla ilgili
müjdelere nail olmak için devamli olarak Müslüman
olmayanlarla mücadeleye önem vermislerdir.
d) Ganimet elde etme
arzusu. Fethedilen memleketlerin maddî imkânlarindan
istifade etmenin de bu konuda etkisi düsünülebilir. Bu
düsünce bir bakima dogrudur. Çünkü savasmak isteyen bir
devlet veya ordunun paraya ihtiyaci olacaktir. Bu da
nisbeten zengin yerlerden elde edilebilir. Orta Avrupa ve
Macaristan için sefer yolu hem kisa, hem de ulasilmasi
bakimindan kolaydir. Bütün bunlara ilaveten sunlari da
söylemek mümkündür:
XVI ve hatta daha
sonraki asirlarda günümüzde oldugu gibi milliyet mefhumundan
söz edilemez. Bu bakimdan Türklük diye bir sey de pek
düsünülmüyordu. Binaenaleyh Türkmenistan'daki Türklerle bir
birligin saglanmak istenmesi, milliyet bakimindan degil,
onlarin da Müslüman ve özellikle Sünnî olmalarindan dolayi
olabilirdi.
O zamanki Safevîler
Iran'inda Siî Mezhebi hâkimdi. Etnik bakimindan bunlarin
büyük bir ekseriyeti Türk ve Türkmen kabilelerinden
(Kaçarlar, Afsarlar, Türkmenler vs.) olmakla beraber,
mezheblerinin farkli (Siî) olmasi onlari, Osmanli
Türklerinden derin bir uçurum ile ayiriyordu. Nitekim hem
Sah Ismail, hem de oglu Sah Tahmasb Türk idiler. Bununla
beraber Iranlilik adina, Siî Mezhebi savunuculari olarak
Sünnî Osmanlilarla kiyasiya mücadele ediyorlardi.
Binaenaleyh bir birlik söz konusu olamazdi. Safevîler,
Keyhüsrev'lerin, Dârâ'larin tahtinda âdeta eski Iranliligi
temsil ediyorlardi.-
Bütün bu ifadelerden
anlasildigina göre Kanunî Sultan Süleyman, Islâm birligine
zarari dokunacak ve onu tehlikeye sokacak bir harekette
bulunmadiklari müddetçe, Müslüman devletlerle ugrasmayi pek
istemiyordu. Zira böyle bir ugrasma, ayni dine mensub
insanlari birbirlerine düsürecek, bu da Islâm ümmetinin
zayiflamasina sebep olacakti. Keza böyle bir savasta cihâd
da söz konusu olmayacakti. Zira cihâd, gayr-i müslim
devletlere karsi yapilan bir mücadele idi. Bu sebeple
Kanunî, Müslüman Dogu ile ugrasmak yerine, Hiristiyan Bati
ile ugrasmayi yeglemisti. Bununla beraber Islâm birligini
tehhlikeye düsürecek veya kendi topraklarinda Sünnî Islâm
akidesi yerine, Siî akideyi yerlestirmeye çalisanlara karsi
harekete geçmekten de çekinmemistir. Nitekim Siî Mezebi
akidesini yerlestirmeye çalisan Safevî Iran'la yapilan
muharebeler ve bu muharebelerin basariya ulasip zaferle
sonuçlanmasi için bas vurulan çareler bunu göstermektedir.5.
l543 Macaristan SeferiBudin'den dönen ve kisi Edirne'de
geçiren Kanunî, Istanbul'a geldiginde Ferdinand'in elçileri
gelerek eski isteklerini tekrarladilar. Buna göre Avusturya
elçisi, Macaristan'in terk edilip kendilerine verilme
karsiliginda senede l00.000 duka altin vergi vermeyi taahud
ediyordu. Fakat Osmanli Pâdisahi Kanunî böyle bir teklife
sicak bakmadigindan elçi, 9 Ekim l542'de geri dönmüstü. Bu
arada Ferdinand, degisik milletlerden mütesekkil ve takriben
80.000 kisilik bir ordu topamis bulunuyordu. Ferdinand'in bu
büyük hareketini Fransiz elçisi vasitasiyle haber alan
Osmanlilar, Budin'e yardim göndermek için derhal
hazirliklara baslarlar. Tuna'yi takiben Peste önlerine gelen
bu büyük ordu, 8.000 kisilik bir kuvvet tarafindan müdafaa
edilen kaleyi muhasara altina alir. Osmanli kuvvetlerine
göre sayica kat kat üstün olan bu ordu, yedi günlük bir
kusatmadan sonra Kanuni'nin büyük bir ordu ile gelmekte
oldugu haberini alinca bozguna ugrayip geri çekilmek zorunda
kalir.
Peste muhasarasinin
duyulmasi üzerine gerekli hazirliklarini tamamlayan Kanunî
Sultan Süleyman, yaninda oglu Sehzâde Bâyezid oldugu halde
18 Muharrem 950 (23 Nisan 1543)'de Istanbul'dan Macaristan
üzerine hareket eder. Bu sirada önden gönderilen Osmanli
kuvvetleri ile hudud beyleri, Pojega civarindaki bazi
kaleleri , Nana ve Valpo gibi önemli iki kaleyi zaptettikten
sonra Siklos'u kusatirlar. Bu siralarda Ösek'e gelmis
bulunan Kanunî, Siklos'un kusatilmasina yardima gider.
Böylece kale 8 Temmuz l543'te alinir. Bu arada Pecs (Peçuy)
sehri de teslim olmustu. Bundan sonra Kanunî Budin'e gelir.
Gerekli malzemelerin yetismesi üzerine daha önce Osmanlilar
tarafindan feth edilen ve bilahere tekrar Avusturyalilar
tarafindan zaptedilen Estergon üzerine varilir. Kusatma
altindaki kalenin müdafileri teslim teklifini kabul
etmediklerinden siddetli bir muharebe baslar.
Dayanamayacaklarini anlayan kaledekiler, bir heyet
göndererek l0 Agustos l543'te teslim olurlar. Estergon'un
fethi ile sonuçlanan bu seferde Ferdinand'in elinden eski
Macar kirallarinin merkezi olan Gran (Estergon) ve Budin'in
güney - batisinda Macar kirallarinin kabirlerinin bulundugu
Istoni Belgrad (Stulvaysenburg) ile Drava nehri üzerindeki
Valpo, Siklos ve Tata gibi yerler alinir. Böylece bu harekât
sonucunda Budin'in emniyeti için civardaki kalelerin zapti
ve eyalete ilhaki gerçeklesmis olur. Kanunî, Istanbul'a
dönüs sirasinda Saruhan sancakbeyi olan oglu Mehmed'in
Manisa'da vefat ettigi haberini alarak büyük bir üzüntü ile
sarsilir. Bu yüzden mateme bürünür. Istanbul'a gedikten
sonra da oglunun nâsinin Manisa'dan Istanbul'a getirilmesini
emrederek l8 Saban'da Bâyezid Camii'nde bütün Istanbul halki
ile birlikte cenaze namazini eda eder. Yine Pâdisah'in emir
ve arzusu üzerine cenaze, Sehzade Camii yanindaki hazireye
defn olunur. Kanunî'nin zafer sevincini yasayamamasinin
sebebi olan Sehzâde'nin ölümü ile ilgili belge, onun ölümünü
su ifadelerle nakleder: "Sehzâde-i saidu'l-baht Sultan
Mehmed, Estergon Belgrad ve nice kal'alar fethi için
müjdegâneye gelen aga ki, sene 950 ve Saban'in gurresinde
(ilk günü) vaki olan Çarsamba günü gelüp donanma oldugu gün
hasta olup alti gün sahibfiras (yatakta yatip) yedinci
sülesa (Sali) gecesi fevt olup azim matem olup mah-i
mezburun (belirtilen ay) dokuzuncu Çarsambasi günü Lala
Pasa, Defterdar Ibrahim Çelebi ve nice agalar Islambol'a
maiyyetin alip gittiler. "
Bütün çabalarina ragmen
Osmanlilarla basa çikamayacaklarini anlayan ve her seferde
ellerindeki mühim sehir ve kalelerin bir kismini kayb eden
Ferdinand ile Sarlken, baslangiçta bir mütareke, daha sonra
da bes yillik bir baris antlasmasi yaparlar. Haziran l547'de
bes yil için imzalanan bu muahede (antlasma), bir mütareke
mahiyetinde kalir. Zira meydana çikan Erdel hâdisesi, harbin
yeniden baslamasina sebep olur.
Daha önce de temas
edildigi gibi Erdel Kiraliçesi yani eski Macar Kirali Jan
Zapolyai'nin zevcesi Izabella, Osmanlilarin himayesinde idi.
Kiraliçenin maiyetindeki müsavirlerden birisi Ferdinand
taraftari olup Erdel'in buna verilmesine çalisiyordu. Bu
duruma vâkif olan Osmanli Devleti, Ferdinand'i tehdid
ettiyse de Ferdinand buna aldiris etmez. Zira bu siralarda
Osmanli ordusunun Iran seferinde oldugunu bildiginden
kendisine bir sey yapamayacagindan emindi.
Kanunî, Avusturya
kuvvetlerinin Erdel'e girdigine kani olunca Avusturya
elçisinden durumu sordurtarak onu haps ettirdigi gibi Rumeli
Beylerbeyi Sokullu Mehmed Pasa'yi Erdel üzerine yürümekle
görevlendirmisti.
10 Temmuz l55l'de
Sofya'dan areket eden Sokullu, bir müddet sonra 7 Eylül'de
Slankamen'den ayrilarak Beçe önlerine gelip burayi ele
geçirir. Ayrica, Beçkerek ve Çanad'dan baska oniki kaleyi
daha zaptederek Osmanli hâkimiyetine katar. Lipva'yi da
kolaylikla ele geçirdikten sonra Timisvar'i kusatir. Fakat
iklim sartlarinin müsait olmamasi üzerine Belgrad'a döner.
Sokullu Mehmed Pasa'nin
çekilmesi üzerine Avusturya ordusu Erdel'e girerek lipva'yi
geri aldigi gibi Segedin'i de muhasara eder. Bu sirada
Segedin sancakbeyi olan Mihal oglu Hizir Bey'in iç kaleye
kapanip, Budin Beylerbeyi olan Hadim Ali Pasa'yi keyfiyetten
haberdar etmesi üzerine Segedin önlerine gelen Ali Pasa,
Avusturya ordusunu imha etmisti.
Iki taraf arasindaki
savas 970 ( 1562 ) yilina kadar sürer. Bu tarihte Ferdinand,
Busbecq adindaki elçisini anlasmak üzere Istanbul'a
gönderir. Yine bu sirada Sarlken'in çekilmesinden dolayi
Ferdinand bes seneden beri Alman Imparatoru bulunuyordu.
Böylece en son olarak Ferdinand, Erdel (Transilvanya)'den
vaz geçmis ve eskisi gibi elinde bulunan Macaristan için
30.000 duka altini kabul ile sekiz senelik bir muahede
imzalamisti(l562).6. Bogdan SeferiBogdan, II. Bâyezid
döneminden beri Osmanlilar'a bagli bir voyvodalik haline
getirilmisti. Bogdan voyvodaligi, Kili ve Akkirman kaleleri
alindiktan sonra siki bir sekilde devletin nüfuzu altina
girmislerdi. Bunlar, yarim asirdan daha fazla bir süre
devleti ugrastiracak hareketlerde bulunmamislardi. Her ne
kadar voyvodalik zaman zaman vergisini vermekte ihmal
göstermisse de buna Iran, Misir ve Macaristan seferleri
münasebetiyle göz yumulmus ve sadece ikaz ile iktifa
edilmisti.
Kanunî, Macaristan
seferi sirasinda Voyvoda Petru Rares'e bir berat göndererek,
burayi onun idaresine birakmisti. Voyvodalik, her yil
Osmanli Devleti'ne 4000 duka altin, 40 kisrak ve 20 tay
göndermekle yükümlü tutulmustu. Bunun içindir ki Voyvoda
Petru Rares, Viyana seferi esnasinda orduya elçisini
göndererek sadakatini te'yid ile bu seferinden avdette de
vergisi olan 4000 duka altin ile 40 kisrak ve 20 taydan
ibaret olan vergisini bizzat takdim etmisti. Hammer,
Rares'in Osmanlilar'a getirdigi vergiler konusu ile onun,
Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan muameleyi
su ifadelerle nakletmektedir: "Sultan Süleyman, Viyana'dan
dönüsünde kararlistirilan hediyeleri bizzat Rares'ten alarak
karsiliginda bir samur kürk (vezirlere mahsus elbise), iki
tug (sancakbeyi alâmeti), bir kuka (yeniçeri ortabasilarinin
serpusu) hediye eder."
Petru Rares, Kanunî'nin
teveccühüne mazhar olmakla birlikte hariçten yapilan
tesirlerle gizlice Osmanli Devleti'nin aleyhine çalismaya
baslamisti. Nitekim gizlice Ferdinand ile muhabere ve
müzakerelere baslamis bulunan Petru Rares, o siralarda
karisikliklar içinde bulunan Erdel'e tecavüz ettigi gibi,
Zapolyai'ye karsi Ferdinand ile gizlice temasa geçmisti.
Bundan baska göndermekle yükümlü oldugu vergileri de
göndermemeye baslamisti. Keza, Osmanli Devleti'nin o
taraflardaki mutemed adami olup Osmanlilar'a bagli bir
hükümet kurmak üzere Erdel'e gönderilmis bulunan Venedikli
Gritti'yi de öldürtmüstü.
Iste Rares'in bu
neviden faaliyeteri ve Lehlilerle iyi geçinmeyip onlar
tarafindan voyvodanin azledilmesi hususunda vaki olan
müracaatlar sonrasi Kanunî l538 Mayis'inda Bogdan üzerine
yürümeyi kararlastirir. Ancak bu kararini gizli tutar.
Barbaros'un donanma ile denize açildigi (7 Temmuz)'nin
ertesi günü Istanbul'dan hareket eden Osmanli ordusu,
Edirne'ye ulasip oradan hareket ettigi zaman Kanunî
"Seferimiz Bogdan üzerinedir" diyecektir. Ordu, Sultançayiri
denen mevkide iken Rares'ten gelen bir elçi, emre itaat
edilecegini bildirmis, ancak Kanunî, ona verdigi mektupta,
Rares'in hirçirlik ve azginliga son vermesi ve gelip itaat
arzetmesi halinde ona karsi merhametli davranacagini
bildirmisti. Bununla beraber alinan haberlerden Rares'in
samimi olmadigi anlasilmis oldugundan sefere devam
edilmistir. Osmanli ordusunun harekâti karsisinda dehsete
düsen Rares, Transilvanya içlerine dogru kaçmaktan baska bir
çare bulamamisti. Osmanli ordusu ise Yas sehrini yakip
yiktigi gibi l6 Eylül l538'de Voyvodanin merkezi olan Suceva
sehrini de alir. Bu sehrin fevkalade müstahkem bir kalesi
olmasina ragmen sehir halki, mukavemet edemiyecegini
anladigindan, kale anahtarilarini getirip Osmanli
kuvvetlerine teslim eder. Bunun üzerine Kanunî, sehirde
umumi af ilan ederek beylerin kendi aralarindan bir voyvoda
seçmelerini ister. Seçilen voyvoda ise Kanunî tarafindan
intihab olunur ki bu, muhtemelen Petru Rares'in kardesi olan
Stefan Lacusta'dir. Kanunî, bu yeni voyvodaya bir de berat
verir.
Bu seferin sonunda
Osmanlilar, Prut ile Diniester nehirleri arasinda kalan
yerleri ellerine geçirmislerdi. Elde edilen bu yerler, bir
sancak haline getirilmisti. Bundan baska yiktirilan Kili
kalesi yeniden insa edilmis, Akkirman ise müstahkem bir hâle
getirilmisti. Yine bu esnada Bender sehri de ele
geçirilmisti. Bogdan meselesinin hallinden sonra Osmanli
ordusu geri dönmüs, sefere katilmis bulunan Kirim Hani Sahib
Giray'a da geri dönme izni verilmisti. Osmanli ordusunun
dönüsünden sonra, beylerin seçtigi ve Kanunî'nin göreve
getirdigi yeni voyvoda ile yeni idareciler, vaziyete hâkim
olamazlar. Bunun üzerine Kanunî Sultan Süleyman, Rares'i
Istanbul'a davet ederek ikinci defa voyvodaligi ona verir.
ANADOLU'DAKI IÇ ISYANLAR
Kanunî döneminin önemli
iç olaylarindan biri de Bozok bölgesinde ortaya çikan Siî
karekterli iç isyanlardir. Bu isyanlardan biri, Kanunî'nin,
Mohaç seferine çikip Budin'e dogru ilerlemekte oldugu bir
sirada patlak vermisti. Genel olarak bu isyanlar,
Safevîlerin, II. Bâyezid ile Yavuz Sultan Selim
devirlerinden beri Anadolu'daki tahrikleri sonucunda Siî
temayüllü Türkmen gruplarinin çikardiklari isyanlarin devami
mahiyetinde idiler. Yavuz Sultan Selim devrinde siddet ve
güçlükle teskin edilebilen Safevî propagandasi, Sah
Ismail'in oglu Tahmasb'in tahta geçmesi ile yeniden hiz
kazanir. Oldukça genis cephelerde cereyan eden bu isyanin
baslica kiskirticisi ve müsebbibi, Safevîlerin mezheb
organizasyonuna bagli olarak yürüttükleri, sistemli
propaganda ile gizli ve isyankâr faaliyetleri idi. Bunlar
tek merkezden idare ediliyor ve her tarafta, hemen hemen her
zaman görülebilecek mahallî bazi haksizlik ve uygulamalar
büyütülerek , türlü sekillerle muayyen zümreler tahrik
ediliyordu. Bir çok yerde birden patlak veren ve bir plan
dahilinde oldugu, müsterek hareketlerinden anlasilan bu
isyan tesebbüslerinin Safevîler tarafindan idare edildigini
gösterecek pek çok sebep vardir. Osmanli Devleti'nin,
Budin'deki harple mesgul olmasi, Iran'i harekete sevketmisti.
Böylece Iran, Sarlken ile Ferdinand'a yardim etmis oluyordu.
Isyan hareketini büyüten islerin basinda, yapilan Iran
propagandasi ile birlikte timar ve tahrir sebebiyle gayr-i
memnun bir sinifin ortaya çikmasiydi. Nitekim Bozok sancagi
tahriri esnasinda tahrir memurlarinin yaptiklari haksizlik,
kisa zamanda bölgede bir ayaklanmaninin baslamasina sebep
olmustur.
Bu ayaklanma, Süglün
Koca ve oglu Sah Veli ile Safevî halifesi (ajani) Zünnûn
adli kimselerin birlesmek suretiyle etraflarina Bozok
Türkmenlerini toplayarak harekete geçmeleri ile baslamisti.
Onlar, bölgede bulunan Müslihiddin adindaki kadi, onun
katibi Mehmed ve Hersekzâde Ahmed Pasa'nin oglu olan
Sancakbeyi Mustafa Bey'i öldürürler. Beyleri Sehsuvar oglu
Ali Bey'in ölümünden dolayi kirgin olan Dulkadir
Türkmenleri'nin katilmasiyle isyan daha da büyümüs, Kayseri
civarinda Karaman Beylerbeyi Hurrem Pasa'yi yenen âsiler,
Tokat taraflarina hâkim olmuslardi. Nihayet Höyüklü
mevkiinde sikistirilan âsilerle yapilan mücadelede (26 Eylül
l526) âsilerin ele basilari öldürülmüstü. Bununla beraber
dagilan âsi guruhu yeniden toparlanarak ani bir saldiri ile
Rum (Sivas) Beylerbeyi olan Hüseyin Pasa'yi agir yaralayip,
ölümüne sebep olurar. Fakat güçsüz âsiler, Diyarbekir
Beylerbeyisi Hüsrev Pasa'nin kuvvetleri karsisinda
dagilmaktan baska çare bulamazlar.
1527'de Adana
taraflarinda çikan isyan ise Adana Beyi Pîrî Bey tarafindan
bastirilmistir. Ancak bu iki isyanin hemen akabinde,
Karaman'dan Maras'a kadar uzanan bölgede büyük bir isyan
daha çikar. Bu isyan hareketinin liderligini, Haci Bektas
Veli sülalesinden oldugunu iddia eden ve Haci Bektas
Zâviyesi Post-nisini Kalender Çelebi yapmaktaydi. Sah ünvani
da verilen Kalender'in, mevkii sebebiyle kisa zamanda
yaninda 30 bin kisi toplanmisti. Bunlar, Siîligin iyice
nüfuz ettigi, siki kayitlar yerine nisbeten serbest yasamaya
alismis, devletin birtakim mükellefiyetlerinden gayr-i
memnun konar göçer Türkmen gruplari idi. Kalender'in isyani
haberi, Mohaç'tan dönmekte olan Kanunî'ye ulasinca derhal
tedbir alinmasi için emirler göndermis, Istanbul'a
vardiginda da Vezir-i A'zam Ibrahim Pasa'yi isyani
bastirmakla görevlendirmisti. Ibrahim Pasa, üç bin yeniçeri
ve iki bin sipahiden mürekkeb bir kuvvetle tenkil için sevk
olunmustu.
Anadolu Beylerbeyi
Behram Pasa ve Karaman Beylerbeyi Mahmud Pasa'nin eyâlet
askerleri ile Cincife mevkiinde âsilere maglub olmalari
üzerine Ibrahim Pasa, birtakim ön tedbirler alma geregini
duyar. Bu cümleden olarak o, daha isin basinda, Kalender'in
önünde maglub olan askeri, henüz harbe girmemis olan kendi
kuvvetleri ile temas ettirmez. Bundan sonra sadece Kapikulu
askerlerini yaninda tutar. Yenilgi haberini Dulkadir
Eyâleti'nde alan Ibrahim Pasa, sür'atle Elbistan'a gider.
Pasa, bu isyan kuvvetlerinin üzerine yürüyüp bosu bosuna
Müslüman kani dökmektense, siyasî tedbirlerle hareketin
sebebini ortadan kaldirmak yolunu tutarak adâlet uygulamaya
baslar. Zulüm ve gadrleri görülen ümerâyi cezalandirir.
Haksiz olarak zaptedildigi görülen timarlari sahiplerine
iade edip, bunlarin merkezî hükümetin rizasi olmadan
yapildigini göstermeye çalisir. Kalender Sah'in etrafindaki
kimseleri, kaçak olarak giden casuslari vâsitasiyle bundan
haberdar edip, dehâlet edeceklerin affedilerek eski
vazifelerine iade edileceklerini ilan ettirir. Gelenlere
iltifat göstererek âsinin etrafindaki Türkmen asiretlerini
kendi tarafina çeker. Sadrazamin bu sekildeki âdil davranisi,
Kalender Sah'in etrafindaki kuvvetlerin derhal çözülmelerine
sebep olur. Böylece o, Dulkadir Türkmenleri'ni kazanarak
onlarin, Kalender'in yanindan ayrilmasini saglar. Bunun
sonucu olarak kuvvetleri büyük ölçüde azalan âsiler üzerine
çok itimad ettigi adamlarinin komutasinda küçük birer
müfreze göndererek 22 Ramazan 933 (2l Haziran l527)'de Bas
Sariz (veya Bassaz mevkii) Yaylagi'ndaki Kalender'i Iran'a
kaçmadan yakalatip basini kestirir.
Ibrahim Pasa, bu
isyanin bastirilmasindan sonra Istanbul'a döner. Bu isyan
hâdiseleri merkezî hükümeti ciddi tedbirler almaya sevkeder.
Bunun için her tarafa tahkik heyetleri gönderilir. Bu
heyetler sâyesinde halkin sikâyet ettigi konular düzeltilir.
Böylece gayr-i memnunluk zorla degil, hüsn-i tedbirle
giderildi ki, bu, Osmanli idaresinin karekteristik
vasiflarindan birini teskil eder. Herhalde asirlarca
Devlet'in varligini devam ettirmesini saglayan prensiplerin
mahiyeti bu neviden davranislar sayesinde mümkün olmustur.
Yukarida zikredilen
isyanlardan iki sene sonra yani H. 935 (M.l529)'de Adana
civarinda basina 5 bin kisi toplayan Seydi ve sonradan ona
iltihak eden Inciryemez adli Kizilbas âsilerinin
çikardiklari isyan da, Ramazan ogullarindan Adana Beyi Pîrî
Bey tarafindan siddetle bastirilarak ele basilari ele
geçirilip öldürülmüslerdi.
Anadolu'da cereyan eden
bu isyanlar sirasinda Istanbul'da Molla Kabiz adinda birisi,
câmilerde, Hz. Isa'nin Hz. Muhammed'den daha üstün oldugu
seklindeki görüslerini, âyet ile hadisleri kendine göre
te'vil ederek halka yaymaya baslamisti.
Çagdas tarihçi ve
devlet adami Celâlzâde Mustafa'nin "erbab-i ilimden"
oldugunu söyledigi Molla Kabiz, Kanunî devrinin ilk
yillarinda bir zindiklik yoluna sapmis görünmektedir.
Celâlzâde'nin ifadesine göre, Molla Kabiz'in itikadina fesad
gelmis, dalalet yoluna saparak harabatî bir hayat yasamaya
baslamistir. Hâdiseyi sadece dinî münakasa degil, ayni
zamanda milli bir emniyet meselesi olarak gören Osmanli
hükümeti, fikir ve görüsleri, Seyhülislâm Kemal Pasazâde
tarafindan ilmî delillerle bu fikirleri çürütülmesine ragmen,
yine de iddiasindan vaz geçmeyen Molla Kabiz'i ölüm cezasina
çarptiracaktir.
Dönemin fikir, düsünce
ve anlayisini ortaya koymasi; gerek devlet adamlarinin,
gerekse hükümdarin benzer olaylara bakisi açisindan önemli
bir hâdise olan Molla Kabiz olayina ana hatlariyla temas
etmek gerekir.
Biraz önce belirtildigi gibi
Hz. Peygamber aleyhinde konusan Molla Kabiz, 8 Safer 934
günü bazi kimseler tarafindan Divan-i Humayûn'a getirilir.
Çünkü o, "daire-i ser' ve edebten hurucuna ulemadan bazi
sahib-i gayret kimesneler tahammül etmeyüp bi'l-fiil
Server-i kâinat üzerine (s.a.s.) Hz. Isa'yi tafdil edüp
mezkuru Divan-i Humayûna getirirler." Divan'da bulunan
pasalar, bu meselenin bir "ser'-i serif" isi oldugunu
düsünerek olayi Divan üyesi olarak orada hazir bulunan
kadiaskerlere havale ederler. Bu sirada Fenarîzâde Muhyiddin
Çelebi Rumeli, Kadirî Çelebi de Anadolu kadiaskeri
bulunmakta idiler. Dâvasini açiklamasi istenilen Molla Kabiz,
inandigi seyleri oldugu gibi anlatinca, her iki kadiasker de
gazaba gelerek katlini emrederler.
Gerek Kabiz'in, gerekse
kadiaskerlerin buradaki davranislari ilgi çekici bir mâhiyet
arzediyor. Kabiz, iddiasini ortaya koyduktan sonra bunu
destekleyen bazi âyet ve hadisleri nakledip bunlarin
açiklamalarini yapiyordu. Bu yolla delillerini ortaya
koyduktan sonra, israrla dâvasinin dogru oldugunu
söylüyordu. Halbuki, Molla Kabiz'in açiklamalari ile ilgili
bazi ser'î meselelerin kadiaskerlerin hatirinda bulunmadigi
anlasiliyordu. Bu sebeple her ikisinin de ser'î icaplara
göre cevap vermekten âciz bulunduklari görülüyordu. Bundan
dolayi itidal yolunu terk edip gurur ve gafletin istilasina
ugramislardi. Böylece bu iki kadiaskerin, isgal etmekte
olduklari mevkilerin tam mânasiyle ehli olmadiklari meydana
çikiyordu. Celâlzâde'nin ifadesine göre Molla Kabiz'in
iddialarina makul cevaplar veremeyen bu iki kadiasker,
derhal katlini isterler. Buna karsilik Vezir-i A'zam Ibrahim
Pasa "...bu sahsin müddeasi, ser'-i serife muhalif olup hata
ise ol hatayi gösterüb..." bu konudaki süpheleri gidermek
gerekir, "ser' ile cevabini verin..." kizmak ve gazaba
gelmek suretiyle edeb hududlarini asan bir durum meydana
getirmek ilim ve akil erbabina lâyik degildir" seklinde
konustugu halde onlar Molla Kabiz'i inandigi fikirlerden
döndürecek bir sey söyleyememislerdi. Böylece Molla Kabiz'in
kadiaskerler karsisindaki ilmî üstünlügünü dikkate alan
pasalar, Divan'i tatil edip Molla Kabiz'i da serbest
birakirlar.
Ancak bu durumu,
pasalarin oturdugu "tasra divanhâne üzerinde" kafes
arkasindan takib etmekte olan devrin hükümdari Kanunî Sultan
Süleyman, vezirler huzuruna girer girmez, onlara hitab ile
"...bir mülhid, Divânimiza gelüp Peygamberimiz iki cihan
fahrina tafdil-i Hz. Isa eyleyüp müddeasi isbatinda ekavil-i
bâtili tezyil eyleye, süphesi zâil olmayup ve cevabi
verilmeyüb, niçin hakkindan gelinmedi...?" demistir. Bunun
üzerine tekrar Divân'a getirtilen Molla Kabiz'in iddialarini
çürütmek üzere dönemin mümtaz bir simasi olan Seyhülislâm
Kemal Pasazâde ile Istanbul kadisi Mevlâna Sa'deddin Divâna
dâvet edilirler. Müfti'l-müslimîn olan Kemal Pasazâde
Hazretleri büyük bir "hilm" ve "edeb" üzre Kabiz'in
iddiasini sorup ögrenir. Kabiz, okudugu bâzi âyet ve
hadislere dayanarak eski iddiasini tekrarlar. Bunun üzerine
Seyhülislâm onun okudugu âyet ve hadislerin mânalarini
açiklayip gerçegi ortaya koyar. Celâlzâde Mustafa burada su
ifadeleri kullanir: " Tamam itikadini beyan ve ayân edicek
kaide-i ilmiye üzre kendisinin su-i fehm ve idrakini
gösterüp süphelerini tamam izâle eylediler. Böylece hak
(gerçek) zâhir ve bâhir oldu. Bu açiklamalar karsisinda
Molla Kabiz, dili tutulurcasina susmak zorunda kalir.
Kaynagimizin dili ile "Kabiz'a sukût âriz olup tekellüm ve
nutka mecali kalmayup melzûm ve mebhût oldu." Kabiz susunca
Kemal Pasazâde ayni yumusaklikla ona hitab ederek "...iste
hak ne idügü zâhir olup malum oldu, dahi sözün varmidir..."
bâtil inancindan vazgeçerek "hakki kabul edermisin?" dedi.
Molla Kabiz iddiasinda israr ederek bu teklifi kabul etmez.
Bundan sonra Müftü (Seyhülislâm) Istanbul Kadisi'na dönerek
"fetva emri tamam oldu. Ser' ile lâzim geleni siz hükm idün..."
teklifinde bulunur. Istanbul Kadisi da, Kabiz'a hitab ile
Ehl-i sünnet mezhebi üzerine, temiz inanç yoluna dönüp
dönmedigini tekrar sorar. Fakat Kabiz inancinda israr
etmekte idi. Bunun üzerine katline hüküm verilir.
IRAN SEFERLERI
Yavuz Sultan Selim'in
vefati üzerine yeni umutlara kapilan Sah Ismail,
Anadolu'daki propaganda faaliyetlerini artirdigi gibi
Kanunî'nin tahta çikisini da tebrik etmemisti. Bununla
beraber Osmanlilar'in Avrupa'daki basarilari ve kendisinin
Iran'daki mesguliyeti, onu zahirî bir dostuk gösterisine
itmisti. Sah Ismail'in ölümü ve çocuk yastaki (onbir yasinda)
I. Sah Tahmasb'in tahta geçmesi, Iran'da karisikliklara
sebebiyet vermis, bu arada Gilan hükümdari ve Iran'daki
Sünnî ulema Osmanlilar'dan yardim istemisti. Kanunî'nin
niyeti ise Türkistan'a varincaya kadar bütün Türk illerini
bir bayrak altinda toplamak ve Kizilbas-Safevî tehlikesinin
kökünü kazimakti. Bu maksatla daha Mohaç seferine çikmadan
önce Dogu'ya bir sefer yapmayi düsünmüstü. Nitekim o, Gilân
Hâkimi'ne mektup yollarken, Sah Tahmasb'a da bir "Tehdidnâme"
göndererek söyle diyordu:
"Niçin dergâh-i
cihanpenâh ve bargah-i felek istibahimiza adam gönderub
arz-i ubûdiyet ve can sipari ve izhar-i rikkiyet ve hâksarî
etmedin? Bu noksan akilla tamam gururun ve daire-i
dalaletten adem-i udûlun (sapiklik yolundan dönmeyisin)
olmagin "insaalluhu'l-eazz ve'l-ekrem" benim dahi an karîb
diyar-i sarka teveccüh-i humayûn ve azimet-i meymunuma mûcib
ve bais oldu. Otag-i gerdûn nitak, arazi-i Tebriz ve
Azerbaycan ve belki Memâlik-i Iran ve turan vesair vilâyet-i
Semerkand ü Horasan sahralarinda kurulmak mukarrer oldu."
Avusturyalilar'la
yapilan antlasma üzerine Bati'dan nisbeten emin olan Kanunî
, Dogu ile ciddi bir sekilde ilgilenmeye karar verir.
Nihayet meydana gelen iki önemli hâdise, Iran'a harbin
açilmasina sebep olur.
Bunlardan birisi ,
Bagdad'i ele geçiren Zülfikar Bey'in, Osmanlilar'a
müracaatla sehrin anahtarlarini Istanbul'a göndermesi idi.
Bu siralarda Osmanlilar, Viyana kusatmasi ile mesgul
olduklarindan Tahmasb, yeniden Bagdad'i ele geçirmisti.
Bölgede cereyan eden bu hâdiseler, çagdas bir arastirmada
teferruatli bir sekilde anlatilir. Bununla beraber biz,
fazla teferruata girmeden olaylari kisaca vermek istiyoruz.
Öyle anlasiliyor ki, Kanunî'nin çikacagi I. Dogu seferinden
önce, Bagdad ile Bitlis'te meydana gelen hâdiseler, ilk
firsatta böyle bir seferin yapilmasini gerektiriyordu.
Türkmen Musullu oymagina mensub Nohud Ali Sultan'in oglu
olan Zülfikar Han, 934 ( l528 ) yilinda Kelhur Hâkimi idi.
Bu sirada Bagdad Beylerbeyisi olan amcasi Ibrahim Hân'in,
yaninda asker bulundurmadan yaylaga çikmasini firsat bilerek
l0 Ramazan 934 ( 29 Mayis l528 ) günü bir baskinla onu
öldüren Zülfikar Han, 40 gün kusattigi Bagdad sehrini
öldürdügü amcasinin ogullarinin elinden alarak kendisini
Bagdad Beylerbeyi ilan etmisti. Tebriz'in böyle bir oldu
bittiyi tanimayacagini ve kendisini cezalandiracagini
kestiren bu Türkmen Beyi, Sünnî sehir halki ile de anlasarak
Bagdad'in anahtarlarini Kanunî'ye gönderdigi gibi onun adina
Bagdad darphânesinde sikke kestirip hutbe okutmustu. Böylece
buranin Osmanlilar'a bagliligini ilana baslamisti. Pâdisah,
meshur Viyana seferi ile ugrastigindan, Irak'a yardimci
gönderemedi. Sonradan Sah Tahmasb, bir ordu ile gelerek
Bagdad'i günlerce kusatmis ve sonunda 3 Sevval 935 (l0
Haziran l529) günü, yine Muslu boyundan Ali Bey'in, Zülfikar
Han ile kardesi Ahmed Bey'i uyurken öldürmesi ile, Bagdad
kalesini ele geçirir. Böylece, Irak merkezinin kendiliginden
Osmanlilar'a tabi olusuna Istanbul'dan zamaninda yardim
gelememesi, Pâdisahi manevî bir borç altina sokmus oldu.
Iran'a karsi harbin
açilmasina sebep olan ikinci hâdise ise Iran beylerinden
Ulama Han'in Osmanlilar'a, Osmanli ümerâsindan olan Bitlis
Hâkimi Seref Han'in ise Safevîler'e siginmalaridir. Esasen,
Osmanlilar'in Teke (Antalya) Türkmenlerinden olan ve l5ll
"Sah - Kulu isyani"na katildiktan sonra Sah Ismail'in yanina
kaçarak Safevîler'e iltica edip mansib alan Ulama Han,
Azerbaycan Beylerbeyi olarak önemli bir siyasî mevkie
sahipti. Bu sirada, Sah Ismail'in basveziri bulunan ve
kendisi gibi Tekeli boyundan olan Çuha Sultan'in,
Isafahan'in Kendiman yaylaginda Samlu Hüseyin Han tarafindan
öldürülmesini firsat bilerek kendisini vezir tayin ettirmek
istemisti. Bu maksatla Sah'in yanina gitmek isterken,
rakipleri onu âsi göstererek gözden düsürdüler. Samlu ve
öteki Türkmen beylerinden ve bu arada Tekelülerin
ezilmesinden ürken Ulama Han, kendi eyâletindeki
sancaklardan Van'a gelerek, buradan, Osmanlilar'in hizmetine
girecegini, Diyarbekir Beylerbeyisi araciligi ile Istanbul'a
bildirir. Istanbul'dan gelen buyrukta, Bitlis Ocakli Beyi (IV.)
Seref Bey'in "Ulama'nin aile fertleriyle birlikte Pâdisah
dergâhina gönderilmesi "ne gayret etmesi bildirilmisti.
Bitlis Hâkimi Seref Han vâsitasiyle Istanbul'a gelen Ulama,
kendisine delâlet eden Seref Han aleyhine birtakim sözler
sarfederek, onun Sah'a meyli oldugunu söylemisti. Köszeg
muhasarasindan önce huzura kabul edilen Ulama Han'a, ocaklik
statüsü kaldirilarak beylerbeyilik haline getirilen Bitlis
tevcih olunmustu. Böyle bir haberi alan Seref Han, Sünnî
olmasina ragmen Bitlis'in Iran topragi oldugunu ilan etmis
ve Sah Tahmasb'dan Osmanlilar'a karsi yardim istemistir. O,
Osmanlilar'in, birçok Anadolu hânedanina yaptiklari gibi,
kendisini de atalarindan kalma topraklarindan mahrum
edeceklerini saniyordu. Bunun üzerine Dulkadir ve Diyarbekir
vilâyetleri askeri ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil -
Yakup Pasa yardimiyla Bitlis'i kusatan Ulama, Safevî
ordusunun yardima geldigini duyunca Diyarbekir'e çekilmistir.
Bu arada Ahlat'ta Sah'a büyük bir ziyafet çeken Seref Bey,
ona agir armaganlar sunarak, kendisi de murassa kiliç kemeri
ve altin sirmali kaftanla taltif edilir. Tahmasb, 20 Safer
939 (2l Eylül l532)'da ona bir ferman vererek kendisine
"Eyâlet penâh" diye hitab eder.
Bu davranisi ile
Tahmasb, Osmanlilar'a bagli bir uç beyligini kendi
himayesine almis oluyordu. Bu hâdise, Iran'a savas
açilmasina sebep olmustu. Bu, bir Osmanli toprak parçasinin
baska bir devlete geçmesi demekti ki, böyle bir sey, Osmanli
siyasetinin kabul edemeyicegi bir keyfiyetti. Iste bunun
üzerinedir ki, Iran'a karsi bir sefer açmak elzem hâle
gelmisti. Almanya'ya bas egdirilmis olmasi, böyle bir sefere
imkân veriyordu. Çünkü Iran gibi bir devletin üzerine bizzat
hükümdarin gitmesi icâb ediyordu.
Yukarida belirtilen bu
iki önemli hâdise karsisinda Surhser (Kizilbas) Iran'a sefer
açmayi düsünen Kanunî, daha l525 Temmuz'unda Sah Tahmasb'a
gönderdigi "tehdidnâmesi"nde böyle bir fikri tasidigini ima
ediyor, ancak Bati'daki isleri yüzünden buna imkân
bulamiyordu. O, Iran beliyesini ortadan kaldirip, Sünnî
Türkistan'la birleserek, kendisini arkadan vuran ve
Avrupa'daki, yani diyar-i küfürdeki Islâmî ve insanî
hamlesini yavaslatan köstegi kaldirmak arzusunda idi. Gerek
dedesi, gerekse babasinin zamaninda meydana gelen ve
Anadolu'yu isyanlarla karistiran Siîlige karsi onun düsünce
ve tutumunu gösteren bir gazelini burada zikretmek
istiyoruz. Bu gazel, Sultan II. Mahmud'un kizi Âdile Sultan
tarafindan h.l308 (m. l890) yilinda Istanbul'da bastirilmis
ve dört tertip Türkçe divanindan birisi olan 236
sahifelik"Divan-i Muhibbî", s. l20'de bulunmaktadir.
"Allah, Allah diyelüm, Sancak-i
Sâhî çekelüm,
Yürüyüp her yanadan Sark'a
sipahî çekelüm,
Iki yerden kusanalum yine
gayret kusagin,
Bulasup toz ile topraga, bu
râhi çekelüm.
Pâyimal eyleyelüm Kisveri'ni
Surhser'ün,
Gözüne, sürme deyü dûd-i siyahi
çekelüm.
Bize farz olmus iken : olmamiz
Islâm'a zahîr,
Nice bir oturalum, bunca günahi
çekelüm,
Umarum rehber ola bize Ebûbekr
ü Ömer,
Ey Muhibbî, yürüyüp Sark'a
sipahî çekelüm.
l. Irakayn Seferi
:Sinir bölgelerinde cereyan eden bu hâdiseler üzerine zaten
Iran'a sefer açmaya kararli olan Kanunî, hem Osmanli
Pâdisah'i hem de Islâm Halifesi adina hutbe okunan ve kale
anahtarlari da gönderilmis bulunan Bagdad'i "Kizilbas
zulmünden" kurtarmak ve Irak'i almak üzere harp
hazirliklarini baslatmisti. Bu maksatla 2 Rebiülahir 940 (2l
Ekim l533) tarihinde Vezir-i A'zam Damad Ibrahim Pasa'yi
önden gönderir. Ibrahim Pasa, Kasim ayi sonlarina dogru
Konya'ya varmak üzereyken Ulama Han (Pasa)'nin Bitlis'e
girdigi ve IV. Seref Han'in basinin kesildigi haberi gelir.
Zira bu sirada Ulama Han ile Diyarbekir Beylerbeyi olan Fil
Yakup Pasa birlikte, Seref Han'in Hizan'i kusattigi sirada
ikinci defa onun üstüne yürüyerek maglub etmislerdi. Bunun
üzerine Seref Han'in oglu III. Semseddin, basina topladigi
kuvvetlerle mukabele ettiyse de karsi duramayacagini
anladigindan Ibrahim Pasa'ya müracaat eder. Bunun üzerine
Ibrahim Pasa, Bitlis'i yeniden ocaklik hâline getirip Seref
Han'in oglu III. Semseddin'e verir. Böyle siyasî bir
manevrada bulunmakla Ibrahim Pasa, yerinde bir hareket
sergilemis oluyordu. Zira bu bölgede Seref Hanlar'in nüfuzu
büyüktü. Nitekim bu zat, Osmanlilar'in Bitlis Valisi olarak
l574'e kadar 4l yil idarede bulunmustu.
27 Aralik l533'te Haleb'e
gelen Ibrahim Pasa, burada kislamisti. Kisin Van
taraflarinda bulunan Ulama Han "istimâlet" tarikiyla Ahlat,
Adilcevaz, Ercis ve Van'i Osmanlilar'a itaat ettirmisti.
Bütün bu faaliyetleri haber alan Sah Tahmasb da harb
hazirliklarina baslar. Bu esnada öncelikle Bagdad'a yürüyüp
orayi ele geçirmek isteyen Ibrahim Pasa, daha sonra
Ulama'nin tesiriyle Tebriz üzerine yürümeyi kararlastirir.
Bunun için Birecik üzerinden Firat geçilerek l4 Mayis
l534'te Diyarbekir'e varilir. Burada bir müddet kalinarak
yeni siyasî tesebbüslere girisilir. Böyle bir niyetle Van
önlerine gelen Ibrahim Pasa, Bingöl üzerinden Tebriz'e
hareket eder. Sadrazam'in ordusu Sa'dabad civarinda
konakladigi zaman, Tebriz halkinin ileri gelenleri, Safevî
pâyitahtinin bagliligini arzederler. Böylece Ibrahim Pasa, l
Muharrem 94l (l3 Temmuz l534)'te savasmaksizin Tebriz'i ele
geçirir. Pasa, burada müstahkem bir ordugâh insa ettirerek
buraya l000 kisilik bir kuvvet koyar. Sehre bir kadi tayin
eder. Böylece her türlü yagma ve kanunsuz hareketleri
yasaklayip önlemis olur. O, kimseyi incitmemeye ve halki
memnun etmeye son derece dikkat ediyordu. Ibrahim Pasa'nin
bu sekildeki hareketi kisa zamanda meyvesini verip tesirini
gösterecekti. Bununla beraber daha önce Sah Tahmasb'in
muhtemel bir harekâtina karsi Ibrahim Pasa tarafindan acele
yetismesi arzulanan Kanunî, ll Zilhicce 940 (23 Haziran
l534)'te Üsküdar'dan hareketle Iran sinirlarina dogru yola
çikar. Ibrahim Pasa'nin bu istegine Sah Tahmasb'in muhtemel
bir harekâtinin sebep olabilecegi endisesi ile birlikte
asker arasinda meydana gelen huzursuzluk ta vardi. Nitekim
Peçevî'nin ifadesine göre düsman topraklarina girildigi
zaman "asker içine gûna gûn fisiltilar düsüp Sah'a Sah gerek
imis, mahall-i zarûrette askere penâh gerek imis, Sah
gelürse mukabelesine kim gelür ve asker-i Islâm'in hali ne
olur deyü bir havf ve hasyet (korku) târi oldu. Tedbir
sahibi vezir bu hâle vâkif oldugu gibi bilâ te'hir musta'cel
ulaklar ile ahvali tekrar cânib-i Pâdisahî'ye yazar" Iznik,
Kütahya, Aksehir ve Konya'dan geçilir. Pâdisah, Konya'da
bulundugu sirada Van ile birlikte elde edilen diger
sehirlerin anahtarlari gelir. Ordusunun zaferlerine çok
sevinen Pâdisah, Allah'a hamd ve senâ ile büyük sair ve
mutasavvif Mevlana Celâleddin-i Rûmî'nin türbesini ziyâret
edip bir semâ âyininde bulunur. Burada Kur'an-i Kerim
tilâveti ve Mesnevî'den parçalar okunduktan sonra,
dervislerin kudûm ve ney sesleri arasinda semâa baslamalari
onu pek memnun etmisti.
Sultan Süleyman, 27
Eylül'de Tebriz'e girerken hemen hemen bütün sehir halki
tarafindan tezahüratla karsilanmisti. Ertesi gün Pâdisah'la
seraskerinin ordulari Ucan'da birlestiler. 29 Eylül'de
Pâdisah tarafindan büyük bir divan toplanarak bunda
seraskere, beylerbeyilerine, agalara, Defterdar Iskender
Çelebi'ye, Nisanci Seydi Bey'e ve Reisü'l-Küttâb Celâlzâde
Mustafa Çelebi'ye tesrif hil'atleri giydirildi. Ordunun
degisik siniflari da durumlarina göre ihsanlara kavustular.
Ordu, Sultaniye'ye
dogru yoluna devam eder. Buraya gelindigi zaman, Sah
Tahmasb'in memleketinin içlerine dogru geri çekildigi
ögrenilir. Bu esnada, daha önce Sah tarafinda bulunan bazi
beylerin Osmanli bayragi altina kostuklari görülür. Dulkadir
Hânedanindan Mehmed Bey, Sahruh Bey'in oglu ve Iran'in bes
taninmis sahsiyeti burada zikredilebilir.
Gerçekten, Sah Tahmasb,
Osmanli ordusunun önüne çikmaktan çekindigi için yipratma
taktiklerini kullaniyordu. Bu maksatla Osmanli ordusunun
geçecegi yerleri tahrib ettiriyordu. Irak-i Acem'e giren
Osmanli ordusu da halki göçürülmüs, issiz ve harab bir
arazide çok güç sartlar altinda Sultaniye'ye gelebilmisti.
Havalarin sogumasi, kar yagisinin baslamasi ve erzak
darliginin basgöstermesi yüzünden ordunun Bagdad'a yürümesi
karari alinmisti. Zira bu tabiat sartlarina göre güneye
inmek ve orada kislamak gerekiyordu. Bu sebeple Hemedan'a
teveccüh edildi. Binbir zorlukla yapilan bu yürüyüs, dünya
tarihinde esine ender rastlanan bir vak'aydi. Zira birçok
yük hayvani yolda telef olmus, toplar ise yagmurdan büyük
zarar görmüslerdi. Bu arada yollarda birçok esya kayip ve
zayi' oldu. Bazi toplar da nakledilme imkansizligi sebebiyle
yolda birakilip topraga gömüldü.
Bu isler, serasker
kethüdasi olarak, Basdefterdâr Iskender Çelebi'yi alakadar
ediyordu. Basdefterdârla Serasker olan Ibrahim Pasa arasinda
bir anlasmazlik vardi. Bu intizamsizliga ve yollardaki
telefata çok kizan Pâdisah'a, isin sorumlusu olarak Iskender
Çelebi gösterildi. Bunun üzerine Basdefterdar azledilerek
uhdesindeki zeâmetler geri alinir.
Bununla beraber birçok
güçlükler yenilerek ordu Bagdad önlerine varir. Bagdad
önlerine varildiginda kale muhafizi Tekelü Mehmed Han'in
maiyetindeki askeri alip sehri terk ettigi görülür. Aslen
Tekeli olan Mehmed Han, Siraz'a kaçtigi için Bagdad,
mukavemetsiz olarak 2l Camaziyelevvel 94l (28 Kasim l534)
teslim olur. Bundan iki gün sonra da Pâdisah sehre girerek
dört ay kadar burada kalir. Böylece Bagdad, Osmanli ülkesine
ilhak edilmis olur. Kanunî Sültan Süleyman, bütün bu
basarilarindan dolayi Ibrahim Pasa'yi ihsanlara bogar. Diger
devlet erkânina da derecelerine göre terakkiler verir.
Celâlzâde ise nisancilik mevkiine terfi ettirilir.
Böylece Bati'da "Dâru'l-cihad"
adi ile anilan Belgrad'a karsilik, Dogu'da da "Dâru's-selâm"
denilen Bagdad, Osmanli ülkesine katilmis olur. Birçok
evliya türbesini koynunda bulundurdugu için "Burc-i evliyâ",
Abbasî halifelerinin baskenti oldugundan "Dâru'l-hilâfe",
kapilari dis kapilarla örtülü oldugundan da "Zevrâ"
isimleriyle aniliyordu.
Kanunî, Bagdad'da
bulundugu müddet içinde birçok mübarek yeri ziyâret ile insa
ve tamir ettirmisti. Bu arada, Imam A'zam Ebû Hanife Numan
b. Sâbit'in, Gulat-i Siâ tarafindan yagmalanan kabrini
buldurup ziyâret ederek burayi temizletir ve üzerine çini
ile müzeyyen türbe ve câmi yapilmasini emreder. Sonra Imam
Musa Kâzim'in ve diger Islâm büyüklerinin türbelerini de
ziyâret eder.Böylece hem Sünnî, hem de Siîleri memnun eder.
Bundan baska, Seyh Abdülkadir Geylanî'nin kabri üzerinde bir
türbe yaptirdigi gibi, yanina da bir imâret yaptirir.
Asil hedefinin Kanunî
degil, Ulama oldugunu söyleyen Sah Tahmasb, bu arada Tebriz
üzerine hareket ile Ulama'yi takibe baslamis ve onun Van
kalesine kapanmasi üzerine de burayi muhasara etmisti. Bu
hâdiseeri haber alan Kanunî, 3l Mart l535'te Bagdad'dan
ayrilarak 30 Haziran'da Tebriz'e varir. O sirada Tahmasb'in
Sultaniye'de oldugu haberinin alinmasi üzerine Derguzin'e
kadar gelen Kanunî Sultan Süleyman, Tahmasb'in izine
rastlamayinca ordu tekrar Tebriz'e döner. Kanunî daha sonra
Tebriz'den Ahlat'a, oradan da Diyarbekir'e gelir. Osmanli
ordusunun çekilmesiyle yeniden harekete geçen Tahmasb,
bosaltilan yerleri alarak tekrar Ulama'nin üzerine yürür.
Van'i ele geçiren Tahmasb, oradan Tebriz'e döner. Osmanli
ordusu ise 8 Ocak l536'da Istanbul'a ulasir.
Irak-i Arab ve Irak-i
Acem'e girilmesi sebebiyle "Irakayn Seferi" olarak anilan bu
harekâtin, Osmanlilar bakimindan gözle görülür faydasi,
Bagdad ve çevresinde, hâkimiyetlerinin kurulmus olunmasidir.
Bu sefer sonucu, Osmanlilarin karsisina çikamayan
Safevîler'in tamamen ortadan kaldirilamayacagi
anlasildigindan, bundan sonraki Osmanli seferlerinin asil
gâyesi, Safevîleri belirli bir sinir bölgesinin disinda
tutmak olmustu. Askerî nokta-i nazardan ve Ceziretu'l-Arab'in
elde bulunmasi için elzemdi. Böylece Osmanli Halifeleri,
Haremeyn-i Serifeyn, Sam ve Bagdad'a sâhip olmakla Emevî ve
Abbasî hilâfetlerinin taht sehirlerini de memleketlerine
katmis oluyorlardi.
Bu sefer sonrasinda
büyük bir san ve söhret kazanmis olan Vezir-i A'zam Ibrahim
Pasa, l5 Mart l536'da idam edilecektir. Irakayn seferi
sirasinda yaptigi hatalar, gurura kapilip kendisine verilen
yetkileri sinirsiz bir sekilde kullanmasi ve Defterdar
Iskender Çelebi'nin öldürülmesinde rol oynamasi gibi
sebepler, Kanunî'nin bu çok sevdigi vezirini devletin
selâmeti için gözden çikarmasina yol açmisti.
Pâdisah, Bagdad'da
bulundugu dört ay içinde bütün bölgenin kadastrosu
mâhiyetinde tahririni yaptirarak, timar ve zeâmet sistemini
buraya da tesmil ettirir. Bu arada kadilar nasb ettirerek
adâlet ve dogruluk prensibine bagli bir adlî sistem
gelistirir. Bu arada Basra Emîri Râsid itaatini
arzettiginden buraya dokunulmadi. Keza o, dinî âbide ve
türbeleri ziyâret edip Kerbelâ ve Necef'e dahi giderek
buralari da ziyaret eder.2. Ikinci Iran SeferiKanunî'nin,
Irakayn seferinden sonra on iki yil gibi uzun bir süre
Avrupa ve Akdeniz hâkimiyeti ile mesguliyeti, Sah Tahmasb'in
Gürcistan ve Sünnî Sirvan'a hakim olmasina sebep olmustu. Bu
bosluk ona Özbekleri geri püskürtme imkâni da saglamisti. Bu
arada, Azerbeycan ve Irak-i Acem'de güçlü bir sekilde Siîlik
tesis edilmisti. Sah Tahmasb, bununla da yetinmeyerek
Anadolu'ya ajanlar (halife, daî) göndermek suretiyle Türkmen
asiretlerini Erdebil ocagina bagli tutmaya çalismisti.
Bununla beraber Safevî hanedan üyeleri arasindaki tefrika ve
Safevîler'in dayandigi Türkmen gruplarinin birbirleriyle
olan irtibatsizliklari, Iran'i içten içe sarsmaktaydi.
Nitekim Sah'in kardesi Elkas Mirza, Safevîler'in Sirvan
hâkimi iken bagimsizlik davâsina kalkistigi için kardesi
tarafindan takibata ugramisti. Elkas Mirza, bu takibattan
kurtulmak için önce Derbend ve Kipçak taraflarina kaçacak,
daha sonra Azak ve Kefe'ye geçerek oradan bir gemi ile
Istanbul'a gelip Osmanli Pâdisahina siginacaktir.
Münasebetlerin, Iran'la
ii olmamasindan dolayi Elkas Mirza iyi karsilandigi gibi
kendisine fevkalade ikramda da bulunulur. Zaten Elkas gelir
gelmez Pâdisah'i Sark seferi için tahrik ediyordu. Gerek
bunun tesviki, gerekse Sah'in eline geçen yerlerin tekrar
alinmasi bakimindan böyle bir sefer gerekliydi. Bu esnada
Avusturyalilar ile bir antlasma imzalandigindan Iran üzerine
bir sefer açilmasina karar verilir. Böylece Tahmasb'in
Sünnîler'e tasallutu, Rüstem Pasa'nin Gürcistan üstüne
gidilmesi yolundaki telkini ve Özbeklerin yardim istemeleri
sebebiyle kaçinilmaz hâle gelen Dogu seferi, Elkas Mirza'nin
da ilticasiyle kesinlesmis bulunuyordu. Bu seferin
gerçeklesmesi için l547 - l548 kisi hazirliklarla geçirildi.
Bu esnada Bosna valisi olan Ulama Han (Pasa), Iran halkinin
durumnu iyi bildigi için Erzurum Beylerlebligine getirilerek
Elkas'a lala tayin edilir. Elkas, maiyetindeki kuvvetlerle
2l Mart l548'de, Pâdisah ise 29 Mart'ta Istanbul'dan hareket
eder. Bu gelismelerden haberdar olan ve kardesi Elkas'in,
Osmanlilar tarafindan tahta geçirileceginden korkan Tahmasb
da ordusunu toplamaya baslamisti. Öyle anlasiliyor ki,
Tebriz'den Senb-i Gazan'a gelerek burada bir ay konaklayan
ve bütün ordusunu eli altinda toplayan Sah'in, âdeti oldugu
üzere Osmanlilar'in karsisina çikmak gibi bir niyeti yoktu.
O, Osmanli ordusu ugraginda (menzil) ve çevresindeki bütün
yiyecek ve yemlikleri, hatta içme sularini yok etmek,
Anadolu içlerine Kizilbas ajanlarini göndererek oradaki
mezhebdaslarini ayaklandirmak suretiyle karisikliklar
çikarmak siyasetini güdüyordu. Böylece Osmanlilar,
kuvvetlerinin bir kismini kendi tebealari ile ugrasmak üzere
geride birakmak zorunda kalacaklardi. Bununla beraber
olaylar, Sah'in arzuladigi sekilde gelisme göstermiyorlardi.
Zira, Osmanli Pâdisahi'nin Erzurum'a ulastigi siralarda,
propaganda için Anadolu'ya gönderilmis olan dört Safevî
casusu, ellerindeki mektuplarla birlikte yakalanmislardi.
Önce Van'i Safevîler'in
elinden kurtarmak isteyen Kanunî Sultan Süleyman, Ulama ve
Pîrî Pasalar'i burayi zapta memur ettikten sonra kendisi
Tebriz üzerine hareket eder. Pâdisah'in komutasindaki
Osmanli ordusu üçüncü defa olarak tebriz'e girer. l5
Agustos'ta Van'a gelen Pâdisah, dokuz günlük bir çarpismadan
sonra (24 Agustos l548)'de Van'i Iranlilarin elinden tekrar
almaya muvaffak olur. Defterdar Sari Ilyas Çelebi'yi Van
Beylerbeyligine tayin eden hükümdar, geri dönmek üzere
harekete geçer.
Sah Tahmasb, Van'in
kaybedildigini ve Osmanlilar'in, kisi geçirmek üzere
Diyarbekir'e gittigini ögrenince Ercis, Ahlat ve Âdilcevaz
taraflarina tahripkâr akinlarda bulunur. Bu arada Kars
kalesini tamir ve insa ile görevli isçileri koruyan Pasin
mirlivasi muhafizlarini kiliçtan geçirip öldürtür. Kaleyi de
yerle bir eder. Bu arada Tercan ve Erzincan taraflarina
sarkan Sah, Erzincan'i atese vermekten de çekinmez. Bu
haberler, Diyarbekir'de bulunan Kanunî'ye ulasinca, vezir
Ahmed Pasa'yi büyük bir kuvvetle Sah'in üzerine gönderir. Bu
arada, kendi arzusu üzerine Elkas Mirza'yi da Kâsan, Kum ve
Isfahan taraflarini vurup yagmalamak üzere gönderir.
Kuvvetlerinin mühim bir kismi imha edilen Sah Tahmasb,
sür'atle geri çekilerek Karabag'a gider. Kanunî ise Haleb'e
gelip kisi orada geçirir.
Sah Tahmasb'in, yeniden
harekete geçmesi üzerine Kanunî l549'da ordu ile tekrar
Diyarbekir'e gelir. Bu arada iki devlet arasinda bulunan
Gürcistan'in bazan Osmanlilara, bazan da Iranlilar'a
yanasmak suretiyle iki yüzlü hareketleri ve Osmanilarin,
Avrupa ile Akdeniz'deki mesguliyetleri esnasindaki
tecavüzleri sebebiyle bu isin saglam bir sonuca baglanmasi
gerekiyordu. Zira Gürcüler, Livane (Artvin) sancagina girip
Ispir'e kadar dayanmislardi. Bu sebeple Pâdisah,
Diyarbekir'de kalip III. Vezir Ahmed Pasa basbuglugunda
Erzurum, Karaman, Dulkadir (Maras) ve Rum (Sivas)
Beylerbeyileri ile Sancakbeyleri ve bir miktar tüfekçi
yeniçeri kendi Kethüdalariyla, ayrica Pâdisah'in otagina
hizmet eden Garipler bölügü de Agalari ile bu seferle
görevlendirilirler. Gürcü Atabegi II. Keyhüsrev'in merkez
ittihaz ettigi Tortum üzerine yürüyen Ahmed Pasa, l8 Saban
956 ( ll Eylül l549 )'da burayi kusatir. Kalede mahsur
bulunan Corci Aga teslim teklifini reddettigi için savasa
girisilir. Toplarla dövülen kale surlari yikildigi için
burasi 20 Saban'da feth olunur. Ahmed Pasa, burayi zapt
ettigi gibi bütün Tortum Çayi boyunu da ele geçirir.
Fethedilen bu yerler, dört sancak itibar edilmislerdi. Bu
arada Kanunî, Adana - Konya yolu ile 2l Aralik l549'da
Istanbul'a döner.
Iran'a yapilan bu
ikinci sefer sonucunda Hakkari'yi de içine alan Van eyâleti
kuruldugu gibi, Atabeglerin yurdu da dört sancak haline
getirilmisti. Sirvan ülkesi ise, Osmanlilar'in yardimi ile
bir müddet için bagimsizligini kazanmisti.3. Nahcivan Seferi
Osmanli ordulari çekildikten sonra Sah Tahmasb, l550 yili
baslarinda Sirvan'i yeniden ele geçirmisti. Ayni yilin
Mayis'inda Özbek hükümdari Abdüllatif Han ile Sehzâde Barak
Han'in Amuderya'yi geçip Horasan'a akin etmeleri üzerine
Tahmasb, Kazvin'den Sultaniye yaylaklarina vararak
hazirliklara baslamisti. Bu arada Ubeyd Han oglu Abdülaziz
Han'in ölüm haberini alan Özbek Hanlari, onun ülkesi
Buhara'yi ele geçirmek üzere geri dönmüslerdi. Bu yüzden
Özbekler'den yana ferahlayan Sah, Tebriz'e ve oradan
kislamak üzere Karabag'a gelir. 958 (M. l55l) yazinda
Sirvansahlardan Hasan Bey'in oglu Dervis Mehmed Han'in
ülkesi olan Seki'yi de istila eder.Bu siralarda Erzurum
Beylerbeyligine getirilen eski Van Beylerbeyi Iskender Pasa,
Gürcü Atabeylerinin elinde kalan son yerlere akinlar
düzenleyerek l55l Mayis'inda Ardanuç'u almis ve burayi bir
sancak merkezi haline getirmistir. Iskender Pasa, Ardanuç'ta
Akkoyunlulardan kalma eski bir câmiin kalintilarini
onarttirarak, buraya bir boyahane ile 6l dükkâni
vakfeylemistir. Böylece sancak merkezi haline getirilen bu
kasabanin kisa zamanda Islâmlasmasini da saglamisti.
Iskender Pasa'nin Ardanuç'u fethettigini duyan II. Keyhüsrev,
Sah Tahmasb'dan yardim isteyince o da Iskender Pasa üzerine
yürür. Bununla beraber kisin yaklasmasi üzerine bir sonuç
alamadan Karabag'a döner. Tahmasb, daha sonra ordusunu dört
kola ayirarak Osmanli topraklarini isgale baslar. Erzurum'da
Iskender Pasa'yi sikistiran Tahmasb, Ahlat ve Van civarini
yakip yikar. Bu arada Ahlat'i ele geçiren Sah, burada büyük
bir katliam yaptirir. Ercis ve Bargiri (Muradiye) de
zapteden Safevîler, l553 baharina kadar Dogu Anadolu'da
tahrip ve öldürme faaliyetlerine devam ederler. Bu hâdiseler
Kanunî'yi, Erdel harekâtini durdurup, yeniden dogu seferine
çikma zorunda birakir. Bu sebeple derhal sefer
hazirliklarina baslayan Kanunî, Rumeli askerini Sokollu
Mehmed Pasa komutasinda Anadolu'ya gönderir. Vezir-i A'zam
Rüstem Pasa da yeniçeri ve bölük halkiyla Istanbul'dan
hareket eder.
Rüstem Pasa, Ankara'ya
geldiginde Kanunî'nin büyük oglu ve tahtin en kuvvetli adayi
olan Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa hakkinda bazi
haberler gönderme ihtiyacini duyar. O siralarda 38 yasinda
bulunan Sehzâde Mustafa, Kanunî'nin büyük oglu olmasi
hasebiyle taht vârisi olabilecek durumdaydi. Halbuki
ogullarindan birinin veliahd olarak tahta geçmesini arzu
eden Hurrem Sultan, ona karsi pek iyi düsünmüyordu. Bu
yüzden Sehzâde Mustafa gözden ve tevccühten uzak
tutuluyordu. Ilim ve marifette de kudretli olan Sehzâde
Mustafa diger sehzâdeler tarafindan da kiskanilmakta idi.
Buna karsilik asker de kendisini çok seviyordu. Sehzâde
Mustafa da, artik babasinin yaslandigini, sefere iktidarinin
bulunmadigini, bu sebeple Rüstem Pasa'yi Dogu seferi ile
görevlendirdigini, bunun da kendisine düsman oldugunu, sâyet
bunu yok ederse kendisine taht yolunun açilacagi gibi
telkinlere kapilarak saltanat davasina sürüklenmisti. Rüstem
Pasa ise sevmedigi ve muhalif oldugu Mustafa hakkinda
Kanunî'ye mektuplar göndermisti. Bunun üzerine Rüstem
Pasa'yi geri çagirtan Kanunî, bizzat sefere çikmaya karar
verir.
l2 bin civarindaki
yeniçeri, l8 Ramazan 960 (28 Agustos l553) 'ta Istanbul'dan
Üsküdar'a geçen Kanunî'yi, büyük bir merasimle karsilar.
Kanunî, yaninda oglu Cihangir bulundugu halde 22 Eylül'de
Bolvadin'e gelir. O, kendisine âsi rakip olacak diye
tanitilan büyük oglu Amasya Sancakbeyi Sehzâde Mustafa'yi da
sefere katilmak üzere yanina çagirtir. 26 Sevval 960 (5 Ekim
l553) günü Konya Ereglisi civarinda babasina yetisen
Mustafa, sairlerin tarih ibâresinde belirttikleri "mekr-i
Rüstem" ( = 960 yili) yüzünden o gün Pâdisah'in emriyle
çadirinda bogdurularak cenazesi Bursa'ya gönderilir. Rüstem
Pasa da sadaretten azledilerek yerine Kara lakapli II. Vezir
Ahmed Pasa getirilir. Hurrem Sultan ve Rüstem Pasa'nin
isbirligi ve hileleri ile 6 Ekimde meydana gelen bu elim
hâdise, halk arasinda büyük bir infiale sebep olmustu. Bunun
için Kanunî, sefer arifesinde nahos bir olaya sebebiyet
vermemek için Rüstem Pasa'yi azletmek zorunda kalmisti.
Sehzâdenin ölümü,
kendisini candan seven Anadolu halkini yaraladigi gibi,
nimetleriyle perverde olan yüzlerce bilgin, sair, san'atkâr
ve seyh de bu beklenmedik ölüme agliyorlardi. Bu arada
Kanunî'nin süt kardesi olan Mehmed Çelebi, olaydan iki sene
sonra Pâdisah Iran seferinden Istanbul'a dönünce, Sehzâde
Mustafa'ya kiydigi için yüzüne karsi agir sözler söylemisti.
Sehzâde'nin, iftiraya kurban gittigi kanaati, devletin
tamaminda ve hatta bütün dünyada hâkim olmustu. Burada suna
dikkat çekmeliyiz ki, Nahcivan seferinden önceki 2. Iran
sefer-i hümayûnunda Kanunî ile Sehzâde, karsilikli görüsüp
dertlesmislerdi. Bu mülakatta Kanunî, oglunun yüzüne karsi
hakkindaki ithamlari siralamis, fakat Sehzâde'nin cevaplari
karsisinda kendisine hak vermisti. Ama bu sefer, yani
ölümünden önce meydana gelecek olan son karsilasmada Sehzâde,
daha babasiyle görüsme imkâni bulamadan öldürülmüstü. Gerçi
Sehzâde Mustafa, aleyhindeki havanin agirligini biliyordu.
Hatta ikinci vezir Ahmed ile üçüncü vezir Haydar Pasalar,
bir bahane uydurup Amasya'dan gelmemesi için kendisine haber
göndermislerdi. Fakat Sehzâde böyle bir yolu tutmaya
tenezzül etmedi. Zira babasi ile yüz yüze geldiklerinde onu
ikna edecegine kani idi.
Halk ve asker
tarafindan sevilen Sehzâde Mustafa'nin katli, halkin
üzüntüsüne sebep olmustu. Bu bakimdan birçok sair Rüstem
Pasa, Hurrem Sultan ve hatta Kanunî'yi yeren siirler kaleme
almislardir. Bu mersiyelerden en çok bilinen ve yaygin olani
sancakbeyi rütbesinde bir asker olan büyük mesnevi sairi
Taslicali Yahya Bey'indir. Yahya Bey, 7 bend ve 42 beyit
tutan ve klasik Türk siirinin mersiye vâdisindeki
saheserlerinden biri olan bu çok cesurca yazilmis olan
manzumesinde Rüstem Pasa'ya siddetle çatmaktadir. Esasen "Mekr-i
Rüstem = Rüstem'in hilesi" terkibi de Sehzâde'nin katline
tarih (H. 960 = M. l553) olarak düsürülmüstü. Bu eserinde
Yahya Bey, bütün ordunun hislerine tercüman olarak Rüstem
Pasa'nin idamini açiktan açiga istemisti. Büyük tarihçi Âlî
(Gelibolulu Mustafa Âlî) Yahya Bey'e: "Gazab-i pâdisahîden
havf etmedin (korkmadin mi) mi ki, böyle nazma cür'et
ettin?" diye sorunca o da: "Sehzâde'nin firaki beni mecnun
ve mecbur etmis idi" der. Yahya Bey, Türk fikir hürriyetinin
âbidelerinden olan bu eserinde Pâdisahi da tenkid etmekle
beraber "nizâm-i âlem"i muhafaza etmek için hükümdarin
aleyhinde daha fazla ileri gitmemistir. Bununla beraber
Rüstem Pasa, gerek kendisine, gerekse Kanunî'ye çatildigi
için sikâyette bulunarak Yahya Bey'in cezalandirilmasini
istemisti. Fakat Kanunî "Bu makulelere kulak tutma ve
intikam kasdin etme" diyerek kendisini dahi tenkid etmis
olan Yahya Bey'i, himaye etmis ve makul tenkid hürriyetine
saygisini göstermistir. Bundan baska, birçok sair, halkin bu
konudaki hislerine tercüman olacak sekilde siirler kaleme
almislardir.
8 Kasim'da Haleb'e
ulasan Kanunî, burada ikinci bir aci ile sarsilir. Bu aci,
agabeyinin öldürülmesinden müteessir olan Cihangir'in
hastaliginin iyice ilerlemesinden sonra 20 Zilhicce (27
Kasim)'da vefat etmesiydi. Peçevî'nin ifadesine göre
Cihangir, sehzâdelerin en küçügü oldugundan dolayi Pâdisah
tarafindan çok seviliyordu. Doktorlarin bütün gayret ve
çabalari, Sehzâdenin hastaligina ve sonunda da ölümüne mani
olamadi. Cenaze Namazi Haleb'de kilindiktan sonra na'si
Istanbul'a gönderilir. Kanunî, iki oglunun verdigi aciyi
hafifletmek ve biraz olsun avunabilmek için, Haleb, Sam ve
Kudüs'te bozulan düzeni yeniden tanzim edip yerine getirmek
ve vakiflari gelistirmekle ugrasir.
Kisi Haleb'de geçiren
Kanunî, 6 Cemaziyelevvel 96l (9 Nisan l554) günü Haleb'ten
çikip sehrin önündeki Gökmeydan'da ordugaha geçen Kapikulu
çerisi ile ilerleyen Kanunî, 23 Cemaziyelevvel (26 Nisan)'da
daha önceden gönderilen usta ve isçiler tarafindan kurulmus
bulunan Birecik köprüsünden geçerek Urfa'ya, oradan da
Diyarbekir'e gider. Burada yapilan divanda askerin
Erzurum'da toplanmasi kararlastirilir. Kendisi de Erzurum'a
dogru yola çikar. Tahmasb ise, daha önce yaptiklarini bir
bakima tekrarlayarak pasif savunmasini sürdürür. Ayrica,
daha Kanunî ve ordusu yetismeden Hakkari, Gevas, Van ve
Adilcevaz taraflarini yagmalattigi gibi yollarin üstündeki
her seyi de yakip yiktirir. 5 Temmuz'da Kars ovasina gelen
Kanunî, Tahmasb'a bir mektup göndererek onu savasa davet
eder. Mektubunda, Rafizîlik'ten ve halkin mallarini
yagmalamaktan vazgeçmesini, sayet bütün korkusu top ve tüfek
ise bunlari birakabilecegini, savasmak için sadece kilicin
da yeterli olacagini bildirmisti.
Bu siralarda Tahmasb,
Nahcivan bölgesinde bulunuyordu. Kanunî'nin mektubunu aldigi
zaman ülkesi yer yer Osmanli kuvvetleri tarafindan tahrib
ediliyordu. Kanunî, mektubunda Osmanli ulemasinin verdigi
fetvalari nakl ederek onu Hz. Peygamberin seriatina davet
ediyordu. Bu arada Kanunî, l7 Saban 96l (l8 Temmuz l554)'da
Revan'a, daha sonra Nahcivan'a ulasir. Ancak çevrenin âdeta
çöle dönmüs oldugunu görür. Çevredeki saray ve konaklar da
Osmanli ordusu tarafindan yagma edilir. Böylece Safevî
tahribinin öcü alinmis oluyordu. Tahmasb ise yine Osmanli
ordusunun önüne çikmaktan çekiniyordu. Kanunî daha ileri
gitmeyerek geri dönme karari alir. Hazirliklar basladigi
sirada Osmanlilarin bazi kuvvetleri ile Safevî kuvvetleri
arasinda çarpismalar meydana gelir. Bu çarpismalar sonunda
Safevî kuvvetleri dagitilir. Bundan sonra Osmanli ordusu
geri dönerek 6 Agustos'ta Beyazit'a gelir. Bu esnada Sah'in
mektubunu tasiyan bir elçi gelir. Tahmasb'in, Vezir-i A'zam
Ahmed Pasa'ya hitaben yazdirdigi bu mektupta Pâdisah, Sark'a
on defa gelse bile karsisina çikilmayacagi belirtiliyordu.
Bundan sonra gelen mektuplarda da baris isteniyordu.
Osmanlilar'in karsi cevabi, kendi ülkesinde rahat oturup,
fitne ve fesada karismamasi seklinde idi. Bundan baska
Kanunî, Safevîler'in kutsal sayilan yerlerinden olan Erdebil
ve Tebriz'i tahrib tehdidinde bulunmustu ki bu, Safevîler'i
büyük bir telasa düsürmüstü. Gerçekten, Osmanli hükümdarinin
kuvvetlerini dagitmadan serhadde kislayip ertesi sene
Safevîler'in mukaddes sehri ve aile ocagi olan Erdebil
üzerine yürüyüp tahrib edecegi yolundaki tehdidi, Tahmasb'i
barisi saglayip sulh yahmak üzere kesif bir siyasî faaliyet
göstermeye zorlamisti. Nitekim Osmanli ordusu, Elesgirt'e
vardigi zaman Tahmasb'in elçisi ile yeni bir mektubu gelir.
Aradaki düsmanligin
kaldirilmasi ve barisin gerçeklesmesini saglayacak olan bir
mütarekenin kabulünü uygun karsilayan Kanunî, Sah'in
elçisine ayrica cevabî bir mektup verir. Kanunî'nin kisi
geçirmek üzere Amasya'ya hareketi ve burada beklemesi,
baharda Osmanli ordusunun tkrar harekete geçecegini ve
Erdebil ile Tebriz'in tahribi yolundaki tehdidin ciddi
oldugunu isbatlamis; Tahmasb'i baris hususunda yeniden
harekete geçmeye mecbur birakmistir.4. Amasya Antlasmasi
Kanunî Sultan Süleyman'in kisi Amasya'da geçirdigi siralarda,
Sah Tahmasb'in esik agasi (saray nâziri) Ferruhzâd Bey, 9
Cemaziyelahir 962 (l0 Mayis l555)'de çesitli hediyeler ve
sahin mektubu ile Amasya'ya gelir. Elçi ve maiyeti, Osmanli
vüzerasi ile görüstükten sonra 2l Mayis'ta divana kabul
edilir. "Elçiler Divân-i Hümayûna gelüb" vezirlerin
karsisinda iskemlelerde oturdular. Sah, bu mektubunda,
Pâdisah'in gönderdigi mektubu sanki "Süleyman Nebi"den
geliyormusçasina aldigini, kendisine büyük saygi duydugunu,
haberlesme kapisinin devamli surette açik bulundurulmasi
gerektigini ifade ederek halk arasinda da iyi münasebetlerin
kurulmasina temas ediyordu. Peçevî'nin aynen naklettigi bu
mektubunda (Peçevî, I, 329 - 336) Sah, dostluk teminati
verdigi gibi Siîlerden Ka'be ve diger mukaddes yerleri
ziyaret etmek isteyenlere izin verilmesini de taleb
etmekteydi. Büyük iltifatlara nail olan Ferruh Bey'e, 8
Receb 962 (l Haziran l555) günü, Kanunî tarafindan, Sah
Tahmasb'a hitaben yazilmis bir mektup verilir. Osmanli -
Iran devletleri arasindaki barisi tasdik eden bu muhtasar
mektupta, arzu edilen baris " sulh u salâh-i umûr ki,
mutazammin-i âsâyis-i halk ve müstelzim-i intizâm-i ahvâl-i
cumhurdur" ifadeleri ile hüsn-i kabul gördügü belirtildigi
gibi, arada dostluk kurulup, asagidaki su üç maddenin de
müvafik görüldügü belirtilmekteydi:
a) Iran'da ashab-i
güzin ve hulefa-yi mehdiyyine sebb etmek (sövmek, küfr
etmek) olan Teberrâiligin men'i, yani taskin Siîler'in, üç
halife (Hz. Ebu Bekr, Ömer ve Osman) ile Hz. Aise'ye sögüp
saymalarinin ve bunu bir merasim haline getirmelerinin
yasaklanmasi hususunda elçinin verdigi teminatin
gerçeklesmesinin umuldugu;
b) O taraftan herhangi
bir fitne (kiskirtma) ve taarruz olmadikça Osmanli hudud
ümerasinin tecavüz ve taarruzunun men edilecegi;
c) Hacilarin refah ve
itminanla hacci edâ etmelerine izin verlimesi ki bu madde
mektupta su ifadelerle yer almaktadir: "Huccac-i Beytu'l-Haram
ve züvvar-i merkad-i Hazret-i seyyidu'l-enâm aleyhi's-salâtu
ve's-selâm refahiyet ve itminan ile ol saadete faiz
olmalaridir."
Amasya antlasmasi ile
Basra, Bagdad, Sehrizor, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve
Atabegler yurdu üzerindeki Osmanli hâkimiyeti Safevîlerce
taninmis oluyordu. Böylece Gürcistan'da iki taraf arasinda
nisbî de olsa nüfuz bölgeleri tesis edilmistir. Bu
antlasmadan sonra, Tahmasb'in l576'da vefatina ve Iran'da
karisikliklarin çiktigi zamana kadar Osmanli - Safevî
münasebetleri dostâne bir sekilde devam etmistir. Böylece,
Osmanlilarla Safevîler arasinda otuz yedi seneden beri
araliklarla devam eden harblere son verilir. Bunun sonucu
olarak taraflar, her vesile ile aradaki sulhun te'yidine
gayret sarfetmeye baslarlar. Bu sebeple olsa gerek ki,
Tahmasb, Süleymaniye külliyesinin açilisi (l5 Agustos l556)
münasebetiyle tebrikte bulundugu gibi kiymetli hediyeler de
göndermisti. Bundan baska bu antlasma sartari, ileride
yapilacak olan Osmanli - Safevî antlasmasinin temel
unsurlarini teskil edecektir.
IÇ OLAYLAR VE SEHZÂDELER
ARASINDAKI MÜCADELE
Kanunî dönemi, Osmanli
Devleti'nin askerî, siyasî, kültürel ve medenî faaliyetler
gibi hemen her sahada zirveye ulastigi bir devirdir. Bununla
beraber bu dönemde de bazi iç karisikliklar oldugu gibi taht
kavgasi için sehzâdeler arasinda da mücadeleler olmustu.
Hatta yine bu dönemde baba ile ogul arasinda da böyle
olaylara rastlandigi için bizzat Kanunî kendi oglu
Mustafa'yi feda etmek zorunda kalmisti. Bu sebeple biz de
dönemin bu neviden olaylarina kisaca deginmeye gayret
edecegiz.
l. Kirim
HâdiseleriKanunî döneminde Osmanli Devleti'ne bagli Kirim'da
aile kavgalari ve kardesler arasindaki mücadeleler artmisti.
Osmanlilar, bu mücadeleyi dikkatle takip ediyorlardi. Islâm
Giray'in yerine hanliga tayin edilen Sahib Giray,
Istanbul'dan Kirim'a gidince kendini ister istemez
mücadelenin içinde bulmustur. Zira eski han Islâm Giray,
Sahib Giray'in Osmanlilar'in destegi ile hanlik makamina
oturmasini ve otoritesini kuvvetle tesise çalismasini hos
karsilamamisti. Sahib Giray ise muhaliflerini yok etmek ve
otoritesini saglamlastirabilmek için çalismalara baslamisti.
Bu sebeple önce Nogaylar'a yaklasarak onlari kendi taraffina
çekmis ve Islâm Giray'in, Mangitlar'in basi olan, Kirim
asilzâdeleri arasinda sahsî cesaret ve cür'etiyle sivrilen
Baki Bey tarafindan öldürülmesinden sonra da bu defa
Nogaylar'a karsi cephe almistir. Sahib Giray, siyasî bir
manevra ile ayni zamanda yegeni olan ve kendisine karsi
muhalefette bulunan Baki'yi kendi saflarina çekmisti.
Birlikte giristikleri Moskova seferi sonrasi onu da ortadan
kaldirmaya muvaffak olmustur. Daha sonra basi bos ve otorite
tanimayan Nogaylar'a karsi Sirinler'le birleserek l546 -
l547'de Kirim tarihinde "Nogay Kirimi" adi verilen olay
cereyan etmistir. Han'in, atesli silahlari önünde Nogaylar,
büyük bir bozguna ugramislardi.
Kabile aristokrasisine
karsi Kirim'da, Osmanli modeline göre bir hâkimiyet tesisine
çalisan Sahib Giray'in, Kanunî'nin teveccühüne mazhar olmasi,
Osmanli vezirleri arasinda aleyhine bir faaliyetin
baslamasina sebep oldu. Sahib Giray da bu faaliyeteri tahrik
edici bazi hareketlerde bulunmaktan çekinmiyordu. Nitekim
Kanunî'nin Iran'a yaptigi sefere yardimci kuvvet
göndermemesi, gözden düsmesine yol açmis ve onun müstakil
bir hanlik kurmak için çalistigi yolundaki söylentileri
kuvvetlendirmistir. Bu arada Sahib Giray, Kazan Hanligi'nda
vefat eden Safâ Giray'in yerine Istanbul'da yetismis ve bir
ara Saadet Giray zamaninda "kalgay" olmus olan Mübarek
Giray'in oglu Devlet Giray'in intihab ve tayinini Pâdisah ve
Divan'dan istemis, muhtemelen bu suretle bir rakipten
kurtulmayi ümid etmisti. Fakat aleyhinde kurulan bir
tertiple kendisi azlolunur. Bundan sonra Osmanli Devleti
tarafindan Kirim'a gönderien Devlet Giray, askerleri
yanindan ayrilan Sahib Giray'i yakalayarak üç oglu ile
birlikte öldürür. Ruslarin büyük bir düsmani olan Sahib
Giray ortadan kalktiktan sonra Ivan Vasili, Kazan ile
Ejderhan'i zaptederek çar ünvanini almisti. Bununla beraber,
Devlet Giray'in hanligi zamaninda Ruslarin eline düsen
Ejderhan H. 96l (M. l554)'de geri alindigi gibi Moskova'ya
akinlar yapilarak Ruslar vergiye baglanmisti.
Devlet Giray, Zigetvar
seferinde Mirzalar komutasinda Tatar askeri göndermisti. Bu
kuvvetler, Erdel Beyi Sigismund Zapolyai ile birlikte bir
sene önce Avusturyalilar'in eline geçmis bulunan bazi
yerlerin geri alinmasinda büyük hizmetler görmüslerdi.2.
Düzme Mustafa OlayiDevleti bir müddet mesgul eden bu olay,
Osmanli tarihinde ayni isimle ortaya çikan ikinci vak'adir.
Kanunî, 2l Haziran'da Amasya'dan hareket edip Istanbul'a
dogru ilerlerken, Rumeli'nin muhafazasi için biraktigi
Sehzâde Bâyezid'den bir haber alir. Bu habere göre, Sehzâde
Mustafa'ya çok benzeyen bir adam, genis kapsamli bir isyan
hareketinde bulunmaktadir.
Kimligi ve nesebi pek
bilinemeyen bu adam, seklen maktul Sehzâde'ye benzediginin
birçok kimse tarafindan söylenmesinden cesaret alarak
saltanat sevdasina düser. Bu sebeple kendisinin Sehzâde
Mustafa oldugunu söyleyerek Selanik ve Yenisehir
taraflarinda ortaya çikar. O, Silistre ve Nigbolu
sancaklarinda Simavna softa ve dervislerinden de bir hayli
taraftar toplamisti. Bu isyanin, özellikle Dobruca
çevresindeki Seyh Bedreddin taraftarlari arasinda gelismesi
dikkat çekicidir. Saltanatini ilan eden ve kendisine bir
vezir ile Simavna softalarindan iki kadiasker tayin eden
Düzme Mustafa, etraftaki zenginlerin çiftliklerini basmaya
ve vergi toplamaya baslar. Bu yolla gasb ettigi mal ve
parayi fakirlere dagitarak etrafina l0.000'e yakin adam
toplamaya muvaffak olur. Peçevî, bu anarsik olayi tafsilatli
bir sekilde günümüze aktarmaktadir. Bununla beraber biz,
konuyu fazla uzatmadan kisaca özetlemek istiyoruz:
"962 ( M. l555 )
senesi, Yenisehir ve Selanik dolaylarinda nesebi meçhul kötü
yaratilisli biri ortaya çikar. Bazi serseri ve asagilik
kimseler, kendisine rahmetli Sehzâde Mustafa'ya benziyorsun
diye onun fesad dolu kafasina bir saltanat sevdasi soktular.
Böyle diyenlere o : " Aman, Allah rizasi için sirrimi ifsa
etmeyin, celladin pençesinden kurtulan basima kast etmeyin"
diye fesad ve kötülüklerle dolu isini sürdürür. Bu is o
kadar ileri vardi ki, birçok serseri ve hatta akli basinda
kimseler, onun gerçekten Sehzâde Mustafa olduguna kandilar.
Güya rahmetli Sehzâde Mustafa katlolunacagi sirada, celladin
elinde Mustafa'ya benzer baska bir suçlu bulunuyormus, o
öldürülmüs ve Sultan Mustafa serbest birakilmisti."
Durumun, gittikçe
nezâket kazanip ehemmiyet arz etmesi üzerine Rumeli'nin
asayisi ile görevli Sehzâde Bâyezid, gerekli tedbirleri
almaya çalismisti. Bu cümleden olarak Nigbolu Beyi olan
Dulkadirli Mehmed Han, âsileri te'diple vazifelendirilmisti.
Mehmed Han, çesiti vaadlerle Düzme Mustafa'nin vezirini elde
etmisti. Bunun üzerine bu adam da Düzme Mustafa'yi yakalayip
Nigbolu Beyi'ne teslim eder. Düzme Mustafa, daha sonra
Istanbul'a gönderilerek idam edilmis ve cesedi, Sehzâde
Mustafa olmadiginin isareti olarak halka teshir edilmistir.3.
Sehzâde Bâyezid Olayi Kanunî döneminin önemli olaylarindan
biri de, süphesiz ki sehzâdeler arasinda saltanata geçip
tahti elde etme mücadelesi idi. Bilindigi gibi Kanunî Sultan
Süleyman'in ogullarindan Sehzâde Mustafa ve Cihangir'in
vefatlari üzerine taht vârisi olarak iki sehzâde kalmisti.
Bunlar, Selim ile Bâyezid idi. Saray, gayr-i memnun sinif ve
diger bazi insanlarin tesvikleri ile bu iki kardes âdeta
rakip duruma gelmislerdi. Kanunî'nin, yaslanmaya baslamasi,
kendisinden sonra tahta kimin geçecegi konusunu gündeme
getirmisti. Kendi ogullarindan birini tahta geçirmek isteyen
Hurrem Sultan, tahtin kuvvetli vârisi Sehzâde Mustafa'nin
katlinde müessir oldugu gibi, kendi ogullari arasinda dahi
bir tercih yapma durumuna gelmisti. Hurrem Sultan, iki
oglundan Bâyezid'i tercih etmekle birlikte öz ve büyük oglu
Selim'e karsi cephe aldigi da söylenemez. Sehzâde Selim'in
Nahçivan seferinde babasinin yaninda bulunmasi ve yumusak
huylulugu ile babasinin üzerinde müsbet bir tesir
birakmasina karsilik, Hurrem Sultan da Bâyezid üzerine kanat
germis, hakkinda duyulan ufak tefek itimatsizliklari
gidermis, hatta onu, Konya'dan daha iyi bir mevki gibi
telakki edilen Kütahya sancagina naklettirmisti. Bu esnada
(l558) Bâyezid, Kütahya'da Mekke emîri tarafindan elçilikle
Istanbul'a gönderilen Kutbeddin el-Mekkî'yi kabul etmis ve
ona, kendisine saltanat müyesser oldugu takdirde her sene
kanun geregi Haremeyn-i Serifeyn'e gönderilmekte olan "Sürre
-i Hümayûn" vesilesiyle, gerçeklestirmek istedigi bazi
arzularindan bile bahs etmisti. Gerçekten Bâyezid, sahsiyeti,
kültürü ve yasayisi bakimindan tahta en yakin aday olarak
görülüyordu. Selim'in, Manisa'da nedimeri ile eglenceye
dalmasina karsilik Bâyezid, Kütahya'da bir ilim ve irfan
muhiti kurabilmisti. Fakat Hurrem Sultan'in ayni sene vefati
üzerine Bâyezid, büyük bir hâmisini kaybetmis oluyordu.
Bundan sonra Selim ile Bâyezid arasinda birçok
anlasmazliklar çikar. Her iki sehzâdenin taraftarlarinin
tutumlari gittikçe aradaki soguklugu artiriyordu. Bu arada
her iki sehzâdenin de hizmetinde bulunan Lala Mustafa
Pasa'nin çevirdigi entrikalar, taraflari tam anlamiyla
birbirine düsürdü. Kardesler arasindaki münaferet ve
çekismenin artmasi üzerine vaziyeti dikkat ve titizlikle
takip eden Kanunî, duruma müdahele eder. Sehzâdelerden her
birine 300.000'er akça terakki vermek suretiyle onlarin
sancaklarini degistirir. Selim'i Manisa'dan Konya'ya,
Bâyezid'i de Kütahya'dan Amasya'ya tayin eder. O, bununla da
kalmayarak Selim'in sehzâdesi Murad'a Aksehir, Bâyezid'in
büyük oglu Orhan'a da Çorum sancaklarini tevcih eder.
Fakat bu tahvil,
Sehzâde Bâyezid'i memnun etmemisti. Zira o, pâyitahttan uzak
bir yere yapilan bu tayini, bir hakaret olarak kabul
ediyordu. Nitekim Bâyezid, bir mektubunda, bu tayin isinde
Selim'in parmaginin bulundugunu, bunun da Selim'in kendisine
tercih edildigi anlamina geldigini yazarak "bu hakaretten
ölmek yeg idi" diyerek hissiyatini belirtmisti. Bu sebeple
Amasya'ya gitmek istemiyordu. Bâyezid'in, Kütahya'dan
ayrilmamak için ileri sürdügü mâzeretleri kabul etmeyen
Kanunî, bu sehrin imari hususunda pek çok para sarf ettigini,
bu bakimdan nakil için paraya ihtiyaci oldugunu bildirmesine
karsilik hükümdar, onun, Kütahya'dan hareketini bildirir
bildirmez kendisine para gönderilecegi cevabini vermisti.
Bâyezid, bundan sonra da bazi bahaneler ileri sürdüyse de
nihayet l5 Muharrem 966 (28 Ekim l558)'de Kütahya'dan
ayrilmak zorunda kalmisti. Bununla beraber çok yavas yol
aliyor ve konaklarda gerekenden fazla kalarak babasinin
vaadlerini yerine getirmesini bekliyordu. Esasen çok
kalabalik bir kafile ile hareket edip yola çikan Sehzâde
Bâyezid'e, yol boyunca birçok kimse iltihak ettigi için
gittikçe kuvveti de artiyordu. Bu vaziyet karsisinda
endiseye kapian Kanunî, Bâyezid'e sözünü geçirebilecek ve
onu yatistirarak bir an önce Amasya'ya gitmesini saglayacak
bir nasihatçiyi gönderme zaruretini duymustu. Bununla
birlikte tarafsiz hareket etmis olmak için ayni anda Sehzâde
Selim'e de bir baskasini göndermeye karar verir. Su kadar
var ki kendi emirlerine itaat eden Selim'e gönderilen sahis
bir nasihatçidan ziyade bir müsavir gibi vazife görecektir
ki bu, üçüncü vezir Sokollu Mehmed Pasa'dir. Bâyezid'in
yanina gönderilen dördüncü vezir Pertev Pasa ise sehzâdeyi
yatistirmaya çalismis, fakat yatismis gibi görünen Bâyezid,
babasina ve Selim'e karsi olan tutumunda bir degisiklik
yapmamistir. Bu arada Bâyezid, babasina karsi tehdid
unsurlari ihtiva eden mektuplar göndermekten de
çekinmemistir. Nitekim bir mektubunda o, "Bendenizi
sorarsaniz rûz-u seb (gündüz - gece = her zaman) hayir
duaniza mesgul bilesüz, amma ki gam ve gussadan ve gayretten
helâk bilesüz. Ah bilmem ne idem bana karindasimin hatiri
içün acîb zulm eyledünüz, beni yerümden yurdumdan ayirdiniz"
diordu. Gerek davranislari, gerekse gönderdigi mektuplar
yüzünden Kanunî, tamamen Selim'e meyletmistir. Tarihçilerin
bildirdigine göre Bâyezid, yevmlü adiyla birçok eskiyayi
yanina toplayip onlari kapikulu, sekbân ve tüfekçiyan
yazdirip 20.000 civarinda bir kuvvete sahip odugu haberinin
gelmesi üzerine iki taraf artik yavas yavas geri dönülmesi
mümkün olmayan bir yolun esigine gelmisti. Bâyezid'in, ister
silah zoru ile saltanat tahtini ele geçirmek, ister nefsini
müdafaa gayesiyle etrafina kuvvet toplayarak bir ordu
meydana getirmesi, Selim'i de harekete geçirmisti. Bu
sebeple o da askerî hazirliga koyulmustu.
Bâyezid'in asker
toplayip kendi basina hareket etmesine karsilik Selim,
babasinin direktifleri dogrultusunda askerî hazirliga
baslamisti. Bâyezid, Selim'in, merkezden gönderilen emirler
uyarinca Anadolu Beylerbeyi, Dulkadir, Karaman Beylerbeyleri
ve Adana Sancakbeyleri ile müstereken hareket ettikleri
haberini alinca, takriben l5.000 kisilik bir kuvvetle Ankara
istikametine dogru harekete geçer. Bu haberin Istanbul'a
ulasmasi üzerine bizzat Kanunî tedbirlerin alinmasi
gerektigine karar verir. Bu kararin bir sonucu olarak o,
Sokollu Mehmed Pasa ile Rumeli Beylerbeyisini Konya'ya
gönderir. Bu arada Kanunî, Selim'e müdafaa muharebesini
Konya'da kabul etmesini emretmisti. Ayni zamanda Seyhülislâm
Ebu's-Suûd Efendi'den, âdil bir sultanin evlatlarindan
birinin itaattan ayrilip bazi kalelere saldirmasi, zorla
halktan para alip asker toplamasi halinde ve onu bu
hareketlerinden baska bir sekilde çevirmeye imkân olmadigi
takdirde "cemiyetleri dagilincaya kadar kitâle" cevaz oldugu
hakkinda bir fetva alir. Kanunî, bundan sonraki olaylari
daha yakindan takib edebilmek için 28 Saban 966 (5 Haziran
l959) 'da otagini Üskürdar'da kurdurarak Selim'e de savunma
savasini Konya'da yapmasina dair emirler göndermisti.
Bâyezid, babasinin hareketini ögrenince Konya üzerine
yürümüs, böylece iki kardes arasinda Konya yakinlarinda 22
Saban 966 (30 Mayis l559) günü çarpismalar vuku bulmustu.
Ilk gün sabahtan aksama kadar devam eden çarpismalar
sonucunda taraflar birbirlrine üstünlük saglayamadilar.
Savasin ikinci günü Lala Mustafa Pasa'nin tedbiri ile
Bâyezid'in kuvvetleri bozguna ugratilmisti. Bunun üzerine
Amasya'ya çekilen Bâyezid, af isteginde bulunduysa da bu
istegi, sözü ile hareket ve davranislari birbirlerine
uymadigi gerekçesiyle Kanunî tarafindan red edilmisti. Bunun
üzerine çareyi Iran'a iltica etmekte bulan Bâyezid,
çocuklari ile birlikte Iran'a siginmisti. Onun ilticasi, iki
devlet arasinda karsilikli müzakerelere sebep olmus ve
nihayet Sah Tahmasb, para karsiligi onu, gelen Osmanli
heyetine teslim etmisti. 23 Temmuz l562'de bu talihsiz
sehzâde, ogullari ile birlikte hemen orada bogdurulmak
suretiyle hayatlarina son verilmisti. Tahnit edilen
cesetleri, Sivas'a getirilip orada defnedilmistir.
Sehzâde Bâyezid
hâdisesi, Anadolu'da bazi iç karisikliklarin çikmasina sebep
oldu. Bu bakimdan devlet, bir müddet onun taraftarlarina
karsi mücadele etmek zorunda kaldi. Bundan sonra benzer
olaylarla karsilasmamak için umumi bir teftis yapildi. Bu
arada birtakim idarî degisikliklere lüzum görüldü. Bundan
sonra yeniçeriler muhafiz olarak Anadou'ya yayildilar.
Sehzâdelerin sancaga çikarilmalari usûlünde de degisiklikler
yapildi.
Bu esnada, Kanunî
üzerinde müsbet ve menfi derin tesirler birakan Rüstem Pasa
l2 Temmuz l56l'de vefat etti. O, sahsiyeti ve icraati ile
gerek Pâdisah, gerekse bu devir üzerinde müsbt veya menfi
olarak derin bir te'sir birakmis olan iki vezir-i a'zamdan
biri sayilabilir. Hatta Kanunî'nin saltanatini, Ibrahim ve
Rüstem Pasalar'in birbirlerini tamamlayan basica iki büyük
sadaret devri olarak mütalaa etmek mümkündür. Bunlardan ilki
nasil devletin büyüklük, zindelik ve ihtisam devrini temsil
etmisse, ikincisi de devlet hazinesinin en zengin, askerî
kudretinin en parlak bulundugu zamanin mümessilidir. Bu
devir icraatinda, Pâdisah'in karar ve hareketleri üzerinde
en tesirli rol oynayan sahsiyet, her türlü hâdisenin seyir
ve gelismesinde damgasi görülen adam Rüstem Pasa'dir.
Busbecq'in müsahedesine göre, keskin ve uzagi gören
zekâsiyle Pâdisah'in san ve söhretini te'siste onun büyük
hizmeti vardi. Bununla beraber Rüstem Pasa'nin, Pâdisah
üzerindeki nüfuzu ve kayin validesi ile zevcesi Mihrimah
Sultan sâyesinde hükümdara bazi yolsuz tutumlari da kabul
ettirmis olmasi, Kanunî döneminin sosyal yapisinda olumsuz
sonuçlar da dogurmustu. Hakkindaki bir sikâyetten
anlasidigina göre, Eflâk voyvodalarindan biri, sadrâzama
rüsvet vermek suretiyle voyvodaligi kendisine temin etmis,
fakat bu yüzden devlet hazinesi büyük bir zarara ugramisti.
Iste böyle bir sadrâzamin yerine, karekter bakimindan onun
tam ziddi olan ikinci vezir Semiz veya Kalin lakaplari ile
taninan cömert, iyi kalpli, halk adami, nüktedan ve baris
sever bir insan olan Semiz Ali Pasa getirilmisti.
KANUNî DÖNEMI
DENIZCILIGI VE DENIZ SEFERLERI
Kanunî Sultan Süleyman
döneminde, ordunun karadaki basarilarina parelel olarak
Osmanli armadasi da Akdeniz, Kizildeniz ve Hind Okyanusu'nda
faaliyet göstermekteydi. Gerçi, Kanunî döneminden önce ve
bilhassa Sultan II. Bâyezid ile Yavuz Sultan Selim
zamanlarinda da Osmanli donanmasi, teknik ve yetismis insan
gücü bakimindan büyük bir gelisme göstermis ve Avrupa'li
denizci devletlerin filolari ile mücadele edebilecek güce
ulasmisti. Bilindigi gibi, Kanunî devrinin savas ve zafer
meydani, sadece karalar degil, belki onlar kadar önemli olan
denizlerdi de. O denizler ki, aslan gibi kükreyen dalgalarin
üstünde yelken açan levendler ile sehbazlarin olmazlari
oldurdugu, erlik, yigitlik meydani, ugras ve savas mahalli
idi. Nitekim Kanunî'nin ilk hükümdarlik yillarinda,
Belgrad'in fethi esnasinda Osmanli donanmasi, Tuna nehrinin
agzindan girerek büyük isler basardigi gibi, Rodos'un
zaptinda da büyük rol oynamisti. Bundan sonra teknik ve
askerî güç bakimindan daha da güçlendirilen donanma, o
dönemde yetisen yürekli, tecrübeli ve üstün yetenekli
denizcilerin elinde zaferden zafere kosmaya baslayacakti. Bu
zaferlerde en büyük pay sahibi olan kisi ise Osmanli
denizciligine yeni bir ruh ve anlayis kazandiran Barbaros
Hayreddin Pasa olacaktir.
Döneminin en büyük ve
muhtesem hükümdari olan Kanunî'nin bahti, Zenbilli Ali
Cemalî Efendi, Ibn-i Kemal ve Ebu's-Suûd Efendi ile Sinan ve
Baki gibi fikir ve san'at kahramanlarinin kanunlari,
fetvalari, Süleymaniye'leri, gazelleri, kasideleri ve
te'lifleri yaninda kiliç ve cenk erlerinin gözle görülebilen
âbidelesmis eserleri yoksa da, tarihin dünya durdukça
zihinlere ve hâfizalara haykiran sesi vardir. Iste bu ses,
naklettigi nice hikayenin arasinda memleketler zaptedip
devletlere omuz silken asîl ve feragatli bir sehbaz levendin
kissasini söyler.
Savas ve mücadeleyi
karadan denizlere tasiyan Kanunî döneminin deniz
savaslarinin meydana geldigi sahalari, Akdeniz ve Hint
Okyanusu sulari olmak üzere genellikle iki grupta toplamak
mümkündür.
AKDENIZ SULARI
Bulundugu cografya
itibariyle bir Akdeniz ülkesi olan Osmanli Devleti, daha
kurulus yillarindan itibaren Akdeniz'le ilgilenmek zorunda
kalmisti. Nitekim, Orhan Gazi dönemi siyasî ve askerî
faaliyetlerine bakildigi zaman, Akdeniz'in burada önemli bir
sahne oldugunu görüyoruz. Gerek Trakya'daki yerlesimi
saglamlastirip vatan edinme, gerek Istanbul'un fethi ve
gerekse Hac yolu üzerinde bulunan bazi adalardaki
korsanlarin Müslüman hacilara karsi giristikleri
faaliyetlere son vermek için bu deniz ve kollarinda harekete
geçmek zorunlugu bulunmaktaydi. Buradaki faaliyetlerin
basarili olabilmeleri için de icab eden bütün tedbirlere bas
vurmak gerekiyordu. Kanunî dönemi ise bu tedbirlein en iyi
sekilde alindigi bir dönemdir. Biz, Kanunî döneminde Osmanli
Devleti'nin bu faaliyetlerinden ana hatlariyla bahs etmek
istiyoruz.
l. Barbaros
Hayreddin'in Ilk Faaliyetleri Asil adi Hizir olan Barbaros
Hayreddin, Vardar Yenicesi'nden gelip Midilli Adasi'nin
fethinden sonra buraya yerlesen Yakub adli bir sipahinin
ogludur. l478 yili civarinda dogdugu tahmin edilmektedir.
Batililar, havuç rengine çalan kirmizi sakalindan dolayi
agabeyi Oruç'a verdikleri "Barbarossa" adini daha sonra
Hizir için de kullandiklarindan Barbaros diye taninmisti.
Hayreddin lakabini ise kendisine Yavuz Sultan Selim
takmistir.
Dört kardesin en küçügü
olan Hizir, gençliginde yaptirdigi bir gemiyle Midilli,
Selanik ve Egriboz arasinda ticarete baslar. Rodos
sövalyelerine esir düsen agabeyi Oruç'un kurtarilmasindan
sonra iki kardes, Sehzâde Korkud'un himayesine girerler. Bu
siralarda Ispanyollar'in Bati Akdeniz'e hâkim olma
gayretleriyle Endülüs'te yaptiklari zulümler yüzünden
buradan ayrilmak zorunda kalan Müslümanlarin göçleri,
bölgedeki eski dengeyi bozar. Bunun üzerine Oruç ve Hizir
kardesler, Bati Akdeniz'e yönelerek l504'ten sonra Kuzey
Afrika sahillerinde görünmeye baslarlar. Iki gemilik küçük
filolari için emin bir liman arayan iki kardes, Tunus Hafsî
Sultani Ebû Abdullah Muhammed b. Hasan ( l493 - l526 ) ile
anlasarak Halkulvâdi'ye yerlesirler. Gemilerinin sayisi
artinca da Cerbe adasina geçip orayi üs edinirler. Buradan
sürdürdükleri akinlarini Italya kiyilarina kadar uzatirlar.
l5l3 yilinda bir yarimada üzerinde bulunan Cicelli (
Djidjelli)'yi ele geçirirler. Kendi baslarina bir sehir
yönetimi kurmus bulunan Cicelli halki, Oruç'u sultan ilan
eder. Böylece Barbaros kardeslerin Kuzey Afrika'da
kuracaklari devletin temelleri atilmis olur. Kisa zamanda
büyük söhret kazanan iki kardesin etrafinda Kurdoglu
Muslihiddin ve Kemal Reis'in yegeni Muhyiddin gibi pek çok
Türk denizcisi toplanir. Dönemin Osmanli Pâdisahi Yavuz
Sultan Selim ile de temasa geçen Oruç ve Hizir Reisler,
Cezayir kiyilarinda tutunmaya muvaffak olmuslardi.
Kaynaklarin ifadesine göre Barbaros kardesler, Katolik
Ferdinand'in ölümünden (l5l6) faydalanarak Ispanyol
isgalinden kurtulmak isteyen Cezayir sehrinin yardimina
kosarlar. Böylece Cezayir ve onun batisindaki Sersel'in ele
geçirilmesinden sonra Oruç Reis Sersel ve Cezayir sultani
ilan edilir. Bunu l5l7'de Tenes ve Telemsen sehirlerinin
zapti takib eder. Ancak yerlilerle anlasan Ispanyollar'in
l5l8'de Telemsen'i geri aldiklari savasta Oruç Reis sehid
olur. Agabeyinin sehâdetinden sonra yalniz kalan Hizir,
artik onun desteginden de mahrum kalir. Ispanyollar ile
Telemsen emîrinin birleserek kendisini Cezayir'den atmak
istedikleri Hizir Reis, Avrupalilar'in verdikleri "Barbaros"
adi ile söhret kazanmaya baslamis ve bunlara karsi basarili
savaslar vermisti. Ancak siddetli tazyik karsisinda Osmanli
Deveti'ne bas vurmayi uygun görmüs olacak ki, l5l9 yilinda
dört gemiyi hediyeler ile Istanbul'a göndererek Yavuz'a
bagliligini arzettiginden Yavuz Sultan Selim de kendisine
askerî yardimda bulunarak beylerbiyilik hil'ati yollamisti.
Nitekim, Osmanli destegini güçlendirmek üzere adamlarindan
Haci Hüseyn'i, Cezayir halkinin Ekim l5l9 tarihli "arîza"si
ve kirk esirle birlikte Osmanli Pâdisahi'na gönderir.
Böylece Afrika'da olup bitenleri ögrenen Yavuz Sultan Selim,
"Hizir Reis nasruddindir, hayrüddindir" diye memnuniyetini
ifade ederek onun Cezayir hâkimi olarak tanindigini belirten
bir hatt-i serif gönderir. Ayrica kendisine Anadolu'da
gönüllü asker toplama imtiyazi taninarak yeniçerilerle
topçulardan olusan 2000 kisilik bir yardimci birlik
gönderilmesi kararastirilir. Böylece hutbenin Pâdisah adina
okundugu Cezayir, Osmanli topraklarina katilmis oldugu gibi
Hizir da bundan sonra Hayreddin diye anilmaya baslanir.
Bundan sonra Cezayir'e iyice yerlesmek için mücadele veren
Barbaros, bir ara oradan çekilmek zorunda kalmis, ancak üç
senelik bir aradan sonra yeniden Cezayir'e hâkim olmustu.
Barbaros'un,
Akdeniz'deki faaliyetleri ile kazandigi basarilar, Imparator
Sarlken'i oldukça rahatsiz etmekteydi. Sarlken, Akdeniz'deki
bu proplemin bertaraf edilmesi için dönemin meshur
kaptanlarindan Ceneviz'li Andrea Doria'yi görevlendirmisti.
Bu tecrübeli amiral, altmis gemilik bir donanma ile
Barbaros'u aramaya baslar. Ancak daha önce düsman
sahillerini vurmus bulunan Barbaros, büyük bir ganimet ile
Cezayir'e döner. Barbaros, bu hareketi esnasinda elde ettigi
esirlerden, Andrea Doria'nin hazirliklari hakkinda bilgi
alir. Bunun üzerine haziriklarini tamamayan Barbaros, Cerbe
adasindaki Sinan Reisi de yardima çagirir. Bu esnada Ispanya
adina hareket eden Andrea Doria, Çerçel adasina hücum eder.
Ancak siddetli bir mukavemetle karsilasir. Bu sirada da
Barbaros'un geldigini duyunca geri çekilip kaçmak zorunda
kalir. Böylece, iki taraf birbirlerine tesadüf edemediginden
bir çarpisma meydana gelmez.
Kanunî, tahta çiktigi
andan itibaren Barbaros'un faaliyetlerini dikkatle takip
eder. Buna karsilik Barbaros da yaptigi isler ve kazandigi
zaferler yaninda Avrupa'da gelisen olaylar hakkinda ona
bilgiler veriyordu. Kanunî, l532 yilinda Alaman seferine
çiktigi zaman Sarlken, Andrea Doria'yi Mora üzerine
göndermisti. Doria'nin yoklugundan istifade eden Barbaros,
onbes gemi hazirlayarak Ispanyol sahillerindeki Endülüs
Müslümanlarini Afrika yakasina geçirmek üzere gönderir. O,
bu Müslümanlari gerek bu gemilere, gerekse Ispanyol
sahilerinden elde etmis oldugu ve böylece toplam sayilari
otuzalti parçaya yükselen gemilere bindirerek yetmis bin
Endülüs Müslümanini Cezayir taraflarina tasir. Bu kadar
Müslüman'in zorla din degistirip Hiristiyanlastirilmasina
mani olmak suretiyle onlari büyük bir zulümden kurtarir. Din
ve insanlik tarihi bakimindan fevkalade önemli bu isi
basarmasi, yedi sefer sonunda mümkün olmustu. 2. Barbaros'un
Osmanli Hizmetine Girmesi Kanunî Sultan Süleyman, Andrea
Doria komutasindaki düsman donanmasinin kazandigi basarilar
üzerine, bir memleketin güçlenmesi ve düsmanlariyla basa
çikabilmesi için deniz kuvvetlerinin ne denli önemli
oldugunu daha iyi kavrar Her ne kadar iyi yetismis insan
gücü ve mükemmel tersaneleri bulunan bir imkâna sahipse de
Kanunî, devletinin bulundugu cografya ve stratejik konumu
itibariyle en az kara kuvvetleri kadar basarili bir deniz
gücüne olan ihtiyaci farketmisti. Bunun için donanmaya yön
verecek, tecrübeli ve kabiliyetli bir denizciye ihtiyaci
oldugunu düsünüyordu. Karadaki basarilarin, denizde de
sürdürülmedikçe tam bir hâkimiyetin kurulamayacagi inancinda
olan Kanunî, basindan beri faaliyet ve basarilarini dikkatle
takib ettigi Barbaros'u bu vazifeye layik görüyor ve onun
Sarlken'in donanmasina karsi çikabilecek yegâne kisi
olduguna inaniyordu. Bu sebeple Barbaros'a bir hatt-i
humâyûn göndererek onu Istanbul'a çagirir. Kanunî'nin
davetini alan Barbaros, yanindaki söhretli denizcilerle
birlikte (Agustos l533) Istanbul'a dogru yelken açar. l533
senesinin Aralik ayinda Istanbul'a gelen Barbaros, büyük bir
senlik ve merasimle karsilanir. Istanbul'a gelisinden bir
gün sonra yani ll Cemaziyelahir 940 (28 Aralik l533) günü on
sekiz arkadasiyla birlikte Pâdisahin huzuruna çikmis olan
Barbaros'a Kanunî, Akdenizdeki faaliyetlerinden endise
ettigi Andrea Dodia hakkinda bazi sorular sormus,
Barbaros'un endise etmeden ve bir bakima pervasizca verdigi
cevaplar Kanunî'nin hosuna gitmisti. Bunun üzerine Kanunî,
beylerbeyilik rütbesiyle bütün tersane islerini tam bir
yetki ve selâhiyete sahip olarak bu yeni amirale verir.
Bundan sonra onu, Irakayn seferine çikmis bulunan Vezir-i
A'zam Ibrahim Pasa'nin (Makbul) yanina gönderir. Haleb'te
bulunan Vezir-i A'zam, Hayreddin Pasa'yi kabul edip Gelibolu
Kaptanligi ile Cezayir-i Bahr-i Sefid Beylerbeyligi pâyesini
tevcih ederek hil'at giydirir ve kendisini Kemankes Ahmed
Pasa'nin yerine "Kaptan-i Derya"liga tayin eder (6 Nisan
l534). Böylece o zamana kadar Gelibolu Sancakbeyligi
pâyesiyle verilen Kaptan-i Deryalik, Beylerbeyilik
derecesine yükseltilmis olur.
Bir Italyan yazar, onun
Kanunî tarafindan karsilanisi ve kendisine yapilan ihsanlar
hakkinda epey bilgi verir. Buna göre Kanunî, sadece onun
Cezayir hâkimi olmasini tasdikle kalmaz, ayni zamanda
kendisini devetinin dördüncü derecedeki pasasi ve donanmanin
bas komutani olarak tayin eder. Daha sonra da amiral
gemisine çekmesi için devlet sancagini, Kaptanpasa kilicini
ve elbisesini, diger masraflari için de 80.000 sultanî ve
nihayet sahsî muhafizlari olarak da yeter sayida yeniçeri
verir. Filhakika Barbaros, sifahî olarak kendisine genis
yetki verilen bir divan toplantisinda, Osmanli donanmasinin
zayif noktalarini ciddi bir sekilde tenkid etmisti. Ona göre
Ispanyol donanmasina yetismek, hatta onu geçmek için,
Osmanlilarin sahip olduklari az sayidaki fakat agir gemilere
ilaveten küçük ve kolayca hareket edebilen gemiler insa
etmek gerekiyordu. Deniz savaslarindaki yeni teknik
karsisinda bu eski kadirgalar ve bu agir kürekler, gemilerin
hareketi aninda hafif kadirgalarin güçlükle manevra
yapmalarina sebep olduktan baska, sür'atli düsman gemilerine
karsi kolay bir hedef teskil ediyorlardi. Gerçi ates kudreti
olan kadirgalar ihmal edilemezdi, fakat onlari himaye etmek
için kalyon ve fustalar lazimdi.
Ibrahim Pasa, Haleb'de
icra edilen bu merasimden sonra onu tekrar Istanbul'a
gönderir. Pâdisahin, Hayreddin Pasa'yi Haleb'e göndermesi,
serasker olmasi itibariyle bütün azil ve tayinlerin vezir-i
a'zamin selâhiyeti dahilinde olmasindan ileri gelmistir. Bu
olay, Osmanli idare sisteminde vazife ve selâhiyetlerin
taksimi ile bunlara nasil riayet edildigini göstermektedir.
Devletin basi olmasi hasebiyle sinirsiz yetkilere sahip
oldugu zannedilen hükümdar, baskalarina ait olan yetkileri
kullanmayi aklindan bile geçirmemektedir. Bu sebeple
beylerbeyilik tayin ve hil'atini almak için Barbaros'u,
Istanbul'dan Haleb'e göndermektedir.
Kanunî'nin, kendisini
Istanbul'a davet eden hatt-i humâyûnunu alan Barbaros,
Cezayir'de gereken tertibati aldiktan sonra yerine evlatligi
Kara Hasan Aga'yi vekil ve Ramazan Çelebi ile Haci isminde
birini ona müsavir birakarak on (veya 20) çektiriden
mürekkeb bir filo ile yola çikar. Deniz yolunda rastladigi
Deli Yusuf komutasindaki on alti çektiriyi de beraberine
alip Sardunya ile Korsika adalari arasindaki Bonifaçyo
Bogazindan geçip Sicilya adasina bugday götüren on sekiz
gemiyi zapt ile yükünü ve mürettebatini aldiktan sonra
gemileri atese verir. Bu muharebe esnasinda Deli Yusuf sehid
olmustu. Ele geçen esirlerden Andrea Doria'nin elli parça
gemi ile Koron'a gittigi ögrenilince sür'atle hareket
edilerek Preveze'ye gelindiginde Andrea Doria'nin alti gün
önce Italya'ya kaçtigi haberi alinir. Onun gerçek büyüklügü
ve fedakârligi ile Istanbul'a dogru yelken açisi ve yoldaki
faaliyetleri özetle su ifadelerle nakedilir:
" O zamanlar bir
zamandi ki, Barbaros denen bu namli yigit, çocuk yasinda
adim attigi kalyonundan, "Daldi Rahmet Denizine Kaptan"
tarihinin düsürüldügü ecel gününe kadar hemen hemen altmis
sene, çikmadan yasadi. Gece demeden, gündüz demeden evsanevî
bir su kusu gibi karalara vurdu, dalgalar ile güresti.
Ufuktan ufka yelken açip, yâre de agyâre de karsisinda el
baglatti.
Onun büyük kudreti,
büyük söhreti ve insan gücünün üstündeki kahramanlik
hikâyelerinin en asîl ve en hürmete sayan olani, süphe yok
ki, Cezayir gibi bir ülkeyi ele geçirip müstakil bir devlet
reisi olmusken, tahtini da, bahtini da bir Türk - Müslüman
birliginin agirlik merkezi olan Osmanli Imparatorlugu emrine
verip, ölünceye kadar kendini bu birligin hizmetine adamis
olmasidir.
Ama, bir ülke teslim
etmek üzere taht sehrine gelen Barbaros'un Pâdisah'a
hediyesi, sadece Cezayir degildi. Önüne katip getirdigi iki
bin esirin ellerinde bir devlet hazinesi tutarinda hediyeler
de bulunmakta idi.
Esâsen muzaffer ve
hamiyetli kaptanin Istanbul'a gelisi, devlet tarafindan paha
biçilmez sanina ve insanligina lâyik olan bir senlik ve
zafer alayi ile kutlanacakti. Cezayir'den kirk kadirga ile
hareket ederek yol boyunca, kahramanliginin tomarina yeni
yeni zaferler ilave ede ede gelmek isteyen Barbaros, Italya
sahillerini hizalayarak, Elbe ve Sardunya adalarini
vurduktan sonra Cenova'ya da ihrac yaparak kiyilari
yagmalayip Sicilya'ya geçti. Sanki daracik Mesina Bogazi,
sarayinin bir dehlizi imis gibi tasasizca ilerlerken, bu
arada karsilastigi bir Ispanyol kalyonunu da imha etmis
bulunuyordu."
Barbaros,
Kaptanpasaliga getirildikten sonra Ispanyollar'in öncülük
ettigi Avrupa ittifakini yenip, Akdeniz'de Osmanli
üstünlügünü kurabilmek için bir yandan güçlü ve düzenli bir
donanmanin kurulmasina çalisirken, öte yandan da V.
Charles'a karsi Fransa ile isbirligi yapilmasina önem
vermistir.
Barbaros, Istanbul'a
döndükten sonra tersanede gemi insasiyle mesgul olur. Bundan
sonra l534 senesinin Agustos ayinda 80 (veya 84) parçalik
bir donanmanin basinda Istanbul'dan ayrilip denize açilan
Hayreddin Pasa, Italya'nin güney sahillerindeki Reggio,
Sperlonga ve Fondi gibi sehirlere baskinlar düzenler. Onun
bu hareketi, Andrea Doria'yi kendi üzerine çekmek içindi.
Ancak Doria'dan bir ses çikmayinca Tunus üzerine yönelir. Bu
esnada Tunus'u elinde bulunduran Beni Hafs Hânedani'na
mensub Mevlay Hasan kaçmak zorunda kalir. Osmanlilarin
Tunus'a hakim olmalari, Akdeniz hâkimiyeti için önemli bir
adim idi. Akdeniz'in Türk hâkimiyetinde olmasi, Avrupa deniz
ticareti için büyük bir darbe idi. Bu sebeple Akdeniz'deki
denizci devletler Sarlken'e müracaatla onu Osmanlilar'a
karsi kiskirtmaktaydilar. Bunlara, Rodos Adasi'ndan kovulan
Saint Jean sövalyeleri de katilmisti. Öbür taraftan Mevlay
Hasan da Sarlken'e müracaatta bulunmustu. Bunun üzerine
bizzat Sarlken'in de bulundugu ve Doria komutasindaki büyük
Haçli donanmasi Halkulvad'i ele geçirmeyi basarir. Lütfi
Pasa (Tarih, 356), Tunus Hâkimi'nin Sarlken'e müracaatini
anlatirken "Memleket senin, ben dahi senin, iste Rumiler
gelüp hile ile memlekete müstevli oldular. Ve sizin
komsulugunuza geldiler, bugün bize ittiler, irte size
iderler" diye sekva idicek Ispanya dahi nice yüz pâre
gemiler donadup ve binefsihi kendisi binüp gelüp"
ifadelerini kullanir. Halkulvad'dan sonra Tunus alinir. Bu
esnada her taraf yagmalandigi gibi büyük bir katliam yapilir.
Bu harpte Mevlay Hasan Sarlken ile birlikte bulunmustu.
Onun, Tunus halkina gönderdigi mektuplar, kalenin düsmesinde
büyük rol oynamisti. Sarlken sayesinde Tunus sultanligini
tekrar elde eden Hasan, bes sene daha Ispanyollar'in
himayesinde kalmis, bes sene sonra oglu tarafindan
hal'edilmistir. Bu sirada Barbaros sehri terkederek Cezayir
taraflarina çekilmis bulunuyordu. Bu olayin akabinde
Barbaros karsi taarruza geçerek Balear adalarini basar.
Bundan hemen sonra da Irakayn seferinden dönmüs olan Kanunî,
kendisini Istanbul'a çagirir. Daha sonra donanmanin basinda
Kaptanpasalik ile Pulya sahillerine gönderilir. Zira bu
dönemde Venedik ile olan münasebetler bozulmaya baslamisti.3.
Korfu SeferiVenedik Cumhuriyeti, devamli olarak iki tarafli
bir siyaset takib ediyor, firsat buldukça da Osmanlilarin
aleyhine ittifaklara girmekte bir sakinca görmüyordu.
Bilhassa deniz savaslarinda Sarlken ile ittifak ediyor ve
zaman zaman da Türk ticaret gemilerini vuruyordu. Bu arada,
ahidnâme hükümlerinin yerine getirilmesi için elçi olarak
Venedik'e gönderilen Tercüman Yunus Bey, Sarlken'e karsi I.
François ile ittifak yapmalari tavsiyesinde bulunmus, ancak
bu teklif Venediklilerce kabul edilmemisti. Onlar,
Kanunî'nin teklifini kabul etmemekle kalmadiklari gibi
gemileri ile geri dönmek üzere yola çikan Yunus Bey'e
tecavüze yeltenirler. Bu hareket , Venedik'in düsmanca olan
tavrini açikça ortaya koymustu. Aradaki dostluk antlasmasina
ragmen Venedik'i Osmanlilar'a karsi hasmâne bir tavir
takinmasina, Papa III. Pol'un faaliyetleri sebep olmustu.
Zira Papa, Türkler'e karsi Hiristianlari bir araya topamak
isteyerek Sarlken ile Fransa Krali I. François'in arasini
bulup on senelik bir mütareke yaptirmisti. Venedik te l537
yilinda bu ittifaka dahil olmustu.
Kanunî'nin, Irakayn
seferinden dönüsünden sonra Istanbul'daki tersanelerde yeni
gemilerin insasina baslanir. Bu arada gerekli asker ve
malzeme temin edilir. Nihayet l Zilhicce 943 (ll Mayis
l537)'de Vezir Lütfi Pasa ile Barbaros Hayreddin Pasa
idaresindeki donanma denize açilir. Bir hafta sonra da
Kanunî, yaninda iki oglu Selim ve Mehmed bulundugu halde
ordu ile karadan hareket eder. Donanma Otranto civarina
çikarma yapmakla mesgul iken Andrea Doria'nin Osmanli
bandirali on ticaret gemisinden mütesekkil bir filoya hücum
ettigi haberi alinir. Barbaros derhal onun üzerine hareket
ettiyse de Doria'yi yakalayamaz. Zira Ispanya emrindeki bu
Cenevizli Amiral, Barbaros'un karsisina çikmaktansa kaçmayi
tercih ederek kurtulabilecektir. Doria'yi yakalamakatna
ümidini kesen Barbaros idaresindeki Osmanli donanmasi, Pulya
sahillerinden dönmüs olan Lütfi Pasa ile birleserek
Preveze'ye gelir.
Beri taraftan kara
ordusu Avlonya'ya varmis, ardindan da sefer Venedik üzerine
çevrilmisti. Kanunî, Lütfi Pasa'ya Venedikliler'e ait
Korfu'nun muhasara edilmesini emr eder. Bunun üzerine Lütfi
Pasa, Korfu adasi üstündeki müstahkem San Angelo kalesini
kusatmakla mesgulken, Kanunî de Korfu adasi karsisindaki
Bastia'da karargâh kurmustu. Mücadele bütün siddetiyle
sürerken Pâdisah, Ayas Pasa'yi göndererek kusatmanin
kaldirilmasini emreder. Lütfi Pasa ve Barbaros'un, kalenin
her an düsebilecegi ve kusatmasinin kaldirilmamasi yolundaki
itirazlari kabul edilmez. Kaynaklar, Pâdisahin bu ani
kararinin sebebini havalarin sogumasi ve kusatma zamanin
geçmis olmasi ile izah etmeye çalisirlar. Ancak burada baska
bir noktaya da temas ederler . Buna göre kusatma esnasinda
bir top mermisi askerin içine düser. Bu yüzden dört gazi
sehid olur. Bunun üzerine Pâdisah: " Bir mücahid kulumu
böyle bin kaleye vermem" diyerek kusatmayi kaldirir.
Kusatmanin kaldirilmasindan sonra ordu 22 Kasim l537'de
Istanbul'a döner. Bununla beraber Barbaros, Akdeniz'de
Venedikliler'e karsi harekâta devam ederek bazi adalari
vurdugu gibi bazilarini da zapt eder. 4. Preveze Zaferi
Barbaros Hayreddin Pasa'nin, Adalar seferinden döndükten
sonra tersanedeki gemi insasina hiz verdigi bir sirada
Kanunî de Bogdan seferine çikmak üzere hazirliklara baslar.
Preveze zaferinin kazanildigi l538 senesinde Osmanlilar,
karada ve denizde üç ciddi harekâti birden baslatmislardi.
Bir taraftan Kaptan-i Derya Hayreddin Pasa ikinci adalar
seferine hareket ediyor, öbür taraftan Misir valisi Hadim
Süleyman Pasa Hind seferine çikiyor, beri taraftan da
Kanunî, ordu-yu humâyunla Bogdan'a yürüyordu. Ayri ve
birbirinden çok uzak sahalarda icrâ edilen bu büyük
tesebbüsler, Osmanli Devleti'nin iktisadî ve askerî gücünün
ne kadar büyük oldugunu gösterir.
l538 senesi kisinin
sonlarina dogru Kanunî, vezirlere kendi masraflari ile
hazirlayip techiz etmelerini emreyledigi l50 gemi henüz
hazir degilken, Barbaros Hayreddin Pasa'ya denize açilmasini
emreder. Bu arada Andrea Doria'nin Girit'e geldigi haberini
alan Barbaros, 40 gemi ile 9 Muharrem 945 (7 Haziran l538)
günü Istanbul'dan hareket edip Akdeniz'e açilir. Kendisine
3.000 yeniçeri ile deniz ümerâsindan olan bazi sancakbeyleri
(Kocaeli Beyi Ali Bey, Teke sancagi Beyi Hurrem Bey, Sayda
sancak Beyi Ali Bey ve Alaiye Beyi Mustafa Bey)
katilmislardi.
Bilindigi gibi, Ege
Denizi'nin kontrolü bakimindan oldukça önemli olan Girit, o
dönemlerde Venediklilerin elinde bulunuyordu. Barbaros
komutasindaki Osmanli donanmasi, Ege'de bazi hareket ve
fetihlerde bulunduktan ve Istanbul'dan bekledigi 90 gemi ile
Salih Reis'in Misir'dan getirdikleri de kendisine iltihak
ettikten sonra Girid'e ugrayarak adanin bazi mevkilerine
asker çikarir. Donanma daha sonra Preveze'ye yönelmek için
buradan ayrilir. Bu esnada Rodos civarindaki bazi adalara da
ugrar. Donanma Modon açiklarinda iken Andrea Doria'nin
Preveze'yi zapta çalistigi, fakat sonradan kusatmayi
kaldirarak müttefik Haçli donanmasinin harekat üssü olarak
kararlastirdigi Korfu'ya çekildigi haberi gelir.
Gerçekten, Barbaros'un
Ege ve Akdeniz'deki faaliyetleri, Sarlken'i harekete
geçirmisti. Papa da Osmanlilar'in aleyhinde ittifak
yapilmasi hususundaki çalismalarina hiz vermisti.
Osmanlilar'in, Ege'deki bu harekâti üzerine Korfu'da
toplanan Venedik donanmasina, Alman, Ispanyol, Portekiz,
Malta, Ceneviz ve Papalik gemileri de yardima gelecekti. Bu
ittifaktan dolayi öyle bir donanma toplanmisti ki, tarih, o
zamana kadar bu büyüklükte bir donanmaya sâhid olmamisti. Bu
durumu haber alan Barbaros, bir kesif kolu göndererek
düsmanin durumunu ögrenir. O, bu kadarla da etinmeyecek
gönderdigi bir iki gönüllü gemisi ile "kâfir yakasina
gönderip dil (esir)" aldirmis ve bunlari Bogdan seferinde
bulunan Pâdisah'a göndermisti. Müttefik bir donanma meydana
getiren düsmanin durumunu ögrenen Barbaros, Preveze'ye dogru
hareket eder. Emrinde l22 kadar gemi vardi. Andrea Doria'nin
idaresindeki Haçli donanmasinin savas yapabilen (savas
gemisi) gemi mevcudu ise 302 idi. Bunlardan l62'si kadirga
idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60.000 asker vardi. Su halde
sayi itibariyle Osmanli donanmasi düsmana nazaran üçte bir
oldugu gibi top itibariyle de onaltida birdi. Bundan baska
Barbaros idaresinde bulunan Osmanli donanmasinda 8.000
cenkçi askere karsi müttefiklerin gemilerinde forsalar hariç
altmis bin asker bulunuyordu. Asker, silah ve gemi
üstünlüklerine magrur olan Haçli reisleri, kudretlerinin
azameti karsisinda zaferden o kadar emindiler ki, kisa bir
müddet sonra gerçeklesecek olan galibiyet ve basarilarinin
meyvelerini pesin olarak yani daha savas baslamadan önce
paylasmislardi.
24 Eylül l538'de
Preveze önlerine gelen Barbaros, harp vaziyeti alir. Bir gün
sonra Preveze önlerine gelen Doria da Barbaros'un bulundugu
yerin iki mil açigina demir atar. Andrea Doria, Barbaros'u
Preveze'den çikarip savasa girmeye mecbur etmek için 27
Eylül'de Inebahti'ya hücumda bulunmak üzere harekete geçer.
Ayni günün sabahi Osmanli donanmasi da Korfu istikametinde
harekete geçmisti. Günes yükseldiginde müttefik Haçli
donanmasinin komutani olan Doria, Osmanli donanmasini
arkasinda görüp sasirir. Bu saskinligi ile savasa girip
girmeme hususunda tereddüdler geçirir. Bu saskinligindan
biraz kurtulduktan sonra harp vaziyeti alir. Iki taraf
Ayamavra Adasi'nin bati kiyisinda üç dört mil açikta karsi
karsyia gelirler. Bunun üzerine Barbaros, alinacak
tedbirleri kararlastirmak üzere harp meclisini toplar. Sonra
da donanmaya harp nizami aldirir.
Bu muharebede Osmanli
donanmasi hilâl seklinde tertibat alir. Arkada Turgut Reis
idaresinde ihtiyat kuvvetleri bulunuyordu. Osmanlilar'in
hilâl nizamina karsilik Haçli donanmasi, borda nizami almis
ve birbiri arkasinda üç saf teskil etmisti. Bu sirada
rüzgârin güneyden esmesi, Osmanlilar için büyük bir tehlike
meydana getiriyordu. Bunun üzerine Barbaros Hayreddin Pasa,
Kâtib Çelebi'nin ifadesine göre Kur'an-i Kerim'den âyetleri
yazdirdigi varaklari (sayfalari) derya yüzüne serptirip
Cenab-i Hakk'a tazarru ve niyazda bulunur. Duasi ind-i
Ilâhî'de kabul olunmus oacak ki, rüzgâr hafifleyip yön
degistirir. Kâtib Çelebi, Tuhfetu'l-Kibâr fi Esfari'l-Bihar
adli eserinde yukaridaki ifadelerine sunlari da ilâve eder:
" Bu kissadan hisse sudur ki, serdar olanlar, yalniz esbab-i
cismaniye itibar etmeyüp, kadir olduklari kadar ruhanî
sebeplere de riâyet etmelidirler." diyerek muharebelerde
mânevî kuvvetin ihmal edilmemesi gerektigine isâret eder.
Rüzgârin bu sekilde yön degistirisi, manevra kabiliyeti az
olan düsman gemilerinin hareketlerini yavaslatir.
Barbaros, gemilerini
kivrik bir hançer (hilâl) seklinde yan yana dizerek savas
düzeni alir. Sag kanat komutanligini Turgut Reis'e, sol
kanadinkini de Sâlih Reis'e vererek kendisi ortada yer alir.
Düsmanin sayica üstünlügü karsisinda bir yarma harekâtina
girisen Barbaros, müttefik Haçli filosunun gerilerine kadar
ilerler. Büyük bir hayret ve saskinlikla Osmanli
donanmasinin kendisini çevirdigini gören Doria, ancak ertesi
gün (28 Eylül) donanmasini harekete geçirebilir. Böylece,
büyük bir bozguna ugratilan müttefik donanmasinin otuz alti
teknesi ele geçirildigi gibi 2l75 de esir alinir. Bu savasta
Türk donanmasinin kayiplari ise oldukça azdi.
Doria'nin her türlü
savas taktigine, ayni sekilde karsilik veren Barbaros, küçük
bir kuvvetle büyük bir zafer kazanir. Gece karanliginin
basmak üzere oldugu bir sirada Doria, bir donanma için hem
serefsizlik, hem de ugursuzluk alâmeti olan fener söndürme
emrini vermisti. Böylece o, gecenin karanligindan istifade
ederek kaçmayi basarir. Barbaros'un bu muharebede cesaretle
tatbik ettigi yarma harekâti, daha sonra pek çok meshur
amirale örnek olur. Gerçekten, Hiristiyan Avrupa'nin
çikarabilecegi en büyük deniz gücü, bes saat içinde tamamen
tahrib edildigi gibi, Akdeniz hâkimiyeti de Osmanlilarin
lehine olarak kesin bir sonuca baglanmisti. Preveze
zaferiyle Dogu Akdeniz'den sonra Orta Akdeniz bölgesinde de
Osmanli hâkimiyeti saglanmis olur.
Anlasildigi kadari ile
Avrupa'li bazi yazarlar, bu savasi küçümsemeyi bir âdet
hâline getirmislerdir. Böylece, Doria'i düstügü durumdan
kurtarmaya gayret ederler. Bununla beraber Osmanlilarin bu
zaferle denizlerde nasil bir prestij kazandiklarini da
söylemeden edemezler. Nitekim, "Muhtesem Süleyman" diye bir
eser yazmis bulunan Renzo Sertoli Salis, Osmanlilarin
denizlerdeki basarisindan bahs ederken: "Türklerin stratejik
ve taktik zaferi, onlarin denizlerdeki prestijini bir parça
artirmisti. Süleyman, adam seçme hususundaki kabiliyeti
sâyesinde, o zamana kadar Osmanli sultanlarinin ihmal etmis
olduklari bu prestiji kazanmasini bilmisti" der.
Bogdan seferinden
dönmekte olan Kanunî, Barbaros'un gönderdigi zafer haberini
Yanbolu konaginda iken almisti. Bu haberi müteakip Kanunî,
Divan-i Humâyûnu fevkalade bir toplantiya çagirarak
zafernâmeyi okutturmustu. Sultan, bu zaferi, bir kita
büyüklügünde olan ülkesinin her tarafina duyurarak senlik ve
dualarla kutlanmasini emretmistir. Barbaros Istanbul'a
dönünce halkin coskun tezâhüratiyle karsilanmisti. Bizzat
kendisi Sultan'a bütün detaylari ile muharebeyi anlatmisti.
Bilhassa yabanci
kaynaklarin dili ve bakis açilariyla bize Preveze Zaferi
hakkinda bigi veren ve onun, Akdeniz tarihinde açilan yeni
bir dönemin baslangici olduguna isaret eden A. Büyüktugrul,
bu konuda sunlari söylemektedir:
"Muharebenin uzak
sonuçlarina bakacak oursak; Preveze'den kaçmak, Ispanyollara
otuz yillik mahcubiyet, agir zararlar ve deniz yenilgilerine
mal olmustu. Tam da Akdeniz egemenligini kazanacagi bir anda
V. Charl, Andrea Doria vâsitasiyle pek rezil bir halde bunu
kaybedip Türklere birakmisti. Bu davranisin üzücü tepkileri
Cezayir'de bizzat görüldügü gibi ayni rezilligi halefi de
Cerbe muharebesinde görmüstü.
Preveze günü Ispanyol
armadasi için, yüz serefli yenilgiden baska mes'um bir gün
oldu. Düsünülerek yapilan bu kaçisin tepkileri Lepanto
muharebesine kadar pek çok yillar ve hatta daha sonralari da
görüldü.
Kendi konularina büyük
bir askla bagli bulunan ve bu askin etkisinde olaylari büyük
mübalagalarla anlatan Kardinal Guglielmotti, olaylar
arasindaki baglantilari da açik biçimde görerek, Preveze
muharebesini söyle özetlemisti: O ana kadar denizlerde
belirli bir noktaya kadar korkak ve asagi yukari ümitsiz
bulunan Türkler, bu kadar büyük olan basarinin kusurlu
taraflarini baskalarina yüklemeyi asla düsünmediler. Fakat
sadece kendi muazzam üstünlüklerinden söz ederek sonradan,
asla büyüklügü görülmemis biçimde haddini bilmemezlik ederek
küstahlasmislar ve Hiristiyan adina karsi muazzam
istihfaflar sürdürmüslerdir. Bundan sonra biz, Hiristiyan
filolarinin Türklerin önünden daima kaçtiklarini fazlasiye
görecektik." dedikten sonra Cerbe'deki yenilginin sebebini
de böyle bir korkakliga baglar.
Preveze zaferinden
sonra, Hersek'e bagli olan ve daha önce Doria tarafindan ele
geçirilen Adriyatik kiyisindaki Nova (Castelnuova) l0 (veya
24) Agustos l539'da kolaylikla ele geçirilir. Bu zaferden
sonra Haçli ittifakindan ayrilmak isteyen Venedikliler,
Osmanlilar'la bir baris antlasmasi yapma zemini aramaya
basladilar. Zira ittifaka dahil olduklarindan beri pek çok
zarara ugramislardi. Bu durumdan kurtulmak ve Osmanlilar ile
yeniden bir antlasma yapmanin mümkün olup olmadigini
ögrenmek için gizlice Istanbul'a bir ajan gönderirler.
Ajanlarinin, müsbet bir cevapla Venedik'e dönmesi üzerine
Kanunî nezdine evvela Pietro Zen, onun yolda ölmesi üzerine
yerine Tomaso Contarini Istanbul'a gönderilir. Ancak Kanunî
tarafindan kabul edilmekle birlikte iyi muamele görmeyen bu
elçiye Vezir-i A'zam Lütfi Pasa, bir antlasma yapilmasinin
genis selâhiyet ve mezuniyete sahip olmakla mümkün
olabilecegini anlatmak isteyerek, simdi Venedik'e dönmesini,
fakat sehzâdelerin sünnet ve sultanin izdivaci dügünlerinde
bulunmak üzere Eylül'de yeniden Istanbul'a gelmesini tavsiye
etmisti. Bu sirada Venedik, Avrupa'nin siyasî durumu ve
Imparator (Sarlken)'la Fransa Krali arasinda bir konferansin
akdi karari sebebiyle Osmanlilar'la barismanin akillica bir
hareket olacagini anladigindan, birçok fedakârliklarla
barisi kazanmak istemekteydi. Bu gaye ile Istanbul'a gelen
Venedik elçisi ile 20 Ekim l540'da imzalanan antlasma
sonucunda Mora'daki Malvasia (Monemvasia) ile Anabolu
(Napoli di Roma) Osmanlilar'a terkedildi. Dalmaçya ve Ege'de
ele geçirilmis yerlerde Osmanli hâkimiyeti tanindi. Bu
antlasmaya göre Venedikliler, 300.000 altin vermeyi de kabul
ettiler. Buna karsilik kendilerine yeniden ticarî bazi
imtiyazlar tanindi.5. Barbaros'un Fransa'ya yardim
SeferiKanunî Sultan Süleyman, l54l yilinda Macaristan
seferine çikarken Barbaros'u da yetmis gemiden mütesekkil
bir donanma ile Adriyatik sahillerinin muhafazasi ile
görevlendirmisti. Bu siralarda Sarlken, Cezayir üzerine
yürümek niyetinde idi. Daha önce de temas edildigi gibi
Barbaros Hayreddin Pasa, Osmanli donanmasi kaptan-i deryasi
olmakla birlikte ayni zamanda Cezayir Beylerbeyligini de
uhdesinde bulundurmaktaydi. Istanbul'da bulundugu siralarda
yerine evlatligi Hasan'i vekil olarak birakmisti. Hasan,
Sicilya'dan Cebelitarik'a kadar Avrupa sahillerini tehdid
ediyor ve yeni dünyadan tasinan kiymetli mallari ele
geçiriyordu.
Bu tehdid ve tehlikeye
bir son vermek isteyen Sarlken, bizzat kendisinin basinda
bulundugu ordusu ile Cezayir üzerine yürüme karari alir. 65
parça kadirga, 400'e yakin nakliye ve yelkensiz gemi ile
Cezayir üzerine hareket eder. Imparatorun da yer aldigi
Doria idaresindeki donanma, 20 Ekim l54l'de Cezayir
sahillerine gelir. Böylece yirmi bes bin kisilik bir
kuvvetle Cezayir kusatilir. Ancak Cezayir kalesindeki Hasan
Aga'nin, az sayidaki kuvvetinin büyük direnisi ve hava
sartlarinin elverissizligi yüzünden Sarlken, Cezayir
önlerinde büyük bir hezimete ugrar. Imparator, firtina
yüzünden çogu batmis bulunan donanmasini güçlükle
toparlayarak Ispanya'ya dönebilir.
Lütfi Pasa'nin, "Mel'un
Ispanya Krali" diye isimlendirdigi Sarlken'in bu seferinde
80 pâre kadirga ile 200 parça karavele, kalyete ve
kayiklarla toplam 500 kadar gemi ile Cezayir'e gelip Hasan
Aga'ya teslim olmalari için bir mektup gönderdigini ve fakat
bunun reddedildigini nakleder.
Cezayir'de basina gelen
bu bozgundan sonra Sarlken, Fransa Krali I. François ile
yeniden mücadeleye girisir. Zaten tek basina Sarlken ile
basa çikamayacagini anlamis bulunan François, Preveze
Zaferi'nden sonra yeniden Osmanlilar'a yaklasmak istiyordu.
Bu sebeple Osmanlilar'dan yardim talebinde bulunur. Basindan
beri Fransizlar'la is birliginden yana olan ve l532'de I.
François ile iliski kurmus bulunan Barbaros'un da uygun
görmesiyle Akdeniz'de Sarlken'e bagli bulunan yerlere karsi
ortak bir harekete karar verilir. Böylece, Fransa'ya yardim
karari alinir. Bu karardan sonra Barabors, Fransiz donanmasi
ile birlikte müstakil bir harekâta memur edilir. 28 Mayis
l543'te yaninda Fransiz elçisi oldugu halde Istanbul'dan
hareket eden Barbaros, ll0 gemilik filosuyla Messina, Reggio
ve Ostia gibi Italyan sahillerini vurduktan sonra 20
Temmuz'da Marsilya önlerine geldiginde burada törenlerle
karsilanir. Burada, Fransiz donanmasinin hazirliklarinin
tamamlanmasindan sonra 30 gemilik Fransiz donanmasi ile
müstereken Sarlken'in müttefiki ve Savoi Dükü olan
Charles'in elinde bulunan Nice'i muhasara eder. Sehir, 20
Agustos'ta ele geçirildigi halde, Fransizlarin gevsekligi ve
iki yüzlü davranmalarindan dolayi iç kaleyi fethe lüzum
görmedigi ve Fransizlarin bu tavrina çok kizdigi için
Barbaros, kusatmaya son verir. Bundan sonra Türk
donanmasinin kisi Toulon'da geçirmesi uygun görülür. Fakat
alti ay kadar Güney Fransa'da kalan Barbaros, François'in,
Sarlken ile anlasmasi karsisinda Istanbul'a dönmek zorunda
kalir. Dönüs sirasinda da Cenova'da esir bulunan Turgut
Reis'le birlikte orada esâret hayati yasayan birçok Müslüman
ve Türk esiri de kurtarir. O, Cenova'daki Müslüman esirleri
kurtardiktan baska, oradan da birçok esir ve ganimet alip
l544 senesinin yaz aylarinda Istanbul'a döner. Kanunî
tarafindan büyük deniz gazasinin kahramani sifatiyle kabul
edilerek iltifatlara mazhar olur.
NICE SEFERI
Barbaros'un son büyük
seferidir. Bundan sonra daha çok tersane isleriyle mesgul
olan Barbaros, 6 Cemaziyelevvel 953 (5 Temmuz l546 )'da kisa
bir hastaliktan sonra vefat eder. Cenazesi, sagliginda
Besiktas'ta yaptirdigi medresenin yanindaki türbesine
defnedilir sözü ölümüne tarih olarak düsürülmüstür.
Tabir yerinde ise
çekirdekten yetisme diyebilecegimiz bir denizci olan
Barbaros Hayreddin Pasa zamaninda Osmanli denizciligi,
gücünün zirvesine ulasmisti. Onun mektebinde (ekol) yetisen
degerli denizciler ve teskilâtli tersane sâyesinde bu güç
varligini bir süre daha devam ettirmistir. Nitekim Piyale
Pasa'nin kaptan-i deryaliga getirilmesi ile Turgud, Uluç
Ali, Hasan ve Salih Reis'lerin de bulundugu Osmanli
donanmasi Akdeniz'de güç ve varligini devam ettirdi. 6.
Fransa'ya Ikinci Yardim Seferi l55l senesi baharinda
hazirlanan 90 kadirgalik bir Osmanli donanmasi, Sinan Pasa
idaresinde Egriboz'da bulunan Turgud Reis ile birleserek l4
Temmuz'da Malta önlerine gelip oradan da Trablusgarb'a
hareket eder. Buranin, l530'da Malta'ya yerlesmis bulunan
Saint Jean sövalyelerinin elinde bulunmasi, çevredeki
Müslüman halkin mücadelesine sebep olmus, hatta bunlar,
Kanunî'ye müracaatla yardim bile istemislerdi. Bunun üzerine
Kanunî, Enderûn agalarindan Murad'i buraya göndermisti.
Sinan Pasa, Trablusgarb önlerine gelince Murat Aga ile
irtibat kurarak sehri kusatir. Nihayet l3 Agustos'ta sehir
teslim olarak idaresi Murad'a verilmisti. Turgut Reis ise
Karlieli Sancakbeyligine getirilmisti.
Osmanli donanmasi l552
senesi ilkbaharinda Kaptan-i Derya Sinan Pasa komutasinda
Bati Akdeniz seferine çikar. Donanma, Fransa Krali II.
Henri'nin, Sarlken ile aralarinda meydana gelen düsmanlik
yüzünden Osmanlilar'dan yardim istemesi üzerine ikinci defa
olarak Fransa'ya yardima gidiyordu. Bu sefere Karlieli
sancakbeyi Turgud Reis de katilmisti. Fransa elçisi Daramon
da üç gemi ile Osmanli donanmasi ile beraberdi. Baslangiçta
Fransa'nin yardim talebini kabul etmeyen Kanunî, daha sonra
Avusturya ile aralarindaki nazik durum karsisinda Fransa'ya
yardima karar verir. Karlieli Beyi Turgud Reis, Sicilya
kiyilarini vurmaya memur edilmisti. Donanma Italya
sahillerini dolasarak Napoli'ye gelir. Orada Fransiz
donanmasi beklenir. Fakat beklenilen donanma gelmeyince
yolda rastlanilir diye bir müddet kuzeye dogru seyredilir.
Bu sirada Andrea Doria'nin Napoli tarafina geçecegi haber
alinarak Turgud Reis'in tavsiyesiyle Ponza adalari tarafinda
pusu kurulur. Pusuya düsürülen Andrea Doria yenilerek
Sardunya adasina dogru kaçar. 5 Agustos l552'de cereyan eden
bu hadisede Doria'nin 7 gemisi zaptedilir.
Bundan sonra gerek
Sinan Pasa'nin, gerekse onun vefati üzerine yerine gelen
Piyale Pasa'nin deniz seferleri vardir. Bunlardan biri, 966
(M. l558 )'de Ispanya sularinda dolasan Kaptan Piyale
Pasa'nin, Minorka adasinin önemli sehirerinden olan
Siüdadela'yi zaptetmesidir. Bundan baska yine Piyale Pasa
maiyetinde Turgud ve Salih Pasalar bulundugu halde Italya
sahillerini vurup Reçyo sehrini zapt etmis ve Afrika
sahilindeki Oran'i, Ispanyollar'in elinden alip basarili bir
sekilde geri dönmüstü. Bu olaydan sonra Ispanya ve Papa
basta omak üzere Italya yarimadasindaki devletlerin
tamaminin Osmanlilar aleyhine meydana getirdikleri ittifak,
l559'daki Cerbe muharebesini dogurmustur.7. Cerbe Muharebesi
Preveze'den l3 yil gibi kisa bir müddet sonra Trablusgarb'i
zapteden Osmanlilar, Orta Akdaniz havzasina kesin olarak
yerlesmislerdi. Kanunî Sultan Süleyman'in, Kuzey Afrika
sahillerini takib ederek Cebelitarik'a kadar tirmanmasi ve
dolayisiyle Türk hâkimiyetinin Bati Akdeniz'de de
hissedilmeye baslanmasi, bu defa da babasindan Akdeniz
siyasetini devr amis olan Ispanya Krali II. Philippe ( l556
- l598 )'i harekete geçirmisti. Fakat Türkleri Bati Akdeniz
kiyilarindan uzaklastirmak gayesini güden bu tesebbüs,
Ispanyol ve müttefiklerinin l560'da Cerbe'de agir bir
yenilgiye ugramalari ile sonuçlanmisti.
|

|