Osmanli Devleti'nin üç büyük kurucusundan biri olan I.
Murad, kanun ve nizamlara saygili, teskilatçi ve
komutanlik özelliklerini tasiyan bir hükümdardi. Az ve
öz konusan padisahin, iyiliksever ve merhametli bir
kisiligi oldugu için kendisine "Hüdâvendigâr" lakabi
verilmisti.
Osmanli tarihinde Murad Hüdâvendigâr ve Gâzi
Hünkâr adlari ile anilip söhret kazanan bu hükümdar,
Orhan Gazi'nin 6 oglundan yas itibari ile dördüncüsüdür.
Latin kaynaklarinda Amurad adi ile anilir.
Annesi, Yarhisar tekfurunun kizi Nilüfer
Hatun'dur. Daha önce de belirtildigine göre dogumu 1326
senesidir. Ana bir kardesi olan Süleyman Pasa'nin ölümü
üzerine o tarihlerde 36 veya 37 yaslarinda bulunan Murad,
ahiler ve komutanlarin karari ile Bursa'ya davet
edilerek hükümdar ilan edilmistir. Bazi kitâbe ve
eserlerde "Meliku'l-Âdil el-Gâzi es-Sultan Giyasu'd-Dünya
ve'd-Din Ebu'l-Feth, Sihabu'd-Din" gibi ünvanlari
tasidigi da görülmektedir.
Ordu ile milletin göz bebegi durumunda bulunan
ve çok sevilen Sehzade Süleyman'in ölümü üzerine,
veliahd olup babasinin tahtina geçen Murad, veliahd
olarak yetistirilmemis olmasina ragmen hükümdarlik
sorumluluklarini devr alirken tereddüt ve saskinliga
düsmeden yerine siki basip oturmustu. Çünkü o, babasinin
vefatindan önce Rumeli'de esas kuvvetlerinin basinda
bulunuyordu. Trakya'da gerçeklestirdigi fetihlerle ün
kazandigi gibi idare ve yönetim isinde de pismisti. O,
Bizans'a karsi yapilan fütuhat ve kazanilan zaferlerin
temsilcisi durumunda idi. Bu sebeple de devlet islerinde
büyük bir nüfuza sahip olan ahi ve gazilerin destegini
alarak tahta geçti. Tahta geçince, babasinin Trakya'da
izlemekte oldugu fetih siyasetini devam ettirmek
istiyordu. onun, Rumeli'deki harp sahasindan ayrilip
Bursa'ya gelmesi üzerine Bizans kuvvetleri taarruza
geçerek Türklerin elinde bulunan Burgaz, Çorlu ve
Malkara'yi geri alip, Türk kuvvetlerini sahile dogru
çekilmeye mecbur ettiler. Bunun üzerine Sultan Murad,
Rumeli'ye dönmek isterken Asya'da meydana gelen olaylar
yüzünden Avrupa'daki tasavvurlarini geciktirmek zorunda
kaldi.
ANKARA'NIN
YENIDEN ZAPTI
Anadolu Selçuklu Devleti'nin ortadan
kalkmasindan sonra bu devletin mirasçilari durumunda
bulunan on bey arasinda kendisini en kuvvetli hisseden
Karaman Beyi olmustu. Bu bey, Osmanlilarin her an
artmakta olan güçlerinin kendisi için tehlike meydana
getirdigini sezip Osmanlilarin son tesebbüslerinden de
endiselenince onlara karsi ahiler ile Eretna Beyi'ni
kiskirtmaya basladi.
Ankara, daha önce Sivas ve Kayseri bölgesinin
hükümdari olan Alaeddin Eretna'ya ait iken, onun
ölümünden sonra 1354 yilinda Orhan Gazi'nin oglu
Süleyman Pasa tarafindan zapt edilerek Osmanli
topraklarina katilmisti. Orhan Gazi'nin vefati üzerine
Karamanoglu ile Sivas hükümdari Giyaseddin Mehmed'in
tesvikleri ile Ankara ahileri, sehirdeki Osmanli
muhafizlarini kovarak daha önceki beylerinin idare ve
yönetimine döndüler. Devamli olarak Ankara'yi kendi
beyliginin hakimiyeti altinda kabul eden Eretna Beyi,
Karamanogullarinin tesvikiyle tekrar Ankara'ya hakim
duruma gelmisti.
Sultan Murad, hem Rumeli hem de Anadolu'da
meydana gelen bu tehlikeli durumda ne yapilmasi
gerektigi hususunda ulema ve devlet erkâni ile
istisarede bulundu. Tehlikeli bir durum arzeden
kardesler ve Ankara probleminin çözümü için karar ve
fetva aldi. Bunun üzerine Sultan I. Murad Lala Sahin
Pasa'yi Rumeli'de kaymakam birakip 25 bin askerle Ankara
üzerine yürüdü. Bu esnada Eretna Beyligi'nin idaresinden
memnun olmayan sehir halki ve ahiler, mukavemet etmeden
sultani törenle karsilayarak ona hediyeler takdim
ettiler. Böylece sehir yeniden Osmanli hakimiyetine
geçmis oldu.
Hoca Saadeddin Efendi, Ankara'nin yeniden
zaptini anlatirken enteresan bazi noktalara da temas
eder. Karamanlilarin ortaligi karistirmak için
Ermenilerle de is birligi yaptigini ve Müslüman halka
zulmetmek üzere anlastiklarini anlatarak söyle der:
"Sultan Murad, Allah'in yardim ve keremi eseri
olarak sahlik tahtina oturunca ilk isi halkin ve
askerlerin ihtiyaçlarini görmek ve Hz. Peygamber'in
seriatini yerine getirmek olmustur. Böylece halkin
dileklerini yoluna koyduktan sonra Rumeli yakasinda olan
askerlerin, baslarinda bir komutan ve serdarin
bulunmamasi yüzünden sikinti içinde olduklarini ve
keremli padisahlarinin yolunu gözlediklerini bildiginden,
cihad niyetiyle ülkeler feth etmek üzere o tarafa
yönelmisti. Anadolu'da ise "bazi hukkam ve mulûk, sikak
ve nifak üzre ittifak meslegine sülûk edüp hususa
valiyan-i Karaman ve Ermeniye-i sugra (Karaman
idarecileri ve Küçük Ermenistan) ve civarlarinda olan
bazi kötü niyetli beylerin baslica emelleri Osmanli
topragini yagmalamak oldugundan hünkârin Gelibolu'ya
yöneldigini ögrenince bir araya gelip bazi kararlar ve
gizli tedbirler almakta kusur etmemislerdi. Sonu ayrilik
ve fesad olacak bu düsünce ile and içip el baglamislar.
Ayrica çevredeki kâfir hükümdarlara da kararlarini
duyurmuslardi. Böylece Islâm ülkelerini yagmalamak,
Müslümanlara zarar ve ziyanda bulunmak için, Seytan'in
bu takimi ile gönül ve dil birligi etmislerdi. Böylece
Islâm'in geregini bir kenara birakip müsrik ve kin ehli
ile is birligi edip bütün Osmanli ülkesini çarpip yakmak
konusunda anlasmislardi. Bunun için de bazi bölgelere (hudud
boylari) saldirarak Bursa ve Iznik üzerine yürümeye
kalkismislardi. Durum, melekler ordusunun sahi olan
sultanin esigine iletilince din bilginlerini ve isleri
yöneten fukahayi toplamis, onlara amacimiz ve emelimiz
dinimize destek olmak "kâfirler ve münafiklarla cihad
et" (Kur'an, et-Tevbe 73) emrine uymaktir. Bu emirdeki
siraya uyarak önce kâfirlerin fitnesini def etmek,
yaramazlarin zararina son vermek için bu diyara
gelmistik. Fakat simdi kulagimiza Karaman beylerinin
çevrelerindeki azgin topluluklarla birlikte Islâm
ülkelerini yagmalamak konusunda is birligi ettikleri,
bazi bölgeleri yakip yiktiktan sonra Iznik ve Bursa
üstüne düstükleri haberi geldi. Bu nifak takiminin büyük
ülkeme yaklasmis olduklari su sirada zararlarini ortadan
kaldirmaya, saçtiklari fitne atesini söndürmeye
çalismazsak, Islâm ülkeleri harap, halk ve köylüler de
berbat olurlar. Hal böyle olunca ulemanin fetvasi ve
akil sahibi kisilerin görüsleri nedir diye sormustu.
Faziletli kisiler topluca, tehlikenin def edilmesi
isinin öne alinmasindan yana görüs bildirdiler.
Münafiklarin ortaya çikardiklari karisikligin aradan
giderilmesinin önemini belirttiler. Bunun üzerine Gâzi
Hüdâvendigâr da ulemanin fetvasini bayrak ve rehber
edinerek Anadolu yakasina geçti. Zaferleri tasiyan
askerleri ile Karaman beylerini ülkesinden çikarip sinir
boyunu tutmak için Ankara kalesini kusatti. Bu arada ol
nifak ehli ile is birligi eden bazi yaramazlari ve kötü
yolun yolcularini yakalayip, bunlara katilanlar veya
onlardan umut bekleyenler kirilip dökülünceye kadar
kovaladi. Ankara'ya sahib olan istiklâl davasina düserek
bu kaleyi ve çevresini ele geçiren Ahi adini tasiyan
cemaat, adalet issi Sultan Murad Han Gazi'nin yüce
kuvvetini ve erisilmez gücünü görünce direnmeye imkân
olmadigini anlamislar, hediye ve armaganlar derleyip
padisahlara has peskeslerle sultanin otagina gelmisler,
boyun egdiklerini bildirip kalenin anahtarlarini teslim
etmislerdi. Onlarin bu tutumu padisahlik merhametine,
sahlik yüceligine uygun düstügünden tamami devlet
hizmetine alindilar. Kale ile hisarin korunmasi için
asker ve dizdar birakildiktan sonra yakin çevrede
bulunan bazi kaleler de yöneticilerinin elinden alinarak
Osmanli ülkesine katildi. Bu güzel sehir, yani Ankara
pek çok geliri olan bir beldedir. Tarim ürünleri yaninda
zirh yapimiyla da taninmistir. Ayrica yün, moher ve daha
baska nefis kumaslar burada dokunurdu. Bunlar, Iran,
Arabistan, Bizans ve Prenk diyarina yollanirdi.
O dönemlerin, büyük ölçüde tarim ve hayvanciliga
dayali gelismis ekonomisi ile temayüz eden Ankara,
birçok devlet ve beyligin dikkatlerini üzerinde
topluyordu. Bunun içindir ki Ankara'dan bahsederken
Hammer de söyle söyleyecektir:
"Iskender'in, Küçük Asya'daki fetihlerinin kuzey
noktasi olan bu sehir, Hilafetin ve Bizans
Imparatorlugu'nun yükselis çaglarinda Amuryum (Anamur)
gibi, Kostantiniyye (Istanbul) ve Islâm hükümdarlari
arasinda sürekli bir çekisme konusu idi. Harun Resid ile
Me'mun Ankara'yi feth ettiler.
Harun Resid, Dogu Roma Imparatorlugu arazisi
üzerindeki zaferinin hatirasini ebedilestirmek için
Ankara'nin muhtesem iki kapi kanadini Bagdad'a nakl
ettirdi. Ankara'nin elde bulunmasi, Murad için önemli
idi. Zira Orta Asya ticaretinin merkezi, Suriye ve
Ermenistan'dan Türkiye ve Kilikya sahillerine giden
yollarin merkez noktasi idi. Küçük Asya'nin en zengin
vilayetlerinden biri olan Ankara, eski çaglarda yagli
kuyruklu koyun sürüleri, uzun ve yumusak tüylü keçileri
ile meshur oldugu gibi zamanimizda dahi örtüleri,
yünleri, bina harçlarinin saglamligi, otuz alti çesidi
sayilan armutlarinin lezzeti, elmalari, üzümleri gibi
meyveleri de az söhretli degildir. Ayas sulari da
kaplica olmak ve içilmek için en sifali sulardir. Keza
Ankara, pehlivan yetistirmek ve ibadethaneleri ile de
söhret kazanmistir.
SULTAN
MURAD'IN TESKILATÇILIGI
Murad Hüdavendigâr, Ankara'yi alip Karaman beyi
tarafindan yapilan kiskirtmalarin sebep oldugu
karisikliklari da bastirdiktan sonra gözlerini Avrupa'ya
çevirdi. Bu arada Sultan Murad, zamanin gerektirdigi
bazi yeni kanun ve tesislere de bas vurmaktan geri
kalmiyordu. Nitekim kendisinden önce bir sefere
baslamadan evvel o çagda en büyük ve mertebe bakimindan
en yüksek sayilan taht merkezi olan Bursa kadiliginin,
ordu kadiligi ile birlestirilmesini emr eder. Böylece
ilk defa "kadiaskerlik müessesesi" dogmus oldu. Böyle
bir müessesenin teskiline de ihtiyaç vardi. Çünkü daha
önce her sefere çikista rütbesi en yüksek olan taht
kenti kadisi, seferlerde anlasmazliklari çözer,
askerlerin törelere göre nizam içinde hareket etmelerine
bakardi. Murad zamaninda asker sayisinda meydana gelen
büyük artis, böyle bir makamin ihdasina ihtiyaç
gösterdi. Savasta ve barista islerin yürütülmesi,
anlasmazliklarin giderilmesi, her türlü özel durumlarin
incelenmesi ve terekenin hesaplanmasi görevlerinin
kadiaskerlere birakilmasi uygun görüldü. Böylece bu
göreve getirilen kimse, asker olan ve olmayan idareciler
üzerinde üstün bir kontrol hakkina sahip bulunacaktir. O
siralarda Bursa Kadisi olan Çandarli (Cendereli) Kara
Halil Hayreddin Pasa en selahiyetli kisilerden ve
kadilarin en ulularindan oldugu için bu göreve
getirilmis oldu.
Sultan Murad, zaman ve sartlarin gerektirdigi
yenilikleri yapma ve tedbirlere bas vurmaktan
çekinmiyordu. Gerçekten, atalari en büyük çocuklarini
ordulara komutan tayin ederek onlari beylerbeyi sifati
ile ülkeler zapt etmeye gönderiyorlardi. Sultan Murad'in,
delikanlilik çagina gelmis oglunun bulunmamasindan
dolayi en kidemli beylerden ve saltanatin temel
direklerinden olan Lala Sahin Bey'in, asker ve ordunun
tertibi, savas araçlarinin saglanmasi için "beylerbeyilik"
görevi ile basa geçirilmesi uygun görülmüstü. Bundan
sonra o, deniz kenarinda, sayisiz askerin karsi tarafa
geçisini saglayacak gemiler yaptirmakla da
görevlendirildi.
Hammer, Beylerbeyligin, hanedanin disindan birine
verilmesini daha degisik bir açidan degerlendirerek
söyle der:
"Lala Sahin, beylerbeyi ünvaniyla Osmanli
ordularina bas komutan oldu. Beylerbeyi me'muriyeti Ayni
zamanda vezirlik görevini de içine almaktadir önceki
padisahlar zamaninda onlarin en yakin akrabasina veya
büyük ogullarina verilirdi. Nasil ki Orhan'in biraderi
Alaeddin ve ondan sonra oglu Süleyman'in bu iki hizmeti
idare ettiklerini görmüstük. Murad, bu sistemde bir
karisiklik ve saltanat için bir tehlike sezerek bundan
sonra ogullarini müsavere meclisine kabul etmemek ve
asker bas komutanligini yabancilara tevdi' etmek
suretiyle eski usûlü bozdu. Hükümete yeni bir güven
veren bu sistem, Birinci Murad'dan sonra gelenler
tarafindan da degistirilmemis ve ona uyulmustur.
SULTAN MURAD'IN RUMELI SIYASETI
Lala Sahin Pasa'nin orduyu toplamasi ve askerî
hazirliklarin yapilmasindan sonra Rummeli yakasina
geçildi. Padisah ilk önce kardesi Süleyman Pasa'nin
mezarini ziyaret edip onun adina ve sevabi ona ait olmak
üzere sadaka dagitmisti. Sultan Murad bununla da
yetinmeyerek onun adina vakiflar tesis etmisti. Bundan
sonra hükümdar cihad için yoluna devam etmisti. Ilk önce
Gelibolu'dan fazla uzakta bulunmayan ve Elespon üzerinde
kurulmus olan Bontos kalesi kusatildi. Kale tekfuru
böyle sayisiz ve heybetli bir ordunun karsisinda
tutunamayacagini anlayip kaleyi teslim eyledi. Bundan
sonra da Çorlu üzerine yürüyen Sultan Murad, orayi da
fethederek yeniden ele geçirdi. Daha önce belirtildigi
gibi Edirne'ye varip orayi da fetheden Murad
Hüdavendigâr, artik Balkanlar'da yerlesmek, mekan tutmak
ve orayi yurt edinmek üzere buraya yerlesir.
Bilindigi gibi Edirne, Meriç, Tunca ve Arda
nehirlerinin kavsak noktasinda bulunmaktadir. Bu
bakimdan buranin gülsuyu ve gülyagi Misir ve
Iran'dakilerle boy ölçüsecek bir durumdaydi. Sabunu,
Suriye sabunlarini, sekerlemeleri Konya'ninkileri
aratmazdi. Yerinin ve halkinin güzelligi dillere
destandi. Osmanlilar, burayi Cenab-i Hak tarafindan
özellikle korunan ve medeniyetçe pek ileri bir sehir
saymislardir. Burasi sehri süsleyen yapilar, saraylar,
çarsilar, camiler, okullar ve köprüler bakimindan pek
çok seyyahin dikkatini çekmekteydi.
Gerçekten de Edirne, askerlik, siyaset ve
ticaret münasebetleri bakimindan sahip oldugu stratejik
mevkii dolayisiyla Osmanli padisahlarinin taht merkezi
olmaya degerdi. Bununla beraber Sultan Murad, ikametgah
olarak Dimetoka'yi seçmis ve orada bir saray yaptirmisti.
Sultan Murad'in, Edirne yerine Dimetoka'yi seçmesinin
sebebi, o dönemde Dimetoka'nin daha bayindir ve mamur
olmasi ile sarayinin Edirne'dekine göre daha iyi olmasi
olarak gösterilmektedir. Padisah, Beylerbeyi Lala Sahin
Pasa'nin Edirne'de oturmasini ve Kuzey Trakya'da
fetihlere devam etmesini istemisti. Bu arada Evrenos da
bu bölgenin güneyinde Gümülcine ve Vardar gibi yerleri
aldi. Bu iki sehirde Evrenos'un hatirasi, sadece bunlari
feth etmis oldugu için degil, fakat birçok cami ile
kervansaray yaptirdigi ve onlar için yeteri kadar
tahsisat bagladigi için de sakli kalmistir. Lala Sahin'e
gelince o, zafer sancaklarini Balkan eteklerine kadar
ulastirmis ve en önemli yerlerden olup Belgrad'a kadar
bütün memlekete pirinç vermekte olan iki Zagra (Eski ve
Yeni) ile Filibe'yi almistir. Lala Sahin de Evrenos gibi
Osmanli ülkesine kattigi sehirlere ziynet veren
ihtisamli yapilarla adini yasatmistir. Bunlar arasinda
Filibe'de iki ok atimi uzunlugunda ve iki arabanin
yanyana geçebilecegi bir tas köprü anilabilir.
Lala Sahin Pasa'nin, Zagra'yi feth etmesinden
sonra Osmanlilarin eline pek çok esir düsmüstü. Esir
sayisi o kadar artmisti ki, bir adamin degeri yüz yirmi
bes akça gibi çok az sayilabilecek bir meblaga
düsürmüstü. Hoca Saadeddin Efendi, gerek bu dönem ve
gerekse önceki dönemde ortaya çikan "Pencik vergisi”
hakkinda bilgiler verir. Buna göre Karaman'da dogan
fakih Kara Rüstem, Karaman'dan Sultan Birinci Murad'in
yanina gelir. Elde edilen diger ganimetlerin taksiminde
olan uygulamanin esirler konusunda uygulanmadigini ve
seriatin emr ettigi beste bir vergi ödemenin
yapilmadigini görür. Bunun üzerine hemen devrin
kadiaskeri olan Çandarli Kara Halil'in huzuruna çikip
diger ganimetlerden alindigi gibi esirlerden de beste
bir hissenin devlet için alinmasi gerektigini söyler.
Çandarli Halil'in, durumu Sultan'a arz etmesi üzerine o
da Kur'an ve Sünnetin gereginin yerine getirilmesini
ister. Durumun takdiri için toplanan bir hey'et, her
esir için 125 akça fiyat takdir eder. Bu fiyatin beste
biri olan 25 akçanin pencik (humus) vergisi olarak
devlet adina alinmasina, bu isin tedviri için de Kara
Rüstem'in memur edilmesine karar verir.
Sultan Murad, Edirne'den Bursa'ya dönünce komsu
hükümdarlara Edirne'nin feth edildigine dair
fetihnameler gönderdi. Bunlardan birinin örnegi Feridun
Bey Münseati (I, 93)'te verilmektedir.
BALKANLAR'DA
OSMANLILAR'A KARSI KURULAN ILK ITTIFAK VE SIRP SINDIGI
SAVASI
Osmanlilar, ele geçirdikleri yerlerde teskilât
kurup arazi islerini tanzim etmeye çalisirlarken, Sirp
ve Bulgarlar da Edirne ile Filibe'nin geri alinmasi için
faaliyetlerde bulunup papa vasitasiyle Avrupa'yi
harekete geçirmek istiyorlardi. 1364 yilinda Filibe'yi
Osmanlilara teslim ederek ailesi ile birlikte
Sirbistan'a gitmis olan Rum kale komutani, Sirbistan
krali besinci Uros'a bas vurarak Türk kuvvetlerinin
azligindan bahis ile onu Osmanlilar aleyhine kiskirtir.
Sayet simdi bu isin üzerine ciddiyetle varilmaz ve göz
yumulacak olursa vaziyetin ileride çok daha vahim
olacagini bildirir. Bundan baska Papa V. Urban'in
tesviki ile Macar Krali Layos basta olmak üzere Bulgar,
Sirp, Eflak ve Bizanslilar arasinda bir ittifak saglanir.
Balkanlar üzerinde bir nüfuz kurmak isteyen Macar Krali,
bu ittifak neticesinde Osmanlilara karsi yapilan sefere
bizzat istirak eder. Müttefik kuvvetlerin, Türkleri
Balkanlardan atmak için Meriç vadisi boyunca Edirne'ye
dogru yürümesi üzerine Edirne'de bulunan Lala Sahin
Pasa, bu tehlikeli durum karsisinda derhal Bursa'da
bulunan Sultan I. Murad'a haber göndererek yardim ister.
O, bununla da kalmayarak, maiyyetindeki komutanlardan
Haci Ilbeyi'ni de 10.000 kisilik bir kuvvetle ileri
gönderir. Haci Ilbeyi, müttefikler Meriç nehrini
geçtikten sonra onlara yetisebilmisti.
Haci Ilbeyi, Meriç nehrini geçen ve kendilerine
mukabele edilmedigi için pervasizca hareket eden
düsmanin gaflet ve sarhoslugundan istifade edip cesurane
bir karar verir. Haci Ilbeyi 10.000 kisilik akinci
kûvveti ile gece yarisi düsman ordugâhina üç koldan
baskin yapar. Asil büyük Türk ordusunun kendilerini
bastigini zanneden Haçlilar, büyük bir bozguna ugradilar.
Bir kismi kirildi, bir kismi da Meriç'te boguldu. Gün
dogarken kalabalik düsman ordusunun imha edilmeyen
döküntüleri kendilerini Meriç nehrine zor attilar.
Bunlardan büyük bir kismi da nehirde boguldu. Macar
krali Layos ise canini zor kurtardi. Rivayete göre bu
kurtulusunu devamli olarak boynuna asili vaziyette
üzerinde tasidigi Meryem'in tasvirine haml ettigi için
memleketine döndügünde bir sükrane isareti olarak onun
adina bir kilise yaptirmisti.
Osmanli tarihlerinde Sirp Sindigi, yabanci
tarihlerinde ise Meriç veya Çirmen muharebesi diye
bildirilen bu zafer ile Edirne ve Bati Trakya daha da
emniyet altina alindi. Meriç nehri ise tamamen Osmanli
kontrolüne girdi. Bu savasla Avrupa'da Osmanlilara karsi
yapilan müsterek bir mukavemete büyük bir darbe
indirildi. Sirp Sindigi savasi ile Türklerin Rumelide
sür'atle ilerlemeleri saglandi. Bu sayede, Bosna'da
oldugu gibi Balkan devletleri üzerinde de hakimiyet
tesis etmek isteyen Macarlarin nüfuzu kirilmis oldu.
Macarlarla Türkleri ilk defa karsi karsiya
getiren bu savas, düsmanda öyle bir korku izi
birakmistir ki, Hammer'in ifadesiyle bu korkuyu ancak
Hunyad (Kazikli Voyvoda) gibi birisi onu izale
edebilmistir.
Osmanlilarin, Balkanlardaki basarisi, Papa'yi
yeni bir ittifak kurulmasi arayis ve tesebbüsüne sevk
etti. Bizans Imparatoru, Macar Krali ve Italya'daki
prenslerle is birligi yapmaya çalisan Papa, Türklere
karsi Haçli seferi açildigini bildiren bir bildiri
yayinladi. Ancak buna tek ciddi cevap, Savoy Dükü U.
Amadeo'dan geldi. Amadeo'ya bagli bir filo, 1366 yilinda
Gelibolu'yu ele geçirip tekrar Bizanslilara
verdi. Fakat bu sirada Türkler, Trakya bölgesine,
durumun kendilerini pek etkilemeyecegi kadar
yerlesmislerdi. Zaten kisa bir süre sonra Gelibolu
tekrar alinacakti.
Sultan Murad, müttefik düsman kuvvetlerinin
Edirne üzerine geldikleri haberini alinca derhal
kuvvetlerini toplayip yola koyuldu. Fakat daha önce yol
üzerinde bulunan ve icabinda Rumeli'den dönerken korsan
gemileri ile kendilerini tehdid edecek olan ve
Katalan'larin elinde bulunan Biga'yi bizzat kendisi
karadan, Edincik ve Gelibolu'dan getirttigi donanma da
denizden muhasara etmisti. Böylece hem denizden hem de
karadan kusatma altina alinan Biga zapt edilmisti.
Biga'nin fethi esnasinda Sirp Sindigi zaferinin haberi
gelmisti. Sultan buna çok sevinmis ve Allah'a hamd
etmisti. Sultan Murad, Biga'daki evlerin gazilere taksim
edilmesi ve kiliselerin cami haline getirilmesini de emr
etmisti. Biga'nin fethinden sonra Bursa'ya dönen Sultan
Murad, Sirp Sindigi muzafferiyetinin sükranesi olarak
Bilecik'te bir cami. Yenisehir'de bir imâret ve Gazi
Erenlerden Postin pus Baba'ya bir tekke; Bursa hisarinda
bir cami ile Çekirge'de bir imâret, medrese, kaplica ve
han yaptirmisti. Sultan Murad'in yaptirdigi bu hayir
isleri ile ilgili olarak vakfiyesinden ögrendigimize
göre o, bütün bunlari ahiret azigi olarak insa ettirmis
ve bunlara vakiflar tahsis etmistir.
Anlasildigi kadari ile Osmanlilar, Trakya'da
kazandiklari bu Sirp Sindigi zaferi ile gururlanip
gevsemediler. Gerçek gayeleri, Balkanlar'da yerlesip
yurt tutmak oldugundan bu Haçli seferi kendilerini ikaz
ettigi için arkadan gelecek olan tehlikelere karsi daha
çok hazirlikli bulunmayi gerektiren tedbirleri almaktan
geri kalmadilar. Muharebe ve dönemin siyasî olaylari
icabi 1365 yilinda devlet merkezini Bursa'dan Edirne'ye
nakl ettiren Sultan Murad, kilicini yeniden kinindan
çikarmak lazim geldigini anlamisti. Zira barut kokusunu
yakindan almaya baslayan Hiristiyanlik âlemi, artik
kendileri için ortaya çikan bu tehlikenin farkina varmis
bulunuyordu. Bu sebeple Haçli seferlerini bir daha
denemek isteyeceklerdi. Merkezin, Edirne'ye nakl
edilmesinden sonra bu yeni taht sehri, saray, cami,
medrese, imâret gibi hayir eserleri ile dolduruldu.
SÜNNET
DÜGÜNÜ ve BURSA'DAKI HAYIR ESERLERI
Sultan Murad, Avrupa'da fetihlere devam etmek
üzere Bursa'dan hareket etmeden önce üç sehzadesi
Bâyezid, Yakub ve Savci'nin sünnet dügünlerini yapti.
Gerek bu dügün gerekse Bursa'da yapilan eserler hakkinda
Hoca Saadeddin, su bilgileri vermektedir:
"îhsan ve lütfu bol olan padisah, sapiklik
yapilarini tek tek yikarak ülkeler feth ederken bütün
puthaneleri viran eylemisti. Ama bundan sonra hayir
yapilarini onarmak ve faydali binalari arttirmak
gayesiyle bütün gayretlerini sarf etmisti. Iyilik
yapmak, adaletle hüküm sürmek, halki koruyacak
tedbirleri almaya devam etmek ve Hz. Peygamberin
sünnetini yüceltmek için elinden geleni yapiyordu.
Tahtkent Bursa'da nüfus o kadar çogalmisti ki,
cami ve mescidleri artirmak, imâret ve ibadethaneleri
yeniden ele almak gerekiyordu. Çevre ülkelerde, güzel
yaradilisli padisahin adaleti, ihsani ve basarili
olanlari yükselttigi duyulmus oldugundan faziletli
insanlar padisahin, otagini ziyarete heveslenmislerdi.
Taninmis bilginlerin artisi ve kerem sahibi kisilerin
çogalmasi her gün biraz daha kendini hissettirdiginden,
gelip gidenleri agirlamak bu makamin sahibine aid
olmakla ve geçmis hükümdarlarin tutumlari da dikkate
alinarak âlimler ve fazilet sahibi kimseler için
konaklayacaklari binalari yaptirmak da ona düsmüstü.
Ilmin yayilmasi yolunda medrese ve egitim müesseseleri
insa ettirilmesini öngördükleri kadar, temiz inançlari
ve saf duygulan ile her zaman âbid, zâhid ve sâlih
kisilerden, mesayih ve irsad sahiplerinden (mürsid)
dilekleri oldugundan bu gibilere, yurtlarindan ayri
düsenlere (garib), fakir ve zavallilara oturacaklari
yerlerin yapilmasini da buyurmustu.
Anlatildigina göre bu mutlu günlerde Istanbul
tekfuru, Yalova sahillerini yagmalamak ve Islâm
topraklarina zarar vermek için bir kaç gemi ile asker
göndermeye cesaret etmisti. Ama Allah'in yardimi, Islâm
askerlerine siper olmus, böylece bu saskin gürûh (kalabalik)
çevrilip yok edilmisti. Bu savasta ele geçirilenler
arasinda bazi sanatkârlar da bulunuyordu. Öbür
ganimetlerle birlikte bunlar da baglanarak padisahin
otagina gönderilmislerdi. Bunlar içinde bir de becerikli
ve hüner sahibi bir mimarin bulundugu anlasilinca
hükümdar onu azad ederek yaptirilan hayir binalarina
mimar ve usta basi tayin etmisti. Hükümdar, sarayin
karsisina derhal bir cami yapilmasini emr etti. 767 (M.
1365) yilinda bu hayirli ise baslandi. Sehrin arka
yakasinda hâlâ Kaplica adi ile bilinen temizlik ve
güzelligi ile övülen bir hamam yaptirdi. Bunun yani
basinda da bir imâret ve misafirhane ile mescid,
mescidin üst katinda medrese ve ögrenci hücreleri insa
ettirdi. Gerçekte bu iki cami de deger ve yapi
bakimindan yerlerini bulmuslardir. Sofa ve eyvanlarinin
genisligi, sütun ve kemerlerinin yapisi, iman ve inanan
açik belgeleri olarak gözükür. Tamamlandiklari günden
zamanimiza kadar sabahin ilk isiklarinin dogusundan
uykuya çekilen ana kadar genis alanlarinda farz ve
nafile namazlar eda olunur. Zikir ve tesbihler edilir.
Yine Bursa'da, Gökdere'nin su taksim yerinde bulunan
mescid de bu Gazi Hünkâr'in hayir eseridir. Ayrica
Bilecik'te bir mescid, Yeni sehirde ise Postin pus
demekle söhret bulmus olan dervis için de bir hankah
yaptirmistir. Bunlara benzer daha nice yapilari vardir.
Padisahlik burcunun yildizlan, devlet gögünün
pariltilari olan sehzadeleri ki her biri birer çinar
gibiydiler. Yani bunlarin Bayezid Han, Yakub çelebi ve
Savci Bey'in Hz. Peygamber'in sünneti geregince sünnet
edilmeleri, ülkeler sahibi sultanin arzusu olmakla
saltanat otaginda el baglamis kisiler, dügün
hazirliklarini yapmak ve gereken tertibati almakla
görevlendirildi.
Sözü edilen yilin ilk baharinda, çiçeklerin
açtigi demde sevinç ve nes'e içinde öyle güzel dügün ve
dernek edildi ki, bu gök kubbe, altin bir sahan gibi
parlayan günes ve gümüs tabagi andiran ay'la
donatildigindan beri, mislini görmemis. Isabetli
tedbirler alan kisiler de benzerine rastlamamisti.
Dernek kurulup davet edilenler yerlerini alinca
sehzadelerin sünnet edilmeleri buyrulmustu. Ondan sonra
seyhlere, bilginlere kiymetli hil'atler ve hediyeler
verildi. Fakir ve fukara da kurulan sofralarda
doyuruldu. En sonunda davetliler, kiymetli armaganlarini,
sayisiz hediyelerini kerem sahibi sahin otagina
sundular."
BALKANLAR'DA YENI FETIHLER
Sultan Murad, Bursa'dan Rumeli'ye geçip Bolonya
zaferini kazandiktan sonra Edirne'ye dönmüs ve kisi
orada geçirmisti. Bu esnada Vezir-i azam Çandarli
Hayreddin Pasa'yi, Rumeli'nin bati yakasinda bulunan
Borlu, Iskete (Iskeçe) ve Marolya kalelerini almak üzere
buralara göndermisti. Evrenos Bey de Çandarli'nin
idaresine verilmisti. Çünkü Evrenos Bey bu bölgeyi iyi
taniyan bir kimse idi. Gümülcine'ye geldikleri zaman
Hayreddin Pasa'nin bu sehirde kalmasi uygun görülerek
Evrenos Bey, öbür beylerle birlikte Borlu ve Iskeçe
üzerine yürüdü. Aldigi güzel tedbirlerle bu ülkeyi ele
geçirip, halkini da yurtlarinda birakti. Kalelere de isi
bilen ve durumu kavrayacak olan erleri yerlestirdikten
sonra Marolya kalesine geldi. Marolya aslinda bir kadin
olup adi geçen kalenin sahibi idi. Bu kadin, Serez
hakiminin de akrabasi idi. Marolya, Serez'den yardim
taleb etti. Oradan gelecek yardima güvendigi için
baslangiçta direndi. Yigitçe savasti. Bu yüzden savas
uzadi. Sonra Serez'den yardim gelmeyecegini anlayinca
baris istemek zorunda kalip, kaleyi teslim etti.
Sahibinin bir kadin olmasindan dolayi, daha sonra buraya
"Avrathisari" dendi.
Marolya kusatmasi devam ederken Sultan Murad,
Serez üzerine de Deli Balaban adinda gözü pek bir yigidi
göndermisti. Deli Balaban, Serez'i kusatma altina aldigi
için Marolya'ya yardim gelmemisti. Sultan Murad,
Balaban'a yardim etmek üzere Lala Sahin komutasinda
kalabalik bir birlik gönderdi. Lala Sahin önce Kavala
kalesine yüklenmis burayi bir hamlede zapt ederek gümüs
madenlerini ele geçirmisti. Oradan da Drama kalesine
yönelmis ve kaleyi kisa bir zaman içinde feth etmisti.
Oradan da Zihne'yi ele geçirmisti. Halka karsi yumusak
davranmis, herkesi kendi topraginda birakarak onlarin,
sultanin adaletinden hosnud olmalarini saglamaya
çalismisti. Bu sekildeki tutum ve davranisin bir sonucu
olarak Serez kalesine de baris yolu ile girilmisti.
Ondan sonra da Karaferye kalesinin halkini zimmîlik
hukukuna tabi kilacagina inandirip söz verdikten sonra
almisti. Feth edilen kalelerin bakim, onarim ve
korunmasi islerini tamamladiktan sonra 776 (1374/1375)
tarihinde toplanan ganimetlerle birlikte Sultan Murad'in
yanina döndü. Sultan, bu kadar ganimeti ve ülkeleri
kendisine baris eden Allah'a hamd ettikten sonra
Bursa'ya dogru harekete geçmek istiyordu. Tam bu sirada
Sirplarin kendi topraklarina hücum etmek gayesiyle büyük
bir ordu ile harekete geçmek üzere olduklari haberini
aldi. Bunun üzerine Sultan Murad, kalabalik bir ordu
hazirlayarak büyük oglu Yildirim Bayezid'i otaginda
birakarak Gelibolu'ya gitti. Oradan da hiç vakit kayb
etmeden Sirp diyarina yöneldi. Sirbistan hükümdari,
Islâm askerinin kalabalik oldugunu görünce, dizginlerini
kaçis yönüne çevirerek hazine ve kiymetli esyalarini
kalelere koyup, ekili araziyi yaktirip zahireyi yok
ettikten sonra kaçip gitmisti. Ülkenin halki da daglara
çekilerek memleketi hos birakmisti. Ülkenin bos ve
ekinlerin yakilmis olmasindan dolayi askerler bir
kitlikla karsi karsiya kaldilar. Dört ay kadar süren bu
hareketin sonunda Semendire yakininda bulunan Nis
kalesinin feth edilmesine karar verilir. Bizans'in en
müstahkem dört mevkiinden biri ve Trakya, Sirp ve Panuni
arasindaki ulasim noktalarinin merkezi olan Nis üzerine
yürüyen Sultan Murad, zorlu ve kanli bir mücadele ile
burayi ancak 25 gün sonra feth edebildi. Hoca
Saadeddin'in ifadesine göre "kalenin saglamligina
güvenen kâfir, O yörenin bütün malini bu kalede
saklamisti." Buradan bir çok mal ve esir ganimet olarak
alindi. Böylece ordudaki kitlik da giderilmis oldu.
Büyük Konstantin'in dogum yeri olan Nis'in Osmanlilarin
eline geçtiginin duyulmasi üzerine Lazar baris istemek
zorunda kaldi. Hammer'in ifadesine göre her sene
Padisaha bin libre gümüs göndermek istegi yerine
getirildi. Hoca Saadeddin ise bu konuda söyle der: "Padisah'a
layik hediyeler ve armaganlarla elçi gönderip,
kulluklarini bildirip kapiya kabul edilmelerini diledi.
Üç yillik harac çikartip cihan hakiminin otagina sundu.
Ayrica her yil elli okka gümüs göndermeyi de kabul
etti." Bundan sonra Nis kalesi ile çevresinin korunmasi
için tedbirler alindi. Bu arada harp ve sefer
yorgunlugundan gücünü yitirmis olan gazilere yurtlarina
dönme izni verildi.
Sultan Murad, ayni yil Sisman ile de baris yapti.
Çünkü Sisman, Sultan Murad'a birçok hediye takdim etmis,
bunun karsiliginda da sultan onu diger hükümdarlardan
daha üstün tutmus, onu tekrar ülkesinin hakimi olarak
yerinde birakmisti. Sadece her seferde padisahtan
gelecek emre göre hazir olmasi gerektigi yolunda
kendisine bir ferman verilmisti. Hammer, Sisman (Sosmanos)'in,
vergi vermekten kurtulmak için kizini Sultan Murad'a
verdigini belirtir.
Sonunda Avrupa'da baris kurulmustu. Orhan'in
oglu (Sultan Murad), bütün yorgunluklarini bir kenara
atip artik dinlenebilirdi. Kisi, yeni devlet merkezi
olan Edirne'de geçirdi. Murad, üzüntüsüz, kedersiz ve
savassiz alti yil içinde devletin iç isleri ile ugrasti.
Ordu teskilâti düzeltildi. Sipahilerin timar usûlü ve
bir nevi ulastirma askeri olan "Voynuk"larin kurulusu,
mükemmel ve olgun duruma getirildi. Askerî malikâneler
(yurtluk)in timar ve zeâmete bölünmesi, bazi kurallara
baglandi. Islâm'in diger sancaklarindan ayird edilmek
üzere sipahi sancaklari için kirmizi renk seçildi. Hz.
Peygamber, alemi (sancak) için günes rengini (sanyi)
begenmisti. Fâtimîler zemin (yesil), Emevîler gündüz
(beyaz), Abbasîler gece (siyah) renkleri almislardi.
Osmanlilar da kan rengini kabul ettiler, Iran'da sofiler
tarafindan o kadar saygi görmüs olan gök mavisi, birçok
asirdan beri Bizans sarayinin ve devletin seçkin
memurlarinin begendikleri renkti. Osmanlilar zamaninda
bu renge hiç ragbet gösterilmedigi gibi mavi,
Mûsevîlerin pabuç ve serpuslarina tahsis edilmistir.
Voynuk teskilati, padisahin tebeasindan olan
hiristiyanlardan meydana gelmis bir asker grubu idi ki,
seferlerde bayagi hizmetlerde kullaniliyorlardi.
Ahirlari temizlemek, atlarin bakimi ve arabalari sürmek
bunlarin isi idi. Bu hizmetlerinden dolayi bunlar her
türlü vergiden muaf idiler. Osmanli sancaklarinin
renginin tanzimi, askerî malikânelerin islahi,
voynuklarin tesisi gibi önemli kuruluslar, savasin
sonuna dogru vefat eden Lala Sahin'in ölümü üzerine
beylerbeyi seçilen Timurtas'in himmeti ile olmustu.
ÇIRMEN
ZAFERI
Osmanlilarin Balkanlardaki fetihleri, kisa bir
zaman diliminde gerçeklesmisti. Bir bakima 10 yil içinde
Gelibolu'dan Sirbisbtan'a kadar gelinmis, Adriyatik
Denizi'ne kadar nüfuz ve tesir sahasi kurulmustu.
Avrupa, Osmanlilara karsi U. Haçli seferini
tertipleyerek Sirp Sindigindan 7 yil sonra tekrar
talihini denemek istedi. Bununla beraber bu defa ki
kuvvetlerinin eskiye göre biraz daha az oldugu, esas ve
temel kuvvetlerin Sirplar tarafindan teskil edildigi
anlasilmaktadir. Tarihte Ikinci Meriç veya Çirmen savasi
diye anilan bu muharebede Sirp Krali Vukasin ile kardesi
veliahd prens Uglesa maktul düsmüslerdi. Eflak (Romanya)
prensi ise kaçmisti. Savasin bu sekilde sonuçlanmasi
üzerine Sirbistan'da hanedan ve iktidar degismisti. 26
Eylül 1371'de kazanilan bu zaferle, Osmanlilar için
Makedonya'nin kapilari açilmisti. Eski idarecilerinin
tahakkümünden bikan halk, buralarda yeni bir sistem ve
adalet anlayisi getiren Osmanlilari bekliyordu. Zira
Sirp ve Bulgarlarin idaresi Bizans'inkinden de kötü idi.
Bu muharebe neticesinde Gazi Evrenos kuvvetleri
tarafindan ikinci defa elde edilen Gümülcine'den baska
Borla, Iskeçe ve Marolye; Kadiaskerlikten vezirlige
yükseltilmis bulunan Kara Halil Hayreddin Pasa
tarafindan da Kavala, Drama, Zihne ile Makedonya, Sirp
kralliginin mühim sehirlerinden olan Serez ve daha sonra
Karaferye zapt edildi.
Sultan I. Murad, Serez ve havalisine Anadolu'dan
asiretleri getirip yerlestirmisti. Osmanli Devleti'nin
bu iskân politikasi, kurulustan itibaren devam
etmekteydi. "Osmanli Devleti, kurulus devrinde
konar-göçer Türk asiretlerini yeni alinan bölgelerin
Türlestirilmesinde kullandigi gibi, yerlesik ahaliye
nazaran savasçi vasiflari, bir disiplin ve teskilât
içinde olmalari sebebiyle de anlari fethedilen bu
bölgelere nakl etmistir. Nitekim Rumeli fatihi Süleyman
Pasa zamaninda asiretlerin Rumeli'ye geçirilip iskân
edilmelerinde, feth edilen topraklardan kaçan halkin
yerini doldurmak gayesi de kismen rol oynamistir. Bu
kabil iskan hareketleri, kurulus devrinde devletin sik
sik müracaat ettigi sürgün usulü ile yapilmakta idi.
Bunlarin yanisira sonradan Rumeli'den de Anadolu'ya
insan topluluklari nakledilmistir. Osmanlilar'in daha
Rumeli'ye geçtikleri andan itibaren Türk topluluklarinin
buraya nakledildikleri bilinmektedir. Türk
topluluklarinin Rumeli'ye nakledilmeleri sirasinda,
devlet tarafindan kendilerine zengin topraklar vermek,
bütün akrabalari ile geçecek olanlara ise yurtluk,
toprak ve timar gibi imtiyazlar tanimak suretiyle
mühaceret tesvik edilmistir. Bu durum, fütuhati tesvik
amaci tasidigi kadar, memleketin senlendirilmesi ve
iskani gayesini de tasimaktaydi."
Çirmen zaferinden faydalanan Türk akincilari,
bir taraftan Adriyatik sahillerini, diger taraftan
Yunanistan'a inerek Attika yarimadasini taradilar. Bu
sekilde Osmanli Devleti'nin tesir sahasi, hemen hemen
bütün Balkanlari içine alan bir genislige ulasti.
Çirmen zaferinin meyveleri derhal toplanmaya
baslandi. Bunun için
Sultan Murad, Rumeli fütûhati plânini emin,
metin ve seri adimlarla gerçeklestirmeye çalisiyordu. Bu
plânin iyi bir sekilde uygulanabilmesi için de gerekli
tesebbüslerde bulunuluyordu. Nitekim bu maksatla Evrenos
Bey, uc olarak kabul edilen Serez'i kendisine merkez
yapti. Fakat daha sonra Bizans Imparâtorunun oglu olan
Selanik valisi Manuel, Serez'i ele geçirmek için bir
ayaklanma tertipledi ise de bu ayaklanma vezir Halil
Hayreddin Pasa tarafindan bastirilmisti.
Bütün bu muvaffakiyetlerden sonra Osmanli
kuvvetleri, Vardar nehri vadilerine girerken
karsilarinda durabilecek bir kuvvet kalmamisti. Böylece
bir buçuk veya iki sene gibi, harp ve devletler tarihi
için çok az denebilecek bir sürede Vardar'in dogusundaki
yerler Osmanli hakimiyeti altina girmisti. Bu esnada
akinci kuvvetleri de Balkan yarimadasinin batisina dogru
akinlarina baslamislardi.
Bulgar Krali Sisman ile Makedonya Sirp Krali'nin
Samakov'da birlikte maglup olduktan sonra Köstendil'in
elden çikmasi beklenen bir hadise idi. Hammer'in
ifadesine göre, birçok kaplicasi, hasmetli kubbelerle
örtülü on iki kükürtlü suyu, sehrin her tarafina
içilecek su dagitan kanallari ve dagdan inen irmaklarla
sulanan bahçeleri ile taninan Köstendil, ayni zamanda
yakinlarinda altin ve gümüsten para basilan bir yer
olmasi bakimindan da dikkat çekerdi. 1372 yilinda
Köstendil ile çevresi feth edilerek burada bulunan
Bulgar Prensi Çariçe Evdokia'nin oglu Kostantin, her
türlü vergiden muaf olma karsiliginda sehrin (Köstendil)
anahtarini Sultan Murad'a teslim etti. Böylece Kostantin,
Osmanli hakimiyetini kabul ile vergi ve gerektiginde
asker vermeyi taahhud etti. Hoca Saadeddin, Köstendil'in
fethi ile ilgili olarak sunlari söyler:
"Adaleti ile ülkeleri tutan padisah, Allah'in
verdigi destek ile açilan bahtini degerlendirerek cihad
töresini sürdürmek ve yeni ülkeler zapt eylemek için
bütün tedbirlerini almis bulunuyordu. Devletin gelismesi
ile kendi öz benliginde yeni fetihlerin ve özlenen
basarilarin belirmis olmasi, onu cihad sancaklarini açma
yolunda bütün gayret ve himmetiyle çalismaya yöneltmisti.
Rumeli uclarinda cihad yolunda ugrasan iyi niyetli
beylerin, ülkeler feth eden padisahi çagirmalari üzerine
773 (M. 1372) yilinin baharinda büyük bir ordu ile
tekrar Rumeli yakasina geçti. Ilk is olarak Lala
Sahin'in Köstendil bölgesinde almis oldugu yerleri
korumak ve geride kalan topraklar üzerinde kendi
bayraklarini açmak için bu bölgeye hareket etti.
Köstendil tekfuru olan Konstantin, ülkesinin
genisligi ve ordusunun kalabalikligi ile çevrede
taninmis, Bulgar diyarinin hükümdari, altin ve gümüs
madenlerinin bulundugu bölgelerin de hâkimi olmakla
söhret yapmisti. Gücünün üstünlügüne gururlanarak
çevresindeki "mulûke itaat etmez" bagimsizlik arzusu
kara kafasindan çikmazdi. Ama ülkeler açan padisahin
heybeti yüregine tesir etmekle onun üstün gücü ve
kudreti ile kendi ülkesine dogru gelisi, devlet ve ikbal
ile üzerine yürüyüse geçtigi haberi kulagina ulasinca,
yenilecegini anlamis ye boyun egme yolunu tutmasi
gerektigini kavramisti. Bunun için Kostantin, padisahi
kendisine layik hediyeler ve degerli armaganlarla
karsiladi. Sahip oldugu kalelerin anahtarlarini teslim
ederek kulluk yolunda gerekenleri yerine getirdi.
Böylece padisahin iltifatini kazanmakla sevindi.
Ödeyecegi cizye ve harac ta tesbit edildikten sonra
memleketini yönetme görevinin kendisine verildigini
bildiren fermani aldi. Zamanin hükümdari da bu basaridan
sonra tekrar Bursa'ya döndü."
Osmanlilarin, Makedonya'yi feth ederek
Köstendil'e gelmeleri Yukari Sirbistan despotu Lazar
Grebliyanoviç'i, Sultan Murad'la anlasmaya zorladi.
Lazar, Osmanlilara vergi ile birlikte asker vermeyi de
kabul ediyordu. Bu sekilde kral, prens ve despotlarin
hakimiyetini taniyarak vergi ve gerektigi zaman
muharebelerde yardimci kuvvet vermeleri genis ölçüde
fetihlerde bulunan Türk devleti için büyük faydalar ve
basarilar temin etti.
PADISAHIN
RUMELIYE TEKRAR DÖNÜSÜ
Sultan Murad, Bursa'da bulundugu sirada 774
(1373) yilinda Vize sancak beyi Sirmerd Bey'den bir
haber almisti. Bu haberde, Bizans Imparatoru'nun asker
göndererek Vize çevresini yagmalamaya ve halka zarar
vermeye kalkistigi, ayrica kaleyi almaya yeltendigi
bildiriliyordu. Bu istihbarat üzerine hükümdar, derhal
ordunun toplanmasini emr ederek sür'atle Gelibolu'dan
karsi tarafa geçti. Kuvvetlerini Malkara'da topladi.
Lala Sahin, Evrenos Bey ve diger beyler, Malkara'da
padisaha iltihak ettiler. Askerin bir kismini Ipsala
civarindaki Ferecik kalesinin zaptina gönderip kendisi
de Çatalca taraflarina yürüyerek Incegiz ve Çatalburgaz
kalelerini aldi. Çatalburgaz hakimi, Incegiz hâkiminin
akibetini ögrenmis bulundugundan hisari Sultan Murad'a
teslim etti. Bu sebeple de hükümdarin ihsanlarina mazhar
oldu.
Tam bu esnada Lala Sahin Pasa'nin da Ferecik
kalesini aldigi haberi geldi. Bu haberden kisa bir
müddet sonra bizzat Lala Sahin Pasa bir çok mal ve
ganimetle padisahin otagina geldi. Sultan, buradan
Incegiz yöresinde bulunan Bolonya (Apolonya) kalesini
almak üzere hareket etti. Burada on bes gün kadar bir
savas oldu. Buna ragmen kale bir türlü düsmüyordu.
Sultan, bu kadar önemsiz bir kale ile vakit kayb etmeye
degmeyecegini düsünmüs olmali ki, kusatmayi devam
ettirmek için orada küçük bir kuvvet birakip oradan
ayrilmaya karar vermek üzere iken kale duvarlarindan
birinin yikilmak üzere oldugunu ögrenir. Bunun üzerine
Padisah, Lala Sahin Pasa'yi hemen kale üzerine gönderir
o da orayi feth eder. Zengin ganimetlerle hükümdarin
otagina dönen Pasa, kale halkini yer ve yurtlarinda
birakmisti.
Sultan Murad, Bolonya kalesinin duvarlarinin
yikilmak üzere oldugu haberini aldigi zaman bir çinar
agacina dayanmakta idi. Bu agaç, o zamandan beri "ugurlu
Çinar" diye anilir oldu. Fakat Hoca Saadeddin bunun
çinar degil kavak oldugunu ve kendisine "Devletlû Kavak"
dendigini belirtir ki, "hükümdarin dolastigi yesil
çayirlik" ifadesi de bunun kavak olacagini
göstermektedir.
Osmanli Tarihi, "Üsküf adi verilen islemeli
külahlarin ilk defa kullanilmasini bu muharebe sonunda
ulasilan zafer ve Bolonya'nin fethine baglar. Altin
tellerle islenen bu külahlar Kapi kullarina tahsis
edilmistir. Rivayetler bu olayin söyle gerçeklestigini
belirtirler: Kaleyi kusatanlar, pekçok altin ve gümüs
ganimetlerle Bolonya'dan çekildikleri sirada hükümdar,
askerlerinden birinin basina ve külahinin altina bir tas
koymus oldugunu fakat bunu tamamiyla gizleyemedigini
görmüs. Bunun üzerine o askeri huzuruna çagirarak beste
biri hazineye ait olan degerli bir seyi gizlemeye
çalismasini ayiplar. Hoca Saadeddin Efendi bu hadiseyi
anlatirken söyle der: "Sipahi, padisahin keremine ve ulu
tutumuna güvendiginden lütuf ve ihsaninin genisligine,
himmetinin bolluguna inandigindan gizledigi sirri
açikladi ve kaptirmak korkusuyla sakladigi tasi meydana
çikardi. Sonra söyle dedi:
"Sahimin devleti, ben, yoluna toprak olana bu
sevinç külahini giydirmekle mutlu kilmistir. Onu
baskasinin elinden kurtarmak için böyle yaptim" demisti.
Bu açik sözler, bas taci edilecek bu dogruluk, o
kiymetli tac kadar degerli davranis, keremli olmayi
seven sah, yüceler yücesi padisah katinda deger bulmus,
kerem dolu yeller lütûf denizlerini dalgalandirmis ve o
altin taci (tas) anilan gaziye armagan etmesine sebep
olmustu." Padisah, tasi askere biraktiktan sonra bunun
bir hatirasi olmak üzere de muhafizlari ile subaylarinin
bundan böyle sirma islemeli külah giymelerini emretti.
Sultan Murad'in elbisesi satafatli degildi. O zamana
kadar Germiyan fabrikalarinda yapilmis kumaslardan
kirmizi renkli kaftan ve cübbe giyerdi. Basina da yine
ayni bölgede islenmis beyaz renkte ince bir bez sarardi.
Fakat sonradan bu basligini degistirmisti.
Tarihlerde verilen bu bilgilerin dogrulugunu
tesbit, biraz zor görünmektedir. Hoca Saadeddin'in
ifadesine göre muhtemelen o kilik kiyafet o günlerde
yayilmis olabilir. Üsküfün, Gazi Süleyman Pasa'nin bir
bulusu oldugu kesindir.
Osmanli akinlari Rumeli'de devam ederken padisah,
devletin iç ve dis siyasetini belli bir ölçü dahilinde
tarassut ediyordu. Padisahin uyanik ve keskin bakisi,
gerek Anadolu, gerek Bizans ve Balkanlarin siyasî ve
ictimaî düzensizligini, avucunun içi kadar açik görüyor,
onun için de çapraz menfaatlerin ugras meydani olan
Rumeli cografyasini tepeden inme bir müdahale ile önce
siyasî ve askerî mânâda ele geçirmek sonra da ictimaî ve
medenî alanda yeni bir nizama tabi tutmak zaruretini
hissediyordu.
Bu dönemde Orta Avrupa olsun, Balkanlar olsun,
birbirlerini disleyen, kemirip kanini içen düsman
unsurlarin kaynasip çarpistigi bir sel yatagi haline
gelmisti. Hele gittikçe kabugunun içine büzülen Bizans
Imparatorlugunda, debdebe ve tesrifattan ibaret kalmis
ülkesiz bir imparator vardi ki, bir yandan Osmanlilara
boyun egerken, bir yandan da o bitip tükenmez iç
kavgalari, kanli didismeleri vahset ve zulüm aliskanligi
tarihî ve an'anevî dekoru içinde bütün dehsetiyle devam
etmekte bulunuyordu. Baska bir ifade ile Bizans kötü
idare ediliyordu. Nitekim tarihçi Dukas, Imparator
Ioannis Paleologos'u su cümlelerle tavsif ederken bir
hakikata parmak basmis oluyordu.
"Imparator Ioannis, budala idi. Yalniz
kadinlarin güzel veya çirkin olup olmadiklarini ve kimin
karisi bulundugunu ve nasil ele geçirecegini bilirdi.
Diger hususat için memleketi gelisi güzel idare ederdi."
BALKANLAR'DAKI FETIHLER
Sirp Sindigi zaferinden sonra Balkanlar'daki uc
bölgelerini sag, orta ve sol kanatlara bölen Sultan
Murad, üç koldan fetih hareketlerini baslatti.
Sag kanat yani dogu sinir bölgesi dogrudan
dogruya Sultan Murad'in kendi komutasi altinda idi. Sol
kanat yani bati bölgesi komutani Evrenos Bey, orta kol
komutani ise Kara Timurtas Pasa idi.
1365 yilinda Dalmaçya kiyilarinin güneyindeki
Dubrovnik (Raguza) Cumhuriyeti, Osmanli himayesini kabul
eden bir muahede imzaladi. Ticaretle ugrasan bu küçük
Slav cumhuriyetinin ileriyi görebilmesi, onun asirlarca
devam edecek olan hayatini garanti altina almasina sebep
olmustu. Osmanlilar, yillik vergi karsiliginda bu
devletçigin iç islerine karismadiklari gibi onu ortadan
kaldirip ilga da etmediler. Dubrovnik'in himaye altina
alinmasi ile Türkler, Adriyatik denizine dayanmis
oluyorlardi. Halbuki bu esnada daha Akdeniz'e
çikmamislardi.
Gümülcine'yi ikamet merkezi olarak seçen Gazi
Evrenos Bey, Sirp Sindigi'dan kisa bir müddet sonra
Serez'i zapt etmisti. Fakat henüz Drama ile Kavala,
Bizans'in idaresinde idi.
Sultan Murad, Sirp Krali Stefan Dusan'in
ölümünden sonra Bulgar Prensi Ivan Aleksandr tarafindan
alinan Trakya'nin Karadeniz kiyilarini denetimi altina
aldi. Böylece Bizans'in Avrupa ile olan son karayolu
bagi da kesildi. Bizans Imparatoru bu duruma bir çare
bulabilmek için Roma'ya gitti. Dört kardinal huzurunda
ve Saint Plerre Kilisesi'nde Ortodoks mezhebinin
sapikliklarindan tevbe ve istigfar edip Latin
Kilisesi'nin (Katolik) evladi oldu. Buna karsilik olarak
da Papa, Bati dünyasindan kendisi için büyük ölçüde
yardim temin edecegi vaadinde bulundu.
Fakat bu merasim, sahsî menfaatlerin disinda
samimi bir alis veris degildi. Bunun en belirgin delili
ise Imparator'un Bizans'a döndügü zaman, gittiginden
daha da eli bos kalmasi ve ümid ettigi yardimdan bir
zerre dahi bulamamasi idi. 1369'da Roma'da resmen
Katolik olan Imparator, Istanbul'a döner dönmez tekrar
Ortodoks mezhebine döndü. Böyle siyasî manevralar ile
padisahin itimadini da büsbütün kayb eden Bizans
Imparatoru, daha da zebun ve çaresiz kalmis bulunuyordu.
Bu asirlarda Ortodoks ve Katolik mezhepleri
arasinda münaferet ve çekisme o dereceye varmisti ki,
bir Ortodoks, Türk idaresini Katolik idareye tercih
ediyordu. Katolikler için de durum bundan pek farkli
degildi.
1367'de Kara Ali Bey oglu Timurtas Pasa,
Tunca üzerindeki Yanbolu'yu, Lala Sahin Pasa ise
Samakov'u aldi. Samakov, Sofya'nin 50 km. kadar
güneydogusunda idi. Sultan Murad da 1368'de
Hayrabolu'yu, 1369 yilinda Kirkkilise (Kirklareli),
Pinarhisar ve Vize'yi Bizanslilardan geri aldi. Buralar
daha önce feth edilmis olmalarina ragmen bir ara Bizans
tarafindan tekrar isgal edilmislerdi. Bölgenin bu önemli
sehirlerinin yeniden Osmanlilarin idaresine geçmesi
üzerine, Bizans'in elinde Trakya'da fazla bir sey
kalmadi.
Tuna nehrinden Rodop Balkanlarina kadar orta
ve güney Bulgaristan ile Osmanli fetihlerinden önce de
kismen Trakya'ya sahip olan Bulgar Krali Yuvan Sisman,
Osmanlilarla basa çikamayacagini anlayinca onlarla baris
antlasmasi yapti. Böylece Osmanli himayesini benimsedigi
gibi vergi vermeyi de kabul etmek zorunda kaldi. Bu
arada Kral Sisman, kizkardesi prenses Marya'yi da Sultan
Murad'la evlendirmek suretiyle akrabalik tesis etmek ve
bu sayede Osmanlilarin gücünden de istifade etmek
istiyordu. Gerçekten de Sisman, kendisine muhalefet edip
Macarlari Vidin'e sokmus olan kardesi Stratisimir'e
karsi Murad'la Ulahlardan yardim alarak Vidin üzerine
gitmisse de muvaffak olamadi. Bu siralarda Türklerin,
Bulgaristan fütuhati devam etmeye kararli görünüyordu.
Bu durumu gören ve daha önce devlet merkezi olan
Tirnova'ya gelmis olan Bulgar Krali Sisman, Sirbistan
Krali ile anlasarak birlikte Osmanlilar üzerine hücum
etmeyi kararlastirdilar. Lala Sahin Pasa, bu orduyu
perisan etti. Bu Çamurlu meydan muharebesi ile Kuzey
Bulgaristan kapilari da Türkler'e açilmis oldu.
SULTAN
MURAD'lN ANADOLU SIYASETI ve YILDIRIM BÂYEZID'IN
EVLENMESI
Birinci Murad'in, savas günlerinde oldugu
gibi baris zamanlarinda da yegâne emeli, Avrupa ve
Asya'da fetihleri devam edip sinirlarini genisletmekti.
Bu sebeple o, Rumeli'deki hâkimiyetini saglamlastirirken,
Anadolu birligini saglamak gayesiyle de buradaki
beylikleri de topraklarina katma siyaseti güdüyordu.
Fakat bunu gerçeklestirmek için Anadolu'daki beyliklerle
çatismaya girmemeye ve barisçi bir siyaset takip etmeye
azamî dikkati gösteriyordu: Bu siyaseti büyük bir
maharetle uygulayan Sultan Murad, Karaman ogullarinin
tehdid ve tazyiki karsisinda Osmanlilara dayanmak
ihtiyacini duyan Germiyan oglu Süleyman Sah
(1361-1387)'in arzusu üzerine oglu Bayezid'i, Süleyman
Sah'in kizi Devlet Hatun ile evlendirdi. Tarihî
kaynaklarimizda uzun uzadiya anlatilan ve hakkinda
teferruatli bilgi verilen bu evlilik, Süleyman Sah'in
arzusu üzerine olmustu. Buna göre Süleyman Sah, oglu II.
Yakub Bey'i yanina çagirip kendilerinin ve
memleketlerinin Karamanlilardan korunmasinin güç
oldugunu, bu yüzden Osmanlilar ile yakinlik kurmayi
düsündügünü, bunun için de kizi Devlet Hatun'u Murad'in
oglu Bâyezid'e vermeyi düsündügünü söylemisti. Yakub
Bey, yasli babasinin bu teklif ve arzusunu kabul etmis
olmali ki, Sultan Murad'a, Ishak Fakih adinda saygi
deger bir kisi ile Germiyan ülkesinin bazi ileri
gelenlerini elçilikle görevlendirip gönderirler.
Her ne kadar Hammer, "Bu sebeple büyük oglu
Yildirim Bâyezid'e komsusu Germiyan hâkiminin kizini
almak istedi. Bu evlilik, padisahin arzularina pek uygun
düsüyordu. Çünkü genç prenses çeyiz olarak kocasina
babasinin en güzel yerlerini getiriyordu" diyorsa da o
günün sartlari ve gittikçe yildizi parlayan Osmanlilarin
durumu düsünülünce bu teklifin bizzat Germiyan Beyi
Süleyman Sah'tan gelmis olmasi yadirganmamalidir.
Bununla beraber bu meselenin daha önce gayri resmî
olarak görüsülüp konusuldugu, ancak her iki tarafin
arzusunun açikça ortaya konmasi üzerine erkek tarafi
olarak ilk resmî tesebbüsün Sultan Murad'dan geldigini
düsünebiliriz.
Germiyan Beyi Süleyman Sah'in elçisini,
Edirne'de kabul eden Sultan Murad, onun getirdigi
kiymetli hediyeleri kabul ettikten ve onu ülkesine
gönderdikten sonra dügün hazirliklarina baslamak üzere
kendisi de Bursa'ya gelir. Ilk is olarak bu mutlu ve
neseli dügüne katilmak için Müslüman hükamdar ve beylere
davetiyeler götürmek üzere elçiler gönderir.
Hicrî 783 (1381) yilinda gerçeklesen bu dügünle
ilgili olarak kaynaklar, su ortak bilgileri
vermektedirler: Murad , kizi istemek üzere Kütahya'ya
Bursa kadisi Hoca Mahmud Efendi, Kapi kullarindan Emir-i
âlem Aksungur Aga, Samsa Çavus'un oglu Çavusbasi
Demirhan, Yildirim Bâyezid'in dadisi ile Kadi Mahmud
Efendi'nin ve Aksungur'un eslerini (zevcelerini)
gönderdi. Süleyman Sah da Cemaleddin Ishak Fakih'i bir
heyetle I. Murad'a gönderdi. Ishak Fakih bu heyetle
giderken yaninda pek çok hediyeler de götürmüstü. Bu
hediyelerin içinde meshur Germiyan atlari, Denizli
bezleri, altin ve gümüs gibi gayet kiymetli esya
bulunuyordu. Her iki taraf da kendi memleketlerinde
tantanali bir sekilde dügün yapmislardi. Murad'in
Bursa'da yaptigi dügün hakkinda kaynaklarda bir hayli
bilgi bulunmaktadir. Bu bilgi sayesinde o günün örf,
adet, kültür ve folkloru hakkinda önemli sayilacak
malumata sahip oluyoruz. Bu da bize dönemin ekonomik,
sosyal ve siyasî vaziyetini gösterme bakimindan önem
tasimaktadir. Buna göre dügün söyle olmustur:
"Hazirliklar tamamlandi. Etrafin beylerine
davetçiler gönderdiler. Karamanoglu, Hamidoglu,
Menteseoglu, Saruhanoglu, Kastamonu'da Isfendiyar ve
Misir Sultanini davet ettiler. Kendi ülkesindeki sancak
beylerini de çagirdilar. Evrenos Gazi'yi de davet
ettiler. Ondan sonra dügüne basladilar. Etrafin elçileri
geldiler. Beylerden hediyeler getirdiler. Iyi atlar,
katarla develer ve fevkalade seyler getirdiler. Herkes
âdet üzre hediyesini verdi. Herkes mertebesine göre
yerli yerinde oturdu. Misir Sultani'nin elçisi dahi
gel-di. O da hediyesini (saçu) takdim etti. Ona bütün
elçilerin üstünde yer gösterdiler, oturdu. Bunlar, tamam
olup oturduktan sonra izin verildi. Kendi sancak beyleri
geldi. Hepsi mertebesine göre hediyelerini arz ettiler.
Evrenos Gazi'nin hediyeleri ileri geldi. Yüz kul ve yüz
kizoglan cariye. On oglanin elinde içi flori dolu on
gümüs tepsi. Ve on oglanin elinde dahi on altin tepsi ve
seksenin elinde gümüs ibrik ve gümüs masrapa. Elhasil
bunlarin her birinin eli bos degildi. Bütün etraftan
gelen elçiler hayrette kaldilar ki, bu hanin bir kulu
böyle büyük hediyelerle geldi. Murad Han Gazi gör ki
neylese gerektir? Evrenos Beyin getirdigi kullan,
karavaslari (câriye) etraftan gelen bu elçilere taksim
etti. Etrafin elçilerinin getirdigi atlari da Evrenos'a
verdi. Gelen paradan bir kismini da Evrenos'a verdi.
Kalanini bilgin ve yoksullara dagitti. Kendisine bir sey
birakmadi.
Bu dügün kim Murad Han etti kardas
Yayildi sofralar döküldü çok as
Bir ay tamam yenildi nimetler
Fakir ü gani vü hem yedi evbas."
Sultan Murad, gelini almak üzere Bursa kadisi
Hoca Efendi'yi, Sancaktari Aksungur'u, Samsa Çavus'un
oglu Çavusbasi Demirhan'i, kadi efendi ile sancaktarin
eslerini ve Yildirim'in dadisini bin kisiden fazla bir
birlikle Kütahya'ya gönderdi. Sultanin temsilcileri
Kütahya'ya yaklasinca Germiyanoglu Süleyman Sah,
ülkesinin ileri gelenlerini karsilayici olarak
göndererek agirlamada, ikram ve iltifatta bulunmus,
gereken saygiyi eksiksiz yerine getirmisti. Misafirlerin
her birini durumlarina göre bir konaga indirmis ve
herkesin degerine göre uygun yerler göstermisti. Bu
suretle ziyafetler çekilmis, ev sahipliginin
gerektirdigi bütün görevler hakkiyla yerine getirilmisti.
Bundan sonra da dügün ve nikah törenlerine baslandi.
Nikah, ser'-i serif üzere kiyildi. Nikahtan sonra kizini
gelin olarak veren Süleyman Sah, çeyiz olarak sunulan
Kütahya, Simav, Egrigöz (Emet) ve Tavsanli'nin devir
tarihini de belirterek Çasnigirbasi Pasacik Aga'yi da
yanlarina vererek gönderdi. Aksungur Aga, teslim
alinacak kalelerin muhafaza tedbirlerini aldiktan sonra
hep birlikte padisahin otagina (Bursa) dogru yola
koyuldular. Bursa'ya yaklastiklari zaman devletin ileri
gelenleri, padisahin yakinlari ve davetliler, sevinç
içinde onlari karsilayip sultanin sarayinda harem
dairesine indirdiler.
Gerçek gayesi, Rumeli fütuhatini daha batilara
götürmek olan Sultan Murad, bir taraftan bu plânini
uygularken bir taraftan da Anadolu'da birligi kurmaya
gayret ediyordu. Bununla beraber mümkün mertebe
Anadolu'da savas yapmadan bunu gerçeklestirmek
istiyordu. Zira Anadolu'daki beyliklerin sakinleri de
müslümandi. Bunun için de bazi tedbirlere basvuruyor ve
çareler düsünüyordu. Bu gayesinin gerçeklesmesi için
akrabalik tesisine gayret ediyordu. Nitekim Kütahya,
Simav, Egrigöz (Emet) Ve Tavsanli'nin Osmanli idaresine
geçmesi bu akrabaliklardan biri vasitasi ile
gerçeklesmistir ki bu da, bir zamanlar babasi Orhan
Gazi'ye kafa tutmus olan Germiyanoglu'nun, daha önce
pençelestigi adamin oglu ile hos geçinmekten baska
çaresinin olmadigini anlamasi ile mümkün olmustur.
Germiyanoglu, er geç Osmanli hududlari içine girmesi
mukadder olan topraklarini pâdisaha, kizini da sehzâdesi
Bâyezid'e vermek suretiyle siyaset sahnesinden sessizce
uzaklasmaya ve sakin bir hayat yasamaya baslamisti.
Mükrimin Halil Bey, Osmanlilara verilen yerler
arasinda zikredilen Kütahya'nin, beyligin merkezi olmasi
hasebiyle verilemeyecegini ileri sürmekte ise de arsiv
belgeleri, Kütahya'nin da verildigini göstermektedir.
Nitekim Süleyman Sah da buranin verilmesi üzerine
Kula'ya çekilmistir. Süleyman Sah, Karaman ogullarindan
korunmak için beyligin devaminin bu yolda mümkün
olacagini görmüstür. 1381 yilinda yapilan dügün
dolayisiyla çeyiz olarak verilen bir kisim Germiyan
topraginin tesbiti "Tapu Tahrir Defterleri"nden de
mümkün olmaktadir.
BAZI
SEHIRLERIN HAMID OGULLARI'NDAN SATIN ALINMASI
Anadolu Beylikleri arasinda padisahin
tasavvurlarini sezerek Germiyanoglunu takib eden
Hamideli Emiri de Germiyan'la Karaman arasindaki
topraklarini satmak suretiyle hem izzet-i nefsini
kurtarmis, hem de boy ölçüsemeyecegi bir rakibin
karsisinda haddini bilerek zararli çikmamistir. Yildirim
Bâyezid'in dügününün sonunda misafirlerin dagilmasi
esnasinda Murad Hüdavendigâr, Hamideli Beyi olan
Hüseyn'in elçisine Hoca Saadeddin'in dili ile "Biraderim
Hüseyin Bey'e bizden selam edüp diyesin ki aramizda olan
sevgi ve dostluk ve birlik geregi bir iltimasimiz (istegimiz)
vardir. Kabul ettigini bildiren cevabini ve bununla
ilgili haberi bekledigimizi bileler." Bundan sonra
Karaman beylerinin kendi ülkesine karsi iyi niyet ve
dostluk beslemedigini, Karaman tarafinda, Hamideli'ne
bagli birçok kale, sinirlarimizin korunmasi bakimindan
bize gerekmektedir dedikten sonra o kalelerin usulünce
satilip kendi mülkleri haline getirilmesini ister. Bu
sayede de ikisi arasinda (Osmanli-Hamideli) yeniden
kuvvetli dostluk baglan kurulmus olsun. Bu dönemde
Hüseyin Bey de zaman zaman Karamanlilarin saldirilarina
ugramakta ve onlardan zarar görmekte idi. Simdi Sultan
Murad'in ne demek istedigini anlamis ve onun komsusu
olmayi ister olmustu. Fakat, kararlastirilmamis olan
satis meselesi öylece duruyordu. Bu esnada Sultan Murad,
Kütahya'yi ziyaret etmek üzere yola çikmisti ki, Hamid
eli hakimi Hüseyin Bey, padisahin bu geziyi kendi
ülkesini ele geçirmek için tertipledigini sanarak biraz
önce sözü edilen konuyu tekrar ele alarak padisaha satma
isine razi olduguna dair haber gönderdi. Bu haber
padisaha ulasinca, Beysehir, Seydisehir, Yalvaç,
Karaagaç ve Isparta kalelerini satin almak üzere
temsilcisini göndererek bu kaleler için epeyce bir para
(80000 altin) öder. Hüseyin Bey, sözünden dönmeyerek
anilan para karsiliginda isimleri zikr edilen kaleleri
satmaya karar verir. Sultanin temsilcisi ile kanunlara
uygun olarak Müslüman kadilarin imzalari ile satis akdi
gerçeklesmis olur. Böylece bu sehirler de Osmanli
Devleti'nin idaresine girmis oldu. Bu sehirlerin Osmanli
idaresine girmesi ile Osmanlilarin Anadolu'daki
varliklari daha iyi bir sekilde hissedilmeye baslandi.
783 (M. 1381) tarihinde gerçeklesen bu satis
muamelesinden sonra Sultan Murad, adi geçen kalelere,
kendi adamlarim yerlestirerek oralari timar haline
getirdikten sonra Bursa'ya tekrar döner.
Görüldügü gibi Bâyezid'in evlenmesi, Osmanli
Devleti'ne genis ve zengin bazi topraklari baglamisti.
Yine bu evlilik törenleri esnasinda Hamideli hakimi
Hüseyin Bey'den Karaman'a komsu olan alti sehir
alinmisti. Öyle anlasiliyor ki, Hüseyin Bey, baslangiçta
buralari vermek istememekteydi. Fakat padisahin gücü
karsisinda duramayacagini anlayinca bu sehirleri satmak
zorunda kalmisti. Bu satis isinden sonra Anadolu'da
Selçuklu topraklarini bölüsen beyliklerden üçü,
beyliklerinin Osmanli Devleti idaresine girdigini görmüs
oluyorlardi. Bunlar, Karesi, Germiyan ve Hamideli
beylikleri idi. Bunlardan ilki Orhan Gazi'nin fetihleri
ile, ikincisi kizinin Bâyezid ile evlenmesi ile,
üçüncüsü de satisla olmustu.
OSMANLI-CANDAROGULLARI
MÜNASEBETLERI
Candarogullari'nin, Osmanli hâkimiyetini
kabul etmek zorunda kalmasi, Anadolu birliginin
kurulmasi bakimindan atilmis önemli bir adimdir.
Kastamonu, Sinop ve çevrelerinde bir beylik kurmus olan
Candarogullari, aslen Türkmen bir ailedendir. Beyligin
kurucusu Semseddin Yaman Candar'dir.
Osmanli Devleti'nin, Balkanlar'da giristigi
sistemli ve planli fetihlerden sonra Anadolu'da
Germiyanogullari ile Hamidogullari'na ait bazi yerlere
sahip olmasi, Candarogullari tarafindan endise ile
karsilaniyordu. Candaroglu Beyi Kötürüm Bâyezid (Celaleddin
Bâyezid Bey), babasi Adil Bey'in vefati üzerine hükümdar
olmustu. Çok sert ve hasin bir kimse oldugu anlasilan
Celaleddin Bey zamani, iç ve dis gaileler sebebiyle
huzursuzluk ve mücadeleler içinde geçmisti. Celaleddin
Bey, memleketinin idaresini en çok sevdigi oglu Iskender
Bey'e vermeye mütemayildi. Bu durumu fark eden büyük
oglu Süleyman Sah, babasinin bu arzusuna içerleyerek
kardesini öldürüp ortadan kaldirmak için firsat
kollamaya basladi. Bu firsati yakaladigi anda da kardesi
Iskender'i Öldürmüstü. Osmanli tarihlerinde Kötürüm
Bâyezid diye anilan Celaleddin Bâyezid'in sert ve hasin
tavrini ortaya koymasi bakimindan, ehemmiyet arz eden
bir hadiseyi burada zikr etmek gerekir. O, oglu
Iskender'i öldüren büyük oglu Süleyman'in, biri kiz
digeri erkek iki çocugunu, yani kendi torunlarini
öldürmekten çekinmemistir.
Gerçi Kötürüm Bâyezid, baslangiçta Sultan I.
Murad'a itaatini arz etmekle beraber, gittikçe büyüyen
Osmanli tehlikesi karsisinda yakin komsulari ile de iyi
münasebetler kurmaya çalismakta idi. Daha önce de temas
edildigi gibi Kötürüm Bâyezid, tahtini küçük oglu
Iskender'e birakmak niyetinde idi. Fakat büyük oglu
Süleyman, kardesi Iskender'i öldürerek babasina isyan
etmisti. Bu isyan esnasinda Süleyman, Osmanlilara
siginip onlardan yardim istemisti. Sultan I. Murad
tarafindan bu yardim istegi kabul edilmis olacak ki,
Osmanli kuvvetleri Kötürüm Bâyezid üzerine harekete
geçmisti. Süleyman, Osmanli kuvvetleri ile Kastamonu'ya
gelmis babasiyla harb ederek onu Sinop'a siginmak
zorunda birakmisti. Hicrî 785 (M. 1383) yilinda cereyan
eden bu hadise üzerine Candarogullari Beyligi,
merkezleri Sinop ve Kastamonu olmak üzere ikiye
ayrilmisti. Bununla beraber Süleyman'in hükümdarligi
uzun sürmemisti. Durumu, Anadolu birligini saglamak
bakimindan kendi hesabina uygun gören Sultan Murad,
Süleyman Pasa'yi tevkif ederek Candar Beyli'ginin
Kastamonu subesini ülkesine ilhak eder. Fakat Sultan
Murad'in bu hareketi, Süleyman Bey'e bagli olan
Kastamonu halki tarafindan iyi karsilanmamistir. Bir
firsatini bulup Osmanlilarin hapsinden kaçan Süleyman
Pasa, kendine bagli taraftarlarini topladiginda Osmanli
kuvvetleri Kastamonu'dan ayrilmaya mecbur olmuslardi.
Böylece Süleyman Pasa tekrar hükümdarligina kavusmus
oldu. Fakat durumu dikkatle izleyen Süleyman Pasa'nin
babasi Kötürüm Bâyezid, Sinop'tan gelerek Süleyman
Pasa'yi firara mecbur etmisti. Süleyman Pasa, Sultan
Murad'dan tekrar yardim istedi. Sultan Murad, onu tekrar
himayesi altina aldi. Sultan Murad, bununla da
yetinmeyerek onu Osmanli hanedanina damat yapti.
Süleyman, bu akrabalik ve himaye sayesinde Kastamonu'yu
tekrar ele geçirdi. Bundan sonra Osmanlilarla dost
geçinen Süleyman, Osmanlilarin gerek Balkanlar'da
gerekse Beylikler üzerine yaptiklari seferlerde yardimci
kuvvet göndermekten geri kalmadi.
Görüldügü gibi, Osmanli hükümdari I. Murad'in
yardimiyla beyligini sürdüren Süleyman Pasa,
Osmanlilarla dost geçindi. Bu sebeple Birinci Kosova
muharebesinde ve onu takiben Yildirim Bayezid'in
hükümdarliginin ilk senelerinde Anadolu beylerinin
Osmanlilar aleyhine olan hareketlerinde o, Bâyezid'e
yardimda bulundu.
SEHZÂDE SAVCI
ISYANI
Osmanli tarihinde, ilk ciddi taht kavgasi olarak
gösterilen bu isyan hakkinda Osmanli ve Bizans tarihleri
arasinda farkli görüsler bulunmaktadir. Yeri, zamani ve
hatta Savci Bey'in o zamanki yasi hakkinda degisik
görüsler bulunmasina ragmen bu olay, ileride meydana
gelecek olan ve "kardes katli"ne sebep olacak olaylara
öncülük etmesi bakimindan önemli bir olay olarak kabul
edilmesi gerekir. Sultan Murad'in üç oglundan biri olan
Savci Bey'in, babasina karsi ayaklanmasi, Osmanlilari
oldugu kadar Bizansi da ilgilendiriyordu. Çünkü bu
isyanda Bizans Imparatoru Ioannes'in büyük oglu
Andronikos da bulunmaktaydi. Zira imparator, Selanik
valiliginde bulunan ikinci oglu Manuel'i, saltanat
ortagi yapmayi düsünmüstü. Böylece büyük oglu
Andronikos'un hakkini ondan daha küçük olan kardesine
verecekti. Bu, Andronikos'un kizmasina ve ondan intikam
almasina sebep olmustu. Bu sebeple her ne pahasina
olursa olsun imparatorlugu ele geçirmeyi düsünüp firsat
kolluyordu. Bu firsat, babasinin kendisini vekil
birakarak Sultan Murad ile birlikte bazi âsi beyleri
cezalandirmak üzere Anadolu'da bulundugu bir sirada ele
geçmisti. Tam bu esnada Sultan Murad'in, Edirne'de
yerine vekil biraktigi Sehzâde Savci ile birleserek
babalarinin aleyhine bas kaldirdilar. Bu hadiseden
haberdar olan Sultan Murad, derhal Rumeli'ne geçerek
Istanbul yakininda asi kuvvetleri bozguna ugratir.
Dimetoka'ya kaçan Savci'yi da yakalatarak gözlerine mil
çektirir. Buna karsilik Imparator Ioannes, istemeyerek
de olsa oglunun gözlerini tamamen kör olmayacak sekilde
kaynar sirke ile yaktinr. Hammer'in ifadesine göre
Ionnes bunu Sultan Murad'in baskisi üzerine yapmak
zorunda kalmistir.
Osmanli tarihlerinde bu olay daha farkli bir
sekilde verilmektedir. Buna göre yeni ülkeler feth etmek
üzere Rumeli'ye geçen Sultan Murad, büyük oglu Bayezid (Yildirim)'i,
güvenlik ve huzur kaynagi olmak, bakimli ülkeleri
korumak göreviyle Anadolu hududunda, Germiyan
vilayetinde birakip Kütahya'da oturmasini uygun görmüstü.
Ortanca oglu Yakub Çelebi'yi Karesi vilayetinde, küçük
oglu Savci Beyi de Bursa muhafizliginda birakmisti.
Savci Bey, gençlik heyecani ve atilganligi ile basina
buyruk olmak, diledigini yapmak hevesine kapilmisti.
Onun bu toylugunu, bazi kötü arkadaslari da
desteklemislerdi. O da bu düsüncelere kanarak babasina
karsi bas kaldirmisti. Böylece padisahlik sevdasina
düsmüstü. Tahta oturdugunu ilan ederek kendisine bagli
olanlara hazineyi dagitti. Bu tutumuyla bazi eskiyayi
yanina çekmis ve ülkeyi istedigi sekilde idare etmeye
baslamisti. Hatta adina hutbe okutarak çevresine karsi
saldirilara baslamisti. Bütün bunlar, padisahin kulagina
ulasinca o da Edirne'den hareketle bu büyük fitneyi
bastirmak ve bu fesad atesini söndürmek üzere Bursa'ya
dogru yürüdü. Olayin kansiz bir sekilde ortadan
kaldirilmasi için de söyle bir plan tasarlanmisti. Savci
Bey'in hareket ve tutumundan habersizmis gibi
davranilacak, Biga çevresinde büyük bir sürek avi
tertiplenecek. Savci Bey de Bursa'dan çikip padisahi ve
ordusunu burada karsilayacakti. Böylece baba, bu yigit
oglu ile Biga'da at kosturacak ve avlanacakti.
Çikartilan bu ferman sehzadeye ulasinca o, verilen emre
itaat etmemis, çevresinde ordu toplayip savas
hazirliklarina baslamisti. Onun bu tutumu padisaha
bildirilince hükümdar derhal Bursa üzerine yürümeye
karar verdi. Savci Bey ise yandaslari ile birlikte
padisahla savasmak üzere Bursa'dan çikip Kite ovasinda
babasini karsilar. Sonuçta hükümdara bagli olan
askerlerin gayreti ile sehzâdeye bagli olan eskiya grubu
hezimete ugrayip dagilip kaçar. Sehzâde de yakalanip
padisahin huzuruna getirilir. Suçunu kabul edip özür
dilemesi gerektigi ve bu sayede babasinin kendisini af
edecegi bildirildigi halde o böyle bir yola girmemis,
aksine sert ve gerçek disi sözlerle babasina karsi
gelmeyi sürdürmüstü. Bunun üzerine gözlerine mil
çekilerek kör edilmisti.
Böylece Andronikos ve sehzade Savci Bey
gailesini ortadan kaldiran Sultan Murad, bu sefer baska
bir olayla mesgul olma zorunda kaldi. Bu da dogrudan
dogruya Bizans ile ilgili bir hadise idi Bu olay, o
dönemlerde Bizans'in, Osmanlilar karsisindaki durumunu
ortaya koymasi bakimindan da dikkat çekmektedir. Hammer
bu olayi bize su ifadelerle nakl etmektedir: Imparatorun
oglu Manuel, vali bulundugu Selanik'e yakin olan Serez'i
Osmanlilarin elinden alma tasavvurunda bulununca padisah,
onun bu hainligini, veziri Hayreddin Pasa'yi Selanik'i
almakla görevlendirmek suretiyle karsilamistir. Manuel
de ölü veya diri ek geçirilecekti. Manuel, kendi
kuvvetinin üç misli olan bu askere karsi koyamayacagini
anlayinca sehri yüz üstü birakip deniz yolu ile Bizans'a
dönmüstü. Fakat imparator, yeniden Murad'in süphesini
çekmek ve hiddetine ugramak korkusuyla firari ogluna
siginma hakki tanima cesaretini gösteremedi. Bunun
üzerine Manuel Midilli'ye siginmak istediyse de, adanin
Ceneviz valisi de onu kabule cesaret edemedi. Sonunda
Manuel, her seyi göze alarak padisahin affina ve
büyüklügüne bas vurdu. Ümidi de bosa çikmadi. Sultan
Murad, düsmaninin kendisine güvenmesinden haz duyacak
kadar yüksek bir ahlakî fazilete sahipti. Manuel'i
karsiladi. Hareketinden dolayi yumusak sözlerle onu
ayiplamakla yetindi. Manuel de hatasini kabul ederek
suçunun bagislanmasini istedi. Padisah da onu bagisladi.
Hatta daha da ileri giderek daha önce kendisini kabul
etmeyen babasinin yanina yolladi ve onu iyi
karsilamasini istedi.
Iste bu zamanlarda Osmanlilarin güç ve
kuvvetleri o derece yüksek ve Bizans'in kuvveti o kadar
gevsek idi ki; Imparator, kendi ogluna bile devlet
merkezinin kapilarini müttefikinin izni olmadikça
açamiyordu.
Sultan Murad'in en degerli ve teskilatçi
komutanlarindan biri olan ve son zaferi olmak üzere
Selânik'i Osmanli ülkesine katmis bulunan Hayreddin
Pasa'nin ölümü, bu siradadir. Hayreddin Pasa, vefati
tarihi olan 10 Zilhicce 789 (22 Aralik 1387) da
padisahin yaninda olmayip Rumeli'deki ordunun basinda
idi.
Çandarli Halil Hayreddin Pasa, ordusu ile
Yenice-i Vardar'da bulunurken hastalandigi için Serez'e
nakl edilmis ve orada vefat etmis ise de cesedi Iznik'te
defn edilmistir. Türbesi Iznik surlarinin disinda Lefke
kapisina yakin bir mezarligin ortasindadir. Halil
Hayreddin Pasa vefat edince geride Ali, Ilyas ve Ibrahim
isimlerinde üç erkek evlat birakmisti. Müstakimzâde,
Osmanlilarin üçüncü veziri olarak gösterdigi Halil
Hayreddin Pasa'nin ilim ve fazlindan bahseder. Onun,
Celaleddin Kazvinî'nin belagat ilminden Telhisu'l-Miftah
adli eserini serh eyledi yazar. Gerek Osmanli, gerek
yabanci tarihlerdeki kayitlardan Hayreddin Pasa'nin çok
degerli ve teskilatçi bir devlet adami ve muktedir bir
komutan oldugu anlasiliyor. Filhakika bu zat, idarî,
askerî, malî ve siyasî sahalarda ve Osmanli Devleti'nin
kurulmasinda birinci derecede rol oynamistir. Iznik'te
Yesil Cami adindaki camisi ve yine orada eski ve yeni
imâret denilen iki imâreti, Gelibolu ve Serez'de de
camileri vardir. Halil Hayreddin Pasa'nin vefati üzerine
padisahin yaninda bulunan büyük oglu Ali Pasa vezir
olur.
Devletin, dirayetli ve maharetli bir generali;
akilli, zeki ve tedbirli bir veziri olan Hayreddin Pasa,
kendisinden daha asagi bir derecede bulunmayan ve hatta
bazi yönleri ile kendisinden çok daha üstün olan bir
padisahin veziri idi. Fetihlerin gerçeklesmesi ve
devletin gelismesinde el ele veren bu iki kisi, basarili
bir grafik sergilemislerdir.
Gerek Rum, gerekse Osmanli tarihçileri arasinda
Hayreddin Pasa ile ilgili en fazla belge birakanin,
Halkondil oldugu söylenir. Bu tarihçi, bu söhretli zatla
ilgili vesikalar arasinda, Sultan Murad ile Hayreddin
Pasa arasinda geçen su konusmayi nakl eder:
Hayreddin Pasa bir gün Sultan Murad'a der ki:
— Efendimiz, ordularinla arzu edilen bir amaca
erisebilmek için harp islerini nasil idare etmek
gerekir?
Padisah bu soruya söyle cevap verir:
— Elverisli firsatlardan faydalanmak, ihsan ve
merhametle askerin sevgisini kazanmak suretiyle.
— Ama firsatlardan faydalanmak demekle neyi kast
ediyorsunuz?
— Gayeye ulasmak için her vasitayi, degisik ihtimallere
göre hesaplamak, ona göre ölçmek ve karsilastirmak
gerektigini söylemek istiyorum.
Bunun üzerine Hayreddin gülmeye baslayarak söyle der:
— Büyük bir akillilik ile yaratilmissin. Bunu görüyorum.
Ancak yapilmasi veya yapilmamasi gereken seyleri önceden
bilmedigin ve kendi kendine danisarak bir ciheti red ve
digerini kabul etmeye gücün yetmedigi durumlarda, bu
vasitalari nasil hesaplayip ölçeceksin?
— Bir seye karar verildigi zaman onu hemen yerine
getirmek gerekir. Maharetli bir komutan, danismalarinda
gayet ihtiyatli davranmali; ama icrada yildirim gibi
sür'at göstermeli, ordusunun basinda da örnek olacak
derecede yigitlik sahibi oldugunu isbat etmelidir.
Iste vezir ile Sultan Murad arasinda, bu konusmalarin
çerçevesine uygun sekilde Bizans Imparatorlugu'nun
fethine hazirlanma basladi.
Sultan Murad'in, gerek siyasî, gerek idarî,
gerekse medenî sahalardaki basarisinin sirrini onun
yaratilis, karakter ve anlayisina baglayan bu ifadelere
göre o, olaylar karsisinda cesurane kararlar veren bir
kimsedir. Hiç bir zaman acz belirtisi gösterip
kararsizlik sergilemeyen, aksine bütün ihtimalleri
degerlendirip ona göre çareler düsünen bir kimsedir.
Olaylari degerlendirirken çok ihtiyatli, karar verildigi
andan itibaren yildirim sür'atiyle onu uygulayan bir
kimsedir. Bu yönü ile o, "XVI. ve XVII. Asirlarda
Osmanlilar ve Ispanya" adli eserin müellifi olan Leopold
Won Ranke'nin, Osmanli Devleti'nin kudretini teskil eden
üç unsurdan biri olarak kabul ettigi "hükümdar
sahsiyetleri" ifadesine hak kazanmis görünmektedir.
OSMANLILARIN
BALKANLAR'DAKI MUVAFFAKIYETLERININ MANEVÎ SEBEPLERI
Kurulusundan itibaren Müslüman bir topluma
istinad eden bünyesi ile ser'î hukuku hem amelî, hem de
nazarî bir sekilde uygulayan Osmanli Devleti, bu
anlayisim devletin bütün sistem ve organlarinda devam
ettiriyordu. Çünkü "bu devlette din asil, devlet ise
onun bir fer'i olarak görülmüstür". Bu bakimdan Osmanli
Devleti'nin bütün müesseselerinde bu anlayisin hakim
olmasi ve sosyal bünyenin buna göre organize olmasi
normal karsilanmalidir. Bu anlayis sebebiyledir ki,
Osmanlilar, Balkanlarda idarelerine aldiklari yerli
unsurlarin din ve vicdan hürriyetlerine müdahale
etmedikleri gibi onlari diger milletlerin her türlü
baskisindan da kurtarmislardi.
Her ne kadar Osmanlilar, kurulus yillarinda
askerî islere fazla ehemmiyet veriyor ve askerî
basarilarini bu sayede hazirliyorlarsa da, onlarin bu
muvaffakiyetlerinin sebebini sadece askerî saha ile
sinirlandirmak mümkün degildir.
Bilindigi gibi, tarihî bir yerlesim bölgesi
olarak Balkan Yarimadasi'nin güneyinde Akdeniz
bulunmaktadir. Burada yüzlerce adasiyla Ege, adeta
Balkanlar içindedir. Batida Adriyatik Denizi, kuzeyde
ise Tuna irmagi bulunmaktadir. Farkli kültürlere sahip
insanlarin yasadigi bu bölge, jeopolitik yönü ile önemli
idi. Balkan yarimadasi içinde stratejik massif daglik
bölgeler, bogaz ve geçitler, devletin kurulus
asamalarini belirlemistir denebilir. Bu jeopolitik
faktör, Balkanlarda Osmanlilarin yayilis ve fetih
dönemlerini anlamak için büyük bir önemi haizdir.
Öyle anlasiliyor ki bazi kimseler,
Osmanlilarin Balkanlardaki ilerleyisini ve oradaki
hakimiyetini sadece Osmanli askerî gücü ve karsi tarafin
daginik olmasina baglamak istiyorlar. Böylece bir bakima
Osmanlilarin fazla bir sey yapmadiklarini anlatmaya
çalisiyorlar. Nitekim bu konuda:
"Osmanlilarin Balkanlardaki genislemesi, hem
iç islerini halletmis olmalari, hem de fetih yöntemleri
yüzünden kolaylasiyordu. Balkanlarda cografya ve
siyaset, siki bir sekilde birbirine baglidir. Daglar,
ordularin geçisine hesaba katilir bir engel
olusturmazlar. Bir kaç su yolunun denetim altina
alinmasiyla Tuna vadisine geçit bulunur. Eger Tuna'ya
Demir-Kapi'nin ilerisinde bir noktadan erisilirse
Macaristan ve Orta Avrupa akinlara müsaittir. Bölgeyi
isgal etmek isteyenler, Eflak ve Bogdan yönünde hareket
edebilir, daha sonra da Karadeniz kiyisi boyunca
ilerleyebilirler. Böylesi genis bir arazinin savunulmasi
siyasî birlik ve bunun olmayisi halinde de isbirligi ve
es güdüm ister. Ondördüncü yüzyilin son çeyreginde
Balkanlar, siyasî bakimdan birlesik degildi. Burada
oturanlar, kendi aralarindaki rekabet ve karsilikli
kiskançliklarla hirpalanmis bulunduklarindan Osmanlilara
karsi birlikte direnis gösterecek takatten mahrumdular."
denilip fikirler ileri sürülmektedir.
Osmanli fetihlerini ve bu fetihlerdeki
basariyi, bölge halklari arasindaki çekisme ve cografî
sebeplere baglayacak kadar basite indirgemek, her halde
dogru olmasa gerekir. Zira Osmanlilardan önce de bölge,
defalarca istilaya ugramisti. Fakat bunlarin hiç birinde
Osmanli Türkü'nün gösterdigi basariya denk bir
muvaffakiyete tesadüf edilmemistir. Aksine Balkan
ülkeleri, zaman zaman gelen bu kavimleri kendi
bünyelerinde eritmesini bilmislerdir. Bu bakimdan
Osmanlilarin basarili olmasinda ve hatta herhangi bir
zorlama olmadan bölge halklarini kendi dinlerine
sokmalarinda baska sebepler aramak lazim gelecektir.
Gerçekten Osmanlilar, vicdan hürriyetini
temel tasi kabul eden, ekonomik ve sosyal haklara saygi
gösteren bir anlayisla, idareleri altina giren kavimleri
yumusak ve müsavatçi prensipler ile idare ediyorlardi.
Onlar, bundan baska türlü davranamazlardi. Çünkü mensubu
bulunduklari Islâm, onlarin baska türlü davranmalarina
ve idarelerindeki insanlara karsi baska türlü muamelede
bulunmalarina izin vermiyordu. Islâm, Müslümanlarin feth
ettigi topraklarda yasayan hiç bir kimsenin zorla dine
girmesine müsaade etmez. O, herkesi inanç ve fikrinde
serbest birakir. Hak ile bâtilin neler oldugunu,
inançlar arasindaki orta ve dogru yolun hangisi oldugunu
bildirmekle yetinir. Zorlama sonunda müslüman olma
keyfiyetinin Islâmi bir hareket olmadigini beyan
etmekten çekinmez. Bu sebepledir ki Müslüman Türklerle
Hiristiyan Balkanlilar arasinda çok iyi bir ahenk tesis
edilmis, aralarinda din ayriligindan baska bir sey
kalmamisti. Islâm'i kabul etmeyenler bile Osmanli
idaresinden o kadar memnundular ki, sözde kendilerini
kurtarmaya gelen Haçlilara hiç iltifat etmediler. N.
Jorga (Geschichte des Osmanischen Reiches, I, 456) bu
mevzuda sunlari söyler: "Ne kadar tedkik edersek edelim,
Osmanli Imparatorlugu'nun idaresine giren bir sehir veya
bir millet içinde, Osmanli idaresine karsi en ufak bir
memnuniyetsizlige bile rastlamiyoruz. Balkanlari
kurtarmaya gelen ve ekseriya bütün Hiristiyan âleminin
vicdanlarina hitab edebilecek bir surette Haçli
seferleri karakteri tasiyan bütün Avrupa milletlerinin
istirak ettikleri o büyük seferlerde bile Osmanli
idaresinde bulunan yerli Hiristiyan halkin bunlara
katilmak arzusunu göstermediklerini katiyyetle
görüyoruz.”
Osmanlilar, sadece idareleri altinda yasayan
milletlerin, dinî hürriyet ve serbestisini saglamakla
kalmamis, ayni zamanda Balkanlar'daki milletlerin de
bunu kazanmalarina yardim etmislerdi. Sayet Türkler,
Rumeli'ye ayak basip Balkan Türklügü'nü kurmamis ve
farkli kavimlere vatan olmus Balkan cografyasi üstünde
hâkim ve efendi millet olarak teskilat ve idaresini
tesis etmemis bulunsalardi, bugün ne Sirp, ne Sloven, ne
Bulgar, ne Romen ne de bir Yunan milleti kalmis olurdu.
Zira Ortodoks Balkan Hiristiyanligi ne çekmisse
dindaslari olan Katolik Latinlerden çekmistir. Öyle ki
bu zulüm ve ceberut, Ortodoks mezhebindeki Balkan
topluluklarim eritip ortadan kaldirmak yoluna giderken,
ancak Türklerin Rumeli'ye adim atmalari ile Katoliklerin
bu imha ve kolonizasyon politikasina son vermistir.
Büyük Lui (Ludwig I, 1342-1382) devrinde Avrupa'nin en
büyük devletlerinden biri haline gelen Macaristan,
Balkanlara göz dikmis ve Vidin Prensligini zapt ederek,
Katolikligi büyük bir enerji ve tazyikle Balkanlara
yaymaya baslamisti. Bu tazyik sonucu olarak Balkanlar,
Katolik mezhebine girmeye mahkum olmustu. Fakat
Osmanlilarin, Macarlari önlemek üzere derhal kuzeye
atilmalari bu tehlikeye bir set çekmis ve Balkanlarda
Ortodoks mezhebinin serbestçe yasamasini mümkün kilmisti.
Uzunçarsili da bu dönemden bahsederken:
"Görülüyor ki, yeni dogan Osmanli devletinin sür'atle
genislemesinde, denizi asarak Balkanlari isgalinde
yalniz fütûhatin ve devletler arasindaki ihtilaflardan
istifadenin ve siyasetteki maharetin degil, ayni zamanda
mânevî sebeplerin de tesiri vardir. Ancak bu sayededir
ki Türkler, Rumeli'de isgal ettikleri (feth ettikleri)
genis ülkeleri bir avuç kuvvetle elde tutmuslardir. Ve
yine bu sayede Timur'un sadmesiyle Osmanli Devleti,
Anadolu'da parçalandigi halde Rumeli'de dimdik durmustur"
demektedir. Tarihî olaylara bakildigi zaman bu
ifadelerin ne kadar gerçek olduklari görülür.
Gerçi Osmanli Beyligi, daha kurulus
safhasinda iken askerî ve adlî teskilatla ise baslamisti.
Bu esnada özellikle askerî islere fazla agirlik
verilerek muvaffakiyetin sebepleri hazirlanmisti.
Bununla beraber bu zahirî (görünür) kudret, halki
tamamen ayri dinde olan yabanci bir bölgede, yani
Balkanlar'da göz kamastiran hizli ve suurlu bir yayilma
ve yerlesme için kâfi degildi. Bunun birtakim manevî ve
ruhî sebepleri de vardi.
Osmanli Beyligi, Anadolu'daki fetihleri
esnasinda hiç bir siyasî firsati kaçirmamaya gayret
ediyordu. Onlar, feth ettikleri yerlerdeki halkla
kaynasarak onlarin dinî, örfî ve sosyal islerine
karismiyorlardi. Onlarin, vicdan hürriyetlerine hürmet
etmis ve agir vergiler altinda ezilmis olan yeni
tebeasindan belli bir vergi (cizye) almakla
Yetiniyorlardi. Kanunlara aykiri olarak keyfî hiçbir
muameleye müsaade etmediler. Bundan dolayi Osmanli
Türklerinin sür'atle ilerlemeleri ve feth edilen bölge
halkinin Türk idaresini kendi idarelerine tercih
etmelerinin sebebini anlamak kolaydir. Bu konuda ilk
Osmanli eserlerinde (Asikpasazâde, Nesrî) epey bilgi
vardir. Nitekim 1355 yilinda Osmanlilara esir düsmüs
olan Selanik bas piskopos'i Gregory Palamas'in mektubu
da bu durumu açik bir sekilde ortaya koymaktadir. O,
Hiristiyanlari tam bir serbesti içinde görmüstü.
Orhan'in oglu Süleyman Pasa, ona hiristiyanlik hakkinda
serbestçe bazi sorular sormustu. Isin daha enteresan
tarafi, bizzat sultan Orhan, Palamas ile görüsür ve
ulema ile onun arasinda bir münazaranin yapilmasini
emreder.
Osmanlilar, Anadolu'da nasil Hiristiyan
varliklarini ve idare tarzlarini bozmayarak onlari kendi
nüfuzlari altina aldilarsa bu müsaadeyi Rumeli'de daha
genis bir sekilde ve onlarin eski varliklarini muhafaza
etmek üzere tatbik etmislerdir ki, bunu Osmanli tahrir
defterlerinde birçok örnekleri ile görmekteyiz.
Gerçekten, dogrudan dogruya Osmanli yönetimi altina
alinan topraklarda Osmanlilar, yerli senyör ailelerinin
çogunu eski feodal topraklarinda timar sahibi olarak
birakiyordu. Böyle bir mazhariyete nail olabilmek için
bunlarin eski dinlerini birakmalari sarti aranmiyordu.
1500 tarihine kadar Rumeli'de pek çok Hiristiyan timar
sahibi bulunuyordu. Yani halk gibi yerli aristokrasi de
sadece yeni bir hanedani Osmanli hanedanini tanimaktan
ve onun hizmetine girmekten baska bir sey yapmiyordu.
Henüz ilhak olunmayan bölgelerde, tâbi despotluk veya
senyörlükler, kendi aralarindaki anlasmazliklar için
metbulari olan sultana bas vuruyorlardi.
Zaten, bastan basa hiristiyanlarla meskûn
olan Balkan Yarimadasinda bu tarzdaki hareket ve
davranisin Osmanli fetihlerini kolaylastirdigi bir
gerçektir. Kisa zamanda bölgeyi bir Osmanli topragi
haline getiren âmil, bu âdilâne hareket ve idarî
siyasetteki inceliktir. Bir taraftan Bizans
Imparatorlugunun bozulmus olan idare tarzi, vergilerin
keyfi olmasi, Rum bey ve hatta imparatorlarinin kendi
küplerini doldurmak isteyerek halki soymalari,
asayissizlik ve ekonomik buhran gibi âmiller, halkin
Osmanli idaresini memnuniyetle karsilamasina sebep
olmustu. Bizans ve diger derebeylerin idare tarzina
karsilik Osmanlilarin disiplinli hareketleri ve feth
edilen yerlerin halkina karsi adaletli, sefkatli ve
taassuptan tamamen uzak bir siyaset takip etmeleri,
vergilerin tebeanin ödeme imkânlarina göre tertip
edilmis olmasi ve bilhassa Ortodoks olan Balkan halkini
Katolik mezhebine girmek için ölümle tehdid edenlere
karsi Türklerin buralardaki unsurlarin dinî ve vicdanî
hislerine hürmet göstererek bu ince ve hassas noktayi
prensip olarak kullanmalari, Balkanlilarin Katolik
tazyikine karsi Osmanli idaresini bir kurtarici olarak
karsilamalarina sebep olmustur. Balkan milletleri bunu
yapmakla, Osmanlilara karsi böyle bir tavir sergilemekle
yerinde bir karar vermislerdi. Çünkü Osmanli rejimi, din
ve irk ayirimi gözetmeyen, bütün tebeayi Osmanli Devleti
semsiyesi altinda birlestiren siyasî bir idare idi.
Osmanlilar, devletlerini kurarken kitleleri çeken bu
uzlasici, koruyucu ve hos görülü siyaseti suurlu bir
sekilde takib ediyorlardi. Onlarin idare sistemi,
tamamen insanî idi. Hiç kimse dininden veya irkindan
dolayi küçük görülmemis, zorlanmamis ve sadece bu
sebepten dolayi öldürülmemistir. Bir Batili yazarin bu
konudaki görüsleri, Osmanlilarin gayr-i müslimlere karsi
takindiklari tavirin nasil oldugunu açik bir sekilde
ortaya koymaktadir. Ona göre Osmanli idaresinin insanî
yönünü ortaya koyan faktörlerden biri de sudur:
"Kendi idaresi altinda yasayan Hiristiyan ve
Mûsevîler, vergilerini zamaninda verdikçe ve
Müslümanlari kizdiracak kiskirtici bir harekette
bulunmadikça onlara en güzel bir sekilde muamele etmek."
Osmanli fetihlerinin en açik ve bariz
özelliklerinden biri de, onlarin bu hareketlerinin
gelisigüzel bir macera veya rastgele bir yerlesme ugruna
olmamis olmasiydi. Onlarin her hareketi, bilinçli bir
yerlesmeye yönelik olarak yapilmistir. Bu da feth edilen
yerlerdeki halkin hosnutluguna ve yeni idareden memnun
olmalarina istinad ettirilmistir. Fetih prensiplerinden
biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve
önemli sehir ile kasabalara Anadolu'dan göçmenler
getirtilerek yerlestirmek (iskân) olmustur. Elde edilen
topraklar da mirî, mülk ve vakif suretiyle muhtelif
kisimlara ayrilip sehir ve kasabalarda derhal ilmî ve
sosyal müesseseler vücuda getirilmistir. Bu isabetli
siyaset, gerek Anadolu, gerek Rumeli'nin fethinde o
kadar maharetle tatbik edilmistir ki, halk bu yeni
idareyi yadirgamadiktan baska gösterilen muamele ve
müsamahadan memnun kalmistir.
Osmanlilarin hosgörüsünden bahseden birçok
yabanci yazar, sadece Balkanlari degil, daha sonraki
dönemleri hatta Istanbul'un fethinde gösterilen
müsamahadan söz ederek Osmanlilarin ne kadar hos görülü
olduklarini anlatirlar. Örnek olmasi bakimindan
Brockelmann'in bir ifadesini buraya aliyoruz:
"Müslüman Türkler, fetihleri esnasinda
isteselerdi hiristiyanligi tamamen yok edebilirlerdi.
Fakat mensubu bulunduklari din, buna müsaade etmez. Bu
yüzden Fâtih Sultan Mehmed, nasil ki daha önce dedeleri,
kendi kilise teskilatinda serbest birakmak suretiyle
Bulgarlari rahatsiz etmedilerse o da eski dinî gelenekle
taninmis Islâmî devlet görüsüne de tamamiyle uygun
olarak Ortodoks Rum ruhanî sinifinin silsile-i
meratibini bütün selahiyetleri ile tanidi. Hatta o,
hiristiyanlar üzerindeki medenî hukuk alaninda kaza
hakkini tanimak suretiyle kilisenin nüfuzunu artirdi
bile." der.
XV. yüzyilin ilk yarisi içinde (II. Murad
zamani) Rumeli'yi gezerek Türklerle diger Balkan
hiristiyanlarinin sosyal durumlari hakkinda bir mukayese
yapmis olan ve Türklerin her konuda Balkanlilardan üstün
olduklarini gösteren Bertrandon de la Broqulere ise
sunlari söylemektedir:
"Büyük bir refah içinde bulunan Türk
köylüleri, Hiristiyan köylülerin çogunun aksine olarak
hiç bir zaman yalin ayak gezmezler, dizlerine kadar
çikan sari çizme giyerler; Türkler, erken kalkar ve
islerine erken giderler. Sükûnet ve büyük bir gayretle
is görürler. Rumlar, Sirplar ve Bulgarlarin aksine
olarak Türkler, evlerinin kendilerine mahsus olan
kisminda ehlî hayvan bulundurmazlar. Hiç bir Türk,
temizce yikanmadan evinden çikmaz. Bir hayvanin yedigi
yemegi bir Türk yemez. Bir tavuk kesmek istedigi
takdirde bile onu bir müddet temiz yiyecekle besler.
Merhamet sahibi olan Türk, harpte mecburiyet altinda
insan öldürür. Tabiaten sukûtî olmasina ve çalismakla
sertlesmis bulunmasina ragmen siir kabiliyeti yüksek,
ilme meyil ve istidadi çoktur..."
Bunlari söyleyen seyyah, ahlâk bakimindan da
Türklerin Balkanlilardan üstün olduklarini söyle
anlatiyor:
"Türkiye'de giristigim her is ve bulundugum
her münasebette Türkler'de Rumlara nazaran çok daha
fazla arkadaslik duygusunun mevcud oldugunu gördüm. Ve
Türklere Rumlardan ziyade itimad ettim." dedikten sonra:
"Gerek sehirde, gerek köyde Türkler
kuvvetli, cengaver, kanaatkâr isçi, namuslu tüccar,
sadik arkadas ve himaye edici efendilerdir. Kisaca,
dogru ve samimi kimselerdir."
Iste Balkanlari fethe baslayan küçük Osmanli Beyligi'nin
manevî ve sosyal cephesi de böyleydi. Bu karakter ve
manevî cephe, devletin suurlu siyaseti, azim ve irade
kudreti ile bir ahenk teskil edince bunun neticesinin ne
olabilecegini yine Osmanli tarihi gösteriyor.
OSMANLI
KARAMANLI MÜNASEBETLERI
Daha önce, Anadolu Selçuklu Devleti'ne
merkezlik (payitaht) yapmis bulunan Konya'nin yeni
sahipleri olan Karamanogullari, bir bakima kendilerini
Selçuklularin vârisi gördüklerinden, Anadolu'da üstünlük
iddiasinda bulunuyorlardi. Bu sebeple de Osmanlilarin,
Anadolu'daki gelisme ve genisleme hareketlerine karsi
koymaya çalisiyorlardi. Gerçi Osmanli-Karamanli
rekabeti, Osmanlilarin Eretna Beyligi'nden Ankara'yi
aldiklari zamanda baslamisti. Fakat Sultan Birinci Murad,
bir çatismaya girmemek ve Müslüman kani dökmemek için
büyük bir gayret sarf ediyordu. Ancak Osmanlilarin,
Germiyan ve Hamid ogullan arazisinden bir kismini
evlenme, bir kismini da para ile satin alip
Karamanogullan'nin kalbi durumunda olan Konya'ya dogru
büyük bir ilerleme kayd etmeleri, iki tarafi ayni
sinirlan paylasan komsu iki devlet haline getirmisti.
Böyle olmakla beraber kizi Nefise Sultan'i Karamanoglu
Beyi Alaeddin Ali Bey ile evlendiren Sultan Murad,
Karamanlilar'la akrabalik kurmak suretiyle Anadolu'dan
emin vaziyette Rumeli harekâtina devam edecegini ümit
ediyordu. Gerçekten de Sultan Murad'in gayesi,
Anadolu'daki Müslümanlarla degil, Bati'daki Hiristiyan
devletlerle mücadele etmek, oralarda fetihlerde
bulunmakti. Nitekim Karamanoglu'nun isyanini ve kendi
topraklarina saldirisini duyunca söyle demekten kendini
alamamisti:
"Su ahmak zalimin yaptigi isleri görün. Ben,
Allah Teâlâ yolunda din gayretiyle çalisarak ülkemi
birakip, bir aylik yol kâfir içine gireyim. Gece ve
gündüz ömrümü gazaya sarf etmek için niyet edeyim, yeyip
içmeyi terk edeyim, bela ve mihneti seçeyim, o gelip bir
bölük mazlum Müslümanlarin üzerine düssün. Yagma edip
anlari incitsin. Ey gaziler, bu zalimleri nasil edeyim?
Beni gazadan men ederek, bana, Müslümanlar üzerine kiliç
sallamak kötü isini isletir. Eger vaz geçip cihad ve
gaza ile mesgul olursam, Müslümanlar zâlim eline düser.
Eger üzerine varirsam gaza kilan gazilerin kiliçlarini
mü'minlerin üzerine döndürmek lâzim gelir" diyerek bir
hayli tereddüd geçirmisti. Nihayet, Karamanli'nin bu
zulmü karsisinda çaresiz kalinca, tekrar Anadolu'ya
geçerek Bursa'ya gelir. Hayreddin Pasa'yi da Rumeli'nde
birakir. Sultan Murad, daha sonra bizzat Karamanoglu'na
da söyle diyecektir:
"Hey bedbaht, müfsid, zâlim, benim kastim ve
isim gece gündüz gazaya adanmaktir. Benim gazama mani
olur. Ben gazada iken Müslümanlari incitirsin. Ahd ü
emân bilir adam degilsin. Senin kökünü kazimayinca huzur
ile gaza edemem. Nasil barismak, zira gazaya mani olan
ile gaza, en büyük gazadir" diyecektir. Hemen hemen
bütün Osmanli tarihlerinde buna benzer ifadelerin
bulundugunu söylemek mümkündür. Bütün bunlardan, Sultan
Murad'in, Karamanli ile bir savasa girmek istemedigini,
zira Müslüman kaninin akitilmasina gönlünün razi
olmadigini çikarmak mümkündür. Kendi öz kizini Karaman
Beyine nikahlayip onunla akrabalik bagi kurmasi da bunun
açik delilidir. Fakat Venedik, Sirbistan ve Papalik gibi
Hiristiyan devletler, Osmanlilarin Balkan fetihlerini
basarisizliga ugratmak için Karamanogullari'ni
Osmanlilara karsi tahrik edip kullanmakta idiler. Bu
tahriklere kapilan Alaeddin Ali Bey, 1386 yilinda
Osmanlilarin elindeki Hamid Ogullari topraklarina
saldirir. Karamanlilar, Osmanlilarin; Hamid Ogullarindan
satin aldiklari Beysehri'ni isgal etmekle harbi
baslatirlar. Halbuki Osmanli Devleti'nin bir köyüne
taarruz etmek, büyük imparatorluklarin dahi cesaret
edemedigi bir hareket iken, kiskirtmalar sonucunda
Karamanoglu bu cesareti göstermisti. Bu da onun ne kadar
dar görüslü, ileriyi görmeyen bir kimse oldugunu
göstermektedir. Esasen diger Anadolu beyliklerinin Osman
ogullari gibi dahi yetistirememesi, onlari sonunda
Osmanlilara katilma mecburiyetinde birakan mühim
sebeplerden biri olmustu.
Osmanlilar açisindan bu tecavüze baktigimiz
zaman, olaylarin baska bir boyut kazandigini görürüz.
Zira bu tecavüz kalmadigi takdirde Karamanlilarin ve
ondan cesaret alacak olan diger beyliklerin, Balkan
fütuhatinin en kritik anlarinda Osmanlilar'i Anadolu'da
rahatsiz edeceklerini çok iyi takdir eden Sultan Murad,
derhal Anadolu'ya geçip Bursa'ya gelir. Sultan Murad,
Anadolu'daki beylikler üzerindeki nüfuzunu göstermek
için Candarogullari'ndan yardimci birlik ister. Bu
birlik gelince Ali Pasa ve oglu Sehzade Bâyezid Bey'le
birlikte Karaman seferine hazirlanir. Osmanli ordusunun
içinde, antlasma geregi iki bin kadar da Sirpli asker
bulunuyordu. Bunlar, yardimci kuvvet niteliginde idiler.
Böylece Sultan Murad, Anadolu beylerine kudretinin
derecesini göstermek istiyordu. Onlar, Osmanlilarin bu
gücünden ne kadar çekinirlerse, Anadolu'da o kadar az
Müslüman Türk kani akacakti.
1386 Kasim'inda Konya yakinlarinda cereyan
eden meydan muharebesinde Osmanli ordusu, Karamanlilari
kolayca yenilgiye ugratti. Muharebede Bâyezid büyük bir
kabiliyet göstererek zaferin kisa zamanda kazanilmasini
sagladi. Bu muharebedeki muvaffakiyetinden dolayi
kendisine "Yildirim" lakabi verildi.
Büyük bir yenilgiye ugrayan Alaeddin Ali
Bey, Konya kalesine siginmak zorunda kaldi. Padisah, bu
zaferden sonra Konya'yi kusatma altina aldi. Ordu
mensuplarinin, kusatilan halktan herhangi bir sey
almalari yasaklandi. Yasaklara uymayanlar için çok agir
cezalar kondu. Birkaç Sirpli, emir disi hareket
ettiklerinden, idam cezasina çarptirildilar. Sultan
Murad, sehri on iki günden beri kusatma altinda
bulunduruyordu. Fakat henüz hücuma geçilmemisti. Karaman
Beyi, mevkiinin tehlikeli durumunu idrak etmeye
baslayinca esi ve Sultan Murad'in kizi Nefise Hanim'i,
Konya'nin ileri gelenleri ile birlikte ricada bulunmak
ve kendisini af etmek için padisaha gönderdi. Kizinin
ricasi üzerine Karamanoglunu af eden Sultan Murad,
bizzat gelip af dilemek ve elini öpmek sartiyle onu af
edecegini bildirdi. Bunun üzerine Karamanoglu, Osmanli
ordugâhina gelip kayinbabasinin elini öptü ve ondan af
istirhaminda bulundu. Sultan Murad, Karaman ülkesini
yine kendisine vererek isyan eden Beysehri üzerine
yürüdü. Birkaç gün içinde orayi tekrar kendine bagladi.
Burada bulunuldugu bir sirada Tekke Beyi'nin isyan
ettigi haberi ve bu habere dayanarak Tekke üzerine
yürümesi hususunda Sultan Murad'a tekliflerde bulunuldu.
Fakat Sultan Murad, bu teklifleri reddederek:
"Tekke Beyi fakirdir. Hükümeti Istenos ve
Antalya sehirlerine inhisar etmistir. Bana isyan edecek
ne gücü var, simdi onun üzerine varmak bizim için ardir.
Sivrisinek kovalamak sahine (veya arslan) yakismaz"
diyerek tekrar Bursa yolunu tutar.
Konya önündeki maglubiyeti üzerine
Karamanlilarin Anadolu'daki nüfuzlari kirilmis, Sultan
Murad'in seferde gösterdigi basarili taktik sayesinde
bütün Anadolu'da yildizi parlamisti. Böylece,
Osmanlilarin Anadolu birligini gerçeklestirecegi kesin
bir sekilde anlasilmis oluyordu. Gerçekten bes yil sonra
Yildirim Bâyezid'in Anadolu'yu zapt edebilmesinde Sultan
Murad'in bu seferde takib ettigi siyasetin birinci
derecede tesiri olmustur. Takriben bir buçuk asir devam
edecek olan Osmanli-Karamanli harplerinin ilki olan bu
savasta yenilmesine ragmen Karamanoglu, Osmanli
hâkimiyetini hiç bir zaman kabule yanasmamistir. Bunun
içindir ki Sultan Murad uzaklasir uzaklasmaz, Kosova'yi
hazirlamakla mesgul olan Haçlilarla müzakerelere
girismis, fakat korkusundan Kosova muharebesinde Osmanli
ordusuna katilmak üzere bir birlik göndermekten de geri
kalmamistir. Böylece iki yüzlü bir siyaset takip
etmistir.
BALKAN
ITTIFAKI VE KOSOVA SAVASI
Siyasî ve askerî sahada Avrupa'yi titreten
Sultan Murad, gerektiginde Anadolu'ya atlayip
Karamanoglu ile ellesiyor ve bu namli Türk beyini
sindirip tekrar Rumeli'ye geçiyordu. Fakat onu burada da
bekleyen düsmanlari eksik degildi. Garp dünyasini
titreten bu basiretli ve hakim adam, arkadan kendisine
karsi birlesen kuvvetleri Kosova Meydan Muharebesinde
ezecekti. Sonra da magluba kin ve intikam gösterecegi
yerde, bir ruh ve mânâ medeniyeti kurmus olan devletinin
o muhtesem insanlik anlayisi ile dünkü düsmanlarina
kollarini açacak ve anlari, dindaslarindan görmedikleri
bir müsamaha, rifk ve yumusaklikla bayraginin gölgesinde
toplayacakti.
Sultan Murad, Karamanoglunu dize getirdikten
ve kendisinden söz aldiktan sonra tekrar Bursa'ya döndü.
Çünkü devletinin içinde bulundugu siyasi durum ve
düsmanlarinin devleti için meydana getirdigi ittifak,
onun uzun müddet baris içinde yasamasina ve sürekli
asayisten faydalanmasina elverisli degildi. Sirbistan
taraflarinda yeni bir firtina bas gösterdiginden, Sultan
Murad gerekli tedbirleri almak için dinlenmeyi birakmak
zorunda kaldi.
Osmanli saflarinda Karaman Beyi ile savasan
Sirplar, memleketlerine döndükleri zaman kendilerine
istedikleri gibi riayet edilip saygi gösterilmedigi ve
Konya önünde bazi kardeslerinin öldürüldügünü söyleyerek
halkin Osmanlilara karsi harekete geçmesine sebep
oldular. Sirp kralina mübalagali bir sekilde anlatilan
haksizlik ve öldürme hadisesi, aslinda basit bir olaydi.
Çünkü Konya'nin muhasarasi esnasinda sehrin yagma
edilmemesi, bizzat Sultan Murad tarafindan istenmis,
aksine davrananlarin öldürülerek cezalandirilacaklari
söylenmisti. Buna ragmen bazi Sirplarin emre muhalefet
etmesi, böyle bir olayin meydana gelmesine sebep olmustu.
Sikâyetler üzerine Sirplar, isyana baslamislar ve
Osmanlilara ait olan bazi yerleri isgal etmislerdi.
Bütün bir Sirp halki, bölge halklari ve hatta
Bulgarlarin kendilerine yardim edeceklerine güvenerek
ayaga kalktilar. Bulgar Krali Sisman, Sultan Murad'in
dostu ve kayinbabasi olmakla beraber gizlice Sirp Krali
Lazar ile ittifak etti.
Bu arada Karamanoglu ile daha önce muharebe
edip anlasan Bosna kralligini da cezalandirmak
gerekiyordu. Balkanlari siyasî nüfuz altinda bulundurmak
ve bölge halklarinin Osmanliya karsi olabilecek
ittifakina mani olmak için daha önce buralarda (Bosna)
bulunan Kula Sahin Pasa komutasindaki 20.000 kisilik bir
Osmanli ordusunun hareketini gözleyen ve onlarin
maksadini anlayan düsman, Nis yakinlarinda Ploçnik denen
yerde 30.000 kisi ile Osmanli ordusunu büyük bir bozguna
ugratti. Osmanli ordusu üzerine saldiran bu müttefik
ordu, öyle hareket etti ki Osmanli askerinden ancak bes
bini, bu kana susamislarin "genel katliamindan
kurtulabildi." 1388'de meydana gelen bu muharebede
Hammer'in dedigi gibi ancak bes bin Osmanli askeri
kurtulup geri dönebilmisti.
Osmanli kuvvetlerinin Ploçnik'te bozguna
ugramasindan büyük bir cesaret alan ve Sultan Murad'in
da Anadolu'da bulunmasini firsat bilen Bosna, Sirp ve
Bulgar krallari, Osmanlilari Balkanlardan sürüp atmak
için ikinci bir ittifak kurdular. Bu ittifak, sonucu I.
Kosova meydan muharebesinde belli olacak Osmanli
Türklerine karsi UI. Haçli Seferi'ni hazirlamaya sevk
etmistir. Düsmanin faaliyet derecesini ve ittifakin
önemini kavrayan Sultan Murad, bu ittifakin saglayacagi
gücü, askerî ve siyasî yollardan küçültmeye gayret etti.
Bunun için sür'atli bir sekilde tedbirler almaya basladi.
O zaman Teke, Aydin, Mentese, Saruhan ve Karaman
beylerinin askerleri de Sultan Murad'in emrine girdiler.
Sultan Murad, hemen savas hazirliklarina giristi.
Yoklugunda Anadolu'nun âsâyisini korumak için, ülkesini
bes sancaga böldü. O zamana kadar Bâyezid'in idare
ettigi Germiyan'i, sehzadenin kardesi Yakub ile birlikte
o da Avrupa'ya geçtiginden dolayi vezir Timurtas'a
havale etti. Baska bir Timurtas (Subasi), Sivrihisar ile
Sakarya'nin suladigi bölgeye tayin edildi. Yine
Subasilardan Kutlu Bey, Hamid bölgesinde Egridir'e tayin
edildi. Sultan Murad, Asya topraginda kalacaklarla
Avrupa'ya gidecek askerin komutanlarini da önceden tayin
etti.
Bütün savas hazirliklari tamamlanmisti.
Bununla beraber Sultan Murad, seferden önce Sehzâde
Bâyezid'in üç oglunun sünnet dügünü ve kendisi ile iki
oglunun üç Bizans Prensesi ile evlenmelerini kutlamak
için Yenisehir'e gitti. Padisah, Yenisehir'de yapilan bu
dügünler sirasinda hediyeler göndermek ve Karamanoglu'na
karsi yapilan savastan önce gösterdigi dostluga karsilik
vermek için, Yazicioglu'nu elçilikle Misir'a gönderdi.
Dügün henüz bitmisti ki, Ali Pasa,
hükümdarin emri ile hainliginden dolayi Sisman'i yola
getirmek ve Bulgaristan'da Türklerin elinde bulunmayan
son yerlerin fethini ve müttefiklerle birlesmeye mahal
birakmadan Bulgar kuvvetlerini ortadan kaldirmak için
30.000 kisilik bir ordu ile yola çikti. Pravadi'ye karsi
Beylerbeyi Timurtas Pasa'nin oglu Yahsi Bey komutasinda
bes bin kisi ayirdiktan sonra, NadirDerbent bogazindan
Sumnu üzerine yürüdü. Balkan'in en dogu bogazinda bir
tepenin ortasinda bulunan Pravadi, hücumla alindi.
Osmanli Devleti'nin daha sonralari Rusya ile meydana
gelen harplerinde ordunun merkezi olacak olan Sumnu,
Sisman'in eski kalesi olan Tirnova'nin düstügünü duyunca
teslim oldu. Sisman ise Nigbolu'ya kapanmisti. Gücünün,
karsi gelmeye yetmeyecegini anlayinca Ali Pasa'dan
kendisi ile Padisah arasinda araci olmasini istemisti.
Sultan Murad, Silistre'yi kendisine birakmak ve zamani
gelen vergi taksidini ödemek sartiyla barisa razi oldu.
Bundan sonra Ali Pasa, Kosova'ya dogru bir birlik
gönderdi. Bu akinci firkasi birçok esir ile döndü. Ali
Pasa, Çetehezar (Hezargrad) kalesinin teslimi sarti ile
esirleri Sisman'a geri vermeye niyetlendi ise de gerek
Sisman'in Söz verdigi halde Nigbolu'yu birakmaktan
vazgeçmeyerek onu yeni istihkâmlarla kuvvetlendirmesi,
gerekse kendisinin de Hezargrad'i elde etmesi
dolayisiyla is sonuçsuz kaldi. Bunun üzerine savas daha
hizla yeniden basladi. Ali Pasa bir hisar ve bir sehri
aldiktan sonra bütün kuvveti ile Nigbolu önlerine vardi.
Orayi kusatti. Bulgar Krali her taraftan sikistigini ve
artik karsi koymanin faydasiz oldugunu anlayinca bütün
aile halki ile birlikte sartsiz teslim oldu. Osmanli,
Pasasi, krali, çocuklarini ve hazinelerini Sultan
Murad'in ordugâh olarak seçtigi TaYHshi'ya gönderdi.
Padisah, Sisman hakkinda âlicenab ve civanmerdâne bir
davranisgosrerdLOnun hayatina ilismedigi gibi kendisine
durumuna lâyik tahsisat ta bagladi. Ancak onun
Bulgaristan'daki topraklarini elinden aldi.
Sirp Krali Lazar, müttefikinin maglub olup
düstügünü ögrenince, mevkiinin tehlikeli durumunu
anlamakta gecikmedi. Firtinanin sinirlarina dogru yavas
yavas yaklastigini görünce zorlu bir karsi koymaya
hazirdandi. O, sadece bununla da yetinmedi. Bu firtinaya
karsi koymak için taarruza karar verdi. Lazar, generali
Dimitriyus'a, Bulgar sinirinda dik bir dagin tepesinde
bulunan Sehirköyü almasini emretti. Sehirköy'ün
çevresinde bulunan askerler, o zaman Osmanli ordusunda
bulunduklarindan sehir, Sirplilarin eline geçti. Ancak
Ali Pasa'mn gönderdigi on bin civarindaki asker sehri
geri aldi. Sirp muhafizlarini da esir alip
istihkamlarini da yiktilar.
Lazar bu yenilgiye kizdiysa da cesaretini
kaybetmedi. Sadece bir mevkiin kaybedilmesinden dolayi
kendisini maglub saymayarak bir kat daha cesaretlendi.
Bosna ve Arnavutluk hükümdarlarini kendisine baglamakta
olan eski antlasmayi yenilemek için bir tesebbüste
bulundu. Onlarin yardimindan emin olarak padisahi kesin
bir savasa çagirmakta tereddüd göstermedi. Kralin
komsulari ile haberlesmesi sirasinda Sultan Murad da
ogullari Bâyezid ve Yakub'u yanina getirdi. Bunlar,
yanlarina almis bulunduklari Kütahya ve Karesi
sancaklari askerlerinden baska Saruhan, Mentese, Aydin
ve Hamid illerinin paylarina düsen yardimci kuvvetlerini
de almislardi. Bunlara Dobruca Tatarlan komutani Sarac
ile Köstendil Prensi Konstantin'in yardimlarina ilaveten
o sirada Hac'dan dönen Evrenos Bey de katildi.
Bulgaristan isini halletmis olan Çandarli Ali Pasa,
Yanbolu'da padisah ile bulusarak orduya katildi.
Osmanli ordusu, Yanbolu'da Tatarpazarcigi
yolu ile Sofya'ya geldi. Oradan güneybatiya sapilarak
Köstendil'e varildi. Bu istikamette oldugu haber alinan
Haçli ordusuna dogru gidildi. Ordunun öncü kuvvetleri
Hicaz'dan dönmüs olan Evrenos Bey ile Pasa Yigit
komutasinda idiler. Sirp despotunun merkezi olan
Piristine'nin güneybatisindaki Kosova (Kara Tavuk ovasi)
düzlügünde müttefik ordusu ile Osmanli ordusu karsi
karsiya geldi. Sirp kaynaklarina göre Osmanli ordusu
geçtigi hiç bir yerde zulüm ve tahribat yapmamisti.
Ordunun Kosova'ya varisinin ertesi gününde harbe karar
verilecekti.
Osmanlilarin, Balkanlardaki durumunu tayin
edecek olan bu muharebenin tarihi, kaynaklarda farkli
olarak verilmektedir.
Sirp, Bosna, Macar, Arnavut, Eflak
(Romanya), Bogdan (Moldovya), Hirvat, Bohemya ve bir
kisim Bulgarlardan meydana gelen bu muazzam Haçli
ordusundaki asker mevcudunun, Osmanli kuvvetlerinin bes
kati oldugu belirtilmektedir. Bununla birlikte bu
ordunun 100.000 civarinda, Osmanlilar'in da 60.000 kadar
askerden meydana gelen askerî bir birlige sahip oldugu
kabul edilmektedir. Aradaki büyük sayi farkina ragmen
Sultan Murad, komutanlari ile müzakerede bulunur.
Onlarin, nasil bir çare ve tedbir almak gerektigini
düsünmelerini ve düsündüklerini de hiç çekinmeden açik
bir sekilde ortaya koymalarini söyler. Bazi komutanlar,
Macar atlarinin henüz deveye alisik olmadiklarini
söyleyerek anlari atlara karsi canli bir engel gibi
kullanmanin mümkün olabilecegini ifade ile bu develerin
düsman atlarina dehset ve düzensizlik vermeleri için
ordunun ön cephesine konulmasi teklifinde bulunurlar.
Fakat Sadrazam, Gazi Evrenos Bey, Timurtas Pasa ve
Sehzade Bâyezid bu teklife karsi çikip söyle dediler:
"Develer, süvarilerin atlarina dehset vermek
söyle dursun, agir silahli süvariyi görünce kendileri
ürkeceklerdir. Bu durumda bizim saflarimizin üstüne
atilip kargasalik ve karisiklik dogmasina yol
açabilirler." Ayrica, Osmanli askeri gibi din ve devleti
ugrunda "feday-i cani, cana minnet bilen" saf ve
güvenilir bk askerin itikad zaafina da sebep
olabilecegini söylediler. Bu bakimdan hiç bir seyden
korkmadan ve sadece Allah'a güvenerek meydan muharebesi
yapip düsmana saldirmayi teklif ettiler. Bu görüs, bütün
askerî erkân tarafindan kabul edildi. Bundan sonra
herkes gayet mesrur bir sekilde ve kararli olarak,
sabahla birlikte baslayacak olan savasa hazirlanmak
üzere birliklerinin basina gitti.
Bu arada bir sey padisahin dikkatini
çekmisti. Düsman tarafindan esmekte olan rüzgâr, Osmanli
askerinin gözüne toz toprak savuruyordu. Padisah, böyle
bir durumun savasta sebep olabilecegi felaketi düsünüp
üzüldü. Bütün gece Allah'a yalvarip O'ndan yardim
diledi. Zafer karsiliginda kendisinin din yolunda sehid
olmasi için dua etti. Osmanli tarihleri Sultan Murad'in
o geceki münacat ve yakarisini su sekilde ifade ederler:
"Ab-i rûy-i Habib-i Ekrem için
Kerbelâda revan olan dem (kan) için
Veda gecesi aglayan göz için
Askin ugruna sürünen yüz için
Ehl-i derdin dil hazini için
Cana tesir eden enini için
Eyle ya Rab, lütfunu hem râh
Hifzini eyle bize püst u penah
Ehl-i Islâma ol muin u nasir
Dest-i a'dayi bizden eyle kasir
Ya Rab, mücahidini etme telef
Tir-i a'daya (düsman okuna) bizi kilma hedef.
Bakma ya Rab bizim günahimiza
Bak sen can ve gönülden ahimiza
Sakla gözümüzü cengin tozundan
Islâm erini koru saldiridan
Bunca yil süren gayretlerimizi
Gazalarda sanli kil ismimizi
Etme ya Rab kahrinla beni fena
Yüzümü halk içinde etme kara
Dinin ugruna ben feda olayim
Askerim önünde ben heba olayim.
Din yolunda beni sehid eyle
Ahirette beni said eyle
Mülk-i Islâmi paymal etme
Menzil-i firka-i dalal etme
Keremin çoktur ehl-i Islâma
Dilerim kim erise itmama."
Gerçekten, ertesi sabah safakla birlikte
yagan yagmur, tozlan bastirdigi gibi agir silahli olan
düsman süvarisinin atlarinin, seri bir sekilde hareket
etmelerine de mani olmustu.
O gece, birlesik Haçli ordusu da Osmanlilara
karsi nasil bir hareket içinde bulunmasi gerektigini,
toplamis oldugu harp meclisinde görüsmeye baslamisti.
Generallerden bir kismi, gece ansizin Türklerin üzerine
hücum edilmesini teklif etmisti. Fakat kendinden çok
emin bulunan ve mutlaka galip geleceklerine inanan Yorgi
Kastriyota, gece karanliginin düsmanin firarini
kolaylastiracagini, böylece Osmanlilarin büsbütün yok
olmaktan kolayca kurtulmus bulunacaklarini ifade ederek
bu teklifi reddetti.
Osmanli ordusunun aldigi savas düzenine göre
Sultan Murad, ordunun merkezinde bulunuyordu. Ordunun
sag kolunda veliahd sehzade Bâyezid, sol kolunda da
sehzade Yakub bulunuyorlardi. Evrenos Beyin tavsiyesi
üzerine ordunun her iki cenahina ihtiyat olmak üzere
1000'er kisilik okçu birlikleri yerlestirilmisti.
Bunlar, muharebenin en kizgin devresine kadar müdahalede
bulunmayacaklar, savasin tam kizgin devresinde düsmani
oklamaya baslayacaklardi. Rumeli Beylerbeyi Kara
Timurtas Pasa Bâyezid'in, Anadolu Beylerbeyi Sanca Pasa
da Sehzade Yakub'un maiyetinde idiler. Evrenos Bey'in
birlikleri sag cenahta, Anadolu beyliklerinin birlikleri
ise sol cenahta yer almisti.
Balkan ve Orta Avrupa milletlerinden çogunun
bulundugu birlesik Haçli ordusunun merkezinde Sirp krali
Lazar, sag kolunda yegeni ve damadi prens Brankoviç, sol
kolda da Bosna krali Tvartko bulunuyorlardi.
Sirplarin top atisiyla baslayan büyük meydan
muharebesi, sekiz saat içinde kesin bir sekilde
neticelendi. Kendilerinden sayi, techizat ve araziyi
tanima bakimindan kat kat üstün olan müttefik Haçli
ordusu karsisinda Osmanlilar, büyük bir basari elde
ettiler. Bu basarida Bâyezid (Yildirim)'in büyük bir
payi bulunuyordu. Baslangiçta bozulmak üzere olan
Osmanli'nin sol cenahina kendine has pek hizli bir
manevra ile yetisip düsmani çeviren veliahd sehzade,
müttefiklerin korkunç yarma hareketlerine ragmen
kiskacini açmadi ve bu kiskaçta perisan olan düsmani yok
etmeyi basardi. Bas komutan Lazar da dahil olmak üzere
düsman ordusu Kosova sahrasinda kaldi. Kaçmak isteyen
küçük ve daginik düsman birlikleri de arkalarindan
yetisen Sehzade Yakub tarafindan imha ediliyorlardi.
Böylece Allah, Sultan Murad'in yüzünü kara
çikarmamis, onun geceki dua ve niyazlarina icabet ederek
onu muzaffer kilmisti. Fakat bu muzafferiyetin bir
bedeli daha olacakti. Çünkü Sultan Murad, duasinda
sehadeti de istemisti. Hükümdar, harpten sonra harbin
yapildigi sahrayi dolastigi sirada ölüler arasinda
yarali olarak bulunan Lazar'in damadi Milos Obiliç,
müslüman olacagini ve padisaha gizli bir sözü
bulundugunu söylemek istedigini bildirince Sultan
Murad'in müsaade etmesi üzerine yanma yaklasarak yeninde
saklamis oldugu hançer ile onu kalbinden yaralayarak
attan düsürmüstü. Bu suikast üzerine katil, Sultan
Murad'in maiyyetinde bulunanlar tarafindan yakalanip
öldürülmüstü. Bu olay, tarihlerde farkli sekillerde
anlatilmakta ise de neticesi hep ayni oldugundan fazla
teferruata girmek istemedik. Sultan Murad yaralandiktan
sonra bir müddet yasamis, yakinlarinin üzüntü ve
kederlerini su sözlerle hafifletip onlara vasiyette
bulunmustu:
"Islâm'in zaferi için kendimin sehid
olmasini Allah'tan ben istedim. Dualarim Allah
tarafindan kabul oldu. Binlerce hamd ve sena olsun ki,
Islâm askerini muzaffer görerek hayata veda ediyorum.
Oglum Sultan Bayezid'e uyunuz ki o sizi ogullari gibi
görsün. Milos'un beni yaralamasina üzülmeyin. Sakin
reâyayi incitmeyin. Mal ve irzlarina tecavüz ettirmeyin.
Eger reâyanin mesru haklarini muhafaza ederseniz Cenab-i
Hak da sizi ve devletinizi muhafaza ve payidar eyler,
çünkü rizasi ondadir."
Sultan Murad'in yarali olarak düstügü yere
hemen bir çadir kurulup muhafaza altina alinir.
Hükümdarin yarasi agirdi. Hayatindan ümid kesilince
derhal Veliahd Bâyezid'e haber verilerek oraya çagrilir.
Düsman takibinde bulunan Bâyezid, bu kötü ve feci haberi
alir almaz derhal oraya gelir. Babasini kanlar içinde
görünce kendine hâkim olamaz. Fakat Murad Hüdavendigâr,
bu an, aglanip feryad edilecek bir an degildir. Ölüm
denilen sey herkesin basina gelecektir. Fakat baskalari
ile mukayese edildigi zaman sehidligin cana minnet bir
nimet oldugunu söyleyerek oglunun üzüntüsünü
hafifletmeye çalisir. Ogluna askerî ve siyasî bazi
tavsiyelerde bulunduktan sonra bu fani hayata gözlerini
kapar.
Ordu merkezinde cereyan eden bu hadiseden
kollardaki sehzadeler ile diger komutanlarin haberleri
olmamisti. Yine bu sirada Osmanli kuvvetleri tarafindan
sarilmis bulunan Lazar, maiyeti ile beraber yakalanarak
o esnada ölmek üzere olan Sultan Murad'a karsilik
öldürülmüslerdi. Kosova muharebesi, Osmanlilarin
Rumeli'de kalmak için Sirp Sindigi savasindan sonra
kazandiklari ikinci büyük muharebedir.
Biraz önce belirtildigi üzere Sultan
Murad'in ölümünü müteakib, devlet adamlarinin da karari
üzerine zaten o maksatla babasinin yanina çagrilmis
bulunan Sehzade Bâyezid (Yildirim Bâyezid) hükümdar ilân
edilmisti. Durumdan haberi olmayan ve düsmani
kovalamakta olan Sehzade Yakub Çelebi de "fitne katldan
daha siddetlidir" hükmüne göre "Baban seni istiyor"
denilerek ordu merkezine davet edilmisti. Gelip otagdan
içeri girince hemen öldürülmüstü. Çünkü daha önce, Savci
Bey olayi meydana gelmis ve devlet büyük bir siyasî
çalkanti içinde kalmisti. Bir daha böyle bir olayin
meydana gelmemesi için Sehzade Yakub Osmanli
tarihçilerinin ifadesi ile sehid edilmistir. Büyük bir
askerî birlige komuta eden Yakub Çelebi'nin saltanat
davasina kalkisacagi göz önünde bulundurularak böyle bir
çareye bas vurulmustur ki bu, bütün devlet erkaninin
teklifi ve yeni hükümdar olan Yildirim Bayezid'in
tasvibi üzerine olmustu.
Sultan Murad ölünce, çikarilan iç organlari,
sehid düstügü yere gömüldü. Daha sonra cenazesi, oglu
Yakub Bey'in cenazesi ile birlikte Bursa'ya gönderilerek
Çekirge'deki türbeye defn edildi. Sultan Murad'in
yaralanip öldügü (sehid edildigi) ve iç organlarinin
defnedildigi yere "Meshed-i Hüdavendigâr" adi verilen
bir türbe yapilmis, daha sonra da buna bir cami ilave
edilmistir. Bu türbe zamanimiza kadar Balkan
Müslümanlarinin ziyaret ettikleri bir ziyaretgâh
olmustur.
Sultan Murad'in sehadeti, bütün Islâm
âlemini teessür içinde birakmisti. Bunun bir belirtisi
olmak üzere Memlûk Sultani Meliku'z-Zahir Ebû Said
Berkuk, onun Bursa'daki türbesine konmak üzere Kur'an-i
Kerim cüzleri gönderip vakf etmistir.
Gazi Hünkâr ve Murad Hüdavendigâr diye
meshur olan Sultan I. Murad'in hükümdarligi 27 veya 28
sene devam etmis olup hicrî 791 (M. 1389) yilinda vefat
ettigi zaman genel olarak kabul edilen görüse göre 63
veya 64 yaslarinda bulunuyordu. Bu arada onun vefati
esnasinda yasinin 66 oldugunu söyleyen tarihçilerin
bulundugunu da belirtmek gerekir.
Muhtelif rivayetlerden anlasildigina göre
Murad Hüdavendigâr'in, Bâyezid (dogm. 761=1360), Yakub (dogm.
769=1367), Savci (dogm. 773=1371) adinda üç oglu olmustu.
Bazi kaynaklara göre Savci'nin en büyük ogul oldugu kayd
edilmekte ise de bu, gerçege pek uygun degildir. Bundan
baska Ibrahim adinda baska bir oglundan bahs edilmekte
ise de kaynaklarda bununla ilgili bir bilgi
bulunmadigindan bunun küçük yasta vefat etmis oldugu
düsünülebilir.
Otuz yila yakin (27 yil 3 ay) bir zaman,
dünya sahnesinin ender rastladigi bir ustalik ve
maharetle devletinin mukadderatini sevk ve idare eden
Murad Hüdavendigâr, pek çok hayir yeri meydana
getirmekle de söhret bulmus bir kimsedir. Günümüze kadar
gelen vakfiyesi, onun neler yaptigini, hayrat hakkinda
neler düsündügünü göstermektedir. Onun su tesisleri bu
konuda bize bir fikir vermektedir: Bursa'da Çekirge'deki
cami, medrese, imâret, misafirhane. Bursa hisarinda
sarayinin yaninda Hisar Camii, Bilecik ve Yenisehir'de
birer cami, yine Yenisehir'de gazi erenlerden Postin pûs
Baba için yaptirdigi zâviye. Çekirge'de bulunan vakfa,
vezir Hayreddin Pasa'yi hem mütevelli hem de nâzir
olarak tayin etmistir. Keza o, annesi adina Iznik'te de
790 Cemayizelevvel ayi baslari (Mayis 1388) tarihli bir
imâret yaptirmistir. O, ahiret azigi olarak insa ettigi
imâret ve diger tesislerine pek çok arazi vakf etmistir.
Islâmî gelenege göre tesis edilen vakfiye bize
vakiflarinin idaresi hakkinda, kimlerin bu vakiflardan
nasil ve ne sekilde istifade edecegini, vakfi bozmaya,
haksiz sekilde ondan yararlanmaya kalkanlara nasil
muamele edilecegini de açiklamis bulunmaktadir. Bilgi
edinilmesi bakimindan onun 787 Cemaziyelahir ortalan
(Temmuz 1385) tarihini tasiyan vakfiyesinden bazi
pasajlari buraya almayi faydali buluyoruz.
"Vakf, hibe ve rehin olunmaz, kimse mâlik
olamaz. Telef ve helâk olmaz. Kimse halef olup vâris
olamaz. Kiyamete kadar devam eder. Sebeplerden bir
sebeple kimse elini uzatamaz, asli üzere kalir. Sartlari
üzere devam eder. Günlerin geçmesiyle vakif ve vakfiye
bozulmaz. Allah ve Resûlüne ve ahiret gününe iman
edenlerden, Allah'in ve yarattiklarindan melik, kadi,
vezir, muhtesibden ve insanlarin tamamindan hiç bir
kimse bu vakfi bozamaz. Bir kimse onu tahvil ve tebdil
ederse günah irtikhab etmis olur. Allah'in kitabina ve
Resûlünün sünnetine muhalefet eden ve din kardesinin
vakfinin fesadina sa'y eden (çalisan) Allah'in gazabina
ugrar. Onlarin üzerine Allah'in, meleklerin ve bütün
insanlarin laneti olsun." Görüldügü gibi bu ifadeler
vakfin muhafazasi gayesine yönelik bulunmaktadirlar.
Bundan baska bir de vakiftaki hizmet ve onlardan
yararlanma ile ilgili bilgiler bulunmaktadir ki buna
göre hiç kimse imârete inmekten men olunamaz.
Hizmetçiler, gelenlere güzel bir sekilde hizmet etmek
zorundadirlar. Hele fakirlere bu hizmeti çok daha iyi
yapmalilar. Çünkü onlar, kalbi kirik kimselerdir. Bu
konuda da vakfiyenin kendi ifadesi ile söyle demektedir:
"Imârete, büyüklerden, âlimlerden, seyh ve
sâdattan birisi inerse hizmetçi bunlara hizmet eder.
Bunlarin sanina göre onlara hizmet eder. Hayvanlarina da
hizmet eder. Bu hizmet sadece büyüklere mahsus olmaz.
Imârete inenlerin tamamina böyle muamele yapilir. Hatta
fakir ve miskinlere bu yolda hizmet daha evladir. Çünkü
onlar, kalbi kirik olanlardandir. Imâretteki kalislar 3
günü geçerse bu, mütevellinin reyine baglidir."
Sükrullah, gazi ve sehid sultanin yaptirdigi
hayirlardan bahs ederken sunlari söyler:
"Bursa'da ahiret için bir yapi yaptilar. Hem
konuk evi, hem cami, hem medresedir. Kimsesizler,
yoksullar için paçalardan, tatlilardan, eksilerden daha
güzeli olmayan yemeklerin hepsinden verilmesini,
konuklarin hayvanlarinin da yemlendirilmesini buyurdu.
Hatiplere, hafizlara, müderrislere muridlere ve
ögrencilere vazife karsiligi akça bagladi. O evin
karsisinda bir kubbe yapilmasini buyurdu. Her gün ayrica
otuz hafiz o kubbede güzel sesle Kur'an okuyup hatm
etmektedirler. Mübarek vücudu o kubbede dinlenmektedir."
Gerek bu, gerekse daha önce verilen bilgiler, Sultan
Murad'in nasil hayir yaptigini, kurdugu vakiflar
vasitasiyla onlarin devamini sagladigi ve insanlara
hizmeti bir ahiret azigi olarak kabul ettigini
göstermektedir.
Sultan Murad, tahta çikinca babasinin
sikkelerinde oldugu gibi Selçuk paralarini taklid etmek
suretiyle sikke kestirmistir. Baslangiçta "kûfi"ye
yakin, daha sonra da "nesih" yazisi ile kestirdigi
sikkeleri görülür. Kûfi hatli olan sikkelerinin bir
tarafinda kelime-i sehâdet, etrafinda ilk dört halifenin
isimleri ve diger yüzünde de "Murad b. Orhan
halladallahu mülkehû" ibareleri bulunmaktadir. Sonradan
kesilen akçalarin bazilarinda kelime-i sehadet ile
kendisinin ve babasinin isimleri, bazilarinda da akçanin
her iki tarafinda Murad b. Orhan yazisi görülmektedir.
Sultan Murad'in 790 (1388) tarihli bakir sikkesinde
kesildigi tarih ve ay bulunmaktadir.
Daha önce de kisaca temas edildigi gibi
Osmanli Devleti'nin kurulus hamurunda mayasi bulunan
teskilâtlardan biri de "ahilik"ti. Bu bakimdan ilk
Osmanli padisahlari, bu teskilâtin birer mensubu ve
hatta reisleri durumunda idiler. Bazi vesikalar, Murad
Hüdavendigâr'in bu teskilatin reislerinden biri oldugunu
göstermektedir. Nitekim bu hususta onun Receb 767 (Mart
1366) tarihli olarak Malkara'da Ahi Musa için yaptirmis
oldugu zaviye vakfiyesindeki "ahilerden kusandigim
kusagi Ahi Musa'ya kendi elimle kusadup Malkara'ya ahi
diktim" ifadesi, onun ahi reislerinden biri oldugunu
göstermektedir.
Vakfiyesinde de görüldügü gibi Sultan Murad,
bilgin, talebe, garip ve fakir olan kimselere karsi son
derece sefkatle muamele eden bir hükümdardir. Hz.
Peygamber'in soyundan gelen seyyid ve seriflere karsi
ise özel bir ilgisi bulunmakta, onlara saygiyi Hz.
Peygamber'e yapilmis saygi olarak kabul etmektedir. Bu
sebepledir ki o, ülkesinde bulunan seyyid ve serifleri
her türiü vergiden muaf sayan fermanlar isdar etmistir.
Nitekim, 787 (1385) tarihli bir ferman, onun Seyyid
Büzürg Ali'nin evladlarini vergiden muaf saydigini su
ifadelerle ortaya koymaktadir:
"... Seyyid Büzürg Ali'nin ogullan yaslan
ile kapima gelip ettiler. Bizim atamiz sizin duaciniz
idi. Biz fakir kullariniz dahi size duacilariz. Biz
kullarina bir hüküm sadaka eyle ki sizden sonra gelen
bizi ve evladimizi ve kullarinizi ve karaveslerimizi
(câriye) incitmeyeler. Hem simdiye degin atamiz bir dâne
ösür vermedi. Ve koyun hakkin vermedi. Biz kullarina bir
ihsan eyle bizden ve evladimizdan ösürlerin ve koyunlari
haklarin kimesne taleb etmeyeler deyicek emr olundu ki,
bu sâdâtlarin evladlari, kullari ve karavesleri ve bir
damla kanlan deme can ola. Onlar, benim her defterimden
ihrac olalar. Her kim bu hükmü görüp Seyyid Büzürg adini
yazanlara teaddi ederse lânet ba'lânet ola. Rumeli
kadilari ve sancak beyleri ve subasilari ve sipahiler
her kanginizin yerinde eker biçerse bir dâne ösürlerin
almayasiniz. Ben bagisladim canim için olsun. Benim
devletime duaya mesgul olalar. Her kande hatirlari
dilerse yürüyeler..."
SULTAN
MURAD'IN SAHSIYETI
Tarihler, Osmanli padisahlari içinde, Murad
ismini tasiyanlarin ilki olan Sultan Murad'i, orta
boylu, yuvarlak yüzlü, sahin bakisli, koç burunlu,
seyrek disli, uzun boyunlu, iri parmakli, sen ve
yakisikli bir padisah olarak tasvir ederler.
Dahi bir asker ve devlet adami olan Sultan
Murad, bütün hareketlerinde belli bir plân çerçevesinde
hareket etmis, son anina kadar kabiliyet ve dehasindan
bir sey kayb etmemistir. Azim ve idare kudreti, iyilik
severligi, tebeasina karsi merhametli olusu ve ordusunda
inzibatli, verdigi emrin yapilmasini isteyen ve bunlari
takib eden bir hükümdardi. Bütün tarihler onun bu
özelliklerinde birlesirler. Nesrî bu konuda sunlari
söyler:
"Bu Gazi Murad Han dahi, atasi gibi sahib-i
hayr idi. Adil ve kâmil, din perver, adalet yayici, âli
himmet, kesiru'l-menfaat (menfaat saglamasi çok), fakir
dost, garip oksayici, düskünlere yardimci, rey ve tedbir
sahibi, pehlivan, cesur ve yigit idi. Bütün ömrünü
gazaya sarf etmistir. Bunun ettigi gazayi Osman'in
neslinden hiç bir padisah etmedi. Himmet ve cömertlik
sahibi idi ki kapisina gelen hiç kimse mahrum gitmezdi."
Sultan Murad'in sahsiyetinin azametinde ve
Türk tarihi bakimindan oynadigi rolün ehemmiyetinde,
Osmanli tarihçileri oldugu gibi yabanci tarihçiler de
mütefiktirler. Nitekim, Osmanlilari sevmemekle birlikte
Sultan Murad'in vasiflarini ortaya koymaktan da kendini
alamayan Gibbons, onun hakkinda su degerlendirmeyi
yapar:
"Otuz sene kadar bir müddet Murad, zamaninin
hiç bir devlet adami tarafindan üstüne çikilamayan bir
kiyâset ile Osmanlilarin mukadderatini sevk ve idare
etmistir. Fâtih ve Kanunî hakkinda çok sey bildigimiz
için Murad, Osmanli sultanlari içinde kendine layik olan
yere geçememistir. Onun hayati esnasinda meydana gelen
inkilablar, bütün tarihin en hayret veren olaylarindan
biridir. Onun fetihleri 1878'deki Berlin antlasmasina
kadar bes asir devam etmistir. Kendisinin harb
hususundaki cevvaliyet ve gayreti, babasininki gibi idi.
Fakat babasinin tahayyül ettiginden daha genis bir
icraat sahasina yayilmis oldugu için daha müskül
vaziyetlere maruz kaldigi halde gevsemedi. Emrindeki
komutan-valilerin hiç birisi ile arasinda bir
anlasmazlik olmadi. Rumlara karsi muamelesi, onlarin
seciyesini tayinde mükemmel bir feraseti oldugunu
gösteriyor. Bizans Kilisesi erbabi nazarinda, bir kâfir
ve Isa'nin düsmani idiyse de, onlara Papalardan daha iyi
muamele etmekle teveccüh ve muhabbetlerini kazanmistir.
Hem irkî, hem de dinî mahiyette olan temsil mes'elesinde
kazandigi tam muvaffakiyetin en parlak delilini görmek
için Ortodoks Patriginin 1385'te Papa VI. Urben'e
yazdigi mektuptan daha iyi bir vesika olamaz. Bunda
Patrik, Sultan Murad'in kiliseye hareketlerinde tam bir
serbestî verdigini söyler." dedikten sonra "Osman,
etrafina bir irk toplamistir. Orhan bir devlet kurmustur.
Imparatorlugu kuran ise Murad olmustur." der.
Bizansli tarihçi Chalcondyle ise onun
hakkinda sunlari söyler:
"Murad, hayatinda pek çok tehlikeler
atlatmis ve pek çok hayir isleri görmüstür. Rumeli ve
Anadolu'da 37'den fazla büyük ve mesakkatli harbi idare
ederek hepsinden galip ve muzaffer olarak ayrilmistir.
Düsmana muharebe meydanini biraktigi ve arka çevirdigi
asla görülmemistir. Isleri güzel bir sekilde tanzim ile,
münasib vakti geldiginde menfaatlerini koruyup yerine
getirmekte mahirdi. Muharebede çok cesurdu. Sasirip
telas göstermezdi. Askerini istirahat ettirdigi zaman
kendisi av ile vakit geçirir, dinlenmek nedir bilmezdi.
Gençliginde oldugu gibi ihtiyarliginda da çaliskan,
enerjik ve sertti. Her seyden önce iyice düsünür, maksat
ve meramina ermek için hiç bir seyi ihmal etmez ve
unutmazdi. Kendisine boyun egip itaat eden bütün
milletlere ve sarayindaki efrada yumusaklikla muamele
ederdi. Yeri geldigi ve gerektigi zaman
mükâfatlandirmaktan geri kalmazdi. Herkesi adi ile
çagirmak adeti idi. Harbe girilecegi zaman askerini
münasib nutuklarla cesaretlendirir, yapilan en küçük
hataya tekrar etmemesi için göz yummadan müsebbibini
cezalandirirdi. Verdigi sözü tutan hükümdarlardandi.
Aleyhinde dolaplar döndürmek isteyenler elinden
kurtulamazlardi."
Hammer, Sultan Murad'in dahiyâne
denilebilecek faaliyetlerini belirttikten sonra "adaleti
ve gerektiginde siddeti cihetiyle halki, kendisini hem
sever hem de korkardi. Ser'î kanunlari itina ile
muhafaza eylediginden, kurmakta oldugu devlete, o
kanunlari te'kid ve te'yid edecek gayretlerin hiç
birinde kusur etmezdi." der. |