SOYKIRIMCI FRANSA RUANDA KATLİAMI İÇİN HALA ÖZÜR DİLEMEDİ!

Ruanda'nın eski Paris Büyükelçisi Bihozagara ülkesinde 1994 yılında yaşanan soykırımda Fransa'nın etkin bir rol oynadığını söyledi. Büyükelçi “Fransa bundan hâlâ pişman değil” dedi27 Temmuz 1994'te ellerinde palalarla Tutsilerin köyünü basmaya giden kalabalık Hutulara, devriye gezen Fransız askerleri müdahale etmedi.

Ruandalı eski bir diplomat, ülkesinde 1994'te yaşanan soykırımda Fransa'nın etkin bir rol oynadığını söyledi. Ruanda'nın eski Paris Büyükelçisi Jacques Bihozagara; olayları araştıran komisyona verdiği ifadede, soykırımın son günlerinde BM kararıyla güvenli bölgeler oluşturmak üzere ülkeye gönderilen Fransız askerlerinin, soykırım suçlularının Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne kaçmasına yardımcı olduğunu ileri sürdü. “Fransa hâlâ bir pişmanlık göstermiyor” diyen eski diplomat, Paris yönetiminin, Fransa'da yaşayan soykırım suçlularını iade etmediğini de söyledi. Bihozagara, Fransa'nın Afrika'daki etkinliğinin aktif rolünün, kıtadaki nüfuzunun azalması kaygısından kaynaklandığını öne sürdü

FRANSIZ ASKERİNİN ROLÜ

İddialar arasında, Habyarimana hükümetini destekleyen Fransa'nın, yönetim içinde bazı ke-simlerin soykırım planladığını bilmesine rağmen orduya askeri eğitim verdiği, ayrıca soykırım sırasında da saldırıları önlemediği öne sürülüyor. Soykırımın son haftalarında BM tarafından yürütülen Turkuaz Operasyonu kapsamında, güvenli bölgeler oluşturulması amacıyla Ruanda'nın bazı bölgelerine Fransız askerleri sevkedilmişti. Ancak Ruanda, askerlerin Hutu militanlarının Tutsilerin yaşadıkları kamplara girmelerine izin verdiklerini öne sürüyor.

DAVA LAHEY'E GİDEBİLİR

6 ay içinde tanıkları dinleyecek olan yargıçlar heyeti Uluslararası Adalet Divanı'na suç duyurusunda bulunup bulunmayacağına karar verecek. Heyet başkanı Dieu Mucyo, oturumları “Ruanda tarihinin önemli bir dönemiyle ilgilenen herkesin tanık olması gereken önemli bir soruşturma' olarak niteledi.

Başkonsolosun davası ertelendi

Paris İstinaf Mahkemesi, Fransa'daki Ermenilerin, Türkiye'nin Paris Başkonsolosluğu resmi internet sitesinde Ermeni soykırımı iddialarına karşı çıkan metni gerekçe göstererek Başkonsolos Aydın Sezgin aleyhinde açtığı davada kararını yine erteledi. Kararın 8 Kasım'da verileceği duyuruldu. Daha önce 11 Ekim günü açıklanması beklenen karar, mahkeme başkanı tarafından, "bilgisayardaki sorunlar yüzünden" düne ertelenmişti.

26.10.2006


................................................................

>>> Geçmiş Manşet Haberler Arşivi >>>
Karun hazinelerinin çalınması dış basında...!

The New York Times gazetesi, bugün yayınladığı bir haberde, Türkiye'deki müzeden çalınan Karun Hazinesi'ne yer verdi.

Gazete haberi, "Türk basınında raporlar olmasına rağmen, hükümet Pazar günü yaptığı açıklamada hırsızlığı doğruladı" ifadeleriyle okuyucusuna duyurdu.

Gazete, Karun Hazinesi'nin sayısı bilinmeyen birçok parçasının, 1993'te New York'taki Metropolitan Sanat Müzesi'nden Türkiye'ye getirildiğini yazdı. Hazinenin, saklandığı Uşak'taki Arkeoloji Müzesi'nden çalındığını yazan gazete, yerine kopyalarının yerleştirildiğinin ortaya çıktığını belirtti. Olay üzerine hükümet savcısının, Müze Müdürü Kazım Akbıyıklıoğlu'nun da içinde bulunduğu 9 kişiyi gözaltına aldığını ifade eden The New York Times, 2 şüpheli şahsın da halen arandığını bildirdi. Gazete, haberinde şu ifadelere yer verdi:

"Koleksiyon, 7. ve 8. yüzyılda Asya'da kurulmuş, çok zengin olmasıyla tanınan Kral Karun'un hükümdarlık ettiği Lidya Krallığı'nın sanat çalışmalarını sunuyor. Uşak Valisi Kayhan Kavas'ın, koleksiyonun en önemli parçalarından kanatlı denizatı şeklindeki altın broşun sahtesiyle yer değiştirildiğini iddia eden imzasız bir mektup almasıyla, Türk yetkiller hırsızlık olayını 5 ay önce duyurmuştu. Kavas olayla ilgili yaptığı açıklamada, "Hırsızlığın organize bir güç tarafından gerçekleşmesinden şüpheleniyoruz. Soruşturma bu yönde yürütülüyor" diye konuştu.

Turizm ve Kültür Bakanı Atilla Koç ise, olayla ilgili yaptığı konuşmada, müze yetkililerinin hırsızlığı önlemedeki zorluklarına dikkat çekerek, "Dış güvenliği sağlayabilirsiniz, fakat biz hala hazineyi içerdeki insanlardan koruyabilecek bir alet icat edemedik" açıklamasını yaptı."

Independent gazetesinde de Uşak Arkeoloji Müzesi'ndeki Karun Hazineleri'nden bazı eserlerin sahteleriyle değiştirildiği iddialarıyla ilgili yürütülen soruşturmaya da yer verildi. Haberde Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu ile birlikte 9 kişinin gözaltına alındığı belirtiliyor


31.05.2006



Tehcir edilen Ermeni sayısı 413 bin
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu,
tehcir edilen toplam Ermeni sayısının 413 bin kişi olduğunu bildirdi.

Talat Paşa’nın gizli defteri’ne atfen verilen rakamların abartılı olduğunu belirten Halaçoğlu, Genelkurmay Başkanlığı’nın yayımladığı kitaptaki bilgilerin de kendisini teyit ettiğini kaydetti. Halaçoğlu, “Genelkurmay’ın ifade ettiği ve benim kitabıma da yazdığım rakam 413 bin kişidir Suriye’ye tehcir edilen Ermeni sayısı. 924 bin kişi tehcir edilenlerin sayısı değil, muhtemelen planlanandır.” dedi. Halaçoğlu, mezhepleri Katolik ve Protestan olan Ermenilerin tehcirinden vazgeçildiğini ifade ederken, bazı şehirlerde çocuk ve kadınların tehcirinden de vazgeçildiğini vurguluyor. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat Bardakçı’nın kaleme aldığı ve Talat Paşa’nın gizli defterine dayandırdığı bilgilerin doğruluğunun garantisinin olmadığını kaydeden Halaçoğlu’na göre yazılanlar da tarih değil. 1914 sayımlarına göre Ankara’nın nüfusunun 44 bin olarak belirlendiğini aktaran Halaçoğlu, “Sayın Bardakçı’nın yazdığına göre sadece bu şehirden tehcir edilen Ermeni sayısı 47 bin kişi. Edilmeyenlerin sayısı ise 12 bin. Bunları toplarsanız ortaya 60 bin rakamı çıkıyor ki tehcir sayısı iddialarının ne kadar doğru olduğunu ortaya koymakta. Sayın Bardakçı, popüler kalabilmek adına bunları yapıyor diye düşünüyorum.” dedi. Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Servet Mutlu da Talat Paşa’nın olduğu iddia edilen kitabın kendisi tarafından bizzat kaleme alınmamış olabileceğine işaret etti. Mutlu, tehciri anlatan defterin kronoloji laboratuvarında incelenmesi ile daha sağlıklı bilgi elde edilebileceğini de söyledi.
02.05.2006




E
rmenilerin Türk katliamı mektuplarda...!

Doğu Anadolu'da Ermenilerin birbirlerine yazdıkları mektuplarda imparatorluğun yıkılarak Avrupa ve Rusya'nın desteğiyle bağımsız bir Ermenistan kurulacağı ifadeleri yer alırken, Türklere yapılan katliamlar da anlatılıyor Fırat Üniversitesi (FÜ) Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Ergünöz Akçora, yaptığı açıklamada, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde hür, adil ve kanunların himayesinde yaşayan Ermenilerin, 19. yüzyılın ortalarından itibaren emperyalist devletlerin siyasi emelleri için kullanılmaya başlandıklarını söyledi.
Batılı devletler ile Rusya tarafından Ermenilerin, Osmanlı devletine isyan etmeleri için çeşitli yollar aracılığıyla kışkırtıldıklarını ve bu yönde propaganda yapıldığı anlatan Akçora, Ermenilerin birbirlerine yazdıkları mektupların da bu amaçla kullanıldığını kaydetti
Akçora, o dönemde Ermeniler tarafından yazılan bu mektupların çok az bir kısmının ele geçirildiğini belirterek, Ermenilerin birbirlerine yazdıkları mektuplarda Osmanlı İmparatorluğu'nun kısa sürede yıkılarak, bölgede Avrupa ve Rusya'nın da desteğiyle bağımsız bir Ermenistan devleti kurulacağını yazdıklarını, Türklere yapılan katliamların da anlatıldığını söyledi Dönemin Ermeni komitecileri tarafından yazılan ve ele geçirilen mektuplarda yazılanları anlatan Akçora'nın şu örnekleri verdi ''1915 yılında Bagos Seferyan, Bitlis'te bulunan Nektar Seferyan'a yazdığı mektupta, 'Emin olunuz ki, gelecek sene paskalyayı Ermenistan bağımsızlık şenliklerinde kutlayacağız. Osmanlı Devleti artık yoktur. Avrupa nihayet uğursuz hükümeti ortadan kaldırma fikrini yerine getirmeyi anlatacaktır' ifadesine yer veriyor. Yine 1914 yılında, Bedros Haruntanyan'ın Bitlis'teki babası Varter Haruntanyan'a yazdığı mektupta, 'Sevgili pederim. Bu size yazdığım son mektuptur. Zira ben artık vatan vazifesini yerine getirmek ve Türkün başını ezmek üzere Ermeni gönüllülerine katılmaya gidiyorum. Rusya, İngiltere ve Fransa, Türk ve Alman'dan intikam almak için kesin karar vermişlerdir. Ermeni hür ve bağımsız olacaktır. Emin olun, kurtuluş pek yakındır' diyor Hayganos Yatırı'nın arkadaşı Verenika'ya yazdığı mektupta 'Sevgili Hemşehrim Verenika. Ermenilerin Türklere yaptıklarını görsen ciğerin soğur. Yine de yiğitlerimizin hayıflarını alamıyoruz. Millet senin benim yerime yapıyor. Açık kalpli olmalıyız. Kavga oldu mu Türkü öldürüp kaldırıyorlar, yoksa ses çıkarmıyorlar' ifadesiyle Türklere yapılan katliamlar anlatılıyor.''
09.04.2006-zaman


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Diaspora Ermenilerinden Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e Çirkin Saldırı...!

Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül
ABD'deki "Avrasya'da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye'nin stratejik önemi" konferansına konuşmacı olarak katılan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Ermeni'nin protestosuyla karşılaştı ABD'deki "Avrasya'da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye'nin stratejik önemi" konferansına konuşmacı olarak katılan Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Ermeni'nin protestosuyla karşılaştı. Pankartlarla yürüyen göstericiler, sözde Ermeni Soykırımı'nın kabul edilmesi için sloganlar attı.

Gönül, konferanstaki konuşmasında Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin, Türk dış politikasının temel taşlarından biri olduğunu söyledi. Gönül, ABD ordusunun Türk hava sahasından 4 bin 990 sorti gerçekleştirildiğini ve incirlik Üssü'nün kullanıldığını da hatırlattı. Gönül, bir davetliden gelen Türkiye'nin neden Ermeni Soykırımı'nı tanımadığına ilişkin soruya, "Tanınacak bir şey yok zaten" karşılığını verdi. Ailesinin yansının Erzincan'da Ermeniler tarafından öldürüldüğünü anlatan Gönül, "Önce Ruslar ve Ermeniler birlik olup Türkler'i kendi topraklarında öldürdüler. Türkler de kendilerini savundu. Soykırım kesinlikle söz konusu değildi" dedi. Gönül'ün bu sözleri üzerine "Bu bir yalandır" diye bağıran bir kişi güvenlik güçleri tarafından salondan çıkarıldı.

27.03.2006


-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ankara, Avrupa Konseyi’nin desteklediği sözde soykırım filmine karşı harekete geçti...!


Ankara, Avrupa Konseyi'ne bağlı olarak çalışan ve ortak sanat eserlerini teşvik eden "Euroimages"in, "Ermeni soykırım iddiaları"nın anlatıldığı filme desteğine tepkili.

Başbaken Recep Tayyip Erdoğan, İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi nezdinde girişim başlatırken Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de Ankara'nın girişimlerinin sürdüğünü söyledi. Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Türkiye'nin çabaları sonucunda İtalyan yönetmen Victorie Tavaini'nin "Tarla Kuşlu Ev" filmiyle ilgili çabalar şu ana kadar bir sonuç vermedi. Yönetmen Taviani İtalya Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı; ancak yönetmen filme destek çabasından vazgeçmedi. Ardından da İtalya Başbakanı Berlusconi, yönetmene bir mektup yazarak, "Türkiye'nin ve Türklerin kötü gösterilmemesini" istedi.

Bakan Gül'e, Hamas'ın Türkiye ziyareti sonrasında ABD'deki Yahudi Lobisi'nin "Ermeni soykırım iddiaları"na ilişkin Türkiye lehine tutumlarında değişiklik olduğu yönündeki yorumlar hatırlatıldı. Bakan Gül, "Onlar bize farklı söylüyor, gidin orada sorun" ifadesini kullandı.

16.03.2006-zaman



-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İşte Ermeni Diasporasını yöneten Türk...!

 

Adı: Halil Berktay

Halen Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde öğretim üyesi.
Ermeni Soykırımı konusundaki sivri çıkışları ile zaman zaman dikkat çeken Halil Berktay, ilk kez Ermeni Diasporası ile ilişki içindeyken yakalandı.. Nasıl mı?

Anlatalım..

Amerikan PBS televizyonu, çoğu Amerika’da yaşayan Ermeniler'in finanse ettiği "Ermeni Soykırımı" belgeselini sözde soykırımı andıkları 24 Nisan’dan bir hafta önce 17 Nisan’da yayınlamaya karar verdi..
Ancak bu programın son bölümlerinde, Ermeni Soykırımı iddialarını çürütecek açıklamalar yapan isme, yani
Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu’nun görüşlerine
yer verilince kıyametler koptu.. Ermeniler, finanse ettikleri bir programda kendilerini belgelerle yalanlayan iki ismin yer almaması için hemen lobi çalışmalarına başladı..

Ancak bu lobi çalışmalarının Türkiye ayağı çok önemliydi. Bu tür çalışmalarda sürekli Berktay’la dirsek temasında bulunan  Ermeni diasporasından Stephen Feinstein, görüş istedi.. Berktay’ın sözleri ürperticiydi:

Kelimesine dokunmadan aynen aktarıyoruz:

Stephen Feinstein (Feinstein, Minnesota Üniversitesi Katliam ve Soykırım Çalışmaları Merkezi profesörü) tarafından belirtilen bütün sebeplerden ve sonra diğerlerinden dolayı, ben öyle bir boykotun karşısındayım.

1) Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoglu reddedici devletin adamlarıdır, faşistimsi neo-nasyonalisttirler ve gerçeklerin düşmanıdırlar. Bununla birlikte görüşleriyle oldukça tanınırlar.. Elbette  herhangi bir tv kanalı ya da gazete, diğerlerinin arasında (yani diasporacilarin arasında) onların görüşlerini de yayınlamakta haklidir

2) Reddedicilerle (sözde ermeni katliamını reddeden Türkiye'yi ve Ermeni Soykırımı iddialarını reddedenleri kastediyor) direk olarak tartışma olamaz demek, hiçbir işe yaramaz. Çünkü bu, hiçbir görüşme anlaşma ve tartışma olmamalı demekle eşdeğerdir. Bu savunulamaz ve tamamen ikna edici, inandırıcı olmayan bir durumdur. Bu durum çok fazla derecede protesto ediyorlar düşüncesine yol açar... Bu durum, reddedicilerin--1915'teki tarihsel gerçekleri ortaya çıkarmak için savaşanların; çoğulculuğun, anlaşmanın, ifade özgürlüğünün düşmanı olarak algılamalarında  yardımcı olur ve reddedicilerin eline koz verir..
 

3) Aktan ve Halaçoğlu gibilerinin hakkındaki gerçekleri bilebilirken, esas önemli nokta halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmelidir.. Başarıyı böyle sağlayabiliriz.. Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete geçilmelidir..

Bu eylemler sadece kendimizi iyi hissetmemize yarar. Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir.. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir... Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır.. (Yani para verilerek bazı Türklerin "Evet Ermeni Soykırımı vardı. Türkler 1 milyon Ermeni’yi öldürdü" denmesi sağlanmalıdır diyor..)

Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün ya da yarın ,  oturacağım ve son İstanbul konferansının bütün katılımcılarına bir mektup yazıp bu durumu açıklayacak, Stephen Feinstein'in bahsini ettiği eylemi boykot etmeleri, benim söylediğim yönde bir çalışma yapılması çağrısında bulunacağım..

Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün ya da yarın ,  oturacağım ve son İstanbul konferansının bütün katılımcılarına bir mektup yazıp bu durumu açıklayacak, Stephen Feinstein'in bahsini ettiği eylemi boykot etmeleri, benim söylediğim yönde bir çalışma yapılması çağrısında bulunacağım..

Halil'e tamamen katılıyorum.  PBS'i boykot etme bazılarının iyi hissetmesini sağlar ama iyi olur mu emin değilim. Bilgili kimseler daha iyi doğal yetenekler ve kaynaklara sahiptirler.  Bunun yanında, bazılarının, hiçbir akademik niteliği ve güvenilirliği olmayan reddedicilerin (Aktan ve Halaçoğlu'ndan bahsediyor) saldırılarıyla  kendilerini rahatsız hissetmeleri anlaşılabilir bir durumdur,  bu bir kişisel karakter sorunudur. Ancak, bunlar normal söylemler, bize yeni kategorilerde çalışma zorunluluğu getiriyor.. . Zorlu bir reddetme sürecine karşı koymayı reddetmek, reddediciliğe bir cevap değildir. Halil'in söylediği yönde çalışma yapılması daha uygundur.

Berktay'ın sözleri ve eylemleri bu..

Yorum sizin...

08.03.2006.sonsayfa.com

 


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Azerbaycan Ermenistan'a savaş açabilir...!

Azerbaycan Devlet Başkanı : İlham ALİYEV
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev sorunlu Dağlık Karabağ bölgesi görüşmelerinin bir sonu olmadığını söyleyerek ülkesinin Ermenistan'la bir savaşa hazırlanmasının şart olduğunu bildirdi.

Ermenistan işgali altındaki Dağlık Karabağ'ın hala Azerbaycan kontrolünde bulunan bölgesine bir ziyaret yapan Aliyev, burada, "Ermenistan tarafı zamana oynuyor ve müzakere sürecinin bir sonu olmadığı gerçektir. Bunun sorumlusu Ermeni tarafıdır. Azerbaycan konumunu yeniden gözden geçirmek zorunda. Herhangi bir olay için askeri harcamalar artırıldı" dedi.

Azerbaycan'ın mağdur taraf olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Aliyev, "Bu sebeple bu meseleyi neyle olursa olsun çözme hakkına sahibiz. Hazır olmalıyız ve toplum buna hazırlanmalı" derken henüz topyekun savaş çağrısı yapmadı.

Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın ev sahipliğinde Paris'te sorunu çözmek amacıyla Azerbaycan ve Ermenistan arasında 18 aydır sürdürülen görüşmelerde hiçbir ilerleme kaydedilememişti.

Aliyev, "Bölgede önder ülke oluyoruz. Ermenistan bizimle mücadele edemez" diye konuştu.

01.03.2006-İHA

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


Brüksel'de Ermenistan'ın Karabağ İşgaline  Karşıtı Gösteri...

Belçika'nın başkenti Brüksel'de, AB Konseyi önünde toplanan 150 dolayında kişi,Ermenistan'ın Azerbaycan'daki işgalini ve sözde soykırım iddialarını kınadı.

Gösterinin katılımcıları arasında bulunan Dünya Azerbaycanlılar Kongresi Başkanı Dr. Cevat Berahti, Karabağ'ın 14 yıl önce Ermeni işgaline uğradığını, Ermenilerin bölgede soykırım yaptıklarını, işgalin devam ettiğini, BM ve AB kararlarının uygulanmadığını belirtti.

Brüksel'den tüm dünyaya seslendiklerini söyleyen Dr. Berahti, Ermenilerin Azeri topraklarından çekilmelerini ve Türklere yönelik sözde soykırım iddialarına son vermelerini istediklerini söyledi. Dr. Berahti, sadece Azerilere ait bir davanın söz konusu olmadığını, Türkiye'nin ve Türk soydaşların da desteğine ihtiyaç duyduklarını ifade etti.

Türk ve Azeri bayraklarıyla çeşitli pankartların taşındığı gösteri olaysız sona erdi.
 

24.02.2006-AA





-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ermeniler, UNESCO Korumasındaki Tarihî Türk-İslam Eserlerini Yok Ediyor...!
UNESCO

Nahçivan’daki tarihi Ermeni mezarlarına zarar verdiği gerekçesiyle Azerbaycan’ı Avrupa’ya şikayet eden Ermenistan’ın, işgal altında tuttuğu Azerbaycan topraklarındaki Türk-İslam eserlerini tahrip ettiği ortaya çıktı.

Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın 15 yıllık bir araştırmasına göre Ermeniler, BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) koruması altındaki onlarca camiyi yok etti. Ermeniler, Karabağ başta olmak üzere 9 bölgede şu tahribatları yaptı: Şuşa Camii, Kubatlı’da Yusufbeyli, Mollalı, Mirler camileri, Zengilan’da Muşlan ve Hacı Aliler camileri, Akdam’da Kengerli, Papravent camileri harabeye çevrildi. Ermenistan’da tahrip edilen tarihi eserler şunlar: Akdede ve Tokmak mezarlıkları, 16. yüzyıldan kalma ait Şah İsmail ve Hudabent camileri, 17. yüzyıl eserlerinden Şah Abbas Cami, 18. yüzyıla ait Göymescid, Ulucami, Tepebaşı, Hacı Nasrullah, Kale camileri.

Buna karşın Culfa’daki tarihî Ermeni mezarlarını tahrip ettiği iddiasıyla Azerbaycan’ı, Avrupa Konseyi ve UNESCO’ya şikayet eden Erivan, konuyu şimdi de Avrupa Parlamentosu (AP) gündemine taşıdı. Konsey tarafından ‘işgalci’ olarak nitelenen Ermenistan’ın sürekli sıcak tuttuğu konu, Yunanistan ve Fransa’nın desteğiyle dün AP’de görüşüldü. AP’nin raporunda, “Nahcivan Culfa’daki Ermeni mezarlığının 1998-2002 yılları arasında tahrip edildiği; ancak uluslararası toplumun baskı ve kınamalarına rağmen Azerbaycan’ın yapılan araştırma sonuçlarına cevap vermekten kaçındığı öne sürüldü.”

Konuya ilişkin Zaman’a konuşan Azerbaycan İstanbul Başkonsolosu Dr. İbrahim Nebioğlu, Erivan’ın gündeme getirdiği Culfa’daki söz konusu mezarlığın, iddiaların aksine Ermenilere değil Albanlara ait olduğunu söyledi. Nebioğlu, Komisyon temsilcilerinin bölgede araştırma yaptığını ve bunun sonuçlarının bir ay içerisinde açıklanacağını belirtti. Ermenilerin asıl amacının Nahçivan’ın Ermeni toprağı olduğu iddialarını dünyaya kabul ettirmek olduğunu ifade eden Nebioğlu’na göre, Ermenilerin sonraki hedefleri ise Kars için de benzer taleplerde bulunmak. Ermenilerin “karikatür krizini” de kullandığını da savunan Nebioğlu, “Mabetlerimiz yok ediliyor diyerek Hıristiyan dünyasının desteğini almak istiyorlar.” diye ekledi

17.02.2006





-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK ANITI İÇİN YER BULAMAMIŞLARDI : Fransa, Ermeni anıtını sit alanına dikiyor ...!

2006’yı ‘Ermeni yılı’ ilan eden Fransa, sözde soykırım anıtı dikmeye devam ediyor. Paris’in ardından Lyon Belediyesi de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kayıtlı, değişiklik yapılması yasaklanan alana Ermeniler için anıt inşa edecek.

‘Tarihî dokunun değiştirileceği’ gerekçesiyle anıta karşı çıkan sivil toplum örgütleri de karara engel olamadı. Heykel, sözde Ermeni soykırımının yıldönümü olan 24 Nisan’a yetiştirilecek. Fransızlar, Paris’te Atatürk’ün heykeline yer bulamamıştı. Türkiye’nin eski Büyükelçisi Uluç Özülker, Atatürk anıtı için büyük çaba sarf etmiş; fakat sonuç elde edememişti.

Proje, Lyon Belediye Meclisi’nde uzun süre tartışıldı. Başkan Denis Broliquier, 35 bin Euro’ya mal olacak anıtın yerine ve bütçesine karşı çıktı. Muhafazakar Halk Birliği Hareketi ve Lyon Birliği üyesi encümenler de başkana destek verdi. Ancak Sosyalist Partili üyelerin oylarıyla proje onaylandı. Anıtın dikileceği Antonin-Poncet Meydanı, Lyon’un en güzel mekanlarından birisi. Bölge, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) koruması altında. Fransızlar, 2001 yılında Ermeni örgütlerinin baskısıyla Paris’teki Seine Nehri kıyısına da Komitas soykırım anıtı dikmişti.

Söz konusu alan 1991’de UNESCO tarafından korumaya alınmıştı. Fransa’daki Ermenilerin gövde gösterisine dönüşen Komitas heykeli, ünlü Champs-Elysee Caddesi’nin çok yakınında, turistlerin uğrak yeri olan bir meydanda bulunuyor. 2001’de sözde soykırımı tanıyan bir yasa çıkaran Fransa, 2006’yı da Ermeni yılı ilan etti. Fransa’da beş yüz bine yakın Ermeni yaşıyor. UNESCO’nun 1972 tarihli Dünya Kültürel ve Doğal Mirasını Koruma Sözleşmesi, listeye alınan yerlerin, olduğu gibi korunmasını ve dokusunun hiçbir şekilde bozulmamasını öngörüyor. Fakat sözleşmede buna engel olabilecek hukukî bir mekanizma bulunmuyor. UNESCO, Nemrut’a yol yapımında olduğu gibi itirazda bulunabiliyor. Konuya ilişkin Zaman’a bilgi veren UNESCO kaynakları, özellikle kamuoyundan şikayet olması durumunda kurallara uymayan Fransa üzerinde baskı kurulabileceğini ifade ediyor. Gündeme gelmesi halinde örgütün, Fransa’dan bilgi isteyeceğini belirten kaynaklar, Dünya Mirası Listesi Komitesi’nin de doku değişecek şekilde değişiklik yapıldığına karar vermesi halinde, bu bölgelerin Dünya Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne alınmasının söz konusu olabileceğini bildirdi. Dünya Mirası Listesi’nde yer alan yerler, gerektiği gibi korunmaması ve var olan dokusunun değiştirilmesi durumunda bu listeye alınıyor. Dünya Mirası Listesi’nde yer alan İstanbul’un da gerektiği gibi korunamadığı gerekçesiyle listeden çıkarılarak Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne konulması gündeme gelmişti. İstanbul’u izleme altına alan UNESCO, önlemler için Türkiye’ye iki yıl daha süre verdi.

Atatürk anıtına yer bulamadılar

En gözde mekanlarını Ermenilere açan Fransa, dünyanın birçok ünlü simasının heykelinin bulunduğu Paris’te Atatürk’ün heykeline yer bulamadı. Türkiye’nin üç ay önce görev süresini tamamlayan Paris Büyükelçisi Uluç Özülker, heykelin dikilmesi için Fransız makamları nezdinde büyük çaba sarf etmiş; fakat sonuç elde edememişti. Büyükelçilik, heykel için Paris’in 16. bölgesine başvuruda bulundu. Belediye başvuruyu kabul edince, heykel için bölge sınırları içerisinde yer bakılmaya başlandı. İlk yıllarda, Seine nehrinin hemen kenarındaki Radio France binasının önündeki alan gündeme geldi. Fakat daha sonra heykelin Eyfel Kulesi’ne bakan bu meydana dikilmesinden güvenlik gerekçesiyle vazgeçildi. Yetkililer, muhtemel saldırılara karşı Atatürk heykelinin korunması sorununu gündeme getirdi. Fransızlar, heykelin Türk Büyükelçiliği’nin karşısındaki alana dikilmesine ise meydanın altyapısına zarar vereceği gerekçesiyle karşı çıktı. Yetkililerin, ‘Prenses Lamballe Şatosu’nun duvarına dikin’ teklifini ise büyükelçilik kabul etmedi. Fransa’da 450 binden fazla Türk vatandaşı yaşıyor.
 

11.02.2006




-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------Ermeni Tehcirinde yeni bilgiler :
Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay’ın bulduğu son belgeler oldukça ilginç...!Devlet Arşivleri Belge Örneği: Ermenilerin Hınısta Yaptığı Katliama Dair Belge

Son yıllarda Türkiye’nin uluslararası konjonktürde itibarını zedelemeye çalışan konuların başında hiç şüphesiz Ermeni tehciri sırasında yaşanan soykırım iddiaları geliyor. Ermeni diasporası ‘Tehcir sırasında Osmanlı yönetimi katliama izin verdi’ tezi ile dünya kamuoyunu aldatmaya çalışırken, bu iddiaların asılsızlığı karşısında sessiz kalmak istemeyen Türk tarihçiler de Osmanlı arşivlerinde yoğun mesai harcıyor. Her geçen gün yeni bilgilere ulaşılan tozlu raflar arasında Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay’ın bulduğu son belgeler oldukça ilginç. Belgelere göre Osmanlı yönetimi, göç sırasında ihmali tespit edilen 1673 Türk’ü Divan-ı Harp’te yargıladı, 67’sinin ise idamına karar verdi.

Tarih doçenti olan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay, Ermeni diasporasının ‘Tehcir (göç) sırasında Osmanlı yönetimi katliama izin verdi’ tezini çürütmek için uzun süredir yaptığı çalışmayı tamamladı. Osmanlı yönetiminin tehcirde suiistimali tespit edilen kamu görevlileriyle ilgili yaptığı işlemleri mercek altına alan Sarınay, ilginç bilgilere ulaştı. 1673 devlet görevlisinin yargılandığını belirleyen tarihçi Sarınay, bunlardan 67’sinin asıldığını ortaya çıkardı. Osmanlı Devleti’nin cezalandırdığı kişiler arasında binbaşı, kaymakam, belediye başkanı, Teşkilat-ı Mahsusa elemanları bile var. Yaptığı araştırmanın sonuçlarını Zaman’a açıklayan Yusuf Sarınay, “Bu yargılanmalar ve cezalandırmalar Osmanlı merkezî yönetiminin ne kadar hassas davrandığını, münferit olaylara dahi göz yummadığını göstermektedir. Eğer Osmanlı, soykırım niyetinde olsaydı, tehcir sırasında güvenliği tam sağlayamadıkları gerekçesiyle kendi kamu görevlilerinden bu kadar çok insanı feda eder miydi?” diyor.

Ermenilerin ‘soykırım’ ısrarı karşısında atağa geçen Türk tarihçilerinin Osmanlı arşivlerinde yaptığı incelemeler her geçen gün yeni bilgileri gün ışığına çıkarıyor. Devlet Arşivleri Genel Müdürü Sarınay’ın ‘tehcir’le ilgili belgeler arasından derlediği bilgiler, Türk tezini güçlendirir nitelikte. ‘Tehcirde Ermenilerin maruz kaldığı saldırıları’ reddetmeyen Sarınay, ‘Bunlar Osmanlı Devleti’nin soykırım organizasyonuydu.’ iddiasını ise kesinlikle kabul etmiyor. Osmanlı’nın tehcir boyunca ilgili tüm birimlere ‘güvenliği sağlayın’ uyarısında bulunduğunu belgeleriyle açıklayan Sarınay, buna rağmen ihmali görülen kamu görevlilerinin cezalandırılması konusunda da Osmanlı yönetiminin tolerans göstermediğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: “Osmanlı hükümeti savaşın olumsuz şartları içinde Ermeni sevkıyatını yürütürken kafilelerin güvenliklerinin sağlanması konusunda büyük gayret sarf etmişti. En üstte alınan sevk ve iskan kararları olmak üzere Dahiliye Nezareti tarafından taşra yöneticilerine gönderilen talimatlarda; Ermenilerin can ve mal güvenliği üzerinde önemle durulmuş, gerekli tedbirlerin alınması ve Ermenilere kötü muamelede bulunan jandarma ve memurların derhal azledilerek Divan-ı Harplere teslim edilmesi sürekli vurgulanıyordu.”

Hükümetin uyarılarına aykırı davranışlarda bulunanları cezalandırmak için 30 Eylül 1915’te soruşturma komisyonları kurulmasına karar verildiğinin altını çizen Sarınay, “O tarihte Ermenilerle ilgili dış baskı oluşmamıştı bile. Osmanlı bu yargılama idaresini tamamen kendisi almıştır.” hatırlatmasında bulunuyor. Ermenileri yok etme niyetinde olan bir yönetimin bu hassasiyeti göstermesinin mümkün olmadığının görülmesini isteyen Sarınay şu soruları yöneltiyor: “Ermenileri yok etme veya onlara katliam yapma amacında olan bir yönetimin suç işleyen veya ihlali görülen devlet görevlilerini yargılaması, görevlerinden alması ve idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmaları konularında bu kadar hassas davranması mümkün müdür? Almanya’nın Yahudi soykırımı ile Ermeni olaylarını karşılaştıran ve benzerlikler kurmaya çalışan bazı aydınlara soruyorum: Almanya’da Yahudilere kötü davrandığı için yargılanan, görevinden alınan, hatta hapsedilen ve idam edilen Alman subayı veya kamu görevlisi var mıdır?”

Divan-ı Harp’te 1673 kişi yargılandı

Tarihçi Sarınay’ın Osmanlı belgelerinden ortaya koyduğu rakamlara göre Divan-ı Harp’te yargılananların sayısı toplam 1673. Bunların içinde binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen, jandarma bölük komutanı, polis komiseri ve Teşkilat-ı Mahsusa elemanı sayısı 528. Ayrıca sıhhiye müdürü, tahsildar, kaymakam, belediye reisi, nahiye müdürü, kâtip, sevk memuru, mal müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nüfus memuru, başkâtip ve Emval-i Metruke Komisyonu Reisi gibi 170 kamu görevlisi de yargılananlar arasında. Kalan 975 kişi çete mensubu ve halk arasından. 1916 yılı ortalarında son bulan Divan-ı Harp yargılamalarının sonuçları ise şöyle: 67 idam, 524 hapis, 227 berat ve yargılama reddi, 109 inceleme, 68 kürek, para, pranga ve sürgün cezası. 674 işlem yapılmayan kişi sayısı. 4 kişi de velisine teslim.


05.02.2006-zaman



----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Son Osmanlılardan Nevruz Dede’ye veda ...



Bakü’yü düşman işgalinden kurtarmak için Nuri Paşa komutanlığında 1918’de Azerbaycan’a gelen Türk subaylarından Nimetullah Bey’in oğlu Ahmet Nevruz’un cenazesi Bakü’de iki ülke vatandaşlarının katılımıyla toprağa verildi. Nevruz Dede


Azerbaycan’da ‘Nevruz Dede’ olarak anılan Ahmet Nevruz, Bakü’de gelini ve torunları ile birlikte yaşıyordu.96 yaşında hayatını kaybeden Nevruz’un cenaze namazı Bakü Şehitlik Camii’nde kılındı.Cenaze törenine Bakü’deki Türk basınının yanı sıra Azerbaycan medyası büyük ilgi gösterdi. Son dileği “bir kere dahi olsa vatanı İstanbul’a kavuşmak” olan Nevruz Dede’nin, bu arzusugeçtiğimiz yıl gerçekleştirilmişti. Nevruz Dede bir asırlık vatan hasreti sonrası yurduna ayak bastığı zaman ilk olarak eğilip toprağı öpmüş “Artık ölsem de gam yemem.” demişti.

Ömrü savaş meydanlarında geçti

1918 yılında Azerbaycan’ı Ermeni işgalinden kurtarmak maksadıyla, Türk ordusu İstanbul’dan Kafkasya’ya hareket eder. Nuri Paşa’nın komuta ettiği Türk ordusundaki zabitlerden biri de Nevruz Dede’nin babası Nimetullah Paşa’dır. Asıl adı Ahmet olan Nevruz Dede,
o tarihte henüz 7 yaşında bir çocuktur. Annesini kaybetmiştir ve yetimdir. Nimetullah Paşa’nın tek evladıdır. Babası Kafkas Cephesi’ne gittiğinde, adeta yalvarır, “Baba, beni burada bırakma. Beni de yanında götür.” der. Babası, çaresiz Nuri Paşa’dan
izin ister. Nuri Paşa, “Olur evladım.” der ve Azerbaycan’da Türk orduları Ermenilerle kıran kırana savaşırken babası küçük Ahmet’i, şimdiki adıyla Nevruz’u Gence’de bir
ailenin yanına yerleştirir. Ancak savaş devam ederken, çeşitli karışıklıklar olur ve baba-oğul birbirlerini kaybederler. İkisi de Türkiye’ye dönemezler. Babası oğlunu,
oğlu babasını yıllarca arar. 1920’de Azerbaycan Sovyet hakimiyetine girince, Türkiye’ye dönme ümitleri tamamen kaybolur, sınırlar kapanır. Yıllar sonra
birbirlerini Lenkeran şehrinde bulurlar. O dönemde kimliklerini, Türk olduklarını gizlemek zorunda kalan Nimetullah Paşa, oğlunun Ahmet olan adını Nevruz
olarak değiştirir. Çünkü o dönemde Türk olmak çok tehlikelidir. Kader baba-oğulu bu defa 2. Dünya Savaşı sebebiyle ayırır.Harp Okulu’nda okuyan Nevruz Dede savaşa çağrılır.
Savaşta Almanlara esir düşer. Fakat o koyu bir Bolşevik düşmanı olduğu için, Lejyon ordularına komutan olarak Almanya’nın safında Ruslara karşı savaşır. Savaş bittiğinde Almanya hezimete uğramıştır. Stalin, Nevruz Dede’yi önce Özbekistan’a, sonra Bakü’ye getirtir. Vatana ihanet suçuyla yargılanan Nevruz Dede, tam 25 yıl hapis cezası alır.
10 yıl Tataristan bölgesinde bir hücrede hapis yatar. Kruşçev döneminde çıkan genel afla serbest kalır, ama KGB onu adeta bir gölge gibi izlemeye devam eder. Ömrü savaş meydanlarında, işkence ve hapishanelerde geçen Nevruz Dede, ancak 50 yaşında evlenmeye fırsat bulur.
Dostlarının ısrarı ile evlenir ve 56 yaşında baba olma zevkini tadar. Bakû’de düzenli bir hayatı, her sabah gideceği bir işi, akşamları hanımı ve çocukları ile birlikte kalacağı üç odalı bir evi vardır. Önce eşini sonra da oğlu Fahrettin’i kaybeder. Nevruz Dede ölümünden evvel gelini ve torunları ile birlikte yaşıyordu.

31.01.2005


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Küstahlıkta Son Nokta: Taşnaksutyun'un toprak talebi var!

Aşırı milliyetçi Ermeni partisi Taşnaksütyun sözcüsü Giro Manoyan, Türkiye'den şu anda toprak talebimiz yok ama bu gelecekte olmayacağı anlamına gelmiyor" dedi.
Aşırı milliyetçi Ermeni partisi Taşnaksütyun sözcüsü Manoyan sözlerine,
"Bizim de bir parçası olduğumuz mevcut hükümet, desteklediğimiz ve
desteğimizi sürdüreceğimiz Devlet Başkanı da bizim Anavatan taleplerimizi terk etmeyecek" diye devam etti.

"'TOPRAK TALEBİMİZ YOK' DİYEN HÜKÜMET GİDER"

Erivan'da bir yuvarlak masa toplantısında konuşan Giro Manoyan, hiçbir Ermeni hükümetinin,
Türkiye'den asla toprak talep etmeyeceklerini söyleyemeyeceğini söyledi ve
"Hiçbir Ermeni Hükümeti bunu yapamaz çünkü bana göre Ermeni halkı böyle
bir Hükümetin iktidarda kalmasına asla izin vermez" diye konuştu.
Milliyetçi "Taşnaksütyun" sözcüsü, Ermenistan yönetiminin şu anda böyle
bir talepleri olmamasına karşın "Bugün böyle taleplerimizin olmaması,
yarın da olmayacağı anlamına gelmiyor" dedi.
Ermeni basını, Taşnaksütyun'un bu açıklamasının ardından,
"Ermeni Devrim Federasyonu'na (Taşnakşütyun) göre,
Ermenistan, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımıyor" yorumu yaptı.
Ermeni basınında çıkan haberlerde Ermenistan'ın gelecekte
Türkiye'den 1915 öncesinde Ermeniler'in yoğun biçimde yaşadığı
Türkiye topraklarını isteyebileceği belirtildi.
29.01.2006


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

AP'( Avrupa Parlementosu) ye 'Ermeni terörü' hatırlatması :

Türk Parlamenterler Birliği (TPB), Ermeni terör örgütü ASALA tarafından,
Türkiye'yi temsil görevindeyken şehit edilen ve yaralananların fotoğraflarının
yer aldığı bilgi notunu Avrupa Parlamentosu (AP) üyelerine gönderdi.
Ermeni Terörü Tarafından Katledilen Türklerin Fotoğrafları
TPB Genel Başkanı Hasan Korkmazcan TBMM'de düzenlediği basın toplantısında,
Ermeni terör örgütünün işlediği cinayetleri unutturmamak için ''Bu gerçeği inkâr etmek
onları yeniden öldürmektir'' sloganıyla hazırladıkları resimli bilgi notunu AP'nin tüm üyelerine
ulaştırdıklarını bildirdi.

Korkmazcan, İngilizce ve Fransızca hazırlanan bilgi notunda, 1973 - 1994 yılları arasında
yurtdışında Türkiye'yi temsil görevindeyken Ermeni terör örgütü ASALA'nın saldırıları sonucu
şehit edilen 34 ve yaralanan 14 diplomat ile yakınlarının resminin yer aldığını kaydetti.

25.01.2006




----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Osmanlı Belge Belge Toplanıyor...!
 

Türkiye, Osmanlı dönemine ait arşiv belgelerini bir bir topluyor. En son Roma Sefareti’ne ait binlerce evrak İstanbul’a taşındı. İşi ciddiye alan Başbakanlık’a bağlı Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı, sokaktan belge toplamak için bile büyük çaba harcıyor. Kurumun hedefi, yabancılar tarafından değerli vesikaların yurtdışına çıkarılmasını engellemek.

Libya ile Tunus, geçtiğimiz aylarda Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşiv Dairesi Başkanlığı’na müracaatta bulunarak, kendi sınırları ile ilgili düzenlemeyi içeren 19 Mayıs 1910 tarihli anlaşma metnini istedi. Daha önce de Kuveyt-Katar, Suudi Arabistan-Yemen, Etiyopya-Eritre gibi birbirlerine deniz ve kara sınırı bulunan ülkeler, hudutlarıyla ilgili anlaşmazlıkları çözmek adına Osmanlı arşivlerine başvurmuştu.

Bu taleplerden sonra bir belgenin yüzyıl sonra uluslararası problemlere çözüm getirebileceği anlaşıldı. Peki, dışarıdaki veya içerideki tarihî vesikalar tam manasıyla toplanabiliyor mu? İşte bu soru henüz net bir cevap bulmuş değil.

50 ton arşiv belgesinin Bulgaristan’a hurda kâğıt niyetine verilmesinin üzerinden 70 yıldan fazla bir süre geçerken devletin 1950’lerde başlattığı dışarıdaki belgelerin toplanması işlemine son yıllarda hız verildi. Türkiye, Osmanlı’nın elçilik veya konsolosluk açtığı ülkelerde toplanan arşiv belgelerini bir bir geri getirmek için çaba harcıyor.

Son olarak Roma Sefareti’nde bulunan evraklar geçtiğimiz günlerde Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne ulaştı. 1856-1923 yıllarını kapsayan 112 defterden oluşan binlerce muhtelif belge kolilere doldurularak Türkiye’ye getirildi. Roma Sefareti’ndeki (elçilik) belgeler tarihe ışık tutması açısından son derece önemli. Önümüzdeki birkaç yıl içinde tasnifi yapılıp araştırmaya açılacak belgeler, Hariciye Nezareti’yle ilgili yazışmaları, Balkan, Trablusgarp, Birinci Dünya Savaşı, Balkanlar’daki problemler, Arnavutluk, Bulgaristan, Karadağ, Yunanistan, Kuzey Afrika’nın durumu ve Osmanlı’nın borçları gibi konuları içeriyor. Girit Meselesi, Paris Anlaşması’nın yankıları, Millî Mücadele’ye Avrupa devletlerinin bakışı ve belki de en önemlisi Kurtuluş Savaşı için Batı’dan silah temini, Karadeniz’e mühimmat taşınmasında İtalyan ve Fransız gemilerinden faydalanılması gibi mevzular da bu evraklar sayesinde aydınlığa kavuşacak.

3,5 milyon evrak geldi…

Ancak yurtdışında bulunan arşivlerin ciddi bir şekilde korunduğunu söylemek mümkün değil. 1985’e kadar Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki Hariciye Nezareti Arşivi bu tarihten itibaren Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’na devredildi.

Söz konusu el değiştirme arşivlerin yurtdışından getirilme sürecine hız kazandırdı. Tahran’ın ardından Paris Hariciye Arşivi İstanbul’a taşındı. Ancak Tahran’dan gelen belgeler Türkiye’ye gelişinde kısmen zarar gördü. Daha önceki dönemlerde de Atina, Belgrad, Çetine (Karadağ), Washington ve Viyana elçiliklerinde yer alan Osmanlı dönemi belgeleri ile Cakarta’dan bir miktar işlem görmemiş evrak getirilmişti. Sadece ismi geçen yerlerden gelen evrak sayısı yüz binlerle ifade ediliyor. Mesela Atina Elçiliği’nden 156 bin 30, Washington’dan ise 36 bin 70 belge Osmanlı Arşivleri’nde kayıt altına alındı.

Şu ana kadar dışarıdan toplam 3,5 milyon arşiv malzemesi İstanbul’a getirildi, bunların tasnif işlemleri hâlihazırda devam ediyor. Evrakların 1,5 milyonunda herhangi bir ibare bulunmaması ve dağınık olması çalışmaları güçleştiriyor. Hariciye’den gelen malzeme, memurlara ait maaş, rütbe kayıtları, devlet erkânının seyahatleri çalışanlar hakkındaki dilek ve şikayetler, tabii afetler ve kazalar neticesinde yapılan yardımlar, savaşlar ve antlaşmalar gibi dönemin politik ve siyasî mevzularını içeriyor. Son dönemin en önemli tartışma konusu Ermeni Meselesi de söz konusu değerli kâğıtlar içinde önemli bir yer tutuyor. Bununla ilgili 2733-2902 numaralar arası ve 34 bin 351 belge özetlenerek araştırmacıların hizmetine sunulmuş durumda.

Gelmeyenler ne olacak?

Osmanlı elçilik ve konsoloslukları, bakanlıklardan önce kuruldu. İlk elçiliklerin III. Selim zamanında kurulduğu göz önüne alınarak, yurtdışından gelen arşivlerin o dönemden bu yana teşekkül ettiği düşünülebilir. Ancak durumun böyle olmadığı elçilik arşivlerinde Tanzimat öncesi dönemle ilgili hemen hemen hiç belge bulunmamasından anlaşılıyor. Bunu, 1790’larda açılmış ilk sefaretlerin sistematik olarak 1839’a kadar tam oluşturulamamasına ve savaşlar nedeniyle faaliyetlerinin sık sık kesilmesine bağlamak mümkün. Dışarıdaki arşivleri inceleyen ve bazılarının tasnif ve düzenlemesinde yer alan Prof. Dr. Bilâl Şimşir, “Dış temsilciliklerimizin arşivinde Tanzimat öncesine ait hemen hemen hiç belge yoktur.” diyerek konuya vurgu yapıyor.

Yurtdışından gelenlerin yanı sıra bazı merkezlerde bulunan arşiv malzemesi hâlihazırda Türkiye’ye ulaşabilmiş değil: Bern, Lahey, Londra, Kopenhag, Madrid, Sofya büyükelçilikleri ve Batum Başkonsolosluğu. Bu yerlerdeki belgelerin de en az gelenler kadar önemli ve çok olduğu dile getiriliyor. Sadece Londra’dan 2 bin kutu evrakın gelmesi bekleniyor. Ortadoğu’nun karakutusu niteliğindeki bu belgeler günümüzün en önemli tartışma konularından Musul- Kerkük petrollerinin kullanım hakkı ve bölgenin demografik yapısı hakkında bilgi veriyor. Yine de elçilikte kutularda beklemek zorunda kalan evrakların gelişi bürokratik engelleri aşamıyor.

Türkiye’deki evraklar yurtdışına çıkartılıyor

Yurtdışında bulunanlar çeşitli yollarla Türkiye’ye getirilmeye çalışıladursun, hâlihazırda sahaflar başta olmak üzere, çeşitli kişilerin ya da ailelerin elindeki resmî evrakların sayısı binlerle ifade ediliyor. Bunlar arasında Sultan Abdülaziz’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan Vakfı’na ait olduğu bilinen belgeler de yer alıyor. Şimdilerde bazı ailelerin elinde bulunduğu belirtilen evraklar yüksek fiyat istendiği için elde edilebilmiş değil.

Bu tarz belgelerin yurtdışında da alıcısı çok fazla. Sahaflardan ya da ailelerden ele geçirilen evraklar yüksek fiyatlar karşılığında yabancılara satılıyor. Akademik çalışmalar için kullanılmaktan ziyade ev süslemesi ya da hatıra niyetiyle alınan binlerce evrak şimdiden Türkiye’den çıkarılmış durumda. Alıcıları arasında birçok millet bulunmasına rağmen son yıllarda Japonlar, Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler, Osmanlı Devleti’nden kalan evrakları topluyor.

Karaköy’de tarihî eser ve antika malzeme toplayıcılığı yapan Kenan Başakyiyen yabancıların nasıl belge topladıklarını şöyle anlatıyor; “Bunlar şimdi durumu biliyor. Sahafları ve antikacıları dolaşıp Osmanlıca belge topluyorlar. Belgenin içeriği veya özelliği o kadar önemli değil. Zaten çok önemli belgeyi bizler satmıyoruz, daha çok kendimize saklıyoruz. Japonlar, son yıllarda da Ermeniler fazla topluyor. Ama bazen de çok önemli bir belge yurtdışına çıkabiliyor.”

Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı yetkilileri ise ellerinde imkân olsa tüm belgeleri toplayacaklarını ama işe maddiyat girince zor durumda kaldıklarını vurguluyor. Yine de evrakların yurtdışına çıkarılmasını engelleme adına projeleri yok değil. Bunlardan biri de ekonomik durumu iyi, tarihî kâğıtlara ilgisi bulunan kişilerin ya da kurumların söz konusu belgeleri satın alarak muhafaza etmesi. Tabii en önemlisinin kurum bünyesine verilmesi olduğunu söyleyen Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Mustafa Budak, “Yine de bize verilmese bile, belirtilen yöntem kullanılırsa, asırlık evraklar Türkiye’de kalır. Çünkü mevzu bahis önemsiz kâğıt parçaları değil. 600 yıl milyonlarca metrekare coğrafyayı yönetmiş bir devletin sistematiğinin göstergeleri.” diyor.

Osmanlı Arşivleri’ndeki tasnif çalışmaları genişledikçe, yerli ve yabancı araştırmacıların ilgisi de giderek artıyor. Son 15 yılda 2 bin 700 kişinin ziyaret ettiği arşiv bünyesinde şimdiye kadar 70 ülkeden araştırmacı çalışma yürüttü. Yetkililer, Amerika Birleşik Devletleri’nden Sudan’a, İsveç’ten Arjantin’e kadar birçok ülkeden kişinin gelmesini, Osmanlı Devlet sisteminin başarısına yönelik meraka bağlıyor. Hatta geçtiğimiz yıllarda araştırmacılarını finanse eden ve onları destekleyen Japon devletinin nezaretinde Hicaz Demiryolu projesini esas alan bir tez hazırlandı.

Yine de bazı ülkeler, Osmanlı arşivinin kapısı sonuna kadar açık olmasına rağmen yeterince kullanmıyor. Bunların başında da Ermeni soykırımı iddialarıyla Türkiye’yi sıkıştıran Ermenistan geliyor. 2005’in ilk ayına kadar sadece 2 Ermeni araştırmacı resmî yollardan arşivde çalışma yürütmüş. Söz konusu durumun aslında iddialar karşısında Türkiye’nin elini güçlendirdiğini belirten uzmanlar, “Eğer soykırımı savları doğruysa buyursunlar, bizim arşivlerde de araştırma yapsınlar. Baksınlar bakalım bir şey çıkacak mı?” diyor.

Şimdiye kadar yürütülen araştırmalarda Amerikalılar 443 kişiyle ilk sırayı alıyor. Onları sırasıyla Japonlar ve Almanlar izliyor. Araştırma alanına göre ise Ortadoğu, Balkanlar, Avrupa ülkeleri en çok merak edilen konular. Bunların haricinde askerî konular (39 kişi), azınlıklar (55 kişi), Ege adaları (70), idarî teşkilat (97), vakıf (33) ilgilenilen diğer alanlar.

Doç. Dr. Mustafa Budak: İçerdeki de dışarıdaki kadar önemli

Yurtiçinde dolaşan belgeleri takip etmek çok zor. Bizim bu belgelerin toplanması için gayret göstermemiz yeterli olmuyor. Hangi belge nerede bunu bilemeyiz. Ama piyasada Teşkilatı Mahsusa’dan tutun da iç yazışmalara kadar her türlü belge sahaflarda veya kıymet bilmeyenlerin elinde bulunuyor. Bir de bazı aile arşivleri var ki bunları arşive kazandırmak için epey para lâzım. Bunları maddi olarak karşılamak kolay değil. Biz Başbakanlık Devlet Arşivleri olarak haberini aldığımız her belgenin peşine düşüyoruz. Konuya meraklı kişilerin ikazları ile ya da yönlendirmesiyle bazı belgeleri kurum bünyesine katmış olsak da bu yeterli değil. Arşivlere meraklı ve maddi durumu iyi kişilerin piyasadaki bu evrakları satın alması onların yurtdışına çıkmasını önler. Bu da çok önemlidir. Neticede bahsi geçen bizim tarihimiz. Biz bu konuda çok geç kaldık ama hâlâ yapılacak bir şeyler var. Unutmayalım ki bazen bir belge tarihte karanlık kalmış bir konunun aydınlanmasına yol açabilir.
*Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı
22.01.2006


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ermenilere Şok...!
Sözde soykırım yalanları ile dünya genelinde Türkiye’yi ‘zora sokmayı’ hedefleyen Ermenistan’a karşı Ankara daha fazla ‘sabırlı’ davranamadı.

Ankara’nın uzattığı ‘barış eli’ne sürekli ‘ret’ cevabını veren Ermenistan, Türkiye’nin son hamleleri karşısında ‘şoke’ oldu. Türkiye, Avrasya ticaretinin önemli yollarından biri olan Kars-Gümrü Tren Yolu Hattı’nı iptal ettiğini resmen açıkladı, ardından Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan güzargahına sahip olan Kars-Ahılkelek Demiryolu Projesi’nin başlatılacağını bildirdi. Söz konusu karar karşısında şaşkına dönen Ermenistan yönetimi, Türkiye’nin Gürcistan ile karşılıklı olarak vizeyi kaldırması ile ikinci bir şok daha yaşadı. Buna göre, iki ülke vatandaşlarının karşılıklı olarak vizesiz 90 gün kalabilecekleri ve ticaret yapabilecekleri belirtildi.

“Her şeyi yaparız”
Ne yapacağını şaşıran Ermenistan’ın ilk tepkisi Gürcistan’a oldu. Komşusu Gürcistan’a resmi bir ziyaret yapan Ermenistan Dışışleri Bakanı Vartan Oskanyan ile meslektaşı Gela Bezhuashvil önceki gün canlı yayında yaptığı ortak basın toplantısında Türkiye tartışıldı. Oskanyan, canlı yayında Gürcü meslektaşına, “Böyle bir karar beklemiyorduk.” dedi. “Türkiye’nin izlediği siyaset sebebiyle Kars-Gümrü-Tiflis demiryolu hattının kapalı tutulduğunu” söyleyen Oskanyan, bu hattın Gürcistan-Azerbaycan ve Türkiye’yi birbirine bağladığını, bu sebeple alternatif projenin hayata geçirilmesini engellemek için her türlü çabayı göstereceklerini söyledi.

Planları alt üst oldu
Gürcistan’ı da suçlayan Oskanyan, 160 kilometre uzunluğundaki demiryolu hattı projesinin hayata geçirebilmesi için 400 milyon dolar civarında kaynağa ihtiyaç duyulduğunu belirterek “Siz tek başınıza bu projeyi karşılayamazsınız. Size mutlaka dışarıdan birisi yardım ediyor” dedi. Oskanyan böylece isim vermeden Türkiye’yi suçlamaktan da geri kalmadı.

Ermeni bakan, Kars-Gümrü demiryolu hattının var olduğu bir dönemde, yeni bir hattın inşa edilmesinin anlaşılır olmadığını söyledi. Bakan, Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan arasındaki Kars-Ahılkelek projesinin gündeme geldiği günden itibaren Ermenistan’ın bölgesel işbirliğiyle ilgili tüm planlarının alt üst olduğunu belirtti.

 Asya Avrupa’ya bağlanacak
Petrol ve doğalgaz projelerinin ardından hayata geçirilen “Kars-Ahılkelek Demiryolu Projesi” ile Gürcistan ve Azerbaycan, Ermenistan’ı by-pass ederek Avrupa’ya bağlayacak. Böylece Asya ülkeleri ile Avrupa ticareti direkt olarak sağlanacak. Orta Asya’nın Hazar üzerinden Türkiye’ye bağlanmasıyla, ulaşım da kısalmış olacak. Geçen yıl üç ülkenin biraraya gelip projeyi hayata geçirme konusunda kararlılıklarını bildirmesinin ardından başlatılan fizibilite çalışmalarının Temmuz ayında tamamlanması bekleniyor. Projeyle birlikte Asya ile Avrupa arasında enerji koridoru olan Türkiye, bu defa ulaşım alanında bu rolü üstlenecek. Ancak gelişmeler Ermenistan’ı ciddi anlamda rahatsız etti. Ermenistan Ulaştırma Bakanı Andranik Margaryan, Ermeni basınına geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, bu projenin gerçekleşmesi halinde ülkesine karşı uygulanan ekonomik kuşatmanın tamamlanacağını söyledi. Margaryan, bu sebeple, söz konusu projeyi engellemek için var güçleriyle çalıştıklarını belirtti.

20.01.2006-Gencturkhaber
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Divriği Ulu Camii Elden Gidiyor:
Para var ancak Eseri Kurtaracak Proje Yok...!Sivas Divriği Ulu Camii: Selçuklu Devri Eseri

Divriği Ulucamii'nin onarımı için bu ay 4. kez ihaleye çıkılacak. Sivas Valisi Hasan Canpolat, uzman kurum ve kuruluşları ihaleye bekliyor.Dünyanın en önemli taş mimarilerinden biri olan ve Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Divriği Ulucamii, restorasyon projesi hazırlanamadığı için günden güne yok oluyor. 778 yıl önce tarihin en nadide eserlerinden birine imza atan taş ustalarının yaptığı camiyi onarmak için bugünün teknolojisi adeta yetersiz kalıyor. Eserin restorasyonuna harcanacak para üç yıldır hazır; ancak proje olmadığı için herhangi bir adım atılamıyor. Türkiye, bu konuda UNESCO’ya bile çağrıda bulundu; fakat bugüne kadar yapılan üç ihaleye sadece bir onarım projesi geldi. O da Kamu İhale Yasası’na takıldı. Kanuna göre ihaleye en az iki projenin başvurması gerekiyordu. Dolayısıyla geçtiğimiz aralık ayında yapılan ihaleden de sonuç çıkmadı. Bunun üzerine Sivas Valisi Hasan Canpolat, üniversiteler ile konunun uzmanı şirket ve kuruluşları yardıma çağırdı. Bu ay içerisinde dördüncü kez ihaleye çıkılacağını açıklayan Hasan Canpolat, birikimli kurum ve kuruluşları ihaleye bekliyor.

Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Divriği Ulucamii’nin acilen restore edilmesi gerektiğini ilk kez 2000’lerin başında UNESCO, yüksek sesle dile getirdi. Daha sonra sanat tarihçileri, bilim adamları ve siyasetçilerden oluşan ortak girişim grubu kuruldu. 2003 yılında Sivas’ta toplanan Bakanlar Kurulu’nda konu tekrar gündeme geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yapının kurtarılması için Kültür Bakanlığı’na talimat verdi. Kültür Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Sivas Valiliği arasında üçlü bir protokol imzalandı. Bakanlık, gerekli olan parayı hazırladı; ancak, hiç hesapta olmayan bir sorun ortaya çıktı. Son üç yıl yıldır üç kez ihaleye çıkarılan restorasyon için bugüne kadar proje bulunamadı. Bütün umutlar Aralık 2005’te yapılan son ihaleye bağlanmıştı. Dört kuruluşun ihale şartnamesi alması herkesi ümitlendirdi; ancak ihaleye sadece bir şirket, bir projeyle başvurdu. Kamu İhale Yasası’na göre en az iki projenin ihaleye katılması gerekiyordu. Bu nedenle tarihî eserin kurtarılması için umutlar yeniden suya düştü. Sivas Valisi Hasan Canpolat, “Herkes Divriği’nin restore edilmesi gerektiğini söylüyor; ama kimse proje getirmiyor.” diye yakınıyor. Kamuoyunda Divriği Ulucamii’nin acilen restore edilmesi ile ilgili pek çok kişinin görüş belirttiğini söyleyen Canpolat, “Konuşmaktan ziyade üniversitelerimizin, bu konuda çalışan şirket ve kuruluşların organize olup bize destek olmaları lazım. Türkiye’de bu iş yapılmazmış gibi bir izlenim oluşturuluyor. Hükümet bu konuda tavrını koymuş; ancak halen, sanki bir şey yapılmamış gibi bir ortam yaratılıyor. Proje yapmak bizim elimizde değil. ‘Bu projeye herkes katılabilir’ diye tüm dünyaya duyurduk. İlk ihalede Türk firmaları demiştik; ama şimdi onu da kaldırdık, UNESCO’ya da yazıyoruz. Bu, bir üniversite ya da bir firmanın kaldıracağı bir iş değil. Bir konsorsiyum oluşturulmalı. Bizim de elimizden bir şey gelmiyor.”

Türkiye, tarihi yapıyı restore edecek proje araya dursun, yapı her geçen gün biraz daha çürüyor. Eserin duvarları ve eşsiz taş motifleri; yağmur, kar, fırtına gibi doğal şartların etkisiyle kaybolurken, yılların ihmali cami ve şifahanenin tahribine sebep oluyor. Yapının temeli ise yeraltı sularının tehdidi altında. Geçtiğimiz aylarda Divriği Ulucamii ile ilgili bir analiz raporu hazırlayan Dizayn Grup, eserin temellerindeki tahribatı belgeledi. Eserin yeraltında kalan kısmı ile yerüstündeki kısmında büyük miktarda nem ve rutubet tespit eden uzmanlar, tarihî yapının büyük bir risk altında olduğunu bilimsel bir çalışmayla ortaya koydu. Raporda, etrafındaki yerleşimin, eserin altındaki tahliye kanallarını kapadığı, suyun çıkışının engelleyerek yapıya ağır darbe vurduğu ve toprakta biriken suyun içindeki elementlerin de taş yapıya büyük zarar verdiği belirtiliyor. Ayrıca caminin dikdörtgen yapısının yıkılmasına müsaade etmediği; ancak tahribatın duvarların yan yatmasına sebep olduğu vurgulanıyor. Dolmabahçe Sarayı, Ihlamur Kasrı, Hat Sanatları Müzesi’nin temellerinde uyguladıkları ‘Mirline Projesi’yle bu tarihî binaları nemin tahribatından kurtaran Dizayn Grup, Divriği Ulucamii’ne de aynı uygulamayı gerçekleştirmeye talip.

‘Yapı özel bir yasayla korunmalı’

Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’ni kurtarma projesinin Danışma Kurulu eski Başkanı Doğan Kuban, yapının özel bir yasa ile koruma altına alınmasını istiyor. Eşsiz taş oyma bezemeleri ile Divriği’nin Türk kültürü için çok önemli olduğunu söyleyen Kuban, “Eser, hiçbir bilgi ve teknik hatayı kabul etmeyecek, popüler ve bürokratik söylem ve yönteme kurban edilemeyecek kadar değerli bir yapı. Hükümet, bu konuya eğilerek yapının onarılmasını öngörmektedir. Bu konudaki sorun Türkiye’de bu restorasyonun mevcut yasa ve yönetmeliklerle yapılamayacağıdır. Çünkü bugüne kadar Türkiye’de bu içerikte hiçbir yapı restore edilmemiştir. Başka bir deyişle bunu gerçekleştirecek bir bilgi birikimi yoktur.” şeklinde konuşuyor.

UNESCO’nun tehdit altındaki eserler listesinde :Divriği Ulucamii ve Şifahanesi, Malazgirt Zaferi’nden sonra Divriği’ne yerleşen Mengücekoğulları’nın armağanı. 1228’de yapılan caminin en önemli özelliği eşsiz bezemeleri. Caminin taşları ‘kanserleşme’ ve tabiat şartlarından ötürü tahrip oluyor. 1985’te UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası’na aldığı eser, şu anda ‘tehdit altında bulunanlar’ listesinde.

19.01.2006-Zaman
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kristof Kolomb'u paylaşamıyorlar :

İspanya, İtalya ve Fransa Kolomb'un peşinde. Kristof Kolomb'un doğum yeri konusundaki tartışmaya son noktayı koymak için üç ülkede birden DNA testi yapılacak.!K.Colomp
 

Kristof Kolomb'un doğum yeri konusundaki tarihi tartışmaya son noktayı koymak için İspanya, İtalya ve Fransa'da DNA araştırmasına başlandı.
     
     İspanya'daki Granada Üniversitesi Gen Belirleme Laboratuvarı tarafından yürütülen araştırmada, soyadı Kolomb ve benzeri olan yüzlerce gönüllü, DNA testine tabi tutulacak. Gen Laboratuvarı Başkanı Jose Antonio Lorente, ilk olarak Barselona'da başlayan DNA testlerinin, Mayorka ve Valensia kentlerinin ardından Fransa'nın Katalonya bölgesi ile İtalya'nın Cenova kentinde de süreceğini belirtti.
''Kristof Kolomb'un doğum yeri konusundaki birçok teorinin yer aldığı Akdeniz'deki çeşitli yerlerde Kolomb ailesinin isminin genetik haritasını çıkarmak istiyoruz'' diyen Lorente, amaçlarının Kolomb'un Katalan, İspanyol veya bir başka ulustan olup olmadığını ispatlamak değil, gerçeklere ulaşmak olduğunu söyledi.
     
     İlginç DNA araştırmasının ilk aşamasında, Barselona bölgesinin Colomb soyadını taşıyan 120'den fazla sakini, test için salya örneği verdiler. Buraya komşu Fransa'nın Perpignan bölgesinde de soyadları Colomb veya Coulom olan 18 kişiden DNA örneği alındı. Araştırmacılar, DNA testinin sonuçlarını Kristof Kolomb'un Mayıs'taki 500. doğum gününde açıklamayı planlıyorlar.

18.01.2006

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif DENKTAŞ'tan Gerçekler:

Dostluk Böyle Olur...! K.K.T.C. Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf R.DENKTAŞ

Rum - Yunan ikilisi Türkiye''nin AB ile müzakerelere başlamasından yana olduklarını hiçbir zaman gizlememişlerdi. Nedenini de açıklamışlardı: Ancak bu süreç başladığı takdirde Türkiye''den istediklerimizi koparıp alabileceğiz! demişlerdi.

"Dost" Yunanistan 1954''den itibaren Atatürk - Venizelos dostluğunu bir yana itmiş, Megali İdea hayalini, canlandırarak Kıbrıs''ı Yunanistan''a ilhak için önce diplomatik sonra da teröre dayalı bir süreç başlatmıştı. 1954''den 1958 sonuna kadar devam eden bu süreç içinde Megali idea dalgası Türkiye''nin güçlü direnişi ile yatışır gibi bir görünüm arzetmiş ve 1959 Zurih - Londra antlaşmlaarı ile "dostluğa gidiş" yolunun açıldığına inananlar olmuştu. Kimse (Türkiye dahil) Yunanistan''ın Dışişleri Bakanı Averof''un Yunan Parlamentosun''da söylediklerini değerlendirmek zahmetine katlanmıyordu. Muhalefetin "Enosis''ten vazgeçtin" eleştirisine Averof''un cevabı göz açıcıydı. "Beyler, iyi düşününüz! Enosis''e İngiliz Koloni idaresinden mi daha kolay gidilir yoksa bağımsızlıktan mı?" demiş ve alkışlarla yerine oturmuştu. Kıbrıs''ta Makarios 1960 Cumhuriyetinin ilan edildiği gün "Kıbrıs sekizyüz yıldan sonra Elen idresine geçmiştir" diyor ve Cumhuriyet safhasının geçici birsafha olduğunu açıklayarak "milli hadeflerin değişmediği" mesajını veriyordu. "Yeni kaleler kazandık, bu kalelerden ileri" diyordu. Makarios bu beyanatlarla kalmıyor Rum parti liderlerine "Zürih ve Londra rejimi" dediği Cumhuriyeti ortadan kaldırıp Enosis''in yolunu açmak için milis kuvvetleri kurma hakkını veriyor, savaş için Rum gençlerini EOKA''nın sivil giysili teşkilatı EDMA kanalı ile Yunanistan''a ağır silah eğitimine gönderiyordu. Köylerde gizli silah eğitimi başlamıştı bile.

Bu haberler günü gününe bize gelmekte ve Türk makamlarına sadakatla duyurulmaktaydı. Ancak bunlara inanmak istenmiyordu. Zaten ABD ve İngiliz temsilciler Rumların "Zürih ve Londra antlaşmalarında haksızlığa uğradıkları" düşüncesindeydiler. Bu nedenle Anayasayı barışcı yoldan değiştirme deneyinde Makarios''a yardımcıydılar. Türkiye''yi de "Makarios Cumhurbaşkanlığına bayılmıştır, Yunanistan''ın bir kolonisi haline gelip, köşeye çekilmek istemez" diye avutuyorlardı.

"Dost" ve Garantör Yunanistan, 1963 olayları patlak verir vermez herşeyiyle Makarios''u desteklemeye başladı. Utanmadı, çekinmedi Kıbrıs''a gizlice 20 bin Yunan askeri çıkardı. Makarios''la Yunanistan''a göre Enosis tahakkuk etmişti, adını koymak kalmıştı. İşi zamana bırakacaklardı. Türkler muhakkak içte çözüleceklerdi. "Azınlık hakkına razı değilseniz, adadan gidebilirsiniz. Dünya bizi meşru hükümet olarak tanıdığına göre durum budur" diyorlardı. O gün bu gün bu inançları, felsefeleri siyasetleri değişmemiştir. Makarios "Yunanistan buradadır, Kıbrıs Yunanistan''dadır" diye beyanat yapabilmekteydi. Kıbrıs meselesi Rum ortağın, eşit haklara sahip Türk ortağı azınlık durumuna indirgemek ve "1960 Antlaşmaları BM ilkelerine aykırıdır" diyerek Enosisin yolunu açmak eyleminden kaynaklanmaktaydı. Ne yazık ki BM konuya bu gözle bakmıyor, meseleyi anayasal değişikliklerle halletmek istiyordu. Bundan da yararlanan "Meşru Kıbrıs Hükümeti" ünvanını alıp kaçmış olan eli kanlı, terörist Rum idaresi oluyordu. Bugün değişen birşey yoktur. "Dost" Yunanistan 42 yıldır bu kanunsuzluğu desteklemekten onur duymaktadır. Cem - Papaandreu döneminde başlayan "dostluk" gösterileri de hiçbir şey değiştirememiştir. Esasta Türkiye''nin AB''ne girmesine yardımcı olma felsefesinin arkasında da "dost" Papandreu vardır.

Şimdi İngiliz Dışişleri Bakanının Avusturya''lı meslektaşına yaptığı "tatlı ve dostça" öneriye bakalım: Ayı''nın derisini yüzeceksen bırak önce tuzağa girsin! Aynı "dost ve tatlı" garantörümüz İngiliz, Papadopullos''a da başka bir öneride bulunmuştu: Sen KKTC''nin tanınmamasını ve askerin adadan çıkmasını istediğine göre, Türkiye ile AB müzakerelerinin başlamasına itiraz etmemelisin!

Ve bu yazının nedenine geliyoruz. Herhalde Yunanistan Dışişleri Bakanı Moliviyatis''in 12 Aralık''ta basına yansıyan beyanatını okumayan, görmeyen, duymayan kalmamıştır. Biz yine de hatırlatalım: Annan Planına hayır demekle büyük başarı kazanılmıştır. Biz Yunanistan olarak Kıbrıs Rumlarına baskı yapmadık. Karar kendilerinindir. Böylelikle Kıbrıs''a sahip çıkmışlardır. Şimdi Yunanistan Kıbrıs Hükümeti ile yakın işbirliği içindedir. "Hayır" oyları ile Kıbrıs kurtulmuştur.
Ve en önemli noktaya geliyoruz. "Dostluk" nasılmış herkes görsün. Moliviyatis devam eder ve der ki: Son haftalarda Türkiye ile aramızdaki tüm sorunlarımızı Avrupa ile Türkiye arasında sorunlar haline getirmeyi başardık.

Bu meseleler veya sorunlar ne imiş sorusunu da Moliviyatis cevaplandırıyor: Bu sorunlar arasında azınlıklar, patrikhane, Bozcaada, Gökçeada, Heybeliada Ruhban okulu, Rumlara ait mülkler, azınlık kuruluşları ve bilinen diğer konular da var. Bunları sadece Türkiye''nin AB''ne karşı yükümlülükleri haline getirmedik; Türkiye''nin AB gidişatında incelenecek kriterler haline de getirdik. Türkiye''nin AB perspektifini bu nedenle destekliyoruz.

Kısacası "Türkiye''nin tuzağa girmesi ile, parçalama" ameliyesine başlayacaklar. Ne dost, değil mi? Bu gidişle Allah korusun! Türkiye''ye Sevr Antlaşmasını aratacaklar.
 

15.01.2006-Yeniçağ-Rauf R.Denktaş
-------------------------------------------------------------------------

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ermenilerden İki Bankaya Dava...!

Diaspora Ermenileri Sözde Soykırım İçin Yeni Yeni  İddialar Geliştirdiler...Ermenistan Bayrağı
 

ABD nin Kaliforniya eyaletinde bir grup Ermeni, sözde soykırımda ölen Ermenilerin hesaplarına el konduğu iddiasıyla Alman Bankaları Deutsche Bank ve Dresdner Bank’a karşı dava açtı.

Davada Ermeniler, 1915 ve öncesinde Anadolu’daki Ermenilerin paralarını bu iki bankaya yatırdıklarını, toplu ölümlerden sonra bu bankaların paraları varislere vermediğini öne sürüyor.

Davacılar, Almanya’nın Yahudi soykırımındaki rolünü vurgulayarak Alman hükümetinin Ermenilere de ‘ihanet ettiği’ görüşündeler. Dava aynı zamanda Yahudilerin yakın zamanda İsviçre bankalarından kazandığı tazminat davalarını örnek alıyor.

İddiaya göre Ocak 1916 da ‘soykırım’ sürerken Osmanlı hükümeti bütün banka ve mali kuruluşlardaki Ermeni hesaplarını dondurdu. Bu süreçte 6 milyon pound Osmanlı altını, nakit para ve mücevhere el kondu. Daha sonra bu paralar Deutsche ve Dresdner Bankalarına aktarıldı ve iki Alman bankası bu paraların Ermeni parası olduğunu biliyordu.

Davacı Ermeni avukatlar kısa süre önce sigorta şirketleri New York Life ve AXA’ya karşı benzer gerekçelerle dava açmışlar ve o davalar sigorta şirketlerinin mahkeme dışında 37,5 milyon dolarlık ödemeyi kabul etmesiyle düşmüştü.

Ermeniler dava dolayısıyla Los Angeles’ta Deutsche Bank önünde gösteri yaptılar. Deutsche Bank Amerika yetkilileri NTV ye şu aşamada yorum yapmayacaklarını söylediler.

 

ntv-14.01.2006

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Yürek yakan bayramlar...!

Bayramları Huzurlu Yaşıyorsak Bunu Onlara Borçluyuz...

Kurban ve Ramazan Bayramlarını Çanakkale Cephesinde Geçiren Türk Askerleri: Bu Vatan Size Çok Şey Borçlu...

Çanakkale Savaşları'nda Türk askeri, Ramazan ve Kurban Bayramı'nı cephede savaşarak geçirdi. Cephede ölüm korkusunu hiçe sayan Mehmetçik, vatanı için savaşırken bayramların vecibelerini de yerine getirmekten geri kalmadı.
Çanakkale Savaşları araştırmacısı Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr. Ahmet Esenkaya'nın verdiği bilgilere göre, Gelibolu Yarımadası'ndaki savaşta, yürek yakan bayramlar yaşandı.


Gelibolu Yarımadası'nda, 90 yıl önce bir bayram sabahı... Çanakkale Savaşları'nın en kanlı günlerinde mermiler cephede ölüm kusuyor. Ön cephede savaş devam ederken, cephenin gerisinde toplu Bayram Namazı kılınıyordu. Türk askerinin cesareti ve imanının güçlü olması, savaşın kazanılmasında önemli rol oynuyordu.

12 Ağustos 1915, Ramazan Bayramı'nın birinci günü, Anafartalar Muharebesi'nin sonuna yaklaşırken, cephelerde silahlardan çıkan mermiler havada çarpışıyor, kan gövdeyi götürüyordu. Vatanın bağrından kopup gelen Mehmetçikler, ölümü göze alarak vatan savunması uğruna bu bayramı analarından, sevdalılarından uzakta geçirmeyi göze almışlardı. Anafartalar Cephesi'nde, yoğun ateş altında savaş sürerken, cephenin ardında savaşın Ramazan Bayramı'nın vecibeleri yerine getiriliyordu. Birbirleriyle bayramlaşan ve daha sonrada helalleşen Mehmetçikler, cepheye koşuyordu.
Bayramın birinci günü tan yeri ağarırken, cephe gerisinde savaşın başladığı günden bu yana ilk kez etli yemek yapılmış, safrani adlı tatlı, kuru incir ve kuru üzüm ikram edilmişti. Bayram Namazı da topluca kılınmıştı.İşte bu askerlere bayram ilaç gibi gelmişti. Aylardır silah sesinden başka bir ses duymayan ve sinirleri giderek bozulan Mehmetçik, en kutsal bayramla kendini buluyor, bunu gören komutanlar da bayram sonraları askerin morali için cepheye sinema ve tiyatro getiriyordu.
Kısacası, Çanakkale Savaşları 500 bin insanın hayatına mal olurken, yürek yakan bayramların yaşandığı cephe olarak tarihe geçiyordu.

 

09.01.2006

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

"Papa Makamımı Ziyaret Edecek..."!

Fener Rum Patriği Bartolomeos

İstanbul Fener Rum Patriği Bartolomeos, Katoliklerin lideri Papa 16’ıncı Benedikt’in, bu yıl içinde İstanbul’da kendi makamına resmi bir ziyarette bulunmayı planladığını söyledi.

ABD’de ziyaretlerde bulunan Fener Rum Patriği Bartolomeos, Papa 16. Benedikt’in 2006 yılı içinde, makamına bir ziyarette bulunacağını söyledi.

ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında düzenlenen dini bir törene katılan Bartolomeos, “Papa 2006 yılı içinde ekümenik patrikhaneyi resmen ziyaret edecek” dedi. Patrik Bartolomeos, bu ziyaret sırasında “Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasında diyalogu yeniden başlatacaklarını” belirtti.

Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki son resmi görüşmeler, tartışmalı dini konularda bir anlaşmaya varılamadan, 5 yıl önce kesintiye uğramıştı.
Geçen yıl, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Papa’yı davet etmesi, Ankara’da rahatsızlığa yol açmış ve resmi ziyaret için davetin ankara tarafından yapılması gerektiği hatırlatılmıştı. Bartolomes’un patrikhane için “ekümenik” sıfatını kullanması da yine tartışma yaratacağa benzer.

 

Ntv-Washington
08.01.2006

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Fransa Meclis Başkanı: Soykırım kararı gözden geçirilmeli.!

 

Fransa’nın önde gelen 19 tarihçisinin, aralarında sözde Ermeni soykırımının tanınmasının da bulunduğu dört kanunun iptal edilmesi çağrısına parlamentodan destek geldi.

Fransa Meclis Başkanı Jean-Louis Debre, sömürgecilik yasasıyla ilgili sorunu çözdükten sonra soykırım ve kölelikle ilgili kararları yeniden gözden geçirmeyi amaçladıklarını söyledi. Debre, bu amaçla bir grup parlamenteri bir araya getireceğini belirtti. Meclis başkanı, sömürge yasasının, “yürürlükten kaldırılması veya tekrar yazılması seçeneklerini dışlamadığını” kaydetti.

Geçtiğimiz ay alevlenen tarih tartışmaları üzerine ‘Tarih yazmak yasaların işi değildir.’ diyerek sürpriz bir çıkış yapan Chirac dün gazetecilere yaptığı açıklamada yasanın bu haliyle Fransızları böldüğünü belirterek ‘yeniden yazılması gerektiğini’ söyledi. Meclis başkanı Debre’nin bu yönde ilgili derneklerle de görüştükten sonra herkesi birleştirecek bir yasa tasarısı sunacağını haber veren Chirac, tarihin yasalarla yazılamayacağı yönündeki görüşlerini tekrarladı. Debré ise, France Inter radyosuna yaptığı açıklamada söz konusu tasarıyı en kısa zamanda sunacağını haber vererek “Yasa yapıcıların tarihi olaylara bir anlam vermek gibi rollerinin olmadığı inancındayım. Yasanın iptal edilmesi de yeniden yazılması da mümkün olabilir.” şeklinde konuştu. Cumhurbaşkanı Chirac, geçtiğimiz ay parlamentonun tarihi konulara ilişkin aldığı kararları değerlendirecek bir komisyon kurulması talimatını vermişti. Bugün tarihçilere sarılan Chirac, ne 2001’de Ermeni soykırımı yasasının ne de geçen yıl sömürgecilik yasasının onay sürecinde hiçbir sorun çıkarmamıştı. Söz konusu yasaya karşı çıkan sol partiler yasanın iptali için dün Elysee Sarayı’na 42 bin kişinin imzaladığı bir dilekçe bıraktı.

Öte yandan, 19 Fransız tarihçinin, aralarında Ermeni soykırımı yasasının da bulunduğu, meclisin tarihî konularda çıkardığı yasaların iptal edilmesi yönündeki çağrısının ardından harekete geçen Ermeniler, soykırım yasasının etkilenmemesi için kampanya yürütüyor. Ermenilerin desteğini alan birçok sivil toplum örgütü, sadece sömürgecelik yasasının değiştirilmesi ve diğerlerine dokunulmamasını istiyor.

Ali İhsan Aydın, Paris
05.01.2006

 

 

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Guardian'dan Sözde Soykırım Tavsiyesi...!İngiltere de yayınlanan Guardian Gazetesi

Guardian yazarı George Monbiot, “Türkler İngilizlerin geçmişteki zulümleri reddetme yöntemini öğrenemedi” başlıklı yazısında, Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddiaları konusunda hatalı bir yol izlediğini öne sürdü.

İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinin bugünkü sayısında, Orhan Pamuk davası ve Ermeni soykırımı tartışmaları değerlendirildi.

George Monbiot imzalı yorum yazısında, davayla ilgili haberlere bakıldığında, Türkiye’de kanunların çağdışı bir şekilde acımasız ve şaşırtıcı derecede aptalca olduğu ifadelerine yer verildi.

“Ermeni soykırımıyla ile ilgili tartışmaları daha da fazla gündeme getirecek tek şey herhalde ülkenin en ünlü yazarını bu mesele hakkında konuştuğu için yargılamaktır” diyen yazar, ülkesi İngiltere’nin de sömürgeci geçmişinin hatalarla dolu olduğunu, buna rağmen çoğu İngilizlin bu geçmişten tamamen habersiz olduğuna dikkat çekti.

‘HERKES İSTEDİĞİNİ SÖYLERSE, GEÇMİŞ UNUTULUR’
İngiliz kültürünün temelinde geçmişte yapılan hatalardan değil, ülkenin faydalarından bahsetmek olduğunu belirten Monbiot, Türkiye’ye de aynı yöntemi izlemesi tavsiyesinde bulundu.

George Monbiot yazısında, “Türkiye’nin şimdi Orhan Pamuk davası ile tehlikeye giren AB üyeliği, geçmişteki zulümlerle hesaplaşmasını değil, yazarlarının bu konuda öfkelenmesine izin vermesini gerektiriyor. Eğer Türk hükümeti, Ermeni soykırımının unutulmasını istiyorsa, sansürleyen yasaları bir kenara bırakarak herkesin istediğini söylemesine izin vermeli. Böylece artık geçmiş onları rahatsız etmeyi bırakır” ifadelerini kullandı.

Ntvmsnbc-Londra

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Fransız Tarihçilerden Ortak Bildiri:" Ermeni soykırımı yasası iptal edilsin"...!

Fransız tarihçiler, tarihi olaylar hakkında yasa çıkarmayı adet edinen meclislerine karşı isyan etti.Tarihçiler, Ermeni soykırımı yasası dahil tarihle ilgili tüm yasaların iptali için ortak bildiri yayınladı.Sözkonusu yasaları zamanında sorun çıkarmadan onaylayan Chirac’ın, tartışmaları yatıştırmak için ‘tarih yazmak yasaların işi değildir’ şeklinde açıklama yapması da çözüm getirmedi. Sömürgecilik tarihi ile başlayan tartışma giderek büyürken iktidar partisi geri adım atmıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Jack Chirac

Fransa’da geçtiğimiz hafta başlayan ‘tarih yazımı’ tartışması giderek büyüyor. Ülkenin önde gelen on dokuz tarihçisi, sözde Ermeni soykırımıyla ilgili yasanın da aralarında bulunduğu Fransa Meclisi’ne ait kararların iptal edilmesi için ortak bildiri yayınladı. ‘Tarih için özgürlük’ adı verilen bildiride parlamentoların tarihî konularda karar almasının ‘demokratik rejimlere yakışmadığı’ vurgulandı. ‘Özgür bir ülkede tarih yazma görevinin meclise ya da hukukî mercilere ait olmadığını’ ifade eden Fransız tarihçiler, parlamento kararlarının tarih biliminde araştırma yapmayı ve eğitimi zorlaştırdığını dile getirdi. Fransız Meclisi’ni eleştiren tarihçiler, şu yasaların yürürlükten kaldırılmasını istedi: “Fransa’nın sömürgecilik tarihinin olumlu yönlerinin anlatılmasını öngören 23 Şubat 2005 tarihli yasa, ‘Ermeni soykırımı’nın tanınmasına ilişkin 29 Ocak 2001 tarihli yasa, köleliğe ilişkin 21 Mayıs 2001 tarihli kanun, antisemitik ve ırkçı eylemlerin cezalandırılmasına ilişkin 13 Temmuz 1990 tarihli yasa.” Bildiride, söz konusu yasaların tarihçilerin özgürlüğünü kısıtladığı ve hangi konunun araştırılarak nasıl bir sonuca ulaşılacağını ceza baskısıyla zorla empoze ettiği kaydedildi. Fransız Parlamentosu, dört yıl önce Türkiye’nin sert tepkisine rağmen 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’ olarak tanımıştı. Fransa’daki Ermeni diasporasının baskısıyla çıkan tek maddelik yasada, ‘Fransa, açıkça 1915 Ermeni soykırımını tanır’ ifadesi bulunuyor. Kanuna itiraz eden Türkiye, “tarihî olaylar hakkında karar alma meclislerin işi değildir” tezini işlemişti. Ancak Fransız Parlamentosu kararında ısrar etmişti.

Paris Mahkemesi, geçtiğimiz temmuz ayında sözde Ermeni soykırımı konusunda Türkiye’nin tezlerine de yer verdiği için Fransa’nın ünlü genel kültür ansiklopedisi Quid’i mahkum etti. Aynı mahkeme daha önce de ünlü tarihçi Bernard Lewis’i Le Monde gazetesinde konu hakkında yayınladığı bir makaleden dolayı 1 euro sembolik tazminat ödemeye mahkum etmişti. Fransa’daki bir çok tarihçi Ermeni soykırımı iddialarına inanmamasına rağmen ceza baskısı yüzünden bu konuda görüş beyan etmekten çekiniyor. Ermeni örgütleri, karşıt fikir beyan eden bilim adamlarının peşini bırakmıyor.

Liberation gazetesinde yayınlanan ve diğer Fransız basınına da haber olan tarihçilerin bildirisinde özetle şu ifadelere yer veriliyor: “Tarih bir din değildir. Tarihçi hiçbir dogmayı, yasağı ve tabuyu kabul etmez. Tarih, gündemin tutsağı değildir. Tarihçi, geçmişteki olaylara bugünün duyarlılıklarını sokmaz ve günümüzdeki ideolojik kalıpları geçmişe uygulamaz. Tarih, hukuki bir nesne değildir. Özgür bir devlette, tarihî gerçekleri tanımlamak ne meclise ne de hukuk yetkililerine aittir. Devletin politikası, tarihin politikası değildir.”Bildiride imzası yer alan tarihçiler ise söyle: Jean-Pierre Azéma, Elisabeth Badinter, Jean-Jacques Becker, Françoise Chandernagor, Alain Decaux, Marc Ferro, Jacques Julliard, Jean Leclant, Pierre Milza, Pierre Nora, Mona Ozouf, Jean-Claude Perrot, Antoine Prost, René Rémond, Maurice Vaïsse, Jean-Pierre Vernant, Paul Veyne, Pierre Vidal-Naquet, Michel Winock

Öte yandan tarihçileri harekete geçiren Fransız meclisinin şubat ayında onayladığı okul kitaplarının Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ‘özellikle olumlu yönlerini öğretmesini’ öngören yasaya ilişkin tartışmalar da giderek büyüyor. Cumhurbaşkanı Chirac ve Başbakan Villepin’in ‘Tarih yazımı, parlamentonun işi değildir. Cumhuriyet’in resmi tarihi yoktur.’ şeklindeki açıklamalarına rağmen iktidardaki Halk Birliği Hareketi’nden (UMP) farklı mesajlar geliyor. UMP Başkanı ve İçişleri Bakanı Nicolas Sarkzoy, “Bir gün, Fransız olmaktan dolayı özür mü dileyeceğiz.” diyerek tartışmalara tepki gösterdi. Journal du Dimanche gazetesine konuşan Sarkozy, ‘önüne geçilemeyen sistematik bir pişmanlık eğilimine’ işarete ederek, “Toplumumuz, uğursuz bir kendini inkar temayülü tarafından tehdit ediliyor.” dedi. UMP’nin önde gelen isimlerinden milletvekili Lionnel Duca ise tarihçilerin çıkışına tepki göstererek, “Sömürgecilik olmasaydı ne Léon Bertrand (Guyana kökenli) ne de Aziz Begag (Cezayir kökenli) bakan olabilirdi.” diye konuştu. Duca’nın açıklaması büyük tepki çekti. Sarkozy, geçtiğimiz hafta Fransa’nın deniz aşırı toprakları Martinique ve Guadeloupe’a yapacağı ziyaretini söz konusu yasaya karşı oluşan tepki ve gösteriler nedeniyle iptal etmişti. UMP, geçen ay muhalefet partilerinin verdiği değişiklik önergesini reddetmişti. Jacques Chirac ise tepkilerin büyümesi üzerine ‘parlamentonun tarih ve hafıza konularındaki hareketlerinin değerlendirilmesi için çoğulcu bir komisyon’ kurulacağını açıklamıştı. Bugün tarihçilere sarılan Chirac, zamanında ne Ermeni soykırımı yasasının ne de sömürgeclik yasasının onay sürecinde hiç bir sorun çıkarmamıştı.

15.12.2005-Paris-Zaman