Kaynaklarin,
âdil, akil, heybetli, cesaretli, idrak sahibi, iyi
giyimli, kadirsinas, âlimlerin dostu, sairlerin hâmisi,
hakka kail ve maarif erbabina meyilli bir pâdisah olarak
tavsif ettigi Fâtih Sultan Mehemmed Han, tarihin kayd
ettigi büyük sahsiyetlerin basinda gelir. Bu bakimdan
onun, sahsiyet ve karekterini oldugu gibi bütünüyle
ortaya koymak çok zordur. Çünkü o, beser kudretinin
ulasabilecegi en yüksek noktalara çikmis ve kendinden
önce veya sonra gelmis olanlarla mukayese edilemeyecek
derecede büyük bir hüviyet kazanmisti. Onun, Manisa'da
geçirdigi ikinci sehzadelik devresi, gerek sahsi, gerek
Osmanli Devleti için çok verimli ve faydali olmustu.
Zira, 5 yil süren bu dönemde o, sahsiyetini
olgunlastiran ciddi bir çalisma ve fikrî faaliyet içinde
bulunmustu.
Bu bes
senelik müddet zarfinda o, bir yandan akademik bir
faaliyet devresine girerek liyakatli hocalarin
refakatinda malumatini genisletmis, felsefe ve riyaziye
(matematik) okumustu. Döneminin önemli iki dili olan
Arapça ve Farsça'yi ana dili gibi ögrenmisti. Bu meyanda
o, Latince, Yunanca ve Sirpça ögrenme imkânlarini da
bulmustu. Tarih, cografya ve askerlik bilgisine de iyice
vâkifti. Bir yandan da dünya cihangirlerinin
biyografilerini dikkatle tedkik ederek her birinin dogru
ve yanlis taraflarina parmak koymustu. Böylece, yasanmis
tarih maceralarinin muhasebe ve yekûnu, onu, plan ve
sistem fikrinin lüzumuna esasli bir sekilde inandirmisti.
Devletin,
gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak yolunda kendini
geregi gibi hazirlamak için gece uyumamis, gündüz
dinlenmemis, hayatinin bir solugunu dahi bos geçirmemis
olan genç sehzâde, hesapli ve sistemli gelecegin genç
fâtihi, saltanatinin devaminca, daima baslanacak bir
isin plani ve bitecek bir isin endisesi ile yorulacakti.
Babasi, II.
Murad'in vefati üzerine 16 Muharrem 855 (18 Subat 1451)
Persembe günü Edirne'de Osmanli tahtina geçen II.
Mehmed'in dogum tarihi 27 Receb 835 (30 Mart 1432)
olarak kabul edilmekle birlikte, buna yakin farkli
tarihler de verilmektedir. Dogum tarihi hakkinda farkli
görüslerin bulunduguna temas edilen Fâtih Sultan
Mehmed'in annesinin kimligi hakkinda da degisik görüsler
bulunmaktadir. Bu farkli görüsler, Batili yazarlarca öne
sürülmüslerdir ki, kaynaklarimiz bu görüslerin tamamini
reddedecek sekilde açik ve net bilgiler vermektedirler.
Zira kaynaklarimiz, konuyu, II. Murad'in evliliginden
itibaren takib ederler. Nitekim kaynaklarimiz, Fâtih
Sultan Mehmed'in annesinin Müslüman Türk oldugu ve
Isfendiyar Beyi'nin kizi veya torunu oldugu, isminin de
Hüma Hatun oldugunu belirtirler. Ayni sekilde Ismail
Hami Danismend de Bursa mahkeme (ser'iyye) sicillerine
dayanarak konuyu tafsilatli bir sekilde ele alarak söyle
der:
"Fâtih'in
annesi olarak gösterilen Türk prensesi, Kastamonu ve
Sinop'ta hüküm süren Candarogullari hanedanindan
Isfendiyar Bey'in kizi veya torunu Halime, veyahut
Hatice Hatun'dur. Ikinci Murad'in bu kizla izdivaci
hicretin 827 (m. 1424) yilindadir." Müellif,
arastirmasinda bu ihtilaflarin sebeplerini de açiklar.
Ama konuyu fazla dagitmamak için biz bunun üzerinde
fazla durmayacagiz. Bununla beraber yeni arastirmalarin
ortaya çikardigi gerçek isim ve hüviyeti ile ilgili
bilgiyi aynen nakletmeden geçemiyecegiz. "Daha sonralari
Bursa mahkeme sicillerinde yapilan tedkiklere göre
Fâtih'in muhterem annesi, Hüma Hatun'dur. Bu bahtiyar
kadinin türbesi Bursa'da Muradiye Câmii'nin sark
tarafinda müze idaresince istimlak edilen bir bahçe
içindedir. Câmiden çarsiya dogru gidilirken bu zarif
âbide, câmiden yüz metre kadar ilerdedir. Memduh Turgud
Koyunluoglu'nun Bursa Halkevi nesriyati içinde çikan "Iznik
ve Bursa Tarihi"nin 152-153. sayfalarinda "Hâtuniye
Künbedi" ismiyle bahsedilen bu türbeyi Fâtih, babasi
Sultan Ikinci Murad daha hayatta iken ölen annesi için
hicrî (m. 1449) tarihinde, yani Istanbul'un fethinden
dört sene evvel yaptirmistir. Kitabesi Arapça'dir.
Bu
kitâbenin en büyük kiymeti, Fâtih'in annesinin yabanci
rivayetlerde iddia edildigi gibi Istanbul'da medfun
olmayip türbesinin Bursa'da bulundugunu ve yine ayni
yabanci masallarinda iddia edildigi gibi Hiristiyan
olarak öldügü için türbesi kapali olmayip, Müslüman
oldugunun kitâbe ile sabit oldugunu artik hiç bir
tereddüde imkân birakmayacak bir kesinlikle ortaya
koymasidir. Yalniz kitâbede bu Hatun'un ismi yoktur,
ancak bu da Bursa mahkeme sicillerinin 31,201 ve 370
sayili defterlerinin 35, 64 ve 40. sayfalarinda
bulunmustur. Fâtih'in annesinin ismi Hümâ Hâtun'dur.
FÂTIH'IN CÜLÛSU VE KARAMAN SEFERI
Fâtih diye
tarihe geçen ve Türklerin yetistirdigi en büyük
sahsiyetlerin basinda gelen Sultan II. Mehmed, Manisa'da
sancak beyi bulundugu sirada, babasi, Edirne'de vefat
etmisti. Vezir-i azam Çandarlizâde Halil Pasa, bu ölümü
gizli tutarak durumu Manisa'da bulunan genç sehzâdeye
bir ulakla bildirir. Edirne'den yola çikan ulak, üç gün
sonra ölüm haberini Manisa'ya getirir. Bizans tarihçisi
Dukas, bu haberlesmeyi su ifadelerle dile getirerek o
dönemde bile Osmanli Devleti'nde posta vazifesi gören
ulak (tatar)larin nasil sür'atli yol aldiklarini ve
gizlilige nasil riayet ettiklerini anlatir:
"Subatin
besinci günü bir ulak, kuvvetli kanatli kartal kusu gibi
Manisa'ya geldi ve Mehmed'e iyice mühürlenmis bir mektup
verdi. Mehmed, mektubu açip okuyunca, babasinin vefat
ettigini gördü. Mektup, Halil ve diger vezirler
tarafindan imza olunmus bulunuyordu. Mektupta babasinin
vefatini yazdiklari gibi, vakit kaybetmeksizin ve mümkün
ise Pigasos (mitolojide kanatli atlara verilen bir isim)
cinsinden uçar bir ata binip, pâdisahin vefati, civar
milletlerce duyulmadan evvel, Trakya'ya gelmesini
yaziyorlardi. Mehmed, mektupta yazilanlara uygun olarak
hemen çok (sür'atli) kosan Arap atlarindan birine atladi
ve sarayi erkânina: "Beni seven armamdan gelsin" dedi.
Önünde sarayindaki kullarindan okçular ve çabuk
yürüyenler, iki yanlarinda kahraman dilâverler yaya
olarak ve kiliç takinanlar ile mizrakli süvariler
arkadan geliyorlardi. Bu suretle tertip olunan alay, iki
günde Manisa'dan Bogaz'a vararak, Gelibolu Bogazi'ni
geçtiler. Mehmed, maiyetinden geride kalanlarin
gelebilmeleri için Gelibolu'da iki gün daha bekledi. Bu
arada Edirne'ye bir ulak göndererek, Gelibolu Bogazini
geçtigini bildirdi. Halkin bas kaldirip karisikliklarda
bulunmamasi için, yeni pâdisahin Gelibolu'da bulundugu
her tarafa yayildi." Gelibolu'dan hareket eden genç
pâdisah, Edirne'ye ulasmakta pek acele etmedi. Sehrin
disinda vezirler, beylerbeyiler, sancakbeyleri, ulema ve
ordu tarafindan karsilandi. Lehinde büyük tezahüratlar
yapildi.
Fâtih
Sultan Mehmed'in, babasinin ölüm haberini almasi ve
Manisa'dan hareket etmesi yeni arastirmalarda su sekilde
verilmektedir:
"Vezir-i
a'zâm, kimseye duyurmadan acele Manisa'ya ölüm haberini
eristirdi. Yedi gün sonra haberi alan Sultan Mehmed,
yaninda atabegi Sehabeddin Pasa oldugu halde, sür'atli
bir sekilde hareket ederek iki günde Çanakkale Bogazi'na
geldi. Bizans'in bogazlari kesmeleri ve Orhan'i 1444
yilinda oldugu gibi Rumeli'de serbest birakmalari uzak
bir ihtimal degildi. Genç Sultan, Gelibolu'ya geçmeye
muvaffak oldu. Bundan sonra onun, o derecede telas ve
endise etmedigini görüyoruz. Gelibolu'da babasinin ölümü
ve yeni pâdisahin geldigi haberi yayildi.
Chalkondyles'in sözünü ettigi Edirne'deki yeniçeri
ayaklanmasi, yeni Sultan'in, Gelibolu'ya varmasindan
sonra olmalidir. Buna göre Yeniçeriler, sur haricinde
toplanip sehri yagmaya hazirlanmislardi. Ancak Çandarli
Halil'in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde büyük bir
kargasanin önü alindi. Halil, kalan kapikulu askerleri
ile alelacele topladigi kuvvetleri, bunlarin üzerine
sevk ederek, silahlarini birakmazlarsa kiliçtan
geçirileceklerini, yeni sultani beklemelerini ve o
geldikten sonra kendilerine ihsanda bulunacagini
söyledi. Asker "Çandarli'ya olan hürmetleri dolayisiyla"
isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Sultan Mehmed,
pâyitahta girerek tahta oturdu ve yeniçerilerden sadakat
yemini aldi.
Bu
rivayetteki unsurlar, olaylarin gelismesi ile tam bir
uygunluk halindedir. Halil Pasa'nin, yençeriler
üzerindeki nüfuzu, Sultan Mehmed'in ancak onun
müdahalesinden sonra tahta gelip yerlesebilmesi,
bilhassa kayda deger. Yeni Sultan adina vaad edilen
bahsis ise, yeniçeriler tarafindan, Karaman seferinde
adeta tehdidle alinacaktir.
Babasinin
ölümünden onbes gün sonra Sultan II. Mehmed, Osmanli
ülkesinin pâdisahi sifatiyla Edirne'de ikinci defa tahta
çikti (16 Muharrem 855/18 Subat 1451).
Sultan
Murad'in zamansiz ölümü ve oglu Mehmed'in tahta geçmesi
sonucunda devletin iç ve dis siyasetinde bir
degisikligin olmasi bekleniyordu. Sultan Ikinci Murad'in
ölümünden sonra hükümdar olarak Edirne'de gördügümüz
müstakbel Istanbul Fâtihi, inzibatli ve sistemli bir
hazirlik ile manevî bir olus devresinin suurunu
tasiyarak artik is basinda bulunuyordu.
Osmanli
devlet teskilâtinda da, büyük ve köklü degisiklikleri
yapacak olan genç hükümdarin büyük talihi, devlet
otoritesinin politika ahlâkini kuran ve kontrolü altinda
tutan âlimlerden mürekkep müsavir kuvvetlerle kendi
kendini çevrelemis olmasi idi. Zira bu zümre, bagli
bulunduklari prensiplerin müdafaasini, imanlarinin
geregi bildiklerinden, pâdisahlik makamina karsi
serdengeçti bir pervasizlikla daima medenî cesaret
gösterirlerdi. Iste hükümdarin karar ve hareketlerinin
tosladigi duvar, bu salâbet ve müeyyideler sistemi idi.
Dünyanin
hiç bir devrinde, hiç bir idarenin bas çeviremeyecegi bu
mücahidler sinifi, kendi prensiplerinin sasmaz
ölçüleriyle, hükümdarlik makamina karsi bir tasfiye
cihazi vazifesini görmüslerdir. Devrandan nimet
beklemedikleri ve dünyanin varligindan sâd, yoklugundan
ise nâsâd olmadiklari için, kimseden çekinmemis,
kendilerini kimseye borçlu ve zebûn hissetmemekle de
hürriyetlerini kimseye bagislamamislardir.
Iste genç
hükümdar, çocuk yasindan itibaren böyle bir muhit ve bu
anlayista bir hoca ve müsahib kadrosu tarafindan
çevrelenmistir. Bunlardan Molla Hüsrev, Molla Güranî,
Hocazâde, Hizir Bey Çelebi, Ali Tusî, Molla Zirek, Sinan
Pasa, Molla Lütfi, Fahreddin-i Acemî, Hoca Hayreddin
gibi ilim, irfan ve san'at erbabi, feyzine feyz katarak
fikrî ve edebî istiklâlini hazirlamis, bir yandan da
baraj vazifesiyle coskun ve taskin kararlarinin demlenip
durulmasina hizmet etmislerdir.
Su kadar
var ki, bu halkanin tam merkez yerinde, hepsinden
imtiyazli ve hepsinden cesaretli bir hocasi daha vardi
ki, tek basina gözünü hükümdara dikmis olan bu meydan
erinin adi Ak Semseddin idi.
Sultan
Mehmed, tahta oturur oturmaz durumun nezaketini kavramis
ve bu sebeple babasinin vezirlerini yerinde birakmisti.
Inalcik, Mehmed'in cülûsu ile Vezir-i a'zam Halil
Pasa'nin rakiplerinin, iktidara geldiklerini
söylemektedir. Bu konuda Bizans tarihçisi Dukas
asagidaki ifadeleri kullanarak mevzuya bir açiklik
getirir: "Mehmed, tahtina oturdugu sirada bütün valiler
ve babasinin vezirleri, Halil Pasa ile Ishak Pasa, karsi
tarafta uzakta duruyorlardi. Kendi vezirleri ise Hadim
Sahin (Sehabeddin) ve Ibrahim, âdet vechiyle pâdisahin
yaninda yer almislardi. O zaman Sultan Mehmed, kendi
veziri Sahin'e sordu: "Babamin vezirleri neden uzakta
duruyorlar? Bunlari çagir ve Halil'e eski yerini
almasini söyle. Ishak da Anadolu ordulari komutanlari ve
esrafi ile beraber, babamin cesedini Bursa'ya gömsünler.
Sark vilayetlerinin (Anadolu Beylerbeyi) de idaresine
nezâret etsin" dedi. Vezirler, pâdisahin bu sözünü
duyunca hemen kosarak usûlleri vechiyle pâdisahin elini
öptüler. Bu suretle Halil basvezir oldu. Ishak da
Murad'in cenazesini alarak birçok esraf ve âyâniyle
beraber ve büyük bir intizam içinde Bursa'ya gitti.
Cenazeyi orada kendisinin hazirlatmis oldugu türbeye
defnetti. Bu cenaze alayinda fukaraya pek çok paralar
verildi."
Genç
pâdisah, tahta çikar çikmaz devletin hududlarinda
tehlikeler bas göstermeye basladi. Ilk defa, henüz bir
çocuk olarak tahta çiktigi zamanki buhranli durumlar
tekrarlanmak üzereydi. Enverî (Düstûrnâme, s. 94) bu
durum için "Fitne ve âsûb doldu her diyar" diyerek
durumun vehametini ortaya koyar. Gerçekten de Anadolu
ayaklanmisti. Karamanoglu Ibrahim Bey harekete geçerek,
Fâtih'in babasi Murad tarafindan ele geçirilmis bulunan
yerleri zaptetmis ve Alaiye üzerine yürümüstü. Ibrahim
Bey, Bati Anadolu'da, Sultan Ikinci Murad'in son defa
ortadan kaldirdigi beylikler için, Karaman'dan
gönderdigi saltanat davasi güden iddiacilar, Aydin,
Mentese ve Germiyan'da faaliyete geçmislerdi. Bu
konularda fazla tafsilata sahip olmamakla beraber,
Anadolu Beylerbeyi'nin bunlarla ugrasmak zorunda
kaldigina bakilirsa bu hareketler ilk etapta basarili
olmuslardi denebilir. Öyle anlasiliyor ki, Anadolu'da
durum endise verecek bir boyuta ulasmisti.
Genç
hükümdar, bu müskül ve sikintili durumda, ister istemez
babasinin baris politikasini sürdürmek zorunda
kalacagini anlamisti. Bu bakimdan. Anadolu'yu kurtarmak
için, batida birçok fedakârliklarda bulunmak zorunda
kaldi. Böylece, o tarafi (bati sinirlarini) emniyete
alarak barisi saglamaya çalisti. Gelen Sirp elçisinin
istekleri kabul edildi. Despot'un, Sultan Murad'la
yaptigi "Yeminle musaddak" muahede ve ittifaklari
yenilemeye razi oldu. II. Murad'in resmî müsaadesiyle
1449 yilinda Bizans tahtina geçmis olan eski Mora
Despotu Konstantin de, yeni pâdisahin durumundan azamî
sekilde istifadeye çalisti. Fâtih, tahta geçince,
Konstantin hem tebrikte bulunmak, hem de eski
andlasmalari tastik ettirmek için bir Bizans elçisi
gönderdi. Yeni Sultan, barisi teyid ve eski ahidleri
tastik ettigi gibi, ayrica, yaninda bulunan Osmanli
saltanatinin müddeisi, Orhan'in masraflarina karsilik,
Bati Trakya'da Karasu irmagi üzerindeki yerlerin
hasilatindan yilda, 300 bin akça isteyen imparatorun bu
dilegini de kabul etti.
Gelecegin
Istanbul Fâtihi'nin bu sekildeki hareket ve davranislari,
onun iyi bir diplomat oldugunu göstermektedir. Bu
bakimdan, Edirne'deki cülûsu esnasinda, Bizanslilara
karsi mültefit davranmasinin elbette bir sebebi ve
mânâsi vardi. Onun, o zamandaki düsüncelerine yaklasmak
ve onlari kesfetmek pek güç bir is olmakla beraber,
muhtemelen Fâtih, henüz hazirlikli bulunmadigi su
siralarda, Bizans'in tesviki ile Hiristiyan milletlerin
kendisine bazi engelleri çikarabileceklerini hesaba
katarak Bizans'la dost kalmayi uygun görmüstür. Ilk defa
hükümdar oldugu zaman, çocuklugundan faydalanmak üzere
Hiristiyan milletlerin nasil harekete geçmis olduklarini
hiç süphesiz unutmamis olan genç pâdisah, herhalde yine
böyle bir durumla karsilasabilir endisesiyle olacak ki,
simdilik bu sekilde davranmayi uygun görmüstü. Öyle
anlasiliyor ki Fâtih, Bizans hakkinda baska türlü
düsünüyordu. Ancak henüz tahta çikmis olan bu gencin,
etrafini ürkütmemesi gerekiyordu. Böyle bir davranis
tabii bir hareketti. O da öyle yapti. Onun için Karaman
seferi esnasinda kendisine yapilmis bulunan teklifleri
sukûnetle dinlemis ve onlari kabul eder bir tavir
takinmisti. Fakat Karamanoglu Ibrahim Bey itaat altina
alinir alinmaz is degismis ve bu seferin dönüsünde
pâdisah, Rumeli Hisari'nin yapilmasini emredecektir. Bu
hisarin yapilisi, Bizans'a yersiz isteklerinin güzel bir
cevabi idi. Böylece Bizans, yakin gelecekte ne gibi bir
tehlike ile karsilastigini ancak o zaman idrak etmis ve
hemen agiz degistirerek kuvvetli hasimlari karsisinda
her zaman yaptigi gibi, bu sefer de yalvarmak, bunu
yapamayinca da igfal etmekle durumunu kurtarmaya
çalismistir. Bu bakimdan, hisarin yapilmak istendigi
yerin, Galatalilara ait oldugunu ileri sürerek meseleyi
diplomatça halletmeye çalismis ise de, Fâtih'in verdigi
cevap, hem susturucu hem de oksayici olmustur. Anlasma
geregince genç pâdisah, Istanbul kusatmasi müddetince
Galata Cenevizlileri ile dost kaldi. Hatta Galatalilarin,
gizliden gizliye Bizanslilara yardim ettiklerini bildigi
halde bunu, açiga vurmayi menfaatlerine uygun bulmadi.
Istanbul alinincaya kadar onlarin bu sekildeki düsmanca
hareketlerine göz yumarak onlari görmezlikten geldi.
Halbuki Istanbul'un fethini müteakip günlerde,
Galatalilar için, kendi bahs ettiklerinden baska hiç bir
hukuk tanimayarak, orayi da dogrudan dogruya Türk
topraklarina bagladi.
Ülkesinin,
içinde bulundugu nazik durum sebebiyle, düsmanlari ile
olan eski antlasmalari yenilemeyi uygun gören genç
hükümdarin bu davranisi, Avrupa tarafindan yanlis bir
sekilde degerlendirilmisti. Bunun için de Avrupa, onun
hakkinda yanlis fikirler beslemekteydi. Onun,
devletlerle olan muahedeleri yenilemesi ve onlara karsi
yumusak davranmasi böyle bir fikrin ortaya çikmasina
sebep olmustu. Zira onlara göre, birkaç defa tahtindan
mahrum edilerek Manisa'ya gönderilen Sultan Murad'in bu
genç sehzâdesi hakkinda Bizans'ta ve bütün Avrupa'da
acele hükümler verilmis ve o, kabiliyetsiz bir delikanli
olarak taninmisti. Bundan dolayi Sultan Murad'in ölümü
ve Fâtih'in tahta çikisi her tarafta büyük bir
memnuniyet uyandirmisti. Çünkü bu delikanlinin
beceriksizligi yüzünden, Osmanli Devleti'nin
kendiliginden sona erecegi hülyasi, Avrupa'da tekrar kök
salmaya baslamis ve Hiristiyanlik âleminin kuvvetlerini,
birlikte ve sür'atle hareket etmeleri lazimgelen bu
devrede, tamamiyle felce ugratmisti. Aslinda yeni ve
genç hükümdar da Avrupa'da böyle bir fikrin yayilmasini
istiyordu. Onun yumusak tavri, onlarda böyle bir
düsüncenin meydana gelmesini saglamisti. Bu yüzden hiç
kimse, Osmanlilara karsi harekete geçmeyi düsünmüyordu.
Yalniz Franciccus Phlelphus bu düsünce ve fikirde
degildi. O, Sultan Murad'in ölümünü takib eden günlerde,
Osmanlilar ve onlarin devleti hakkinda fikirlerini
kaleme aldigi bir mektupla Fransa krali VII. Charles'a
bildirmisti. Avrupadaki mevcud fikirleri, pesin
hükümleri ve yanlis düsünceleri aksettiren bu mektubunda
Phlelphus, Fransa kralina öbür Hiristiyan devletlerin
basina geçmesini ve Osmanlilara karsi yürümesini
istiyordu. Çünkü ona göre Osmanlilarin kudreti çoktan
kirilmisti. Harbe sokabilecekleri kuvvet olsa olsa 60
bin kisi olabilirdi. Baslarinda da harp görmemis,
tecrübesiz, sefih, kadinlara düskün ve budala bir
delikanli vardi. Phlelphus, bu kadarla da yetinmiyor,
Fransa kralinin takib edecegi yolu bile gösteriyordu.
Ona göre uygun bir rüzgârla Hiristiyan ordusunun bir
günde Tarent'den Peleponez'e geçecegini, Mora
despotlarinin, bütün kuvvetleriyle bu orduya
katilacagini, Arnavutlarla Italyanlarin bu orduyu
destekleyecegini ileri sürüyordu. Böylece, çok kisa bir
zamanda Türklerin Avrupa'dan kovulacagini, hatta Asya'da
Müslüman hakimiyetinin kirilacagini iddia ediyordu.
KARAMAN SEFERI
Her
firsatta, Osmanlilara karsi hasmâne (düsmanca) bir tavir
içine giren Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe, Osmanli
Devleti'ne karsi mümkün olabilen bütün fenaliklari
yapmis, "Hiristiyanligi takviye ederek Müslümanligi
zaafa götürmeye" çalismisti. Yildirim Bâyezid'in müthis
pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum olan bu beylik,
Yildirim ile Timur (Timur-i bî-nûr) arasindaki mücadele
ve Yildirim'in maglubiyeti ile sonuçlanan Ankara
Savasi'ndan sonra tekrar meydana çikarak, gerek Çelebi
Sultan Mehmed zamaninda, gerekse Ikinci Murad
dönemlerinde durmadan Osmanlilar aleyhinde faaliyette
bulunmustu. Fâtih'in, küçük yasta tahta çikmasini firsat
bilen bu beylik, Orta Anadolu'da yine bir gaile meydana
getirmeye çalismis ise de, genç hükümdarin çok sür'atli
hareket edisi, buna imkân birakmamisti. Ancak, Fâtih
biliyordu ki, Karamanlilar, bir firsat vukuunda tekrar
ortaya çikacaklardi.
Gerçekten,
genç hükümdarin ilk gailesi, yine Karamanoglu'nun,
Anadolu'daki diger beyliklerle elele vererek bir talih
denemesine daha kalkismasi olmustu. karamanoglu Ibrahim
Bey, bu defa da saltanat degisikliginden istifade etmek
istedi. Bu yoldaki gâye ve düsüncesini
gerçeklestirebilmek için de Venedik Cumhuriyeti ile bir
anlasma yapti. Alaiye'ye giderek Venediklilerle irtibat
kurmak istedigi gibi, Anadolu beylerinin ogullarindan
bazilarina da kuvvet vererek onlari, Osmanli hududlari
içine gönderdi. Bunlar, Germiyan, Aydin ve Mentese
beylikleri idi.
Kaynaklarimiz bu konuda su bilgiyi verirler: Karamanoglu,
birkaç haramzâde tutup, her birini bir taifeye serdar
edüp, biri Germiyanogludur diye Kütahya üzerine, biri
Menteseogludur diye Mentese yöresine, biri de
Aydinogludur diye Aydin vilayetine göndermisti. Bunlar,
o vilayetleri talan edüp halka karsi olmadik iskenceler
yapip, salginlar saldilar. Kendisi de edepsizlik ve
sirrette yardimcilari olan adamlari ile Alaiye üzerine
yürümüstü. O günlerde Özgüroglu Isa Bey, Anadolu
Beylerbeyi idi. Karamanoglu'nun uygunsuz davranislarini
ve cezalandirilmasi gereken islerini tahta (Pâdisah)
arzetmis, Karaman'la savasmak için izin istemisti. Genç
hükümdar, Isa Bey'in böyle zor bir hizmeti
basaramayacagini düsünerek onu görevinden alir. Bosalan
bu göreve Vezir Ishak Pasa'yi tayin eder. Anadolu
Beylerbeyi olan Ishak Pasa, bas kaldiran bu kalabaligi
dagitmak üzere öncü olarak gönderilir. Pâdisahin kendisi
de devlet ve ikballe Gelibolu Bogazi'ndan geçip Bursa'ya
gelir.
Genç
hükümdar, Karamanoglu Ibrahim Bey'in, bu faaliyetleri
ile kendisine bagli olan Aksehir, Beysehir ve Seydisehir
gibi yerleri isgal etmesi üzerine, ilk seferini
Karamanoglu üzerine yapmak zorunda kaldi. Bu arada bir
taarruza maruz kalmamak için Rumeli Beylerbeyi olan Dayi
Karaca Pasa'yi, Rumeli askeri ile Sofya'da birakti.
Sultan Mehmed, Ishak Pasa'yi Karaman'a dogru
gönderirken, kendisi de onu takip etmeye basladi. Bursa
yolu ile Karaman topraklari üzerine hareket ettigi
zaman, veraset iddia ederek ayaklanmis olanlarin
tamaminin Karaman'a iltica ettiklerini isitmisti. Yasli
Ibrahim Bey ise artik her seyden ümidini kesmisti. Isyan
için kiskirttigi bütün elemanlar, hareketten kalmis,
Fâtih'in geldigi yerlerde de halkin ona tabi oldugunu
görmüstü. Bu durum karsisinda Taseli daglarina çekilmek
zorunda kalan Ibrahim Bey, oradan, suçunun
bagislanmasini istemek ve barisi saglamak üzere bir
mektupla Molla Veli'yi pâdisaha gönderir. Ayrica, sulhun
yapilabilmesine tavassutta bulunmalari için pâdisahin
vezirlerine çok miktarda hediyeler yollamisti. Filhakika
vezirlerin "ve ulema ve eimme ve mesayih"in sefaatiyle
pâdisah sulha razi oldu. Yapilan anlasmaya göre Aksehir,
Beysehir ve Seydisehir tekrar Osmanlilara birakiliyor,
seferlerde de bir miktar Karaman askeri bulundurulacagi
taahhüd ediliyordu. Yine bu anlasmaya göre Ibrahim Bey,
kizini da pâdisaha verecekti. Fakat Fâtih'in böyle bir
evliliginin olduguna dair kaynaklarimizda bir bilgiye
tesadüf edilememektedir.
Öyle
anlasiliyor ki, ta Edirne'den kalkarak Anadolu
ortalarina kadar gelen pâdisahin, Karamanoglu isine bir
son vermeden barisa riza göstermesi, vezirlerin
sefaatinin bir sonucu olmasa gerekir. Ç ünkü her
firsatta, Osmanliya karsi olan düsmanligini açiga
çikaran ve düsmanca hareketlerde bulunan Karamanoglu
için Fâtih, hiç te iyi düsünmüyordu. Onun, Karamanoglu
hakkinda:
"Bizümle
saltanat lafin idermis ol Karamanî
Huda
fursat verirse ger kara yire karam âni"
demesi,
onun Karamanoglu hakkinda nasil düsündügünü
göstermektedir. Zaten o, Karaman Beyligi'ni ortadan
kaldirmak emeli ile sefere çikmisti. Bu durumda, ele
geçen bu firsat aninda onu ortadan kaldirmasi
gerekirken, birdenbire barisçi bir sekilde hareket
etmesinin elbette bir sebebi olmalidir. Gerçekten de
hadiseler, Karaman seferinde zaman kayb etmesine müsait
görünmüyordu. Çünkü en küçük firsatlardan bile
faydalanmayi ihmal etmeyen Bizans, yine kipirdanmaya
baslamisti. Zira, daha önceki anlasmaya göre,
kendilerine Çorlu'dan berisi birakilmis ise de
Bizanslilar, bu sefer esnasinda Fâtih'i rahat
birakmamislar ve ortada bir sebep yokken onu tehdid
etmek istemislerdi. Bunu da Osmanli ordusunun Frikya'da
bulundugu bir sirada, elçilerin ordugaha gelmesi ile
açikça ortaya koymuslardi. Bu sartlar altinda genç
hükümdar, Karamanoglu'nun tekliflerini yeterli bulmak
zorunda kaldigi için barisa riza göstermisti. Çünkü o,
hem Bizans'in uygunsuz bir zamanda harekete geçip taht
ve saltanat müddeisi olan Orhan'i serbest birakmasindan,
hem de Hiristiyan dünyayi onun aleyhinde harekete
geçirmesinden endise ediyordu. Ayrica o, Istanbul'un
fethi hakkindaki ulvî tasavvurlarini endisesiz bir
sekilde tatbikten baska bir sey düsünmüyordu. Bunun için
de karada ve denizde bütün komsulari ile baris durumunda
bulunmak, Sultan Mehmed için önemli ve gerekli idi.
Karaman
seferinden dönüp Bursa'ya yaklastigi sirada yeniçeriler
hünkari karsilayip ilk seferi oldugu için töre geregi
sefer bahsisi istediler. Pâdisah, Sehabeddin Pasa ve
Turahan Bey'in tavsiyesiyle on kese akça verilmesini
emrettiyse de onlarin bu sekildeki hareket ve cür'etleri,
canini sikmisti. Bu yüzden birkaç gün sonra Yeniçeri
Agasi Dogan Bey'i azletti. Yayabasilarini da asker
arasinda disiplini saglayamadiklarindan dolayi
dövdürterek Yeniçeri Agaligi'na Mustafa Bey'i tayin
etti.
Genç
hükümdar, Karaman seferi dönüsünde Bursa'ya geldikten
sonra Anadolu Beylerbeyi olarak tayin ettigi ishak
Pasa'yi, Mentese Beyligi'ne göndermisti. Ishak Pasa,
Menteseogullarindan Ahmed Bey'in oglu Ilyas Bey üzerine
gitmis, onun agir isiten kulagina hiç olmazsa görmek
suretiyle, onun anlayacagi sekilde sözleri okuyup,
dilâverliginin geregi olarak kendisini, adi geçen
ülkeden atmaya niyetlenmisti. Ishak Pasa'ya karsi
tutunamayacagini anlayan Ilyas Bey, Rodos'a kaçmisti. O
ana kadar Ankara'da oturmakta olan Anadolu
Beylerbeyileri bundan böyle Kütahya'yi merkez edindiler.
Solakzâde, gerek Bursa'daki olay, gerekse Mentese
konusunda su bilgileri vermektedir:
"Sulhtan (baris)
sonra azimetlerini Bursa yönüne çevirdiler. Sehre yakin
geldiklerinde, Yeniçeri alay baglayip, saadetli
pâdisahtan bahsis ricasinda bulundular. Sehabeddin Pasa
ile Turahan Bey, yeniçerinin durmalarinin sebebini beyan
eyleyince, ihsan için on kese akça ferman buyurdular.
Lakin bu uygunsuz hareket, pâdisahin hatirinda
kirginliga yol açti. Birkaç gün geçtikten sonra, agalari
mesabesinde olan Sekbanbasi Kazanci Dogan Bey, iyi bir
sekilde dövüldükten sonra azl olundu. Agaliga, Mustafa
Bey adinda akilli ve yigit birisi getirildi. Bütün
yayabasilar ve dabcilar dayaktan geçti. Bursa'ya dahil
olduklari gün, Anadolu Beylerbeyisi Ishak Pasa'yi
Mentese iline gönderdi. Böylece Mentese oglu Ilyas Bey,
bu vilayetten çikarildi. Rodos adasina kaçti. Tasarrufu
altinda olan memleketlerini ele geçirme yoluna gittiler.
O zamana kadar Anadolu Beylerbeyileri, Ankara'da
oturmakta idiler. Ishak Pasa'dan sonra bugün de oldugu
gibi Kütahya'da sakin olmalari kanun haline geldi.
ISTANBUL'UN FETHINE DOGRU
Istanbul,
Schlumberger'in ifadesine göre, babasi Sultan Murad'in
vasiyetiyle kendisine tavsiye edilmis ve ecdadi olan
bütün sultanlarin zihinlerini isgal etmis oldugu bu
muazzam tesebbüsü gerçeklestirmek isteyen Sultan Mehmed,
devamli olarak bu fethi nasil basarabilecegini
düsünüyordu. Zira bu sehrin fethi, Osmanli Türklerine
sadece yeni bir baskent kazandirmayacak, ayni zamanda
kurduklari devletin, Avrupa kitasindaki topraklarinin
garantisi olacakti. Egemenlikleri altindaki ülkelerin
merkezinde ve Avrupa-Asya geçidi üzerinde bulunan bu
yeni baskent ellerinde olmadan Türklerin kendilerini
güvenlik içinde hissetmeleri imkansizdi. Kendilerini
tedirgin eden Rumlar degil, Hiristiyanlarin birleserek
Constantinopolis gibi bir üsten harekete geçmeleri
ihtimaliydi.
Sultan
Mehmed, Konstantiniye'yi ele geçirmek suretiyle "müjdeli
emîr" olmak ve Osmanli Asya'si ile Avrupa'sini birbirine
baglayip devletin tabiî sinirlarini, cografî ve siyasî
birligini saglamak istiyordu. Hammer, hükümdara bu
düsünceyi gerçeklestirme imkanini veren olaylari su
ifadelerle dile getirir:
"Bizans
Imparatoru Kostantin, mevsimsiz olarak ve maharetsizce
bir hareketle, pâdisahin fetih arzusunu hemen
uygulamasini tacil (sür'atlendirecek) edecek
davranislarda bulundu. Sultan Ikinci Mehmed, Anadolu'da,
Ibrahim Bey tarafindan saçilmis olan nifak tohumlarini
gidermeye çalistigi sirada, Bizans elçileri ordugaha
gelerek Orhan'a tahsis edilmis olan akçanin hemen
ödenmesini istemisler ve belirtilen paranin iki misli
olarak verilmeyecek olmasi halinde, sehzâdenin serbest
birakilacagini tehdid edici bir dille beyan etmislerdi."
Bu neviden bir hareket, bir bakima Fâtih'i tehdid
ediyordu. Öyle anlasiliyor ki, bu tehdidin sonu da
gelmeyecekti. Zira isi santaja kadar götürmek demek olan
bu istek, Osmanlilari devamli surette rahatsiz edecekti.
Gerçekten, Karaman seferi esnasinda Imparator Konstantin
ve senato, bu seferi firsat bilerek gönderdigi elçilerle
Sehzâde Orhan'a verilen tahsisatin arttirilmasini ve
sayet bu yapilmazsa sehzâdeyi Rumeli'ye saliverecegini
de tehdid olarak bildirmekte idi. Gelen elçilerin önce
vezir-i azami görerek arzularini bildirmeleri, protokol
geregi oldugundan elçiler, imparatorun tekliflerini
Halil Pasa'ya bildirdiler.
Bu
tekliflere göre imparator, Istanbul'da bulunan Sehzâde
Orhan'in her sene verilmekte olan tahsisatinin,
masraflarini karsilayamamasindan dolayi artirilmasini
istemekte, sayet bu teklifi kabul edilmeyecek olursa adi
geçen sehzadeyi Rumeli'ye saliverecegini tehdidkarâne
bir sekilde bildirmekte idi. Bunu ögrenen Halil Pasa,
henüz imzasi kurumayan ahde muhalif hareketlerinden
dolayi agir sözler söyleyerek elçileri tehdid ettikten
sonra:
"Simdi
Anadolu'ya sefer ettigimizi ve Frikya'da bulundugumuzu
gördügünüzden istifade ederek, âdetiniz oldugu üzre
uydurdugunuz sözlerle bizi korkutmak istiyorsunuz. biz
çocuk degiliz, elinizden ne gelirse yapiniz. Orhan'i
Trakya'ya pâdisah yapmak istiyorsaniz hiç durmayin.
Macarlari da getirmek istiyorsaniz dâvet ediniz. Yalniz
sunu biliniz ki hiç bir seye muvaffak olamayacaksiniz.
Aksine ellerinizdekini de kayb edeceksiniz. Mamafih
söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim. O, ne der ve
nasil arzu ederse o olacaktir". diyerek durumu Sultan
Mehmed'e bildirir. Hükümdar, imparator ve senatonun bu
istekleri karsisinda hiddetlenecektir. Fakat uygun
zamani bekledigi için elçileri güler yüzle karsilar.
Onlara, yakin zamanda Edirne'ye dönecegini ve orada
görüserek arzularini yerine getirecegini söyledikten
sonra onlari tatli dil ve ümitli bir sekilde geri
gönderdi.
Imparatorun, Sultan Mehmed'i tahrik eden bu istekleri ve
elçilerin söyledikleri, Bizans tarihçisi Dukas
tarafindan tafsilatli bir sekilde su ifadelerle
nakledilir:
"Budala
Bizanslilar, iyi düsünmeden, bos bir fikir ortaya atarak
Mehmed'e elçiler gönderdiler. Âdet oldugu üzre elçiler,
söyleyeceklerini önce vezire söylerlerdi. Bu elçiler
vezire dediler ki: "Imparator Konstantinos her sene
kendisine verilmekte olan 300 bin akçayi almaya razi
olmuyor. Sizin pâdisahiniz gibi, Osmanogullarindan olan
Sehzâde Orhan, kemal çagina ermis bir gençtir. Her gün
birçok kimse kendisine gelerek, ona "emîr" diye hitab
ediyor ve kendisini pâdisah ilan etmek istiyorlar. Orhan
ise bunlara ihsanlarda bulunmak ve kendilerine hediyeler
vermek istiyor ise de, parasi olmadigindan ve para
istemek için müracaat edecek baska bir yeri
bulunmadigindan imparatora basvuruyor. Ya tahsisati iki
misline iblag ediniz veya Orhan'i serbest birakacagiz.
Osmanogullarini beslemeye mecbur degiliz. Bunlarin,
beytülmaldan infak olunmalari gerekir. Orhan'in,
tarafimizdan vaki olan tevkifi ve sehirden disari
çikmamasi için aldigimiz tedbirler yeterlidir."
Halil
Pasa, bunlari ve daha baska sözleri dinledikten ve
Pâdisah Mehmed'e söylemek üzere imparator ve senatonun
bu tekliflerini duyduktan sonra, elçilere sunlari
söyledi: Ey akilsiz ve saskin Bizanslilar!
Tasavvurlarinizdaki seytanliklari çoktan bilirdim. Bu
bildiklerinizi unutun... Daha dün denecek derecede yakin
bir zamanda sizinle yeminle teyid olunmus ahitnâmeyi
yaptik ve diyebiliriz ki, mürekkebi henüz kurumamistir.
Simdi ise Anadolu'ya sefer yaptigimizi ve Frikya'da
bulundugumuzu gördügünüzden faydalanarak, âdetiniz
oldugu üzre uydurdugunuz korkuluklari bize göstermek
suretiyle bizi ürkütmek istiyorsunuz. Biz, fikir ve
kudretten mahrum çocuk degiliz. Elinizden ne gelirse
yapiniz. Orhan'i Trakya pâdisahi yapmak isterseniz hiç
durmayin. Macarlari Tuna'dan bu tarafa geçirtmeyi
düsünüyorsaniz onlar da gelsinler. Siz de daha önce kayb
ettiginiz yerleri geri almak için taarruza geçmek
isterseniz bunu da yapiniz. Yalniz sunu biliniz ki,
bunlardan hiç birine muvaffak olamayacaksiniz. Aksine
ellerinizde bulunani da kayb edersiniz. Mamafih,
söylediklerinizi pâdisahima arzedecegim, o ne arzu
ederse o olacak."
Mehmed,
basvezir ile elçiler arasinda konusulan yukaridaki
hususlari duyunca çok hiddetlendi. Ancak bunu belli
etmedi. Bizans elçilerini kabul ederek, bunlara dedi ki:
"Az zamanda Edirne'ye dönmek niyetindeyim. Oraya
geliniz, imparatoru ve sehre ait bütün hususlari orada
bana söyleyiniz. Istenilen her seyi vermeye hazirim."
Mehmed bu sözleri ve daha buna benzer tatli sözler
söyleyerek bunlara yol verdi. Birkaç gün sonra Bogazi
geçip Edirne'ye gelen Mehmed, Karasu civarinda bulunan
köylere, sâdik kölelerinden birini göndererek imparator
için tahsis olunan iradin (gelirin) verilmesini
yasakladi. Bu gelirin tahsiline memur olanlari ve buna
nezaret edenleri oradan kovdu. Bu suretle sadece bir
sene bu gelir alinmis oldu."
BOGAZKESEN (RUMELI) HISARI'NIN YAPILMASI
Ikinci
Mehmed, gerkek dedelerinin ve gerekse babasinin girismis
olduklari büyük ve cür'etli tesebbüsü gerçeklestirmek
istiyordu. Tabiat ve cografya, Istanbul'u, dogu ve
batidaki Osmanli ülkelerine merkez yapmisti.
Kostantiniyye, baska bir devletin elinde kaldikça
Osmanli ülkesi, Hiristiyan istilasina açik bulunacagi
gibi, Avrupa ile Asya arasindaki bag ve alaka da
emniyete alinamazdi. Böylece devlet, tam ve saglam bir
vücud olacak yerde, gövdesi ortasindan ikiye bölünmüs
olarak parçalanmak tehlikesine maruz kalirdi.
Gerçekten
su ana kadar, Osmanlilar tarafindan Istanbul'un fethi
için yapilan tesebbüslerin her birinde bir engel çikarak
veya çikarilarak muvafakiyet önlenmisti. Fakat burasi,
imparatorun elinde bulundukça Osmanlilarin Rumeli'ye
tamamen hakim olmalari mümkün degildi. Nitekim, Varna
muharebesine gidilirken, Çanakkale'nin ve hatta
Sarayburnu ile Bogaza dogru olan yerlerin düsman
tarafindan tutulmus olmasi, bu arada Istanbul'un da,
düsmani tesvik eden imparatorun elinde bulunmasi
yüzünden büyük tehlikeler altinda Ceneviz gemilerine 40
bin duka altin verilerek Rumeli sahiline geçilebilmisti.
Su halde, iki kitadaki Osmanli hakimiyetinin, devamli
olarak sinsi bir siyasetle, Osmanlilar aleyhinde çalisan
Bizanslilar yüzünden, ne kadar korkunç tehlikeler
arzettigini hadiseler göstermektedir.
Ikinci
Mehmed, Karaman seferinden dönerken Çanakkale Bogazi'nin
Frenk gemilerince tutuldugu haberini alinca, Istanbul
Bogazi'na gelip babasinin geçtigi yerden Rumeli sahiline
geçer. Bu geçis esnasinda, Anadolu Hisari'nin karsisina
bir kale yapilmasini emreder. Istanbul'un fethinden
baska bir sey düsünmeyen Sultan Mehmed, bütün planlarini
onun üzerine koruyordu. Bunun için atilan ilk adim,
Bogazkesen Hisari'nin insasi oldu. Askerî ehemmiyeti
kadar âbidevî degeri de yüksek olan bu muazzam kalenin
insasi, Türk tarihinin varmis oldugu seviyeyi göstermesi
bakimindan önemlidir. Dört buçuk ay gibi akil almaz
derecede kisa bir zamana sigdirilan bu insaat, gerek
tuttugunu koparan bir tesebbüs, teskilât, idâre ve ikmal
dehasi olarak hükümdarin; gerek yardimci ve tatbikatçi
olarak fikri, madde planinda gerçeklestiren kütlenin
yüksek bir teknik seviyesine sehâdet etmektedir.
Osmanlilarin, iki kita arasindaki gidip gelmeleri
esnasinda, tehlikelerle karsi karsiya gelmelerinin
kazandigi tecrübeleri, henüz kuvvetli bir donanmaya
sahip olamayan bu devlet için, Istanbul'a sahip olmaktan
baska çare olmadigini ortaya koymustu. Zira tehlikeli
durumlar, ancak bu sayede atlatilabilirdi. Böylece,
pâdisahin emri üzerine, Karadeniz'den gelecek her türlü
yardima mani olmak ve iki sahil arasinda karsidan
karsiya geçmeyi saglayabilmek için, Bogazkesen Hisari
denilen Rumeli Hisari'nin yapilmasiyla ise baslandi.
Sultan Mehmed, Karaman seferinden Edirne'ye döner
dönmez, Anadolu ve Rumeli'ye fermanlar göndererek bin
kisilik bir insaat ustasi kadrosu ile o miktarda amele
ve kireçci istedigi gibi insaata ait malzemenin ilk
bahara kadar hazirlanmasini emir ile bogazda bir hisar
yaptirilacagini bildirir. Bizans tarihçisi Dukas, bu
haber üzerine gerek Istanbul, gerekse diger yerlerdeki
Hiristiyanlarin nasil büyük bir telasa kapildiklarini su
cümlelerle belirtir:
"Istanbul'da,
bütün Asya ve Trakya ile adalarda bulunan Hiristiyanlar,
bu haberi duyunca çok üzüldüler. Aralarindaki
konusmalarda bundan baska bir seyden bahsetmiyorlardi.
Ancak "artik Istanbul'un son günü geldi, milletimizin
yok olma çanlari çalmaya basladi. Deccal'in günleri
geldi, ne olacagiz? Veya, ne yapalim? Ey Allah'imiz!
Canimizi al ki, bu kullarin, sehrin yok olusunu kendi
gözleri ile görmesinler. Senin düsmanlarin, bu sehri
muhafaza eden azizler nerededirler demesinler." Bu
münacati yalniz Istanbul halki degil, Anadolu'da daginik
surette ikamet eden, adalarda ve garp vilayetlerinde
bulunan Hiristiyanlar aglayarak bagiriyorlardi."
"Kulle-i
cedide" diye de isimlendirilen günümüzdeki Rumeli
Hisari'nda, Fâtih'in vakfiyesinden anlasildigina göre
bir de cami vardi. Bu camide vazife gören imam (hitabet
vazifesi dahil), bu hizmete karsilik her gün 6 akça,
müezzin (temizlik isleri dahil) 4 akça ücret aliyordu.
Adi geçen hisarin yeri tesbite çalisilirken bogazin en
dar yerindeki (660 m.) bu noktanin seçimi, askerî sevk
ve idare bakimindan önemli idi. Bu yeni hisarin,
karsisindaki hisar ile birlikte bogaz geçisini
kapatabilmesi tasarlanmisti. Geçisi, makaslama ates ile
önlemek ve akintilar yüzünden gemilerin burada, yani
hisarin bulundugu kiyiya yaklasmak zorunda
kalacaklarindan istifade ediliyordu. Hisar, yaklasan
hedefleri toplarinin en uzak mesafesinden karsilayarak,
güneyde en uzun mesafeye kadar takip edebiliyordu.
Sultan
Mehmed'in kale yaptirmak istedigi mevki, Bizanslilarin
Hermaneum Promontarium dedikleri, bogazin en dar yeri
olup, milattan bes asir önce Iran Sahi Dârâ, muazzam
ordusu ile buradan Avrupa kitasina geçmisti.
Hisarin
yapilmasi ile ilgili hazirliklar üzerine telasa düsen
imparator, Edirne'ye elçiler gönderdi. Bunlar, aldiklari
talimat geregi, Sehzade Orhan'in tahsisatindan
bahsetmeyeceklerdi. Pâdisahla anlasabilmek için her
fedakârliga katlanacaklardi. Imparator, elçiler
vâsitasiyle I. Murad'dan itibaren gelip geçmis bütün
pâdisahlarin, Istanbul'un hariminde bir kale yapmak ve
hatta bir kulübe bile yapmak istemediklerini, Yildirim
Bâyezid'in, Manuel'in muvafakati üzere Türklerle meskun
olan Anadolu sahilindeki kaleyi (Anadolu Hisari)
yaptirdigini bildirdikten sonra, kale yaptirmak
suretiyle Frenklerin gidip gelmelerine mani olmak ve
gümrük resimlerini (vergi) hiçe indirip Istanbul'u aç
birakmak istedigini beyanla bunu yapmamasi için ne
istiyorsa onu vereceklerini bildirmisti.
Sultan
Mehmed, imparatorun gönderdigi elçiler vâsitasiyle
söylenilen seyleri dinledikten sonra:
"Ben,
sehirden bir sey almiyorum. Imparator, sehrin
hendeginden disari hiç bir seye malik degildir. Sayet
Mukaddes Agiz'da (Bogaz'da) bir kale insa etmek
istersem, beni men etmeye hakkiniz yoktur. Her yer benim
mülküm altinda bulunuyor. Anadolu yakasinda bulunan
kaleler benimdir ve bunlarin içinde oturanlar da
Türktürler. Garpta meskûn olmayan yerler de benimdir.
Bizans'in orada oturmaya haklari yoktur. Macar Krali
üzerimize yürüdügü zaman o karadan gelirken, Frenklerin
kadirgalari Ege Denizi Bogazina gelerek Gelibolu
Bogazini kapatarak, babamin Trakya'ya geçmesine mani
oldular. O zaman babam, Mukaddes Agiz'in yukarisina
çikarak babasinin* insa eyledigi kaleye yakin bir yerden
Allah'in inayeti sayesinde kayiklar ile bogazi geçti.
Binaenaleyh, babamin bogazi geçmek için ne zorluklara
katlandigini ve ne sikintilara girdigini pekala
bilirsiniz. Babamin, Istanbul Bogazi'ni geçmemesi için
imparatorun kadirgalari kesiflerde bulunuyorlardi. Ben,
daha çocuktum. Edirne'de oturuyor, Macarlarin
gelmelerini bekliyordum. Macarlar, Varna civarindaki
yerleri yagma ediyorlardi. Bunlari gören imparatorunuz
seviniyordu. Müslümanlar ise izdirap çekiyorlardi.
Kâfirler de sevinç ve meserret içinde idiler. Çok büyük
tehlikeler ile bogazi geçen babam, karsi tarafa geçer
geçmez, Anadolu kiyisinda bulunan kalenin karsisina,
garp tarafinda diger bir kale yaptiracagina yemin etti.
O, bu yemini yerine getirmeye muvaffak olamadi. Allah'in
inayeti ile bunu ben yapmak istiyorum. Neden buna mani
olmak istiyosunuz? Memleketimde istedigimi yapmaya gücüm
yetmiyecek mi? Gidiniz ve imparatora deyiniz ki, simdiki
pâdisah eski pâdisahlara benzemiyor. Onlarin
yapamadiklari seyleri bu kolayca yapabilecektir. Onlarin
istemedikleri seyleri, bu isteyecek ve yapacaktir.
Simdiden sonra bu husus için gelenlerin derisi
yüzülecektir."
Dukas'in,
bu ifadelerinden anlasildigina göre Sultan Mehmed,
Rumeli Hisari'nin insasina mani olmak isteyen Bizans
Imparatoru'na, tarihî hadiseleri hatirlatmak suretiyle
bu tesebbüsündeki hakliligini isbat etmeye çalisir. Onun
için bu isten vaz geçmesinin mümkün olamayacagini tehdid
yollu bir tarzda ona bildirir.
Rumeli
Hisari'nin yapilmasi hazirliklarina 1451-52 kisinda
baslanmistir. Ilkbaharin baslangicinda Mart ayinin
sonlarina dogru, Rumeli tarafina Anadolu Hisari'nin
karsisina bol miktarda insaat malzemesi, usta, amele ve
kireççi gelmisti. Kereste Izmit ile Karadeniz
Ereglisi'nden, taslar ise Anadolu tarafindan
getirilmisti. Çalismak üzere külliyetli miktarda insan
gelmisti. Sultan Mehmed, bu sirada kara yolu ile bogaza
gelerek bilirkisilerle (teknik eleman, mühendis) o
havaliyi gezdi. Denizin akintisi hakkinda malumat aldi.
Iki sahil arasindaki mesafeyi ölçtürdü. Kalenin
yapilacagi sahayi kendisi tayin ile hududunu tesbit
ettirdi. Bundan sonra bir rivayete öre önce kiyida,
hisarin güney-dogu kösesindeki kule insa edilerek
malzeme ve çalismalarin selameti emniyete alinmistir.
Fâtih
Sultan Mehmed, hisarin duvarlarinin Arapça "Muhammed"
kelimesi seklinde olmasini istediginden planini da ona
göre tasarlamisti. Buna göre her "Mim" (M) harfinin
yerinde bir kule bulunmasini arzuluyordu. Kulelerden
ikisi, birbirinin yaninda ve burunun eteginde idi.
Üçüncüsü denize daha yakindi. "H" ve "D" harflerinin
bulunduklari yerlerde istihkamlar yapildi. Pâdisah,
bunlarin yapilmasina özen gösteriyor ve bizzat nezâret
ediyordu. Gerçekten üç köseli olarak düsünülen hisarin
projesi, bizzat Sultan Mehmed tarafindan tasarlanmisti.
Eski an'aneye uyularak, hisarin yapilmasinda devletin
ileri gelenlerinden de faydalanildigi ve bunlarin,
masraflara katildiklari görülür. Bu insanlarin, kule ve
surlarin bir kisminin yapilmasina nezâret ettikleri
anlasilmaktadir. Nitekim hükümdar, kale insasini üç
vezir arasinda taksim eder. Üç kösenin doguda, yani
deniz sahilinde olan bir kösesine akropol olarak gayet
metin bir burç yaptirma vazifesini Halil Pasa'ya verdi.
Yamaçta, yani güneyde bulunan diger köseye büyük bir
burç yapilmasini Zaganos Pasa'ya, ve üçüncü köseye, yani
kuzeye düsen tarafa yapilacak burcu da Saruca Pasa'ya
verdi. Vezir Sehabeddin Pasa da bütün insaata nezâret
etti.
Kaynaklar,
Rumeli Hisari'nin, bizzat Sultan Mehmed'in idaresinde
1000 kadar usta ve onun iki misli isçi çalistirilarak
dört ay gibi çok kisa bir zamanda (Hammer'e göre üç
aydan daha az) tamamlandigini belirtmektedirler. Bununla
birlikte insaatin bütün mekan ve safhalarinda
çalisanlarin sayisinin, yukarida verilenden daha fazla
olduguna isaret edilmektedir. Zira Dukas, "insaati arsin
üzerine ustalara taksim etti. Ustalar bin kisi kadardi.
Her ustanin yanina iki yardimci koydu. Kale duvarinin iç
ve dis taraflarinda da miktari kâfi ustalar ve yardimci
ustalar çalistirdi." demektedir. Buna göre 21 Mart
1452'de insaatina baslanan Bogazkesen (Rumeli) Hisari,
bes-alti bin kisinin çalismasi sonucunda Temmuz ayinin
sonlarinda tamamlandi.
Rumeli
Hisari'nin askerî önemi üzerinde duran ve bu konuda epey
bilgi veren Hüseyin Dagtekin, adi geçen hisarin, insa
edildigi yerin aslinda insaata müsait olmadigini, buna
ragmen Osmanli hükümdarinin, günümüz askerî tekniklerine
uygun bir sekilde onu nasil mükemmel bir sekilde insa
ettirdigini söyle anlatir:
"Gerçekten, Rumeli Hisari tahkimatinin, en gayr-i müsait
arazi sartlarina ragmen, kiymetinden hiç bir sey
kaybetmeden, bir benzerine güç tesadüf eildebilecek
kadar büyük bir maharet gösterilerek, insa edildigi yere
ve çevreye intibak ettirilmek suretiyle vücuda
getirilmis tipik bir tahkimat örnegi teskil ettigi
görülür. Bundan baska, yeni hisarin en mühim bahsi olan
bu konuyu islerken kalenin, görülen arazi üzerine
yerlestirilmesinde hakim olan askerî görüsün, günümüzün
tabiye esaslari hakkindaki görüsleri kadar ileri
oldugunu müsahede ettigimizden, besyüz yil önce insa
edilmis oldugu halde, modern bilgilerin verdigi
görüslerle tedkik etmekte herhangi bir tehlike
olmadigini sözlerimize ilave edebiliriz."
Ilk dönem,
Osmanli askerî mimarisinin güzel bir örnegi olan bu
hisara yerlestirilen silah ve diger mühimmattan
bahsetmeden, sadece bu dönemdeki askerî mimarînin ne
denli saglam olduguna bir iki örnekle isaret etmek
isteriz. Bilindigi gibi, Istanbul'un fethinden önce
Yildirim Bâyezid tarafindan, Bogaziçi'nde yaptirilan
Anadolu Hisari ile Fâtih Sultan Mehmed tarafindan
yaptirilan Rumeli Hisari surlari ve Istanbul'un
alinmasindan sonra Theodosius surlarinin stratejik bir
noktasinda yapilan Yedikule, Osmanlilarin ilk müstahkem
mevkileri hakkinda bize bir fikir vermektedir.
Hisarin
insaati esnasinda, deniz tarafindan gelebilecek bir
saldiriya ugramamak için, Gelibolu tersanesindeki
donanmadan otuz kadar harp ve bir hayli nakliye gemisi
bogaza getirilmisti. Bu yeni kaleye top ve topçular
kondu. Böylece karsi karsiya bulunan iki hisar
sayesinde, bogaz geçisleri kontrol altina alinmis oldu.
Hisarin komutanligina Firuz Aga'yi tayin eden hükümdar,
onun maiyetine dört yüz yeniçeri askeri ile silah ve
cephane verdi. Bundan sonra, Edirne'ye gitmek üzere olan
hükümdar, iki gün Istanbul surlarini ve hendeklerini
tedkik ettikten sonra buradan ayrilip, Eylül ayinin ilk
günü Edirne'ye döner.
ISTANBUL FETHININ HAZIRLIKLARI
Fâtih
Sultan Mehmed, Rumeli Hisari (Bogazkesen)'nin
tamamlanmasindan sonra ordusu ile birlikte Istanbul
surlarina iyice yaklasarak sehri yakindan görebilmisti.
O, hem arazi hem de surlarla ilgili tedkikler yaptiktan
sonra 1 Eylül günü Edirne'ye dönmüstü. Onun buradaki en
önemli düsüncesiIstanbul'u almakti. Nitekim Dukas, genç
hükümdarin Istanbul'u almak için ne denli kararli
oldugunu verdigi su bilgi ile ortaya koymaktadir:
"Harman
vakti geçti, sonbahar baslamak üzere idi. Sultan Mehmed,
Edirne'deki sarayinda vakit geçiriyor, fakat gözüne uyku
girmiyordu. Gece gündüz Istanbul'u nasil alabilecegini
ve nasil bu sehrin sahibi olabilecegini düsünüyordu."
Iç
dünyasinda, Kostantiniyye'nin fethi mevzuunda kendisini,
uzun asirlarin gönlünden ve dilinden yuvarlanagelen bir
manevî müjdenin son ve gerçek temsilcisi olarak gören
hükümdar, zihnî ve ruhî imkanlarini bütün hizi ve
bereketiyle hep bu nokta üzerinde toplamisti. Bununla
beraber çevresini teskil eden devlet adamlarinin mühim
bir kismi, hakli veya haksiz endiselerle onu böyle bir
maceraya atilmakta desteklemiyorlardi. Hatta daha da
ileri giderek, tecrübelerinden, bilgilerinden,
hamiyetlerinden ve korkularindan söz açarak önüne
yiginlarca engeller çikariyorlardi. Böylece, onun
kararini tasvib etmediklerini ortaya koyuyorlardi. O
devri yasamis bir tarihçi olarak Tursun Bey, bu
mücadeleleri özetle söyle anlatir: "Her çend erkân-i
devlet ve mülâziman-i hazret, tasrih ü kinaye birle,
ânun metânet ü menâatini, ve mülûk-i mâzinin fethü
kasdinda hazayn (hazineler) harc idüp, cem'-i asakir
eyleyüb çare bulmadiklarin sem'-i serifine ilka ederler
idi. Ve âna taarruzdan ziyade fitneye sebep olmak
tevehhümatin ve ihtimalatin söylerler idi." Fakat
pâdisah bunlara asla iltifat etmezdi." Öyle anlasiliyor
ki Pâdisah, zaman zaman, Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin,
Rumlari himaye etmekte oldugunu duyuyordu. Buna inanmasa
bile pasanin bazi süpheli hareketlerini kendisi de
görmüstü. Bu sebeple, devlet erkâni ile ulema ve
komutanlarin fikirlerini ögrenmek üzere onlari bir
toplantiya çagirdi. Herhalde bu toplantinin mahiyetini
kimse bilmiyordu. Zira toplantiya gelenler agirlanmis,
yedirilip içirildikten sonra dualar edilmis ve bundan
sonra da vezirler tarafindan devlet isleri ile ilgili
olarak hükümdara bilgi verilmisti. Iste bundan sonradir
ki Fâtih Sultan Mehmed, meclistekilere "müddet-i medid
ve ahd-i baiddir ki, âyine-i zamir-i münirimde bir suret
mürtesem olmustur. Âni sizinle müsavere muraddir"
diyerek söze baslar. "Insanlar, fikir, anlayis ve zeka
bakimindan ne kadar ileride olurlarsa olsunlar, bu
meziyetler, kendilerini baskalari ile müsavere etmekten
alikoymamali." düsüncesine sahip olan hükümdar, Hz.
Peygamberin dahi bundan müstagni kalmadigini ve böyle
yapilmasini tavsiye ettigini*, bu tavsiyesinde de onun,
Kur'an-i Kerim'in âyetini** gözönünde bulundurdugunu
söyleyerek, ortaya atacagi konu üzerinde herkesin
fikrini açikça belirtmesini istemisti. Meclistekiler,
pâdisahin düsüncesi yaninda kendilerininkinin bir sey
ifade etmeyecegini, fakat pâdisahin emirlerini yerine
getirmis olmak için düsünebildiklerini arzedeceklerini
söyleyince pâdisah tekrar söze baslayarak: "... Dünya
devleti müebbed olmaz ve cihan-i fânide kimesne baki ve
muhalled kalmaz" der. Bundan sonra yaratilistaki
gayenin, Allah Teâlâ'yi bilip onun birligini kabul etmek
ve yasandigi müddetçe onun "dergâhina takarrub" etmeye
gayret etmek oldugunu, bu vesile ile en iyi ve faziletli
insanin, küfür ve dalalet içinde bulunanlara karsi cani
ve mali ile cihad eden insan oldugunu hadislerle
belirtir. Bundan sonra Sultan Mehmed, "Belde-i tayyibe-i
Kostantiniyye ki bag-i irem andan bir kûse ve süreyya
nâk bostanindan bir kemterin kûse, ismi ve resmi ile
illerde meshur ve dillerde mezkûr ve kütüb-i tevârihte
mesturdur. Ne vechi vardir ki, ânun gibi menzil-i serif
ve makam-i latif benim vast-i memleketimde ve arsa-i
vilayetimde olup dahi eyyam-i devletimde küfr ocagi ve
bagiler yatagi ve tagiler duragi ola. Elhasil niyetim ve
himmetim ânun üzerine mukarrer ve musammam olmustur."
der. Günümüzün Türkçesiyle söylemek gerekirse o söyle
diyordu: Irem baginin kendinden bir köse oldugu
Kostantiniyye, adi ve sani ile dillerde söylenmis,
illerde ünü taninmis ve tarih kitaplarinda yazilmistir.
Niçin böyle güzel ve degerli bir yer ülkemin ortasinda
ve idarem arasinda olup ta saltanatim günlerinde küfür
ocagi, taskinlar yatagi ve âsiler duragi olsun. Kisacasi
Bizans'in üzerine gitmeye niyetliyim. Umarim ki,
tedbirimiz Allah'in takdirine uygun düser. Bu arada
devletin kurulusundan, Rumeliye geçisten, Istanbul'un,
ülkesinin ortasinda bir küfür beldesi olarak kalisindan,
Bizans'in tezvirat ve çevirdigi entrikalardan bahseden
pâdisah, sözlerine söyle devam eder: "Kendimizi
ecdadimiza layik olmayan halefler olarak göstermeyelim,
aksine, onlarin en has nesli oldugumuzu, onlarin
kahramanlik ve meziyetlerinin benzerini
gösterebilecegimizi ortaya koyalim. Zira onlar, nice
tehlike ve sikintilarla kisa bir zaman içinde Asya ve
Avrupa'daki bütün bu yerleri ele geçirip oralarin hakimi
oldular. Nice büyük sehir ve kaleleri fethe kadir
oldular. dedikten sonra Bizans isini halletmeden hiç bir
mühim tesebbüse girismeyecegini, bundan dolayi devlet
erkâninin bu husustaki fikirlerini ögrenmek istedigini
belirtir. Bunun üzerine meclis, isi müzakereye baslar.
Bir kisim devlet erkâni, pâdisahin fikrine uyar, bir
kismi da muhalif kalir. Muhaliflere göre Istanbul,
alinmasi güç bir sehirdi. Çünkü içinde bol nüfusu ve
etrafinda çok kuvvetli bir suru vardi. Sehrin, siddetle
müdafaa edilecegine göre, alinamama ihtimali de vardi.
Böyle bir durumda, devletin prestiji azalacakti. Onun
için böyle bir tesebbüse girismemek icab ederdi. Gerçi
hükümdar, Bizans'in bol malzemeye ve külliyetli miktarda
silaha sahip oldugunu biliyordu. Fakat meseleyi isten
anlayan kimselerle müsavere etmis ve buranin "akl ü
tedbir"le alinabilecegi sonucuna varmisti. Nisanci
Mehmed Pasa, gerek sehrin zaptinin zorlugu, gerekse
Fâtih'in kararligi hakkinda su bilgiyi verir: "Bu sehri,
Rum, Sam ve Trabzon denizlerinin kucakladigi iki kita
sarmisti. Kâfirlerden büyük bir kalabalik bu sehri gece,
gündüz koruyordu. Dogru ve saglam düsünce sahibi
olanlar, buranin fethine imkân bulunmadigina, kâfirlerin
elinden alinmasinin muhal (imkânsiz) olduguna, buraya
mâlik olmaya çalismanin soguk demiri dövmeye, burayi
elde etmek istemenin seytandan hayir ummaya benzedigine
hükmediyorlardi. Lakin yüce hazrete yüksek himmet, kutlu
kuvvet, saglam ve kötülüklerden arinmis nefs verildigi
için, unsurlar kendisine pek açik surette boyun egiyordu.
Bu sehrin, savasçi kâfirlerin eli altinda kalmasini iyi
görmüyordu.*
Tacizâde
Cafer Çelebi de (s. 8) Meclisteki bu farkli iki görüsü
söyle nakleder: "Vezirlerden degisik görüsler geldi.
Isabetli görüsleri olan zeki, akilli, cesur ve celâdet
sahibi olanlar, pâdisahin bu düsüncesini yerinde bulup
gerekenin yapilmasi için hazirliklara baslanmasini
istiyorlardi. Bir kismi ise surlarin saglamligi, giris
ve çikis noktalarinin zorlugunu ileri sürerek Istanbul
fethini, Anka kusunu avlamaya benzettiler. Keza onlar,
buranin zaptini, gök kubbenin fethine denk
sayilacagindan, bundan vazgeçilmesinin daha uygun
olacagini söylediler. Bu fikirler karsisinda genç
sultan:
"Allah'in
takdiri olunca, alisilagelmis nice imkânsizliklar,
kolaylasir. Bütün kâinat onun aksine çalissa da fayda
vermez. Bunun aksine basit ve elde edilmesi kolay bir
isi de, sayet Allah dilemez ise, cümle âlem onu yapmaya
yönelse, yine de basaramaz. Bu konudaki ümidim ne mal ve
mülk bolluguna, ne ordu ve kahramanlarin çokluguna, ne
de savas âlet ve vasitalarinin fazlaliginadir. Aksine,
sadece Hakk'in lütuf ve yardiminadir. Esas gayem de,
Islâm'in yüce prensiplerini ortaya koymaktir. Eger o
kalenin benim tarafimdan fethi takdir buyurulmus ise,
kale burçlari tas ve topraktan degil, saf demirden de
olsa öfke ve kahr atesi ile onu eritip mum gibi
yumusatirim" der.
Muhalif
grup, Çandarli Halil Pasa etrafinda toplaniyordu.
Pâdisahin, bu muhalefetten fena halde cani sikilmis
olmalidir ki "eger o kal'anin benim elimde feth olmasi
mukadder olmus ola, burç ve barulari tas ve topraktan
degil de demirden olmus olsa ates-i hism ve kahrla mum
gibi eritip yumusak eylerim." diyecektir. Hükümdarin
yakinlarindan bir zümre ise, bu fikrinde kendisini
destekliyor, hamleci kararlarina, emekleri, hevesleri ve
heyecanlari ile yardim ediyorlardi. Meclis disinda, bu
ikinci grubun fikrine katilanlarin basinda Aksemseddin
geliyordu. O, bir taraftan genç hükümdarin ruh yapisinda
bir cihad açarak onu kendi kendisinin emîri kilip kütle
emrine kostuktan sonra, bu orta malini "fi-sebilillah"
cihada tesvik etmesi pek tabii idi.
Meclisten,
Istanbul'un feth edilmesine dair karar çiktiktan sonra,
beylerbeyilerine, sancakbeyleri ile subasilarina ve
askerlikle ilgili olanlarin tamamina "ahkâm-i serife"
yazilarak bahara kadar hazirlanmalari ve savasa katilmak
üzere toplanmalari emrolundu. Bu sebeple, Rumeli ile
Anadolu'daki Osmanli sehir ve kasabalarinda geceli
gündüzlü çalismalara baslandi. Fakat Gelibolu ile
Edirne'deki faaliyet hepsinden daha fazla idi.
Gelibolu'da tezgahlara yeni yeni gemiler konuyordu. Bu
arada bakir kapli (zirhli) gemilerin de yapilmasina
itina gösteriliyordu. Kritovulos, genç hükümdarin bu
neviden faaliyetlerinden bahsederken sunlari söylüyor:
"Bir taraftan yeni gemilerin insasi, öbür taraftan da,
zaman asimi yüzünden tamire muhtaç olanlari da tamir
ettiriyordu. Bu gemilerin bir kismi zirhli olarak
yapilmisti. Otuz ve elli çift kürekle sür'atli bir
sekilde hareket eden hafif gemiler de yaptirdi. O, gerek
yeni gemi insaati, gerekse tamir konusunda hiç bir
masraftan kaçinmamisti. Bundan baska o, ülkesinin
kiyilarinda bulunan gemileri toplayip onlara komutan,
dümenci ve diger görevlileri yerlestirdi. Gerek savas,
gerekse kusatma için kara ordusundan çok, deniz
kuvvetlerine önem verdiginden bu ordunun daha iyi ve
itinali seçilmesine gayret etti. Komutasi Gelibolu
valisi olan Baltaoglu Süleyman Bey'e verilmis olan bu
donanma, 1453 baharinda Gelibolu'dan Istanbul'a dogru
hareket etti."
Donanmadaki bu gemilerin sayisinda farkli rakamlar
verilmekle birlikte genellikle su rakamlar üzerinde
durulmaktadir: Donanma, Gelibolu'dan hareket ettigi aman
147 harp gemisinden mürekkepti. Bunlarin 12'si çektirme,
80 tanesi çifte güverteli kürekli, 55 tanesi de küçük
çaptaki gemilerdi. Bu gemilerin içinde kürekçilerden
baska yirmi bin kadar azeb askeri bulunuyordu.
Edirne'ye
gelince: Buradaki hazirliklarla bizzat padisahin kendisi
mesgul oluyor, geceli gündüzlü durmadan çalisiyordu.
Uyku zamanlarinda bile fethi düsünen padisah, çok defa
yataginin içinde rahatsiz bir gece geçiriyordu. Dukas,
onun bu andaki halet-i ruhiyesini su sözlerle bize
nakleder:
"Mehmed,
gece gündüz, gerek yatarken, gerek uyanik bulundugu
zamanlarda, ister sarayinda bulunsun, ister sarayin
haricinde olsun, ne sekilde harb ederse ve ne gibi
vasitalari kullanirsa Istanbul'u zapta muvaffak
olacagini düsünüp zihnini yoruyordu. Çok defalar aksam
olunca, ata binerek yalniz basina, bazan yanina iki kisi
alarak,bazan yaya yürüyerek, asker kiyafetinde bütün
Edirne'yi dolasiyor ve hakkinda söylenen sözleri bizzat
dinliyordu."
Iste yine
böyle uykusuz geçirdigi gecelerin birinde Çandarli'yi
huzuruna getirterek, altin ve gümüse aldanmamasini
kendisine ihtar ettikten sonra, muharebenin yakinda
baslayacagini, Allah'in inayeti ve Peygamberin imdadi
ile Istanbul'u alacagini, bu iste kendisine yardim
etmesini söyledi.
Bu gece
sohbeti ve olaylari ile ilgili olarak Bizansli tarihçi
Dukas, çok mühim bilgiler vermektedir. Ona göre:
"Bir
aksam, gece yarisindan sonra, saray bekçilerinden birkaç
tanesini göndererek Halil Pasa (Çandarli)'yi saraya
getirtti. Bu bekçiler, pasanin konagina giderek,
pâdisahin iradesini, pasanin harem agalarina
bildirdiler. Bunlar da pasanin yatak odasina giderek,
pâdisahin kendisini davet ettigini söylediler. Halil
Pasa bayilacak derecede korktu. Karisi ile çocuklarini
öptükten sonra çikti. Beraberinde altinlar ile dolu bir
de altin tepsi aldi. Daha önce de belirttigimiz gibi
pasanin kalbinde bir korkusu vardi. Halil Pasa,
pâdisahin yatak odasina girdigi vakit, pâdisahi oturmus
ve elbisesini giyinmis bir vaziyette gördü. Hemen etek
öperek altin tepsiyi önüne koydu. Pâdisah altinlari
görünce, "Lala, bunlar nedir?" diye sordu. O da cevaben
dedik ki, "Sevketmeâb! Devletin büyüklerini, pâdisah
fevkalade bir saatte huzuruna davet ettigi vakit, elleri
bos girmek âdet degildir. Ben ise, huzurunuza çikmak
için getirdigim bu altinlar benim degildir. Sana ait
olan altinlari sana takdim ediyorum". Pâdisah da cevap
olarak dedi ki, "Senin altinlarina ihtiyacim yoktur.
Hatta sana bunlardan fazla altin ihsan edecegim. Senden
yalniz bir sey istiyorum. Bana Istanbul'u ver." Halil
Pasa, pâdisahin bu son sözü ve talebi üzerine titredi.
Zira öteden beri Bizanslilarin hukukunu müdafaa
ediyordu. Onlarin sag eli mesabesinde idi. Bizanslilar
da, pasanin bu sag elini hediyelerle doldururlardi.
Türkler pasaya "kâfir ortagi" adini taktilar ve herkes
ona "dinsizlerin ortagi ve yardimcisi" diyordu.
Halil,
pâdisahin son talebine karsi dedi ki: "Sevketmeâb!
Bizans Imparatorlugu'nun büyük bir kismina seni sahip
etmis olan Cenab-i Hak, Istanbul'u da sana ihsan
edecektir. Ben eminim ki, senin elinden kurtulmayacaktir.
Allah'in inayeti ile ben ve bütün kullarin, büyük iste
muvaffak olmak ugrunda birbirimiz ile yarisarak
mallarimizi, canlarimizi feda edecegiz ve kanlarimizi
dökecegiz. Binaenaleyh bu hususta müsterih ol." Halil
Pasa'nin bu sözleri, bu korkunç ejderi biraz teskin
etmisti. Halil'e dedi ki: "Yatagimin bu bas yastigini
görüyor musun? Bu yastagi bütün gece yatagimin bir
ucundan öbür ucuna ve diger uctan öteki uca nakletmekle
mesgul oldum. Yataga yatiyor ve kalkiyordum, gözüme uyku
girmiyordu. Altin veya gümüs paralar seni aldatarak,
intac etmek istedigim büyük isi geri birakmaya sevk
etmesin! Bizanslilarla yakinda ciddi bir sekilde harp
yapacagiz, Allah'in yardimi ve Peygamberin imdadi ile
Istanbul'u alacagiz". Mehmed, bunlari ve buna benzer
baska oksayici sözleri söyledi. Halbuki pâdisahin bu
oksayici sözleri arasinda kalbi burkan, kani kurutan ve
isiran ihtarlar da vardi. Bu ihtarlardan sonra pâdisah,
Halil Pasa'ya ruhsat verdi ve "sulh ve müsâlemetle" git
dedi.
Mehmed o
gecelerde, sabahlara kadar Istanbul'un fethi isi ile
mesgul oluyordu. Eline sehrin haritasi ile mürekkep
alarak ve sehrin etrafindaki mevkilerin seklini resm
ederek, harp fennine asina olanlara toplarin ve muhasara
aletlerinin nerelere konmasi lazim geldigini tesbit
ettigi gibi, lagim açilacak yerleri de resim (plan)
üzerinde isaret ediyor, hendeklerin baslarini ve
merdivenlerin surun hangi tarafina konmasi lazim
geldigini gösteriyordu. Velhasil bütün gece bu
hazirliklarla mesgul oluyor, sabahlari, gece verilen
kararlarin akillica ve düsmana karsi hilekârane tatbik
ve icrasini emrediyordu."
Edirne'de
bulunan Fâtih Sultan Mehmed'in, yakindan ilgilendigi
baska bir konu daha vardi. Bu da ordusunu toplarla
techiz etme isi idi. Tarihte bir topçu parkina sahib
olan ilk hükümdarin Fâtih oldugu belirtilmektedir.
Surasi bir gerçektir ki, Istanbul'un fethinde en önemli
rolü oynayan vâsitalardan biri toptur. Gerçi topun bir
harp silahi olarak kullanilmasi Istanbul'un kusatilmasi
ile birlikte baslamis degildir. Fakat o tarihe kadar
toplar, çaplari ve sayilari itibariyle fazla bir sey
ifade etmiyorlardi. Fâtih Sultan Mehmed, bu silahin
tahrib gücünün büyüklügüne inandigi içindir ki, o tarihe
kadar görülmeyen sayi ve çapta top yapilmasina önem
verdi. Büyük çapta toplarin yapilma isini Orban (Urban)
adindaki Macarla Türk mimarlarindan Müslihiddin ve
mühendis Sarica üzerlerine aldilar. Saruca büyük bir top
dökmeye muvaffak oldu. Orban da çok büyük çapta bir top
yapabilecegini, fakat gülle yapmasini bilmedigi için bu
ise karismayacagini söyledi. Bunun üzerine pâdisah,
mermi isini bizzat üzerine aldi. Kaynaklar, genç
hükümdar ile Orban arasinda geçen muhavereyi su sekilde
verirler: Orban: "Büyük toplarinizi dökebilirim, ama
mermi ve ince hesaplardan anlamam" deyince hükümdar
"Benim senden istedigim sadece topu iyi dökmenden
ibarettir. Kalani ben düsünürüm" demisti.
Ikinci
Mehmed, Istanbul muhasarasinda çok büyük rol oynayacak
olan bu essiz toplarin en ince teferruatina kadar bütün
hesap ve planlarini kendisi yaptigi gibi, resimlerini de
bizzat çizmisti. Kendi nezâreti altinda döktürmüs oldugu
toplardan biri çok büyüktü. Büyük emek ve masraflarla
yapilan bu toplara "sahî" denmisti. Bu toplarla atilan
gülleler, Kara Deniz sahillerinden getirilen kara bir
tastan veyahut yuvarlak hale getirilen mermerlerden
yapiliyordu. Dukas, büyük topun Edirne'deki ilk deneme
atisindan, uzun uzadiya bahseder. Bu topun, Edirne'den
Istanbul'a kadar getirilebilmesi için iki ay kadar bir
zamana ihtiyaç hasil olmustu. Top, otuz araba ve altmis
manda ile çekiliyordu. Onun her iki tarafinda, ikiser
yüz adam bulundugundan yolda kaymamasi saglaniyordu.
Yollarin kötü yerlerine tahta dösemek ve köprü yapmak
üzere ayrica elli usta ile ikiyüz amele önden gidiyordu.
Istanbul'u kusatmak üzere hareket eden Türk ordusunda üç
büyük top ile ondört batarya top vardi. Subat baslarinda
Edirne'de baslayan sevkiyat, Mart sonlarina dogru,
Istanbul'dan bes mil kadar uzakta bulunan bir yere
gelmis oldu.
Anadolu ve
Rumeli'de beylerbeyiler ile sancakbeyleri gerekli
miktarda askeri topluyor, techiz ediyor ve belirlenen
zamanlarda yerlerinde bulunmalarini saglamak için
çalisiyorlardi. Anadolu askerleri, Bogazin dogu
sahilindeki Beykoz kasabasinin üstündeki ormanliklarda
toplandilar. Fâtih, bunlari karsiya geçirmek üzere
Beykoz, Kilyos ve Fenerbahçe'de dalyanlari bulunan
Rallis Petropulos adindaki Rum'a emir verdi. Petropulos
bu emri, iki gemisiyle askerleri ve mühimmati karsiya
geçirmek suretiyle yerine getirdi.
Genç
hükümdar, kusatma boyunca Istanbul'a yapilabilecek bütün
yardimlara mani olmak için her çareyi düsünüyor ve her
tedbire basvuruyordu. Bu maksatla o, Turhan Bey ile
ogullari Ahmed ve Ömer Beyleri Mora topraklarina akina
memur etti. Çünkü Mora'da, Bizans Imparatoru'nun
kardesleri Dimitrios ile Thomas hüküm sürmekte idiler.
Fâtih, Imparator Constantinos'un, bunlardan yardim
istedigini ögrenmisti. Bu sebeple, Turhan Bey, 1 Ekim'de
sefere çikmisti. Osmanli hücumlari, Despotlarin
kuvvetlerini yok ederek onlara göz açtirmadigi gibi
Bizans tarafindan beklenen yardimin gelmesine de engel
olmuslardi. Bu arada Subat 1453'te hükümdarin emri ile
Dayi Karaca Bey, Istanbul civarindaki Rum kasabalarini
teker teker ele geçirdi. Bu kasabalar, Karadeniz
sahilindeki Misivri, Ahyolu, Vize ile Ayios Stefanos
idi. Bigados da kendiliginden teslim oldu.
Hükümdar,
savasla ilgili bütün tedbirleri aldiktan ve bütün
hazirliklarini tamamladiktan sonra 23 Mart 1453 (12
Rebiulevvel 857) günü Edirne'den hareket eder. Kesan
mevkiinde mola veren hükümdar, Çanakkale Bogazi'ndan
geçecek olan Anadolu kuvvetlerinin gelmesini bekler.
Kesan'da kendisine iltihak eden bu orduyu alan pâdisah,
yoluna devam ederek 1453 Nisan'inin besinde Istanbul
surlari önüne gelir. Ertesi gün, yani 6 Nisan (26
Rebiülevvel) Cuma günü de sehri kusatma altina alir.
Bizans tarihçisi Dukas ve ondan naklen Hammer, Fatih'in
gelisini ve otagini kurusunu söyle anlatirlar: "Paskalyayi
takib eden Cuma günü (6 Nisan) Mehmed, sehir önünde
görünerek (Egrikapi) karsisina gelen tepenin arkasinda
çadirini kurdu. Ordusunun meydana getirdigi çizgi,
sarayin Tahta kapisindan Yaldizli kapiya kadar
uzaniyordu. Yine Tahtakapidan Kosmidi (Eyüb civari)'ye
kadar cenup tarafta bulunan baglara ve ovalara yaymis
idi. Bu yerler, esasen daha evvel Karacia (Karaca Bey)
tarafindan tahrib olunmuslardi. Nisanin 6. Cuma günü,
sehir muhasara edildi. Büyük top, imparatorun yeniden
tahkim ettirmis oldugu Egrikapi (Kaligarya) önüne
konmustu. Pâdisah, bu kapinin tahrib edilemeyecegini
anlayinca topu Sen-Romen kapisi önüne tasitti. Bundan
dolayi bu kapi "Topkapi" adini almistir."
Takriben
iki ay sonra "Fâtih" diye anilacak olan Mehmed'in
ordulari, Istanbul surlari önünde göründükleri zaman,
Katolik Hiristiyan dünyasi, Katolik ve Ortodoks
kiliselerinin birlesmesi gerektigini, bu birlesme için,
bundan daha iyi bir zamanin olamayacagini düsünüyor ve
ancak bu sayede Bizans'a yardim yapilabilecegine
inaniyordu. Bu yardimla o, Ortodoks Kilesisi'ni asimile
edip tamamen ortadan kaldirmayi hedefliyordu. Dönemin
Hiristiyan âlemindeki bu çekisme ile, Islâm'dan alinan
ilhamla, Osmanlinin sahip oldugu dinî müsamahasi (hosgörü)ni
karsilastirma bakimindan bu mevzuda kisaca ve özet
olarak bilgi vermek istiyoruz. Böylece, Ortodoks
Mezhebi'ndeki Rumlarin, içinde bulunduklari psikolojik
durumu anlama imkânini da bulmus olacagiz. Bu
karsilastirmayi da bizzat kendi kaynaklarindan yapmakla
meseleye daha rahat bir açiklama getirmis olacagiz.
"Mehmed'in
askerleri tahribat için Istanbul kapilarina dayanirken,
sehir halki Rum ve Latin kiliselerinin birlesmelerini
saglamak veya engellemek için birbirleri ile budalaca
çekisiyorlardi. o tarihten bir önceki yilin 12
Araliginda, Ayasofya'da iki firka (mezheb) arasinda
seklî bir uzlasma saglanmistir. Fakat bu uzlasma,
Avrupa'nin büyük devletlerini, kendi sonuçlari ile
ilgilendirip bu yoldan biraz yardim saglamak ümidi ile
yapilmisti. Sizmatizm atesi henüz sönmemis oldugundan,
her gün bir takim çirkin çekismeler görülüyordu.
Muhaliflerin düsmanligi son dereceyi bulmustu. Bir grup
papaz ve ileri gelenler, imparator ile birlikte Katolik
âyininde hazir bulunurlar iken, baska kesisler ile
halkin bir kismi manastirlardan çikmiyorlardi." Hammer,
bu konuda daha fazla tafsilat vererek iki kilisenin
nasil birbirleri ile çatistiklarini anlatir. Fakat biz,
dönemin Bizans tarihçisi olan Dukas'in verdigi bilgiyi
de vermek suretiyle Katolik ve Ortodoks kiliselerinin
birbirlerine karsi olan bu hasmâne tavirlarini ortaya
koymaya çalisacagiz.
"Gennadios,
her gün birlesme taraftarlari aleyhine va'z etmekten ve
yazilar yazmaktan geri kalmiyordu. Saint Thomas
Akinu'nun sahsi ve eserleri aleyhine yeni mütalaalar ve
itirazlar tertip ediyordu. Bir de Dimitri Kidoni
aleyhinde bulunuyor ve bunlarin rafizî olduklarini isbat
ediyordu. Senatodan bas amiral büyük duka (Lukas Notaras),
Genadios ile ayni fikri paylasiyor ve onunla is birligi
yapiyordu. Istanbul aleyhine toplanmis olan sayisiz Türk
askerlerini gören halka hitaben bu büyük duka, Latinler
aleyhine sunlari söylemeye cesaret etti: "Istanbul'un
içinde, Türk sarigini görmek, Latin serpusunu görmekten
daha iyidir."
Görüldügü
gibi Imparator, Avrupadan yardim alabilmek için Papa
tarafindan sart kosulan Katolik kilisesi ile birlesmeyi
kabul etmis, onun gönderdigi Kardinal Izidor vasitasiyle
Ayasofya'da âyin yapilmisti. Bu hareket, Hiristiyanligin,
Ortodoks Mezhebi'ne bagli olan halkta, büyük bir nefret
uyandirmisti. Latinlere karsi olan bu nefretin kökleri
çok eskilere dayaniyordu. Zira 1204'teki Latin
istilasinin aci hatiralari, halkin hafizasindan daha
silinmemisti. Sehirde yaptiklari yagma ve Rumlara
yapilan iskenceler ile onlari her türlü haktan mahrum
edisleri, henüz unutulmamisti. Bu istila esnasinda
Istanbul'daki âbidelerin çogu tahrib edilmis, mezarlar
soyulmus, birçok eser mahvolmus ve Türk fethine kadar bu
facianin izi silinememisti. Türkler, Istanbul'a
girdiklerinde bir kismi çok harab 50'ye yakin kilise,
bazi resmî binalar, yikilmis müesseseler, bozuk yollar
ve terk edilmis saraylar bulmuslardi. Bu sekildeki
tahribata karsilik, Müslüman Türk'ün müsamahasi
biliniyor, Osmanli hükümdarlarinin vicdan hürriyetine,
din ve mezheb serbestisine verdikleri mukaddes mânâ
farkediliyordu. Rumlar, her mezhepteki hiristiyanlarin,
mal, can ve din hürriyetine sahip olarak Osmanli
ülkesindeki rahat hayatlarini gipta ile karisik bir
hayranlikla müsahede ediyorlardi. Bu, Müslüman ve büyük
devletin, gayr-i müslim tebeasina (vatandasina) verdigi
büyük rahatlik ve kazanç imkanlari da bunlara ilave
edilince, bazi Bizanslilarca Osmanli idaresi bir nimet
ve kurtulus olarak görülüyordu. Bu anlayisin bir sonucu
olarak, imparatordan sonra, en yüksek dereceli devlet
adami olan Grandük Notaras: "Konstantinipolis'te
kardinal sapkasi görmektense Türk sarigini görmeyi
tercih ederim" diyordu. Makamindan uzaklastirilan eski
patrik Gennadios (fetihten sonra Fâtih tarafindan Rum
Patrikligi'ne getirilen kimse) da Ortodoksluk için en
iyi tercihin bu olduguna inaniyordu. Zira Türk sarigi,
düsmanlari olan milletler tarafindan dahi hakkin,
dogrulugun, adaletin, din ve vicdan serbestisinin
isareti olarak görülüyordu. Tazim ve tekrim ediliyor,
onun hakim oldugu idare araniyordu. Hatta bir rahibe
bütün hiristiyanlarin saskin bakislari önünde mezheb
degistirmeyi red ederek tamamen Islâmî olan kiyafeti
kabul edip, Hz. Peygamberin nübüvvetini tasdik ettigini
haykirmisti. Çünkü, Sultan Mehmed'in temsil ettigi
idare, insan tabiat ve yaratilisina son derece uygun
idi. Devrinde hayal edilen ve arzu edilen esaslara
dayanmis bulunuyordu. Bu, onun Islâm mümessilligini ne
kadar azametle temsil ettigini gösterir.
KUSATMA VE ISTANBULUN FETHI
Bilindigi
bi Cuma, içinde Cuma Namazi bulundugundan
Müslümanlarcaek olarak kabul edilmektedir. Iste böyle
bir günde Edirne'den baslayan hareket, 6 Nisan (26
Rebiülevvel) gününe tesadüf eden baska bir Cuma günü,
genç hükümdarin, ordusu ile birlikte edâ ettigi (kildigi)
Cuma Namazi'ni müteakip baslayan kusatma ile ilgili
yerli ve yabanci bir çok kaynakta bilgi bulunmaktadir.
Birbirlerini tamamlar mahiyette olan bu bilgileri kisaca
ve ana hatlari ile vermek gerekiyor. Zira tafsilatina
girdigimiz zaman sadece bu kusatmanin, hacimli bir eseri
dolduracak kadar genis olacagi görülecektir. Bu sebeple
biz, konunun detaylarina girmeden vermek ve kaynaklarina
dipnotta isaret etmekle yetinmek istiyoruz.
Cuma
namazindan sonra muhasara hareketine baslanilmasini
emreden genç hükümdar, maddî kuvvet kadar mânevî
kuvvetin de tesirine inaniyordu. Bu sebeple sultanin
etrafinda, ulema, mesayih ve bunlarin talebelerinden
meydana gelen bir halka bulunuyordu. Bunlar, asker
arasinda gazâ ve cihadin faziletinden bahsederek onlari
"Feth-i Mübin"e tesvik ediyorlardi. Onlar, bununla da
yetinmeyerek "Feth-i Mübin"in muhakkak oldugunu,
Kostantiniyye fethinin Sultan Mehmed tarafindan
gerçeklestirilecegini askere telkin ediyorlardi.
Âlimler, seyhler ve seyyidlerden meydana gelen halkadan
bahseden Hoca Sa'duddin Efendi bu konuda su bilgileri
vermektedir:
"Ulema,
mesayih ve seyyidler, eski âdetleri üzre ol gazi
hükümdarin katinda bulunmak, gaza sevabini elde etmekle
yüceldiler. Onun otagi yaninda yürüyüp dua etmekten bir
an dahi geri kalmadilar. Sultan-i âlisan (sani yüce
sultan)la at basi giderek onun * âyet-i kerimesinde
belirtildigi gibi "onun verdigi nimetlere sükr ederler"
derecelerine dogru yöneldiler. Her an, fetih ve zaferin
nasib olmasi duasina, emel ve dileklerinin gerçeklesmesi
için yakarista bulundular. Gerçekten de rehberi zafer
olan bu seferde, temiz ruhlar birlikte, gayb ordulari
ise askerin öncüsü olarak ilerlemekte idi. Ama o
tarihlerde hayatta olan ve gizli sirlari bilenlerden ve
kerametleri zahir olan Aksemseddin Hazretleri ile
Akbiyik Dede, Islâm askerlerine yüz akligi olmak için
duaya devam ediyor ve hükümdarin emri geregince otag
yaninda yürüyorlardi. Böylece onlar da, dilekleri
gerçeklestiren Allah'in yardimlarini taleb için ayni
yola düstüler."
Bizans
surlari önünde saf tutan Osmanli ordusunda, piyadeler
sagli sollu ayrilmis, arka ve yanlara süvariler konmustu.
Üç adet büyük hücum firkasi teskil edilmis ve 14
bataryalik bir topçu parki kurulmustu. Kisa bir zaman
içinde muhasara için mevki alan ordu, hazirliklarini
yürütürken Sultan, Bizans Imparatoru'na, Mehmed Pasa'yi,
baska bir rivayette de Isfendiyar oglu Ismail Bey'i elçi
olarak gönderip, sayet teslim olurlarsa, halkin mal ve
canlarinin güvenlikte bulunacagini, isteyenlerin bütün
esyasiyla birlikte arzuladiklari yere gidebilmekte
serbest olacaklarini, aksi takdirde harp hukukunun
gerektirdigi seylerin yapilacagini bildirdi. Bu teklifin
reddedilmesi üzerine, kusatma hareketine hiz verildi.
Sahî denilen büyük top, günümüzde Topkapi denilen yerde
mevzilendirildi. 12 Nisan'da safakla birlikte topçu
bataryalari atese baslayarak, surlar bombardimana
tutuldu. Bu bombardimanlarin çok ustalikli yapildigi,
nokta atislari ile surlardaki muhayyel bir üçgen
dövülerek, zedelenen kenarlarin üzerine, ortasina
yapilan top darbeleriyle büyük gedikler açildigi rivayet
edilir. Bu sekildeki bir bombardiman, Türk topçusunun
harp teknigindeki maharetlerini göstermektedir.
Schlumberger, bu konuda asagidaki ifadeleri kullanarak
Osmanli topçusunun, bu fetihteki rolüne isaret eder:
"Yine
Nisan'in on ikinci günü büyük bombardimanin basladigi
gündü. Bu elem verici tarihten itibaren muhasaranin son
buldugu 29 Mayis tarihine kadar yedi hafta boyunca o
korkunç toplar, günün her saatinde sasmaz bir intizam
dahilinde dehset saçan bir gürültü ile agir mermer
güllelerini Bizans surlarina firlatmaktan bir an dahi
geri kalmadilar. Simdiye kadar hiç kimsenin asla
isitmemis oldugu bu harikulade top patlamalarini isiten
hurafe perest (hurafelere inanan) halkin, duçar oldugu
canhiras feryad ve dehset, tasavvur edilsin. Tesirin
tahribkarligi derhal görüldü. Asirlar oyunca nice güçlü
milletlerin hücumlarina dayanmis olan bu asirlik
duvarlarda, derhal gedikler açilmaya baslandi. Bu
gülleler, kesif bir toz ve duman bulutu içinde müthis
bir gürültü ile geliyor, surlara çarpip tahribatini
yaptiktan sonra bin parça oluyorlardi. Kusatilmis
olanlar, çok kisa bir mesafeden yapilan bu ilk top
atesini müteakip, bin seneden beri bu sevgili beldenin
maglup edilemez bir tanriçasi makaminda tuttuklari ve
varligiyla magrur olduklari bu köhne surun kendilerini
korumaya yetmeyecegini anladiklari zaman, tarifi
imkansiz bir ye's ve kedere kapildilar."
Mutlak
surette galip gelmek azmiyle bütün hazirliklarini
tamamlayan Sultan Mehmed, ortaçagin en büyük kalesini
yikmak için yaptirdigi müthis toplari ile Istanbul
surlari önüne gelip muhasaraya baslar. 6 Nisan - 29
Mayis arasinda 54 gün süren kusatmanin tafsilatina
girmek istemiyoruz. Ancak, Fâtih ünvanini alacak olan
Sultan Mehmed, Istanbul surlari önünde, kendisini bütün
mukadderatla karsi karsiya getiren iki çetin imtihan
daha geçirmisti. Durumun nazikligini ortaya koymasi
bakimindan kisaca bunlardan söz etmek gerekiyor.
20
Nisan'da bugday yüklü bir Bizans gemisiyle dört Ceneviz
gemisi, Baltaoglu Süleyman Pasa'nin bütün gayretlerine
ragmen, Lodos rüzgari ve Bogaz'daki akinti sebebiyle
Halic'e girmeyi basardilar. Bu basari, Bizans'ta büyük
bir ümit ve sevinç uyandirdi. Bu gemilerin, batililar
tarafindan gönderilen donanmanin öncüleri oldugu sayiasi
yayildi. Tursun Bey'in ifadesiyle bu hadise, "ehl-i
Islâm arasina fütur ve perisanî saldi. Amma ma'nide
âyet-i kerimesinin isaretine uygun olarak bu hadise,
alinan tedbirlerle Müslümanlarin lehine tecelli
edecektir. Gerçekten, muhasarayi basarisizliga ugratacak
büyük bir tehlike belirmisti. Ümitsizlik, bozgun
dogurabilirdi. O zaman, Aksemseddin tarafindan Pâdisaha
sunulmus olan bir mektup, bu muvaffakiyetsizligin, umumî
bir hayal kirikligi dogurdugunu ve zaferi süpheye
düsürdügünü isbat etmektedir. Mektup, alinmasi gereken
tedbirleri de tavsiye etmektedir.
Düsman
gemilerinin Halic'e girmesi üzerine, hisimla atini
denize dogru süren ve kaftani islanincaya kadar denize
girmis olan genç hükümdar, bu durumu hazmedemeyerek
Baltaoglu'nu komutanliktan azlip, onun yerine Hamza
Bey'i tayin eder.
Sultan,
bütün vezir ve komutanlarin katildigi bir Divan toplar.
Orada, Çandarli ile ona tabi olanlar, ortaya çikan
durumdan istifade ile Imparator'la müzakerelere
girisilmesi ve muhasaranin kaldirilmasi fikrini tekrar
ortaya atarlar. Genç hükümdar için durumun ne kadar
nazik bir hale geldigini tasavvur etmek mümkündür.
Vaziyeti, Çandarli Halil Pasa'nin eski rakibi ve fetih
fikrinin kuvvetli müdafii Zaganos Pasa kurtarir.
Sehabeddin Pasa ve Koca Turahan Bey'le Aksemseddin'in ve
Sultanin hocasi Ahmed Güranî (Molla Güranî)'nin
yardimlari ile bu bedbin görünüsü yenmeye ve savasa
devam azmini yenilemeye muvaffak olurlar. Bunlar, tesci'
edici sözleriyle askerin cesaretini yükselttiler. Hoca
Sa'duddin bu konuda sunlari söyler: "Ulemanin ileri
gelenlerinden Seyh Ahmed Güranî, büyük seyhlerden
Aksemseddin ve makami yüce vezirlerden Zaganos Pasa,
ülkeler hakimi sultan ile ayni görüs ve fikirde olup,
baris ve anlasma yolunu benimsememislerdi. Fetih
alâmetleri belirdigi sirada isten el çekmek vazife
anlayisina sigmaz diyerek zaferleri gölge edinen
askerlere nasihatlarda bulundular ve tatli bir dille
"sonra Rum ülkesi size açilacaktir" hükmünde belirtilen
gerçek vaadi hatirlatarak "büyük savas, Kostantiniyyenin
fethidir" gerçeginden hareketle ortaya konan gayret ve
ihtimami bir bir gazilere anlattilar."
Bizans'in,
Haliç tarafindan da tazyiki için limana girise mani olan
zincirin kirilmasi denenmisse de basari saglanamamisti.
Bunun üzerine ince donanmanin Halic'e karadan
geçirilmesi genç hükümdar tarafindan düsünülmüstü.
Bizans Rumlari arasinda da "Gemilerin karadan
yüzdürüldügü görülünceye kadar Istanbul'un zaptinin
kimseye müyesser olmayacagi" hususunda bir inanç ve
anlayis bulundugundan, kusatilanlarin bütün ümitlerini
kirmak için bu ise tesebbüs edilmistir. O sirada,
Galata, Cenevizlilerin elinde bulunup ayri bir kalesi
vardi. Bura sakinleri, Türklerle dost olmakla beraber
geceleri de Bizanslilara yardim etmekteydiler. Halic'e
denizden girmenin imkansizligi yüzünden 50-70 kadem
uzunlugundaki 15-22 sira kürekli 70 kadar gemi, 22 Nisan
gecesi sabaha kadar Halic'e geçirildi. Solakzâde bunu
"Himmet-i merdân ile Besiktas dedikleri yerden Kasim
Pasa deresine dogru, dag parçasi gibi gemilerin altina
rugan (yag) ile terbiye olunmus kütükler döseyip, bir
rivayette yelkenler açarak yürüttüler ve gemileri
birbirine baglayarak üzerine metrisler koydular"
cümleleri ile anlatir. Bu sevkiyat yapilirken Beyoglu
tepelerine yerlestirilen bataryalarla Haliç'teki Bizans
donanmasi taciz edilip hareketsiz birakildigi gibi
surlarin etrafinda da bombardimana devam edilip, esas
faaliyet, iyi bir sekilde gizlenmisti. Sabahleyin 70
parça kadar geminin, Haliç'te yelken açtigini gören
Bizanslilar, hayret ve dehsetle bu manzarayi seyre
baslamislardi. Bu sekilde, karadan gemi yürüterek denize
indirme teknigi büyük bir basari idi.
Fâtih,
bununla da kalmadi, ihtiyaç karsisinda büyük dehâsinin
yeni bir kesfini de ortaya koydu. Havan toplari
döktürdü. Onlarin, balistik hesaplarini bizzat yaparak
tecrübelerinde bulundu. Beyoglu sirtlarindan ve Galata
surlarindan asirma atislarla Haliç'teki düsman
gemilerini batirmaya basladi. Böylece yeni bir cephe
açilmasi ve Bizans'in her taraftan sikistirilmasi,
Imparator'u, en agir sartlari kabul ederek baris
teklifinde bulunmaya zorladi. Fakat Fâtih, Imparator'un
gönderdigi elçilere: "Ya ben Bizans'i alirim, ya Bizans
beni" diyecek kadar, fetih isinde azimli oldugunu ve
teslimden baska bir teklifi kabul etmeyecegini
bildirmisti.
Gemilerin
Halic'e indirilmesinden sonra Defterdar ile Kumbarahane
Iskelesi arasinda bin kadar duba üzerine, bes askerin
yan yana yürümesine imkân verecek ve top geçirilebilecek
sekilde muntazam, saglam dösemeli bir köprü kurdurdu. O
dönem tekniginin bir harikasi kabul edilen bu köprü,
Rumlarin mâneviyatlarini yeniden ve esasli bir sekilde
sarsti.
Fâtih
Sultan Mehmed'in karsilastigi ve âdeta imtihan edildigi
buhranli ikinci hadiseye geçmeden önce, onun düsmani
olan ve Fâtih'i sahsen taniyan Bizans imparatorluk
prensi meshur tarihçi Dukas'in karadan yürütülen gemiler
ile pâdisahin bu husustaki faaliyetleri hakkindaki
düsüncelerini buraya almayi faydali buldugumuzu
belirtmek isteriz. O, söyle diyor:
"Pâdisah,
cesurâne ve cür'etkârane bir planin tatbik ve icrasini
düsündü. Galata'nin sark tarafinda ve Çifte sutun
altindaki cihette olan yer ile, Galata'nin diger
cihetinde ve Kosmidion denilen yerin karsisindaki Haliç
sahili arasinda bulunan ve Galata'nin arkasinda olan
ormanlik dag yolunun düzeltilmesini emr etti. Bu yolu,
mümkün oldugu kadar düzelttiler ve makaralar ile
gemileri denizden karaya çikardilar. Bu gemilerin,
geçidin (Bogaz) mukaddes agzindan çekerek, kara yolu
ile,Halic'e nakl olunmalarini emr etti. Bu suretle emir
icra olundu. Gemiler çekiliyordu. Her birinin bas
tarafinda bir kaptan ve arka tarafinda bir dümenci
oturuyordu. Bir digeri de elinde küregi tutarak, yelkeni
harekete geçiriyordu; biri de davul, baska birisi de
borazan çaliyor ve denizcilere ait sarkilar okuyordu.
Muvafik rüzgarin esmekte oldugu sirada, ormanlari ve
dereleri asarak, denize varincaya kadar karadan
geçiyorlardi. Bu gemilerin sayisi seksen idi. Bunlar
arasinda iki sira kürekli kadirgalar da vardi. Geri
kalan gemileri orada biraktilar. Böyle bir harikayi kim
gördü ve kim isitti? Keyahsar (Keyhüsrev) denizde köprü
insa ederek, karada yürür gibi bu köprü üstünden karsiya
asker geçirdi. Bu yeni Makedonyali ve bana kalirsa
neslinin en son pâdisahi olan Mehmed, karayi denize
tahvil etti (çevirdi). Ve gemileri dalgalar yerine,
daglarin tepelerinden geçirdi. Binaenaleyh bu,
Keyahsar'i da geçti. Zira Keyahsar, Elispondos
(Çanakkale Bogazi)'u geçti ve Atinalilara maglub olarak
muhakkar (hakarete ugramis) bir halde geri döndü. Mehmed
ise, karayi denizde oldugu gibi geçti ve Bizanslilari
mahv etti. Ve hakiki altin gibi parlayan Atina'yi
(burada kastedilen Istanbul'dur) yani dünyayi tezyin
eden (süsleyen) sehirlerin kraliçesini feth etti."
Istanbul'un, kusatma altina girdigi günden, düsecegi
gününe kadar Haliç'te büyük bir Venedik gemisinde
bulunarak, olup bitenleri yakindan takib etmis olan
vak'anüvis Nicolas Barbaro, efsanevî mes'ale isigi
altinda gemilerin, dag ve tepelerden geçisinin dehset
saçici cereyanini, taifelerin sevk ve setaretini, tekbir
seslerini, sevinç nârâlarini ve davul âvâzelerini uzun
uzun anlattiktan sonra "Bu gemilerin, sanki denizde imis
gibi karada hareketleri hadisesini gözleriyle takib
etmemis bir kimse için bunun, inanilmayacak kadar garip
bir manzara oldugunu tekrar ederim. Ben bunu,
Keyhüsrev'in Athos dagini yarmasinda gösterdigi cearet
ve fedakârligin kat kat üstünde bulurum. Bunlari bizzat
gözlerimle gördüm. Eger bu harikulade olayin meydana
gelmesinde hazir bulunmamis olsaydim, buna inanilmaz ve
garip masallar gibi görünmüs olacak olan diger
rivayetlere de artik inanirim" der.
Fâtih
Sultan Mehmed'in, muhasara esnasinda karsilastigi ve
âdeta imtihan edildigi ikinci önemli hadise, Mayis
sonlarina dogru kendisini göstermisti. Hemen hemen bütün
kaynaklarin belirttigine göre o günlerde Osmanli
ordugâhinda, Bati hükümdarlarinin birlestikleri,
Hunyad'in sehri kurtarmak üzere kuvvetli bir ordu ile
yolda oldugu ve büyük bir Haçli donanmasinin Agriboz'a
veya Sakiz Adasi'na ulastigi sayialari yayilip büyük bir
endiseye sebep oldu. Tekrar mirildanmalar basladi.
Basindan beri kusatmaya karsi gibi görünen Çandarli,
hakli çikacak gibiydi. Gerçekten, Venedik, 7 Mayis'ta
hazirladigi bir donanmayi G. Loredano komutasinda Ege
sularina göndermisti. Papa da kendi hesabina bes kadirga
techiz ettirip yola çikarmisti. Öbür tarafta Karamanoglu,
Venediklilere verdigi söz üzerine Istanbul surlari
önünde herhangi bir gevseme halinde harekete geçmeye
hazir bulunuyordu. Kuvvetli bir casus sebekesine sahip
olan Osmanli hükümdarinin, bu faaliyet ve hazirliklardan
habersiz kalmasina imkan yoktu. Bir gecikme, sonucu çok
tehlikeli ve mes'um neticeler dogurabilirdi.
Tâcîzâde'nin ifadesiyle: "Te'hir olicak mebada derya
yüzünden dahi küffardan muavin gelip halka zaaf-i kalb
târi olmaga sebep ola". Gerçekten de Istanbul
muhasarasinin sonlarina dogru (25, 26 Mayis) bir Macar
heyeti, Osmanli karargâhina gelir. Bu heyet vâsitasiyle,
Jan Hunyad'in, naiplikten çekildigi ve Ladislas'in kral
oldugu ögreniliyordu. Bu yüzden Jan Hunyad, Sultan
Mehmed'le üç seneyi kapsayacak sekilde yapmis oldugu
mütarekenin, ahidnâmesini geri istiyordu. Zira idareyi
genç krala devr etmekle imzalamis oldugu ahidnâmenin
geçersiz oldugunu ve bu yüzden onu geri isteyerek ve
Osmanli hükümdarinin ahidnâmesini de iade ediyordu.
Macar heyeti, vezir-i azam ve onun yaninda bulunan iki
vezirle görüsür. Sefir, efendisinden aldigi talimat
üzerine, pâdisahtan Istanbul kusatmasinin kaldirilmasini
ister. Aksi takdirde Macarlarin, Bizans'in lehinde
hareket edip onlarin yaninda yer alacaklarini bildirir.
Macar elçilik heyeti, Bati devletlerine ait bir filonun
da Bizans'a yardima gelmekte oldugunu bildirir.
Macar
elçisiyle olan görüsme, genç hükümdara bildirilir.
Macarlarin Rumlara yardim edeceklerine dair olan tehdidi
ve bir Bati filosunun yardima gelecegi sözleri, Sultan
Mehmed'i düsündürür. Bunun üzerine, 27 Mayis aksami bir
meclis toplayarak vaziyeti görüsür. Vezir-i a'zam Halil
Pasa, daha önce görmüs oldugu üç Haçli seferinin
tehlikelerini yakindan bildigi ve Bati Hiristiyanlarinin
yeni bir Haçli seferi düzenlemelerinden korktugu için,
imparatorun agir bir vergiye baglanarak muhasaranin
kaldirilmasini teklif eder. Özellikle Hiristiyan
Bati'nin birleserek Müslüman Türkleri Balkanlardan atmak
üzere harekete geçebileceklerini, bunun da daha büyük
bir felakete sebep olacagini söyler. Zira o, Yildirim
Bâyezid'in akibetini, Izladi, Varna ve Ikinci Kosova
muharebelerini hatirliyordu. Buna karsilik Zaganos Pasa,
Istanbul'a yardim yapilamayacagini, Bati devletleri
arasindaki rekabetin bu yardima engel olacagini, yardim
yapilsa bile önemli olamayacagini söyler. Onun bu
görüsüne bazi ümera ile ulema ve Aksemseddin istirak
ediyorlardi. Benimsenen bu görüs üzerine, genel bir
hücuma karar verilir.
Gerçi,
Venedik veya Papa'nin donanmasinin Sakiz'a geldigi
haberi alinmisti. Son olarak yapilacak hücumun
neticesine kadar Macar elçisi iade edilmeyerek
alikonuldu. Bu arada muhasaranin uzamasi, bazi
dedikodulara sebep olmustu. Pâdisah da endiseli ve
sikintili idi. Ancak Aksemseddin'in sebat ve hücum
edilmesi ile ilgili mektubu ve manevî tebsirati havi
yazisi, herhalde Sultan Mehmed üzerinde tesirli olmustur.
Fetih
esnasinda, Sultan Mehmed ile Aksemseddin arasindaki
ilgi, tesvik ve sabri tavsiye hususu, su ifadelerde
açiklik kazanir. "Bâhusus, fetih tarihinin iç yüzünü
idare eden Aksemseddin, cepheden cepheye at oynatan,
kafasi ve bedeniyle de en agir ve zorlu yükü tasiyan
pâdisahin bir dinamo gibi zaman zaman bosalir olan
mâneviyatini besliyor ve takviye ediyordu.
Genç
hükümdar, sihirbaz kudretiyle kal'alar kurdurmus, toplar
döktürmüs, donanmasina bir gecede daglari asirtmis,
genç, dinç, nizamli ve talimli ordusuyla karalari
denizlere çevirtmis, denizleri tutusturtmustu. Ama yine
de Bizans surlarina çarpip püsküren ve uzadikça uzayan
muhasaradan da zaman zaman ümitsizlige düser gibi
oluyordu. Ne ki genç hükümdarin kulagina durmaksizin
"Korkma, sehri alacaksin" diyen ses, ona her zaman deste
ve yar olmakta bulunuyordu.
Ama bir
türlü neticelenmeyen kusatma ve Ortodoks kiliseninin son
ve tek ümid olarak Katolik kilisesine boyun egmesine
karsilik, Papa'nin da Avrupa'li kuvvetleri, sehre
yardimci olmak üzere gönderme ihtimallerinin kizistigi
bir gerçekti. Iste biçagin kemige dayandigi bu çok nazik
demde, pâdisahin, Veliyüddinoglu Ahmed Pasa'yi, Ak
Seyh'in çadirina niyaz ve sual babinda göndererek
seyhinden fethin gününü, hatta saatini ve sehre
girilecek noktayi ögrenmis görüyoruz.
Fakat,
Seyh'in ogullarindan biri, babasinin mustuladigi an
gelip çattigi halde, fetih haberinin gelmemesi üzerine,
pâdisahin gazabindan korkarak, merakla babasinin
çadirina geldigi vakit, kapida bulunan nöbetçi: "Içeri
kimseyi komayasuz diye siparis olundu" diyerek
delikanliyi Ak Seyh'in yanina almaz. Bu esnada çadirin
bir yanindan etegini kaldirip içeri bakan genç adam,
babasinin basi secdede, göz yaslari ve enin ile aglayip
yalvarmakta oldugunu görür. Bu uzun niyaz ve yanik
münacattan sonra, Seyh'in basi secdeden kalkar. Bu
esnada da ordu, yatagini asmis sel gibi, tasa köpüre
sehre girmekte, Ak Seyh de kendi kendine "Elhamdülillah,
Elhamdülillah" diye Cenabu Hakk'a sükr etmeye, tekbir
getirmeye baslamis bulunmakta idi."
Aksemseddin ile Fâtih arasindaki münasebetlere temas
etmis olmakla birlikte, daha önce toplanmis bulunan harp
meclisinden kisaca söz etmemiz gerekiyor. Zira bütün
teklif ve çabalara ragmen Bizans teslime yanasmadigi
gibi, Fâtih'i zor durumda birakacak bazi tesebbüslerde
de bulunuyordu. Bunun için 27 Mayis'ta, Fâtih'in
baskanliginda toplanan bir harp surasinda uzun
münakasalar yapilmisti. Vezir-i a'zam Halil Pasa'nin
muhasarayi kaldirma taraftari oldugunu bu surada açikça
söyledigine daha önce isaret edilmisti. Buna karsilik
Zaganos Pasa ile hem tib hem de manevî ilimlerde derin
malumata sahip bulunan Aksemseddin, fethin,
Müslümanlarin 850 senelik en büyük idealleri bulundugunu,
Bizans'in mânen tefessüh ettigini, maddeten de hiç bir
gücünün kalmadigini, Rum halkin büyük bir kismi ile bazi
ileri gelenlerin Osmanli idaresini bir kurtarici olarak
kabul ettiklerini, Istanbul'a hakim olan devletin hem
Islâm, hem de Hiristiyan dünyasinda büyük bir manevî
nüfuza sahip olacagini, bu sebeple kat'i neticenin
alinmasina kadar muhasaraya devam edilmesini
istediklerine temas edilmisti. Hz. Peygamberin
ashabindan ve hicret esnasinda kendisini Medine'de
evinde misafir etme serefine nail olan Ebu Eyyub el-Ensarî'nin
kabrini kesf ettigi gibi, Kur'an'da Istanbul'a isaret
ettigi kabul edilen * "beldetün tayyibetün" lafzinin "ebced
hesabi" ile içinde bulunduklari 857 hicrî senesini
isaret ettigini söyleyen Aksemseddin, bu sebeple "feth-i
mübin"in muhakkak bulundugunu, derin bir vecd ile dile
getirir. Bütün bu görüsmelerden sonra meclis muhasaraya
devama karar vererek dagilir.
Sultan
Mehmed, harp hazirliklarini tamamladiktan sonra sehre
bir elçi göndererek Imparator'a "sehri menkul serveti ve
yakinlari ile terk edebilecegini" bildiren bir mesaj
gönderdi. Imparator bu talebi reddedince Fâtih, bütün
orduya tellallar çikararak genel hücumun yapilacagi günü
tesbit etti. O, yemin ederek askerlere söyle dedi: "Bu
muharebede kazanç olarak yalniz sehrin binalarini ve
surlarini istiyorum. Sehrin diger bütün menkul servetini
ve mahsurlarini ganimet olarak size birakiyorum."
Bundan
sonra, bütün ulema, mesâyih ve gazi dervisler, asker
içinde zaten coskun bulunan hücum ve kazanma halet-i
ruhiyesini, mânevî tebsirlerle bir kat daha artirdilar.
Bu esnada genç hükümdar da münadiler vâsitasiyle orduya
tebligatta bulunarak "ilk defa sura çikacak olan
askerlerin rütbelerinin artirilacagini, eline hükm-i
serif sadaka olunarak (verilerek) tâ nesli munkariz
oluncaya degin evladinin, kiyamete kadar baki olacak
bulunan Devlet-i Âl-i Osmanî'de, her zaman muhterem
sayilacagini" bildirdi.
Bu esnada
Osmanli toplari surlari dövmeye devam ediyor, Bizansli
muharipler, devamli mesgul edilerek yorgun
birakiliyorlardi. Fetih sabahinin gecesi, Türk ordusunda
"Mum donanmasi" denilen ates ve isik senliginin icrasi
ile geçti. Istanbul'u tamamen kusatan Türk deniz ve kara
ordusunda kandiller, fenerler, mes'aleler ve atesler
yakilarak Kostantiniyye (Istanbul) bir isik çenberi
içine alindi. Askerin hep bir agizdan getirdigi tekbir
ve tehlil sedâlari, ortaligi inletiyordu. Gecenin
karanligini yirtan bu isik çenberi ile tekbir sesleri,
tatli bir ahenk meydana getiriyordu. Isik ve seslerden
meydana gelen bu ugultuyu gören Bizans, önce Osmanli
ordusunda yangin çiktigini zannederek sevinecek, fakat
kisa bir müddet sonra, bunun bir donanma oldugunu
anlayinca derin bir ye's ve ümitsizlige düsecektir. Bu
esnada Bizans, Ayasofya'da Imparatorun da hazir
bulundugu son bir âyine katiliyordu. Bu âyin,
Bizanslilarin Ayasofya'da icra ettikleri son âyindi.
20
Cemaziyelevvel (29 Mayis) Sali sabahi ezan ve namazdan
sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi basladi.
Ordu, hem kara, hem de denizden bütün cephelerden
harekete geçti. Toplar, hep birden sehir üzerine
çevrilerek ateslendi, etrafi kesif bir duman ve barut
kokusu kapladi. Ilk hamlede iki bin merdivenle 50 bin
yigit ileri atilmis, harbin en siddetli aninda,
Aksemseddin ile Molla Güranî ates hattina girerek, gazâ
yolunda sehidlik mertebesine ulasmayi taleb ile askere
önderlik edip örnek olmuslardi. Bizzat genç hükümdar
dahi, askeri tehyic edici sözlerle, elinde kiliç ile
Topkapi gedigine saldirmisti. Bu sirada Ulubatli Hasan
adindaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapi suruna
sancak dikti. Böylece Islâm dilâverlerinin ve Oguz
kavminin, asirlardan beri hayal ettigi mukaddes bir rüya
gerçeklesiyordu. Ulubatli, Hz. Peygamberin müjdesine
mazhar olarak 30 kadar arkadasiyla sehâdet mertebesine
ulasti.*
Bu sirada
Osmanli sancaginin surlarda dalgalandigini gören ve daha
önce yaralanmis bulunan Latin komutani General
Giustiniani, gemisine çekilmek ister. Kalmasi hususunda
israr eden Imparator'a "Allah'in, Türklere açmis oldugu
yolu takip edecegim" cevabini verdi. Bu, artik
Osmanli'ya mukavemet edilemeyeceginin bir ifadesi idi.
Bizans'in,
surlardaki bayraginin indirilip yerine Osmanli
bayraginin dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya
baslandi. Sultan Mehmed Han, surlardaki bu manzarayi
görünce, atindan inerek, Hz. Peygamber'in medih ve
senâsina nail olmanin verdigi bir sevinç, ayrica
devletini, Islâm'in mukaddes serefine mazhar kilan
medhiye-i Resulullah'a** kavusmanin verdigi heyecanla
sükür secdesine kaparak Cenab-i Hakk'a hamd eder. Sonra
otag-i hümâyununa çekilerek devlet erkâninin
tebriklerini kabul eder.
Bu sirada,
sehri koruyan gruplarla birlikte Bizans Imparatoru da
öldürülmüstü. O, ayakkabisindan taninmisti. Fâtih,
vatanini müdafaa için ölen bu serefli askerin cenazesine
saygi göstererek onu merasimle defn ettirdi.
Istanbul'un fethi, genç sultan için ayni zamanda
saltanatinin da fethi olmustu. Fâtih, sehrin zaptini
müteakip Sehzâde Orhan'i aratti. Ölü veya diri getirene
büyük mükâfatlar vaadetmisti. Bizanslilarin yaninda
kendisine karsi surlar üzerinde savasmis olan bu Osmanli
sehzâdesinin ölümü ile Yildirim Bâyezid'in ogullari
arasindaki taht kavgasi kesin olarak sona ermisti.
Gerçekten de sehrin düstügünü gören Sehzâde Orhan,
surlardan atlayarak vefat etmisti.
Feth-i
mübinin gerçeklestigi 29 Mayis 1453 Sali sabahini
anlatan bir yazar, o günü su ifadelerle tasvir eder: "O
gün, her zamankinden daha parlak dogan günes, göz
kamastirici altin sarisi isinlari ile âdeta Islâm'in
zaferini kutluyor, cihanin incisi Kostantiniyye'ye sel
gibi akan sanli Türk ordusunu sicak bir içtenlikle
kucaklayip üzerine mukaddes nurlar saçiyordu. 29 Mayis
1453 sali sabahi, muhakkak ki bir baska sabahti. Bu
parlak ve essiz ilkbahar sabahinin cihan tarihindeki
yeri ise, apayri bir özellik tasiyordu. Zira o mukaddes
Sali sabahi ile bir çag kapaniyor, yeni bir çag
açiliyordu. Bu yeni çaga, essiz dehasi, rakipsiz
kuvvetiyle, Avrupa barbarlari dahil, bütün cihana
saskinliktan küçük dilini yutturup, henüz 21 yaslarinda
çok genç bir pâdisah olarak, Fâtih ünvanina hak kazanan
büyük türk, Fâtih Sultan Mehmed Han damgasini basmisti.
Iste o mukaddes Sali sabahi, böyle essiz bir sabahti."*
Osmanli
ordusunun sehre girip hakim olmasi üzerine bileginin
gücü ile Fâtih ünvanini almaya hak kazanmis olan genç
serdarin da sehre girdigi görülür. Yaninda, emîr, vezir,
solak, sipah ve yayalardan baska, devlet ricali,
âlimler, hocalari, seyhler, dervisler, kalenderîler ve
erler bulunuyordu. Bütün bunlarin yaninda özellikle
saginda ve solunda Aksemseddin ile Akbiyik sultanin
bulunmasi dikkat çekiyordu.
Fâtihâne
bir ihtisam ve büyük tezahüratlarla sehre girmis olan
pâdisah, Hammer'in (II, 302) dedigi gibi,
Hiristiyanligin sarktaki merkezini teslim almak üzere,
Ayasofya'nin önünde atindan inmis ve mâbedin esiginde
sükür secdesine kapanmisti. Tursun Bey'in ifadesiyle
haraba yüz tutmus olan Ayasofya, fetih hakki olarak
câmiye çevrilecekti. Rivayete göre Fâtih Sultan Mehmed,
Ayasofya'da iki rekaat sükür namazi ile ikindi namazini
kildiktan sonra mâbedin üç gün içinde bu mâbedin Cuma
namazi için hazirlanmasini emreder. Cuma günü,
Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih'in koluna girip
minbere çikartarak hutbe okumasini istemis. Fâtih de Hak
Teâlâ Hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur.
Aksemseddin de Cuma namazi kildirmisti.**
Fâtih
Sultan Mehmed, fetihten sonra Bizans ahalisi hakkinda
Hiristiyan dünyasinda esine rastlanmayan bir müsamaha
hareket etmisti. O, askerlerine, mukavemet edenlerden
baskasinin öldürülmemesini, emrederek, sadece esir
edilmelerini istemisti. Daha önce de temas edildigi gibi
o, Imparator'un cesedini buldurmus, onu Rumlara teslim
ederek inançlarina göre defn etmelerini saglamisti.
Rumlardan, sehir disina kaçanlarin tekrar evlerine
dönebileceklerine de müsaade etmisti.
Fethi
takib eden ilk Cuma namazindan sonra meydana gelen
ikinci önemli hadise, Ok Meydani'nda yapilan fetih ve
zafer alayidir ki, üç gün üç gece süren senlik, ziyafet,
oyun ve eglencelerden sonra, basardigi büyük iste,
çevresinin yardimlarini unutmayan pâdisah, "Sühedaya
rahmet-i Rahman, gazilere seref ü san, tebeama fahr ü
sükran" dedikten sonra asker ve sivil yüzbinlerce kisiye
zafer hediyesi olarak mal, mülk ve arazi dagitmistir.
Fakat bu
noktada da mühim olan yine Aksemseddin'in, orada hazir
bulunan gazilere sesini yükseltip "Ey gaziler, bilin ki,
cümleniz hakkinda ahir zaman peygamberi " Ne güzel
askerdir onlar" diye buyurmustur. Insallah cümleniz
magfursunuz. Ama gazâ malini israf etmeyip hayir ve
hasenatta sarf edin. Pâdisahiniza da itaat ve muhabbet
eyleyin, diyerek gâzilerin tamamini sehrin imarina ve
amme müesseseleri kurmaya tesvik etmis olmasidir.
Istanbul,
Osmanlilarin eline geçtigi zaman perisan ve harab bir
vaziyette idi. Fakat bu tahribat ve yoksulluga sebep
olan Müslüman Türkler degil, Hiristiyan Avrupa idi. Zira
Comnene'ler devrinde, taht çekismelerinden ve iç
idaresizliklerinden faydalanarak sehri basan Haçli
ordulari, bu zengin ve mamur beldeyi sefil ve yoksul bir
harabeye çevirmislerdi. Böylece sehir, bir daha belini
dogrultamayacak bir hale gelmisti. Bundan sonra ne
yikilan saraylar bir daha yapilmis, ne yagmalanan
kiliseler bir daha doldurulabilmis, ne kaçirilan sanat
eserleri, ne tahrib edilen âbideler bir daha yerlerine
getirilebilmisti. Yarim asirdan fazla süren kan kokusu
içinde, vahset ve zulüm ile ezilen bu sehir, bir yazarin
ifadesi ile yeni sahipleri olan Müslüman Türkler
sâyesinde "ba'sü ba'de'l-mevt"e, bir yeni dogusa ugramak
talihine ermis bulunuyordu.
Öyle
anlasiliyor ki sehir ve mabedlerin yagmalanmasi bir
bakima Imparatorun eliyle de oluyordu. Nitekim Istanbul
fethine tanik olan Bizansli Yeorgios'un verdigi
bilgilere göre, devletin, askerlerin maasini verecek
parasi olmadigi için kral, Allah'a adanmis kutsal
esyalarin kiliselerden alinip paraya çevrilmesini
emretmisti. Böylece gerek Ayasofya, gerekse sehirdeki
diger kiliselerde bulunan esya fetihten önce alinip
paraya tahvil edilmisti.
Fâtih,
fetihten sonra Galata'daki Ceneviz kolonisini de teslim
alarak, onlara hukukî beratlar verdi. Bu arada Sultan
Fâtih, Latin Kilisesi ile birlesme taraftari olmayan ve
bu birlesmeye muhalefet ettigini daha önce gördügümüz
Gennadius'u Patriklik makamina getirmek suretiyle
Ortodokslari himayesi altina almis oluyordu. Böylece
Hiristiyan dünyasindaki iki kilise ayirimini desteklemis
oldu. Merasimle bu yeni Patrige mürassa bir asâ ve at
hediye edip iltifatlarda bulundu. Böylece Fâtih, Roma'ya
hakim oluyordu. Bu sebeple kendisine "Roma Cihan
Imparatoru" denebilirdi. Bu anlayistan hareketledir ki,
Roma'yi elinde bulunduran ister Müslüman, ister
Hiristiyan olsun; ister kavuklu, ister sapkali bulunsun,
Roma âleminin hükümdari idi. Bu âlem, hukuken onun
ülkesi sayilirdi. Böylece, Yildirim'dan beri kullanilan
"Sultan-i iklim-i Rûm" tabiri, Istanbul'un fethi ile
Ortodoks dünyasi tarafindan da kabul edilip tasdik
edilmis oluyordu. Bu tasdikin, Avrupa fetihlerinde büyük
faydasi görüldügü gibi, kuvvetli oldugumuz devirlerde de
Patriklik makaminin bizde bulunusu, yararimiza olmustur.
Fâtih, bu hareketiyle Dogu Hiristiyanligini Katolik
Roma'dan tamamen ayiriyordu. Buna kendi gücünü de
katarak asirlardan beri dogu dünyasinin Roma'liya karsi
gösterdigi reaksiyonu âdeta yeni bir senteze
kavusturuyordu. Gerçekten de Istanbul'u fetheden
Türkler, Sark, yani Ortodoks kilisesinin, Bizans
Imparatorlugu zamanindaki bütün haklarini tanimak
suretiyle Rumlari memnun etmis ve onlari müteaddid
müzakerelere ragmen bir türlü yanasmak istemedikleri
Garp (Katolik) Kilisesi'nin nüfuz ve hakimiyeti altina
düsmekten kurtararak eskisi gibi kiliselerinin
istiklâlini emniyet altina almislardi. Nitekim, Osmanli
hükümdari, Istanbul fethinden sonra ilim ve faziletle
taninmis olan Gennadius'u Rumlara Patrik olarak tayin
etmis ve Patrikhâne'ye Bizans imparatorlari
zamanindakine benzer selâhiyetler vermisti.
Osmanli
Devleti'nin bu ince hesapli siyaseti, bir buçuk asirdan
beri zaman zaman kileselerin birlesmesi için Papa'ya
yapilan müracaat kapisini tamamen kapatmisti. Is bu
kadarla da bitmemis, devlet, Galata'daki Cenevizlilerle
Galata halkina da bir fermanla teminat vermisti. Bu
hareketiyle Osmanli Devleti, gerek Balkanlar'da kendi
idaresi altindaki ve gerek Mora, Sirbistan, Eflâk ve
Güney Arnavutluk'taki Ortodokslari samimi olarak kendi
idaresine baglamisti.
Istanbul'un, 29 Mayis 1453 (20 Cemaziyelevvel 857)'de
Osmanli Türkleri tarafindan feth edilmesi, Avrupa'yi ve
özellikle Papa ile Napoli Kralligini, ayrica Güney
Avrupa memleketlerini hayret ve dehsete düsürmüstü.
Bununla beraber, gerek Osmanlilarin büyük bir cihad ruhu
ile askerî güce sahip olmalarinin etrafa verdigi korku,
gerekse artik Hiristiyanlik taassubunun yerini, tedricen
de olsa aklî muhakemenin almis olmasi yüzünden birçok
devlet, sesini çikaramaz hâle gelmisti. Bu sebepledir
ki, Papa V. Nikola'nin, yapmak istedigi ve yeni bir
Haçli Seferi için saga sola bas vurmasi sonuçsuz
kalmisti. Nitekim, Papa'nin bütün Hiristiyanlari silaha
sarilmaya davet eden 30 Eylül 1453 tarihli beyannâmesi,
fazla bir alaka uyandirmadigi gibi, Papa'nin, Osmanlilar
aleyhine harekete getirmek istedigi Adalar halki ile
Balkan yarimadasi'ndaki despotluklar ve bu meyanda Sirp,
Eflâk, Bosna, Mora, bazi Arnavut kral devlet ve
senyörleri, Osmanlilarin Enez zaferinden sonra 1454
senesi ilkbaharinda göndermis olduklari elçileri
vâsitasiyla Istanbul fethinden dolayi Osmanli
hükümdarini tebrik ediyorlardi.
Hiristiyan
Bati dünyasinda beklenmedik bir felâket olarak kabul
edilen Istanbul fethi, zafernâmelerle Islâm dünyasina
bildirilmisti.Resûlullah (s.a.v.)'in hadiseleri ile
ta'ziz edilmis olan Fâtih Sultan Mehmed ve ordusu, büyük
bir tebcile layik görülmüslerdi. Misir, Sam, Bagdad ve
diger Müslüman sehirler ile ülkelerde merasimler
tertiplenip kutlama törenleri yapilmisti. Kahire'de
bulunan Abbasî halifesinin emriyle camilerde Müslüman
Türk sehidlerine dua edilmis ve Fâtih'in ismi hutbelerde
zikredilmisti. Bu andan itibaren bütün Islâm dünyasi,
Peygamberlerinin müjdesine (tebsirât) mazhar olan
Osmanli Devleti'ni, Islâmiyetin büyük bir temsilcisi
olarak kabul etmeye baslamisti. Haçli sürülerine karsi
Islâm'i, Selçuklu ve Osmanli devirlerinde serefle
müdafaa etmis olan Türk milleti, bu fetihle, bütün
Müslüman dünyasinin sönmez ve eksilmez muhabbetini
kazanmisti. Bu sebeple Memlûk Sultani, Fâtih'e elçi
göndererek kendisini tebrik etmisti. Keza, Güney
Hindistan (Behmenî) Sultani Alaeddin II. Ahmed Behmen
Sah (1435-1457) da elçiler gönderip Fâtih'i tebrik
edenler arasindaki yerini almisti.
Islâm
dünyasinin, Istanbul'un fethinden dolayi bu kadar
sevinmesinin sebeplerini, çok derinlerde aramak gerekir.
Zira bu sehrin fethi, Müslümanlar için önemli bir hedef
haline gelmisti. Bu hedefe ulasmak gerekiyordu. Çünkü
bu, peygamberlerinin, asirlarca önce haber verdigi bir
olayin gerçeklesmesi demekti. Ayrica, bu olayda basari
saglayan, onun müjdesine nail olacakti. Bunun içindir
ki, Hz. Peygamberin vefatindan kisa bir müddet sonra,
önce Emevîler, daha sonra da Abbasîler tarafindan
defalarca muhasara edilmesine ragmen ele geçirilemeyen
Istanbul, Fâtih'ten önceki Osmanli hükümdarlarinca da
kusatma altina alinmisti. Bununla beraber fetih
basarisi, henüz 21 yaslarinda bulunan genç Osmanli
hükümdarina nasib olmustu. Hz. Peygamber, Istanbul
Fâtihi'ni ve fethi basaracak olan orduyu, tebsir etmisti.
Kur'an-i Kerim'deki "beldetün tayyibetün" âyeti, "Ebced
Hesabi" ile "Feth-i Mübin"in hicrî tarihini
gösteriyordu.
Istanbul'un fethi, bir bakima genç Sultan için
saltanatin da fethi olmustu. Bu sirada Fâtih, çesitli
sebeplerden dolayi kendisine kizdigi Çandarli Halil
Pasa'yi vezir-i azamliktan azl eder. Zira onun hakkinda
ortada çesitli söylentiler dolasiyordu. Hatta Bizansla
isbirligi ettigine dair rivayetler de vardi. Nitekim
Bizans Tarihi adli eserinde Dukas, fetihten sonra Fâtih
ile Duka arasindaki konusmayi verirken sunlari söyler:
"Büyük Duka gelip etek öptükten sonra Pâdisah ona dedi
ki: "Sehri teslim etmemekle iyi bir is yapmadiniz. Bak
ne kadar zararlar, ne kadar hasarlar yapildi, ne kadar
kimse esir oldu". Duka buna cevap olarak "Efendim, sana
sehri verecek kadar selâhiyetimiz yoktu, hatta
imparatorun bile böyle bir selâhiyeti yoktu. Bundan
baska, senin adamlarindan bazilari da sözle ve
mektuplarla imparatora haberler göndererek, "korkma,
pâdisah size tahakküm edemiyecektir" diyorlardi. Pâdisah,
söylenen bu sözleri Halil Pasa'ya atfetti." Bu yüzden
azledilen Çandarli Halil Pasa, kisa bir müddet sonra
idam edilecektir. Pasa, vasiyetnâmesinde bütün mal
varliginin pâdisaha ait oldugunu bildirmekle birlikte,
mallari mirasçilarina birakilmis, sadece nakit paralari
hazine adina alikonmustu.
Fâtih,
fetihten sonra Gennadius gibi âlim ve münevver bir
Ortodoksu patrik tayin etmekle, feth ettigi ülke
halkinin geleneksel imanini kurtarmis oldu. Sayet bu
makama katoliklige meyyal bir baska ruhanîyi getirmis
olsaydi, Ortodoksluk yavas yavas sönüp ortadan
kalkacakti. Patrik, gelenege uygun bir merasimle
pâdisahin huzuruna kabul edilerek kendisine murassa bir
asâ ve at verilmisti. Bu meyanda eski Bizans halkinin
evlenme, bosanma, ölüm ve dinî ayin gibi sahsî
meselelerinin de kendi cemaatlerince tedvir edilmesine
müsaade edildi.
Fâtih
Sultan Mehmed, patrik tayini ve Istanbul'un ticarî,
iktisadî, ictimaî, adlî ve diger hizmetleri görmek için
görevliler tayin ettikten ve 18 Haziran'a kadar
Istanbul'da kaldiktan sonra Edirne'ye döner. O, büyük
bir zafer alayi ile, aylar önce ayrildigi sehre tekrar
giriyordu.
Genç
hükümdar, Istanbul'u bir Müslüman Türk sehri haline
getirmek için, Anadolu'dan getirttigi Türk ailelerini
vergilerden muaf tutmak suretiyle iskân edip sehrin
yeniden senlenmesini sagladi. Âsik Pasazâde'nin bu
konuda verdigi bilgiyi, dönemin dil özelliklerine de
dokunmadan buraya almak istiyoruz. Böylece o dönemde
nasil sade bir Türkçe'nin kullanilmis oldugunu da görmüs
olacagiz.
"Pâdisah,
Istanbul'u feth etti, subasiligini kulu Süleyman Bey'e
verdi. Ve cemii vilayetine kullar gönderdi. "Hatiri
olanlar gelsin evler, baglar, bahçeler, mülkler verelim"
dediler. Ve her kim geldiyse verdiler. Bu sehri mamur
ettiler. Pâdisah yine emr etti kim, ganiden ve fakirden
evler sürdüler. Ve her vilayetin subasilarina ve
kadilarina adamlar gönderdiler. Bu gelen halka da evler
verdiler. Sehir mamur oldu. Bu verdikleri evleri
mukataaya verdiler. Öyle olunca bu halka güç geldi.
Dediler ki "Bizi memleketimizden sürdünüz getirdiniz bu
kâfir evlerine geri vermek için mi getirdiniz?" Bazilari
avradini ve oglanini (ailesini) koyup kaçti. "Kula Sahin"
derlerdi atasindan kalmis bir vezir-i akil (akilli bir
vezir) vardi. Pâdisaha der ki: "Hey devletlu sultanim,
atan, deden nice memleketler feth ettiler, hiç birine
mukataa koymadi. Sultanima da layik olan budur ki bunu
yapmaya" dedi. Pâdisah da onun sözünü kabul etti. Yine
hükm etti: "Her ev ki verirsiniz mülklüge verin (verdiginiz
her evi mülk olarak verin)" dedi. Ondan sonra mektuplar
(yazili belge, tapu) verdiler ki mülkleri ola. Sehir
yine mamur olmaya yüz tuttu. Mescidler yapmaya
basladilar."
Görüldügü
gibi, Istanbul'un Müslüman Türk sehri haline
getirilebilmesi için her imkâni degerlendiren Fâtih, bu
yeni gelenlere çesitli kolayliklar saglamaya basladi. O,
Istanbul'un iskâni için Anadolu'nun muhtelif yerlerinden
sanat sahipleri ile muhtelif siniflara mensub Türk
nüfusunu buraya celb edip iskân ettiriyordu. Ilk önce
5000 aile getirildi. Daha sonra degisik tarihlerde
Karadeniz sahilleri ile Karaman, Aksaray, Egirdir,
Bursa, Manisa, Tire, Çarsamba, Kastamonu, Samsun, Sivas
ve Izmir gibi yerlerden gelen Türk aileleri ile Istanbul
kisa bir zamanda hüviyet degistirerek bir Müslüman Türk
sehri haline geldi. Bu hüviyet degisikligi, sadece
nüfusla degil, semt isimleri ile de olmustu. Çünkü
gelenlerin yerlestikleri bu yerlere onlarin geldigi
yerlerin ismi verilmisti. Nitekim, günümüzde bile
Aksaray, Karaman, Çarsamba gibi semt isimleri, hâlâ o
günün hatiralarini tasimaktadirlar. Her ne kadar
Balkanlar'dan da nüfus nakli olmussa da bu, pek fazla
bir sey ifade etmiyordu. Çünkü bunlarin sayilari çok
azdi. Anadolu'dan getirilen Türklere ev, bag, bahçe
verilip vergiden muaf tutulmalari, onlarin sehrin
iktisadî hayatini ellerine geçirip bu sahada söz sahibi
olmalari içindi.
Harap bir
sehri devralan Fâtih'in, Istanbul'u imar ve iskân etmek
gibi büyük bir problemle karsi karsiya kaldigi
anlasilmaktadir. Bu problemi çözmek ve sehre yeni bir
çehre vermek için Osmanlilarin eskiden beri
uyguladiklari bir yöntemle meseleye yaklastigi
görülmektedir. Bu da biraz önce temas edilen göç
uygulamasidir. Baska bir ifade ile Istanbul, fetihten
sonraki büyüme ve gelismesini buraya yapilan hâne
nakline borçlu görünmektedir. Âsik Pasazâde, Nesrî,
Tursun Bey, Dukas, Kritovulos gibi çagdas kaynaklarin
verdigi bilgiler ve günümüzde yapilan arastirmalar,
Fâtih'in daha ilk günlerden baslayarak Istanbul'u
canlandirmak ve senlendirmek için gösterdigi çabayi
ortaya koymaktadirlar. Istanbul'un eski olan ve
günümüzde bile varligini koruyan mahalle adlari, bize bu
yerlesmenin sehir içindeki dagilimi konusunda önemli ip
uçlari vermektedir. Çünkü (daha önce de belirtildigi
gibi) bu yeni gelenler, yerlestikleri yerlere,
geldikleri sehir ya da kasabanin adini vermislerdir.
Evliya Çelebi, Seyahatnâmesinde bu yeni gelenlerin
kurduklari mahallelerin isimlerini vermektedir.
Fâtih, bir
yandan bu sürgünlerle Istanbul'un nüfusunu artirirken,
bir yandan da fetihten hemen sonra sehirde genis bir
insa faaliyetine girer. O, fetih esnasinda harap olan
surlarin onarilmasi ve sehrin yeniden düzenlenmesi
isiyle, Istanbul Subasiligina getirdigi Karistiran
Süleyman Bey'i görevlendirmisti. Bu arada müsellem ve
yaya sancakbeylerine, hendeklerin temizlenmesi
emredilmisti. Böylece 13 km. karelik bir alani
çevreleyen surlar onarildi. 1457'den sonra daha genis
bir imar faaliyetine girisecek olan Fâtih, bir taraftan
da esirlerin yevmiye (günlük) 6 veya daha fazla akça
karsiliginda çalismalarini emretti. Böylece Rum
esirlerinin refah düzeyi yüksek bir duruma gelmeleri
saglandi. Bu sayede esirler para biriktirip kendileri
için takdir edilen kurtulus akçesini ödeyip
hürriyetlerine kavusabileceklerdi. Gerçekten Fâtih,
bütün tebeasina (vatandaslarina) özellikle de esirlere
karsi çok merhametli idi. O, herkesi ayni standartlara
sahip olan esit duruma getirmek istiyordu.
FÂTIH'IN SIYASETI
Istanbul'u
feth etmek suretiyle ülkesinin ortasinda bulunan ve bir
ada durumuna gelmis bulunan engeli ortadan kaldiran
Fâtih Sultan Mehmed, artik Balkanlara dogru yönünü
çevirebilirdi. Bu sirada Istanbul gibi Türk topraklari
arasinda sikismis bulunan ve Ceneviz'e bagli Enez kalesi
ile buna tabi olan Imroz, Limni ve Tasoz adalari da
itaat altina alindi.
Ikinci
Kosova zaferinden sonra Osmanlilarin Bati'da büyük bir
fetih dönemine girmemeleri ve dirayetli bir hükümdar is
basina geçtigi takdirde Orta Avrupa'ya dogru Türk
hakimiyetinin genislememesi için bir sebep yoktu.
Fetihlerinde bir sira ve irtibat görülen Fâtih Sultan
Mehmed, Istanbul'u aldigi zaman Balkanlarda karisik bir
ortam bulunmaktaydi.
FÂTIH'IN BATI SIYASETI
Fâtih'in,
gerek Bati, gerek Dogu, gerekse Kuzey siyasetleri geregi,
yaptigi mücadelelerinden (Sefer-i Hümayûn) kisaca ve ana
hatlari ile bahs etmek istiyoruz. Zira bütün tarih
kaynaklarimiz ve yeni arastirmalarda bu konuda genis ve
tafsilatli bilgiler bulunmaktadir. Bu sebeple biz,
konuyu bütün teferruatiyla anlatip daha fazla uzatmak
istemiyoruz.
SIRBISTAN SEFERLERI
Fâtih'in,
Istanbul'u fethinden sonra Balkanlar'da büyük
karisikliklarin meydana geldigi bilinmektedir. Ilk
bakista bu karisikliklarin Osmanli'ya pek zarari
dokunmayacak gibi görünüyor olmalari, Osmanlilarin o
havaliye bigane kalmalari için bir sebep degildi. Bunun
için Osmanlilar, Orta Avrupa ve Kuzeyden gelebilecek bir
tecavüze karsi ülkelerini kolayca müdafaa edebilmek için
tedbirler almak zorunda idiler.
Kaynaklarin verdigi bilgiye göre, fethi müteakip her
taraftan tebrik için gelen elçi heyetleri arasinda Sirp
Kirali Georges Brankovitch'in gönderdigi heyet de vardi.
Tarihlerimizde, Vilkoglu diye tanitilan Sirp Kirali
Brankovitch, iki yüzlü bir siyaset takip ediyordu. Bir
taraftan tebrik için gönderdigi elçi heyeti ile,
vaktiyle Osmanlilardan aldigi kalelerden bir kisminin
anahtarlarini geri verirken, öte taraftan da Ulah ve
Macarlar'la münasebetlere girisiyordu. Vergisini de
zamaninda vermiyordu. Kritovulos, Sirp Krali
Brankovitch'in bu iki yüzlülügünü su ifadelerle nakl
etmektedir:
"O,
saltanatinin neye bagli oldugunu iyice anladigindan
pâdisahin babasina (Sultan Ikinci Murad) ve Fâtih Sultan
Mehmed'e daima itaat edip vergisini de zamaninda öderdi.
Fakat bir müddet sonra gizli bazi fikirler besledigi,
durumundan anlasilmisti. Zira vergisini zamaninda
vermedigi gibi, pâdisahla yaptigi anlasmaya riayet
etmeyip Macar ve Ulah'larla Osmanlilar aleyhine olacak
sekilde münasebetlerde bulunmaya basladi." Casuslari
vâsitasiyle bu durumdan haberdar olan Fâtih, tebrik için
gelen Sirp elçilerine iltifat etmemis ve teslim etmek
istedikleri kalelerin kafi olmadigini, vaktiyle
Osmanlilardan alinan kalelerin tamaminin iade edilmesi
gerektigini söylemisti. Buna razi olmayan Sirp Kirali,
Osmanli topraklarina tecavüze baslamis, hatta bu yüzden
Üsküp yolu kapanarak gidis ve gelisler durmustu. Hoca
Sa'duddin, bütün bu bilgileri verdikten sonra "hatta
Üsküp yolu mesdud olup âyende ve revende (gelip
gidenler, yolcu, ibn sebil) meci' ve zehabtan munkati'
oldu" diyerek Sirp Kirali'nin sebep oldugu olaylari
anlatir. Bu arada Türk sehir ve kasabalarindan
bazilarinin Sirplar tarafindan yagma edildigini,
Pristine kadisinin arzindan ögrenen Pâdisah, bir
taraftan akincilari Sirbistan üzerine gönderirken, öte
taraftan da Sirp Kirali'na haber yollayarak Sirp
topraklarinin Lazar'in oglu Stephan'a ve dolayisiyla
kendisine ait oldugunu söyleyerek, Sirbistan'i terk
etmesini istemisti. Bununla beraber Sofya sehrini
kendisine ihsan edebilecegini söyleyen Pâdisah, bu sekil
kabul edilmedigi takdirde, Sirbistan aleyhine harekete
geçebilecegini bildirmisti. Haberi götüren elçi,
yirmibes günde geri dönmek için emir almisti. Geç
kaldigi takdirde öldürülecekti. Halbuki Sirp Kirali bu
tarihlerde Tuna'nin öbür tarafinda bulunuyordu. Bu
halden faydalanan Sirp ileri gelenleri, Fâtih'in
elçisini oyalamaya çalisiyorlardi. Böylece zaman
kazanarak savas için hazirliklarini tamamlamak
istiyorlardi. Elçi bunu hissettiginden, zamaninda
Pâdisahi durumdan haberdar etti. Bunun üzerine Fâtih
Sultan Mehmed, ordusunun toplanmasini bile beklemeden
yirmi bin kisilik bir kuvvetle Sirbistan üzerine hareket
etti. Böylece Sirbistan'a ilk sefer baslamis oldu.
Ordunun büyük kismi Sivricehisar (Ostrowtz)'da Pâdisaha
ulasti. Yapilan kusatmalarda bir çok kale zapt
edilemesine ragmen bazilari da alinamamisti. Bununla
beraber Türk ordusu, büyük basarilar saglamis sayilirdi.
Bu basarilarina yenileri eklenebilirdi. Fakat Pâdisah,
birdenbire sefere nihayet vererek Edirne'ye döner.
Kaynaklarimizin tamami bu dönüsten bahs etmekle birlikte
sebebinin ne oldugunu zikretmezler. Bu arada, Sirp ve
Macar birlesik ordusu, Sirbistan'da birakilmis bulunan
Firuz Bey oglunu maglub edip bir kisim Osmanli
topraklarini elde ederler. Buradaki savas, Macarlarin
lehine sonuçlanmakla birlikte Jan Hunyad, yalniz kendi
ordusu ile Fâtih Sultan Mehmed'e karsi savasamayacagini
idrak ederek 1454 yilinin sonuna dogru Imparator
Friedrich'e bir mektup yazarak Sirbistan hadiselerini
anlatmis ve Hiristiyanligin kurtulmasinin bir Haçli
ordusu ile mümkün olacagini bildirmisti. Bunun üzerine
mesele Frankfurt'ta ve Wienerisch-neustad't'de toplanan
meclislerde müzakere edilmis ve Hunyad'a yardimci bir
kuvvetin verilmesi kabul olunmustu.
1454-1455
kisini Edirne'de geçirmekte olan Fâtih'in, harp
hazirliklarina basladigi görülmekte, fakat bu
hazirliklarin neresi için oldugu bilinememekteydi. Bu
siralarda hudud komutanlarindan Evrenoszâde Ishak oglu
Isa Bey, Sirplarin, Osmanlilara karsi bir savasa
hazirlandiklarini, fakat iç durumu iyi olmayan
Sirbistan'in kolayca zapt edilebilecegini bildiriyordu.
Bir fesat kaynagi olan Sirbistan'in zapt edilmesi,
Pâdisahin, Bati'daki gayelerinin tahakkuku için
gerekiyordu. Ayrica bu devletin bulundugu cografî ortam
da, bunu gerekli kiliyordu. Bu yüzden hükümdar, 1455
baharinda Edirne'den hareket ederek Sirbistan üzerine
yürüdü. Burada basta madenleri ile meshur olan Novaberda
sehrinin alinmasina karar verilir. Gerçi bu sehir,
Sultan Ikinci Murad zamaninda Osmanlilarin eline
geçmisti. Fakat Segedin antlasmasi ile yine Sirplara
terk olunmustu. Bu sehir, Osmanlilarin eline geçtikten
ve birkaç kale daha feth olduktan sonra Fâtih Sultan
Mehmed, Karaca Pasa'yi Sirbistan'i yagmaya memur ederek
kendisi ceddi (dedesi) Sultan Birinci Murad'in sehid
edildigi Kosova'ya gelir. Bu müddet zarfinda isini
bitiren Karaca Pasa, burada orduya katilmisti. Buradan
da hep birlikte önce Edirne, arkasindan da Istanbul'a
dönülmüstü.
BELGRAD KUSATMASI
Fâtih
Sultan Mehmed, 1456 yilinda Macarlarin elinde bulunan
Belgrad'i almak için harekete geçer. Zira daha önce bazi
bölgeleri Osmanlilarin idaresine geçmis bulunan
Sirbistan'i elde tutabilmek ve kuzeyden gelecek
istilalari durdurabilmek, ayni zamanda Macaristan'da
basarili bir harekâta girisebilmek için Tuna kiyilarinin
ve bilhassa Belgrad müstahkem kalesinin elde bulunmasi
gerekiyordu. Sehrin bu konudaki degerini daha önce
anlamis olan Osmanlilar, Sultan Ikinci Murad devrinde
burayi almaya tesebbüs etmislerse de Jan Hunyad'in,
Osmanli hududlarina tecavüz etmesi, kusatmanin
kaldirilmasina sebep olmustu. Sava ve Tuna nehirlerinin
birlestigi noktada kurulmus olan Belgrad'in zapti çok
zordu. Çünkü sehir, su yollari vasitasiyle birçok yerden
yardim alabildigi gibi müstahkem bir kaleye de sahipti.
Etrafinda su ile dolu genis bir hendek vardi. Firsat
buldukça civarindaki Müslüman Türk topraklarina
saldirmaktan da çekinmeyen, böylece Osmanli güvenligini
tehdid etmekte olan bu sehir ve sakinlerinin, kesin
olarak Osmanli hakimiyetine girmesi gerekiyordu. Kendi
topraklari üzerinde emniyeti saglamayi birinci derecede
önemi haiz bir is telakki eden Fâtih Sultan Mehmed, 1456
baharinda Belgrad'i almaya karar verir. Ancak bu sehrin
degeri, Sirplar ve Macarlar tarafindan da bilindiginden,
her iki devletin burayi kaptirmamak için bütün
gayretlerini harcayacaklari tabii idi. Bu sebeple Fâtih
Sultan Mehmed, esasli bir sekilde hazirlanma ihtiyaci
duydu. Bunun için Morava kenarinda kurdurdugu
dökümhânede çalistirilan binlerce isçi tarafindan toplar
döküldü. Bunlar arasinda boylari 27 kadem olan 22 büyük
top vardi. Ayrica o zamana kadar görülmemis büyüklükte
tas gülleler atabilen yedi tane havan topu da yapilmisti.
Bunlardan baska, daha küçük muhasara toplari arasinda
muhtelif çapta üçyüz kadar top vardi. Bütün kisi
hazirliklarla geçirmis olan Pâdisah, baharda büyük bir
ordunun basinda Sofya üzerinden Belgrad'a yürüdü. Tuna
yolu ile hareket etmis olan ve ikiyüz parçadan ibaret
bulunan donanma, Dayi Karaca Bey'in komutasinda idi.
Ayrica büyük toplar da Dayi Karaca Bey'in nezâretinde
ayni yoldan sevkedilmislerdi. Böylece Belgrad, hem
karadan hem de nehir tarafindan kusatilmak isteniyordu.
Yapilan
muhasara ve bes yüz kadar askerin kaleye girmeyi
basarmis olmalarina ragmen, savas kazanilamadigi gibi
Dayi Karaca Bey de, bulundugu metrise bir top güllesinin
isabetiyle sehid olmustu. Jan Hunyad, büyük bir kuvvetle
yardima geldigi Belgrad'i, simdilik Osmanli'nin eline
geçmekten kurtarmisti. Hükümdar, "tedbirlerinin takdire
muvafik gelmedigini görünce, geregi gibi sihhat ve
selâmetle Dâru's-saltana'ya avdet buyurdular." Öyle
anlasiliyor ki, bu muhasara esnasinda, Fâtih'in
karargâhina kadar gelmis bulunan düsmandan birkaç kisiyi,
genç hükümdar bizzat kendisi kiliçla öldürmüstü. Bu
davranis, bozulmaya yüz tutmus olan Osmanli askerine
kuvvet ve cesaret asilamis olmalidir ki, yeniden düsmana
saldirmislardi. Bununla beraber Sava nehri yolu ile
gelen yardima mani olunamadigi için muhasara
kaldirilmisti. Uzunçarsili, Fâtih'in bu savastaki
durumunu su ifadelerle vererek onun nasil bir bozgunu
önledigini anlatir: "Fâtih Sultan Mehmed'in, karargâha
hücum eden düsmana karsi gösterdigi sebat ve mukavemet,
korkunç bir bozgunu önlemis ve sonu belki de büyük bir
Haçli Seferi vücuda getirebilecek olan tehlikeyi
bertaraf etmistir. Bu mücadelede düsman da fazlaca
yipranmis oldugundan çekilmis, Osmanli kuvvetleri de bu
seferden basarisiz dönmüslerdir." Bu savasta yaralanmis
olan Jan Hunyad da 20 gün sonra 11 Agustos 1456'da
ölmüstü.
SEHZÂDELERIN SÜNNET DÜGÜNÜ
Belgrad
seferinden dönen Fâtih Sultan Mehmed, Edirne'deki
ikameti esnasinda biri (Bâyezid) Amasya'da, digeri
(Mustafa) Manisa'da sancakbeyi olan iki sehzâdesinin
sünnet edilmelerine karar verir. Bunun üzerine her iki
sehzâde de merkeze çagrilir. Bu dügün için Fâtih, çevre
hükümdarlara dâvetiyeler göndererek, onlarin da bu mutlu
günlerinde yanlarinda bulunmalarini arzu eder. Fâtih'in,
ilim adamlari ile halka karsi nasil davrandigini, nasil
bir protokol uyguladigini göstermesi bakimindan önemli
olan bu dügünden, bütün Osmanli kaynaklari bahsederler.
Bununla beraber biz, bu dügünde hazir bulundugunu
söyleyen Âsik Pasazâde'nin müsahedelerine dayanarak
verdigi malumati özetleyerek buraya almak istiyoruz:
O vakit,
Sultan Bâyezid Amasya'da idi. Onu getirtti. Mustafa
Çelebi dahi o vakit Manisa'da idi. Onu dahi getirtti.
Bunlar hep Edirne'ye geldiler. Dügüne basladilar, Etrafa
agirlikla davetçiler gönderdiler. Bütün sancak beyleri
ve her sehrin ululari geldiler. Nice günlük yollar
dügüncülerle dolmustu. Edirne'nin çevresine konup
doldular. Pâdisahin otag ve çadirlarini Ada'ya kurdular.
Pâdisah dahi devletle Ada'ya geçip oturdu. Her tarafin
halki, tayfa tayfa geldi. Önce ulemâ davet olundu.
Pâdisah dahi gelip tahta oturdu. Sag tarafina fâzil
kimselerden olan "Mevlânâ Fahreddin" oturdu. Solunda ise
"Mevlâna Tosyavî" oturdu. Pâdisahin karsisinda ise
"Mevlâna Sükrullah" oturdu. Onun yanina Hizir Bey Çelebi
oturdu.
Emr
olundu: Hafizlar, Kelâm-i Kadim-i Rabbanî (Kur'an-i
Kerim) okudular. Ulemâ, okunan bu âyetlerin tefsirini
yaptilar. Ilmî sohbetler olundu. Ondan sonra izin
verildi: Edipler, güzel medihler ve gazeller okudular.
Pâdisaha layik sohbetler yapildi. Ondan sonra izin oldu:
Sofralar kuruldu, nimetler yenildi. Yemekten sonra yine
edebiyatçilar okudular. Ondan sonra tekrar Kur'an
okundu. Ondan sonra sekerli seyler getirdiler. Her ilim
ehlinin önüne sini koydular. Bu ulemânin hizmetkârlari
futalar doldurdular. Fakir (ben) dahi bir futa
doldurdum, hizmetkârima verdim. Ondan sonra pâdisah,
gelen bu hürmete lâyik kisilere ihsanlarda bulundu.
Niceleri fakir geldi, zengin gitti.
Ikinci gün
fukara tayfasi davet olundu. Onlara da geregi gibi
hürmet olundu. Pâdisahin ihsanlari bunlara da yetisti.
Bunlar da "Fukarâ Kanunu" geregince saygilarini
gösterdiler.
Üçüncü
günü begler (emîr) davet olundu. Bunlara dahi Pâdisah
kanunu nasilsa öylece yapildi. Bu dügünün tarihi
hicretin 861'inde vaki oldu.
d-
SIRBISTAN'IN ILHAKI: Osmanli kuvvetlerinin Belgrad'dan
çekilmelerinden sonra sira tekrar Sirbistan'a gelmisti.
Georges Brankovitch ile, Jan Hunyad'in kayinbiraderi
olan Belgrad valisi Mihail arasinda eskiden beri bir
sogukluk bulundugundan Mihail, bir ara Brankovitch'i
yakalayip haps etmisti. Brankvitch 30 bin altin
ödedikten sonra serbest birakilmisti. Ihtiyar Brakovitch,
1457 senesinde ölmüs, Greguvar, Etyen (Istefan) ve Lazar
adinda üç erkek ile Sultan II. Murad'dan dul kalmis olan
Mara (Meryem Sultan) adinda bir kiz evladi birakmisti.
Brankovitch'in ölümü üzerine, Sirbistan'in idaresini ele
geçiren en küçük kardes Lazar, öldürme tehdidi ile diger
kardeslerini ülkesinden kaçirmisti. Brankovitch'in kizi
Mara da Osmanlilara siginmisti. Fâtih Sultan Mehmed,
onun taht üzerindeki hakkini koruyacagini bildirerek
kendisine Serez taraflarinda mülk verdi. Böylece Mara,
refah içinde bir hayat geçirdi.
Yeni Sirp
despotu Lazar, bir sene sonra 1458'de öldü. Ülkesi, esi
Elen ile küçük yastaki kizina kaldi. Elen, Sirbistan'in
elinden alinma ihtimalini düsünerek burayi malikâne
olarak Papa'ya peskes çektigi gibi kizini da Bosna
kralinin ogluna nikahladi.
Elen'in,
oynamak istedigi oyundan haberdar olan Osmanli Devleti,
Sirbistan isini kesin olarak çözüp bir sonuca baglanmaya
karar verir. Bu sebeple Pâdisah, hicrî 862 (1458)'de
Mora seferine giderken Mahmud Pasa'nin maiyyetine bin
kadar yeniçeri vererek onu Sirbistan üzerine gönderir.
Mahmud
Pasa, Sirplarin baskenti olan Semendire etrafindaki bazi
kaleleri aldiktan sonra Semendire'yi kusatir. Pasa,
sehrin dis istihkamlarini aldiysa da sehri zapt
edemeyerek muhasarayi kaldirir. Bu arada Ostroviç (Sivricehisar),
Rodnik ve Sabaç (Bögürdelen) gibi yerleri alir.
Bögürdelen'in alinmasindan sonra Macaristan'a akinlarda
bulunur.
Bu esnada
Mora seferinden dönmüs olan Fâtih Sultan Mehmed, Mahmud
Pasa ile bulusur. Sirbistan isinin tamamen bitmesi için
Mahmud Pasa'yi Semendire üzerine tekrar gönderir. Daha
önce, çevresindeki kaleler Osmanlilarin eline geçtikleri
için Semendire bir bakima yalniz ve yardimsiz kalmisti.
Bu durum karsisinda, direnmenin fayda vermeyecegini
anlayan Elen, hazineleri ile birlikte gidebilme sarti
ile teslim olur. 8 Kasim 1459'dan itibaren Osmanli
idaresine giren Sirbistan, bu devletin, bir sancagi
olarak "Semendire Sancakbeyligi" adi ile bir akinci
komutana verilir. Burasi, Belgrad'in zaptina kadar
Macaristan'a yapilacak akinlar için ve kuzeyden gelecek
tehlikelere karsi iyi bir üs oldu.
MORA SEFERLERI
Istanbul'un fethi sirasinda Mora, son Bizans Imparatoru
Konstantin'in kardesleri Dimitrios ile Thomas tarafindan
idare ediliyordu. Bizans Imparatorlugu'nun en yakin
vârisleri olan bu iki sahsin, imparatorluga hak iddia
edebilecek durumda olmalari, bir mana ifade etmemekle
birlikte, ilerisi için bir tehlike arzediyordu. Bu
mirasçilar ortada bulundukça Bizans meselesi, tedavisi
mümkün olmayan bir çiban gibi sürüp gidebilirdi. Nitekim
Imparator Konstantin'in ölümü üzerine Mora Rumlari,
imparatorun kardesi Dimitrios'u imparator yapmak
istemisler, fakat kardesi Thomas razi olmadigi için bunu
yapamamislardi. Sonunda Mora, bu iki kardes arasinda
taksim olunarak iki Rum devleti ortaya çikmisti.
Dimitrios'un devlet merkezi Mistra (Hammer, III, 40,
Isparta), Thomas'inki de Patras idi. Her iki kardes,
mücadelelerinde, Mora Arnavutlarindan yardim alarak
birbirleri ile ugrasiyorlardi. Bu esnada Osmanlilar,
bunlara müdahelede bulunmayarak seyirci kalmislardi.
Iki kardes
arasindaki mücadelede, Dimitrios'a ait bazi yerlerin
Thomas'in eline geçmesi üzerine Dimitrios'un Osmanli
Pâdisahina elçi göndererek yardima istemesi, Thomas'in
anlasmalara aykiri hareket ederek vergisini göndermemesi
ve Latinlerle ittifak kurmasi gözönünde bulundurularak,
Mora'ya sefer yapilmasina karar verildi. Fâtih, bütün
gizlilik kaidelerine riayet ederek yapacagi seferin
nereye olacagini açiklamadan, bir ihtiyat tedbiri olarak
Mahmud Pasa'yi Sirbistan taraflarina yollar. Bu esnada
kendisi de Mora üzerine hareket eder. 1458 Mayis'inda,
ordunun toplanti yeri olan Serez'de bütün askerî tedbir
ve tertibatini aldiktan sonra Mora'ya hareket eder.
Osmanli kaynaklari (Âsik Pasazâde, s. 149; Hoca
Sa'duddin, I, 463), Mora seferi ile ilgili olarak baska
bir sebep daha göstermektedirler. Buna göre, Serez'den
bir genç, düstügü bir ask sevdasi yüzünden Mora'daki
Ballabadra sehrine gittigi zaman, orada Müslüman
kadinlarin çok kötü ve berbat bir hayat sürdüklerini,
kâfirlerin en bayagi ve agir islerini
yapmak zorunda kaldiklarini görür. Tamami
gözü yasli olan bu kadinlarin, kocalarinin da hapse
atilmis olduklarini, bu yüzden herkesin canindan bezmis
oldugunu ögrenir. Genç, gizlice bu kadinlarla konusup
durumlari hakkinda onlardan bilgi alir. Insani üzüntü ve
kedere gark bu vaziyeti ögrenen genç adam, derhal
pâdisahin katina gelerek yüce divanda üzüntülerini
açiklayarak Müslüman kadinlarin, din düsmanlarinin
elinden çektikleri eziyet ve gördükleri iskenceleri
bizzat gördügünü bir bir açiklar. Pâdisah, din
düsmanlarinin, Müslümanlara yaptiklari iskence ve
çetkirdikleri eziyetleri ögrendigi zaman, problemin,
kökünden halli için, bu ülkenin de idaresi altina
girmesinden baska çikar yol olmadigi kanaatine varir. Bu
olay, daha kis aylarinin bitmedigi bir zamanda olmustu.
Mora'nin
elde edilmesi, Osmanlilar bakimindan büyük bir önem
tasiyordu. Osmanlilar, burayi Italya'ya yapacaklari
seferler için bir üs olarak kullanacaklardi. Zira,
Balkanlari nüfuzu altina alarak bir Akdeniz
Imparatorlugu kurmak isteyen Napoli ve Aragon Krali V.
Alfons, Arnavutluk Prensi Iskender Bey'i, Osmanlilara
karsi destekleyip ona yardim ediyordu. Adi geçen kral,
daha önce de Mora despotu Dimitrios ile Mora'yi nüfuzu
altinda bulunduracak sekilde bir anlasma yaparak onu
himayesine almisti. Bütün bunlar, Osmanlilara karsi onun
düsünce ve tavrini ortaya koyuyordu. Böylece V. Alfons,
Osmanlilarla mücadele etmek üzere Arnavutluk ile Mora'yi
üs olarak kullanmak istiyordu. Fakat Osmanlilar, daha
atik davranarak onlara karsi olan planlarini uyguladilar.
Teselya'ya
giren Osmanli ordulari, Korent berzahina dogru yürüyerek
yollari üzerindeki Filke kalesini aldilar. Sarp bir
mevkide bulunan ve üç kat sur ile çevrili olan bu
müstahkem kalenin zapti kolay degildi. Bununla beraber
sehir ve kalesi, Anadolu kuvvetleri tarafindan muhasara
edildi. Genç Fâtih, buranin düsmesini beklemeden Mora'ya
girer. Burada birçok sehir ve kaleyi feth eden pâdisah,
dört ay sonra Korent'e döndügü zaman burasi henüz
fethedilememisti.
Osmanli
hükümdari, Mora'nin anahtari durumunda bulunan Korent'in
zaptinin, Mora'nin kolayca ele geçirilmesini
saglayacagini bildiginden burayi almak istiyordu.
Mücadeleler sonunda, Fâtih'e karsi koyamayacagini
anlayan sehir halki, baris yapmak suretiyle teslim
olmaya karar verdigini hükümdara bildirir. Bunun üzerine
Mora despotlari ile Osmanlilar arasinda asagida
belirtilen sartlara göre bu anlasma yapilir:
1. Muahede
geregince Korentliler, mallarini muhafaza
edebileceklerdir.
2.
Osmanlilarin, Mora'da zapt ettikleri sehir ve kaleler,
yani Mora'nin üçte biri dogrudan dogruya Osmanli Devleti
idaresinde kalacaktir.
3.
Mora'nin diger sehir ve kaleleri, Dimitrios ile
Thomas'in idaresinde bulunacak ve bunlar her sene üçer
bin altin vergi vereceklerdir.
4.
Hariçten bunlara bir taarruz vuku buldugu zaman Osmanli
hükümdari despotlari müdafaa etmeyi üzerine alir.
Bu anlasma
ile, Mora'nin, Venediklilere ait kisimlari hariç olmak
üzere bir kismi dogrudan, bir kismi da vergi vermek
suretiyle Osmanlilara baglanmis oldu. Fâtih, Kuzey Mora
sancakbeyligine akinci komutanlarindan Turahan Bey oglu
Ömer Bey'i tayin eder (Temmuz 1458). Mora seferi
esnasinda Atina da Türk idaresi altina alinir.
Thomas,
yeminle saglamlastirilan anlasmayi ve üzerinde ittifak
saglanan sartlari üç ay sonra bozar. Çünkü o, Mora'daki
Arnavutlara güveniyordu. Bu sebeple hem kardesi
Dimitrios, hem de Osmanlilara karsi yeniden mücadeleye
baslar. Daha sonra iki kardes, aralarindaki çarpismadan
ne kadar zarar gördüklerini anladiklari için barisirlar.
Aralarinda bir ittifak kurarak Osmanlilara karsi vaziyet
alirlar. Bu durumu ögrenen Fâtih Sultan Mehmed, Zaganos
Pasa'yi Mora'ya gönderir. Osmanlilara karsi bir sey
yapamayacagini anlayan Thomas, baris talebinde bulunur.
Doguda bas gösteren Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan
gailesi yüzünden, fazla agir olmayan sartlarla yeniden
bir anlasma yapilir. Bununla beraber Thomas, bu sartlari
da yerine getirmeyince, Uzun Hasan'in bütün tahriklerine
ragmen o tarafa hareket edilmeyerek Mora isini temelden
bir sonuca baglamak için, Fâtih-'in idaresindeki Osmanli
ordusu, Mora'ya hareket eder. Korent'e gelen hükümdar,
Thomas'in üzerine gitmeden önce birdenbire yön
degistirerek Isparta üzerine yürür. Dimitrios teslim
olur. Fâtih'e karsi koymak üzere sahildeki Matina
kalesine çekilen Thomas ise, bütün sehirlerini
kaybettikten sonra Kalamata'ya gider. Orada da
tutunamayacagini anlayinca Roma'ya Papa II. Pi'nin
yanina siginir. Böylece Mora yeniden ve tamamina yakini
Osmanlilarin eline geçer. Fâtih, Mora halkindan bir
kismini Istanbul'a naklettirip onlarin yerine Türk
göçmenleri yerlestirir (hicrî 856/m. 1460).
Teslim
olup Pâdisahin yanina gelen Despot Dimitrios'a, Enez
sehri ikametgâh olarak gösterilerek oradaki tuz
madenlerinden senelik altmis bin akça varidat (gelir)
tahsis edilir.
EFLÂK'IN HAKIMIYET ALTINA ALINMASI:
Tuna
nehrini, devleti için tabii bir sinir kabul ettigini
tahmin ettigimiz Fatih Sultan Mehmed ve hatta daha
önceki Osmanli hükümdarlari, bu nehrin kuzeyinde bulunan
ve bugünkü Romanya'yi teskil eden Eflâk ile Bogdan
prensliklerini himayeleri altinda bulundurmayi kafi
görüyorlardi. Bununla beraber, bunlarin kendilerini
mesgul edecek kadar kuvvetli olmalarini veya büsbütün
zayif düsmelerini de istemiyorlardi. Muhtemelen
Osmanlilar, tabii sinirlarinin disinda mütalaa ettikleri
bu prensliklerin, daha uzakta bulunan Lehistan ve
Macarlarla kendi aralarinda tampon bir devlet olarak
kalmalarina taraftardilar. Osmanli sinirlarina yakin
bulunmasindan dolayi Eflâk'ta Osmanli nüfuzu gün
geçtikçe artmaya basladi. Bu sebeple Eflâk daha Yildirim
Bâyezid zamaninda senelik bir vergi vermeyi kabul etti.
1456
yilinda Fâtih, Wlad'i Eflâk prensligine tayin etmisti.
Wlad, kardesi Radul ile birlikte Osmanli sarayinda
rehine olarak bulunmustu. Hüküm sürdügü memlekete
Fâtih'in yardimi ile sahip olmasina ve Pâdisaha karsi
dost kalacagina dair yemin etmis bulunmasina ragmen Wlad,
sözünde durmayarak Osmanlilar aleyhine Macarlarla
anlasma yapacaktir.
Fâtih'in,
Karadeniz ve Trabzon'da bulundugu siralarda, Eflâk'ta
bazi hadiseler olmaktaydi. Burada Türklerin "Kazikli
Voyvoda", Macarlarin "Drakul" (Seytan), Ulahlarin "Çepelpuç"
(Cellad) dedikleri Wlad adinda zulüm delisi bir adam,
halka idarenin en korkuncunu tattirmaktadir. Tarihçi
Tursun Bey tarafindan "Keferenin Haccac'i" diye
vasiflandirilan bu adam, vahsi ve insanlik disi birtakim
zevklere sahipti. Hammer, onun yukaridaki sifatlarini
verdikten sonra, bunun yaptigi barbarliklara da örnekler
verir. Bu sahsin daha iyi taninmasi ve farkli milletler
tarafindan aldigi bu lakaplarda ne kadar hakli (!)
oldugunu ortaya koymasi bakimindan bir kaç örnek vermek
yerinde olacaktir. O, kaziklara vurulmus ve iskence
içinde can vermekte olan Türklerin meydana getirdigi
büyük halkanin ortasinda, saray halki ile birlikte yemek
yemekten zevk alirdi. Eline Türk esirleri geçince
ayaklarindaki derinin yüzülmesini ve meydana çikan
kirmizi etlere tuz ekilmesini, sonra da bunlari keçilere
yalatmasini emrederdi. Böylece, diri diri ayaklarinin
derisi yüzülen esirlerin iskencesi, daha büyük olurdu.
O, kendisine gönderilen Osmanli elçilerinin sariklarini
baslarina çiviletmistir.
Wlad'in
yaptigi hareketlerden bazilarini görmezlikten gelen
Fâtih Sultan Mehmed, onu Istanbul'a davet eder. Ancak
Wlad, düsmanlarinin çoklugundan ve memlekette
bulunmadigi bir sirada tac ve tahtinin Macarlara
verileceginden korktugundan, Eflâk'i düsmanlarina karsi
muhafaza edecek bir kuvvetin gönderilmesini rica eder.
Bunun üzerine Pâdisah, Silistre Beyi Yunus Bey ile
Çakircibasi Hamza Bey'i Eflâk'i beklemek üzere
görevlendirir.
Yunus Bey
ile Çakircibasi Hamza Bey, Tuna kenarina geldikleri
vakit, nehrin donmus oldugunu görürler. Bununla beraber
Tuna'yi geçmek hazirliklari yaptiklari ve dostluktan
baska bir sey ümid etmedikleri, hatta itibar
göreceklerini sandiklari bir sirada Wlad'in büyük bir
saldirisina ugrarlar. Bu baskinda Yunus Bey sehid, Hamza
Bey de esir edilmisti. Wlad, daha sonra Hamza Bey'i
öldürerek basini Macar kralina gönderir. Kan dökücü Wlad,
aldigi esirlerin tamamini kaziga vurduktan sonra,
Osmanlilara ait bazi sehir ve kasabalari tahrip etmekten
de çekinmez.
Bütün bu
olanlari haber alan Fâtih Sultan Mehmed, hiddetinden ve
üzüntüsünden yerinde duramayarak 150 bin kisilik bir
ordu ve 25 büyük, 150 küçük parça deniz kuvveti (nehir
donanmasi) hazirlayarak, Allah'in kullarina zulm eden bu
zâlimi ortadan kaldirmak için Eflâk seferine çikar (H.
866/1462 M.) Fâtih, Eflâk ortalarina kadar gittigi
halde, Wlad'in kuvvetleri ortalarda görünmüyorlardi.
Wlad, Fâtih'in, casuslari vasitasiyle önceden haber
aldigi bir gece baskini düzenleyerek Pâdisahi öldürmek
ister. Fakat bunda muvaffak olamadigi gibi, perisan bir
halde canini zor kurtarip kaçabilir. Osmanli akincilari
onu bulmak için bütün bir Eflâki tararlar. Pâdisah da
ordusuyla prensligin baskentine yürür. Sehrin yakininda
kaziklanmis 15 bin adamdan kurulu korkunç bir orman
görünce nefretle "Devlet kuvvetini böyle kullanmis,
tebeasina ve Allah'a karsi bu denlü cinayetler islemis
bir adam, asla itibara layik degildir" der.
Yarali
olarak kaçip Macarlara siginan Wlad, onlardan yardim
ister. Fakat Macar Krali, hiç yoktan Osmanlilarla bir
anlasmazliga düsmek istemediginden bu yardimi yapmamis,
hatta Wlad'i yakalayarak haps etmisti. Öte taraftan
Osmanlilar, Wlad'in kardesi Radul'u oniki bin duka
yillik vergiye baglayarak Eflâk prensliginin basina
getirdiler. Böylece Eflâk, mümtaz bir eyâlet haline
getirilerek, Osmanlilara sikica baglanmis oldu. Wlad,
Radul'un ölümü üzerine zindandan kaçip tekrar idareyi
ele almak istediyse de öldürülerek kesik basi memleket
memleket dolastirilir.
BOSNA-HERSEK'IN ALINMASI
Balkanlari
ve hatta Tuna'nin güneyinde kalan bütün Avrupa
topraklarini kendi devletinin sinirlari içinde
görebilecek duruma gelmis olan Fâtih Sultan Mehmed için
Bosna, özel öneme sahip bir yerdi. Fâtih, Papalik ve
Venedik'in, diger Avrupa devletleri ile birleserek
kendisine doguda sinir komsusu bulunan Türk ve Müslüman
devletleri de kendisinin aleyhine tahrik ederek, Osmanli
Devleti'ni iki taraftan nasil sikistirmak istediklerini,
kuvvetli istihbarat teskilâti vasitasiyle iyi biliyordu.
O, Istanbul'un fethinden sonra, Avrupa'da meydana gelen
reaksiyonu da iyi takip ediyordu.
Istanbul'un fethi ile ticarî menfaatleri sarsilmis olan
Venedik Hükümeti, Mora'nin Türklerin eline geçmesinden
büsbütün müteessir oldu. Ege denizindeki Osmanli
faaliyetlerini de yakindan takip eden Venedik,
Osmanlilarin aleyhinde olacak sekilde, onlarin etrafinda
bir ittifak çenberi meydana getirmeye çalisiyordu. Bunu
bilen Fâtih, büyük bir deniz kuvvetine sahip olan
Venedik'e yardimda bulunabilecek olan Macaristan'la,
ikisinin arasina girmenin askerî bakimdan gerekli
olduguna inaniyordu. Bu sebeple, zaten Katoliklerden
nefret eden Bosna Kralligi'ni feth etmeye karar verir.
Böylece aleyhindeki ittifak çenberini kirip ortadan
kaldiracakti.
Bosnalilar,
Katolik baski ve tazyiklerinden biktiklari, Türklerin
izse din ve mezheb serbestisine büyük bir saygi
gösterdiklerini bildiklerinden, Osmanlilara karsi
koymaya pek taraftar degillerdi. Bu sebeple Kral
mukavemet edemedi. Bu arada orduyu hümayun üç koldan
Bosna'ya girmis ve bütün bir Bosna topragini feth
etmisti. Halki, kendine yakin gören Fâtih, burayi Minnet
Bey idaresinde bir sancak beyligi haline getirerek
Osmanli topraklarina ilhak eder.
Halkin,
Osmanlilara karsi olan sevgisinden dolayi eli silah
tutanlarin tamamina yakini orduya alinir. 30 bin Bosnali
ise yeniçeri gibi hizmet etmek üzere Pâdisahin
sancaklari altinda yemin eder. Bosnalilar, bir müddet
sonra da Islâmiyeti kabul ederek "din-i mübin-i Islâm"
ile sereflenirler. Bu olaylar, hicrî 867 (m. 1463)
yilinda olmustu.
Bu sefer
esnasinda, Hersek Dukasi Stefan Kosariç de küçük oglunu
rehine vererek bagliligini arzetmis bulundugundan,
yerinde birakilir. Bu çocuk ihtidâ edip (Islhamiyeti
kabul edip) "Ahmed" ismini aldi ki, daha sonra "Hersekzâde
Ahmed Pasa" adi ile anilarak damad ve sadrazam olur.
Hersek, Duka'nin ölümünden bir süre sonra, Osmanli
topraklarina katilir.
OSMANLI - VENEDIK MÜNASEBETLERI
Baslangiçta, Osmanlilarla dostça geçinmeyi iyi bir
tedbir olarak kabul eden ve ekonomileri açsindan bunu
lüzumlu gören Venedikliler, daha sonra bu fikirlerini
degistireceklerdir. Zira, Türklerin Mora ve Sirbistan'a
sahip olmalari, Arnavutluk'ta faaliyet göstermeleri ve
Ege denizini ele geçirmek istemeleri, Venedik devlet
adamlarini Osmanlilara karsi farkli bir sekilde
düsünmeye sevk etmistir. Bu yüzden onlar, Türkleri bu
faaliyetlerinden vazgeçirmek ve hatta bunlari durdurmak
için sür'atle bazi tedbirlerin alinmasi gerektigine
karar verirler. Onlar, ya harb edecekler veya Yunanistan
ile Balkanlar'daki bütün mevzilerinden geri
çekileceklerdi. Bu durum karsisinda Venedikliler,
Fransa, Burgonya, Milano, Papa, Macaristan, Uzun Hasan
ve müttefikleri olan Karamanlilara bas vururlar. Böylece
Osmanlilari iki cepheli bir savasla tehdid etmek
istiyorlardi. Onlar, 1463'te, Arnavutluk Prensi Iskender
ile Osmanlilarin aleyhine bir ittifak kurdular. Bu arada
Macarlarla da ayri bir ittifaka girerler. Bununla
beraber, takriben 16 sene devam edecek savaslar
sonucunda Venedik hükümeti, en agir sartlar karsiliginda
bile olsa, Osmanlilarla baris yapmayi daha kârli
görecektir. Bu sebeple Venedik Senatosu'nun 25 Nisan
1479'da tasdik ettigi Osmanli-Venedik barisi, 25 Ocak
1479'da imzalanmis olur. 14 maddeden meydana gelen bu
baris anlasmasi, Osmanlilarin lehine ve Venediklilerin
aleyhine olmustu. Denebilir ki, bu kadar yil devam etmis
olan muharebeler, Venedik ve müttefiklerine maglubiyet,
Osmanlilara ise dünyanin en büyük devleti olma gibi bir
gâlibiyet temin etmistir.
BOGDAN MESELESI:
1455'te
Osmanli hakimiyetini tanimak ve yilda 12.000 altin
vermeyi kabul etmek zorunda kalan Bogdan, Osmanlilarin,
karada ve denizde birçok devletle ugrasmak zorunda
kaldiklarini görünce bu hakimiyetten kurtulmak
isteyecektir. Daha sonra temas edilecegi gibi Osmanlilar,
1473 yilinda Uzun Hasan üzerine yürümek zorunda
kalmislardi. Sayet bu savasta maglub olsalardi,
Bogdanlilar Macarlarla birleserek Osmanlilar aleyhine
müstereken harekete geçeceklerdi. Ancak Osmanlilarin
büyük bir galibiyet elde ettiklerini görünce bu
düsüncelerinden vaz geçerler. Bununla beraber, daha
sonra Osmanlilar ile Bogdanlilar arasinda savaslar
olacak ve Fâtih, bizzat Bogdan'a girecek, Bogdan
Voyvodasi ise kaçacaktir. Bununla beraber bir müddet
sonra Bogdan Voyvodasi, Pâdisaha müracaat ederek,
simdiye kadar vermekte oldugu "üçbin sikke-i efrencî"
yerine alti bin flori verecegini, Osmanlilarin dostuna
dost, düsmanina düsman olacagini bildirir. Pâdisah bunu
kabul etmis ve Bogdan'i bu sartlarla affetmisti.
FÂTIH'IN EGE DENIZI SIYASETI
Istanbul'u
feth eden Osmanli Pâdisahi, Çanakkale Bogazi'na ve Türk
sahillerine yakin olanlardan baslamak üzere, Ege'deki
adalara nüfuz etmeye çalisir. Böylece, yabancilara
siginacak bir yer birakmamaya, ve kendi sahillerine
yapilabilecek korsanlik hareketlerini önlemeye
çalisiyordu. Gerçekte, Anadolu topraklarinin bir devami
telakki edilen bu adalarin bir kismi Bizans'a, bir kismi
da Venedik ve Cenevizlilere ait bulunuyordu. Yalniz
Rodos Adasi bunlarin disinda idi. Istanbul'u fethetmeye
muvaffak olan Fâtih, Bizans'a ait olan bütün topraklarin
kendi idaresi altinda tekrar birlesmesini istiyor
gibidir. O, kendi topraklarina yakin yerlerde bir
yabancinin ticaret yapmasina degil, dolasmasina bile
tahammül edemiyordu. Zira böyle bir durum, zamanla kendi
ülkesini tehlikeye sokabilirdi. Korsanlik hareketleri
ile kendisine ait sahil kentleri vurulabilirdi. Bu
sebeple o, Ege Denizi'nde Bizanslilar ile baska
milletlere ait olan adalari almak üzere harekete geçer.
Çanakkale Bogazi'na yakin adalardan baslayarak yavas
yavas Ege Denizi içlerine dogru ilerleyen Fâtih, bu
deniz üzerinde iki istikamet (yön) takib eder. Bunlardan
birincisi onu Italya'ya götürecektir. Gerçekten, bu
yolun üzerindeki adalari teker teker aldiktan sonra
Italya topraklarina asker çikarir. Ikinci yol ise
Anadolu sahillerinin yakinindan geçmekte idi. O, bu yol
üstündeki adalarin (Midilli, Sakiz, vs.) bir kismini
haraca baglayarak bir kismini da ilhak ederek Rodos'a
kadar gider.
Surasi
unutulmamalidir ki Ege adalarinin ilhaki, pek kolay
olmamistir. Zira Osmanlilarin bu tesebbüslerine karsi
gerek Papalik, gerekse Venedikliler ile Napoli Kiralligi,
donanmalariyla buna mani olmak istemislerdi. Hatta zapt
edilen bazi adalari tekrar geri almislardi. Osmanlilar,
buralari yeniden almak için yeni donanma sevk etmek
zorunda kalmislardi. Böylece elden ele geçen adalar,
nihayet kesin olarak Osmanli idaresinde kalmistir.
ENEZ, IMROZ, SEMADIREK VE TASOZ'UN ALINMALARI:
Sirbistan
seferinden sonra Enez, Imroz ve Semadirek Beyi olan
Dorya ile hükümet idaresinde ortagi olan yengesi
arasinda çikan ihtilaf üzerine kadin, yüksek
hakimiyetini tanidigi Osmanlilara müracaat ile sikâyette
bulunmustu. Gerek kadinin müracaati, gerekse Enez
Beyi'nin devletle yapmis oldugu anlasmayi bozmasi, keza
Enez halkinin Ipsala ve Ferecik taraflarindaki Müslüman
Türklere ait köle ve cariyeleri kaçirarak satmalari
üzerine Enez'in alinmasi kararlastirildi. Bundan sonra
Enez, karadan bizzat pâdisah ve denizden donanmanin
tazyiki ile kisa bir sürede alindi.* Bundan sonra diger
adalar da alindi. Bu adalarin Osmanli idaresine girmesi
1456 yilinda olmustu.
LIMNI ADASININ ZAPTI
Enez,
Imroz ve Tasoz'un alinmasindan sonra yine 1456 senesinde
Limni halki ile Midilli Prensi Nikola Gateluziyo'nun
kardesi olan Limni Prensi arasinda anlasmazlik çikar.
Ada halki, prensi istemeyerek onun yerine bir Türk
beyinin gönderilmesini istediginden Osmanlilar da
himayelerinde bulunan Limni adasina Gelibolu'nun eski
Sancakbeyi ve kaptani olan Hamza Bey'i gönderirler.
MIDILLI ADASININ ZAPTI
Osmanli
sahillerinin yakininda bulunup korsan yatagi olan ve
Aragon korsanlarinin Türk sahillerini vurup getirdikleri
mallardan hisse alan, baska bir ifade ile korsanlarla
birlikte hareket eden Midilli Prensi'nin hakkindan
gelinmesi kararlastirildi. Bu siralarda Fâtih Sultan
Mehmed, Edirne'de bulunuyordu. Edirne'ye davet ettigi
deniz komutanlari ile görüstükten sonra büyük bir
donanmanin hazirlanmasini emr etti.
Bütün
hazirliklar tamamlandiktan sonra 1462 senesinde Mahmut
Pasa komutasindaki donanma irili ufakli ikiyüz parça
gemi ile denizden ada üzerine yürüdü. Mahmut Pasa,
adanin merkezi olan Midilli önlerine asker çikararak
sehri kusatir. Bursa yolu ile hareket eden hükümdar,
adanin karsisindaki Edremit körfezine inmis ve oradan da
Ayvalik'in güneyindeki Ayazmend (Altinova)'e gelmisti.
Sultan Mehmed, muhasaranin iyice sikistigi bir zamanda
bir harp gemisiyle adaya geçer. Oradaki durumu
inceledikten sonra tekrar Ayazmend'e döner.
Midilli
halki, daha fazla dayanamayacagini anlayinca teslim
olur. Mahmud Pasa, ada idaresinin tanzimi ile
görevlendirilmisti. Üç kisma ayrilan ada halkinin bir
kismi yerlestirilmek üzere Istanbul'a gönderilir.
EGRIBOZ ADASININ FETHI
Venedikliler, Ege Denizinde Osmanlilara ait bazi adalar
ile Foça'yi vurmuslardi. Fâtih bu harekete karsi,
Venedik'in Ege'deki en büyük müstemlekesi olan Egriboz
adasini ele geçirmeye karar verir. Böylece bu devlete en
büyük darbeyi vurmus olacakti.
Bu sebeple
Mahmud Pasa'yi Derya Kaptanligi'na tayin ederek üçyüz
parça gemi ile denizden göndermis, kendisi de 70 bin
kisilik bir ordu ile karadan hareket etmistir. Evripos
kanalinin en dar yeri olan Kulkis'ten gemilerden bir
köprü yaptirarak ordusunu derhal adaya geçirip birkaç
hücumdan sonra kaleyi feth etmisti. (1470)
Egriboz
Adasi'nin, Osmanlilar tarafindan zapti, Avrupa'da büyük
bir hayret ve teessür meydana getirmisti. Bu hal,
özellikle Venedik ve Italya'nin diger devletleri
arasinda derin bir endiseye sebep olmustu. Zira Dogu
Roma (Bizans, Istanbul) gibi Bati Roma'nin da elden
gidecegi telasina kapilan Papalik, her taraftan yardim
taleb etmisti.
FÂTIH'IN KARADENIZ SIYASETI
Bilindigi
gibi Osmanlilar, eskiden beri Anadolu birligini kurmak
ve burada güçlü bir Müslüman Türk Devleti meydana
getirmek için ugrasiyorlardi. Bu gayelerine ulasmak için
gösterdileri gayretlerinin bir sonucu olarak onlar,
Anadolu'nun büyük bir kismini hakimiyetleri altina
almaya muvaffak oldular. Bununla beraber, kuzeyde
Karadeniz'e kiyisi bulunan kisimlar (Samsun hariç),
baskalarinin elinde bulunuyorlardi. Bunlar, Trabzon Rum
Imparatorlugu, Isfendiyarogullari Beyligi ve Amasra (Amasteri)
Cenevizlilerin idaresinde idi. Karadeniz'in bu sahil
bölgesinde büyük ve önemli birçok sehir bulunuyordu.
Istanbul'u feth etmis bulunan Osmanlilarin, gerek
ekonomik, gerek siyasî gerekse dinî bakimdan buralara da
hakim olmasi icab ediyordu. Osmanlilarin bu niyetini
fark eden Venedik ve Ceneviz gibi deniz ticareti ile
geçinen devletler, Istanbul'un fethi üzerine büyük bir
telasa kapilmislardi. Dogrusunu söylemek gerekirse bu
durum sadece onlari degil, Avrupa'yi da ciddi endiselere
sevk etmisti. Dogudaki bazi küçük beylik veya emîrlikler
ise, siranin yavas yavas kendilerine gelecegini
düsünüyorlardi. Bu sebeple, Osmanlilara karsi bir dogu
ve bati ittifaki tehlikesi ufukta görünüyordu. Bir
taraftan, Bati'nin böyle bir hareket için Anadolu
emîrliklerini tahrik etmesini önlemek, diger taraftan da
Anadolu birligine vücud vermek ve devlet merkezinin hem
jeopolitik, hem de askerî emniyetini temin için,
Karadeniz sahillerini elde bulundurmak gerekiyordu. Bu
sebeple Fâtih Sultan Mehmed, buralari elde edebilmek
için bir plan hazirlar. O, hazirladigi planinin geregi
olarak ayni mevsimde arka arkaya üç sefer tertiplemek
zorunda kalir.
Fâtih,
düsünce ve hareketlerini gizli tutmakla meshurdur.
Seferin nereye yapilacagini kendisinden baskasi
bilmezdi. Karadeniz seferinde de bu gizlilige riayet
edilmisti. O, donanmayi, Vezir-i a'zam Mahmud Pasa
komutasinda sevk ederken, kendisi de karadan hareket
etmisti. Hedefin neresi oldugunu bir münasebetle soran
kadiaskere "Hocam, eger sakalimin tellerinden biri,
zihnimden ne geçtigini bilecek olursa onu bile hemen
koparir yakarim" diyerek, askerî harekât esasinin
gizlilik oldugunu göstermis olur.Fâtih Sultan Mehmed
bakimindan Karadeniz sahillerinin fethi büyük bir önem
tasiyordu. Hatta o, simdiye kadar dedeleri tarafindan
buralarin (Amasra gibi) fethedilmemis olmasini hayretle
karsiliyordu. Gerçekten o, Amasya için Mahmud Pasa'ya: "Mahmud!
Ol hisar ne yerdir kim âni benim atam dedem almadi?"
diyerek, atalarinin simdiye kadar burayi almamalarini
adeta tenkid konusu yapar. Zeki sadrazam, Fâtih'in bu
sorusunu: "Sultanim bunun alinmadigina sebep ol kim Hak
Teâlâ'nin takdirinde bu, feth olunmak sultanim elinden
ola" diyerek, bu fethin, Allah tarafindan kendisine
nasib olacagini söyleyerek cevaplamisti. Bu cevabiyle o,
bu ise hemen baslanabilecegini de ima etmis oluyordu.
Amasra,
Cenevizlilerin önemli bir ticaret merkezi idi.
Istanbul'un fethinden sonra müskül bir duruma düsmüs
olmasina ragmen eskiden oldugu gibi hareketlerine devam
etti. Gerçi buradakiler, bir miktar vergi veriyorlardi.
Fakat bunu bazan zamaninda bazan da geç veriyorlardi.
Bununla beraber etraflarini vurmaktan ve bilhassa
denizde soygunculuk yapmaktan da vazgeçmiyorlardi.
Böylece, bir yilda verdikleri vergiyi adeta bir günde
geri aliyorlardi. Bundan baska bu sehir, Anadolu'dan
kaçan esirlerin sigindigi bir yerdi. "Memâlik-i
müslimine hayli zarar edüp nice kimseleri girift edüp
diyar-i efrence gönderip bey'eden" ve Karadenizde sefer
yapan Müslüman gemilerine bilhassa musallat olan
Amasralilar, bu taarruzlarinin sebebi soruldugu vakit
inkâr ediyor, bunu yapanlarin "levent gemileri" oldugunu
ve bunlarin kendilerini de dinlemediklerini
söylüyorlardi. Aradaki anlasmalari birkaç defa bozan
Amasralilarin, Istanbul'un zaptindan ve Osmanlilarla
Cenevizlilerin arasinin açilmasindan sonra, etraftaki
tecavüzleri daha çok artmisti. Amasralilarin
yaptiklarina son vermek ve problemi temelinden halletmek
üzere kendisi karadan, Mahmud Pasa da denizden Amasra'ya
gidip sehri kusatma altina alirlar. Bu kadar muazzam bir
ordu ile basa çikamayacagini anlayan Amasra idarecileri,
Mahmud Pasa'nin ikna edici konusmasi karsisinda teslim
olmuslardi. Onlar, pâdisaha sehrin anahtarini teslim
etmekle hayatlarini kurtardilar. Böyle bir hareketten
dolayi pâdisah onlari esir muamelesine tabi tutmamisti.
Fâtih, basta tekfur olmak üzere Amasralilarin ileri
gelenlerini Istanbul'a gönderdi.
Silah
kullanmadan Amasra'yi ele geçiren Fâtih Sultan Mehmed,
Bursa'ya dönmüsken tekrar Karadeniz'e yönelir. Burada
müstahkem bir kale olan Sinop'ta Isfendiyaroglu Ismail
Bey hüküm sürüyordu. Mahmud Pasa'nin teklifi ve idareci
özelligi ile olsa gerek ki Mahmud Bey ile Isfendiyaroglu
arasindaki konusmalardan sonra Ismail Bey, Fâtih Sultan
Mehmed'e bey'at edecektir. Halbuki o sirada, Ismail
Bey'in idaresinde Sinop'ta 400 top, 2000 topçu, limanda
demirli birçok gemi ve onbin muharip asker vardi. Buna
ragmen böyle bir kalenin, silah atilmadan teslim
olmasini, Ismail Bey'in ne derece büyük bir iman sahibi
oldugunu ve Anadolu birliginin kurulmasina taraftar
bulundugunu, bunun da ancak Istanbul'un Fâtihi
vasitasiyla mümkün olacagina olan inanci ile izah etmek
mümkündür. Ismail Bey, Fâtih'e bey'ata karar verirken
kendisinin sahib bulundugu yüksek dinî suur ve fazileti
ile birlikte, Sultan'in Istanbul'u fethetmek suretiyle
Islâm âleminde kazanmis oldugu prestijin de etkisinin
bulundugu söylenebilir. Ismail Bey, vezir-i âzamin
delâletiyle ordugahta Osmanli ricali tarafindan büyük
bir merasimle karsilanmisti. Hatta Fâtih bile çadirinda
ayaga kalkip birkaç adim yürümek suretiyle onu
karsilamisti. Nitekim Dursun Bey "Erkân-i devlet, Ismail
Beg'i izzet ü ikram ile pâye-i serir-i saltanata
yitistürdiler. Pâdisah dahi visaktan tasra bir kaç kadem
istikbal edüp musafaha ma'nasi oldi." diyerek bütün bir
devlet erkâni ile birlikte pâdisahin da onu
karsiladigini anlatir. Iskenderoglu'nun, Fâtih'in elini
öpmeye kalkismasi üzerine hükümdar: "Ismail Bey, sen
benim ulu kardasimsin, reva midir kim elim öpesin"
diyerek bu hükümdari tahtinda kendi yanina oturtmustu.
Dirlik olarak Ismail Bey'e istedigi Yenisehir, Inegöl ve
Yarhisar kazalari verilmistir.
Pâdisahin,
Koyulhisar seferine çikisini firsat bilen Karamanoglu
Ibrahim Bey, Ismail Bey'e haber göndererek, isyan etmek
için zamanin müsait oldugunu bildirir Karamanoglu'nun
birlikte hareket edebilecekleri teklifine karsilik
Ismail Bey, böyle bir seye riza gösteremeyecegini
söylemisti. Bu durumun Osmanlilarca duyulmasi üzerine
bir ihtiyat tedbiri olarak, Ismail Bey'e dirlik olarak
Filibe verilerek kendisi oraya gönderilmisti.
Bizans
Imparatorlugu'nu ortadan kaldiran ve Mora'daki Rum
varligina son veren Fâtih Sultan Mehmed, Latinleri kendi
aleyhine tahrik etmek isteyen Trabzon Rum
Imparatorlugu'nu da ortadan kaldirmaya karar vermisti.
Tek bir
nefes sehid vermeden ve bir ok dahi atma ihtiyaci hasil
olmadan Amasra, Kastamonu ve Sinop'u alan Osmanli
hükümdari, birbirine bagli üç kisimdan meydana gelmis
olan Trabzon kalesini hem denizden hem de karadan
kusatir. Bu durum, Imparator David Komnen'i ümitsizlige
düsürür. Hamisi olan Uzun Hasan'dan da yardim
alamayacagini anlayan imparator, Mahmud Pasa'nin
akrabasindan olan bas mabeyincisi Yorgi Amiruki
vâsitasiyle Mahmud Pasa ile anlasarak sehir ve kaleyi
teslime karar verir. Imparator, Pâdisah adina Mahmud
Pasa tarafindan yapilan teklifi kabul eder. Böylece, 258
sene devam eden Trabzon Imparatorlugu 26 Ekim 1461 (21
Muharrem 866) günü tarihe karisir.
Karadan
Trabzon üzerine varmakta olan Fâtih Sultan Mehmed'e
elçilik heyeti ile birlikte Uzun Hasan'in annesi Sâre
Hatun da gelmisti. Fâtih, Akkoyunlu hükümdari Uzun
Hasan'in annesine büyük bir saygi göstererek ona "ana"
diye hitab etmisti. Ordusuyla Trabzon'u çeviren sarp
daglari asarken zaman zaman yaya yürümek zorunda kalan
pâdisaha Sâre Hatun: "Hey ogul! Bu Trabzon'a bunca
zahmet nedendir?" diye sorunca, Fâtih su manidar cevabi
vermisti: "Hey ana, bu zahmet din yolundadir. Zira bizim
elimizde Islâm'in kilici vardir. Eger bu zahmeti
çekmezsek bize gâzi demek yalan olur. Bugün yahud yarin
huzur-i Ilâhîye çikinca mahcub olurum" diyerek gazilik
ünvani ile cihâd ve bu ugurdaki çalismaya nasil
ehemmiyet verdigini anlatmak ister.
Kurtulus
ümidi görmedigi için teslim teklifini kabul eden
imparator, sekiz oglu ile birlikte Edirne'ye göndermisti.
David'in en küçük oglu hak dini kabul ederek Islâm'la
müserref olmustu. Böylece Bizans'in son Anadolu
bakiyyesi de Osmanli ülkesine katilmis oldu.
FÂTIH'IN IÇ VE DOGU ANADOLU SIYASETI
Toros
daglari ile Anadolu'nun kuzey daglari arasinda uzanip
giden ve Uzunyayla'ya kadar devam eden Orta Anadolu ile,
bunun ötesinde baslayan Anadolu'nun dogu kismi üzerinde,
bilhassa Firat'a kadar kadar olan sahada, Fâtih Sultan
Mehmed, Osmanli Devleti'nin bir bütün teskil ettigine
inanmis gibi idi. Halbuki Orta Anadolu'nun büyük bir
kismi ile Dogu yaylalarinin bütünü devletin sinirlari
disinda kalmisti. Her iki bölgede hüküm sürmekte olan
beylikler, Osmanlilari her bakimdan tehdid eden bir
mevkide bulunmakta idiler. Konya, Karaman, Larende ve
civarina, hatta Toroslarin güneyinde denize kadar olan
sahalara sahip olan Karaman Beyligi, yasadigi müddetçe,
Osmanli Devleti'ne karsi mümkün olabilen bütün
fenaliklari yapmis, "Hiristiyanligi takviye ederek
Müslümanligi zaafa götürmeye" çalismisti. Yildirim
Bâyezid'in müthis pençesi altinda bir an ezilmeye mahkum
olan bu devlet, Yildirim-Timur karsilasmasindan sonra
tekrar meydana çikarak, Çelebi Sultan Mehmed zamaninda
ve II. Murad devrinde durmadan Osmanlilar aleyhine
faaliyette bulunmustu. Fâtih'in, küçük yasta tahta
çikmasini da firsat sayan bu devlet, Orta Anadolu'da
yeni bir gaile meydana getirmeye çalismis ise de, genç
hükümdarin çok sür'atle hareket edisi buna imkan
birakmamisti. Ancak Fâtih biliyordu ki, Karamanlilar bir
firsat vukuunda tekrar ortaya çikacaklardi. Anadolu'nun
öteki kisimlarinin güvenligi ve nihayet Türk birligi
bakimindan buralarinin da Osmanli topraklari içerisinde
bulunmasini zaruri sayan Fâtih Sultan Mehmed, bu beylige
hiç bir hak tanimamak suretiyle ortadan kaldirmayi belki
daha önceki tarihlerde tasarlamis, fakat hadiselerin
seyri, onun gözlerini baska taraflara çevirmesine sebep
olmustu.
Yakin,
uzak Osmanlilarin aleyhindeki her tesekküle el uzatan
Karaman Beyligi'nin, Ibrahim Bey'in ölmesinden biraz
sonra, durumu büsbütün naziklesti. Osmanli topraklarinin
dogusunda bulunan ve gittikçe kuvvet kazanan Akkoyunlu
Devleti'ne gelince o, Osmanlilar için gün geçtikçe daha
ciddi bir tehlike konusu olmaya basladi. Nitekim
Karadeniz sahillerine göz dikmis olan bu devletin
yönecitileri, Trabzon Rum Imparatorlari ile akrabalik
tesis etmis, bu yüzden Fâtih'in Trabzon'u almak
isteyisine mani bile olmaya çalismislardi. Bu mani olmak
isteyiste, Trabzon Imparatorlugu'nu müdafaa etmekten
ziyade bu topraklarin, Fâtih'in eline geçmesini önlemek
gayesi vardir denebilir. Bundan baska Isfendiyar
topraklari üzerinde hak iddia edebilecek bir mevkide
olan Kizil Ahmed Bey'i kabul edip himaye eden ve onu
Osmanlilara karsi elinde bir silah gibi tutan Uzun
Hasan, Osmanli-Akkoyunlu sinirlari üzerinde hadiseler
çikarmaktan da çekinmiyordu. Ayrica Osmanlilarla Karaman
Beyligi arasinda çikan anlasmazligi da firsat bilen Uzun
Hasan, Karamanogullarina sadece siyasi yardimda
bulunmakla degil, ayni zamanda fiilen asker göndermek
suretiyle de yardim ediyordu. Iste bütün bu hareketler,
Fâtih'i ister istemez dogudaki bu tehlike ile mesgul
olmaya sevk etti.
KARAMAN MESELESI
Osmanlilarin en büyük hasmi olup Çelebi Sultan Mehmed'in
damadi olan Karamanoglu Ibrahim Bey, otuz dokuz sene
hükümdarlikta bulunduktan sonra hicrî 868 (m. 1463)'de
vefat etmisti. Ibrahim Bey, yedi oglundan en büyügü olan
Ishak Bey'i, Osmanlilarla kan bagi olmadigi için çok
seviyordu. Annesi bir cariye olan Ishak Bey'i veliaht
yapmis ve merkezi Silifke olmak üzere Içel valiligine
tayin etmisti. Daha sonra da bütün devlet islerini ona
birakinca öteki kardesler buna itiraz etmislerdi. Bu
hareketin basinda bulunan Pir Ahmet Bey, Konya'nin ileri
gelenleri ile anlasarak hükümdarligini ilan etmisti.
Böylece Karaman mirasi meselesi ortaya çikti. Uzun
Hasan, devam eden bu miras isine karisma sevdasina düstü.
Anadolu'daki Müslüman Türk beyliklerine karsi insafli
bir sekilde muamele eden Osmanli hükümdari, sonunda
Konya'ya girerek, Taseli taraflari hariç olmak üzere
bütün bir Karaman ülkesini topraklarina katar. Fâtih
Sultan Mehmed, Konya'da adina sikke kestirdigi gibi,
sehzâdesi Mustafa'yi da buraya vali olarak tayin eder.
Vezir-i a'zam Mahmud Pasa'yi Toroslara kadar göndererek
ülkenin ilhakini tamamlar.
Mahmud
Pasa, Konya'ya dönünce buradaki is ve sanat erbabinin
Istanbul'a yollanmasi isi ile görevlendirilir. Pasa'nin
bu icrasinda bazi sikâyetler meydana gelir. Öyle
anlasiliyor ki Pasa da yaptigi bu isten pek memnun
degildir. Hatta bunlara karsi "ihtiyar benim elimde
degil, mazuruz" dedigi rivayet edilmektedir. Rum Mehmed
Pasa, Mahmud Pasa'nin haksizlik yaptigini, sadece
fakirleri hicret ettirdigini söyleyerek sikâyetlerde
bulunur. Bu arada onun, Mevlana'nin torunlarindan birini
de bunlarla birlikte yolladigi, fakat Fâtih Sultan
Mehmed'in bunu ögrenmesi üzerine o zati hediyelerle
tekrar geri gönderdigi rivayet edilir. Osmanli idaresine
yeni alistirilmakta ve hatta isindirilmakta olan bir
memleketin halki hakkinda icra edilen bu neviden
muameleler yüzünden artan sikâyetler üzerine Mahmud
Pasa, vazifeden alinarak yerine Rum Mehmed Pasa tayin
edilir.
Karaman
probleminin tamamen ortadan kalkmasi için çaba sarfeden
Osmanlilara karsi Akkoyunlu Devleti de bütün gücü ile
Karamanlilari destekliyordu. Hatta bu maksatla Uzun
Hasan, 50 bin kisilik bir kuvveti yardima göndermisti.
Yapilan savaslarda galip gelen Osmanlilar,
Karamanlilarin elinde kalan son kaleleri de almaya
muvaffak olmuslardi. Son olarak Kayseri ile Nigde
arasinda bulunan Develihisar, Karamanogullari adina
müdafaa edilmekte idi. Kale komutani Atmaca Bey, kaleyi
Sehzâde Mustafa'ya teslim edecegini bildirince, sehzâde
kaleyi teslim alarak Karaman gailesinin son kalintisini
da ortadan kaldirir. Bu arada hastalanan sehzâde, kaleyi
teslim alip dönerken 19 Agustos 1474'te Bor'da vefat
eder. Sehzâde Mustafa'nin ölümünden sonra Karaman
Valiligi'ne Cem Sultan getirilmisti. Cem Sultan'in iyi
meziyetleri, Karaman halkinin Osmanlilara tabi olmasinin
önemli sebeplerinden biri olarak kabul edilmektedir.
OSMANLI-AKKOYUNLU REKABETI VE OTLUKBELI ZAFERI
Uzun
Hasan, hükümdarlik tahtina oturuncaya kadar Akkoyunlular
pek fazla önem tasimiyorlardi. Fakat onun is basina
gelmesi ile birlikte durum degisti. Çünkü o,
Karakoyunhükümdari Cihansah ile Mâveraünnehr hükümdari
Ebu Said Miransah'i öldürmeye ve topraklarini da kendi
ülkesine katmaya muvaffak olmustu. Daha sonra Horasan
hükümdari Hüseyin Baykara'yi yenerek topraklarindan bir
kismini almis olan Uzun Hasan, bu suretle Firat
havalisinden Maveraünnehr'e kadar uzanan büyük ve
kuvvetli bir devlet kurmus oldu. Topraklarinin
genislemesi nisbetinde, gururunun da arttigini
gördügümüz Akkoyunlu hükümdarinin ayrica bir "Cihangir"
olmak sevdasi da vardi. Iste bu düsüncesi ve kendisini
çok üstün görüsü, onu Osmanli topraklarini alma
sevdasina düsürdü. O, Fâtih Sultan Mehmed'i de
yenebilecegini tahmin ediyordu. Hatta rivayet edildigine
göre o, Ebu Said'i maglub ettigi gün, atini meydana
sürmüs ve "Bu diyarin serdarlari, secaatin âsârini
gördüler, firsat el verirse bu nöbet isterim ki, cür'et
ve celâdetim Hüdâvendigâr'a (Osmanli hükümdari) gösterem,"
demisti.
Galibiyetleri ile magrur olan Uzun Hasan, Osmanlilara
üstün gelecek durumda oldugunu tahmin ediyordu. Bundan
dolayi Osmanlilardan kaçan Karaman ve Candarogullarini
bir büyüklük eseri olarak ayni zamanda kabul etti.
Bunlar, devamli olarak Hasan Pâdisah'i Osmanlilar
aleyhine tahrik ediyorlardi. Nihayet bu emellerinde
muvaffak oldular. Bu muvaffakiyet de 1472 yilinda
Osmanlilara ait olan Tokat sehrinin Uzun Hasan
kuvvetleri tarafindan yakilip yikilmasi ile kendisini
belli etmisti.
Uzun
Hasan, Osmanlilarla harp halinde bulunan Venedik
Cumhuriyetinin, Osmanlilar aleyhinde kendisine ittifak
teklifi üzerine daha 1463'te bunlarla anlasmisti. Bundan
baska yine Osmanli-Venedik muharebesi esnasinda Hasan
Bey, Venediklilerle ittifak etmis olan Haçlilarla
birlikte hareket için bunlarla görüsmek üzere Rodos'a
elçiler göndermisti. O, bu elçilik heyeti vasitasiyle
Osmanlilara ait Tokat sehri ile daha baska bazi mühim
sehirleri isgal ettigini de Haçlilara bildirmisti. Uzun
Hasan, 1472 yilinda Venediklilere yeni ittifak
teklifinde bulunmus, bu teklif, Venedik elçisi Katerino
Zeno vâsitasiyle derhal senatoya bildirilerek Akkoyunlu
ordusu için top ve topçu ustasi istenmisti.
Bütün bu
hareketlerin ötesinde Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan'a
bagli kuvvetlerin, Osmanli hududlarini geçerek taarruz
etmesi, Osmanlilari bu meydan okumaya karsilik vermeye
zorladi.
Fâtih
Sultan Mehmed, Uzun Hasan üzerine hareket etmeden önce
kis mevsiminde ondan gelen mektuba agir bir cevapla
mukabelede bulunmustu.
Bu
mektupta Fâtih Sultan Mehmed, Uzun Hasan'in
yaptiklarindan, ehl-i Islâm üzerine gidip onlara zulümde
bulunmasinin dogru olmadigi, eger yapabiliyorsa din
düsmanlari ile savasmasi gerektiginden bahs ederek,
yapilan haksizligi ortadan kaldirmak için bizzat
kendisinin gelecegini bildirir.
Gerçekten
de Frenklerle ittifak yapmis olan uzun Hasan,
Osmanlilarla yapacagi muharebeyi makul gösterebilmek
için onlardan Kapadokya ile Trabzon Imparatoru'nun
kizinin kocasi olmasi hasebiyle Trabzon'u istemekte idi.
Iste Fâtih Sultan Mehmed bu istekler karsisinda agir
bircevap yazar. Bu cevabinda o, bundan böyle elçisinin
ok, sözünün de kiliç oldugunu söyleyerek Akkoyunlu
hükümdarini, kozlarini paylasmak ilkbaharda üzere harbe
davet eder.
Osmanli
ordusu, 13 Zilkade 877 (11 Nisan 1473) Pazar günü,
Fâtih'in komutasinda Üsküdar'dan hareket eder. Iznik
yolu ile Yenisehir'e gelini. Beypazari'nda Karaman
valisi Sehzâde Mustafa, Kazabat'ta da Amasya Valisi
Sehzâde Beyâzit, emirlerindeki kuvvetlerle orduya
katilirlar. Farkli rivayetler bulunmasina ragmen bu
katilimlarla ordunun yekunu takriben seksen bes bin
kisiye ulasir.
Tarihte
"Otlukbeli Zaferi" diye söhret bulan bu savasta, Osmanli
ordusu büyük bir zafer kazanarak dogudaki bu tehlikeyi
bertaraf eder. Bütün kaynak eserlerde tafsilatli bir
sekilde kendisinden bahsedilen bu zaferden uzun uzadiya
bahs etmek istemedik.
Fâtih,
galip gelmisken kendisi gibi Türk ve Müslüman olan, ayni
zamanda Oguzlarin Bayindir koluna mensub bulunan
Akkoyunlu kuvvetlerini takip ettirmedigi gibi Türk ve
Müslüman olan ülkesine de dokunmadi.
Kemal
Pasazâde, bu takip etmeyis hadisesini Sehzâde Bayezid'in
hizmetinde bulunan Halil Pasa'nin oglu Ibrahim Pasa'nin
agzindan nakl etmekte ve onun, bunun sebebini Fâtih'e
sordugunu, ondan "gâyenin saltanat yikmak degil, Uzun
Hasan'a ders vermek oldugu, Islâm memleketlerini tahrib
ile Islâm hükümeti yikmanin dogru bulunmadigini, öte
taraftaki gaza harplerini birakip, burada Müslümanlarla
ugrasmanin iyi bir sey teskil etmedigi" cevabini
aldigini nakl eder. Bu cevap, hükümdarin, ne denli
yüksek bir telakki ile hareket ettigini açik bir sekilde
ortaya koymaktadir. Nitekim Âsik Pasazâde de Fâtih'in bu
hareketini "Mürüvvetle vilayetin yikmadi, yine kendi
vilayetine teveccüh etti" diye takdir etmekte ve Osmanli
hanedaninin adalet, insaf ve fazilet ile muttasif
bulundugunu açiklar. Osmanli Devleti'nin, Timur'dan beri
karsilastigi bu en büyük tehlikenin atlatilmasinda ve
zaferin kazanilmasinda rol oynayan baslica âmil, Osmanli
askerî kudret ve teskilâtçiligi ile atesli silahlardaki
kiyas kabul etmez üstünlügüdür. Otlukbeli zaferi,
Osmanlilara karsi yapilmis olan sark ve garb ittifakinin
bir cephesini tamamen tesirsiz hale getirmisti. Fâtih,
bundan son derece memnunluk duydugundan ve kendisine bu
imkani hazirladigi için Allah'a sükran hislerini ifade
etmek üzere, ordusunun almis oldugu bütün esirlerin âzâd
edilip serbest birakilmasini emreder. Böylece, Osmanli
adalet ve müsamahasinin en güzel örneklerinden birini
daha vermis olur. Bu suretle de o, halka karsi âdil olan
idaresinin nümûnelerini göstermis oluyordu. O, Oguz
boylari arasindaki çekismenin bütün yan tesirlerini
izale ederek ihtilaf sebeplerini silmek istiyordu. Bu da
Islâm dünyasinda, kendisi ve devleti için büyük bir
sempatinin dogmasina vesile oluyordu.
Sonuç
olarak sunu söyleyebiliriz ki, Fâtih Sultan Mehmed, çok
kisa bir zamanda büyüyüp gelismis ve Omanlilar için
korkunç bir tehlike haline gelmis olan Akkoyunlu
Devleti'ni, Otlukbeli zaferi ile tehlikesiz bir hale
getirmisti. 1473'te kazanilan bu zafer, Uzun Hasan
Devleti'nin sür'atle çökmesine ve nihayet ortadan
kalkmasina âmil olan sebeplerin basinda gelmektedir. Bu
zaferden sonra, Osmanlilar aleyhine harekete geçmis olan
Haçlilarin ümitleri de kirilmis oluyordu.
FÂTIH'IN GÜNEY SIYASETI
Cihan
tarihinin gördügü en büyük hükümdarlardan biri olan
Fâtih Sultan Mehmed'in, Anadolu birligini saglamak ve
hatta bir bakima Islâm birligini temin için büyük bir
gayret içinde oldugu kabul edilmelidir. Onun, Osmanli
devlet sinirlarini Tuna ve Italya'ya dayamak istedigi
kesinlik kazanmis görünmektedir. Karadeniz'in bütün
sahillerini almak ise, onun düsüncelerinin basinda
gelmekte idi. Bununla beraber, kendi ülkesinin güneyinde
uzanan topraklar üzerinde, verilmis bir kararinin olup
olmadigini söylemek pek mümkün degildir. Zira hâdiseler,
Fâtih Sultan Mehmed'in bu bölgelerle ilgilenmesine imkân
vermemisti. Serbest kalip buralarla mesgul olmaya
basladigi siralarda, bu sefer de ölüm, ona bu yolda
yürümeye izin vermemisti.
Fâtih'in,
Hicaz su yollari ile ilgilenmesi, basit bir hadise
olmadigi gibi yadirganacak bir hadise de degildir. Zira
bu suretle o, bütün Müslümanlara ait olabilcek bir ise
parmagini koymus oluyordu. Bu hadise su idi: Hicaz'a
giden bir Osmanli hacisi, yollardaki su kuyularinin (birke)
harab oldugunu ve hacilarin bu yüzden sikintiya
düstüklerini görmüstü. Hac farizasini eda edip döndükten
sonra, durumu hükümdara bildirmisti. Bunun üzerine
pâdisah, bu kuyulari tamir etmek için bazi adamlari
görevlendirmisti. Misir hakim ve nâiblerine de bu
adamlara yardim etmeleri için mektuplar göndermisti.
Âsik Pasazâde'nin ifadesine göre Karamanoglu da Misir
Sultani'na bir elçi göndererek, Fâtih'in su yollari
bahanesi ile Mekke Sultanina yüklerle flori gönderdigini
ve onu Misir'a karsi isyana tesvik ettigini yazmisti.
Karamanoglu'nun bu yalan haberine inanan Misirlilar,
"biz âcizmiyiz kim birkemizi ol meremmet ide" diyerek
Osmanlilari geri çevirmislerdi. Meseleyi kendi iç isleri
olarak kabul eden Memlûklerin, Karamanoglu'nun verdigi
bu haber üzerine Osmanli ustalarini hakaretle geri
göndermeleri, iki devletin arasinda serin bir havanin
esmesine sebep oldu. Halbuki Pâdisahin onlarin iç
islerine karismak gibi bir niyeti yoktu. Zira Âsik
Pasazâde bize bu konuda çok net bilgiler vermektedir.
ona göre Fâtih, bu kuyular için vakiflar düzenleyecek ve
bu vakiflarin geliri sayesinde bölgedeki Araplar, bu
kuyulari koruyacaklardir. Böylece vakiflarin geliri ile
tamir edilecek olan bu kuyulardan, özellikle kuzeyden
Hacca gidecek olanlar istifade edeceklerdi.
Isin iç
yüzüne bakildigi zaman, Memlûklularin, Osmanlilari çok
yakindan takip ettikleri anlasilacaktir. Onlar,
Anadolu'da Türk birligini kurmaya çalisan ve bu konuda
kendilerine engel olan kuvvetleri teker teker ortadan
kaldiran Osmanogullarinin, Toros'larin güneyine
inmelerine pek taraftar degillerdi. Bu yüzden
Karamanogullarina yardim ediyorlardi. Sonuç olarak
Misir'dan, Dulkadir topraklarina kadar uzanan zengin
Misir Memlûkleri Devleti, gelecekte kendisi için büyük
bir tehlike olacagi anlasilan Osmanli Devleti'ni,
sinirlarina yaklastirmamak ve onunla kendi arasinda
zayif ta olsa tampon bazi tesekküller bulundurmak
arzusunda idi. Iste bu sekildeki hareket tarzi, Fâtih'i,
güneye giden yol üstünde bulunan Dulkadir isleri ile
ilgilenmeye sevketti.
Memlûk
sultanlari ile Osmanlilarin arasinin açilmasina sebep
olan daha baska olaylar da vardi. Nitekim Fâtih, Trabzon
seferinden zaferle döndügü vakit, zaferi tebrik için her
taraftan elçiler geldigi halde, Misirlilar buna lüzum
görmemislerdi. Bu durum, aradaki dostluk hislerinin
sarsilmasina sebep oldu. Bu yüzden, "Hoskadem" Misir
sultani oldugu zaman, Fatih de onu tebrik etmemisti.
Âsik Pasazâde bu konuyu su ifadelerle dile getirir: "Her
tarafin pâdisahlarindan elçi geldi, Han'a vilayet
(Trabzon) mübarek olsun diye, Ancak Misir sultanindan
elçi gelmedi. Âdet-i muhabbet terk olundu. Adavete (düsmanliga)
bir bahane bu oldu... Pâdisah dahi buna bir pare (parça)
melûl oldu. Sonra mezkur (adi geçen) Hoskadem dahi
Misir'a sultan oldu. Pâdisah dahi taht mübarek olsun
diye elçi göndermedi. Âdet bu idi ki gönderileydi. Iki
taraftan âdet terk olundu. Ve muhabbet kesilmeye basladi."
Dulkadirogullari münasebetiyle bozulan iliskilere ragmen
Sultan Kayitbay zamaninda Fâtih, Âsik Pasazâde'nin
ifadesiyle "Taht mübarek olsun diye elçi gönderdi. Iyi
hediyelerle Çavusbasini elçi gönderdi. Elçi kim Misir'a
vardi yine kanun üzre hürmet etmediler, elçi müsteki
geldi pâdisahina haber verdi. Rum Pâdisahi (Anadolu'ya
baslangiçta Rumeli dendigi için Pâdisahina da Rum
pâdisahi, yani Rum ülkesinin pâdisahi dendi) buna dahi
melûl oldu. Âhir, Misir sultani dahi bu elçinin ardinca
bir elçi gönderdi. Misir'in muhtesibini* gönderdi. Bu
muhtesibin gelmesi pâdisaha hos gelmedi." Gerçekten,
Fâtih Sultan Mehmed, Misir muhtesibinin elçi olarak
gönderilmesine kizmistir. Zira böyle bir elçi, devletler
arasindaki protokolün çignenmesi demekti. Çünkü "o,
çarsi ehlinin büyügüdür, pâdisahlara elçi olarak
gönderilmez, bu bir hafifliktir." sözleri ile ifade
edilen anlayis, bunu açikça ortaya koymaktadir.
FÂTIH'IN SAHSIYETI VE ÖLÜMÜ
1451
yilinda 21 yasinda iken yeniden Osmanli tahtina geçen
Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul'u fethedip bin yüz yillik
Dogu Roma (Bizans) Imparatorlugu'nu ortadan kaldirarak
tam anlamiyla "Fâtih" ünvanini aldigi gibi, yüksek
kabiliyet ve dehasiyle herkese gücünü kabul ettirmis
olan büyük bir devlet adami idi.
Fâtih,
yaptigini bilen ve ne yapmasi gerektigini hesaplayip
düsünen adamdi. Onu, kütle mukadderatini elinde tutan
sayili dâhiler ve cihangirlerden ayiran üstün vasif,
icraat ve basarilarinda, firsat ve tesedüflerden
faydalanmis olmasi degil, yaptigi ve yapacagindan
haberli bulunan bir sisteme sahip bulunmasi idi. Halbuki
büyük söhretlerden pekçogu, sevki tabiilerini rehber
tutan, gafil ve zamanin maglubu kimselerdir. Binaenaleyh
Fâtih, ihraz ettigi san ve serefe, tesadüflerin yardimi
ile degil, kendi istihkak ve kudretiyle ulasmistir.
Derûnî metanet ve zihnî kemaline, hayat ve icraatinin
her safhasinda sahid oldugumuz Sultan Ikinci Mehmed,
beser olarak düsebilecegi hatalari asgariye indirmek
yolunda, etrafina zengin ve kaliteli bir müsahipler ve
müsavirler kalabaligi toplayan ve bunlardan her birinin
karsisinda gerektiginde boyun egen bir adamdir. Bununla
beraber o, devlet idaresinde sertti. Hissiyatini
gizlemeyi bilir, yapacagi seferleri tatbik sahasina
koyuncaya kadar gizli tutardi. Zamani gelince de
birdenbire maksadini açiklardi. Bu yüzden düsmanlarini
sasirtarak bir senede birkaç fütuhata birden nail
olurdu. Harpte cesurdu, maglubiyeti önlemek için
cesurane bir sekilde öne atilip askeri tesci ederdi. Her
zaman sogukkanliligini muhafaza ederdi.
Adaletle
hükmetmeyi siar edinen; cesaretli ve gayretli biri olan
Fâtih Sultan Mehmed, atalarinin elbiselerini birakarak
ulema elbisesi giymeye basladi. Âlimlerle sohbette
bulunmayi âdeta bir vazife telakki ediyordu. Bu yüzden
Istanbul, âlim ve fazil insanlarin siginagi haline
gelmisti. Gerçekten o, ulema, sair, tasavvuf erbabi ve
sanatkârlari himaye etmisti. Onlara tahsisatlar vermis
ve çalismalarini temin gayesiyle müesseseler kurmustu.
Ayni zamanda kendisi de sair olan Fâtih, siirde "Avnî"
mahlasini kullanirdi. Bostanzâde Yahya (Tarih-i Saf. I,
52) onun bu özelliklerini su ifadelerle nakleder:
"Bâni-i mebani-i hayrat ve müessis-i esas-i hasenat olup
ulema-i ser'-i metin ve fudala-i fedail âyin, devrinde
revnak bulup cihet-i maaslari için Tetimme (medrese) ve
imâret bina buyurup nice evkaf tayin buyurmuslardir.
Kendiler dahi ulema zümresinden madud olup (sayilip)
fadl-i bâhir ve marifet-i zâhir sahibi idiler. Ve siir-i
bî-nazirleri (benzersiz, essiz) dahi vardir. Mahlas-i
serifleri "Avnî"dir." Bildigimiz kadari ile Fâtih, Türk
tarihinin en renkli ve en büyük sahsiyetlerinden
biridir. Ana dilinden baska sark ve garp dillerini
bildigi, genis bir kültür ve bilgi hamulesiyle yüklü
bulundugu, riyaziye, topçuluk ve askerlikte kesif
yapacak kadar kudret sahibi oldugu anlasilmaktadir.
Serbest fikirli ve herhangi bir saplantisi olmayan
hükümdarin, âlimleri davet ederek ilmî mübaheseler
yaptirdigi da anlasilmaktadir. Farsça ve Rumca'dan
Arapça'ya tercüme edilmis felsefî eserleri okur ve
yanina celb ettigi âlimler ile müdavele-i efkâr ederdi.
1466 senesinde Batlamyus'un haritasini Ivrikios'a
yeniden tercüme ettirip haritadaki isimleri Arap
harfleri ile yazdirmistir. Kritovulos bu konuda sunlari
yazar: "Pâdisah hazretleri, lisan-i Farisî ve Yunanî'den
Arapçaya tercüme edilmis olan âsâr-i felsefiyeyi mutalaa
ve nezd-i sâhânelerinde bulunan fudala ile bu babta
müdavele-i efkâr eder ve bilhassa Aristo'nun mebahis-i
felsefiye ile pek ziyade mesgul olurdu. Bir vakit
cografiyundan meshur Batlamyus'un, meslek-i cografîye
aid levayihine tesadüf edip mezkur layihalarda fennî bir
surette izah ve tarsim edilen (çizilen) sekilleri,
nazari dikkate almis ise de bu haritalar daginik
olduklarindan, yeniden Filozof Ivrokios'a havale ederek
Arapça yazdirir."
Tetkik
edilip arastirildigi zaman görülecegi gibi hemen hemen
bütün osmanli Pâdisahlarinda ve özellikle Fâtih Sultan
Mehmed'de ilim ve ilim adamlarina karsi büyük bir saygi
vardir. O da digerleri gibi daha sehzadeliginde "ulûm-i
âliye ve 'aliye"yi tahsil etmisti. O, "Ilmi taleb ediniz
hadisine uygun olarak tahsil ve müzakerelerden geri
kalmazdi. Bu sebeple o, Molla Iyas, Molla Güranî,
Hocazade Muslihiddin Mustafa, Hatipzâde Mehmed, Molla
Siraceddin ve Abdülkadir gibi hocalardan ders almisti.
Fâtih, çok
genç yasta tahta çikmis, daha çocuklugunda büyük
sorumluluklar yüklenmis, otuz sene kadar kesintisiz
sefer ve gazalarla mesgul olmustu. Bizzat yirmi bes
seferde bulunan Fâtih, 17 devlet ile ikiyüz küsur sehir
ve kale fethetmisti. O, bütün bu çalismalarinin sebebini
ve dolayisiyle hedefini su misralarla dile getirir:
"Imtisâl-i
"câhidû fi'llah"* oluptur niyetim,
Din-i
Islâm'in mücerred gayretidir gayretim"
Bu
ifadeler onu, sirf ihtiras için harb eden ve kiliç
sallayan dünya cihangirlerinden ayirmaktadir. O,
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in, insanlik ugrunda
katlandigi mesakkat ve müsküllere gögüs gerdigi gibi,
ayni yolun yolcusu bir idealist olarak gögüs vermis bir
serdar ve fikir adamidir. O, hedefledigi gayeye ulasmak
için, bütün imkîAnlari degerlendiriyordu. Bu sebeple
Istanbul'u aldiktan sonra, Ortodoks ve Ermeni patrikleri
ile Yahudi bashahamini bu sehre yerlestirir. Çünkü o,
Istanbul'u idealindeki cihan devletinin merkezi yapmak
istiyordu. Hatta bir rivayete göre "Dünyada tek bir din,
tek bir devlet, tek bir pâdisah ve Istanbul da cihanin
payitahti olmalidir," seklindeki sözü ile bu düsüncesini
dile getirir. Bu ifadelere bakilirsa, gayesinin bir
cihan devleti de olmayip, Islâm dinini her tarafa yaymak
oldugu anlasilir. Zira Fâtih, Islâm âleminin hâmisi
sifatiyle kendisini i'lâ-yi kelimetullah'in en büyük
temsilcisi olarak görmekte idi. Gerçekten, daha
sehzâdeliginde cihangirlik emelinde oldugu belirtilen
Fâtih için, Bosnali Hüseyin Efendi, bizzat pâdisahin
agzindan "Bu hânedanin maksad-i a'lasi, i'lâ-yi
kelimetullah'tir demektedir." Keza onun, nizam-i âlem
için, Trabzon üzerine varirken, çektigi sikinti ve
katlandigi eziyetleri gören uzun Hasan'in annesi Sâra
Hatun'a "Valide" diye hitap edip söylediklerine, daha
önceden biliyoruz.
Onun
yaptigi fetihler, giristigi gazalar ve tebeasi için
yaptiklarina bakilirsa, riza-yi ilâhî'yi kazanmaktan ve
Resûlullah'in yolunda yürümekten baska bir sey
düsünmedigi görülür. Vefati dahi yine "i'lâ-yi
kelimetullah" için çiktigi bir sefer-i hümayun esnasinda
vuku bulmustu. Bu seferin, nereye müteveccih oldugu
kesin olarak bilinememektedir. Hazirliklar, büyük bir
sefer için yapilmisti. Ama nereye oldugunu kimse
bilmiyordu. Tursun Bey "Ve cihet-i sefer Anadolu oldugu
malum olundu, amma Arab mi, Acem mi malum olmadi"
diyerek bu büyük seferin nereye olacaginin
bilinemedigine isaret eder.
Fâtih
Sultan Mehmed, 1481 yili Nisan ayinin 29. günü (27 Safer
886) 50 yasinin içinde iken, büyük bir ordunun basinda
hasta olmasina ragmen Üsküdar'a geçmis ve bir at
arabasina binerek, doguya dogru ilerlemeye baslamisti.
Ancak, Gebze yakinindaki Hünkâr veya Tekfur Çayiri denen
yere geldigi vakit, hastaligi büsbütün artar. Bu yüzden
3 Mayis 1481 Persembe günü (4 Rebiülevvel 886) ikindi
vakti, 31 yillik hükümdarliktan sonra vefat eder.
Fâtih'in
ölümü, gizli tutularak hamam yapmak üzere Istanbul'a
geçtigi söylenip askerin yerinde kalip beklemesi
emrolundu ise de birkaç gün sonra kayiklarla Istanbul
tarafina geçen yeniçeriler, vefat hadisesini ögrenince,
bazi edepsizliklere basladilar. Fâtih'in ölümü, onbir
gün gizli tutulup saklanabilmisti.
Âsik
Pasazâde, Fâtih'in vefatini ve sebebini su ifadelerle
günümüze ulastirmaya çalisir: "Vefatina sebep, ayaginda
zahmet vardi. Tabibler, ilacindan aciz oldular. Ahir,
tabibler cem olup ittifak ettiler, ayagindan kan aldilar.
Zahmet ziyade oldu. Sarab-i farig (ilaç) verdiler, Allah
rahmetine vardi. Öyle anlasiliyor ki, Fâtih'in hastaligi,
genellikle hânedanda rastlanan "Nikris illeti" idi.
Tarihî rivayetler de bunu desteklemektedirler.
FÂTIH SULTAN MEHMED VE HOSGÖRÜ
Günümüzde,
"hosgörü" diye ifade edilen prensip ve anlayisa eskiden
"müsamaha" deniyordu. Sözlüklerde bu kelime, "görmezlige
gelme, aldirmama, bir kabahatliya karsi siddet
göstermeyip geçivermek" seklinde manalandirilmaktadir.
Bir beylik
olarak ortaya çikisindan itibaren bünyesi ve sartlarin
gerektirdigi degisiklikleri yapmaktan çekinmeyen Osmanli
Devleti, saglam temeller üzerine bina edip gelistirdigi
ve kemal mertebesine ulastirdigi müesseseleri
vâsitasiyle uzunca bir hükümranlik dönemi geçirme
imkanini buldu. Devletin, hayatiyet sirlarini teskil
eden ve onu, Anadolu'nun diger beyliklerine göre daha
uzun ömürlü yapan unsurlardan biri de süphesiz ki,
hosgörü adini verdigimiz anlayisin, devlet nizam ve
hakimiyet telakkisinde önemli bir rol oynamasidir.
Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma istinad eden
bünyesi ile, Ser'î hukuku hem nazarî, hem de amelî bir
sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu anlayisini
devletin bütün sistem ve organlarinda da devam
ettiriyordu. Zira "bu devlette din asil, devlet ise onun
bir fer'i olarak görülmüstür". Bu bakimdan, devletin
sosyal bünyesindeki anlayisin buna göre organizesi
normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki,
Osmanlilar, Balkanlar'da idarelerine aldiklari yerli
unsurlarin din ve vicdan hürriyetine müdahale
etmedikleri gibi, onlari her türlü baskidan da
kurtarmislardi.
Islâm'dan
aldiklari ilhamla Osmanlilar, idareleri altinda bulunan
gayr-i müslimlere karsi hosgörülü davranmayi, onlarin
dinî hürriyet ve serbestilerine müdahale etmemeyi
devletin temel prensiplerinden biri haline
getirmislerdir. Bu prensibi iyi kullanan ve ona son
derece riayet edenlerden biri de süphesiz ki Istanbul'un
fâtihi olan Sultan II. Mehmed'dir. Onun, Istanbul'un
fethinden sonra Ortodoks Patrikligi'ne verdigi
serbestiyet ile âyinlerini yapma konusundaki rahatligi
bilindigi ve daha önce de kismen
"Bi
avnillahi Taala Hz. Resûl-i Ekrem hürmetiyle makami
Konstantiniyye feth oldukta etraf u eknafta olan sahlar
ve krallar âsitâne-i saadetime elçiler gelüp feth-i
fütûhu arz edüp bu def'a Kuds-i Serif'te olan Rumlarin
Patrigi Atanasyos nâm rahib ruhbanlari ile gelüp âsitane-i
saadetime yüz sürüp Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)
hazretlerinin mübarek eliyle ve pençesiyle imzali olan
hatt-i hümayunlari ve Hz. Ömer b. Hattab (r.a.) (tarafindan)
verilen hatt-i kûfî ile ve selâtin-i maziyeden hatt-i
hümayunlari ibraz edip reca eyledi. Kuds-i Serif içre ve
tasrasinda namazlari ve ziyaretgâhlari ke'l-evvel...
mucibince zapt ve tasarruf eyleyeler. Ahardan kimesne
rencide eylemeye. Eger bundan sonra gelen halifeler,
vezirler, ulema, ehl-i örften vesair ümmet-i
Muhammed'den akça içün veya hatir içün feshine murad
ederlerse Allah'in ve Hz. Resûlun hismina ugrasin. Sene
862 (1457). BOA. Ali Emirî, Fâtih, nr. 22. |