|
Sovyetler döneminde devreye konulan ölüm kampları
konusunun Türkler bağlamında ele alınışının nedeni bu
konunu n, zamanında birçok kişinin canını yakmış olmasına
karşın eskiden olduğu gibi günümüzde de ele pek
alınmadığından kaynaklanmaktadır. Bu konunun
Türkiye'deki en önemli araştırmacılarının başında ulu
Türk bilginlerinden Necip Hablemitoğlu (1954-2002)'nun
adı gelmektedir. Hablemitoğlu tarafından (Yeni Hayat
dergisi Genel Yayın Yönetmeni Av. Hanifi Altaş’ın (2004:
7-10) verdiği bilgiye göre henüz 19 yaşındayken kaleme
alınan) neredeyse bir tez kadar düzenli bir biçimde
hazırlanan "Sovyet Rusya'da Devlet Terörü" adlı
çalışması bu bağlamda son derece titiz bir araştırmanın
sonucu elde edilen bilgi hazinesi olması nedeniyle bir
baş kaynak olarak gösterilebilir. Bunun yanı sıra,
zamanında bu korkunç kıyım makinesinin dişlilerine düşen
insanların hatıratları da bu konuda ışık tutucu
olmaktadır. Özellikle Türk halklarının içerisinde eski
adıyla Rusya Türkleri - ki bu ad eskiden; Rusya, Orta
Asya ve Kafkasya Türklerini kapsamaktaydı - ile Anadolu
Türkleri açısından yukarıda anılan konunun tarihin
tozlanmış raflarına konulup unutulmasına izin vermeyip
belleklerde saklanmasına yönelik işlenmesinde büyük bir
yarar vardır. Çünkü, dünü bilmemek ya da unutmak
gelecekte aynı gelişmelerle yüz yüze gelme olasılığını
ortadan kaldırmaz. Oysa ki, geçmiş bilgisi gelecekte
benzer durumların ortaya çıkmaması için ya za benzer
durumların ortaya çıktığında gerekli önlemlerin çok daha
etkili alınmasına yarayabilir. Bunun yanı sıra
geçmişteki acı sayfaları bilmek, kanı ve zihni
itibariyle kendini Türk hisseden, kabul eden ve en
önemlisi de Türk olan bütün Türklerin en önemli
görevlerindendir.
Burada ek bilgi olarak Sovyet Rusya’da insanların
Komünistler tarafından SSCB’nin içerisinde köle, daha
doğrusu evcil hayvan gibi ölümüne sömürüldüğü ölüm
kampları düzeni konusundaki gerçeklerin, dünya çapında
tanınan Rus yazar Aleksandr Soljenitsın’ın “Arhipelag
GULAG” (GULAG
Takımadaları)
adlı kitabından bütün çıplaklığıyla öğrenilebileceğini
belirtmek gerekir (Altaş 2004: 7-11). Soljenitsin’den
çok önce, sözde eşit ve hür yaşanacağı kardeş bir dünya
kurma iddiasıyla ülke yönetimini ele alan Rusya Komünist
Partisi tarafından uygulanan kıyım sistemi konusunda bir
çalışma yürütüp 1938’de yayımlayan ve bu yüzden
İspanya’nın Katalonya bölgesi başkenti Barcelona
şehrinde Sovyet ajanlarınca öldürülen Mark Rhein’in
adının da burada anılması lazım (Habemitoğlu 1973:
11-14). Burada, önce Sibirya’da Yenisey Nehrinin orta
havzasında bulunan Krasnoyarsk (Hakas Türkçesinde
Hızıl Çar, yani, Kızıl Yar/Kıyı - TBD), ardından da
Kazakistan’daki Semipalatinsk (Kazak Türkçesinde
Semey - TBD)’taki esir kamplarında 1915’ten 1920’ye
dek altı yıl süren esirlik hayatıyla ilgili anılarını
paylaşan ve Sibirya ile Orta Asya bölgelerinde bulunan
esir kampları konusunda oldukça ayrıntılı bilgiler veren
Tuğgeneral Ziya Yergök’ün (Önal 2005: 5-10) adının da
anılması gerek. Z. Yergök’ün yaşadıkları aslında
Anadolu’dan bile Türklerin Sibirya’nın derinliklerine
kadar sürüldüğünü ve oralarda esir hayatı
sürdürdüklerini en iyi biçimde anlatmaktadır. Ayrıca, bu
Komünist sistemin suçsuz kurbanlarının ad olarak tespit
edilmesine yönelik olarak devlet arşivlerde bütün Rusya
çapında çalışmalar, bu doğrultudaki bütün bilgileriyle
kitle iletişim araçları ve internet aracılığıyla
kamuoyuyla paylaşan “Memorial” adlı sivil toplum
kuruluşu tarafından yürütülmektedir.

Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü Sovyet Birliğinin
tarihinde yer alan acı olayları tanımak Sovyetler
döneminde ulaşılan başarılarının karşılığında ödenen
insan hayatı türünden bedelin ne denli ağır ve korkunç
olduğunu idrak edebilmenin yolunda olmazsa
olmazlardandır. Bunlar bilindikçe Sovyetlerdeki sanayi
ve alt yapı alanındaki "sözde mucizelerin" altında yatan
sistemin de bilinmesi ve farkında olunması
kaçınılmazdır. Aksi halde, komünist ya da sosyalist
görüşlü insanlar o sözde mucizeleri överken, bunların
bedelinin ne olduğu konusunda bir fikir sahibi olmadan
söylev sahibi kimseler oldukları veya olacakları
tartışılmaz bir biçimde açıktır. Bu doğruları yansız bir
biçimde araştırıp çözümledikten sonra cesurca açıklayan
ve Türk okurlarını Sovyet Komünist Rusya’nın pek
bilinmeyen ve gizli tutulması için propaganda bağlamında
olağanüstü bir biçimde gayret ve mali kaynağın sarf
edildiği karanlık yüzüne doğru gerçekçi bir yolculuğa
çıkaran Dr. Hablemitoğlu insanlığa ve genç Türk
kuşaklarına çok büyük hizmet götürmüştür.
Yukarıda sözü edilen korkunç sistemin adı da Necip
Hablemitoğlu'nun çok doğru tabiriyle "ölüm kampları"
idi. Bu sistemden yüzlerce, binlerce, yüz binlerce ve
hatta milyonlarca değil, on milyonlarca insan geçmiştir.
Bu insanların içerisinde çok sayıda Türk yer alarak
Sovyetlerdeki Komünist ölüm makinesinin zulmüne maruz
kalmıştır. Ölüm kamplarına dayalı Sovyet ekonomisi ve bu
düzeninin her türlü yoldan sürmesini sağlamaya çalışan
Sovyet Birliği Komünist Partisi münhasır bir biçiminde
yönetimi elinde bulunduran rejimde (Hablemitoğlu 2004:
17) yaşanan bu yıkım ve soykırım Rusya Türklerini ve
Rusya topraklarına tutsak olarak düşen Anadolu
Türklerinin hayatlarına bir ateş olarak düşmüş ve
yakmıştır.
Bu ölüm-kalım cehenneminden geçip hayatta kalabilen
Türklerin maruz kaldıkları insanlık dışı zulümleri
anlatmaları, bu konuda araştırma yapanların gizli kalmış
ya da geniş kitlelere ulaştırılamamış bilgileri su
yüzüne çıkarmaları Türk tarihinin geçmişteki gerçeklerle
yüzleşebilmesi bakımından çok büyük önem taşımaktadır.
Sonuç olarak bu bilgiler doğrultusunda günümüzdeki Türk
dünyası gençliği ataları ve atalarının yaşamak durumunda
olduğu sistemle ilgili bütün gerçekleri öğrenebilmekte,
öğrenebilmelidir.
Yine bu bilgiler doğrultusunda, ülkeyi ve bu ülkenin
içinde yaşayan halkları ölüm kampları ağıyla sarmalamış
bulunan Sovyet Komünizminin bir antitezi olan Çarlık
Rusya'dakine benzer bir biçimde "halkların sürgün yeri"
olarak kullandığı Sibirya bölgesinde yer alan ölüm
kamplarıyla, buralara düşen Türklerin anıları
bağlamında, öğrenebileceğimiz ve öğrenmemiz gereken çok
şeyin olduğu inancındayım.
Özelde Sibirya ve Genelde Rusya’daki Ölüm Kamplarıyla
Hapishanelerin Kısa Tarihçesi
Sovyetler coğrafyasının iklim açısından en sert,
yüzölçümü bakımından en geniş ve nüfus yoğunluğu
yönünden en düşük orana sahip bir bölgesi olan
Sibirya'da dönemin rejimince çok sayıda hapishane ve
kampın kurulmuş olması aslında çok da şaşılacak bir
durum değildir. Neden mi? Çünkü az önce sayılan
bütün
etkenlerin, sözde enternasyonalizm fikrini her fırsatta
hem ulusal hem de dünya düzleminde savunmasına karşın
resmi dili Rusça olan (ve çeşitli etnisitelere mensup
insanların Çarlık tarihi dahil olmak üzere "Ata yurdu
tarihi" adı altında büyük oranda Rus tarihinden ibaret
bulunan resmi bir tarih okumak zorunda olduğu) Sovyet
devletin hapishaneler ağının ağırlığının Sibirya'ya
doğru kaydırılmasına yol açan kararların alınmasında
etkili olduğu söylenebilir.
Bununla birlikte bu konuda Hablemitoğlu’nun görüşü de
çok önemli bilgi niteliğindedir. Ona (Hablemitoğlu 2004:
17) göre, 1552’de Kazan şehrini işgal eden Rürik
soyundan gelen Rusya Çarı Korkunç İvan (1531-1584)
döneminden itibaren sürgün yeri olarak kullanılmaya
başlanan Sibirya bölgesinin ölüm kampları için
seçilmesinin altında yatan nedenlerin arasında bu
bölgede bulunan zengin yer altı ve üstü kaynaklarını
kapitalizmin gelişebilmesi adına işleme gayretinin ve
bunun gerçekleşebilmesinin de doğrudan ölüm kamplarının
kurulması ve zaman içerisinde artış göstermesine ilişkin
ciddi bir gereksinimin yattığını yadsımak olanaksızdır.
Ayrıca, Sibirya’ya bu sistem dahilinde çalıştırılmak
üzere sürülen Rus insanları aynı zamanda Sibirya yerlisi
olan halkların karşısında Rusya devletine etnik olarak
Rus asıllı beşeri unsurların artması ve kim yerlerde
üstünlük sağlaması yönünden de ciddi bir kolaylık
sağlamaktaydı (Hablemitoğlu 2004: 17).
Biri sürgün öbürü ise devlet lehine köle gibi ağır
işlerde çalıştırılmak (katorga sistemi) için
sürülme gibi iki ana çeşide ayrılan sürgün yeri olan ve
en korkunç hapishaneler diyarı Sibirya bu yöndeki
gelişmeyi Deli Petro döneminde kazanmıştır (Hablemitoğlu
2004: 18).
1917’de ihtilalin gerçekleştiği ve Komünizmin ta
1930’lara kadar uygulanmadığını savunan Hablemitoğlu’na
(2004: 22-27) göre Rusya’da bu dönemde, Lenin’in
1920’lerin başında uygulamaya koyduğu köylülerin
mahsulleri konusunda ciddi serbestiler getiren NEP (Yeni
Ekonomi Politikası) siyaseti dahil olmak üzere 1928’e
dek “liberalizm karışımı Komünizm” uygulanmıştır.
Avrupa’da modern anlamda Hitler’den çok önce toplama
kampların kurucusu olarak kabul edilen Vladimir İlyiç
Ulyanov (Lenin)’un
başkanlığındaki ülke yönetimiyle kan dönme konusunda
Hitler’i bile geride gölgede bırakan İyosif
Vissarionoviç Stalin (gerçek soyadı Djugaşvili/Cugaşvili
- TBD)’in iktidarının bir dönemini kapsayan 1917-1928
yılları dönemi içerisinde genç Sovyet devleti ne sanayi
ne de tarım alanında ciddi başarı performansını
sergileyemediği gibi ülkenin içindeki sosyo-ekonomik
sorunları çözebilmiş değildi. En önemlisi de, böylece,
Sovyetlerdeki Komünistler dünyadaki başka devrimci
güçlere örnek teşkil edebilecek bir şey sunamamış oldu.
Komünist Rusya’da ilk mecburi çalışma kampları 1917
Sosyalist Devriminin ardından bir-iki yıl içerisinde
Arhangelsk bölgesinde yer alan Holmogorı’da kurulmuştur.
Çarlık rejiminden Rus Komünistleri tarafından bir
toplumsal miras olarak devir alınan katorga sisteminin
tatbik edilişine başlandığı tarih ise 1923 yılıdır.
Hatta Komünist Rusya’da kampların artış dinamiğini
göstermek gerekirse şöyle sayılar örnek olarak
gösterilebilir: 1922’de inşası süren yalnızca 2 kamp
varken, 1927’de bu sayı 50, üç yıl sonra da 1930’da
Komünistlerce inşa edilen kamp sayısına 90 yeni kamp
eklenmiş ve “Sovyet proletaryasının hizmetine
sunulmuştur” (Hablemitoğlu 2004: 35).
Islah kurumları konusundaki istatistik üzerine daha
farklı görüşler de mevcuttur. Sovyet iktidarına karşı
olan ya da karşı oldukları düşünülen gerçek ve hayali
(ki yüzde doksan dokuzu herhalde hayali idi)
düşmanlarının emek kavramının uygulanışı yoluyla
değiştirilmesini ve hızlı bir biçimde kurulması
planlanan Sosyalizm’in lehine tutum ve tavırlar
kazanmalarına baskı boyutunda ağırlık veren SSCB
ülkesinde 1923 yılının ortasında; toplama kampı, ıslah
evi, hapishane, tarımda çalıştırılmak üzere zorla ikamet
edilmesini öngören köyler, mahkum evleri gibi ıslah
kurumlarının toplam sayısı 700’ü geçmişti. Buralarda
yaklaşık 140 bin kişi bulunmaktaydı. 1936’da STON
(ston, Rusçada “çığlık” demektir - TBD) adını
alan meşhur SLON
(slon, Rusçada “fil” demektir - TBD) Temmuz
1923’te kurulmuştur (İstoriya Oteçestva 1994:
110).Esasen, Komünist Rusya’da kampların mantar gibi
çoğalmasını tetikleyen neden ise, 1926 yılının son
baharında VTsİK’in
suçluların artık konvoy bulundurulmadan cezalarının
çekmesi gerektiğini öngören bir kanun hükmünde
kararnamesinin kabul edilmesidir. Daha önceki
dönemlerden farklı olarak o yıllarda sömürgeci rejimin
kötü bir mirası olan hapishanelerin tamamen ortadan
kaldırılıp yerine, suçluların serbestçe çalışabileceği
ve böylece Sovyet Sosyalist toplumuna yeniden tam yetkin
ve sağlıklı birer üye olarak geri kazandırılabileceği
kamplar sisteminin kurulması düşüncesi yaygınlık
kazanmıştır. Yani, bütün suçluların bu kamplarda
çalıştırıldığında kişiliklerinde olumlu yöne doğru
değişimler meydana geleceğinden bunların Sovyet
Rusya’nın birer dürüst yurttaşı olabileceği düşüncesi,
mecburi çalışma kamplar ağının ülke çapında hızlı bir
biçimde yayılmasına ciddi bir ivme kazandırmıştır (Zemskov
1997: 54).
Oysa ki, Ekim 1917’de meydana gelen Sosyalist Devrim
amaçlarının baş köşesine şiddet ve zulmü ortadan
kaldırılmayı koymuştu. Örneğin V.Lenin (PSS: 122) “...
ülkümüzde insanlara karşı yönelik zulme yer yoktur...”,
“...Bütün gelişme toplumun belirli kesiminin öteki
kesimi üzerindeki zorbalığa dayalı hakimiyetinin ortadan
kaldırılmasına götürmekte”. Bu güzel niyet ifadesi olan
sözler, ne yazık ki, uygulamada kendi yansımasını
bulamamış, milyonlarca suçsuz insanın hayatının
yakılmasına yol açmıştır. Nitekim, Sosyalist Devrim’in
hemen ardından 05 Eylül 1918’de Halk Komiserleri Konseyi
(SovNarKom/SNK)’nin meşhur “Kızıl Terör” kanun hükmünde
kararnamesi yayınlanmıştır. Bu ararnameye göre Beyaz
Ordu örgütlerine, darbe girişimi ve ayaklanmalara
karışan herkesin kurşuna dizilmesine izin verilmekte ve
Sovyet Cumhuriyeti’nin toplama kamplarına tıkanması
suretiyle sınıf düşmanlarından temizlenmesini
emretmekteydi (Soljenitsın 1991: 13). Yani, az önce sözü
edilen insanlıkdışı uygulamaların hayata geçirilmesine
başlanması ve Sovyet toplumunun her kesimini de alacak
şekilde genişletilmesine uygun hukuksal alt yapının ne
olduğu konusunda böylece fikir sahibi olunabilir.
Peki hızla sayısı artırılan bu ölüm kamplarının içine
sokulan nüfusun artış dinamiği nasıldır acaba? Bu alanda
da çok iyi bir araştırma yapan Hablemitoğlu (2004: 35),
elde ettiği bilgilere dayanarak şu rakamları vermiştir:
1928-1930 yılları arasında yaklaşık 663 bin mahkumun
bulunduğu bu sistemde 1931-1932 yılları arasındaki
dönemde mahkum sayısı 2 milyon olmuş, ardından 1933-1935
yıllarında da bu sayı 5 milyona yükselmiştir.
Mecburi Çalışma ve Islah Etme Kampları olan GULAG
cehennemine mahkumlar bütün SSCB coğrafyasından sevk
edilmektedir. Bu sevkıyatın yoğunluğuna ilişkin bir
fikir edinmek için toplam 88917 kişinin kamplara
çalıştırılmak üzere gönderildiği Ekim-Aralık 1934
tarihinin yalnızca verilmesinin yeterli olacağı (Zemskov
1997: 58) kanısındayım. Bütün bunların doğal sonucu
olarak ülke çapında çok derin korku duygusunun yayılması
vuku bulmuş; insanlar aile içerisinde bile artık
konuşmak, görüşlerini paylaşmaktan çekinir duruma
gelmiştir. “Opyat dvadtsat pyat” (yine yirmi beş),
“Kak dal bı yemu dvadtsat pyat, budet znat kak dedu
derzat” (dedeye karşı karkılşmanın ne demek olduğunu
bilmesi için ders vermek niyetinde ona yirmi beş
çakardım) gibi deyimlerin Sovyetlerin içinde
insanların konuşmalarında yaygınlık kazanması Lenin ve
Stalin dönemlerine rast gelmekte ve günümüz Rusçasında
bu deyimlerin varlığının devam etmesi o korkunç günlerin
bir anısı ve mirasıdır. Neden mi? Çünkü o dönemlerde
hüküm giymek ve ölüm kapmlarına düşmek o kadar kolaydır
ki insanların suçsuz oldukları halde uydurma
suçlamalarla 10, 20, 25 yıllığına mahkum edilmesi çok
yaygın bir uygulamaydı (Svanizde 2006).
Bu rakamlar aslında, ölüm kampları sürecinin daha
başlangıcındaki sayısal dinamikleri yansıtan göstergeler
olmasına rağmen bizlere, sürekli Batı’da işçinin
sömürüldüğü edebiyatına başvuran Komünistlerin aslında
kendilerinin de işçi ve köylüyü yaşam hakkı dahil olmak
üzere bütün haklardan mahrum edilen birer köle konumuna
getirerek hiç bir karşılık vermeden ölümüne dek
sömürdüğünü gösterebilme konusunda ikna edici ve dehşet
verici bilgilerdir.
İşte sanayide büyük atılımlar öngören Birinci Beş Yıllık
Plan’ın uygulanışına böyle bir ortamda girilmiştir.
Doğal olarak ciddi yatırımlar isteyen bu atılımların
gerçekleştirilebilmesi için büyük insan gücüne
gereksinim duyulması kaçınılmazdı. Ortaya çıkacağı
kaçınılmaz olan bu sorunun çözümü konusunda parlak Rus
Komünist zekalar, onlarca milyon insanın hayatına paha
olacak Ölüm Kampları olarak tanımlanabilecek Mecburi
Çalışma Kampları sistemini, Çarlık dönemindeki eski
adıyla Katorga sistemini devreye konulmasına ön ayak
oldular.
Bu arada kırsal kesimlerde zorla yapılan
Kolektifleştirme sonucu yaygın kıtlıklar patlak vermiş,
bunun sonucunda milyonlarca insan ölmüştür. Sözgelimi,
1926’da 31 milyonluk bir nüfusa sahip Ukrayna 1939’a
gelindiğinde nüfusunun artacağı yerde beş milyon kişi
azalmıştır. Kazak Türklerinden bu dönemdeki uygulamalar
yüzünden 1,5 milyon kişi ölmüştür. Türkistan bölgesinde
ise toplam 3 milyon hayat sönmüştür bu dönemde (Hablemitoğlu
2004: 29-30)
Sovyet Komünist Rejimince Sibirya’da Kurulan Ölüm
Kampları ve Kurbanları
Sibirya’da kurulan ve tam hız çalışan ölüm kamplarına
sevkıyat Sovyet zamanında II. Dünya Savaşı öncesi
dönemde olduğu gibi savaş yıllarında ve savaşın bittiği
yıllarda da devam etmiştir. Özellikle II. Dünya Savaşı
sonunda bu bölgedeki zorla çalıştırılma kamplarına
milyonlarca yeni mahkumla doldurulmuştur. Sevk olunan bu
mahkumların içinde hem Sovyetlerin içinde yaşayanlar hem
de yurtdışında yaşayan Rus ya da Sovyet yurttaşları yer
almıştır. Çeşitli yollardan kandırılarak ve zor
kullanılarak bu insanlar hayvan nakliyatı için
kullanılan katır vagonlarda insanlık dışı koşullarda
Sibirya’nın derinliklerine ölümüne gönderilmekteydi.
Kızıl Ordu saflarında Nazi Almanlara karşı cephede
savaşıp tutsak düştükten sonra Alman toplama kamplarına
düştükten sonra oralardan kurtulan ve ülkesine sevinçle
dönen milyonlarca Sovyet askeri de az önce anlatılan
akıbete maruz kalmış, sınırlarda karşılanıp doğrudan
ölüm kamplarına yollanmaktaydı.
1917 devriminden ve daha sonraki Sovyet yıllarındaki
uygulamalardan kaçan ya da sınır dışı edilen yüz
binlerce insan Batıya yerleşmişti. 1945’te Sovyetlerin
II. Dünya Savaşından galip çıkması, Sovyet Komünist
rejimini nefretle izleyen bu insanlar üzerinde büyük
çapta etki yaratmış, bu insanlar aileleriyle birlikte
Sovyet propagandalarına kanarak SSCB’ye yönelmiştir.
Ancak, bunların da neredeyse tümü Komünist yönetimce
ezilerek ölüm kamplarına sürülmüştür. Bu sürülen
insanların içinde eşleri konumunda Batı Avrupa kökenli
olan bir çok insan da kocalarının ya da hanımlarının
yanında bilerek ya da farkında olmadan bu ölüm
yolculuğuna gitmiştir (Svanidze 2006).
Bunun yanı sıra Almanlar tarafından kurulan lejyon
birliklerinde Komünist Rusya’ya karşı savaşan bir çok
Türk vardı. Bunlar da ya gönüllü olarak ya da 28 Mayıs
1945 tarihinde Güney Avusturya’da yer alan Spittal-Drau
kasabasında bulunan 7000 Kuzey Kafkasya Türkü aile ve
çocuklarıyla birlikte Amerikan ve İngiliz askerlerince
Sovyet ordularına teslim edildiği örneğinde olduğu gibi
zor kullanılarak SSCB’ye sevk olunmuştur (Hablemitoğlu
2004: 55-57).
Sovyet Komünistleri SSCB’nın geniş topraklarında yayılan
ölüm kampları ağına yollanmak üzere Türk halkların
içerisinde Kırım Tatarları, Karaçay, Balkar, Ahıska
Türklerini topyekün bir biçimde sürgüne göndermiş, bu
halklara karşı soykırım uygulamış, yurtlarından koparmış
ve yurtlarına dönmelerini de yasaklamıştır. Bunlar Orta
Asya, Sibirya ve Rusya’nın Uzak Doğusu bölgelerindeki
mecburi çalışma kamplarına yerleştirilmiştir (Hablemitoğlu
2004: 64-65).
Hemen burada başka bir davranış örneğini vermekte yarar
vardır. Yukarıda sözü geçen Ziya Yergök’ün, Dünya
Savaşına 83. Alay Komutanı olarak katılıp ve Sarıkamış
faciasından sonra Ruslarca esir alınıp Sibirya ve Orta
Asya’daki savaş esirleri kamplarında hayatının altı
yılını geçiren ve oralardan kaçıp 1920’de yurduna
dönebildikten sonra bir yıl bile geçmeden Şubat 1921
tarihinde Kazım Karabekir Paşa tarafından askeri rütbesi
albaylığa yükseltilmiş, askeri hizmet içerisinde ise Z.
Yergök 1930’da tuğgeneralliğe kadar terfi etmiştir (Önal
2005: 5-10). Oysa, binlerce Sovyet askerinin Alman
esaretinden bin bir güçlükle kurtulduktan sonra döndüğü
yurdunda sevinç bile yaşayamadan doğrudan Sibirya ve
Orta Asya’daki ölüm kamplarına sürülmüştür. Dolayısıyla,
burada örneği verilen iki durum, iki farklı yaklaşımı ve
insana verilen değeri de yansıtır niteliktedir.
Topyekün sürgün uygulaması Sovyetler tarihinde ilk kez
Baltık ülkelerine (Letonya, Litvanya ve Estonya) karşı
uygulanmıştır. Buralardan koparılan sayıları bir milyonu
aşkın insan da Ural dağları, Orta Asya ve Uzak Doğu
bölgelerine sürülmüştür (Hablemitoğlu 2004: 65-72).
Yukarıda değinilenlerin dışında mecburi çalışma sistemi
savaşta Kızıl Ordu tarafından esir alınan yabancı
askerlerle de büyük ölçüde takviye olunmaktaydı. Kimi
tahminlere göre sayısı 3-4 milyonu bulan Alman savaş
esirlerinin yanı sıra Romanya, İtalya, Finlandiya ve
Yugoslavya asıllı savaş tutsaklar Sovyetlere getirilmiş
ve bunların büyük kısmı da çalışma kamp zindanlarında
ölmüştür (Hablemitoğlu 2004: 49-50).
Anadolu Türklerinden olup “sabıkalı komünist” olan ve
hem Orta Asya hem de Sibirya mecburi çalışma kamplarına
sürülen Yusuf Yıldırım’ın verdiği bilgiye göre Kızıl
Ordu’nun Uzak Doğu’da Mançurya bölgesinde tutsak ettiği
bir milyon civarındaki Japon askerlerinden
Karaganda’daki kampa düşenlerin arasında açlıktan ölüm
oranı yüksekti (Hablemitoğlu 2004: 49).
Sovyet Rusya’da toplam 30 yıl yaşayan ve bu sürenin 6
yılını (1949-1955) Orta Asya (Karaganda) ve Sibirya (Norilsk
ve Vorkuta) mecburi çalışma kamplarında mahkum olarak
geçiren Yusuf Yıldırım (1972: 230-231; Hablemitoğlu’nda
2004: 98-99) Sibirya’ya sürgün edilişini şöyle
anlatmıştır:
“Vapurlar, hayvan nakli için kullanılan vapurlardı.
Ahırdan farksızdı. Vapur yolculuğu da 3-4 gün sürdü.
Vapurdan çıktığımız zaman müthiş bir soğukla
karşılaştık. Kar tipisi vardı. Dişlerimiz birbirine
vuruyordu soğuktan. Birkaç gün yaya olarak gündüzle
gecenin farkını anlamadan yürüdük. Kar tipi hiç
dinmiyordu. Bizi kutup dolayındaki Narilsk [Krasnoyark
Eyaletinin kuzeyinde bulunan ve günümüzde Alüminyum
başta olmak üzere demir dışı piyasasındaki dev
işletmelerin ve ağır sanayinin merkezi olan Norilsk
şehri - TBD]’e getirmişlerdi. Kampa yaklaştığımızda,
tipi biraz dinmişti. Geçtiğimiz yolun sağında solunda
uzaklardan kuleler görünüyordu. Ateş sesleri
işitiliyordu. Yürümeyen mahkumları yolda
kurşunluyorlardı. Ellibin kişi kadar vardık. Bir kampın
önünde durdurulduk. Tahminen on kafileye ayrılmıştık.
Bir kafile burada kaldı. Kafileleri her milletten
karışık olarak teşkil etmişlerdi. Epey ilerledikten
sonra yine bir kampın önünde durdurulduk. Burada beş
kafile bırakıldı. Yine kafileler hareket etti. Kimsede
yürümeye takat kalmamıştı. Canımızı dişimize takarak,
yürüyorduk. Geride kalanların üzerinde köpekleri
saldırtıyorlardı. Ben en son kafiledeydim.
Kurşunlananların, takatsizlikten düşüp donanların, can
çekişenlerin, yaralananların, sıradan ayrıldı diye
öldürülme tehlikesi olduğunu bildiğimizden üzerlerine
basarak yürüyorduk. Bunların sayısı herhalde iki yüzden
fazlaydı”.
Bu kısa anlatımdan da anlaşılabileceği üzere en az 150
arama ve 500’den çok bekçilik için özel yetiştirilmiş
köpeklerin bulundurulduğu ölüm kamplarına (Hablemitoğlu
2004: 112) mahkumların ulaşması bile ölümle
sonuçlanabiliyor, bu yolda insanlar korkunç insanlık
dışı zulme maruz kalıyordu.
Kampa ulaşabilen mahkumların ne gibi koşullarda
yaşadıklarını yine Y. Yıldırım’ın (1972: 220;
Hablemitoğlu’nda 2004: 126-127) hatıralarından öğrenmek
mümkündür: “Sabahın beşinde kalkıp, akşamın sekizine
kadar çalışıyorduk. Hergün gıdasızlık ve aşırı
çalışmadan dolayı hastalanarak; en az yüz kişi ölüyordu.
İş yerine gidiş gelişte yürüyemeyen, kafilenin gerisinde
kalanları da ya kurşunluyor, ya da köpeklere
parçalatıyorlardı. Sebebi gayet basitti, yürümekten aciz
bu insanların kaçacakları ileri sürülüyordu”. Sibirya’da
Norilsk mecburi çalışma kampındaki mahkumiyet hayatı Y.
Yıldırım (1972: 231-232; Hablemitoğlu’nda 2004: 127)
tarafından şu şekilde tasvir edilmiştir: “Taş
kariyerinde çalışıyorduk. Vagonları doldurup,
boşaltıyorduk. Hergün karyerde (maden ocağında - TBD),
yalnız kazanlarda 50-60 kişi ölüyordu. Tipisiz gün
yoktu. Kampa üstümüz buz bağlamış halde dönüyorduk”.
Çarlık zamanında da esir kampında Rusların tutsaklara
karşı davranışlarına konu açısından ve bütüncül algılama
bakımından yararlı olabilir. O nedenle burada Ocak
1915’te Krasnoyarsk civarında bulunan bir esir kampına
düşen Osmanlı Türk askerlerinden Ziya Yergök’ün (2005:
156-157) hatıratlarına başvuracağız: Ruslar “sabahları
eksi 40 derece soğukta dışarıda ayakta tutar, yoklama
yapar, kimlik yazarlardı. İnce bir kaput ve bize uygun
giyimlerimiz şiddetli soğukta titrememize sebep olur,
burnumuzu üşütmemek için onları ellerimizle kapatmak
zorunda kalırdık. Soğuk ciğerlerimize işlediği için
hastalanıp ölenler çok oldu. Birçoğumuzun basuru
depreşti… Rus subay ve erlerine birazcık itiraz büyük
bir hakaretle karşılık görür, dipçik ve kırbaç dayağı
zerrece itiraz etmemize, soğukta çektirilen azaplara
katlanmamıza sebep olurdu..”.
Kamplardaki beslenme koşularına da bakmakta yarar
vardır. Mecburi çalışma kampında mahkumlar günlük
ortalama (tamamlaması gereken normu yüzde yüze yakın bir
oranda yaptığı durumda) olarak 400-600 gram arası ekmek
ve 22 gram et yiyebilme imkanına sahipti. Bir kıyaslama
yapmak için, söz konusu kampta bekçilik ya da arama
görevlerinde kullanılan köpeklere günde 250-400 gram
arası et ve 20 gram hayvani yağ verilmekteydi (Hablemitoğlu
2004: 132-133). Bu kıyaslama bizlere dehşet verici bir
tabloyu sunmaktadır. Bu tablonun ressamı ise bütün dünya
işçilerine özgür, eşit ve kardeş bir dünya vaat eden
Sovyet Komünist devletiydi. Bu arada, normları
tamamlayamayan mahkumların her geçen gün beslenme
normlarında kısıtlamaya gidildiğini ve bu duruma düşen
insanların sonunda büyük çoğunlukla açlıktan öldüğünü de
burada eklememiz gerek.
Ölüm kamplarında yaşam koşullarının ne denli ağır ve
hatta ölümcül olduğunu belki de bir Polonyalı esirin
sözleri en açık bir biçimde açıklamaktaydı: Ona göre bu
ortamda “işten ölmeyenler hastalıktan, hastalıktan
ölmeyenler, keder ve üzüntüden dolayı intihar ederek
ölürler” (Hablemitoğlu 2004: 147).
Mecburi çalışma kamplarında bulunan mahkumların üzerinde
Sovyet Komünist sistemi dayattığı bu insanlık dışı
koşullarda bile propaganda faaliyetlerini aksatmadan tüm
gücüyle sürdürdüğünü unutmamak lazım. Nitekim, bu tür
kurumların her uygun yerinde; “Hürriyetine kavuşman
elinde!”, “Namuslu çalış!”, “Leke ancak alın teriyle
silinir!”, “Zaferi Komünist Partisine borçluyuz!”,
“Komünistler yolunu şaşıranların elinden tutar!”,
“Komünistlere inan ve güven!”, “Seni düşünen kampın
idarecilerine yardım et!”, “Komünizmin baş düşmanı
milliyetçiliktir!” gibi sloganlar yazılıydı. Ancak bu
tür çabalar mahkumlar üzerinde ne denli etkiliydi?
Etkisi mutlaka vardı, ancak o koşullarda bu tür
propagandanın mahkumlar açısından nasıl
algılanabileceğini tahmin etmek hiç de güç değildir,
aslında. Yusuf Yıldırım (1972: 216; Hablemitoğlu’nda
2004: 155) da anılarında bu tür sloganları okuyan
herkesin bunların karşısında güldüğünü anlatmaktadır.
Eşit, kardeş ve enternasyonal anlamda proleter kitlesini
birleştirici olmanın aksine her ferdin kendi milliyeti
etrafında kenetlenmesine ve etnik mensubiyete göre
dayanışmanın gelişmesine uygun bir zemin sağlayan ölüm
kampları düzeninin aslında “anti-Sovyet eğitimi veren ve
hür, demokratik fikirli bir okul (!) haline gelmiş” (Hablemitoğlu
2004: 158) bir mekan olduğunu bile söylemek mümkündür.
Böyle bir ortamda Türkçülük akımının da cereyan ettiğine
ilişkin bilgiler mevcuttur. Bu konuda hatıralarını
paylaşan Kırım Türklerinden Osman Karabiber (1954: 84;
Hablemitoğlu’nda 2004: 170) Türkistan, Kırım, İdil-Ural
ve Azerbaycan bölgelerinden sürülen ve mahkumiyet
yerlerinde Sovyet karşıtı ve Türkçü propaganda
çalışmalarını sürdüren Türk aydınların arasında; meşhur
Solovki Kampında esir tutulmuş bulunan Kırım
Türklerinden Ethem Feyzi Gözaydın ile Osman Derenayırlı
ve Kazan Türklerinden Hadi Atlasi’nin adını vermektedir.
Her türlü insanlık duygusunun köreltilmesine ve yok
edilmesine yönelik uygun bir ortamın yaratılmasına
çalışılan ölüm kampları ortamında Türklerin arasında bir
çeşit dayanışma varken Rusların arasında da bu sosyal
olgudan söz etmek mümkündür. Kamptaki görevlilerin çoğu
etnik olarak Rus olduğu için bunların Rus mahkümlere çok
daha müsamahalı bir biçimde davrandıkları da
bilinmektedir. Norilsk kampında bu bağlamdaki durum
şöyle aktarılmaktadır: “... yerli [yani, Sovyetler’deki
- TBD] Ruslar, Mançuryalı [yani, Çin’in kuzey doğusu -
TBD] Rusların kendi kanından olduklarını, Baltıklılar
tarafından öldürülen arkadaşlarının intikamını almaya
teşvik ediyorlardı. Bu amaçla grup başkanları yeni
listeler yaptılar. Mançuryalı Rusları sekiz on grup
halinde bir araya topladılar. Ruslara hafif işler
veriliyor, durmadan yedirip içiriyorlardı. İşin ağırlığı
Doğu Avrupalıların, diğer yabancı milletlerin,
Baltıklıların ve Müslümanların omuzlarında yükleniyordu.
Biz Türk Müslümanlar, çok iyi örgütlenmiştik.
Milletlerin münasebetlerine göre tutumumuzu
ayarlıyorduk. Aklımız sıra siyaset yapıyorduk. Bunun
için bize, pek o kadar diş geçiremiyorlardı. Burası bir
dağbaşı idi... Herkes kendi canının derdinde idi. Bileği
kuvvetli olanlar yaşıyor, zayıf olanlar yaşama hakkı
bulamıyorlardı”(Yıldırım 1972: 217-234; Hablemitoğlu’nda
2004: 176-177).
II. Dünya Savaşından çok önce I. Dünya Savaşı yıllarında
Ruslar tarafından tutsak düşürülüp Sibirya’ya sürülen
Osmanlı Türk askerleri örneğinde de grup dayanışması
davranışlarını gözlemlemek mümkündür. Nitekim, Ziya
Yergök (2005: 160) hatıratlarında Türklerin Krasnoyarsk
civarındaki esir kampına ulaştırıldığında, orada bulunan
esir Macar askerlerinin kendilerine ilk günlerden
itibaren “soydaş diye” sahip çıktığını ve birçok konuda
yardımcı olduğunu ve kolaylık sağlamaya çalıştığını
anlatmıştır. Osmanlı Türk askerlerinin esarette
kaldıkları Sibirya’da kendilerine Rusya Türklerinden
Sibirya Tatarlarının çok büyük yardımının dokunduğunu
yine Z. Yergök’ün (2005: 167, 175-177) anılarından
öğrenebilmekteyiz.
Hablemitoğlu (2004: 205-217) kendi araştırmasına
1945-1947 yıllarına ait veriler ışığında Rusya’daki
toplam 125 mecburi çalıştırılma kampının adını, ana
görevini, bulunduğu bölgeyi ve özellikleriyle kamp
yaşantısının karakterini vermektedir. Rusya’nın
Batısından Ural dağlarına kadarki toprakları kapsayan
Avrupa ve Urallardan Uzak Doğusuna kadar uzanan Asya
bölgesinde yer alan bu 125 ölüm kampı Kuzey Batı Rusya,
Kuzey Doğu Rusya, Doğu Avrupa Rusyası, Ural Bölgesi (bu
kümedeki kamplar aslında Sibirya kamplarına dahil
edilebilir), Batı Sibirya, Orta Asya, Kuzey Orta Sibirya
(Krasnoyarsk bölgesi), Doğu Sibirya ve Uzak Doğu bölgesi
gibi ana bölge taksimatına göre ayrılmaktaydı. 125
kampın içerisinde neredeyse 60’i Sibirya’da
bulunmaktaydı.
Burada Sibirya’da yer alan kamp adlarının bazılarının
verilmesinin yararlı olacağı düşüncesindeyim. Bunlar;
Omsk Bölgesinde bulunan Omsk, Asir, Tobloysk kampları,
Kemerova Bölgesindeki Kemerova kampı, Novosibirsk
Bölgesindeki Narım, Novosibirsk, Siblag kampları,
merkezi Tomsk’ta bulunan Tomsk-Asino kampları, Altay
Eyaletindeki Barnaul kampı, Krasnoyarsk Eyaletindeki
Norilsk, İgarka, Yenisey nehri ağzında bulunan Yenisey
kampları, İngaş, Absagaçev, merkezi Kansk’ta bulunan
Karslag kampları, Turuhansk, BAM (Baykal-Amur Demiryolu
İnşaatı) kampları, Tayşet kampı, İrkutsk Bölgesindeki
Yukarı Lena kampları, Saha Cumhuriyeti’ndeki Aşağı Lena,
Olekminsk, Verkoyansk ve Aldan kampları, Çita
Bölgesindeki Zado, Gubarevo, Dermidonovka, Magdagaçi,
Zagamensk, Yerofey Pavloviç kamplarıdır. İnsanlık dışı
koşullarıyla dünya çapında nam salan Kolıma kampları da
yine Sibirya bölgesinin kuzeyinde bulunmaktaydı (Hablemitoğlu
2004: 210-214).
Ölüm kamplarıyla hapishanelerin çokluğu ve bunlarda
mahkumların maruz bırakıldığı yaşam ve çalışma
koşullarının korkunçluğu aslında Sovyet Komünist
sistemin iç yüzünü bütün çıplaklığıyla ortaya
koymaktadır. Bu sistemin iç yüzü ise Sovyet yurttaşı
olan on milyonlarca kişi için ölüm anlamını
taşımaktaydı.
Nitekim, 1917-1947 yılları arasında, yani 30 yıl
içerisinde Sovyet Komünist devletinde ölüm kampları
olarak tanınan mecburi çalışma kamplar sisteminde
yaklaşık 21 milyon kişi hayatını yitirmiş, yine aynı
dönemde baskılar döneminde öldürülenlerin sayısı 42
milyon olarak belirtilmektedir (Hablemitoğlu 2004: 223).
Bu ise, Rusya Komünistlerinin aslında aydın ve mutlu
hayatın yaşanacağı Komünizmin kurulmasına ilişkin
vaatlerinin tam aksine nehirler dolusu insan kanını
akıtarak bu dönemde 60 milyon kişiyi hayattan kopardığı
anlamına gelmektedir. 60 milyon kişinin hayatının, Rus
Komünist sisteminin işlemesi için yakıt olarak
kullanılmış olduğunu bilmeli, o geçmiş günlere özlem
duyanlarla o korkunç tarihi bilmeyip konuşanlara bunlar
anlatılmalıdır. Ayrıca, bu insanlık ayıbı ve cehennemin
içinden çok sayıda Türkün geçtiği unutulmamalı, Rusya
Komünist düzeninin gizli tutulmaya çalışılan bu korkunç
karanlık iç yüzünü genç Türk kuşaklarına aktarılmalıdır.
Kendi atalarından şu ya da bu biçimde Sovyet Sosyalist
Rusya’daki ölüm kampları ya da esir kamplarına düşüp
oralarda ölen ya da o cehennemden canlı çıkabilen
yakınları olanların da bu yazıda dile getirilmeye
çalışılan gerçekleri çok iyi bildiği, bilmedikleri
takdirde de insanlık tarihinin bu karanlık sayfalarından
haberdar olabilmeleri için bu yazıyı küçük bir ışık
olarak değerlendirebilecekleri umudundayım.
Kaynakça:
1.
Altaş, Hanefi (2004) “On Dokuz Yaşında Bir İdealist ve
Onun Bir Eseri Üzerine: Necip Hablemitoğlu ve Sovyet
Rusya’da Ölüm Kampları” Sovyet Rusya’da Devlet
Terörü. (Necip Hablemitoğlu), 2. baskı, Toplumsal
Dönüşüm Yayınları, Ankara, ss.: 7-11;
2.
Hablemitoğlu, Necip (2004)
Sovyet Rusya’da Devlet Terörü, 2. baskı, Toplumsal
Dönüşüm Yayınları, Ankara;
3.
Hablemitoğlu, Necip (1973) Giriş. (Varlık dergisi.
07.11.1973), Sovyet Rusya’da Devlet Terörü.
(Necip Hablemitoğlu, 2004), 2. baskı, Toplumsal Dönüşüm
Yayınları, Ankara, ss.: 11-14;
4.
İstoriya Oteçestva [Atayurt Tarihi], 1994, Pskov;
5.
Karabiber, Osman (1954) Kırımlı Bir Türkün Rusya’daki
Maceraları. Ankara;
6.
Lenin, Vladimir. Polnoye Sobraniye Soçineniy (PSS) [Çalışmalarının
Tam Külliyatı], 30. cilt;
7.
Morozov, Nikolay (2006) К вопросу о национальном составе
сталинских лагерей. [Stalin Kamplarının Etnik Oluşumu
Sorunu Üzerine] Karta, Rusya Bağımsız Tarih
ve Hukuk Savunma Dergisi, Sayı: 22-23, [http://www.hro.org/editions/karta/nr22-23/moroz.htm];
8.
Önal, Sami (2005) Tuğgeneral Ziya (Yergök) ve
Anıları Üzerine. Tuğgeneral Ziya Yergök’ün Anıları.
Sarıkamış’tan Esarete (1915-1920). (Yayına
Hazırlayan: Sami Önal). 3. Basım, Remzi Kitabevi,
İstanbul, ss.: 5-10;
9.
Soljenitsın, Aleksandr (1991) Архипелаг ГУЛАГ [GULAG
Takımadası], 2. cilt, Moskova;
10.
Svanidze, Nikolay (2006) İstoriçeskiye hroniki [Tarihi
vakayinameler], 25.10.2006 tarihinde Türkiye saati
itibariyle 22.05’te Rusya Radyo Televizyon kanalı RTR’de
N. Svanidze yapımcılığı ve sunuculuğunda yayınlanan
program.
11.
Yergök, Ziya (2005) Tuğgeneral Ziya Yergök’ün Anıları.
Sarıkamış’tan Esarete (1915-1920). (Yayına Hazırlayan:
Önal, Sami) 3. Basım, Remzi Kitabevi, İstanbul;
12.
Yıldırım, Yusuf (1972) İnanmıştım! Ankara;
13.
Zemskov,
V.N. (1997). Заключенные в 1930-е годы: социально-демографические
проблемы [1930’lu Yıllarda Mahkumlar:
Sosyal-Demografik Sorunlar], Oteçestvennaya
İstoriya dergisi, Sayı: 4, s.: 54
Glavnoye upravleniye
ispravitelno-trudovıh lagerey i koloniy (Islah Etme
ve Çalışma Kamp ve Koloniler Genel İdaresi)
- TBD.
bu arada Lenin’in annesi Maria’nın babasının adı
Aleksandr, ancak gerçek adı Moşe idi. Babası İlya’nın
kanında da Moğolların Kuzey Kafkasya’ya bitişik
bölgede yerleşik bir boyu olan Kalmukların (Kalmık)
kanı vardı - TBD.
Solovetskaya Türma Osobogo Naznaçeniya (Solovetskiy
Özel Amaçlı Cezaevi) - TBD.
Solovetskiy Lager Osobogo Naznaçeniya (Solovetskiy
Özel Amaçlı Kampı) - TBD.
Vsesoyuznıy Tsentralnıy İspolnitelnıy Komitet (Tüm
Sovyetler Birliği Merkezi Yürütme Komitesi) - TBD.
Timur DAVLETOV
kaynak:ozturkler
 |