Modon
fetihnâmesinde, "Emiru'l-Mü'minîn Sultanu'l-Guzat ve'l-Mücahidîn
Nâsiru's-Seriat ve'l-Milleti ve'd-Din Giyâsu'l-Islâm ve
Muinu'l-Müslimîn Sultan Bâyezid diye anilan Sultan II.
Bâyezid, 85l (l447) yilinda Dimetoka'da dogdu. II. Bâyezid,
Fâtih Sultan Mehmed'in, Gülbahar Hatun'dan dogan büyük
ogludur. Yedi yasinda iken Amasya sancakbeyligine
gönderildi. Sultan II. Bâyezid'in zamani, gerek Osmanli
cografyasi, gerekse ekonomik hayati bakimindan istikrarli ve
emniyetli bir devir idi. Gerek bu gerekse ve daha önceki
dönemlerde yenilmeye degil, genellikle yenmeye alismis bir
kütle psikolojisi için, hududlardan sadece zafer sesleri
degil, refah ve bolluk da beraber girmekte bulunuyordu.
Osmanli
medeniyetinin ahengini meydana getiren muhtelif unsurlarin
her biri, hem federal ve müstakil hüviyetleri içinde kendi
merkezlerine bagli, hem de müsterek ana merkezin mali ve
mensubu olarak, hatta XVII. ve XVIII. asirlarda bile hâla,
semâvî bir nükte gibi, latif, ince ve kemalli çehresiyle
dünyaya yüz göstermekte devam etmekte idi.
Fâtih Sultan
Mehmed vefat ettigi zaman, büyügü Bâyezid, küçügü de Cem
olmak üzere iki oglu kalmisti. Bâyezid, o dönemde merkezi
Amasya olan Rum Eyâleti, Cem de merkezi Konya olan Karaman
Eyâleti'nin valisi idiler. Daha önce de belirtildigi gibi
Fâtih'in, Mustafa adinda bir oglu daha vardi. Fakat bu
sehzâde babasinin sagliginda vefat ettiginden, o sirada
Kastamonu Sancakbeyi bulunan Sehzâde Cem, ölen kardesinin
yerine Karaman valiligine tayin edilmisti.
Kaynaklarin,
uzun boylu, beyaz tenli, melek huylu, genis ve açik yüzlü,
elâ gözlü, siyah çatik kasli, mutedil sakalli, yüzünde ben
bulunan, genis omuzlu ve yüksek gösterisli olarak
belirttikleri Bâyezid-i Veli, 85l (m. l447) yilinda iki
bayram (Ramazan - Kurban) arasinda dogmustu. 886
Rebiülevvel'inin 13. (12 Mayis 1481) günü 35 aslarinda iken,
babasinin yerine tahta geçer. Her ne kadar onun dogum tarihi
ile ligili farkli yillar veriliyorsa da genellikle yukarida
belirtilen tarih kabul edilmektedir.
Fâtih Sultan
Mehmed'in ani ölümü, tabiî bir hâdise gibi karsilanmadi.
Ülkede büyük bir siyasî buhranin çikmasina sebep oldu. Fâtih
vefat eder etmez, Vezir-i Azam ve Mevlânâ'nin soyundan
gelmis olan Karamanî Mehmed Pasa, bir taraftan Keklik
Mustafa adinda bir çavusu, büyük sehzâde Bâyezid'i davet
için Amasya'ya gönderirken, öbür taraftan da kendi
adamlarindan birini Cem Sultan'a gönderip yolu uzak bulunan
Bâyezid gelmeden önce onu Istanbul'a davet ile bir emr-i
vaki yapmak istemisti. Fakat Cem'e bu mektubu götüren sahsi,
Anadolu Beylerbeyi ve Bâyezid'in damadi olan Sinan Pasa
yakalayarak öldürür. Vezir-i Azam'in, Konya'da bulunan
Sehzâde Cem'e gönderdigi mektup ve bu vesile ile Fâti'in
ölümünden haberdar olan yeniçeriler, ayaklanarak Pendik
önlerine demir atmis bulunan birkaç gemiyi zapt ederek
Üsküdar'a gelirler. Oradan da Istanbul'a geçerek Yahudiler
ile zengin halkin evlerini yagmalarlar. Yeniçeriler,
Fatih'in, bulunmayacagi siralarda Istanbul'da hükümet
islerine bakmak üzere Silifke'den çagirmis oldugu Ishak
Pasa'nin kiskirtmasi ile Vezir-i Azam Karamanî Mehmed
Pasa'yi da öldürürler. Bu feci hadiseden sonra iktidar,
bütünüyle Ishak Pasa'nin eline geçmis demekti. Zira Divan,
devletin islerini tedvir etmekle onu görevlendirdi. Ishak
Pasa da kendisine verilen bu genis yetkiyi iyi kullanarak
asayis ve güvenligi sagladi. Yeniçeriler, Sehzâde Bâyezid'in
tarafini tuttuklari için, babasi gelinceye kadar, o
siralarda Fâtih'in yaninda ve henüz 11 yaslarinda bulunan
Bâyezid'in oglu Korkut'u, 5 Rebiülevvel 886 (4 Mayis l48l)
de Saltanat Kaymakami ilan ederler.
Öte yandan
devlet büyüklerinden acele davet mektuplari alan Bâyezid,
maiyetinde 4.000 kisi oldugu halde Amasya'dan yola çikip
Üsküdar'a gelir. Ertesi gün, oglu Korkut'tan saltanati
resmen devr alip l2 Mayis l48l de Osmanli tahtina çikar.
Yeni padisahi,
büyük bir tezahüratla karsilayan vüzera ve asker, Ishak
Pasa'nin vezir-i azam olmasini, onun rakibi olup,
terakkilerinin artirilmasina muhalefet ettigi söylenen
Hamzabeyoglu Kara Mustafa Pasa'nin, azil ve nefy edilmesini
ister. Yeni padisah, ilk hamlede mesele çikarmamak için, bu
istekleri kabul eder. O, basinda siyah bir kavuk ve ayni
renkte bir elbise giymis oldugu halde Istanbul'a girmisti.
Topkapi Sarayi'na girerken, kapi önünde saf tutup, kendisini
merasimle karsilayan Yeniçeriler, subaylari vâsitasiyle bir
arzuhal takdim ederek, Karamanî Mehmed Pasa'nin öldürülmesi
sebebiyle vâki olan kusurlarinin affini ve cülûs bahsisi
verilmesinin kabul edilmesini taleb ederler. Yeniçerilerin
bu istekleri, yeni sultan tarafindan kabul edilir.Bu,
Osmanli tarihinde Yeniçerilere verilen cülûs bahsisinin
ikincisi olmustu.(Ilki Fâtih Sultan Mehmed tarafindan
verilmisti.) Cülûs bahsisinin ikinci örnegi olan bu
uygulamadan sonra, her tahta çikista, cülûs bahsisi
tekrarlanmisti. Bu usûl, zamanla devlet maliyesi için âdeta
bir yikim halini alaacaktir. Bu bahsisler, ancak üçyüz yil
sonra Sultan Birinci Abdülhamid tarafindan Rusya ile yapilan
savas sirasinda ve birdenbire kaldirilabildi.
Bâyezid'in,
tahta geçisinin ertesi günü, Fâtih Sultan Mehmed'in cenaze
merasimi icra edilmisti.Namazdan sonra Fâtih'in naasi,
kendisi tarafindan yaptirilmis olan camiin arkasindaki
türbeye defnedilmisti. Tabutun altina önce Sultan Bâyezid ve
vezirler girmislerdi. Cenaze namazini Seyh Ebu'l-Vefa adiyla
söhret bulmus olan büyük âlim Konyali Muslihiddin Mustafa
kildirmisti. Günümüz Istanbul'undaki Vefa semti hâla bu
zatin ismi ile anilmaktadir. Cenaze defn edildikten sonra
bey'at merasimi yapilarak Sultan Bâyezid, resmen Osmanli
tahtina oturmus olur. Bundan sonra Ishak Pasa'ya sadaret
tevcih olunur. Bu arada yeniçerilerin bütün isteklerinin
kabul edilmesi mahzurlu görülerek daha önce Mustafa Pasa
hakkinda verilen karardan dönülür. Böylece henüz Üsküdar'da
bulunan Mustafa Pasa getirtilerek ikinci vezir olarak ilan
ve tayin edilir.
II. BÂYEZID
DÖNEMININ BAZI IÇ OLAYLARI
II. Bâyezid,
babasi Fâtih Sultan Mehmed'in ölümünden sonra Osmanli
tahtina oturur oturmaz içerde, bir kismi siyasî, bir kismi
da dinî renge boyanmis gerçekte dis kaynakli olan siyasî
bazi isyan hareketleri ile karsilasir. Bu olaylara temas
etmeden ve onun sahsiyet ile karekterinin olusmasinda önemli
rolü bulunan ve bir bakima onun bu özelliklerini canli birer
levha gibi önümüze seren faaliyetleri görmeden disariya
karsi olan siyasetini anlayip takdir etmek mümkün olmazdi.
Zira onun dis dünya ile olan münasebetlerinde, iç
proplemlerin tesiri, sanildigindan daha büyük olmustur. Bu
sebeple biz de önce iç olaylara temas etmeyi faydali bulduk.
IÇ
KARISIKLIKLAR VE CEM OLAYI
Ikinci Bâyezid
tahta çiktigi zaman, Konya'da vali olarak bulunan kardesi
Giyaseddin Cem Çelebi'nin muhalefeti ile karsilasir. Zira
Cem, "mülk-i mevrûs"da hakki bulundugunu iddia ediyordu. O,
bu iddiasini da bazi delillerle isbat etmeye çalisiyordu.
Gerçekten, Cem Sultan'in, saltanat makamini elde etmek için
giristigi tesebbüs, tedkik edilmesi lazim gelen sebeplere
dayaniyordu. Daha Fâtih'in sagliginda devlet erkani arasinda
her iki sehzâdenin taraftarlari bulundugu ve basta Karamanî
Mehmed Pasa oldugu halde, bunlardan bir kisminin,
Bâyezid'den daha meziyetli, daha cesur ve faal bir zat olan
Cem'i saltanata layik gördügü anlasilmaktadir. Karaman
eyaletinde beraber bulunduklari zamandan beri, Cem'i takdir
eden Gedik Ahmed Pasa'nin, hiç sevmedigi Bâyezid'i padisah
olarak görmek istememesi gibi, sehzâde Mustafa'nin ölümünden
sonra, Fâtih Sultan Mehmed'in de Cem'i Bâyezid'e tercih
ettigini gösteren delillere tesadüf edilmektedir. Nitekim
Kanunnâme-i Âl-i Osman (Istanbul l330, s. 32 )'da
sehzâdelere yazilacak hükümlerin elkabi bahsinde yalniz Cem
isminin zikredilmesi ve yazilarda ona "...vâris-i mülk-i
Süleymanî...oglum Cem edâmellahu bekahu" diye hitab edilerek
örnek gösterilmis olmasi, herhalde bir tesadüf eseri olmasa
gerekir.Gerçi buna dayanarak Fâtih tarafindan Cem'in veliahd
ilan edildigini iddia etmek mümkün degilse de, ibâreyi
büsbütün manasiz saymak da dogru degildir. Böyle bir
ibârenin isaret olarak kabul edilmesi herhalde daha dogru
bir kanaat olacaktir. Bütün bunlara ilaveten, Cem Sultan'in
bizzat kendisi de babasinin erine geçme hakkina sahip
olduguna kani idi. Zira kendisine göre o, babasinin
padisahligi zamaninda dogmus ve bu yüzden Uzun Hasan seferi
esnasinda babasina vekalet etmisti. Bu da tahtin asil
vârisinin kendisi oldugunu gösteriyordu. Buna dayanarak o,
kendisinin tahta geçmesi icab ettigini söylüyordu. Bu
âmillerin tesirinde kalan Cem, maiyyetindeki müsavirlerin,
özellikle Karamanoglu Kasim Bey'in telkinleri ile harekete
geçmeye karar verir. Gedik Nasuh Bey'i, maiyetinde Karaman,
Varsak ve Turgutlu boylarina mensub kuvvetler oldugu halde
Inegöl üzerinden Bursa'ya gönderir. Gedik Nasuh Bey, 28
Mayis'ta, Ikinci Bâyezid tarafindan Ayaz Pasa komutasi
altinda gönderilen iki bin yeniçeriyi maglub etmeye muvaffak
olur. Bu basarida Bursa halkinin da büyük bir payi oldugu
belirtilmektedir. Zira halk, yeniçerilerin daha önce
yaptiklarini unutmamisti.
Kaplica
savasindan üç gün sonra ordugâha gelip, Haziran'in basinda
Bursa'ya giren Cem, saltanat alameti olarak nâmina hutbe
okutmus ve ismine sikke bastirmistir. l8 gün kadar da
hükümdarlik eden Cem, civardaki sehir ve kasabalara
saltanatini kabul ettirip, etrafina kalabalik sayida insan
toplamak suretiyle kendisini Anadolu hakimi saymis ve bu son
durumu agabeyine kabul ettirmek üzere ona halalari ve Çelebi
Sultan Mehmed'in kizi Selçuk Hatun ile devrin ulemasindan
Mevlânâ Ayas ve Sükrüllahoglu Ahmed Çelebi'den meydana gelen
bir elçilik heyeti göndermisti. Ancak, Selçuk Hatun'un iki
kardes arasinda kan dökülmesine mani olmak üzere giristigi
tesebbüsler, basarisizlikla sonuçlanir. Zira kendisine
Rumeli ile yetinip Anadolu'yu Cem'e birakmasi, böylece daha
önceki hükümdarlarin birlestirmeye çalistiklari Osmanli
Devleti'nin yeniden ikiye bölünmesi teklif edilen Bâyezid,
bunu kabul etmez. Bu durum, Osmanlilardaki "Tek Ülke Tek
Sultan" ilkesinin ne kadar köklestigini göstermektedir.
Bâyezid'in,
teklifini redetmesi üzerine kuvvetlerini ikiye ayirip, Gedik
Nasuh Bey emrindekileri Iznik'e gönderen Cem, kendisi de
Bâyezid ile karsilasmak üzere Yenisehir'e hareket eder.
Ancak, Anadolu Beylerbeyi Sinan Pasa'nin faaliyeti, Otranto
seferinden dönen Gedik Ahmed Pasa'nin Bâyezid kuvvetlerine
iltihaki, nihayet yakin dostu Afsinoglu Yakub Bey'in ihaneti
sonucu Cem, Yenisehir'de yapilan savasta maglub olur.
Sehzâde Cem'in maglubiyetini hazirlayan sebeplerin basinda,
onun dostu ve lalasi bulunan Yakub Bey'in ihanetinin geldigi
anlasilmaktadir. Gerçekten Bâyezid, Bursa üzerine yürürken
Cem'in lalasi Yakub Bey'e bir mektup yazarak, sehzâdenin
Karaman'a kaçmasini önlemesini, kendisine iltihak etmesini,
bu takdirde Anadolu Beylerbeyligi'ni uhdesine tevcih
edecegini ve bosuna Müslüman kaninin dökülmemesini
bildirecektir.
Maglub olan
sehzâde önce Eskisehir'e, sonra da Konya'ya çekilmek zorunda
kalir. Kendisini burada da güvende hissetmeyen Cem, annesi
Çiçek Hatun ile ailesini alip Tarsus'a gider. Onun,
Konya'dan ayrilisi esnasinda halkin göz yaslari ile
kendisini ugurlamasina bakilacak olursa, Konya'lilarin Cem
Sultan'i çok sevdiklerini söyleyebiliriz. Öyle anlasiliyor
ki, Cem, vali olarak bulundugu bu bölgede böyle bir sevgiye
layik olacak isler yapmisti. Gerçekten o, Larende ( Karaman
)'de saray, bedesten ve çarsi yaptirmak suretiyle imar
faaliyetlerinde bulunmus ve "zulmü ref' edip adalet"
gösterdiginden halk da yurtlarina dönmüstü. Sehzâde Cem,
daha sonra Memlûk Sultani Kayitbay'in müsaadesini alinca
Antakya yolu ile l0 Temmuz'da Haleb'e, oradan da Sam (Dimask)'a
gider. Merasimle karsilandigi bu sehirde yedi haftalik bir
istirahati müteakip l5 Agustos'ta Gazze yolu ile Misir'a
gidip hükümdarlara mahsus bir törenle Kahire'ye giren Cem,
Kostantiniyye Fâtihi'nin oglu olarak halk tarafindan büyük
bir tezahüratla karsilanir. Onu karsilamaya hazirlanan
Kahire sokaklari, bastanbasa donanmisti. Memlûk Sultani
Kayitbay dahi kendisini sarayinda karsilayip kucaklar ve
"Sen oglumsun, kederlenme" diyerek onu teselli eder.
Divitdâr Sarayi, Cem'in emir ve istirahatina verilir.
Bu istirahat
günlerinden istifade eden Cem, Mekke'ye giderek hac
farizasini ifa eder. Bilindigi kadari ile Osmanli
hanedanindan fiilen hacca giden tek sehzâdenin Cem Sultan
oldugu rivayet edilir. Burada "fiilen" ifadesini kullandik,
çünkü hanedanin ve sultanlarin büyük bir ekseriyeti "Hacc-i
bedel" yolu ile haci ifa etmislerdir.
Bu sirada
Cem'i elinden kaçiran Sultan Bâyezid, Konya'ya kadar gelip,
oglu Abdullah'i Karaman valiligine tayin eder. Bu arada
Italya'dan (Otranto) dönen ve Yenisehir Ovasi'nda kendisine
iltihak eden Gedik Ahmet Pasa'yi takibe yollar. Kendisi de
Bursa yolu ile Istanbul'a döner. Bursa'dan geçildigi esnada
yeniçeriler, Cem'in tarafini tuttugu için bu sehri
yagmalamak isterler. Ancak padisahin bunlara izin vermemesi
üzerine sehir yagmalanmaktan kurtulmus olur.
Cem Sultan'in
Kahire'de bulundugu siralarda, Karamanoglu Kasim Bey bos
durmuyor, Ankara (Engürü) Beyi Trabzonlu Mehmed Bey ile
birlikte sehzâdeyi Anadolu'da yeni bir maceraya sürüklemek
üzere tesvik ediyorlardi. Hatta rivayete göre Karamanoglu,
Larende (Karaman)'de bulunan Gedik Ahmed Pasa'nin agzindan
mektup yazmak suretiyle Cem'i ikna etmeye çalisiyordu.
Misir'da bos durmak (âtil) suretiyle yasamayi nefsine
yediremeyen ve böyle bir hayata tahammül edemeyen Cem,
Anadolu'daki taraftarlarinin yardimi ile saltanati ele
geçirmeye muvaffak olacagi zannina kapilmisti. Bu sebeple
vatanina dönmek için Sultan Kayitbay'dan müsaade istedigi
zaman Misir hükümdari, devletin ileri gelenlerini toplayarak
Cem'in de hazir bulundugu bir meclis akdeder. Uzun
münakasalar esnasinda, sehzâdenin Anadolu'ya gönderilmesini
dogru bulmayan Emîr Özbek ile Cem arasinda sert tartismalar
olur. Meclis dagildiktan sonra Sultan Kayitbay, sehzâdeye
vatanina dönme müsaadesi verir. Cem, ailesini Misir'da
birakarak 27 Mart l482 Sali günü Kahire'den hareketle, 6
Mayis günü Haleb'e girer. Bu sehirde, yaninda züemadan ve
subasilarindan meydana gelen bir topluluk ile Gedik Ahmed
Pasa'dan kaçan Ankara Beyi, Trabzon'lu Mehmed Bey,
sehzâdenin yanina gelir. Bunlar, Anadolu hakkinda Cem
Sultan'a bilgi verirler. Cem Sultan, Adana'da Karamanoglu
Kasim Bey ile bulusarak, ikisi arasinda muvafakat hasil
olunca, Karaman ülkesinin Kasim Bey'e birakilacagi ve onun
da ömrü oldukça Cem Sultan'a itaat üzre bulunacagi esasina
göre bir anlasma yapilmisti.
Sultan Bâyezid,
Cem'in Anadolu'ya geçmesini, ötedenberi süphelendigi Gedik
Ahmed Pasa'ya atf ederek onu yanina çagirmis, kendisi de
Bursa taraflarina geçerek hazirliklara baslamisti. Yapilan
mücadeleler sonucunda birlikleri dagilmis olan Sultan Cem,
daglara siginmak zorunda kalmisti. Bu arada Sultan Bâyezid
ile Cem arasinda barisi saglamak ve Cem'i bu davadan
vazgeçirmek için haberciler gönderilmisse de bir netice
alinamamisti. Bâyezid, Cem'e ailesi ile birlikte Kudüs'te
oturmasini ve senelik vâridatini (l milyon akça) almakta
devam etmesini buna karsilik taht ve tacdan feragatini
yeminle teyid ve ilan etmesini teklif etmisti. Feridun
Bey'in Münseâti'nda bu konuda söyle denilmektedir: " Sen ki,
akrabalarin en yakinisin. Seni baska kapilara muhtaç edip
onlardan yardim istemen padisahlik mürüvvetine yakismaz.
Sayet huzur ve tahttan feragati seçersen, sana nakden l0
kerre yüzbin bin ( l milyon) akça salyâne tayin ettim. Ber
vech-i takaud mutasarrif olup iki nimetin sükrünü eda
edesin". Bu teklife karsilik "Kadimî resmdir, sehzâdeler
davay-i taht eyler"diyen Cem Sultan, Bâyezid'in bu arzusunu
reddeder. Çünkü onlar için kader, ya saltanata geçmek veya
ölmekti. Cem Sultan bu anlayisini agabeyine su siirle
bildirmisti:
"Sen, bister-i
gülde yatasun sevk ile handân
Ben, kül
dösenem külhan-i mihnette sebep ne?" diyen Cem, "mülk-i
mevrustan hisse talebinde musirr" olarak Anadolu'da
kendisine istiklâl ve bagimsizlik üzere hakim olacagi bir
yer ayrilmasini istemek suretiyle, eski iddialarina nazaran
daha mütevazi bir saltanata riza gösteriyordu. Küçük te olsa
bir saltanat hissesi koparamayan ve bütün
muvaffakiyetsizliklerine ragmen, hala bir köseye çekilmeyi
nefsine yediremeyen Cem, güneye çekilmek istediyse de
Karamanoglu Kasim Bey, Yildirim Bâyezid'in oglunu örnek
göstererek Rumeli'ye geçerse orada muvaffak olabilecegini
söyler. Cem, Rodos sövalyelerinin kendisine yardim
edebileceklerini düsünerek, önce reisleri Pierre d'Aubusson
(Grand Maître)'a bir elçi gönderir. Bundan bir cevap
alamayinca Frenk Süleyman ile Dogan'i gönderdikten sonra
kendisi de Kasim Bey'in delâleti ile sahile Korycos (Kerküs)
limanina iner. Bir müddet sonra Cem, 30 kadar adami ile
Kerküs limanindan bir gemiye binerek (l5 Temmuz l482),
Anamur'a gider. Bu sirada sövalyeler de, onun Rodos'a
serbestçe girip çikmak üzere, istedigi ruhsatn‹meyi
hazirlamis ve Don Alvaro de Zuniga komutasinda üç gemiden
meydana gelen bir filoyu, Anadolu sahiline göndermislerdi.
Cem, Süleyman Bey'in Rodos'a iltica etmemesi tavsiyesine
karsilik, Frenklerin "ahidlerinde müstakim" (sözlerinde
dogru, ahidlerine bagli) olduklarini söyleyerek l8 Temmuz'da
bir Rodos gemisine biner. Fâtih'in oglunun Rodos'a gelisi
esnasinda çok parlak bir tören yapilir. Geçecegi yollar
çiçekler ve bayraklarla donatilir. Gemiden ati ile inmesi
için tertibat alinir. O, sokaklara dökülen halkin arasindan,
d'Aubusson ile yan yana at üzerinde geçerek satoya girer.
Cem Sultan, gördügü bütün bu hürmet ve saygiya ragmen, artik
St. Jean sövalyelerinin menfaatine alet olarak kullanilacak
kiymetli bir esirdi. D'Aubusson, verdigi ruhsatnâmeye önem
vermiyor ve Cem'i ele geçirdigini Papa Sixte IV ile Avrupa
hükümdarlarina bildiriyordu. Papa, açiktan açiga
memnuniyetini ilan ederken, Macar Krali Corvin Matyas,
d'Aubbusson'a her türlü yardim vaadinde bulunarak bütün
Hiristiyan devltelerinin Osmanlilar aleyhine bir sefer
açmasini istiyordu. Zaten Sövalyelerin reisi de papaya
yazdigi mektupta, Cem'den istifade edilerek Hiristiyan
devletlerinin tamaninin birlikte Islâmiyet aleyhine harekete
geçirilebilecegini ve Türklerin Avrupa'dan atilma zamaninin
geldigini belirtiyordu. Cem Sultan, d'Aubusson ile
konusmasinda, Osmanli saltanatinin varisi sifati ile yardim
istemis ve onlardan alinan adalar ile diger topraklari iade
edecegi vâdinde bulunmustu.
Cem'in nerede
ve hangi memlekette muhafaza edilecegi hususunda tereddüde
düsen sövalyeler, kendi aralarinda uzun müzakerelerden sonra
nihayet onu, Fransa'ya nakl etmeye karar verirler. Bu
gelismeler karsisinda sehzâde, ugradigi felaketin vehametini
anlamis bir kimse olarak, Bâyezid'e yazdigi mektupta
kendisinin küffâr elinde esir oldugunu, bunun da ( ) diyen
bir Müslüman için çok büyük bir haksizlik oldugunu,
binaenaleyh kendisini "küffar elinde" birakmamasini rica
etmisti.
Gerçi Cem,
Fransa Krali XI. Louis ve kendisine taraftar oldugu bilinen
Macar Krali Matyas Corvin'in yardimlarini temin etmek
suretiyle Rumeli'ye geçecegini ümid ediyordu. Maiyetinde 50
kisi oldugu halde Fransa'ya dogru yola çikarilan Cem Sultan,
önce Istanköy'e, oradan da Siracuza (Sicilya)'ya ve sonunda
Mesina'ya ugrayarak yoluna devam eder. O, l6 Ekimde
Fransa'nin güney sahilindeki Villefrache'a varir. Ancak bu
sehirde veba hastaliginin bulunmasindan dolayi Savoie
Dükaligina ait Nice'e götürülerek burada uzun müddet
alikonur.
Bâyezid,
Cem'in, Rodos'a gitmesinden son derece endiselendiginden,
Gedik Ahmed Pasa'yi sövalyelerle anlasmak üzere oraya
gönderir. Pierre d'Aubbusson, Gedik Ahmed Pasa'nin talebi ve
Papa'nin müsaadesiyle Bâyezid'e iki elçi göndererek onunla
bir anlasma yapmisti. Anlasma geregince Bâyezid, sövalyelere
Cem'i muhafaza etmeleri sartiyla her sene Agustos basinda
45.000 düka vermeyi kabul ediyordu. Bununla beraber Bâyezid,
Venedik'e de müracaat etmis, Cem sövalyelerden alinarak
muhafaza edildigi takdirde onlara Mora'yi verecegini vaad
etmisti. Fakat tecrübeli ve ihtiatkâr Venedik siyaseti,
olaylarin gelismesini beklemeyi menfaatine daha uygun
bulmustu.
Sultan Bâyezid,
memleket dahilinde de Cem taraftarligini ortadan kaldirmaya
azm etmisti. Kardesine olan sevgi ve bagliligini bildigi
Gedik Ahmet Pasa'yi siyaset (öldürme) ettikten sonra,
Iskender Pasa'ya gönderdigi mahrem emirde, Cem'in oglu olan
Oguz Han'i öldürmesini emretmisti..
Osmanli
Devleti'ne karsi bir tehdid vâsitasi olarak kullanilan Cem
Sultan, hemen hemen bütün Avrupa devletlerinin ele geçirmek
istedikleri bir rehine idi. Papa Innocent VIII, Napoli Krali
Ferrand, Macar Krali Corvin Matyas onu d'Aubusson'dan
isterlerken, sövalyelerin reisi Bâyezid'den aldigi paradan
baska, Cem'in agzindan sahte mektuplar yazdirarak,
annesinden de para çekmenin yolunu bulmus ve Rodos'un
emniyeti bakimindan sehzâdeyi elde tutmayi faydali ve
vazgeçilmez bir firsat olarak görmüstü. Sayet Bâyezid,
Rodos'a karsi tesebbüse geçecek olursa, basta Papa olmak
üzere diger Hiristiyan devletlere müracaat edecek, Cem'i
bahane ederek onlari, Osmanlilarin aleyhine tesvik edip
hucum etmelerini teklif edecekti. Bu arada Bâyezid, Cem'in,
Misir'daki annesi ve zevcesi ile mektuplasmasindan
süphelenerek, Kayitbay'dan, Cem'in ailesini ister. Fakat red
cevabini alir. Bunun üzerine, esasen çesitli sebeplerden
dolayi ihtilaf halinde bulundugu Misir Devleti'ne savas
açar.
Bu arada
Venedik, bir taraftan Papa'ya Cem'i sövalyelerden almasini
tavsiye ederken, bir taraftan da, Avrupa'da meydana gelen
hadiseleri günü gününe Bâyezid'e bildiriyordu. Bir müddet
sonra bizzat VIII. Charles de bu meseleye karistigindan,
Paris büyük bir siyasî faaliyete sahne olur. Bu diplomatik
pazarliklar esnasinda, Macar elçisinin Cem'i elde etmek
üzere tesebbüse geçtigi bir sirada, Venedik elçisi bu
tesebbüsü sonuçsuz birakmak maksadiyle Floransa'yi da ise
karistirir. Cem'e gelince o, muhafizlarini aldatmak için her
çareye bas vuruyordu. Nitekim, Sofu Hüseyin Bey'e Frenk
kiyafeti giydirmek (kâfir kisvetine koyup) suretiyle onu
Anne de Beaujeu'nun aleyhtari olmasindan dolayi satosu
muhaliflerin toplanma yerine dönen Duc de Bourbon'un nezdine
gönderdigi gibi, Bourg - Neuf satosunda kalan Celal Bey'in
dönüsünde de onunla birlikte firar hazirligina baslar. Ancak
sövalyeler bunu sezerek, Cem'i adi geçen satoda yeniden insa
etmis olduklari Tour de Zizim (Cem Kulesi) denilen, yedi
katli bir kuleye nakl ederler.Bu arada, bizzat Cem'in
adamlarindan Ayas, Celal, Sinan ve Sofu Sadi Bey'lerin,
sabah gezintisi esnasinda muhafizlarini öldürüp, onu
kaçirmak tesebbüsleri de basarisizlikla sonuçlanir. Bunun
üzerine Cem, siki bir sekilde göz hapsine alinir.
Bütün bu
gelismelerden sonra Papa'nin, Cem'i Macarlara birakmasindan
endise eden VIII. Charles, verilen talimat üzerine, Cem'in
Italya'ya gitmesine razi olur. Sövalyeler de bunu kabul
ettiklerinden bu hususta 5 Ekim l488'de bir anlasma yapilir.
Bu anlasma geregince ll Ekim l488'de Bourg - Neuf'ten
hareket edip Toulon'a varan Cem, Bâyezid'in, Fransa Krali
nezdine gönderdigi elçinin vaadleri üzerine durdurulmak
istenir. Zira tam selahiyetle Fransa'ya gelen Osmanli
elçisi, Cem Fransa'da kaldigi takdirde, Kamame Kilisesinin
Hiristiyanlara birakilacagini, ayrica mukaddes esyalarin
krala gönderilecegini bildirmisti. Kralin durdurma emrine
ragmen, acele ile Toulon'dan gemiye bindirilen Cem, adeta
Fransa'dan kaçirilir. Bu suretle l3 Mart'ta sahili takib
ederek önce Ostinya'ya, Tiber nehri yolu ile de Roma'ya
ulasan Cem, Vatikan'da kendisine tahsis edilen yere gelir.
l4 Mart'ta VIII. Innocent tarafindan resmen kabul edilir.
Papa ile görüsmelerinde Avrupa'ya hangi maksatla geldigini
anlatarak artik Misir'a gidip ailesine kavusmaktan baska bir
düsünce ve arzusunun kalmadigini açiklar. Bu konuda onun
yardim ve araciligini ister. Ancak, Cem'in teessürüne
istirak edip onunla birlikte göz yasi döken Papa, gerçekte
onu alet ederek, Osmanli üzerine bir Haçli seferi açmak
emelinde oldugundan, kendisine Macaristan'a gitme
tavsiyesinde bulunur. Onun bu teklifine karsi Cem, böyle bir
hareketin bütün Islâm âleminde büyük bir nefretle
karsilasacagini belirterek cevap vermis olur.
Görüldügü
gibi, sehzâdenin bir bakima esâret hayati diyebilecegimiz
Bati'daki serüveni, gerçek bir felâketzedenin hayatidir.
Vatandan uzak kalmis ve onun hasretiyle yanip tutusan Cem,
çektigi elemleri siirlerinde dile getirir. Bulundugu
çevrede, sahsiyeti ile ilgili olarak büyük menfaat temini ve
siyasî spekülasyonlar icra ediliyordu. Böyle kiymetli bir
esire sahip olmakla politik kozlar elde edilecegine
inaniliyordu. Sehzâdeye sahip olmak için hükümdarlar
birbirleri ile yarisiyor ve bunun için çesitli tesebbüslerde
bulunuyorlardi. Bahtsiz sehzâde, Rodos Sövalyelerinin
dolandiricilik aleti haline gelmis bulunuyordu. Nihayet,
yedi sene kadar devam edecek bir esâret döneminden sonra
Papalik makaminin sikistirmasi sonucunda, sövalyeler
tarafindan Katolik dünyasinin reisine satilir. Daha önce de
görüldügü gibi bu müddet zarfinda kuleden kuleye ve kaleden
kaleye nakl edilerek, sehir sehir dolastirildi. Buralarda
"devlet bana yar olmadi ah" misralari ile elem ve izdirabini
dile getirdigi gibi, hac farizasini ifa edip dinî
vecibelerini yerine getirdigi için de
"Olsan
sehinsah-i Rum, olmazdi hac nasibin
Bin sükür oldu
rûzi bu devlet-i muazzam"
misralariyla
da kendini teselli ediyordu. Cenab u Allah'a ve Resûlüne
olan iman ve muhabbeti o kadar büyük idi ki:
"Ka'betullah'a
varup bir kez tavaf eyledigin
Bin
Karaman,bin Acem, bin memleket-i Osman'dur"
misralari ile
de bunu dile getiriyordu. Böylece o, Islâm'a olan bagliligi
ile kendisini teselli ediyordu.
Islâm'a olan
bagliligi ile taninan Sultan Cem, Papaya satilip Italya'ya
getirildikten sonra Vatikan'a yerlestirilir. Tesrifat
memurunun bütün israrlarina ragmen Papanin huzurunda diz
çöküp ondan bagislama dilememisti. Hatta o: "Onlar, Papa'dan
magfiret umarlarmis, ben magfireti Allah u Taâla'dan umarim.
Bu hususta Papa'ya ihtiyacim yok. Ölümüme razi olurum,
dinime zarar olacak is islemezem" diyerek basindaki Osmanli
sarigini da çikarmadan Papa ile konusur. Içinde bulundugu
durumu, vakarli bir sekilde Papa'ya anlatarak Misir'da
bulunan ailesinin yanina gitmek istedigini ve bu konuda
kendisine yardimci olmasini istemisti. Papa ise, tahti ele
geçirebilmesi için, Rumeli sinirinda bulunmasi gerektigini,
Macar Krali'nin kendisini orada bekledigini ve Hiristiyan
fakirlere sadaka vermesinden dolayi da Hiristiyanliga olan
sevgisini anladigini, sayet Hiristiyan olursa, büyük bir
Haçli ordusu toplayarak emrine verebilecegini söylemisti.
Cem Sultan böyle bir teklif karsisinda hüngür hüngür
aglayarak " öyle günlere kaldik ki bizi dine davet
ediyorsunuz. Ben sizden Misir yolunu istedim, siz bana bâtil
yol mu gösterirsiz. Itikadimca Muhammed dini hak iken siz
hiç dininizden dönüp Muhammed dinine girebilirmisiz? Herkese
kendi dininden baskasi bâtildidir." diye bu teklifi siddetle
reddederek" Ben dinimi, kardinallik ve papalik degil,
Osmanli Sultanligi degil, bütün bir dünya padisahligina
degismem. Böyle sözler bize ezadir" cevabini vermisti.
Bundan sonra o, sözlerine söyle devam eder: " Eger bu sû-i
zan, bizim Nasara (Hiristiyan) fukarasina merhametimizden
vaki olduysa, bizim dinimizde sadakat-i fukara vardir. Gerek
Müslüman, gerek kâfir olsun" der. Bütün bu sözler, talihsiz
Cem Sultan'in Islâm'a ne kadar bagli oldugunu
göstermektedir.
Cem, üç sene
kadar Papa'nin yaninda kaldi.Bu arada Fransa Krali VIII.
Charles, l494 senesi Eylül ayinda büyük bir ordu ile
Italya'ya yürüyüp Napoli Kralligi'ni elde etme ve yanina Cem
Sultan'i aldiktan sonra Kudüs'e dogru bir Haçli seferi yapma
arzusunda idi. Cem'in, kralin eline geçegini anlayan Papa,
tesiri zamanla görülecek sekilde onu zehirledikten sonra
Napoli'ye gönderir. Sehzâde, kendisinin bütün varligi ile
inandigi Islâmiyet aleyhinde kullanildigi ihtimali ile
titreyerek böyle bir durumda Islâm ve Müslümanlara zarar
vermemek için Allah'in, onu "Dergah-i izzetine almasi için"
dua ediyordu. Etrafindaki adamlarina da son vasiyetini
yaparak "Benim mevtim haberini intisar ediniz (yayiniz) ki,
kâfirlerin Müslümanlar üzerindeki oyunlari dursun. Bundan
sonra karindasim Hüdâvendigâr Sultan Bâyezid Hazretlerine
varasiz. Diyesiz ki beni reddetmesin. Ne vechle olursa olsun
benim tabutumu kâfir memleketinde komasin. Islâm memleketine
çikarsin ve cemi-i borçlarimi eda eylesin. Ve benim anami ve
kizimi vesair taallukatimi ve üstümde hizmette sabikasi olan
(bana hizmeti geçen) hüddamimi unutmayip hallü haline göre
riayet eylesin" dedi. Nihayet l3 senelik aci ve elemlerle
dolu bir esâret hayatindan sonra 36 yasinda iken 25 Subat
l495 (25 Cemaziyelevvel 900) Çarsamba günü sabaha karsi
vefat eder.
Sultan Bâyezid,
Cem'in vefatini duyunca bütün memlekette üç gün yas ilan
ettirdigi gibi onun irâdesiyle de bütün câmilerde giyabî
cenaze namazi kildirilmisti. Cem Sultan'in cenazesi, daha
sonra Sultan Bâyezid tarafindan memlekete getirtilerek,
Bursa'da, Fâtih Sultan Mehmed'in oglu ve Cem'in agabeyi olan
Sultan Mustafa'nin türbesine defnedilir. Sultan Bâyezid,
kardesi için yüzbin akça sadaka dagitmis, onun anne ve
kizlarina her türlü riayeti göstermisti. Bâyezid, onun
hizmetinde bulunanlari da takdir ve iltifatlarla
karsilayarak onlari çesitli memuriyetlere tayin eder.
Böylece o, an'ane geregince hareket ediyor ve kardesi ile
aralarindaki çekismenin, memleket adina siyasî sebeplerle
oldugunu anlatmaya çalisiyordu.
Türkçe ve
Farsça siirleri bulunan Sultan Cem, iyi yetismisti. Saltanat
hirsi yüzünden hem kendisini felakete sürüklemis, hem de
sövalyeler ile Papa'nin elinde Osmanli Devleti aleyhine bir
alet olarak kullanilmisti. O, uzun süre, gerek devletine,
gerekse hânedanina karsi, Hiristiyanlarin elinde bir alet
oldugunun farkina varamamisti.
BÂYEZID
DÖNEMININ BAZI ÖZELLIKLERI
Cem Sultan
olayi ve bu olay yüzünden Avrupa'da Istanbul'u geri alma
yolunda dogan umutlar, Bâyezid'i çok dikkatli ve barisçi bir
siyaset takip etmeye zorladi. Her ne kadar bazi müelliflerce
Bâyezid'in bu tutumu, Cem Sultan korkusuna haml edilirse de,
gerçekte is sadece bir taht kavgasi degil, bir devlet
meselesiydi. Nitekim, devletin durgun ve hareketsiz bir çagi
olarak nitelendirilen Bâyezid devrinin siyasî ve askerî
olaylarina baktigimiz zaman, (özelikle Cem Sultan'in
vefatindan sonra ) insani sasirtacak bir faaliyetin ortaya
çiktigi görülür. Zira Bâyezid, gerektigi zaman faal bir rol
alarak savastan da çekinmiyordu. Böylece Osmanli
topraklarina yeni yerler katmak suretiyle fetihlerde bile
bulunmustu.
Dönemin
olaylarina baktigimiz zaman bu olaylarin sebep olduklari
degisik karekterdeki çizgilerle karsilasiriz. Nitekim Batida
Fransa Krali VIII. Charles'in, Cem Sultan'i bir koz gibi
kullanarak Osmanli Devleti'ni parçalayip dagitmak, bu
suretle de Bizans'i yeniden kurdurup ihya etme hülyasi ile
Kudüs'ü Müslümanlarin elinden alma emeline dayanan gayreti;
Doguda ise, Iran Sahi'nin Sîîligi bir ileri karakol olarak
vazifelendirip Osmanli ülkesini istila tasavvuru; Güneyde
Memlûk Devleti ile Dülkadirogullarinin Osmanlilar
aleyhindeki müsterek faaliyetleri; Içte ise Sah -Kulu isyani
gibi genis ölçüde yari siyasî, yari ictimaî hurûc olarak
göze çarpar.
Bütün bu
hareketlerin seyir ve neticesi üstünde duruldugu zaman,
Bâyezid devrine menfi bir not verilemez. Zira bu dönemde
Osmanli cografyasi Draç, Hersek, Karadag, Kili, Akkirman,
Inebahti, Mora, Modon gibi sehir ve kaleleri kazanmis,
Macarlara karsi Belgrad seferi açilmis, Osmanli Türk
akincilari, Transilvanya, Karinyola, Karintiya ve Polonya'ya
akinlarda bulunmuslardir. Bu arada Midilli'ye hücum eden
kuvvetli bir Fransiz donanmasinin hücumu püskürtülerek,
Venedik ve Fransiz sövalyeleri bozguna ugratilmislardir.
Burak Reis'in sehâdetiyle sonuçlanan Osmanli Venedik deniz
muharebesi, Endülüs'te son Müslüman Devleti olan Girnata
Sultanligi'nin Bâyezid'e müracaati ve Kemal Reis'in
komutasinda giden Osmanli donanmasinin Ispanya sahillerinden
Müslümanlari alip Afrika kitasina geçirmesi de Türk
denizcilik tarihinde parlak bir sayfa açmisti.
Kaynaklarin
verdigi bilgiye göre, Osmanli Rus münasebetlerinin baslangiç
tarihi de Ikinci Bâyezid dönemine rastlamaktadir. Devletin
nüfuz ve itibari öyle bir mertebeye ulasmistir ki, Kirim
Hani Mengli Giray'in tavassutu ile Moskova Prensligi'nin
gönderdigi elçi, protokoldan anlmayan, yol yordam bilmez bir
adam oldugu için geri gönderilmis, bir müddet sonra gelen
ikinci elçi ise, Rus tacirlerine ticaret müsaadesi almisti.
Hammer ( IV, 34 ) 'de bu konuya temas edilir. Ona göre Kirim
Hani Mengli Giray araciligi ile yapilan görüsmelerden sonra
Çar III. Ivan, 3l Agustos l492'de Bâyezid'e bir mektup
yazarak Azak ve Kefe pasalarinin, Rus tüccarlarina zorluk
çikarmalarindan yakinmistir. Ticaret serbestilgi saglamak
amaciyla l495'te bir Rus elçisi daha Istanbul'a gelmis, bunu
da l499'da yeni bir elçilik heyeti takip etmisti.
SAH - KULU
ISYANI(BABA TEKELİ)
Sultan Ikinci
Bâyezid döneminin önemli ve devleti sarsan olaylarindan biri
de Teke Sancagi'nda patlak verip Kütahya'ya kadar yayilan
Sah- Kulu vak'asidir. Bu olay, siyasî oldugu kadar, iç
inzibat ve asayisi ilgilendiren tipik bir eskiyalik
hareketidir. Sâmiha Ayverdi, bu ve benzer sakavet (eskiyalik)
örneklerini degerlendirdigi ifadesinde güzel ve yerinde
noktalara parmak basarak söyle der:
"Selçuklular
devrinin Babaî isyani, Çelebi Mehmed devrinin Seyh Bedreddin
isyani, nihayet Sah Kulu vak'asi, hatta daha ilerde
patlayacak olan Celalî hareketleri, Sia menseli muayyen bir
mikrobun, huruc için ictimaî aksakliklardan faydalanma
zemini bulmasi kadar, diger bir yüzüyle de âdi sekavet
hareketi olarak görülebilir.
Babaî
isyanlari, Selçuklularin ictimaî buhran ve siyasî tazyikler
ortasinda kalan halkin, bir ölüm kalim kaygisina düstügü
devirlere rastlamis, Seyh Bedreddin'in hurucu da yine mes'um
Timur macerasinin, devlet ve cemiyet mekanizmasini alt üst
ettigi devrin mahsûlü olmustu.
Dikkat
edilecek olursa, bu bas kaldirma vak'alari, Sünnîler
arasinda degil, daima Siî - Bâtinî topluluklar içinde
inkisaf zemini bulmustur. Bu Sia menseli ve görünüste bir
mezhep ve akide mücadelesi damgasini tasiyan hurûclarin asil
gayesi, komsu Iran'dan gelen siyasî tertiplerle,
topluluklarin arasina ayirici ve yikici bozgunlar sokmakti.
Dikkat edilecek olursa bir Mehdîlik motifi etrafinda
hareketlenen bu isyanlar, derhal renk degistirerek, bir
iktidar davasina çevrilmis, tenkil kuvvetlerine galebe çalan
bu sakilerden bir kisminin, namlarina hutbe okuttuklari,
dirlik ve mesned dagittiklari dahi görülmüstür."
Anadolu'da
meydana gelen düzensizlik, Sah Ismail taraftarlarinin
serbestçe teskilât kurmalarina ve propaganda yapmalarina
imkân vermisti. Sah - Kulu ( Osmanli tabiri ile Seytan-Kulu),
adi ile anilan Kizilbas Seyhi, Hasan Halife'nin ogludur.
Babasi desturunu , Sah Ismail'in babasi Seyh Haydar'dan
almisti. Uzun yillar hizmetinde bulunmus, daha sonra Antalya
civarinda Yalinlu köy yakininda bir magaraya yerleserek
gizli ve sirlarla dolu bir hayat yasamaya baslamisti.
"Hasan Halife
ölünce, onun postuna oglu Sah - Kulu geçti. Toroslar
bölgesi, öteden beri Iran ve Horasan'dan gelen göçmenlerin
yasadigi belli basli yerlerdendi. Bu göçmenler,
yasayislarina uygun tarikatlara mensubtular. Aralarinda
Alevî, Tahtaci ve Kizilbaslar çoktu. Hasan Halife ve oglu
Sah - Kulu, bunlari kisa zamanda saflari arasina aldilar.
Hükümetten memnun olmayan köylüler, asiretler ve çiftlikleri
ellerinden alinan timar erleri ile sipailer, Sah - Kulu ve
babasindan destur alarak Kizilbas'ligin en sadik bendesi
oldular. Bilhassa Sehzâde Korkud'un Misir'a gidisinden
faydalanan Sah - Kulu, faaliyetlerini artirdi.
Taraftarlari,
Sah - Kulu'nun, Allah, Peygamber ve Mehdi oldugunu iddia
ediyorlar, memleketin, düstügü felaketten ancak onun
sayesinde kurtulacagini ileri sürüyorlardi. Sah - Kulu,
zaman zaman Kapulu Kaya'da Döseme Derbendi'nde toplanti ve
âyinler yapiyor, Anadolu'yu Iran'la birlestirmek için bütün
gayretini sarfediyordu. Garip hayati ve labirente benzeyen
meskeni, onu, halk arasinda tanrilastirmis idi. Sah - Kulu
isyani, sanildigi kadar basit ve gelisigüzel tertiplenmis
bir hareket degildir. Sah - Kulu, isyanindan önce ve sonra,
devlet dahilindeki bütün taraftarlarina mektuplar yazmis ve
casuslar göndermisti. Bu mektuplarda, hazirlanmalarini
emretmisti. Bu suretle Sah - Kulu hareketi planli
tertiplenmis, Anadolu'yu Kizilbas yapmak için esasli surette
hazirlanmistir.
Siî - Bâtinî
karekterli bir hareket olan Sah Ismail'in faaliyetleri,
Osmanli Devleti için büyük bir tehlikeye isaret ediyordu.
Devletin varligina kast eden Sah Ismail'in faaliyetleri,
daha önceki iki faaliyetle benzer özellikleri tasimasindan
dolayi Uzunçarsili tarafindan su ifadelerle degerlendirilir:
" Osmanli Devleti'nin Anadolu'da genislemesi, kendisini
muhtelif tarihlerde üç büyük tehlike ile karsilastirmisti:
l.Timur, 2. Uzun Hasan ve 3. Sah Ismail. Belli bir mezhebin
inanç sistemi (akidesi) üzerine kurulan Safevî Devleti'nin
kurucusu Sah Ismail tehlikesi, sinsi bir sekilde ülkeye
sokularak gelmekte idi. Gerçekten Sah Ismail, Iran,
Azerbaycan ve Irak'i aldiktan sonra bir hayli cüretlenmis
görünmektedir. Bu dönemde Osmanli ülkesinde ona bagli epey
taraftari vardi. Sah Ismail, meydana getirdigi askerlerine
kirmizi çuhadan taclar giydirdiginden dolayi taraftarlarina
"Surhser" yani "Kizilbas" denilmis ve bu isim genellik
kazanmistir. Sah Ismail, Anadolu'daki Alevîleri iyiden iyiye
kendine baglamak için buraya (Anadolu'ya) kendi adamlarini
gönderip propaganda yaptiriyor ve el altindan Osmanlilar
aleyhine genis bir isyan hazirliyordu. Bu gizli faaliyet,
Anadolu'da Osmanli idaresindeki Kizilbaslari, alttan alta
ayaklanmaya hazirliyordu. Bunun için Anadolu'ya, halife ismi
verilen bir takim alevîler gönderiliyordu. Bâyezid'in,
Arnavutluk Seferi'nden dönüsü esnasinda Isik adinda bir
Kizilbasin, kendisine suikast yapmak üzere iken öldürülmesi,
Sah Ismail taraftarligi faaliyetinin ne kadar genisledigini
gösterir. Bâyezid, bunlarin Anadolu'daki faaliyetlerine son
vermek için, Iran'a gitmelerine müsaade etmedigi gibi
yakaladiklarini da Rumeli'ye sürmüstü. Sah Ismail'in,
ülkedeki tahriklerini ve takip ettigi siyaset ile maksadini
iyi anlayan Trabzon Valisi Sehzâde Selim, ona ilk silleyi
vurmustu. Anadolu'dan, kendisi ile görüsmek için gelen
ziyaretçilerin men edilmesi, Sah Ismail'i hem taraftarlari
ile görüsmekten, hem de "nezir" denilen önemli bir gelir
kaynagindan mahrum etmisti. Sah Ismail, bu yasagin
kaldirilmasi için Osmanli hükümdari nezdinde tesebbüste
bulunduysa da bu arzusu kabul edilmedi.
Hem yerli hem
de yabanci kaynaklara dayanarak Tekeogullari ve Sah-Kulu
baba Tekeli Isyani haklarinda makaleler yazan Sehabeddin
Tekindag, bu konuda daha detayli bilgi vermektedir. Onun, bu
makalelerinde Osmanli Devleti'ne karsi olan isyani açiklayan
ve ortaya koyan bölümlerini kisaca vermek istiyoruz.
Böylece, Sultan Bâyezid döneminin, görünüste dinî karekterli
olan bu isyani hakkinda bilgi saibi olmaya çalisacagiz.
"Sah Ismail'in,
Akkoyunlulari bertaraf edip Safevî Devleti'nin temellerini
atmasindan sonra, daha önce oldugu gibi bu sefer de On iki
Imam'a mütemayil taraftarlar, kisim kisim Iran'a göç etmekle
yeni kurulan Siî Devletin kudretini artirmaya baslamislardi.
Bilhassa on iki dilimli kizil taç veya külah (= Tâc-i
Hayderî ) in kabulünden sonra Kirsehir, Tokat, Amasya,
Yozgat ve Çorum çevresinde Safevî (Siî)lere taraftar
olanlar, Hataî mahlasiyla siirler yazan Sah Ismail'e büyük
bir baglilik göstererek onu bir kurtarici olarak kabul
etmislerdir. Nitekim Egriboz'lu Yeminî gibi sairler,
Safevîleri müdafaa ettikleri gibi, Sah Ismail, sonra da Sah
Tahmasb ile siki münasebetleri bilinen Hoy'lu Pir Sultan
Abdal, Osmanli Türklerine karsi mezhebinin zaferini ve
sahinin galebesini temenni eden nefesler kaleme almistir. Bu
nefeslerde Sünnîlere karsi büyük bir kin göze çarpmaktadir:
Lânet olsun
sana Ey Yezid Pelid
Kizilbas mi
dersin söyle bakalim
Biz ol
asiklariz ezel gününden
Rafizî mi
dersin söyle bakalim.
Ey Yezid,
geçersen Sahin eline
Zülfikarin
çalar senin beline
Edeple girdik
biz kirklar yoluna
Kizilbas mi
dersin söyle bakalim.
Yuf etti
erenler e münkir size
Iftira ettiniz
sizler de bize
Muhammed
sizleri tas ile eze
Rafizî mi
dersin söyle bakalim
Pir Sultan'im
eder lânet Yezid'e
Müfteri
yalanci Yezidler sizi
Iste Er
meydani çik meydan yüze
Rafizî mi
dersin söyle bakalim.
Sah Ismail'e
gösterilen bu baglilik, Osmanli Devleti tarafindan daima
dikkatle takip edilmis ve Iran'dan gelen Kizilbaslar ile
onlara yardim eden Anadolu'daki taraftarlari
cezalandirilmistir.
Bu arada Sah
Ismail, bazi diplomatik tesebbüslerle taraftarlarinin
takipten kurtulup rahatça Iran'a gelmelerini saglamak
istemis ve bu maksatla II. Bâyezid'e müracaat etmisti. Iste
bu Teke -eli (sonradan: Tekeli) sipahîleri, l500 de, Bâyezid
II. devrinde Sah Ismail'in müridleri olarak Erdebil'i
ziyarete gitmislerdir ki, bunlarin gidip dönmediklerini, bu
yüzden sipahî sinifinin günden güne azalmakta oldugunu gören
Bâyezid, bir tedbir olmak üzere Iran'a gideceklere geri
dönmek sartiyle izin verilebilecegini açiklamis ve bundan
sonra Sûfî (Sah Ismail) nâmina kimsenin hududdan
geçirilmemesi için siddetli emirler vermistir.
Yine bu Tekeli
sipahîleri, l5l0'da bazi fena niyetli kimseler yüzünden
timarlarinin (dirlik) ellerinden alinip, layik olmayanlara
devredilmesi sebebiyle eski imtiyazlarini kaybetmeleri
yüzünden, devlete isyan ile Sah Ismail'e meyl etmislerdir.
Bu yüzden, Sah Ismail'in halifesi Karabiyik oglu Sah -Kulu
Baba Tekeli (Osmanli tarihlerinde Seytan-Kulu) ile
birlesmisler ve çikan isyanin büyük bir sür'atle genisleyip
bütün Anadolu'yu tehdid etmesinde de mühim bir rol
oynamislardir. Sah - Kulu Baba Tekeli, II. Bâyezid'in
yasliligi, yumusakligi ve sehzâdeler arasindaki
anlasmazliklari firsat bilerek artik harekete geçme
zamaninin geldigine karar verir. Bu sebeple o, devletin her
tarafina dagalmis olan taraftarlarini çogaltmak için
babasinin ölümünden sonra memleketin hâli (bos ) olup
firsatin kendisinde oldugunu ileri sürerek bilhassa
maiyetindeki sipahilerden Çakir-oglanlari, Kizil-oglu, Göle-oglu,
Dede-Alisi ve Hizir, Kapulu-Kaya'daki Döseme Derbendi'nde
devlet aleyhine gizli toplantilar tertip etmis ve
müridlerinden Safer'i Siroz'a, Imam oglu'nu Selanik'e,
Taceddin'i Zagra yenicesi'ne ve Pir Ahmed'i Filibe'ye
göndermek suretiyle genis bir propaganda faaliyetine girisir.
Bu arada, Sah-Kulu'nun Döseme Derbendi'nde yaptigi ayinleri
ve giristigi propaganda faaliyetlerini dikkatle takip eden
Antalya Kadisi, sehrin Subasisi'ni göndererek, bu
toplantilari bastirdi ise de Sah Kulu kaçip kurtulmayi
basarir. Onun bu kurtulusu, müridleri tarafindan baska bir
propaganda vasitasi yapilarak bir mânada ilahlastirilmasina
sebep olmustur. Nitekim, Antalya Kadisi'nin Sehzâde Korkut'a
gönderdigi 9l6 Zilhicce (l5l0 Nisan) tarihli belgeden,
müridlerinin onun hakkinda: "Allah budur, Peygamber budur,
sûr-i hesab bunun önünde olsa gerektir, buna itaat etmeyen
imansiz gider"dedikleri anlasilmaktadir. Anadolu'nun maruz
kaldigi en büyük tehlike, sehzâdelerin birbirleri ile
ugrasmaya basladiklari bir sirada, Antalya'dan Manisa'ya
gitmekte olan Sehzâde Korkud Çelebi'nin adamlarina saldirip,
Antalya'dan üzerine gönderilen kuvvetleri de maglub eden Sah
- Kulu Baba Tekeli, Teke-eli'nin sehir,kasaba, karye (köy),
dag, yayla ve obalarinda bulunan Siî ve Alevîlige mütemayil
bütün Türkmenleri etrafina toplamis, timarlari ellerinden
alinmis kizgin sipahîlerin de yardimlari ile Teke-eli'nin
kendine tabi olmayan bütün köy ve kentlerini yagma edip
halkini da öldürtmüstür. Kaynak ve vesikalardan
anlasildigina göre, Istanoz (Korkuteli) kasabasini tahrib
edip, Elmali'nin mescid ve zâviyelerini yikan Sah - Kulu
Baba Tekeli, eline geçirdigi Kur'an'lari da atese atip
mahvetmistir. Bundan sonra Gölhisar'i alarak her tarafi
yakip yikmaga eline geçen canlilari ise insan ve hayvan
ayirmaksizin, acimadan öldürtmeye baslamistir. Onun bu
vahsice hareketleri, Sehzâde Osman'in Divân'a gönderdigi
arîza (rapor)da oldugu gibi, Sehzâde Korkud Çelebi
tarafindan daha sonra Istanbul'a sevk edilen Sûfî'nin
ikrarlarindan da bütün çiplakligi ile ortaya çikmistir. (TSMA.Nr.5053).
Bundan sonra Baba Ishak-i Horasanî gibi, kendisinin Mehdî
oldugunu iddia edip Burdur'a kadar gelen Sah - Kulu Baba
Tekeli'nin etrafina 20.000 kisi toplanmistir ki, bunlarin
ekserisini, çoluk-çocuk, mal ve hayvanlari ile gelen Tekeli
Türkmenleri teskil ediyordu. Yine vesikalardan anlasildigina
göre, Teke - eli'nde Sah adina bir Türkmen devleti kurmak
isteyen Sah - Kulu Baba Tekeli, bundan sonra Keçiborlu,
Sandikli, Kiçisiçanlu, Ulusiçanlu'yu geçip Altuntas'i
yaktiktan sonra "dagdan bosanmis hanazir-i tir horde gibi
deprenüb" Kütahya önüne geldi.Tekeli sipahîlerin tesvikleri
ile Kütahya kalesini muhasara ve zaptetmis, Anadolu
Beylerbeyi olan Karagöz Pasa'yi kaziga vurdurmakla
yetinmemis, demire sarilan etlerini de ocakta pisirmistir.
Bundan sonra Kütahya Hisarini zapt eden Sah-Kulu'nun
askerleri, sehri atese verirler. Adamlari ile müsavereden
sonra Alasehir Ovasi'nda Sehzâde Korkud tarafindan üzerine
gönderilen Hasan Aga ile maiyetini maglub eden Sah -Kulu'nun
bu basarisi, bütün Anadolu'ya dehset saçmaya yetmisti. Onun,
Bursa'ya dogru harekete geçmesi üzerine, Sadrazam Hadim Ali
Pasa, Rumeli'den Anadolu'ya geçer. Bunun üzerine Sah - Kulu,
Teke-eli'ni Karaman'a baglayan Kizilkaya Bogazi'na çekilmek
zorunda kalir. Bunun üzerine Sadrazam ile Amasya valisi
Sehzâde Ahmed, Kizilkaya Bogazi'ni 38 gün muhasara ettilerse
de Sah - Kulu Baba Tekeli, önce Incirli Derbendi'nden, sonra
da Döseme Derbendi'nden kayalar arasindan kendine bir yol
açarak Beysehir önlerine gelmeye muvaffak olur. Daha sonra
Kayseri yolu üzerinden Sivas yakinindaki Gedik Hani mevkiine
gelen Sah - Kulu Baba Tekeli üzerine az bir kuvvetle yürüyen
Hadim Ali Pasa, Tekeli Türkmenlerinin siddetli mukavemeti
ile karsilasmis, girisilen savas sonunda Sah - Kulu ve Hadim
Ali Pasa okla vurulmuslardir. Bu savastan sonra sür'atle
Iran'a dogru çekilen Tekeli sipahîleri ve Türkmenler,
Erzincan'da hacca giden bir Iran kervanina saldirdiklari
için Sah Ismail'in hakaretlerine maruz kalmislardir.
Anadolu'da 50.000 kisinin ölümüne sebep olan bu isyan..."
diye verdigi bilgi, bizim burada nakl ettigimizden daha uzun
olmakla birlikte, bu kadari ile yetinmek istedik. Zira bu
kadari bile o dönemde, ülkede estirilen Siîlik havasi ve
propagandanin sebep oldugu olalar hakkinda bir fikir
vermektedir.
Ikinci Bâyezid,
hükümdar oluncaya kadar ömrünü, silahtan çok ilim ve ilmî
eserleri mütalaa etmekle geçirmisti. Amasya valiligi
esnasinda sükûnet içinde yasamisti. Karekter bakimindan
yumusak ve rahata meyilli idi. Siirden hoslanir, dünya
olaylarini hayret aynasindan temasayi severdi. O, mecbur
kalmadikça savasmayi istemezdi.
Onun, Amasya
valiligi dönemindeki hal ve hareketi ile hükümdarligi
dönemindeki hal ve hareketi birbirinden çok farklidir. Vali
olarak bulundugu Amasya, Selçuklular devrinden beri
Anadolu'nun mamur bir sehri, yüksek âlim ve sairleri ile bir
fikir merkezi oldugundan, Bâyezid burada hem ilim muhitinde,
hem de eglence âlemleri içinde yasamisti. Bu bakimdan,
babasi Fâtih Sultan Mehmed tarafindan azarlanmis, kendisini
sefahata alistiran Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin
öldürülmesi bile emrolunmustu. Fakat Bâyezid, daha önce bu
emirden haberdar olunca yol harçligi vererek Abdurrahman
Efendi'yi kaçirabilmisti. Bundan sonra babasina yazdigi
arizada zayiflamak için aldigi bazi "müferrihat" tan vaz
geçtigini bildirerek af edilip bagislanmasini dilemistir.
Böylece o, sismanligini gidermek için böyle bir yola bas
vurdugunu bildirerek aleyhindeki cereyani durdurmustur.
Bâyezid,
Osmanli hükümdarlarinin âlim ve sairlerindendir. Siirde
"Adlî" mahlasini kullanirdi. Yaratilis itibari ile huzur ve
sükûneti severdi. Bu haslet, onun mücadeleden uzak durmasina
sebep olmustu. Nitekim, o, kendisine karsi tahti ele geçirme
davasi ile silaha sarilmis olan kardesi Cem Sultan'a galip
gelince, o dönemde Memlûk Devleti'nin bir vilayeti olan
Kudüs'te yasamasi sartiyla ona baris teklifinde bulunmus ve
kendisine büyük rakamlarla ifade edilebilecek miktarda para
yardiminda bulunacagini va'd etmisti. Fakat sonralari, yedi
Hiristiyan devletin, Osmanlilar aleyhine bir araya gelip
kendisine karsi yapacaklari bir savasta, onu bayrak yapmak
istemeleri ve kendisinin basi üzerinde sürekli bir tehdid
gibi tutmak amaci ile hareket etmeleri üzerine Bâyezid,
kardesinin uyusmaz bir düsmani olmustu. Zira o, (Cem Sultan)
bahane edilerek Osmanli Devleti yok edilmek isteniyordu.
Sultan
Bâyezid'in karekterini ortaya koyan belgelerden biri de l496
senesinde Osmanli ülkesine gelen Venedik elçisi Sagadino'nun
senatoya verdigi rapordur. O, raporunda Bâyezid'in 56
yasinda, simasinin esmere yakin bir sarilikta oldugunu,
uyku, sükût ve rahati seven. iyi yeyip içen, zevkine düskün
ve harpten kaçinan bir hükümdar oldugunu belirtir. Keza l503
senesinde Andrea Gritti'nin tasviri daha da dikkat
çekicidir. O, Bâyezid'i söyle tasvir eder: "Etli ve dolgun
çehresinde hiç te zâlim ve korkunç bir insan belirtileri
yoktur. Boyu, ortadan uzun, zihnen mesgul oldugunu belirten
karayagiz çehreli ve fitratan magmum ve mahzundur. Az yemek
yer, hiç sarap kullanmaz, O, makina san'atlarini çok sever,
iyi kesilmis kirmizi akiklerden, islenmis gümüsten, güzel
yapilmis esyadan çok hoslanir. Ata binmekten hoslanir, fakat
buna simdi nikris hastaligi manidir. Kimse ondan daha iyi ok
kuramaz. Daima ibadet ile mesgul olur, câmiye çok gider,
sadaka dagitir, felsefede behre ve malumati olmakla ögünür
ise de en çok vâkif oldugu ilim, ilahiyât ve hey'et (
astroloji)dir."
Sonuç olarak
Sultan Bâyezid hakkinda sunlari söylemek mümkündür: O,
ortadan biraz uzunboylu, yagiz çehreli, ela gözlü, genis
gögüslü bir kimsedir. Yumusak bir yaratilisa sahipti.
Gençliginde serbest bir hayat sürdürdügü halde
padisahliginda ibâdet ve hayir islerine yönelmisti. Bu
sebeple de Bâyezid-i Velî diye anilir olmustu.Mecbur
olmadikça savastan uzak kalmaya dikkat etmis, "nizâm-i
memleket" için Istanbul'dan ayrilmamayi tercih etmisti.
BÂYEZID
DÖNEMINDE ILIM, ULEMA VE IMAR FAALIYETLERI
Sultan Bâyezid,
sehzâdeliginden beri etrafina ünlü bilginleri toplayip
kendisini yetistirmeye gayret etmisti. Ayni zamanda sair
olan ve siirlerinde Adlî mahlasini kullandigini daha önce
gördügümüz Bâyezid'in bu siirlerinin büyük bir kismini (l25
kadar) gazellerin meydana getirdigi küçük hacimli divani
Istanbul'da l308'de basilmistir. O, hat san'atinda da
oldukça yetenekliydi. Uygur yazisini okumayi ögrendigi ve
biraz da Italyanca bildigi belirtilir.
II. Bâyezid,
babasi Fâtih Sultan Mehmed'den sonra bütün Osmanogullari'nin
en bilgini olarak kabul edilmektedir. O, mükemmel bir tahsil
görmüstü. Türkçe, Farsça ve Arapça'yi edebiyatlari ile
ögrenmis, Islâmî ilimler, felsefe, matematik ve mûsiki
tahsil etmisti. Türkçe'nin Çagatay lehçesi ile Uygur
alfabesini ögrenmisti. Bestekâr, hattat ve sairdi.
Besteledigi eserlerden yalniz bazilarinin notasi zamanimiza
kadar gelebilmistir.
Bilginler ve
sanatkârlar için ayrilmis özel bir bütçesi vardi. Kendisine
takdim edilen eserlerden degerli bulduklarini tesvik ederdi.
Merhametli, vefakâr ve kadirsinasti. Bu meziyetlerinden
dolayi ölümü, Islâm âleminde büyük bir teessürle karsilandi.
Dünyanin en büyük devletinin faziletli hükümdari olarak,
hayatinda büyük hürmet görmüstür. Ölüm haberi alindigi zaman
Kahire'de basta Sultan Kansu Gavri oldugu halde bütün halk,
onun giyabinda cenaze namazi kildi.
Dinî emirlere
bagli bir hükümdardi. Bunun için o, ilim ve ilim adamlarini
seviyor, ilmî gelismeye vesile olabilecek bütün çarelere
basvuruyordu. Bu sebeple o, dinî ve ilmî kurumlarin meydana
gelmesi için çalisiyordu. Onun bu sekildeki çalismasi,
döneminin ileri gelen devlet adamlari ile zenginler için de
itici bir güç oluyordu. Nitekim, padisahin bu uygulamasini
örnek alan birçok vezir, imâret ve bunlara gerekli olan
tahsisatlari temin ediyorlardi. Bu bakimdan Ali ve Mustafa
Pasa'larin isimleri zikredilmeye deger. Daha önce de temas
edildigi gibi ibâdetle çokça mesgul oldugundan olsa gerek ki
bu sebepten kendisine "Sofu" deniyordu. Saltanati müddetince
ilim adamlarini, sair ve sanatkârlari himaye etmisti. O, bu
himayenin karsiligini da nâmina yazilan birçok eserle
almisti. Kendisine takdim edilen eserleri okumak onun en
büyük özelligi idi. Amasya'da maiyyetinde bulunan
Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin tavsiyesi ile Ibn Kemal
diye söhret bulan Ahmed Semseddin'e meshur tarihini
yazdirmistir. Daha önce Akkoyunlularin hizmetinde bulunan ve
Safevîlerin galebesi üzerine, Osmanliara iltica etmis olan
Idris-i Bitlisî'yi de himaye ederek ona meshur "Hest Behist"
isimli tarihini kaleme aldirmisti.
Saltanati
müddetince ilim ve ilim adamlarini himaye eden II.
Bâyezid'in hattatlikta da mahir oldugu bilinmektedir.
Nitekim, Amasya'daki valiligi sirasinda, Seyh Hamdullah'tan
hat dersleri almisti. Seyh Hamdullah ile aralarinda siki bir
münasebet bulunan II. Bâyezid, Seyh'in mânevî dünyasinda
kendini bulurken, ayni zamanda dizinin dibinde hokkasini
tutarak yazi mesketmistir. Böylece Sultan II. Bâyezid'in
tesvik ve himayesiyle Amasya'da Seyh'in etrafinda bir hat
mektebi (ekol) dogmustu. Ikinci Bâyezid, saltanata geçince
Seyh, Istanbul'a davet edilerek , saray-i hümayun'a hat
hocasi olarak tayin edilir. Seyh Hamdullah hakkinda ciddi
arastirmalarda bulunan ve onun eserlerini arastiran Muhittin
Serin, Seyh Hamdullah ile II. Bâyezid arasindaki hocalik
talebelik münasebetlerini su ifadelerle dile getirir: " II.
Bâyezid, Seyh Hamdullah'i kendisine hat hocasi tâyin etmis,
mesk almis ve mezun olmustur. Bir zaman sonra Osmanli
tahtinin sahibi olacak Bâyezid-i Veli'nin, iç bünyesinin
tesekkülü, zararli duygulardan arinarak sahsiyetini bulmasi,
Seyh ile Sultan arasindaki bu muhabbet ve teslimiyetin
mahsûlüdür. Seyh'e ekseriya "Biraderim" diye hitab eden
Bâyezid-i Veli, yazi yazarken hokkasini tutar, arkasini
yastiklarla besleyip rahatini temin ederdi. Annesine dahi
selam gönderip duasini ister, hürmet ve muhabbet gösterirdi.
Hatta sik sik beraber sürek avina da çikarlardi. Bu suretle
aralarinda bir manevî râbita ve dostluk meydana gelmisti.
Bâyezid'in saltanat tahtina cülûsundan kisa bir müddet sonra
Seyh Hamdullah davet edilmis, o da ailesi ve damadi ile
birlikte Istanbul'a gelmisti. Seyh Hamdullah, saraya kâtip
ve saray hüddamina muallim tayin edilir. Kendisine, günlük
30 akçaya ilaveten Üsküdar'da iki köyün bütün gelirleri
arpalik olarak verilir. Ayrica, bir köyün gelirleri de
mührezenlerine tahsis edilir.
Surasi bir
gerçektir ki, onun döneminde ilim ve ilim adamlarina
gösterilen himaye, ilmin ilerlemesinde etkili olmustur.
Özellikle "Fikih" denilen Islâm Hukuk ilmi, sür'atle
gelismis ve muhterem Islâm hukukçulari onun devrinde
müstesna bir sekilde itibar görmüslerdir. Bunlardan Sari
Gürz (öl. 929/l522), Bâyezid ile Selim arasinda bir anlasma
zemini bulmakla görevlendirilmisti. Imam Ali (öl. 927/l520)
elçilikle Misir Sultani Kayitbay katina, daha sonra da
Sehzâde Korkut'a gönderilmistir. Niksarî ve Yusuf Cüneyd (
Sadru's-Seria adli esere çesitli hasiyeler yazan Tokatli Ahi
Yusuf b. Cüneyd), câmilerde tesis olunan kütüphanelerin
idareleri (hâfiz-i kütüb) ile görevlendirilmislerdi.
Fukahadan bir kismi, isgal ettikleri yüksek mevkilerde çok
zengin olmuslardi. Bunlar da sahip bulunduklari bu
servetleri ile özel kütüphaneler tesis etmislerdi.
II. Bâyezid
dönemi alimlerinden bahseden Âsik Pasazâde, bize su isimleri
vermektedir: "Hocazâde, Mevlana Alaeddin Arabi, Seyyidzâde
Seyyid Hamiduddin, Mevlana Kestelli, Hatipzâde, Manisazâde.
Bunlara benzer azizler dahi çok vaki oldu."
Siirleri ile
söhret kazanmis olan Mihrî Hatun ile aralarinda temiz ask
iliskileri bulunan Müeyyedü'd-Din, taninmis bilim
adamlarindandir. Ölümünde biraktigi kütüphanede yedi bin
cild kitap vardi. Bâyezid devrinde söhreti kadar, hayatinin
felaketle sonuçlanmasi bakimindan Sinan Pasa'nin
talebelerinden Molla Lütfi'yi de hatirlamak yerinde
olacaktir.
Hammer'in
ifadesiyle " Bâyezid asrina seref veren altmis fakih
arasinda ikisi diger bir sube-i malumatta yüksek söhret
kazanmislardir." Buna göre Ikinci Bâyezid çaginda tipta
Hekimsah, ve matematikte Mirim Çelebi çok büyük söhret
kazanmislardir.Yine bu zamanlarda, Taci Bey'in iki oglu
Cafer ve Sa'di'nin eserleri ile Osmanli yazisma (diplomatik,
insa, protokol) modelleri iki iyi örnek olarak taninmistir.
Osmanli tarihçiligi bakimindan önemli bir dönem olan II.
Bâyezid devrindeki Nesrî ile Idris-i Bitlisî'yi burada kayd
etmek gerekir. Bunlar, hükümdarin buyrugu üzerine,
kurulusundan kendi zamaninin sonlarina kadar devletin
tarihini yazmislardi. Nesrî, eserini Osmanlica ve sade bir
uslupla yazdigi halde Bitlis'li Idris, Farsça'yi tercih
ederek Arap tarihçisi Yemînî ile Iran tarihçisi Vassaf'in
agdali ve tumturakli tarzini seçmistir.
Bâyezid'in,
edebiyat sahasinda gösterdigi koruma ve himaye, yabanci
ülkelere, hatta Horasan ile Iran'in diger vilayetlerine
kadar genislemistir. O, büyük sair ve mutasavvif Abdurrahman
Câmi ile büyük bilgin Fakih Devvanî'ye her yil para
gönderiyordu ki bu, ilki için bin, ikincisi için de besyüz
altin idi. Bu arada Iran Müftüsü Mevlânâ Seyfeddin Ahmed ile
Hadis âlimi Cemaleddin Ataullah da Pâdisah'in ihsanlarindan
pay alip faydalaniyorlardi. Bu dönemin en büyük seyhi
Iskilip'li Yavusî'dir. Bâyezid, Amasya valisi iken, Hac'tan
döndügü zaman, onun sultanlik tahtina kavusacagini kesfetmis
ve bunu Sehzâdeye de açiklamisti. Yavusî'nin söhreti,
kendisine "Seyhu's-Selâtin" ve "Sultanu'l-Mesayih" gibi
ünvanlarin verilmesine sebep olmustu. Onun zâviyesi,
devletin ileri gelen görevlileri ve taninmis bilginlerle
dolup tasardi. Bâyezid, daha birçok seyh ve tasavvuf ileri
gelenleri ile sohbetlerde bulunacaktir ki, bu da siirlerine
mistik bir hava ve renk katmistir.
Sultan Bâyezid,
ilme ve zamanindaki teknik gelismelere önem veren bir
hükümdardi. Âlimler için özel bütçesi bulunan Bâyezid Han,
onlari, eser vermeye tesvik ederdi. Okçuluga çok merakli
idi. Hiç kimsenin, onun kadar güzel ok ve yay yapamadigi
rivayet edilir. Bu sanat için kitap yazdirdigi gibi, kendi
elinden çikmis bir yay da Topkapi Sarayi Müzesi'nde teshir
edilmektedir. Bâyezid, ne ilk pâdisahlar gibi üsküf, ne de
Ikinci Murad gibi ulema kisvesi giymistir. O, mahrutî ve
etrafina tülbent sarili bir kavuk seçmistir ki, sonralari "Mücevveze"
ismiyle tesrifat serpusu olarak kullanilmistir. Sicill-i
Osmanî'de onun kiyafeti ile ilgili olarak su bilgi
verilmektedir: " Tenhalarda salih insanlarin elbiselerini
giyer, disarda da babasinin elbisesini giyerdi."
Bâyezid Han
dönemi, iç ve dis gailelerin bulundugu bir dönem olmasina
ragmen, yine de devlet gelirleri bir hayli artis kayd
etmislerdi. Onun döneminde Anadolu'da 24, Rumeli'de 34
sancak vardi. Kendisi sulha meyyal olmakla birlikte gazâ ve
cihad sevabini kaçirmak istemedigi için, bizzat seferlere
çikardi.
O, denizcilige
de ehemmiyet vermis, Fâtih devrinde olmayan ve "Güge"
denilen, hem kürek, hem de yelkenle hareket eden ve manevra
kabiliyeti yüksek olan gemiler yaptirdigi gibi kalyonlar da
insa ettirmisti. Ayrica Venedik gemileri tarzinda kirk kadar
top mavnasi da tezgahlatmistir. Onun devrinde donanmadaki
degisiklikler sadece bunlardan ibaret degildir. Bilhassa
muharebe gemilerini uzun menzilli toplarla techiz ettirip
gelistirmistir. Bunda, Türk bahriyesinin en büyük
üstadlarindan biri olan Kemal Reis'in emegi büyüktür. O,
kara ordusunu da yeni bir nizam ve disiplin altina almistir.
Sultan Bâyezid
dönemi, imar faaliyetleri ile de dikkat çeken bir devirdir.
O, Istanbul'un yedi tepesinin üçüncüsünde bugün kendi adi
ile anilan bir cami, imâret, kervansaray, mektep ve medrese
yaptirmistir. Medresenin müderrisligini, müftü, yani
seyhülislâm olanlara sart kilmistir. Yaptirdigi bu eserlerle
bir külliye (kampüs) meydana getirmistir. Câmi, 906
Zilhicce'sinin sonunda baslayip 9ll' (Miladi l50l - l505) de
bittigine göre (Hadikatu'l-Cevami' ve mevcud kitâbesi),
insaat bes sene sürmüstür. Bununla beraber bütün külliyeyi
meydana getiren kompleks (kampüs), dokuz senede
tamamlanmistir. Edirne'de Tunca Nehri kenarinda 889 - 893
(l484 - l488) yillari arasinda, Istanbul'dakine benzeyen bir
câmi, medrese, imâret, hamam ve mükemmel bir hastahane (dârussifa)
yaptirmistir ki bu külliye( II. Bâyezid Külliyesi) Osmanli
külliyelerinin en büyük ve önemlilerinden biridir. Mimarinin
kimligi tartismali olan bu yapi toplulugunun insa sebebi
tarihî bir olaya baglanir. Buna göre II. Bâyezid, Tunca
Nehri'nin kenarinda yer alan Kili ve Akkirman kalelerinin
fethi için l484 yili baharinda Istanbul'dan hareket etmis,
Ordunun, Rumeli'deki önemli durak ve ikmal merkezi olan
Edirne'de bir süre konaklamisti. Bu sirada sehir halki
Sultan'dan, yoklugundan dolayi büyük sikintisi çekilen bir
Dârussifa (hastahane) yaptirmasini istemis, hayirseverligi
ile taninan Pâdisah da, halkin bu istegini kirmayarak basta
dârussifa olmak üzere, çesitli ihtiyaçlara cevap verecek
yapilardan olusan külliyesine ilk harci bizzat kendisi
koymustur. Böylece Tunca Irmagi'nin sag kenarinda Eski ve
Orta Imâret adiyla taninan mevkiler ile Yeni Saray'in yer
aldigi Sarayiçi semti arasinda, sehir merkezinden nisbeten
uzakta ve daha önce iskân görmemis olan, önemli
sayilabilecek bir bölgede câmi, tabhâne, medrese, dârussifa,
mutfak, firin, depo, yemek salonu, ahir, köprü, çifte hamam,
su degirmeni ve dolaplar, tuvaletler, dükkânlar ve
meskenlerden olusan büyük bir külliyenin temeli atilmis
olur. Külliyenin kurulusu ile birlikte, yogun iskân görmemis
olan bölgenin etrafi hareketlenmisti. Böylece külliyenin
kurulus amaçlarindan biri olan mahalle dokusu kendiliginden
tesekkül etmis olur. Yeni kurulan bu mahalle de Yeni Imâret
adiyla taninmaya baslamistir. Insaat için sarf edilen
paranin miktari simdilik tam olarak bilinemezse de bunun
kaynaginin fetihlerden (Basarabya) elde edilen ganimetlerden
saglandigi bilinmektedir. O, buradaki hayir eserlerine
vakiflar tahsis etmek suretiyle faaiyetlerinin devamini
saglamistir. Yine onun emri ile Amasya'da bir câmi, bir
tekke, bir mektep, bir imâret ve bir medrese yaptirilmak
suretiyle sehir adeta süslenmistir. Bu medresenin idaresi
ile görevlendirilen sahsa da günde (yevmiye) seksen akça
tahsis etmistir. O, bütün bu hayir isleri için genis
vakiflar kurmak suretiyle bu eserlerin kiyamete kadar devam
etmesini saglamaya çalismistir. O, bütün bunlarin yaninda
Mekke ve Medine fukarasina dagitilmak üzere külliyetli
miktarda "Sürre" göndermisti. O, saraya alinacak iç
oglanlarina mahrec olmak üzere Galatasarayi'ni bina ile
orada ilk defa bir mektep açtirmistir. Sultan Bâyezid'in,
imar ve yapi isleri sadece bunlardan ibaret degildir.
Babasinin, Seyh Ebu'l-Vefa için yaptirdigi gibi kendisi de
Seyh Semseddin Buharî için bir tekke ve bir medrese insa
ettirmistir. Keza o, Ergene Nehri üzerinde bir köprü
yaptirmis olan büyükbabasina uyarak Osmancik'ta Kizil Irmak
üzerinde dokuz, Sakarya üzerinde ondört,Gediz üzerinde de
ondokuz kemerli birer köprü kurdurmak suretiyle ulasim ve
yolculugun daha kolay ve rahat yapilmasini saglamaya
çalismistir. Hicrî 9l5 (m. l509) senesinde Istanbul'da
meydana gelen ve "Küçük Kiyamet" denilen zelzelede (deprem)
Istanbul'un birçok evi, kale surlari, câmi, medrese vs. gibi
binalari yikildigi için sehir harabe haline gelmisti.Sultan
Bâyezid, hasarlarin tamamen izalesi için büyük gayretler
sarfetmistir. Bu esnada padisah, bir müddet, tahtadan
yapilmis bir evde oturmaya mecbur olmustu. Istanbul'da ahsab
insaatin bu tarihten sonra yayildigi rivayet edilir. Bu
büyük harabeyi yeniden sehir haline sokmak için o, 3000 bina
ustasi ve dülgerden baska 77 bin isçi çalistirmak suretiyle
kisa bir müddet içinde Istanbul'u âdeta yeniden insa
etmistir. Onun, yapi isleri ile sadakalara verdigi ve
kabarik bir yekun tutan paradan baska, (Hoca Saadeddin'in ,
II, 2l0) ifadesine göre 909 (m. l503) senesinde bu miktar
86.000 akçadir. Her yil, fakihlere, müftülere, müderrislere,
kadiasker ve seyhlere külliyetli miktarda paraya balig olan
hediyeler verdigi de bilinmektedir.
Bütün bunlar
gösteriyor ki, II. Bâyezid dönemi, ilim, kültür ve hayir
müesseselerinin insa edildigi, ilmî inkisâfin yüksek bir
gelisme gösterdigi ve Islâm hukuku denilen fikhin bir bakima
tedvin ve terakki ettigi bir devirdir. O dönem, askerî
bakimdan deniz ve kara kuvvetlerinin emsalsiz bir kudrete
ulastigi, insa ve imar islerinin büyük bir hiz kazandigi,
güzel sanatlarda da büyük bir gelismenin kaydedildigi, bir
toparlanma ve ilerleme devridir. Onun döneminde tipta bir
Hekimsah, matematikte bir Mirim Çelebi, insa san'atinda (yazi,
diplomatik ilmi, protokol) Tâci Beyzâde Cafer ve Sâdi
Çelebiler, tarihçilikte bir Idris-i Bitlîsî ve Nesrî, hat
san'atinda bir Seyh Hamdullah yetismistir. Bizzat kendisi,
astronomi ve ser'î ilimlere merakli olup bu konularda genis
bir bilgiye sahipti. Ilmî müesseseleri çogaltip ilim
adamlarini etrafina toplamisti. Kendi döneminden itibaren
Istanbul, Islâm âleminin ilim merkezi olmus ve bu serefi
uzun müddet muhafaza etmistir. Onun, bazi tarihçiler
tarafindan sönük kabul edilen devri, sadece parlak askerî
zaferler isteyenlerce belki hakli görülebilir. Bununla
beraber askerî basarilarin saglanmasi ve devaminin, ilmî,
iktisadî ve idarî gelismelerin bir sonucu oldugu dikkate
alinirsa, Bâyezid'in vücud verdigi tekâmülün, oglu ve torunu
zamanindaki fetihlerin meydana gelmesinde önemli ve büyük
bir rol oynadigi gözden kaçmayacaktir. Bu yüzden onun, Yavuz
ve Kanunî dönemlerinin hazirlayicisi olarak düsünmek
mümkündür.
FETIH
HAREKETLERI
Fâtih'in, son
senelerinde baslayan Italya Seferi, Bâyezid döneminde ayni
enerji ve canlilikta devam ettirilemedi. Kardesi Cem
Sultan'in Bati'ya ilticasi, II. Bâyezid'e babasinin arzusunu
gerçeklestirme firsatini vermiyordu. Zira Bati, Cem Sultani
Osmanlilarin aleyhine bir koz olarak kullanmaya devam
ediyordu. Bu yüzden Italya ve daha baska yerlere seferler
sonuçsuz kalmisti denebilir. Bu yüzden, Cem'in Bati'da
bulundugu bir sirada yapilan askerî hareketler, Bogdan
Seferi ile Memlûk savaslari istisna edilecek olursa, daha
ziyade Osmanli akincilarinin Macaristan, Venedik ve
Lehistan'a karsi giristikleri münferid tesebbüslerden ibaret
kalmisti. Ancak Cem'in ölümünden sonra girisilen Mora
Seferi, Bâyezid devrinin baslica olaylarini teskil eder.
BOGDAN SEFERI
Fâtih Sultan
Mehmed, l476 yilinda Akdere (Valea Alba) denilen mevkide çok
zorlu dögüsen Bogdanlilari maglub etmek suretiyle Stephan
Cel Mare (l457-l504)'nin faaliyetlerini önlemekle kalmamis
ayni zamanda Bogdan'in merkezi olan Suçeva'yi da yikmisti.
Ancak, çekilirken her tarafi tahrip eden Bogdanlilarin bu
hareketi üzerine kitlik basgöstermisti. Is bu kadarla yani
sadece kitlikla da bitmiyordu. Zira orduda veba salgini bas
göstermisti. Bunun üzerine Fâtih, tasavvurlarini
gerçeklestiremeden geri dönmek zorunda kalmisti. Bununla
beraber, Tuna sancakbeyleri ile Kirimlilarin, Bogdan'a
akinlari devam etmis, fakat Bulgaristan'a yapilan tazyik
kalkmamisti. Bulgaristan'in, Bogdan tazyikinden kurtulmasini
saglamak maksadiyla, önce Polonyalilar, l483'te de
Macarlarla bir anlasma imzalayan Bâyezid, Balkanlar'da
durumu emniyet altina almak ister. Zira, Fâti'in vefatindan
sonra II. Bâyezid'in Osmanli tahtinda henüz mevkiini saglam
görmedigi ve kardesi Cem ile mücadelelerini diplomatik saada
da olsa devam ettigi devirlerde, Bati devletlerine karsi
yumusak bir siyaset takip ettigi bilinmektedir. Bu
sebepledir ki, l483 ( h. 888 ) de Morava bölgesindeki
kaleleri tahkim etmek üzere Filibe'ye, oradan Samakov,
Çamurlu ve Sofya'ya gittigi sirada Macar Krali Korvin
Mathias ile mütareke akdetmek üzere müzakerelere girismis ve
bu arzuya o sirada Bohemya'da harp ile mesgul olan Macar
Krali'nca da uyularak bes senelik bir mütareke imzalanmisti.
Bâyezid, böyle bir ortami meydana getirdikten sonra Stephan
üzerine yürümeye karar verir. Bu maksatla l Mayis l484'te
Edirne'ye gelen Bâyezid, muhasara toplari ile levazimati
Karadeniz yolu ile Tuna üzerine gönderdigi gibi, Edirne'deki
ikameti esnasinda, Allah'in rizasini kazanmak için Tunca
kenarinda kendi adina izafe edilen câmiin temelini attirdi
(23 Mayis l484). Bu arada Tunca üzerinde bir medrese, bir
imâret ve dârüssifa ile müstemilatindan meydana gelen bir
külliyenin insasina baslanmistir.
Karadeniz
sahilinin dörtte üçüne sahip bulunan Osmanilarin, hem
ticaret, hem de yapacaklari seferler için Polonya yolu
üzerinde bulunan ve önemli birer üs durumunda olan bazi
sahil sehirlerini almalari gerekiyordu. Zira ancak bu sayede
Kirim'la irtibat saglanabilirdi. Bu sebeple Bogdan (Moldavia)'in
ticaret iskelelerinin alinmasi, ister istemez bu prensligi,
Osmanli nüfuzu altina sokacakti.
Bâyezid,
Edirne'deki imar faaliyetlerini müteakip, 27 Haziran'da
Ishakli (Isakçi)'yi geçer. Bu esnada Eflak Voyvodasi Rahip
Vlad Calugarul (l482-l495) komutasinda 20 bin kisilik
kuvvetiyle orduya iltihak eder. Sultan Bâyezid, bu
kuvvetlerle Kili (Chilia)'ye gelir.Osmanlilar, 6 Temmuz'da
Bogdan'in kapisi sayilan Kili kalesini karadan ve denizden
kusatmak suretiyle l5 Temmuz'da zaptederler. Hadidî, bu
kusatmayi su misralarla nakl eder:
Seh emr itdi
vü cem' oldi çeriler
Karadan
gendideryâdan gemiler
Kesüp
menzilseh irdi ol diyara
Çeriler yakin
irisdi hisara
Erisüp seh
Kili'ye bir seherden
Kusatdurdi
hisari bahr ü berrden
Fethin ertesi
günü kalenin büyük kilisesi câmie tahvil edilir. Sultan,
burada Cuma namazini eda eder. Bâyezid, Kili'nin zaptindan
sonra Karadeniz kenarinda bulunan Akkerman üzerine
yürür.Burada iken Mengli Giray komutasindaki 50 bin kisilik
Kirim kuvvetleri de Osmanli ordusuna katilir. Osmanli
padisahlarinin maiyetinde harbe istirak eden ilk Kirim
Hani'nin bu zat oldugu rivayet edilir.
Kirim ve
Eflaklilar'in iltihaklari ile daha da kuvvetlenen Osmanli
ordusu, l6 günlük bir muhasaradan sonra sulh yoluyla
Akkerman'a girer. Burasi, Kili'ye göre daha müstahkem olup
her seyi boldu. Kale, karadan genis ve derin bir hendekle
çevrilmisti. Padisah, Kirim Hani'na sirmali bir kalpak ve
degerli hediyeler vererek kendisini taltif eder. Bilindigi
gibi Osmanlilar, alinan yeni yerlerin hemen tahririni yapmak
suretiyle bölgenin ekonomik, sosyal ve dinî durumlarina
uygun olarak hareket ederlerdi. Bu sebeple, Kili ile
Akkerman kalelerinin civarindaki yerler, Bogdan Beyligi'nden
ayrilarak Osmanli Türk hâkimiyeti altina girdikleri gibi
Akkerman halki, istedigi yere gidebilme bakimindan serbest
birakildi. Akkerman halkindan bir kismi da Marmara
kiyisindaki Eski Biga'ya naklolundu. Bu arada halkin bir
kisminin iskan edilmek üzere Istanbul'a gönderildigine dair
rivayetler de bulunmaktadir.
Bu savaslarda,
Osmanlilara yardimci olan Kirim Hani ile Eflak Voyvodasi,
harp ganimetlerinden büyük paylar aldilar. Sultan Bâyezid,
bu sefer esnasinda almis oldugu ganimet malini Edirne'de
baslattirmis oldugu ilmî, dinî ve sosyal müesseselerin
yapilip tamamlanmasina sarf etti.
Bu seferle,
Karadeniz, tamamen bir Türk ve Müslüman gölü haline gelmis
bulunuyordu. Bu denizin, Kafkas sahillerindeki çok küçük bir
bölgesinden baska her yeri Osmanli hâkimiyetine girmisti.
Bu arada,
Akkerman'i geri almak maksadiyla birkaç defa harekete geçen
Stephan'in bütün gayretleri bosa gitti. l485'te Lehistan
Krali Kazimierz'den yardim istemesi de ona bir fayda
saglamadi. Zira onun hareketlerine mukabele etmek üzere
Bogdan'a giren Rumeli Beylerbeyi Hadim Ali Pasa, pek çok
tahribatta bulundugu gibi ertesi sene Silistre komutani Bali
Bey de Trut'u geçerek birçok esir ve ganimetle dönmüstü.
Bunun üzerine Osmanli kudretine boyun egmekten baska çare
bulamayan Stephan, 4.000 altina çikarilan senelik vergiyi
ödemeye razi oldu.
MORA SAVASLARI
Fâtih
döneminin siyasî olaylarindan bahsederken temas edildigi
gibi Mora'da, Osmanliarla Venedikliler arasinda uzun müddet
çetin savaslar olmustu. Cem'in, Avrupa'daki ikameti
sirasinda önemsiz hudud olaylari seklinde cereyan eden
münasebetler, adi geçen sehzâdenin ölümü ile büyük bir
gelisme göstermistir. Nitekim, Italya'daki muhalif
devletlerin Venedik Cumhuriyeti ile mücadelelerinden
istifade eden Sultan II. Bâyezid, bu devletlerin de
tesvikleri üzerine Venedik ile olan anlasmayi bozmustu.
Gerçekten, Venedik ile Fransa'nin ittifaklari sonucunda
elinden Milan sehri alinmis olan Ludvik Sforça ile Floransa
ve Napoli devletleri, Papa ve Alman Imparatoru'nun
muvafkatalariyla Osmanlilari, Venedikliler aleyhine tahrik
etmis ve bunda da muvaffak olmuslardi.Gerçi, Osmanlilarla
büyük ticarî münasebetleri bulunan Italya'daki küçük
devletlerin tesviklerinden baska Venedik'e karsi harbin
açilmasinin baslica iki sebebi vardi. Bunlardan biri,
Venediklilerin, Arnavutluk'ta bulunan Iskender'in oglu Jan
Kastriyota'ya yardim etmeleri, digeri de Memlûklularla
yapilan harpte, Hersekzâde komutasinda Iskenderun'a giderken
firtinaya yakalanan ve Kibris'a siginmak isteyen Osmanli
donanmasinin adaya kabul edilmemesi idi. Öyle anlasiliyor ki
bu dönemde Italya'nin küçük devletleri, Osmanli dostlugunu
kazanmak için büyük çaba gösteriyorlardi. Hammer'in
ifadesiyle o dönemde Italya'nin alti devleti, Papa,
Floransa, Piza, Milan, Napoli ve Venedik, Osmanli
padisahinin dostlugunu kazanmak için birbirleri ile yarisa
girmislerdi. Osmanli Divan'i, Venedik'e ilan-i harb etmeden
önce Mora'daki Venedik müstemlekeleri üzerine yapacagi
hareketi kolaylastirmak ve Venediklilerin buraya yardima
gelememeleri için Bosna Beyligi'ne tayin edilen Iskender
Pasa vâsitasiyle, Kuzey Venedik arazisine siddetli bir akin
yaptirtmisti. Sultan Bâyezid, Iskender Pasa'nin, Bosna
Eyâleti'ne getirilmesinden sonra, Mora'nin, henüz
fethedilmemis kisimlarini elde etmek gayesiyle 3l Mayis
l499'da bizzat sefere çikar.
INEBAHTI (
LEPANTO )'NIN FETHI
Mora
Yarimadasi'nin büyük bir kismi daha önce Osmanlilarin
idaresine geçmis olmakla birlikte Venedikliler, buranin
güney kiyilarinda bulunan Navarin, Moton ( Modon, Muton ) ve
Koron gibi limanlarinda hala yönetimi ellerinde bulundurup
hüküm sürüyorlardi. Bu arada Kuzey Yunanistan'da bulunan
Inebahti (Lepanto)'yi da tasarruflarinda bulunduruyorlardi.Osmanlilar,
takip ettikleri siyasetleri geregi, stratejik önemleri de
bulunan bu ticaret limanlarini elde etmek zorunda idiler.
Sultan II. Bâyezid, buralarin zapti için donanma
hazirlanmasini emreder. Bu gayenin tahakkuku için Osmanli
tezgahlarinda (tersane) yeni ve büyük gemilerin
yaptirilmasina baslandi. Bu durumu ögrenen Venedik, baris
için elçi göndermis ise de donanma, Hammer'in ifadesiyle
"yirmi büyük gemi ve altmis yedi kadirgayi havi ve cem'an
yüz altmis yelkenden mürekkeb olan Osmanli donanmasi, Mora
sahillerinden Moton ve Inebahti taraflarina 28 bin Rumeli ve
l8 bin Anadolu askeriyle sekiz bin sipahi ve bir o kadar
yeniçeriden müretteb 63 bin kisilik bir ordu götürmek üzere
yelken açmisti.
II. Bâyezid,
denizden donanmayi gönderdikten sonra kendisi de 20 Sevval
904 (Haziran l499)'da Istanbul'dan Edirne'ye, oradan da
Mora'ya dogru hareket eder. Rumeli Beylerbeyi olan Koca
Mustafa Pasa'yi kara tarafindan Inebahti'nin kusatilmasi ile
görevlendirir. Ama Osmanli donanmasi, firtina yüzünden üç ay
kadar denizde çalkalanip duracak ve bu yüzden önemli bir
gelismesaglayamayacaktir.
Osmanli
donanmasinin firtinaya tutulmasi, Venediklilerin isine
yaradi. Çünkü bunlar, deniz tarafindan Inebahti'yi savunmak
için Amiral Antoniyo Grimani komutasinda l50 veya l60 parça
gemi ile Inebahti limanini kapattilar. Bu sirada Osmanli
donanmasi, Navarin limani ile Brodano adasi arasindaki
kanala girmis ve düsman tarafindan yolunun kesildigini
görmüstü.
Kara ordusu,
Inebahti civarina gelip karadan kaleyi kusattigi halde,
donanmadan henüz bir haber çikmamisti. Sonunda donanma Moton
önüne geldiyse de Venediklilerin kuvvetli müdafaalari
yüzünden limana giremedi. Donanmadaki asker açlik ve
susuzluktan dolayi büyük sikintilarla karsilasti. Nihayet
donanma Hersekzâde Ahmed Pasa kuvvetleri ile takviye
edildikten sonra Inebahti limanina dogru yol alabildiler.
Öbür taraftan,
Lepanto kalesinin komutani olan Zuano Mori, Mustafa Pasa'nin
teklifini reddetmisti. Hoca Saadeddin, onun teslimi kabul
etmeyisini, Venedik hakiminin, donanmanin gelmedigini,
kendilerinin ise dayanabileceklerini, bu yüzden de kaleyi
teslim etmemesi gerektigine dair haber gönderdigine
baglayarak söyle der: "Kale komutani olan kâfir haber
gönderdi ki, padisahimiz olan Venedik hakimi böyle haber
göndermistir ki, madem ki Müslüman gemileri gelmeye ve
muhasara-i hisara yol bulmaya, hisari teslimden imtina
edesin ki, donanmalarina yol vermemek için azim (büyük)
tedarikler görüp felek peyker u guh lenger gemiler ihzar
idüp rehgüzerlerine göndermisim. Derya tarafi mesdud (Deniz
tarafi kapali) ve kale muhafizinin esbabi nâ madud iken
hisari teslim edersen sonra özrün makbul degildir" Bu esnada
Antonio Grimani komutasindaki Venedik donanmasi da Kemal ve
Burak Reis komutasindaki Osmanli donanmasinin Korint
körfezine dogru ilerleyisini önlemek üzere harekete geçmisti.
Içinde Yenisehir hâkimi Kemal Bey'in kara askerinin
bulundugu Burak Reis'in gemisi, Prodano adasi (Burak adasi)
civarinda Venedik donanmasinin hücumuna ugradi. Burak
Reis'in üzerine saldiran gemilerin sayisi yirmi civarinda
idi. Her birinde biner kisi olan iki büyük karaka ile her
birisinde beser yüz kisi bulunan diger iki karaka, Burak
Reis'in gemisinin üzerine atilarak Osmanli gemisini ortaya
adilar.Burak Reis'in gemisine iki taraftan kancalar atilarak
rampa yapilmisti. Çok kalabalik olan düsmana her ne pahasina
olursa olsun karsi koymak gerekiyordu. Kiyasiya cereyan eden
muharebe devam ederken Burak Reis, Türk denizcileri arasinda
asirlarca derin bir ihtiramla sânini yüceltecek kahramanca
bir harekette bulunacaktir. O, kendi kuvvetlerinden çok daha
kalabalik olan düsman kuvvetlerine karsi sayilarinin
azaldigini görünce, kurtulus çaresinin kalmadigini anlar ve
sogukkanli bir sekilde son çareye bas vurur. Burak Reis,
birbirlerine siki sikiya çengellenmis olan gemileri neft ile
tutusturur. Kisa sürede yayilan yangin üç gemiyi birden
sararak batmalarina sebep olur. Bu son deniz savasinda basta
Burak reis olmak üzere 500'e yakin Türk levendi ( denizcisi
) ile Kara Hasan Reis ve Yenisehir Sancakbeyi Kemal Bey
sehâdet serbetini içmislerdi. Göz kamastiran bu kahramanlik
örnegi, din ve devlet için isteyerek kendini feda edis,
asirlardan asirlara, nesillerden nesillere nakledildi. Burak
Reis, bu hareketiyle Türkleri, Akdeniz hakimiyetine
eristiren bir "Burak" oldu. Bu savasta Venedik
kaptanlarindan Loredano ile Armeniyo da ölmüslerdi.
Bes yüz
mevcudlu Burak Reis'in gemisinden, sadece doksan kadar asker
kurtulmustu. Türk gemicileri bu muharebenin cereyan ettigi
Prodano adasina Burak Reis adasi ismini vererek bu büyük
Türk denizcisinin adini unutmadilar.
Lepanto
civarindaki Çatalca ovasinda bulunan II. Bâyezid, bu olayi
ögrenir ögrenmez, 2000 yeniçeri ile takviye ettigi Anadolu
sipahilerini, Hersekzâde Ahmed Pasa komutasinda Mora'ya
gönderip siki tedbirler alma lüzumunu duydu. Nitekim,
Hersekzâde'nin, Hulumiç'te askerini bindirdigi Osmanli
donanmasi, sür'atle ilerleyerek Lepanto Bogazi'na
yaklasmisti. 22 gemiden meydana gelmis olan Fransiz
donanmasinin yardimiyla bogazin girisini kapamak üzere
giristigi tesebbüste muvaffak olamayan Grimani, rakibi olan
Loredano'nun ölümünden memnun olmustu. Grimani, fazla bir
sey yapamayacagini anlamis olacak ki, Inebahti yolunu Türk
donanmasina açik birakarak Korfo'ya çekilir. Böylece,
takviye birliklerle desteklenen Türk donanmasi, sahilden
kuzeye dogru seyrederek Inebahti körfezine dogru ilerler.
Bu deniz
savaslainda firtina yüzünden büyük hasara ugrayan, aylarca
yiyecek ve içecek sikintisi çeken Türk donanmasinin, Venedik
donanmasini yenebilecek dereceye gelmis olmasi, artik
Osmanli denizcilerinin Akdeniz hâkimiyetini ele almaya
namzed olduklarini göstermekteydi.
Kara ve deniz
kuvvetlerinin ortaklasa hareketi üzerine sayisiz yarma (hurûc)
tesebbüslerinde bulunmasina ragmen, her seferinde maglub
olan kale komutani Zoano Mori, Venedik donanmasinin
yardimlarindan da ümidini kesmis oldugundan, kalenin
anahtarlarini Rumeli Beylerbeyi olan Mustafa Pasa'ya
gönderir. Böylece Lepanto ( Inebahti) Agustos (26 veya 28)
l499'da Osmanlilarin eline geçmis olur.
MOTON ( =
MODON )'UN FETHI
Inebahti gibi
önemli bir limanin elden çikmasi, Venediklileri, önce karsi
koyma, sonra da karsilik verme hareketlerine sevketmis ise
de kendi zaaflarini bildiklerinden ve çok büyük bir masrafa
mal olacak uzun harplere tahammül edemeyiceklerini
anladiklarindan Osmanlilarla iyi geçinmeyi siyasetleri
bakimindan daha uygun görmüslerdi. Bu sebeple, Osmanlilarla
baris yapmak üzere Lui Maventi adinda bir elçi vâsitasiyle
Osmanlilara müracaat etmislerdi. Venedik elçisi, Venedik
tüccarlarinin serbest birakilmasini ve Inebahti'nin iade
edilmesini istemisti. Sayet Osmanlilar bu maddeleri kabul
etmeyecek olurlarsa hiç olmazsa baris yenilenmeliydi.
Elçinin bu teklifine karsilik Sultan Bâyezid:
"Eger benimle
baris yapmak istiyorsaniz, Mora'da elinizde bulunan Mudon,
Koron ve Napoli (Napoli di Malvazya) sehirlerini teslim ile
senede belli miktarda bir vergi vermelisiniz" demisti. Böyle
bir seyi beklemeyen elçi, böyle bir anlasma yapma yetkisinin
bulunmadigini söyleyerek ayrilir. Padisah, kis ortasinda
Yakup Pasa'nin donanma ile birlikte hareket ederek Modon'u
muhasara etmesini emreder. Kendisi de ilkbaharda Ramazan 905
( 7 Nisan l500) da Edirne'den hareket eder. Temmuz ayinin
yedisinde donanmasinin Moton önüne geldigini haber alinca,
dört günde Güney Mora'ya iner. Aslinda burasi bir aydan beri
Rumeli ve Anadolu kuvvetleri tarafindan sarilmisti.
Venedik
amirali, Türklerin ilk önce Mora'nin güneyindeki Napoli'ye
hücum edeceklerini zannederek buraya bir miktar donanma
göndermisti. Gerçekten Türkler, Venediklileri sasirtmak için
bir miktar kuvvetle karadan buraya taarruza geçmislerdi. Bu
taarruz, sadece Venediklileri sasirtmak için yapilmisti.
Venedik amiralinin buraya donanma göndermis olmasi,
Osmanlilarin bu tesebbüslerinde basarili olduklarini
göstermektedir.
Davut Pasa'nin
komutasinda bulunup Inebahti limaninda yatan donanma, 27
Temmuz l500'de bu limandan çikip Navarin limani önünde
Venedik donanmasi ile çarpisir. Davut Pasa kendi gemisiyle
(Bastarda) düsman amiralinin bastardasina rampa ettiyse de
baska bir düsman mavnasi da Davut Pasa gemisine rampa
ettiginden Kaptan Pasa tehlikeli bir duruma düsmüstü. Tam bu
esnada Pirî Reis kendi gemisiyle yetiserek Kaptan Pasa'yi
kurtardigi gibi donanmanin bozulup bir felaketin meydana
gelmesini de önlemisti.
Çok saglam ve
müstahkem bir kale olan Modon'un halki, kalenin saglamligina
ve kara yönünü çeviren üç kat derin hendegin yürüyüse engel
olacagina güvenerek teslim olmak istemiyordu. Hatta halk,
kendilerini kusatan ordunun kusatmayi kaldirip geri dönmek
zorunda kalacagini gözlemekte idi. Bu yüzden de savunmayi
sürdürüyordu. Topçulari ise sanatlarinda pek mahir
olmuslardi. Nitekim, bir mil mesafede bulunan hedeflere tam
isabet ettiriyorlardi. Bu yüzden kale bir türlü düsmüydrdu.
Bu gayretlerinin bir sonucu olarak kale, üç hafta kadar
muhasara altinda kaldi. Son günlerde Venedik Amirali
Melchior Trevisano, donanma ile yardima geldiyse de fazla
bir sey yapamadi. Trevisano, sehre yardim etmek için Türk
donanmasini yararak ikindi namazi vaktinde dört kadirgayi
limana sokmus ise de bunlar, daha önce limana gerilen zincir
yüzünden pek ileriye gidemediler. Kale muhafizlarindan bir
kismi, gemilerin zinciri geçmesi için istihkamlarini
birakarak yardima geldikleri sirada Sultan Bâyezid, hücum
emri verdiginden Anadolu Beylerbeyi Damad Sinan Pasa
kuvvetleri, açtiklari gediklerden içeri girerek Modon'u
aldiklari gibi limana girmis olan dört Venedik gemisini de
yakmislardi. l3-l4 Muharrem 906 (9-l0 Agustos l500)'de
gerçeklesen fetihten sonra sehre giren Sutan Bâyezid, Hoca
Saadeddin ( ll,l02 )'in ifadesine göre fethin besinci günü
sehrin en büyük kilisesi olan Saint Jean'i câmie tahvil
ederek maiyetiyle birlikte burada Cuma namazini kilmistir.
Sultan Bâyezid, duvarlarin yüksekligini ve hendeklerin
derinligini görünce "Beylerbeyim Sinan Pasa'nin ve
yeniçerilerimin kahramanliklari sâyesinde bu kaleyi Tanri
verdi" der. Hammer'in dedigi gibi bu yüksek duvarlardan ilk
tirmanan yeniçeri, devletin en mamur sancaklarindan birine
bey olmustu. Kalenin bütünüyle onarilmasi ve yanan yapilarin
yeniden yaptirilmasi, Anadolu Beylerbeyi olan Sinan Pasa'ya
havale edildi.
Modon'un,
Türkler tarafindan zaptedildigi haberi, Venedik'te büyük ve
derin bir matemin meydana gelmesine sebep oldu. Içine
düsülen ümidsizlik, Doge Augustinos Barbarigo'nun, 7 Eylül
tarihi ile Papa ve diger Hiristiyan hükümdarlara gönderdigi
yazidan anlasilmaktadir. Venedikliler, tek teselliyi Venedik
donanmasinin Modon'u geri alacagi hususunda besledikleri
temelsiz ümitte buluyorlardi. Venedik senatosu, Modon'dan
kurtulan bir kisim halki Kefalonya adasina yerlestirmekle
mesgul oluyordu. Bu arada Pâdisah, tahkimatina hayran
kaldigi sehrin fethini Allah'in kendisine bir lütfu olarak
telakki ediyordu. Bâyezid, Modon'a girdigi sirada sehrin bir
kismi muhafizlar tarafindan yakilmisti.
KORON VE
NAVARIN'IN FETIHLERI
Biraz önce
görüldügü sekli ile Osmanlilarca Modon kalesinden sonra
Koron ve Navarin de feth edilmislerdi. Sinan Pasa, Modon'un
tamiri ile ugrasirken, Hadim Ali Pasa kara ordusu ile,
Kaptan Davud Pasa da denizden gitmek suretiyle Koron
kalesini almakla görevlendirildiler. Hadim Ali Pasa, Koron'a
giderken önce Anavarin (Navarin) veya Zensiyo kalesini de
aldi. Gerek Koron, gerekse Navarin halki, Modon'un durumunu
ögrendikleri için harp yapmadan teslim oldu. Solakzâde,
sehrin teslimi ile ilgili olarak sunlari söyler: " Modon
kalesi, Osmanli ülkesine ilave edildi. Yakininda vaki olan
Koron kal'asinin fethine Ali Pasa tayin olunmustu. Deniz
tarafindan da Davud pasa'yi gönderdiler. Her iki taraftan
üzerine varildiginda, Koron kalesi muhafizlari Modon
halkinin ahvalinden ibret almakla ailelerini ve çocuklarini
Frengistan'a nakil için izin, mal ve menallerinin korunmasi
için de emân istediler. Böylece kaleyi kendi rizalariyla
teslim eylediler. Pasa da istediklerine müsaade gösterdi.
Osmanli müsamahasinin güzel bir örnegi olan bu anlayistan
dolayi b uralarda bulunan Latinler sehri terk edip giderken,
yerli halk yani Rumlar, "Cizye" denilen basvergisine
baglandi. Sultan Bâyezid, 20 Agustos l500'de Koron'a girip
büyük kiliseyi camie tahvil ederek orada namaz kildi. O,
Modon'da oldugu gibi bin Azeb ve bin besyüz yeniçeriyi kale
muhafazasinda birakarak 23 Agustos'ta sehri terk edip
Istanbul'a dönerken bu iki sehrin gelirini Mekke ve Medine
(Haremeyn)'e vakf eyledi.
Inebahti,
Mudon ( = Modon ), Koron ve Navarin'in feth edilip
Venedikliler'den alinmalari üzerine "Fetihnâme"ler yazilip
etrafa gönderilmisti. Bu fetihnâmeler, beylerbeyiler,
Müslüman ve Hiristiyan devletlere, bu meyanda Macaristan,
Lehistan, Fransa ve Ispanya krallarina, Ceneviz Cumhuriyeti
ile Rodos Sövalyelerine gönderilmislerdi.
DENIZLERDEKI
HAÇLI SEFERI
Venedik,
Inebahti, Modon, Koron ve Navarin gibi yerlerin ellerinden
alinmasinin yaninda, iki sene üst üste inen Osmanli
darbesine karsi koyamayacagini anlamisti. Bu sebeple
Osmanlilara karsi Alman Impraratoru, Papa, Ingiltere,
Fransa, Ispanya, Napoli, Lehistan ve Macaristan'dan yardim
talebinde bulunur. Bu yardimla Osmanlilar aleyhine bir "Haçli
Ittifaki" ortaya çikmis oluyordu. Baslangiçta, menfaatleri
geregi Türkleri, Venedikliler aleyhine harekete geçiren
Papa, bu sefer de çagrisi üzerine Osmanlilar aleyhine bir
ittifak kurmaya çalisiyordu. Papa IV. Aleksandr, Venedik'e
verdigi cevapta kendilerine yardim gönderecegine degindikten
sonra, Türklerin yaptiklarini, kiliselerin ugradigi
hakaretleri ve Hiristiyanligin içine düstügü tehlikeleri
tasvir ederek Haçli Birligini saglayacagini açikliyordu.
Hammer'in ifadesine göre Papa'nin bu sekildeki davranisi,
kutsallik perdesine bürünmüs olan nefret, gönlünde Padisah
II. Bâyezid'e karsi yakip yikmalardan gelen bir üzüntüden
çok, Sehzâde Cem'in tahsisatini kaybindan dolayi öfkelenen
Aleksandr Borciya'nin öfkesine benziyordu. Sonunda ortak
menfaatler, Venedik, Papa ve Macaristan Krali'ni saldirma ve
savunma konusunda bir anlasma ile birlesmeye götürdü.Bunun
için Venedik, Papa ve Macaristan arasinda l500 yilinda bir
muahede imzalanir. Bu anlasma, Roma'da l50l yilinda Papa
Kilisesi'nde Pantekot Yortusu'nun Pazar gününde ilan olundu.
Bu, Hiristiyan devletlerin, Türkiye aleyhindeki ikinci
ittifaklaridir. Bu sekildeki taahhütler, Osmanlilara karsi "Haçli
Savaslari"nin yerini almisti. Buna göre müttefik kuvvetler
denizde Osmanlilari mesgul ederken, Macarlar da karadan
taarruz edeceklerdi.
l500 senesi
sonbaharinda Venedik Âmirali Pisaro, Osmanlilara ait Egine
adasini isgal ederken, Ispanya ve Venedik donanmasi da
Kefalonya adasini zaptetmislerdi. Bu arada Fransa Krali'nin
yegenini komutan olarak tayin ettigi ve l5 bin kisilik
askerî gücü bulunan Fransiz donanmasi da Zanta adasina gelip
demirlemisti. Bundan baska, Aragon ve Sicilya Krali'nin
donanmasi da Korfo adasina yanasmisti. Amiral Ravestayn
komutasindaki donanma ile birlesen Venedik gemilerinin de
dahil bulundugu donanmanin mevcudu 200 kadirgadan ibaretti.
Iste "Haçli Ittifaki"nin meydana getirdigi bu muazzam
donanma, Ege Denizi'ne açilarak Midilli adasini kusatma
altina almisti.
Midilli'nin
kusatilma haberi, Istanbul'a ulasir ulasmaz, bir anda büyük
bir kargasanin yasanmasina sebep oldu. Çünkü buranin düsman
eline geçmesi, diger adalar halkinin isyanina ve dolayisiyle
onlarin da elden çikmasina sebep olabilirdi. Bunun için
adaya büyük bir kuvvetin gönderilmesi gerekiyordu. Asker
toplanmasi için memleket içine seksen "Ulak" gönderildigi
gibi Pâdisah bizzat bu isle mesgul olarak, sehirliden ve
sanat erbabindan adam yazip Hersekzâde Ahmed Pasa
komutasinda 300 parça gemi ile adaya gönderildi.
Bu esnada,
müttefik donanmasinin bir kismi, Ege sahillerini tahrib
ederken Rodos Sövalyelerinin reisi emri altindaki donanma da
Akdeniz'deki Osmanli adalarini vuruyordu.
Gerçi
Istanbul'dan önce, Midilli'nin Haçlilar tarafindan kusatilma
haberi, buraya en yakin olarak Saruhan Sancakbeyi Sehzâde
Korkut tarafindan duyulur duyulmaz o, Kethüdasi komutasinda
800 kisi ile Karesi Sancakbeyi maiyetindeki timarli sipahi
kuvvetlerini derhal adanin yardimina gönderir. Ayazmend'e
gelen Sehzâde'nin kuvvetleri karanlik bir gecede düsman
saflarini yararak hisara girerler. Bununla beraber,
askerlerden bir kismi, kaleye girmeye muvaffak olduysa da
bir kismi giremedi. Bu esnada Sehzâde'nin Kethüdasi sehid
olur.
Kaynaklarimiz,
burada geçen olaylari tafsilatli bir sekilde verirler. Biz
de onlarin dil özelliklerine fazla müdahele etmeden, onlarin
ifade ettikleri sekilde olanlari nakl etmeye dikkat edecegiz.
Ahmed Pasa, Cemaziyelevvel (Aralik l50l)'de Midilli yakinina
geldigi zaman kâfirler, Midilli Kalesine dogru yürüyüse
geçtiler. Fransa birliklerinin komutani ve Krali'nin yegeni,
kaleye girmek için kosup öne çiktigi zaman, Islâm
gâzilerinden bir yigit, bu gâvuru öldürüp kellesini kuleye
dikti. Bunu gören Fransiz askerleri bozulmaya basladilar.
Fransiz Amirali, kendisine yardima gelmekte olan Rodos
Sövalyelerinin 29 parçadan mütesekkil donanmasini beklemeden
demir alip kaçar. Yolda Cerigo adasi civarinda firtinaya
tutulan Fransiz donanmasi, tamamen batar. Artik, Venedik
askerlerinin yapabilecekleri bir sey kalmamisti.
Müttefiklerinin kaçtiklarini görünce onlar da gemilerine
binip memleketlerine dogru yol almaya basladilar. Bütün
çabalarina ragmen, Midilli'yi ele geçiremeyen Birlesik Haçli
ordusunun çekilmesi üzerine Midilli kalesi, yeniden tamir
edilerek muhafaza için buraya asker konur.
Fransiz
donanmasi Midilli'den kaçarken, Rodos ile Ispanya
donanmalari Ege'ye girip Çanakkale Bogazi'na kadar
sokulmuslardi. Amiral Gonzalvo de Cordova'nin komutasindaki
Ispanyollar, Kemal Reis'in yaptiklarinin öcünü almak için
çalisiyorlardi. Fakat Fransiz donanmasi ile birlesemedikleri
ve tanimadiklari bu yabanci sulardan ürkmüslerdi. Bu yüzden
de umduklarini bulamadan ve hiç bir sey yapamadan dönüp
gitmislerdi.
Görüldügü
gibi, Venedik, Ispanya, Macaristan, Lehistan, Fransa,
Almanya, Rodos ve daha baska devletlerin, daha dogru bir
ifadeyle bütün bir Avrupa'nin Osmanli'ya karsi güç birligi
edip birlesmelerine ragmen, birlikte hareket etme imkânina
kavusturulmadiklari için bu Haçli Seferi'ni kaybetmislerdi.
Böyle büyük bir orduyu tam anlamiyla maglub etmek, II.
Bâyezid döneminin mühim olaylarindan biridir.
Osmanli
iktisat tarihiyle ilgili kaynak ve eserlerin belirttiklerine
göre "Avâriz", "Kürekçi Bedeli" ve "Azeb" gibi "Örfî
Vergi"lerin ilk defa tarh ( konmasi) edilmesi, Midilli
hadisesinden sonra olmustur. II. Bâyezid döneminin devam
eden ve tehlikeli bir hal alan savaslari, külliyetli
miktarda askerin beslenmesini ve donanmanin hazirlanmasini
gerektiriyordu. Zira harpler, sikintili günler yasayan
hazineyi, daha da zor durumda birakiyorlardi. Iste bu
sebeple devlet, bu dönemde ilk olarak "Imdadiye-i Seferiye"
adi verilen yukaridaki vergileri koymustu.
Venedikliler,
bütün ittifak faaliyetlerine ragmen, Osmanlilarla basa
çikamayacaklarini anlamis olmalilar ki, harpten çekilmek
isterler. Bu konuda, arabuluculuk yapmalari için Fransa
Krali XII. Lui veya Lehistan Krali'na vas vururlar.
Venediklilerin bu istekleri, Osmanlilar tarafindan da müsbet
karsilanir. Çünkü bu dönemde dogu hududunda Akkoyunlu
Devleti'nin yerine Siî Safevî Devleti'ni kurmus olan Sah
Ismail tehlikesi bas göstermisti.
Osmanli
Devleti ile Venedikliler arasindaki müzekere esaslarini,
harpten önce Istanbul'da Venedik elçisi olarak bulunan ve
casuslugundan dolayi tevkif edilen Andre Gritti isminde biri
idare ediyordu. Müzakereler sonunda l4 Aralik l502 (Receb
908 )'ta Osmanlilarla Venedikliler arasinda 3l maddeden
mütesekkil bir anlasma imzalanir. On gün içinde uygulamaya
konacak olan bu muahedenin en önemli maddeleri sunlardi:
l. Venedik
Cumhuriyeti, Inebahti, Modon ve Koron ile oralardaki diger
küçük kaleleri Osmanlilara terk ettigi gibi Arnavutluk'ta
elinden alinan Drac'in zaptini da taniyordu .
2.
Venedikliler, Osmanlilardan zaptettikleri adalardan
Kefalonya'yi kendilerine alikoyup Santamavra adasini iade
ediyorlardi.
3. Osmanlilar
tarafindan harp esnasinda müsadere edilen ve halka ait olan
esya geri verilecekti. Venediklilerin her sene verecekleri
on bin duka altinin ve Santamavra'nin zapti esnasinda
Venedik Amirali Pesaro'nun eline geçmis olan yirmi dört bin
dukanin Osmanlilara iadesi gerekiyordu.
20 Agustos
l503 ( Rebiülahir 909 ) senesinde Osmanlilarla Macarlar
arasinda da bir anlasma imzalandi. Macarlar tarafindan
gönderilen Barhabas Belabi adindaki elçi ile yapilan anlasma
yedi yillik olacakti. Buna göre Osmanli Devleti, Macar
Krali'ni, Isklovanya, Moravya, Silezya ve Lozasi hükümdari
olarak da tanimaktaydi. Buna karsilik Macaristan Krali,
Osmanli akincilarinin Kuzey Bosna'da son olarak aldiklari
yerlerin Osmanlilarda kalmasini kabul ediyordu. Bu arada
Bogdan, Eflak ve Raguza'lilar da anlasmadan istifade
edeckelerdi. Buna karsilik bu üç devlet, hem Osmanlilara hem
de Macarlara vergi vereceklerdi. Iki taraf ticaret
serbestisini ve bu münasebetle tüccarlarin birbirlerinin
ülkelerine gidip gelmelerine müsaade edeceklerdi. Macar
Krali dört Incil (Matta, Markos, Luka, Yuhanna) üzerine,
Osmanli Vezir-i A'zami da Kur'an-i Kerim üzerine yemin
ederek bu muahedenâmeyi tasdik etmislerdi. Gerek Venedik,
gerekse Macarlarla yapilan anlasmalardan sonra devletin dis
güvenligi emniyet altina alinmis oluyordu.
OSMANLI -
MEMLÜKLÜ MÜNASEBETLERI
Osmanlilar ile
Misir, Suriye, Güney Anadolu ve Hicaz'da hakimiyet süren
Memlûk sultanlari arasindaki münasebet, ilk zamanlardan yani
XIV. asrin ikinci yarisindan itibaren dostane bir sekilde
baslamisti. O dönemlerde, küçük bir beylik olan Osmanlilarin
Rumeli'deki muvafakiyetleri ve Islâm dünyasinin sinirlarini
genisletmeleri, Memlûk Devleti tarafindan memnunlukla takip
ediliyordu. Fakat daha sonra gerek Sultan II. Murad, gerekse
onun oglu Fâtih Sultan Mehmed zamanindaki bazi olaylar, iki
devletin arasinin açilmasina ve bir müddet sonra da
birbirlerine karsi hasmâne (düsmanca) tavirlarin ortaya
çikmasina sebep olmustur.
Sultan II.
Bâyezid, kendisine muhalefet edip Osmanli tahtinda hak
iddiasinda bulunan kardesi Cem'i, dostça karsilayip himaye
eden ve ayni zamanda onu mücadeleye tesvik eden Memlûk
Sultani Kayitbay'in, Çukurova bölgesindeki Üç-Oklar ile
Maras ve Elbistan'a hakim olan Boz-Oklar'i devamli bir
surette baski altinda tutmasi üzerine, Dulkadir'li Türkmen
Bey'i Alâüddevle Bozkurd Bey'i himayeye karar verir. Sultan
Kayitbay, Cem'in Anadolu'ya geçmesine müsaade etmesi onun,
Osmanli Devleti'nin aleyhine çalistigini
gösteriyordu.Bununla beraber ihtiyati da elden birakmiyordu.
Nitekim Bâyezid'in culûsundan sonra Istanbul'a gelen Memlûk
elçisi, hem Bâyezid'in saltanatini tebrik etmis hem de biraz
sonra bahsedecegimiz ve gaspedilen esyayi getirip teslim
ettikten sonra Sultan Kayitbay adina özür dilemisti. Bu hal,
aradaki gerginligi bir derece hafifletmisti. Gerçekten,
Sultan Kayitbay için baslica siyasî mesele Osmanlilar ile
olan münasebet meselesi idi. Arsiv Begelerinden
anlasildigina göre (Topkapi Sarayi Müzesi Arsivi, nr. 620l -
6385) Dulkadir Beyi, Sultan II. Bâyezid'i, Memlûk Devleti
aleyhine tesvik ediyordu. Öbür taraftan, Hindistan'da
Dekkan'da hüküm süren Behmenîler'den III. Muhammed Sah (
l463-l482)'in , Vezir-i A'zam'i Hâce-i Cihan ( Hoca Mahmud
Gâvân ) ile Osmanli hükümdarina göndermis oldugu hediyeler,
Kayitbay tarafindan müsadere edilmisti. Bu yüzden, Memlûk
Sultani'na karsi kirginligini izhar eden II. Bâyezid'in
tutumundan endiselenen Memlûklular, bazi tedbirler almak
zorunda kalmislardi.Nitekim Karaman Beylerbeyi Hadim Ali
Pasa tarafindan "Kubbe Vezirleri"ne gönderilen 888 ( l483 )
tarihli arizadan anlasildigina göre Atabekü'l-Asakir Emir
Özbek ez-Zahirî emrinde Halep'te toplanan Memlûk kuvvetleri,
Ramazanoglu Eflatun Bey ile maiyetindeki boybeylerinin
yardimlarini sagladiklari gibi, Turgutoglu Mahmud Bey'i
Osmanlilara müskilat çikarmak maksadiyla Ermenek üzerine
göndermislerdi. Turgutoglu'nun, Süleyman Bey'le savastigi
bir sirada Alaüddevle harekete geçer.
Baslangiçta
Osmanlilar'dan himaye gören Alaüddevle Bozkurd Bey, Nisan
l484'te Memlûklular'in Haleb ve Safed naiblerini arka arkaya
maglub ettikten sonra Kayseri Valisi Yakub Pasa kuvvetleri
ile birleserek, Misirlilarin kurmus oldugu tuzaklardan
kurtulmustu. O, Elbistan ovasinda, Osmanli askerinin gayret
ve yardimi ile Haleb Naibi'ni öldürüp Kal'atu'r-Rum (Rum
Kalesi), Bire (Birecik) ve Anteb Naibleri ile Haleb büyük
hacibi basta olmak üzere birçok Çerkez beyini esir etmisti.
Bununla
beraber Emir Özbek es-Seyfî, Emir Özdemir ve Emir Mogolbay
gibi emirlerin yönettigi Memlûk ordusu, sür'atle Malatya'ya
giderek burasini takviyeye muvaffak olur. Malatya kalesine
karsi giristikleri tesebbüste muvaffak olamayan Osmanli -
Dulkadirli kuvvetleri, Malatya derbendinde kurulan pusuya da
düsmüslerdi. Böylece, Eylül l484 yilinda Kayseri Valisi
Yakub Pasa'nin komutasindaki Osmanli kuvvetleri ile
Dulkadiroglunun kuvvetleri maglub olmuslardi.
Yakub Pasa,
zorlukla kaçabilmis, birdenbire Osmanlilarin aleyhine dönüp
Yakub Pasa'nin odugâhini yagmalayan Alaüddevle ise
Trablus-Sam ve Tarsus Naiblerini serbest birakmak suretiyle
Memlûklulara basvurmustu.
Içinde
bulundugu malî ve idarî sikintilar yüzünden Osmanlilarla
karsilasmayi arzu etmeyen Memlûk Sultani, emirleriyle bir
görüsme yapmisti. Bu görüsme esnasinda Atabey Özbek ile
diger emirler, Osmanli hükümdarina elçi ve hediye gönderip
aralarinin düzelmesini teklif etmislerdi. Bu teklif kabul
edildiginden Emir Cani Bey Habib elçi olarak gönderilmisti.
Memlûk Sultani Kayitbay, II. Bâyezid'e uygun tekliflerde
bulunuyordu. Bu tekliflerden en mühimi de Osmanli
Padisahi'nin, elindeki bütün yerlerde "Sultan" olarak kabul
edilmesiydi. Memlûk Sultani'nin emriyle Kahire'deki Abbasî
Halifesi I. Mütevekkil Alallah tarafindan, buna isaret olmak
üzere, Bâyezid'e bir de "Sultanlik Mensûru" gönderilmisti.
Sultanlik mensûrunu göndermekle yetinmeyen halife, iki
Müslüman hükümdar arasindaki ihtilafin bertaraf edilmesini
de tavsiye ediyordu.
Bütün bu
tavsiyelere ragmen aradaki rekabet ve bazi kiskirtmalar
sonucu iki taraf arasinda savas kaçinilmaz hale gelmisti. Bu
yüzden Osmanlilarla memlûklular arasinda l485'de baslayan ve
l490 ( hicrî 890 - 895 ) senesine kadar bes sene devam eden
ve alti seferde biten savaslar görülmektedir. Osmanlilarin,
Karamanogullarini tamamen ortadan kaldirmalarindan sonra,
Ramazanogullari ile ayni hududu paylasir olmalari ve
Osmanlilardan himaye gören Alaüddevle Bozkurd Bey'in,
Memlûklular tarafindan sikistirilmasi da iki devleti karsi
karsiya getirmistir.
Bu dönemde,
Misir'la son veya altinci sefer diyebilecegimiz seferde,
Dulkadiroglu Alaüddevle Bey'in, Osmanlilardan yüz çevirip
Memlûk tarafina geçer. O, bununla da kalmayacak oglunu
rehine (kulluk) olarak Misir'a gönderdigi gibi, kizini da
Atabekü'l-Asâkir Emir Özbek'in ogluna verir. Öyle
anlasiliyor ki bu durum, Osmanlilarin, Çukurova'da
memlûklulara maglub olmalari üzerine olmustu. Alaüddevle
Bey'in Misirlilarla anlasmasi üzerine Osmanlilar yeni
tedbirler almak zorunda kalmislardi.
Iki Müslüman
devletin birbirleri ile olan mücadeleleri, her ikisinin de
yipranmasina sebep olmustu. Zamanla yön degistiren
muvaffakiyetlere ragmen devam eden savaslar, özellikle
Memlûk idaresini zor durumlarda birakiyordu. Bu yüzden
devlet, yeni tedbirler alma mecburiyetini hissediyordu.
Memlûk idaresi, iyi teskilâtlanmis bir vergi sistemine sahip
degildi. Osmanlilarin, savasa devam edebileceklerinin
anlasilmasi üzerine Kayitbay, halktan zorla yeni vergiler
almaya karar verir. Dönemin müelliflerince siddetli bir
tenkide maruz kalan Kayitbay, Osmanlilara karsi Napoli Krali
ile anlasir. Müslüman Osmanli Devleti'ne karsi kurulan bu
ittifak üzerine Kayitbay'a tehdid mektubu gönderen Sultan II.
Bâyezid'in bizzat kendisi sefere çikma niyetindedir. Bunun
için, padisahin otagi, Besiktas'a nakledilmis ve Üsküdar'a
geçme hazirliklari baslamisti.
Kismî
muharebeler tarzinda uzayan Osmanli - Memlûk çekismesi,
Dulkadir Beyi Alaüddevle'nin, Memlûklularin geçici
zaferlerine kapilip, onlarin tarafina geçmesi ile daha da
gergin bir hal aldi. Bunun üzerine Sultan Bâyezid,
kayinpederi Alaüddevle'yi beylikten azlederek, yerine onun
kardesi olan ve Vize Sancakbeyi bulunan Sah Budak Bey'i
tayin eder. Osmanli sultani, Sah Budak Bey'in yanina
Mihaloglu Iskender Bey'in kuvvetlerini de vererek onu
Alaüddevle üzerine gönderir. Fakat Memlûk kuvvetlerinden de
yardim alan Alaüddevle, Sah Budak Bey'i Elbistan
yakinlarinda yenip esir alir. Esir alinan Sah Budak,
Kahire'ye gönderilerek orada idam edilir.
Bu basarilar
üzerine daha çok cesaretlenen Memlûklular, Emîr Özbek
komutasinda Misir ve Dulkadir kuvvetleriyle Kayseri'yi
muhasara ile Nigde, Eregli ve Larende'ye kadar akinlarda
bulunurlar. Üzerlerine gönderilen Hersekzâde Ahmed Pasa
kuvvetlerini yenerek Ahmed Pasa'yi esir alirlar. Iste bu
haberi alan II. Bâyezid, bizzat sefere katilmaya karar
verecek ve otaginin Besiktas'a nakledilmesini isteyecektir.
Osmanli devlet
ricali, Memlûklularla olan savaslarda ugranilan
basarisizliklarin, gevseklikten ve isin siki tutulmamasindan
meydana geldigini biliyor, ayrica sefer için acele
edilmemesi gerektigini düsünüyordu. Ancak bunu hükümdara
nasil bildireceklerini bilemedikleri gibi buna cesaret te
edemiyorlardi. Nihayet ulemadan Molla Arap demekle söhret
bulmus olan Müftü Alaeddin Ali el-Arabî (öl. l496) bu hali,
yani harb için acele etmenin muhatarali oldugunu arzederek
isi önledi. O, daha önce Ebu Bekir adindaki kadisini Misir'a
göndererek basta Atabekü'l-Asâkir Emîr Özbek oldugu halde
Memlûk ümerasini barisa yanastirmis, savasin tehlikelerini
arzederek dostluk kapisini açmisti. Hoca Saadeddin, Alaeddin
Ali el - Arabî'nin mektubundan bahsederken, onun gönül alici
sözler söyledigini, "Dinin Nasihat olduguna" temasla bunun
geregi olarak barisin yapilmasi icab ettigini söyledigini,
Misir Sultani'nin da bundan çok memnun oldugunu yazar.
Esasen bu siralarda Istanbul'a kadirgalarla gelip bir nüsha
Kur'an-i Kerim ve bazi Hadis-i Serif kitaplarindan ibaret
hediyeleri Bâyezid'e takdim eden Tunus Emiri el-Mütevekkil
Alallah Osman'in elçisi, bir sefaatnâme ile tavasutta
bulunmus ve Tunus'un, Ispanyollar tarafindan hücuma ugradigi
su sirada, iki Müslüman devlet arasinda sulh yapilmasi için
Emir'in ricasini arzetmisti. Böylece barisa dogru bir adim
atilmis oldu.
Nihayet,
Cemaziyelahir 896 (Nisan l49l)'de daha önce elçilik vazifesi
ile Osmanlilara gönderilmis olan Mamay Haseki serbest
birakilir. Bundan sonra o, Osmanli Devleti'nin murahhaslari
ile Kahire'ye döner. Osmanli elçisi Bursa Kadisi Seyh Ali
Çelebi adinda bir kimse idi. Memlûk Sultani tarafindan
huzura kabul edilen elçi, Adana ve Tarsus'un Mekke ile
Medine evkafina ait yerler olmasindan dolayi, buralarla
diger kalelerin anahtarlarini Memlûk hükümdarina iadeye
memur edilmisti. Memlûk Sultani, elçiye büyük ikramlarda
bulundu. Daha önce esir edilip hapsolunan Mihalzâde Iskender
Bey'le diger esirleri serbest birakir. Bu arada Iskender
Bey'i sadece serbest birakmakla kalmaz, ayni zamanda ona
hil'at da giydirir. Sultan, Osmanli elçisine karsilik, Emîr
Canbulat b. Yasbek'i elçilikle Osmanli padisahina gönderir.
Nitekim Istanbul'a gelen müstakbel Memlûk Sultani Emîr
Canbulat, birçok siyasî tesebbüslerde bulunmus, daha sonra,
yaninda Seyh Bedreddin b. Cum'a oldugu halde tekrar
Istanbul'a gelen Mamay el-Haseki, ayni siyaseti devam
ettirmistir. Memlûk elçileri, Tunus elçisinin de
yardimlariyla barisin yapilmasina muvaffak olmuslardi. Buna
göre Gülek Hisari sinir kabul edilerek Çukurova eskiden
oldugu gibi Sam'a ilhak edilmistir.
Cem'in sebep
oldugu siyasî buhran yüzünden müskül durumda bulunan
Osmanlilar, Halil Bey'in ( öl. l5ll) Ramazanogullari'nin
basina geçip, Memlûklularin rizasi ile Adana ve Tarsus'a
hakim olmalarini kabul ettikleri gibi, anlasma geregince
adlari geçen sehirlerin Haremeyn evkafi olan vâridatini (
gelirini) da, kendi gemileri ile Iskenderiye'ye
tasimislardir. Nitekim Âsik Pasazade ile Ibn Kemal'den
anlasildigina göre meshur Türk denizcisi Kemal Reis, Mekke
ve Medine vakif malini l498 ( 903)'de, Iskenderiye'ye
gemilerle götürüp, buranin beyine teslim etmistir.
Anlasma ile
iki taraf arasindaki baris iade edilmis ise de bu hal,
Osmanlilari tatmin etmiyordu. Baris, zaman zaman çikan bazi
engeller bertaraf edilmek suretiyle l5 sene kadar devam
etmistir.
OSMANLI
DEVLETI VE ENDÜLÜS MÜSLÜMANLARI
II. Bâyezid'in
hükümdar olarak bulundugu dönemin önemli olaylarindan biri
de süphesiz ki Islâm cografyasinin en bati ucunda, baska bir
ifadeyle Endülüs'teki Müslümanlarin basina gelen felaket
idi. Bu felaketin baslangici esnasinda Osmanli donanmasi,
uzak denizlerde savasacak kadar güçlü degildi. Bölgenin
Osmanlilara olan uzakligi ve o siralarda Cem Sultan'in,
Avrupa'da siyasî bir alet olarak kullanilmasi bir anlamda
Osmanlilarin elini ve kolunu bagliyordu. Bunlardan baska,
Akdeniz'in öbür ucundaki bu bölgeye ulasmak için, Osmanli
donanmasinin gerektiginde yardim alabilecegi bir liman veya
sehir de mevcud degildi. Bütün bu olumsuz sartlar da nazari
dikkate alindigi zaman Osmanlilarin bu konuda neden daha
faal bir rol oynayamadiklari anlasilir.
Hicrî 92 (M.
7ll ) tarihinde Kuzey Afrika'yi bastan basa kat eden
Müslüman mücahidler, Ispanya'ya girdikten sonra orayi terk
edinceye kadar Iberik yarimadasini medenî eserlerle süslemis,
çok sayida kültürel ve sosyal müesseseler meydana
getirmislerdi.
Müsümanlar,
Ispanya topraklarina ayak basar basmaz, irk, din, dil,
mezheb ve soy farki gözetmediler. Got, Vandal, Romali,
Hiristiyan ve Yahudi demeyip herkese Müslümanlar gibi haklar
tanidilar. Endülüs ( III. Abdurrahman, II. Hakem gibi) büyük
hükümdarlar gördü. Parlak devirler yasadi.Orada (Kurtuba
Camii gibi) âbideler, (Medinetü'z-zehra gibi) saraylar
yapildi. Doguda Bagdad, batida Kurtuba, dünya yüzünde Islâm
medeniyetinin gözler kamastiran merkezleri haline geldi.
Kurtuba'da kadinlardan alimler, sairler ve muallimler
yetisti.
Yedi asri
askin bir süre bütün Ispanya, Portekiz ve hatta Güney
Fransa'da hükümranligini kabul ettirmis olan Islâm
hakimiyeti, bütünüyle yok edilmek isteniyordu. Halbuki bu
medeniyet, bütün medenî sahalarda Avrupa'nin üstadi, hocasi
ve mürebbisi olmustu. Bu hâkimiyet öyle bir medeniyet vücuda
getirdi ki, cihanin en yüksek medenî seviyesine ulasti. Bu
medeniyet, Insanligin yüz aklarindan olan ilim, fen,
edebiyat ve felsefe dahileri yetistirmisti. Medreselerinde
okuyan Hiristiyan ögrenciler, sonradan Avrupa'da kral ve
Papa olmuslardi. Endülüs Müslümanlari, Avrupa'daki
Hiristiyanlara sadece maddî degil, manevî hasletlerde de
öncülük yapmislardi. Insanlik, baskalarini da düsünme,
müsamaha gibi konulari anlayip kavramada onlara hocalik
yapmislardi.
Bilindigi gibi
Endülüs (Vandelozya veya Andalousie), Ispanya'nin güney
eyaletinin adi idi. Müslüman ordulari Iberik yarimadasini
(günümüzde Ispanya ve Portekiz devetlerinin bulunduklari
yarimada) feth etmeye basladiklari zaman bu topraklara
"Endülüs" adini verdiler.
Istanbul'un
l453 senesinde fethi, diger Islâm ülkelerinde oldugu gibi
Beni Ahmer Devleti'nde de büyük bir sevinçle karsilanmisti.
Zira, Istanbul'un fethi, Endülüs'teki bu son Islâm devleti
açisindan, Hiristiyan dünyasinin tehdidlerine karsi yardim
taleb edebilecekleri yeni ve büyük bir Müslüman gücünün
dogusu anlamina gelmekteydi. Böylece Endülüs Müslümanlari
ile Osmanlilar arasinda hissî bir alaka tesis edilmis
oluyordu. Gerçi l477 senesinde Girnata halkinin,
Hiristiyanlarin baskilari yüzünden içinde bulunduklari zor
sartlardan haberdar etmek ve yardim istemek üzere, Fâtih
Sultan Mehmed'e bir elçi gönderdikleri belirtilmektedir.
Bununla beraber, Endülüslülerle Osmanllar arasindaki bilinen
bu ilk dogrudan iliski ve haberlesme hakkinda daha fazla bir
bilgiye sahip degiliz. Iç çekismelerden dolayi küçülüp
Hiristiyanlara yem olmaktan kurtulamayan Endülüs'ün (Beni
Ahmer Devleti), son sehri olan Girnata da Kral Ferdinand ile
Kraliçe Izabella'nin eline düsmek üzereyken Girnata'nin son
hükümdari Ebû Abdullah es-Sagir, Afrika hükümdarlarindan
oldugu gibi Istanbul'dan da yardim ister. Fakat beklenen
yardim saglanamaz. Ebû Abdullah es-Sagir, 89l ( l486)
yilinda Istanbul'a bir elçi göndererek Bâyezid'den yardim
istiyordu. Elçinin elinde parlak bir de kaside vardi. Ebu'l-Beka
Salih b. Serif er-Rundî'ye ait olan bu mersiye,
Hiristiyanlar tarafindan Endülüs'teki Müslümanlara yapilan
zulüm ve iskenceyi anlatiyor, onlarin çektikleri izdirabi
dile getiriyordu. Manzum olarak Türkçe'ye de çevrilen bu
mersiyenin bir kismi söyledir:
Hengam-i
tamaminda gelir her seye noksan,
Ömründeki
hosluklara aldanmasin insan,
Her sey
mütehavvil, bu fena sence de meshûd,
Bir lahza
meserret göreni, kahreder ezman
......
Siz,
Endülüs'ün halini hiç duymadiniz mi?
Her kafile
etmisken onu âleme destan,
Acizleri,
sizden ne kadar istedi imdad,
Hep öldü, esir
oldu, kimildanmadi insan.
......
Dün, her yere
sultan iken onlar, bugün eyvah...
Küfr ellerinin
hükmüne kulluk ile nalân,
Görseydin eger
onlari bikes ve mütehayyir
Eylerdi sana
zilletin envaini ilan
......
Görseydin o
aglasmayi onlar satilirken,
Saskin hale
getirirdi seni ahval ile ahzân
Ya Rabbi!
Ayirdilar mâder u tifli (çocuk ile annesini)
Eylerse
teferruk nasil ervah ile ebdân (ruhla bedenin ayrilmasi
gibi).
Yardimin
istendigi sirada II. Bâyezid, bir taraftan Çukurova'da
Memlûklular'la, diger taraftan kendisine karsi taht
mücadelesi veren kardesi Cem Sultan olayi ile mesgul idi.
Nitekim, Endülüs Tarihi adli eserde, bu konuya temasla,
elçilerin gönderildigine dair eski tarih kitaplarindaki
bilginin dogru olmadigi anlatilarak söyle denir: Hakan-i
müsarunileyh (II. Bâyezid) reis-i mezheb-i ruhanî olan
Papa'ya iki elçi göndermekle, sayet kral Girnata
muhasarasinda israr ve Müslümanlari zarara sokarsa,
ülkesindeki Hiristiyanlar hakkinda da ayni muamelenin
yapilacagini bildirerek krala vasiyette bulunmasini
istemisti.Cem Sultan meselesi gözönüne alindigi zaman bu
rivayetin (yani elçi göndermenin ) dogru olmadigi anlasilir.
Osmanlilar, bu dönemde, Memlûk gailesi ile mesgul olmalarina
ragmen, Girnata heyetini ümitsiz ve üzüntülü bir sekilde
göndermek istemiyorlardi. Bunun için bir donanma tertibi ile
Akdenize açilmasini saglamis ve Cebel-i Tarik ile Sebte
sahillerine taarruz etmek suretiyle Hiristiyanlarin,
Müslümanlar üzerindeki agirligini hafifletmek istemislerdi.
Bununla beraber o dönemde Portekiz deniz kuvvetlerinin diger
devletlerle mukayese edilmeyecek kadar büyük olmasi ve o
siralarda Osmanlilarin ne Misir, ne de Tunus gibi bir Kuzey
Afrika devleti ile anlasmasinin bulunmamasi, donanmanin
fazla bir sey yapamadan dönmesine sebep olmustur. Böylece bu
müracaattan önemli bir sonuç alinamadi. Bununla beraber,
Girnata'nin müracaatindan bir sene sonra Kemal Reis
komutasinda, Ispanya sularina bir Türk donanmasi gönderildi.
Ispanya kiyilarini vuran Kemal Reis, buralardaki bir kisim
Müslüman ve Yahudiyi kurtararak Istanbul'a getirmisti.Hammer
ise, Sultan Bâyezid'in Endülüs Müslümanlari ile ilgili
faaliyetleri hakkinda su bilgiyi verir:
"Davud Pasa,
Karaman asi asiretlerini itaat altina aldigi sirada Sultan
II. Bâyezid, Istanbul'da elçileri kabul ediyordu. Bunlar
içinde gerek itimatnâmesinin sekli, gerek maiyetindeki
sahislar bakimindan en çok dikkat çekeni, Ispanya'nin son
Islâm hükümdarinin elçisi idi. Beni Ahmer'den Girnata
hükümdari olan bu zat, Aragon ve Kastil Krali Ferdinand
tarafindan agir bir baski altinda bulunuyordu. Müslüman
olmayanlarin istilalari karsisinda "Sultanu'l-Berreyn ve
Hakanu'l-Bahreyn'den yardim dilemekte idi. Elçinin
itimadnâmesi, Elhamra padisahlarinin romantik ve sövalye
ruhuna uygun yazilmisti. Bu, Müslümanlarin ugradiklari
izdirabi belirten ve Islâm'in Ispanya'da içinde çirpindigi
düsüsü dile getiren ve nihayet 700 yildir bu kitada hüküm
sürdükten sonra yakinda buradan çikarilacaklarini ifade eden
Arapça bir kaside idi. En etkili ve dokunakli tarzda Islâm
milletlerinin ve hükümdarlarinin yardim ve merhametlerini
diliyordu. Bâyezid, dindar ve ayni zamanda sair oldugu için,
Ispanya sahillerini tahrib etmek üzere bir donanma
göndermekle buna cevap vermis oldu. Donanma komutanligini
Kemal Reis adi ile Hiristiyan donanmalarina korku salan
amirale tevdi etti."
Beni Ahmer
Devleti, Osmanlilara bas vurdugu gibi Memlûk Devleti'ne de
müracaat etmisti. Fakat kuvvetli donanmalarinin bulunmamasi
yüzünden onlar da yardim edemediler. Bununla beraber Memlûk
hükümdari, Endülüs Müslümanlarina yapilan mezâlimi önlemek
için Papa'yi ve Ferdinand'i tehdid ederek, sayet Ispanyollar
Girnata Müslümanlarindan el çekmezlerse bütün Filistin
Hiristiyanlarini Kamame (Kimame) Kilisesi'nde kestirecegini
ve Hiristiyanlara Suriye ile Kudüs kapilarini kapatacagini
söylemek üzere bir heyet göndermisti. Fakat bunun da bir
tesiri olmadi.
Bütün bu
olaylardan sonra Beni Ahmer Devleti, Ocak l492 (29 Safer
897)'de 55 maddeden mütesekkil bir muahede ile teslim oldu.
Böylece hakimiyetleri sona erdi. Akd edilen muahede ve
teslim sartlarina göre Müslümanlara hangi sekilde olursa
olsun kötü muamelede bulunulmayacagi gibi onlarin cemaat
haklari da taninacakti. Fakat bu ahde ancak üç hafta riayet
edildi. Bundan sonra gün geçtikçe dozu artirilmak suretiyle
orada kalmis olan Müslümanlara yapilmadik eza ve iskence
kalmadi. Bu arada kurtulmak için oradan çikmak isteyenlere
de müsaade edilmiyordu. Çünkü Müslümanlar, san'atkâr ve is
sahibi idiler. Fen, ilim, san'at ve ziraat erbabinin çogu
Müslümanlardandi. Bunlarin gitmesi halinde memleket bu
islerden mahrum kalacakti. Bununla beraber firsat bulanlar
kafileler halinde Afrika sahillerine can atiyorlardi.
Bunlardan bir kismi da korsanlik yapmak suretiyle
Ispanyollari tehdid ediyorlardi.
Öyle
anlasiliyor ki Osmanli Devleti, muhtelif sefer ve gaileler
sebebiyle Endülüs Müslümanlarina istenildigi sekilde
yardimda bulunamamisti. Ancak XVI. asrin ortalarindan
itibaren bu isi Cezayir beylerine birakmisti. Bunun için,
Kaptan-i Derya ve Cezayir Beylerbeyi olan Kiliç Ali Pasa'ya
gönderilen Zilkade 977 (Nisan - Mayis l570) tarihli bir
hükümle Ispanya'daki Müslümanlara yardim etmesi emredilmisti.
Bunun sonucu olarak birçok Müslüman ve Yahudi Afrika
sahillerine geçirilmisti. Bunlardan bir kismi da Adana,
Uzeyr, Tarsus, Sis ve Trablussam sancaklarina
yerlestirilmistir. Bu muhacirler, kendilerini toplayip
üretici bir hale gelineye kadar bes sene müddetle bütün
vergi ve resimlerden muaf sayilmislardir.
Müslümanlarin,
Ispanya ve Portekiz'in bulundugu Iber yarimadasindaki
hâkimiyetleri sekiz asra yakin sürmüstü. Bu hâkimiyet, 2
Ocak l492'de Girnata'nin Katolik hükümdarlara teslim olmasi
ile son bulmustu. Böylece, tarihin bir devresi kapanmis
oluyordu. Zira Ispanyollarin Girnata'yi isgalleri ve bu
esnada isledikleri cinayetler, medeniyet tarihi bakimindan
silinmez bir leke olarak kalacaktir. Onlar, yaptiklari ile
tam bir barbarlik örnegi sergilemislerdir. Kendilerine
medeniyet ögreten ve bu konuda üstadlari olan Müslümanlarin
seviyesine ulasamadiklarini isbat etmislerdir. Katolik bir
Kardinal'in emriyle Girnata sehrinin büyük meydaninda
500.000 küsur cild yazma kitap yakilmisti. Müslümanlar,
bütün Avrupa kütüphanelerindeki kitaplarin yekûnundan fazla
olan bu kitaplari, sekiz asirdan beri dünyanin her
tarafindan toplamislardi. Insanlik âlemi, bu kitaplarin
yakilmasindan dogan boslugu, bugüne kadar telafi edememistir.
En degerli müelliflerin en degerli eserleri, atese atilmisti.
Bu tarihlerde Avrupa'da l0.000 cild kitabi bir araya getiren
hiç bir kütüphânenin bulunmadigini belirtmek gerekir.
Kral Ferdinand
ile Kraliçe Izabella'nin, Müslümanlara verdikleri sözlerini
tutmadiklarini, medeniyet ve kültür ürünü kitaplarin nasil
yakildigini, Müslümanlarin nasil iskencelere tabi
tutuldugunu Hiristiyan bir arastirmaci su sözlerle ifade
eder:
" Katolik
majesteleri Ferdinand ve Isabella, Müslümanlarin tabi
tutulduklari teslim sartlarina bagli kalmada basari
gösteremediler. Kraliçenin özel günah çikarma papazi
Kardinal Ximenes de Cisneros'un komutasi altinda tertiplenen
ve geride kalan Müslümanlarin kiliç ve zor kullanilmak
suretiyle irtidad (Islâm'dan dönme) ettirilip Hiristiyan
dinine sokulmalari maksadina matuf bir askerî harekat l499
yilinda baslatildi. Bu kardinalin ilk isi, Islâmî konularda
kaleme alinmis el yazmasi kitaplari toplatip yaktirmak
suretiyle piyasadaki dolasimini durdurmak olmustur. Simdi
artik Girnata sehri, Arapça yazilmis bu kitaplarin yiginlar
halinde yakilmasindan olusan "senlik atesleri"ne sahne
oluyordu. Engizisyon adi verilen iskence ve zulüm
hareketleri, müessesevî bir hale getirilmis ve yogun bir
biçimde devamli isler halde tutuluyordu." Bu yazar,
Müslümanlara karsi yapilan iskence ve yakilan binlerce cild
kitabin maruz kaldigi insanlik disi davranisi ne kadar
yumusatmaya çalissa da yine de dindaslarinin isledigi bu
câniyane hareketten bahs etmeden geçemiyor.
Girnata,
Araplarin her türlü dinî hürriyetlerine, can ve mallarina
dokunulmamak sartiyla teslim olmustu. Fakat Katolikler'e
göre " Kâfir Müslümanlar"a verilmis sözün hiç bir ehemmiyeti
olamazdi. Böylece, Yeniçagin esiginde beser tarihinin en
büyük yüzkaralarindan biri irtikâb edildi. Insanligin
müsterek mali olmasi icab eden medeniyetin, o çag için en
zarif olan dallarindan biri sistematik bir sekilde imhaya
baslandi. Hele cihanin en büyük kütüphânesinin merasimle
yakilmasi, yakin zamanlarda bütün Ispanyollar tarafindan
bile lanetlenmis bir hadisedir.
BÂYEZID'IN SON
SENELERI
Gençliginde,
eglenceli ve tatli bir hayat sürmüs denebilen II. Bâyezid,
devletin basina geçtikten sonra tamamen farkli bir hayat
sürmeye baslar. Saltanatinin sonlarina dogru, kendini
tamamen ibâdete veren II. Bâyezid, yasinin ilerlemesi
üzerine, devlet islerinin büyük bir kismini vezirlerine
birakir. Onun saltanatinin son senelerinde önemli bazi
hâdiseler meydana gelmisti. Bunlardan biri hemen hemen bütün
bir Osmanli ülkesini ilgilendirecek olan ve "Küçük Kiyamet"
denilen büyük depremdi. Ikincisi de sehzâdeler arasindaki
rekabet ve tahti ele geçirmek için birbirlerine karsi
giristikleri çekisme idi.
KÜÇÜK KIYAMET
Hicrî 9l5
senesinin Rebiülahir ayinin 25. Sali gecesi (l4 Agustos
l509) Memaliki - Rûm denilen Amasya, Tokat, Sivas, Çorum ve
havalisinde baslayip 45 gün siddetle devam eden depremde
halk, iki ay kadar disarda çadir ve örtüler altinda kalip
hayatini devam ettirmek zorunda kalmisti. Bu deprem, ayni
siddette Istanbul ve Edirne'de de oldu. Gerçekten, l4 Eylül
l509'da Istanbul, Osmanli tarihinin kayd ettigi en siddetli
ve hizli depremine maruz kalmisti. Küçük kiyamet denilen bu
depremde Istanbul'da yüz dokuz cami ve mescid ile bin yetmis
ev harab olmustu. Halktan da bes bin kadar insan ölmüstü.
Istanbul'un, Egrikapi'dan Yedikule'ye kadar olan üç kat suru
yikildigi gibi, Yedikule'den de baslayip deniz kenarindaki
Ishak Pasa Semti kapisina kadar harab oldu. Bunlardan baska
Fâtih Camii'nin kubbesi ve direklerinin baslari çatladigi
gibi imâret, hastahane ve Sahn Medreseleri'nden bazilari ile
diger medrselerden bir kisminin kubbeleri yikildi. Fâtih
civarindaki Karaman Mahallesi, bastan basa harab oldu.
Sultan Bâyezid Camii'nin kubbesi dagildi. Hadim Ali Pasa
Camii'nin (Divanyolundaki Atik Ali Pasa Camii) kubbesi
düstügü gibi Atmeydani'ndaki sütunlardan alti tanesi
devrildi. Yeni Saray (Topkapi Sarayi )'in deniz tarafi yer
yer harab oldu. Bu büyük depremde binlerce insan yikintilar
altinda gömülü kalmisti. Sadece Vezir Mustafa Pasa'nin
konaginda atlari ile birlikte üçyüz süvari hayatlarini kayb
etmisti. Köpürmüs ve azgin bir hal almis olan deniz
dalgalari, Istanbul ve Galata surlarini asarak sokaklarda
tufan meydana getiriyordu. Bu arada eski su bentleri de
yikilmisti. Sultan II. Bâyezid, sarayinin duvarlarina
güvenemediginden bahçesinde gayet hafif ve tehlikesiz bir
çadir kurdurarak orada on gün kadar ikamet eder.
Kirkbes gün
kadar araliklarla devam eden bu deprem, Istanbul, Rumeli ve
Anadolu eyaletlerinin sâkinlerini sürekli bir heyecan içinde
yasatti. Çorum halkinin üçte ikisi, sehirlerindeki toprak
kaymalari yüzünden yarilip açilan topraklar içinde yok
oldular. Yine bu esnada Gelibolu istihkâmlari da yikildi.
Sultan II. Bâyezid'in dogdugu sehir olan Dimetoka bir toprak
yigini halini almisti.
Sultan Bâyezid,
bu deprem (zelzele) münasebetiyle devletin ikinci payitahti
olan Edirne'ye gittiyse de ayni sene Receb ayinin dokuzunda,
yani Istanbul zelzelesinden l5 gün sonra Istanbul'dakinin
benzeri olan ve ayni siddette bir deprem meydana geldi.
Mimar Hayreddin, onbes gün içinde Pâdisah için Edirne'de
ahsab bir ev yapti. Pâdisah, bu ahsab evde ikamete basladi.
Ayni sene Saban'in üçünde Edirne'de yine benzer siddette bir
deprem daha oldu. Tunca Nehri tasarak ve yatagini da asarak
depremin yikintilarini kapladi. Üç gün geçit vermeyen
Tunca'nin tasmasiyla da bir çok insan öldü.
Rivayete göre
Sultan Bâyezid, bu siddetteki bir depremi, vezir ve
komutanlarinin halka yaptigi zulmun bir sonucu olduguna
inanarak onlari: "Zulüm ve fesadiniz cevr ve bid'atiniz
elinden, mazlumlarin ahlarinin atesi, Allah'in gazabina
sebep olmustur. Bu, sizin zulmünüzün semeresidir ki, iste
ortaya çikti." diyerek ilgilileri azarlamis ve bundan
sonraki hareketlerinde dikkatli olmalarini, halka zulüm
etmemelerini, haksizlik yapmamalarini söylemistir. Bundan
sonra Istanbul'un tamiri için neler yapilmasi gerektigi
hususunda ilgililerle istisarede bulunur. Istisare sonunda
Istanbul'da yikilan yerleri yeniden yapmak veya tamir etmek
için yirmi evden bir kisi ve ev basina yirmi ikiser (yirmi
beser oldugu görüsü de bulunmaktadir) akça takdiriyle "Cerahor",
yani ücretli amele tedarik edildi. Bu sekilde Anadolu'dan 37
bin, Rumeli'den de 29 bin cerahor çikarilip üç bin kadar
mimar ve marangoz getirildi. Bunlardan baska "Yaya"lardan
sekiz bin, "Müsellem"lerden de üç bin kisi kireç yakmakla
görevlendirildi. Böylece devlet ve millete ait olan yerlerin
insaati, 9l5 senesinin l8 Zilhiccesi'nde ( 29 Mart l5l0)
baslamis ve altmis bes günde sona ermisti. Bu insaat ve
tamiratta, Istanbul surlarindan baska Galata'daki mahzenler,
Galata kulesi, Kiz kulesi, Rumeli ve Anadolu hisarlari
fenerlikleri, Çekmece köprüleri ile Silivri kalesi gibi
önemli yerler de vardi. Sutan II. Bâyezid'in bu çabalari
üzerine Istanbul kisa bir sürede adeta yeniden insa edilmis
oldu. Bu insaat, bütünüyle Mimar Hayreddin'in nezâreti
altinda yapilmisti. Insaatin tamamlanmasindan sonra
hükümdarin emri üzerine üç gün ve gece, fakirlere yemek
dagitildi.
SEHZÂDELER
MESELESI
Sultan II.
Bâyezid'in, Abdullah, Sehinsah, Alemsah, Mahmud, Mehmed,
Ahmed, Korkud ve Selim isimlerinde sekiz oglu olmustu.
Bunlardan Abdullah, Sehinsah, Alemsah, Mahmud ve Mehmed,
babalarinin sagliginda ölmüslerdi. Geriye yas sirasina göre
Ahmed, Korkud ve Selim kalmislardi. Sehzâde Korkud Saruhan
(Manisa), Sehzâde Ahmed Amasya, Sehzâde Selim de Trabzon
valiliklerinde bulunuyorlardi.
Pâdisahin
yaslanmasiyle birlikte memleketteki düzensizlikler de
artmaya basladi. Hayatta kalan sehzâdelerden her biri,
iktidari ele geçirmek için gayret ediyordu. Bu gayrete sebep
olan saltanat hirsi yaninda, Fâtih Sultan Mehmed
Kanunnâmesi'ndeki "Nizam-i âlem için öldürülme" korkusu da
vardi. Bu düsünceler, her üç sehzâdeyi de, hayatinin son
günlerini yasayan babalarinin yerine geçmek için harekete
getirdi.
Devlet
adamlari, Ahmed'in yasça büyük, çocuklarinin çok ve babasi
gibi uysal olmasi sebebiyle padisah olmasini istiyorlardi.
Bütün bunlar, o dönem anlayisi bakimindan Ahmed için birer
avantajdi. Ortanca ogul olan Korkud, sessiz, ilim ve musikî
ile hayatini geçiren sair ruhlu bir sehzâde idi. Onun bu
hali, birçoklari tarafindan sevilmesine sebep olmustu. O da
içtenlikle tahta geçmeyi istiyordu. Fakat erkek çocuklarinin
olmayisi onun padisah olmasini zorlastiriyordu. Sehzâdelerin
en küçügü Yavuz Sultan Selim'di. Onun da Süleyman adinda bir
oglu vardi. Sert olusundan ve devlet adamlarini, yaptiklari
yanlislarindan dolayi acimasizca tenkid ettiginden, devlet
ileri gelenleri tarafindan pek sevilmedigi gibi, padisah
olmasi da istenmiyordu. Devlet adamlarinin bu sekildeki
görüslerine karsilik ordu, Selim'i destekliyor ve onun,
babasinin yerine geçmesini istiyordu. Böylece ülke, asker ve
sivil güçler arasinda iki farkli ve birbirlerine tamamen zit
olan iki anlayisla karsi karsiya kalmisti.
Sehzâde Korkud
Bâyezid'in,
hayatta kalan üç sehzâdesinin ortancasi idi. 872 (M.
l467)'de dogan Korkud, dedesi Fâtih'in yaninda yetistiginden,
tahsiline itina edilmisti. Bu sebeple âlim, fâzil, sair ve
musikisinas bir sahisti. Islâm hukukuna dair genis bilgisi
olup Arapça'yi hem anlar hem de yazardi. Babasina gönderdigi
bazi mektupari Arapça idi. "Harimî" mahlasiyle siirleri
vardi. Dedesi Fâtih'in vefatinda, babasi yetisinceye kadar
onun adina saltanata vekâlet etmisti. Babasi zamaninda 888 (
l483 M. ) senesinde önce Manisa Sancagi'na tayin edilmisken,
bilahere agabeyi Ahmed'in tesiriyle Istanbul'a uzak olan
Teke ili (Antalya) Sancagi'na naklolunmustu. Ilk sancaginin
kendisine tekrar verilmesi hususunda babasina mektup yazip
istekte bulunduysa da bu istek, sarayca reddedildi.
Babasinin ,Ahmed'e olan meyli de onu kizdiriyordu. Keza,
Vezir-i A'zam Has'larindan olan ve kendisinde bulunan bir
Has'sin, Hadim Ali Pasa'ya verilmesi kendisini çok üzmüstü.
Bu sebepler ve memleketin fena idaresi onu kizdirir. Bu
sebeple Hacca gitmek için hazirlik yapar. Böylece 8 gemi, 80
kadar asker ve 50 kadar maiyyeti ile l8 yük akça kadar para
alir. Durumdan haberdar olan Sultan Bâyezid, Mevlâna
Alaeddin (Imam Ali )'yi gönderip Izmir'in, sancagina
ekledigini bildirir. Buna karsilik Korkud:
"Bana saltanat
gerekmez. Ben, Hz. Peygamber'i rüyamda gördüm. Beni, Hacca
davet etti" diyerek babasinin gitmeme teklifini reddeder.
Elçi dönüp durumu babasina anlattiginda Bâyezid: "Kazaya,
rizadan baska çare yoktur" diyerek adamlarinin yerinde
kalmasini emreder. Misir Sultani, Korkud'u çok güzel bir
merasimle karsilar. Ona hediyeler verip ikramlarda bulunur.
Hatta ona günlük 3000 filorilik bir maas baglar. Memlûk
Sultani ile ilk görüsmede Sultan, onu evladi yerinde saydigi
için gözlerinden, o da Memlûk Sultani'ni baba makaminda
gördügü için gerdanindan öper. Görüldügü gibi Misir'da çok
iyi karsilanan Korkud, amcasi Cem Sultan gibi bir maceraya
atilmak üzeredir.
Memlûk
Sultani, onun tahta çikmak için kendisinden yardim istemeye
veya babasi ile arasini bulmaya geldigini zannetmisti. Fakat
onun gerçek niyeti, Kudüs ve Haremeyn gibi yerleri ziyaret
edip hac etmekti. Ancak, Memlûk Sultani'nin, Osmanlilarla
aralarinin açilmasina sebep olur endisesiyle onun hacca
gitmesine izin vermedigi belirtilmektedir. Sehzâde Korkud'un,
ülke ve memleket arzusu ile babasindan izinsiz gelmis olmasi,
pisman olmasina sebep olmustu. Misir Sultani, 9l7 (l5ll M. )
yilinda geri dönen Sehzâdeyi 20 parça gemi ile ugurlar.
Sancagina dönen Korkud, babasina pekçok hediyeler göndererek
yaptiklarindan dolayi özür diler. Bunun üzerine bazi
ilavelerle Saruhan Sancagi kendisine verilir.
Sehzâde Ahmed
Bâyezid'in,
hayatta kalan en büyük oglu olup 870 (M. l465) yilinda
dogmustur. Babasi tarafindan çok sevildigi gibi Vezir-i
A'zam Hadim Ali Pasa da onun tarafini tutuyordu. Bu bakimdan,
her an hükümdar olabilirdi. Sehzâde Ahmed, mutedil ve her
seyi düsünerek ona göre tedbir alan bir kimse oldugundan,
bir kisim devlet erkâni da, onun, babasinin yerine geçmesine
taraftardi. Hatta Sah - Kulu (Seytankulu)'yu ortadan
kaldirmakla görevlendirilen Hadim Ali Pasa, Sehzâde Ahmed'le
görüstügü zaman kendisinin hükümdar olduguna dair padisah
nâmina sehzâdeye teminat vermisti. Bununla beraber bu isin,
Sah -Kulu isyaninin bastirilmasindan sonra
gerçeklesebilecegini söylüyordu. Bundan dolayi Sehzâde Ahmed,
kendisini hükümdar bilerek askere ve komutanlara ihsanlarda
bulunuyordu. Bununla berabr kendisine bey'at ettirmek
istedigi yeniçerilerin "Padisahimiz hayatta oldukça kimseyi
hükümdar tanimayiz" diye onun bu pesin kararina karsi çikip
red cevabi vermeleri, sehzâdeyi müteessir etmisti. Ahmed, en
çok kardesi Korkud'un hükümdar olacagindan endise ediyordu.
Sehzâde Ahmed'in en samimi taraftari olan Hadim Ali Pasa'nin,
Sah - Kulu olayinda ölümü, bunun isini biraz bozmus ise de
gerek babasi, gerekse diger devlet erkâni, bu arada
Rumeli'de Mihalogullari ve diger beyler kendisini
istiyorlardi. Hatta Rumeli akincilari " Biz, sana tabiyiz ne
durursun" diye Ahmed'e haber göndermislerdi. Fakat Hadim Ali
Pasa'nin ölümü üzerine onun Sah - Kulu asilerini takip
etmeyip Amasya'a gidisi yeniçerilerin hosnutsuzluguna sebep
olmustu.
Sehzâde Ahmed,
en büyük taraftari olan Hadim Ali Pasa'yi kaybedince çok
üzüldü. Anadolu ve Kapikulu halkina agir sözler söyledi.
Ordu ile arasindaki sogukluk bir kat daha fazlalasti. Hele
Yavuz Sultan Selime'e Avrupa'da bir sancagin verildigini
isitince hiddeti bir kat daha artmisti. Bu yüzden, Sah -
Kulu isini bir tarafa birakarak, Selim meselesini takib
etmeye basladi. Anadolu'yu Kizilbas'tan temizlemeye
ugrasacagina Afyon'da oturarak Anadolu'nun yakilip
yikilmasina ve halkin soyulmasina, devlet kuvvetlerinin
yenilmesine âdeta seyirci kaldi. Günlerini, padisahlik
hayallerinin tahakkuku için Edirne'ye ulak ve mektuplar
göndermekle geçirdi. Sehzâdenin bu hali, Anadolu halki ve
askerlerinin gözünden kaçmadi. Böyle bir tutum ve davranis,
onun, halk nazarindaki itibarinin düsmesine sebep oldu.
Sehzâde Selim
ve Hükümdar Olusu:
Sultan II.
Bâyezid'in hayatta kalan üçüncü oglu idi. Annesi
Dulkadiroglu Alâuddevle'nin kizi Ayse Hatun'du. Babasinin
Sancakbeyi olarak bulundugu Amasya'da dünyaya gelmis olup
dogum tarihi 875 ( l470 ) olarak kabul edilmekle birlikte
hicrî 87l veya 872 seneleri olabilecegi de belirtilmektedir.
Selim de Sehzâde korkud gibi dedesi Fâtih'in yaninda büyüdü.
Devrin hocalarindan ders aldi. Sehzâde Ahmed ve korkud'un
yumusak huyluluguna karsilik Selim, sert, cevval ve
hareketli idi. Sairlik yönü de bulunan Selim,Türkçe, Farsça
ve Tatarca siirler söylerdi.
Sehzâde Selim,
babasinin, uzun zamandan beri bozulmaya yüz tutan devlet
islerinden müteessiren saltanati terk edecegini haber aldigi
için, tertibat almayi uygun görmüs olmalidir. Bilindigi gibi
bu dönemde, hanedan içinde henüz bir "Verâset-i Saltanat
Kanunu" bulunmadigindan, Fâtih kanunnâmesi geregince
hükümdar olan sehzâde, diger kardeslerini "Nizâm-i âlem"
için öldürebilirdi. Bu sebeple Selim, kardesleri olan Ahmed
ve Korkud'un durumlarini gözden irak bulundurmuyordu.
Bununla beraber, Istanbul'a uzak olmasindan dolayi saglikli
haberler de alamiyordu.
Sehzâde Ahmed,
yumusakligi ve sakin hali ile bütün devlet erkâninin
takdirini kazanmisti. Halbuki Selim, atakligi ve sertligi
ile taniniyor, bu yüzden de kendisinden çekiniliyordu.
Nitekim, bu siralarda Erzincan ve çevresinde faaliyette
bulunan Sah Ismail'i o mintikadan uzaklastirdigi gibi,
Gürcüler üzerine de sefer yaparak o taraflarda da kendisini
göstermis oldugundan onun bu hal ve tavirlari babasina karsi
" serkesâne vaziyet aldi" seklinde gösterilmisti. Sehzâde
Selim, saltanati elde etmek isteyen kardeslerine karsi
hazirliklar yapmis, kendisine bagli olan kuvvetlerden baska,
Kirim Hani kuvvetlerinden de istifade etmisti. Nitekim,
Rumeli'ye geçtigi sirada Kirim Hani'nin küçük oglu
komutasinda yaninda üçyüz elli kadar Tatar askeri vardi. O,
taraftarlari vâsitasiyle Yeniçeri Ocagi'ni da elde etmisti.
Sehzâde
Selim'in, Rumeli'ye geçtigi haberi Istanbul'a ulastigi zaman
devlet erkâni, padisahi Edirne'ye götürmek üzere yola
çikarmisti. Bu sayede Selim'in üzerine asker de sevk
edilecekti. Bu durumu ögrenen Selim, " asi olmadigini ve
babasina tazimlerini arz için geldigini " bildirmisti. Bu
arada babasi tarafindan kendisine nasihatta bulunmak üzere
gönderilen elçiye iltifatlarda bulunmustu.
Selim'i
sevmeyip onun aleyhinde bulunan kimseler, bu durumu kabul
etmeyerek Selim'in üzerine Rumeli beylerbeyi Hasan Pasa'yi
göndermislerdi. Fakat Hasan Pasa, harb etmeden Edirne'ye
dönmüstü. Bunun üzerine padisah bizzat kendisi Selim'e karsi
harekete geçmisti.
Bâyezid,
ihtiyar oldugundan araba ile hareket edip Çukurçayir'da
Selim'in ordugahinin karsisina gelmisti. Selim, ordusuna,
karsi taraftan bir taarruz vaki olmadikça harekete
geçilmemesi emrini vermisti. Bu esnada, Sultan II. Bâyezid'e,
binmis oldugu arabanin penceresinden, elini öpmek üzere
gelen oglunun kuvvetleri gösterildigi zaman padisah,
üzüntüsünden aglamisti. Sehzâde Selim'e taraftar olmalari
ihtimal dahilinde buluan Rumeli akinci ve sancakbeylerinin
istirham ve istekleri üzerine muharebeden vaz geçilerek iki
taraf arasinda bir anlasma saglandi. Buna göre Selim'e bir
heyet gönderilip simdilik babasi ile görüsmesine imkân
bulunmadigi, bununla beraber Sehzâde Ahmed'in veliahd olarak
tayin edilmeyecegi bildirilmisti. Ayrica, Rumeli'den
istedigi Semendire sancaginini kendisine tevcih edildigi
bildirildi.
Bâyezid,
sehzâdelerinden hiç birini, digerlerine tercih etmeyecek ve
onlardan birini veliahd yapmayacagina dair bir de ahidnâme
yazdirarak bu olayin ilk safhasini kapatmis oluyordu.
Böylece veliahd tayini isini önlmeyi basaran Selim, emri
altindaki askerle Semendire'ye gitmeyip, Rumeli beylerinin
karari ile Eski Zagra ve Filibe taraflarinda kalarak
Semendire'ye bir vekil göndermist.
Vezir-i A'zam
Hadim Ali Pasa'nin, Sah - Kulu olayinda sehid olmasi ve o
siralarda, Karaman Valisi olan oglu Sehinsah'in vefat
haberini almasi üzerine çok üzülen Sultan Bâyezid,
Edirne'den Istanbul'a hareket edip saltanattan çekilmeyi
düsünür. Böyle bir durumda kimin saltanata gelecegi meselesi
tekrar gündeme gelir. Devlet erkâni, Sehzâde Ahmed'in,
babasinin yerine geçmesine taraftardir. Fakat Hadim Ali
Pasa'nin yerine Vezir-i A'zamliga gelen Hersekzâde Ahmed
Pasa, bu görüse katilmamaktadir. Bununla beraber
yapabilecegi fazla bir sey de yoktur. Daha önce Selim'e hiç
bir sehzâdenin veliahd olmayacagina dair söz verilmis
olmasina ragmen Ahmed, tahta geçmek üzere Istanbul'a davet
edilir. Filibe'de bulunan Sehzâde Selim, adamlari
vâsitasiyle bütün bu görüsme ve gelismelerden haberdar olur.
Selim, alinan
kararin, kendisine verilen ahidnâmeye aykiri oldugunu
görünce 40 bin kisilik bir kuvvetle Çorlu'da babasinin
kuvvetlerinin bulundugu Karisdiran Ovasi'na gelir. Sehzâde
Ahmed taraftarlari, II. Bâyezid'i, Selim'in aleyhine tahrik
için arabasinin örtüsünü kaldirarak "Elinizi öpmeye gelen
oglunuzun kuvvetini görün, müretteb ve müsellah (silahli)
askerlerle ogul babayi böyle mi ziyaret eder?" diyerek
padisahi ogluyla savasa tahrik etmislerdi.
9l7
Cemaziyelevvel'inin sekizinci günü (Agustos l5ll )'de iki
taraf arasinda meydana gelen muharebe, Selim'in aleyhine
sonuçlanir. Bundan sonra, Sehzâde Ahmed'in hükümdarligi
kesinlesmis gibi olur. Bu sebeple Ahmed Istanbul'a davet
edilir. Bununla beraber Hersekzâde Ahmed Pasa, daha önce
verilmis ahidnâmeye sadik kalinmasini isteyecek ve fakat
sözünü dinletemeyecektir. Sehzâde Ahmed, aldigi emir üzerine
sür'atle Istanbul'a dogru yola çikip Gebze'ye, oradan da
Maltepe'ye gelir. Fakat yeniçerilerin kendisini istememeleri
ve Istanbul'da bazi isyan hareketlerine girismeleri üzerine
tekrar Anadolu'ya döner.
Selim'in
aleyhtarlari, Ahmed'in muvaffak olamamasi üzerine bu defa da
Sehzâde Korkud'u hükümdar yapmak üzere onu Istanbul'a davet
ederler. Manisa'da bulunan bu sehzâde, sür'atle Mihalic'e,
oradan da kayiklarla Davut Pasa iskelesine gelip karaya
çikar. Önce yeniçeri ocagina gitmis sonra babasini görüp
kardesi Ahmed'den kaçtigini söyler. Yeniçeriler, Korkud'a
karsi saygida kusur etmezler, ancak Selim'den baskasini
hükümdar olarak istemediklerini de münasib bir sekilde
anlatirlar.
Bütün bu
gelismeler karsisinda, idareyi Selim'e terk etmekten baska
çare bulamayan II. Bâyezid, oglu Selim'i Istanbul'a davet
eder. Sehzâde Selim, kara yolu ile Kefe'den Akkirman'a
oradan da Rumeli'ye geçip Istanbul'a gelir.Devlet erkâni
tarafindan karsilanip tebrik edilen Selim'in, Divân-i
Hümayûn'a gelip babasinin elini öpmesi istenir. Fakat bir
suikast olur endisesiyle Selim, ancak at üzerinde babasi ile
görüsmeyi kabul eder. Ertesi gün Selim, bütün devlet
ricalinin hazir bulundugu bir sirada babasi ile görüsür.
Bâyezid, oglunun hükümdar olmak istedigini ve askerle bir
kisim devlet adaminin da bunu destekledigini görünce, diger
sehzâdelerden herhangi birinin kendisine muhalefet etmedikçe
öldürülmemesi sözünü de aldiktan sonra saltanati kendisine
terk eder. Böyece 8 Safer 9l8 Cumartesi (25 Nisan l5l2) günü
vezirler saraydan çikip Selim'in saltanata geçtigini ilan
ederler. Yavuz Sultan Selim'in tahta geçis tarihi olarak 7
Safer gününü veren kaynaklar da (M. Süreyya, Sicill-i
Osmanî, I, 38) bulunmaktadir. Bundan sonra Selim gelip
babasinin elini öper ve onun hayir duasini alir. Bu esnada
II, Bâyezid, ogluna su ögüdü verir:
Kâfirin
katline eyle ihtimam
Kim anunla
tutar din-ü mülk nizâm
Padisah
oldunsa adli pise et (önde tut)
Zulm-ü bidad
(adaletsizlik) eyleme endise et
Merhamet et
âciz u bi-çareye (çaresize)
Sefkat eyle bi-kes
(kimsesiz) u âvareye
Tangri içün it
ehl-i ilme ihtiram
Derdmend (
dertli)in hatirin hos gör müdam
Müfsidin
neslini kes ger sah isen
Adle meyl et
bende-i Allah (Allah'in kulu) isen.
Öyle
anlasiliyor ki Yavuz Sultan Selim, babasina, kardesleri
rahat durduklari müddetçe hayatlarina dokunmayacagina dair
söz vermisti. Verdigi bu söz sebebiyle gelisi ve tahta
çikisi esnasinda, Istanbul'da bulunan kardesi Korkud'a saygi
gösterdi. Onu, Saruhan Sancakbeyligi'nde birakti. Kirim
Hani'na bir mektup yazarak padisah oldugunu ve yaninda
bulunan Sehzâde Süleyman'i göndermesini bildirdi. Yavuzun,
padisah olusu, gerek Istanbul, gerekse bütün bir devlette
büyük bir sevinç ve cosku ile karsilandi. Hakkinda
medhiyeler yazildi. Fakat kardesi Sehzâde Ahmed ve ogullari
bu haberi hiç begenmediler. Bu sebeple Murad (Ahmed'in oglu
) Amasya'da, Ahmed ve Alâeddin Konya'da Selim'in
hükümdarligini tanimadilar. Onlar da müstakil birer hükümdar
gibi yasamaya basladilar.
Selim'in tahta
geçisi, gerek Osmanli, gerekse Sünnî Islâm dünyasi için
hayirli bir hareket olmustu. Zira, bir bakima Iran'in ileri
karakolu olarak vazife gören Siîlik, II. Bâyezid döneminde
Osmanli topraklarinda faaliyet gösterirken, Sünnî akide ve
tarikatlar, bu istilaci hücuma ayni cins silahlarla mukabele
edemiyorlardi. Daha önce de temas edildigi gibi bir "Mehdi"
hikayesinin arkasina siginan bu sekavet ve saltanat
ihtirasinin maskesini düsürmek gerekiyordu. Bu da ancak
Selim gibi ileriyi gören, ufuktaki büyük tehlikeyi sezen,
sert, cevval ve dirayetli bir idareci ile mümkün olurdu.
Ülkeye sizmaya çalisan bu Siîlik tehlikesi, onu, babasina
karsi gelmeye kadar götürdü. Kendisinin ve memleketin halini
" pederimle görüsüp ahval-i devleti sifahen arz etmek
muktezay-i maslahattir" diye ayak diredigi halde, kendisini
istemeyen devlet adamlari, onun bu talebini yerine
getirmekten siddetle çekindiler. Onlar, sadece babasinin
elini öpmeyi kast eden bir kimse, böyle bir ordu ile nasil
gelir diyerek babasi ile görüsmesine bile müsaade etmediler.
Onlara göre yasli hükümdar, tahtini ogullarindan birine terk
edecekse, bu, herhalde ele avuca sigmaz Selim degil, babasi
gibi yavas ve halim Sehzâde Ahmed olmaliydi.
Anlasildigi
kadari ile Selim, her iki kardesini de Osmanli tahti için
kifayetli görmüyor ve dedesi Fâtih Sultan Mehmed'den sonra
devletin maruz kaldigi tehlikeleri ortadan kaldiracak ve
bükülen belini, sadece kendi çabalarinin dogrultabilecegine
inaniyordu.
II. BÂYEZID'IN
SAHSIYETI VE VEFATI
O, yaratilisi
itibariyle, babasina pek benzemiyordu. Bu yüzden onun kadar
hareketli, cevval ve atak degildi. Bu sebeple o, daha sakin
ve daha rahat bir hayati seviyordu. Bu bakimdan, onun
hayatini, iki devreye ayirmak mümkündür. Bunlardan biri,
sehzâdelik hayati ile saltanatinin ortalarina kadar olan
dönem, digeri de belirtilen dönemden itibaren, ölümüne kadar
geçen devredir. Yerli ve yabanci kaynaklar onun yasantisi ve
özellikleri hakkinda bize tafsilatli bilgiler
vermektedirler. Nitekim, Venedik elçisi Andre Gritti, onu
söyle tavsif eder:
"Bâyezid'in
boyu ortadan yüksek olup rengi zeytunîye çalar. Çehresi,
zihnen ciddi ve agir seylerle mesgul bulundugunu gösteriyor.
Fitratan magmum ve mahzundur. En mes'ud hadiselerin
zuhûrunda bile asla sevinip fazla gülmez. Hiç sarap
kullanmaz, az yemek yer, ata binmekten pek zevk duyar,
giriftar oldugu nikris illeti men etmezse en sevdigi sey av
eglenceleri ve at talimleridir. Dinî merasimin hiç birini
ihmal etmez, pek çok sadaka dagitir. Felsefede behre ve
malumati olmakla övünür, kozmografa (astronomi) ile fazla
mesgul olur."
Bâyezid, gerek
faziletli bir hükümdar olusu, gerekse iyi ahlâkindan dolayi
komsu hükümdarlar ve kendileri ile anlasma aptigi devlet
reisleri üzerinde bir hürmet hissi uandirmisti. Kendileri
ile birçok defa muharebe etmis olmasina ragmen Misir'da
vefati duyulunca, gerek Memlûk hükümdari, gerekse Kahire
halki tarafindan giyabî cenaze namazi kilinmisti.
II.
Bâyezid, saltanati oglu Selim'e devr ettikten sonra, arzusu
üzerine yirmi yük (2 milyon akça) yillik maas tayiniyle
dogum yeri olan Dimetoka'ya gitmek ister. Bâyezid Han, yasli
ve rahatsiz olmasina ragmen bu yolculuga çikmak ister. Yavuz
Sultan Selim, Edirnekapi'ya kadar yaya olarak babasina
refakat edip onu tesyi eder. Bu arada baba, ogluna devlet
idaresi hakkinda tecrübelerine dayanarak nasihatlarda
bulundugu gibi, oglu da onun hayir duasini taleb ederek
ellerini öper. Babasinin arzusu üzerine Edirnekapi'dan geri
döner. Yavuz Sultan Selim, babasinin hizmetinde bulunmak
üzere Rumeli beylerbeyi Hasan Pasa ile Defterdar Kasim
Çelebi'yi ve Tabib Ahî Çelebi denilen Mehmed b. Kemal'i
tayin edip gönderir. Bâyezid, daha Dimetoka'ya varamadan
yolda vefat eder. Vefat yeri hakkinda farkli bilgiler
bulunmaktadir. Buna göre onun vefat ettigi yer: Çekmece,
Sazlidere, Çorlu'nun yakinlari, Edirne yakinindaki
Sögütlüdere veya Hafsa kasabasinin Abalar köyünden biridir.
l0 Rebiülevvel 9l8 (26 Mayis l5l2)'de Nikris illetinden
vefat ettigi zaman 67 yasinda bulunuyordu. Babasinin ölüm
haberini alan Yavuz Sultan Selim çok üzüldü. Korkud, Ahmed
ve diger sehzâdeler de haberi duyunca üzüldüler. Halk da
üzülmüs olacak ki, karalar giymeye basladi. Yavuz, Yunus
Pasa'nin, na'si Istanbul'a getirmesini emretti. Yunus Pasa
da na'si yikatip kefenleyerek Istanbul'a getirir. Basta
Yavuz Sultan Selim olmak üzere ulema, devlet erkâni ve halk
tabutu karsiladilar. Bundan sonra cenaze namazini kilip onu,
yaptirdigi câmiin önündeki hazir olan kabrine defnettiler.
Yavuz, babasinin kabri üzerine altigen bir türbe yaptirdi.Türbe
için, türbedâr, hafiz ve bakicilar tayin etti. Bunlar, gece
gündüz onun ruhu için hatimler indirip dualar ettiler. |