Ruanda'nın eski Paris Büyükelçisi Bihozagara ülkesinde 1994 yılında yaşanan soykırımda Fransa'nın etkin bir rol oynadığını söyledi. Büyükelçi “Fransa bundan hâlâ pişman değil” dedi27 Temmuz 1994'te ellerinde palalarla Tutsilerin köyünü basmaya giden kalabalık Hutulara, devriye gezen Fransız askerleri müdahale etmedi.
Ruandalı eski bir diplomat, ülkesinde 1994'te yaşanan soykırımda Fransa'nın etkin bir rol oynadığını söyledi. Ruanda'nın eski Paris Büyükelçisi Jacques Bihozagara; olayları araştıran komisyona verdiği ifadede, soykırımın son günlerinde BM kararıyla güvenli bölgeler oluşturmak üzere ülkeye gönderilen Fransız askerlerinin, soykırım suçlularının Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne kaçmasına yardımcı olduğunu ileri sürdü. “Fransa hâlâ bir pişmanlık göstermiyor” diyen eski diplomat, Paris yönetiminin, Fransa'da yaşayan soykırım suçlularını iade etmediğini de söyledi. Bihozagara, Fransa'nın Afrika'daki etkinliğinin aktif rolünün, kıtadaki nüfuzunun azalması kaygısından kaynaklandığını öne sürdü FRANSIZ ASKERİNİN ROLÜ İddialar arasında, Habyarimana hükümetini destekleyen Fransa'nın, yönetim içinde bazı ke-simlerin soykırım planladığını bilmesine rağmen orduya askeri eğitim verdiği, ayrıca soykırım sırasında da saldırıları önlemediği öne sürülüyor. Soykırımın son haftalarında BM tarafından yürütülen Turkuaz Operasyonu kapsamında, güvenli bölgeler oluşturulması amacıyla Ruanda'nın bazı bölgelerine Fransız askerleri sevkedilmişti. Ancak Ruanda, askerlerin Hutu militanlarının Tutsilerin yaşadıkları kamplara girmelerine izin verdiklerini öne sürüyor. DAVA LAHEY'E GİDEBİLİR 6 ay içinde tanıkları dinleyecek olan yargıçlar heyeti Uluslararası Adalet Divanı'na suç duyurusunda bulunup bulunmayacağına karar verecek. Heyet başkanı Dieu Mucyo, oturumları “Ruanda tarihinin önemli bir dönemiyle ilgilenen herkesin tanık olması gereken önemli bir soruşturma' olarak niteledi. Başkonsolosun davası ertelendi Paris İstinaf Mahkemesi, Fransa'daki Ermenilerin, Türkiye'nin Paris Başkonsolosluğu resmi internet sitesinde Ermeni soykırımı iddialarına karşı çıkan metni gerekçe göstererek Başkonsolos Aydın Sezgin aleyhinde açtığı davada kararını yine erteledi. Kararın 8 Kasım'da verileceği duyuruldu. Daha önce 11 Ekim günü açıklanması beklenen karar, mahkeme başkanı tarafından, "bilgisayardaki sorunlar yüzünden" düne ertelenmişti.
26.10.2006 ................................................................
>>> Geçmiş Manşet Haberler
Arşivi >>> Karun hazinelerinin çalınması
dış basında...!
The New York Times gazetesi,
bugün yayınladığı bir haberde, Türkiye'deki müzeden çalınan
Karun Hazinesi'ne yer verdi.

Gazete haberi, "Türk basınında raporlar olmasına rağmen,
hükümet Pazar günü yaptığı açıklamada hırsızlığı doğruladı"
ifadeleriyle okuyucusuna duyurdu.
Gazete, Karun Hazinesi'nin sayısı bilinmeyen birçok
parçasının, 1993'te New York'taki Metropolitan Sanat
Müzesi'nden Türkiye'ye getirildiğini yazdı. Hazinenin,
saklandığı Uşak'taki Arkeoloji Müzesi'nden çalındığını yazan
gazete, yerine kopyalarının yerleştirildiğinin ortaya
çıktığını belirtti. Olay üzerine hükümet savcısının, Müze
Müdürü Kazım Akbıyıklıoğlu'nun da içinde bulunduğu 9 kişiyi
gözaltına aldığını ifade eden The New York Times, 2 şüpheli
şahsın da halen arandığını bildirdi. Gazete, haberinde şu
ifadelere yer verdi:
"Koleksiyon, 7. ve 8. yüzyılda Asya'da kurulmuş, çok zengin
olmasıyla tanınan Kral Karun'un hükümdarlık ettiği Lidya
Krallığı'nın sanat çalışmalarını sunuyor. Uşak Valisi Kayhan
Kavas'ın, koleksiyonun en önemli parçalarından kanatlı
denizatı şeklindeki altın broşun sahtesiyle yer
değiştirildiğini iddia eden imzasız bir mektup almasıyla,
Türk yetkiller hırsızlık olayını 5 ay önce duyurmuştu. Kavas
olayla ilgili yaptığı açıklamada, "Hırsızlığın organize bir
güç tarafından gerçekleşmesinden şüpheleniyoruz. Soruşturma
bu yönde yürütülüyor" diye konuştu.
Turizm ve Kültür Bakanı Atilla Koç ise, olayla ilgili
yaptığı konuşmada, müze yetkililerinin hırsızlığı önlemedeki
zorluklarına dikkat çekerek, "Dış güvenliği
sağlayabilirsiniz, fakat biz hala hazineyi içerdeki
insanlardan koruyabilecek bir alet icat edemedik"
açıklamasını yaptı."
Independent gazetesinde de Uşak Arkeoloji Müzesi'ndeki Karun
Hazineleri'nden bazı eserlerin sahteleriyle değiştirildiği
iddialarıyla ilgili yürütülen soruşturmaya da yer verildi.
Haberde Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu ile birlikte 9 kişinin
gözaltına alındığı belirtiliyor
31.05.2006
Tehcir edilen Ermeni sayısı
413 bin
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu,
tehcir edilen toplam Ermeni sayısının 413 bin kişi olduğunu
bildirdi.
Talat Paşa’nın gizli defteri’ne atfen
verilen rakamların abartılı olduğunu belirten Halaçoğlu,
Genelkurmay Başkanlığı’nın yayımladığı kitaptaki bilgilerin
de kendisini teyit ettiğini kaydetti. Halaçoğlu,
“Genelkurmay’ın ifade ettiği ve benim kitabıma da yazdığım
rakam 413 bin kişidir Suriye’ye tehcir edilen Ermeni sayısı.
924 bin kişi tehcir edilenlerin sayısı değil, muhtemelen
planlanandır.” dedi. Halaçoğlu, mezhepleri Katolik ve
Protestan olan Ermenilerin tehcirinden vazgeçildiğini ifade
ederken, bazı şehirlerde çocuk ve kadınların tehcirinden de
vazgeçildiğini vurguluyor. Hürriyet Gazetesi yazarı Murat
Bardakçı’nın kaleme aldığı ve Talat Paşa’nın gizli defterine
dayandırdığı bilgilerin doğruluğunun garantisinin olmadığını
kaydeden Halaçoğlu’na göre yazılanlar da tarih değil. 1914
sayımlarına göre Ankara’nın nüfusunun 44 bin olarak
belirlendiğini aktaran Halaçoğlu, “Sayın Bardakçı’nın
yazdığına göre sadece bu şehirden tehcir edilen Ermeni
sayısı 47 bin kişi. Edilmeyenlerin sayısı ise 12 bin.
Bunları toplarsanız ortaya 60 bin rakamı çıkıyor ki tehcir
sayısı iddialarının ne kadar doğru olduğunu ortaya koymakta.
Sayın Bardakçı, popüler kalabilmek adına bunları yapıyor
diye düşünüyorum.” dedi. Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Servet Mutlu da Talat Paşa’nın olduğu iddia edilen
kitabın kendisi tarafından bizzat kaleme alınmamış
olabileceğine işaret etti. Mutlu, tehciri anlatan defterin
kronoloji laboratuvarında incelenmesi ile daha sağlıklı
bilgi elde edilebileceğini de söyledi.
02.05.2006
Ermenilerin
Türk katliamı mektuplarda...!
Doğu Anadolu'da
Ermenilerin birbirlerine yazdıkları mektuplarda
imparatorluğun yıkılarak Avrupa ve Rusya'nın desteğiyle
bağımsız bir Ermenistan kurulacağı ifadeleri yer alırken,
Türklere yapılan katliamlar da anlatılıyor
Fırat
Üniversitesi (FÜ) Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi
Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç. Ergünöz Akçora, yaptığı
açıklamada, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde hür, adil ve
kanunların himayesinde yaşayan Ermenilerin, 19. yüzyılın
ortalarından itibaren emperyalist devletlerin siyasi
emelleri için kullanılmaya başlandıklarını söyledi.
Batılı devletler ile Rusya tarafından Ermenilerin, Osmanlı
devletine isyan etmeleri için çeşitli yollar aracılığıyla
kışkırtıldıklarını ve bu yönde propaganda yapıldığı anlatan
Akçora, Ermenilerin birbirlerine yazdıkları mektupların da
bu amaçla kullanıldığını kaydetti
Akçora,
o dönemde Ermeniler tarafından yazılan bu mektupların çok az
bir kısmının ele geçirildiğini belirterek, Ermenilerin
birbirlerine yazdıkları mektuplarda Osmanlı
İmparatorluğu'nun kısa sürede yıkılarak, bölgede Avrupa ve
Rusya'nın da desteğiyle bağımsız bir Ermenistan devleti
kurulacağını yazdıklarını, Türklere yapılan katliamların da
anlatıldığını söyledi
Dönemin Ermeni komitecileri tarafından yazılan ve ele
geçirilen mektuplarda yazılanları anlatan Akçora'nın şu
örnekleri verdi
''1915
yılında Bagos Seferyan, Bitlis'te bulunan Nektar Seferyan'a
yazdığı mektupta, 'Emin olunuz ki, gelecek sene paskalyayı
Ermenistan bağımsızlık şenliklerinde kutlayacağız. Osmanlı
Devleti artık yoktur. Avrupa nihayet uğursuz hükümeti
ortadan kaldırma fikrini yerine getirmeyi anlatacaktır'
ifadesine yer veriyor. Yine 1914 yılında, Bedros
Haruntanyan'ın Bitlis'teki babası Varter Haruntanyan'a
yazdığı mektupta, 'Sevgili pederim. Bu size yazdığım son
mektuptur. Zira ben artık vatan vazifesini yerine getirmek
ve Türkün başını ezmek üzere Ermeni gönüllülerine katılmaya
gidiyorum. Rusya, İngiltere ve Fransa, Türk ve Alman'dan
intikam almak için kesin karar vermişlerdir. Ermeni hür ve
bağımsız olacaktır. Emin olun, kurtuluş pek yakındır' diyor
Hayganos Yatırı'nın arkadaşı Verenika'ya yazdığı mektupta
'Sevgili Hemşehrim Verenika. Ermenilerin Türklere
yaptıklarını görsen ciğerin soğur. Yine de yiğitlerimizin
hayıflarını alamıyoruz. Millet senin benim yerime yapıyor.
Açık kalpli olmalıyız. Kavga oldu mu Türkü öldürüp
kaldırıyorlar, yoksa ses çıkarmıyorlar' ifadesiyle Türklere
yapılan katliamlar anlatılıyor.''
09.04.2006-zaman
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Diaspora
Ermenilerinden Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'e Çirkin
Saldırı...!
ABD'deki
"Avrasya'da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye'nin stratejik
önemi" konferansına konuşmacı olarak katılan Milli Savunma
Bakanı Vecdi Gönül, Ermeni'nin protestosuyla karşılaştı
ABD'deki "Avrasya'da değişen güvenlik ortamı ve Türkiye'nin
stratejik önemi" konferansına konuşmacı olarak katılan Milli
Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Ermeni'nin protestosuyla
karşılaştı. Pankartlarla yürüyen göstericiler, sözde Ermeni
Soykırımı'nın kabul edilmesi için sloganlar attı.
Gönül, konferanstaki konuşmasında Türkiye ile ABD arasındaki
ilişkilerin, Türk dış politikasının temel taşlarından biri
olduğunu söyledi. Gönül, ABD ordusunun Türk hava sahasından
4 bin 990 sorti gerçekleştirildiğini ve incirlik Üssü'nün
kullanıldığını da hatırlattı. Gönül, bir davetliden gelen
Türkiye'nin neden Ermeni Soykırımı'nı tanımadığına ilişkin
soruya, "Tanınacak bir şey yok zaten" karşılığını verdi.
Ailesinin yansının Erzincan'da Ermeniler tarafından
öldürüldüğünü anlatan Gönül, "Önce Ruslar ve Ermeniler
birlik olup Türkler'i kendi topraklarında öldürdüler.
Türkler de kendilerini savundu. Soykırım kesinlikle söz
konusu değildi" dedi. Gönül'ün bu sözleri üzerine "Bu bir
yalandır" diye bağıran bir kişi güvenlik güçleri tarafından
salondan çıkarıldı.
27.03.2006
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ankara,
Avrupa Konseyi’nin desteklediği sözde soykırım filmine karşı
harekete geçti...!
Ankara,
Avrupa Konseyi'ne bağlı olarak çalışan ve ortak sanat
eserlerini teşvik eden "Euroimages"in, "Ermeni soykırım
iddiaları"nın anlatıldığı filme desteğine tepkili.
Başbaken Recep
Tayyip Erdoğan, İtalyan Başbakanı Silvio Berlusconi nezdinde
girişim başlatırken Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de
Ankara'nın girişimlerinin sürdüğünü söyledi. Diplomatik
kaynaklardan edinilen bilgilere göre, Türkiye'nin çabaları
sonucunda İtalyan yönetmen Victorie Tavaini'nin "Tarla Kuşlu
Ev" filmiyle ilgili çabalar şu ana kadar bir sonuç vermedi.
Yönetmen Taviani İtalya Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı;
ancak yönetmen filme destek çabasından vazgeçmedi. Ardından
da İtalya Başbakanı Berlusconi, yönetmene bir mektup
yazarak, "Türkiye'nin ve Türklerin kötü gösterilmemesini"
istedi.
Bakan Gül'e,
Hamas'ın Türkiye ziyareti sonrasında ABD'deki Yahudi
Lobisi'nin "Ermeni soykırım iddiaları"na ilişkin Türkiye
lehine tutumlarında değişiklik olduğu yönündeki yorumlar
hatırlatıldı. Bakan Gül, "Onlar bize farklı söylüyor, gidin
orada sorun" ifadesini kullandı.
16.03.2006-zaman
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İşte Ermeni Diasporasını yöneten Türk...!
Adı: Halil
Berktay
Halen Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler
Fakültesi'nde öğretim üyesi.
Ermeni Soykırımı konusundaki sivri çıkışları ile zaman zaman
dikkat çeken Halil Berktay, ilk kez Ermeni Diasporası ile
ilişki içindeyken yakalandı.. Nasıl mı?
Anlatalım..
Amerikan
PBS televizyonu,
çoğu
Amerika’da
yaşayan
Ermeniler'in
finanse ettiği
"Ermeni Soykırımı"
belgeselini sözde soykırımı andıkları 24 Nisan’dan bir hafta
önce 17 Nisan’da yayınlamaya karar verdi..
Ancak bu
programın son bölümlerinde,
Ermeni Soykırımı
iddialarını çürütecek açıklamalar yapan
isme, yani
Gündüz Aktan
ve Yusuf Halaçoğlu’nun
görüşlerine
yer verilince kıyametler koptu..
Ermeniler,
finanse ettikleri bir programda kendilerini belgelerle
yalanlayan iki ismin yer almaması için hemen lobi
çalışmalarına başladı..
Ancak bu lobi
çalışmalarının Türkiye ayağı çok önemliydi.
Bu tür çalışmalarda sürekli
Berktay’la dirsek temasında bulunan Ermeni
diasporasından
Stephen
Feinstein,
görüş istedi..
Berktay’ın
sözleri ürperticiydi:
Kelimesine dokunmadan aynen aktarıyoruz:
Stephen
Feinstein (Feinstein,
Minnesota Üniversitesi Katliam ve Soykırım Çalışmaları
Merkezi profesörü)
tarafından belirtilen bütün sebeplerden ve sonra
diğerlerinden dolayı, ben öyle bir boykotun karşısındayım.
1)
Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoglu
reddedici devletin adamlarıdır, faşistimsi
neo-nasyonalisttirler ve
gerçeklerin düşmanıdırlar. Bununla birlikte görüşleriyle
oldukça tanınırlar.. Elbette herhangi bir
tv kanalı
ya da gazete, diğerlerinin arasında (yani
diasporacilarin arasında)
onların görüşlerini de yayınlamakta haklidir
2)
Reddedicilerle (sözde ermeni katliamını reddeden Türkiye'yi
ve Ermeni Soykırımı iddialarını reddedenleri kastediyor)
direk olarak tartışma olamaz demek, hiçbir işe yaramaz.
Çünkü bu, hiçbir görüşme anlaşma ve tartışma olmamalı
demekle eşdeğerdir. Bu savunulamaz ve tamamen ikna edici,
inandırıcı olmayan bir durumdur. Bu durum çok fazla derecede
protesto ediyorlar düşüncesine yol açar... Bu durum,
reddedicilerin--1915'teki tarihsel gerçekleri ortaya
çıkarmak için savaşanların; çoğulculuğun, anlaşmanın, ifade
özgürlüğünün düşmanı olarak algılamalarında yardımcı olur
ve reddedicilerin eline koz verir..
3)
Aktan ve Halaçoğlu
gibilerinin hakkındaki gerçekleri bilebilirken, esas önemli
nokta halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere
girişilmelidir.. Başarıyı böyle sağlayabiliriz.. Uzun
maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete
geçilmelidir..
Bu eylemler sadece kendimizi iyi
hissetmemize yarar. Ancak bunun yerine Türkiye ve
yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir.. Bizimle
aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara
bu sözler söyletilmelidir... Bunun
finansal kaynağı sağlanmalıdır.. (Yani para verilerek
bazı Türklerin "Evet Ermeni Soykırımı vardı. Türkler 1
milyon Ermeni’yi öldürdü" denmesi sağlanmalıdır diyor..)
Bütün bu
nedenlerden dolayı, bugün ya da
yarın , oturacağım ve son İstanbul konferansının bütün
katılımcılarına bir mektup yazıp bu durumu açıklayacak,
Stephen
Feinstein'in bahsini ettiği eylemi boykot etmeleri,
benim söylediğim yönde bir çalışma yapılması çağrısında
bulunacağım..
Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün ya
da yarın , oturacağım ve son İstanbul konferansının bütün
katılımcılarına bir mektup yazıp bu durumu açıklayacak,
Stephen
Feinstein'in bahsini ettiği eylemi boykot etmeleri,
benim söylediğim yönde bir çalışma yapılması çağrısında
bulunacağım..
Halil'e tamamen katılıyorum. PBS'i
boykot etme bazılarının iyi hissetmesini sağlar ama iyi olur
mu emin değilim. Bilgili kimseler daha iyi doğal yetenekler
ve kaynaklara sahiptirler. Bunun yanında, bazılarının,
hiçbir akademik niteliği ve güvenilirliği olmayan
reddedicilerin (Aktan ve
Halaçoğlu'ndan bahsediyor) saldırılarıyla
kendilerini rahatsız hissetmeleri anlaşılabilir bir
durumdur, bu bir kişisel karakter sorunudur. Ancak, bunlar
normal söylemler, bize yeni kategorilerde çalışma
zorunluluğu getiriyor.. . Zorlu bir reddetme sürecine karşı
koymayı reddetmek, reddediciliğe bir cevap değildir.
Halil'in söylediği yönde çalışma yapılması daha uygundur.
Berktay'ın
sözleri ve eylemleri bu..
Yorum sizin...
08.03.2006.sonsayfa.com
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Azerbaycan
Ermenistan'a savaş açabilir...!

Azerbaycan
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev sorunlu Dağlık Karabağ bölgesi
görüşmelerinin bir sonu olmadığını söyleyerek ülkesinin
Ermenistan'la bir savaşa hazırlanmasının şart olduğunu
bildirdi.
Ermenistan işgali
altındaki Dağlık Karabağ'ın hala Azerbaycan kontrolünde
bulunan bölgesine bir ziyaret yapan Aliyev, burada,
"Ermenistan tarafı zamana oynuyor ve müzakere sürecinin bir
sonu olmadığı gerçektir. Bunun sorumlusu Ermeni tarafıdır.
Azerbaycan konumunu yeniden gözden geçirmek zorunda.
Herhangi bir olay için askeri harcamalar artırıldı" dedi.
Azerbaycan'ın
mağdur taraf olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Aliyev, "Bu
sebeple bu meseleyi neyle olursa olsun çözme hakkına
sahibiz. Hazır olmalıyız ve toplum buna hazırlanmalı" derken
henüz topyekun savaş çağrısı yapmadı.
Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın ev sahipliğinde
Paris'te sorunu çözmek amacıyla Azerbaycan ve Ermenistan
arasında 18 aydır sürdürülen görüşmelerde hiçbir ilerleme
kaydedilememişti.
Aliyev, "Bölgede önder ülke oluyoruz. Ermenistan bizimle
mücadele edemez" diye konuştu.
01.03.2006-İHA
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Brüksel'de Ermenistan'ın Karabağ İşgaline Karşıtı
Gösteri...
Belçika'nın başkenti Brüksel'de, AB Konseyi önünde toplanan
150 dolayında kişi,Ermenistan'ın Azerbaycan'daki işgalini ve
sözde soykırım iddialarını kınadı.
Gösterinin katılımcıları arasında bulunan Dünya
Azerbaycanlılar Kongresi Başkanı Dr. Cevat Berahti,
Karabağ'ın 14 yıl önce Ermeni işgaline uğradığını,
Ermenilerin bölgede soykırım yaptıklarını, işgalin devam
ettiğini, BM ve AB kararlarının uygulanmadığını belirtti.
Brüksel'den tüm dünyaya seslendiklerini söyleyen Dr. Berahti,
Ermenilerin Azeri topraklarından çekilmelerini ve Türklere
yönelik sözde soykırım iddialarına son vermelerini
istediklerini söyledi. Dr. Berahti, sadece Azerilere ait bir
davanın söz konusu olmadığını, Türkiye'nin ve Türk
soydaşların da desteğine ihtiyaç duyduklarını ifade etti.
Türk ve Azeri bayraklarıyla çeşitli pankartların taşındığı
gösteri olaysız sona erdi.
24.02.2006-AA
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ermeniler,
UNESCO Korumasındaki Tarihî Türk-İslam Eserlerini Yok
Ediyor...!

Nahçivan’daki tarihi Ermeni mezarlarına zarar verdiği
gerekçesiyle Azerbaycan’ı Avrupa’ya şikayet eden
Ermenistan’ın, işgal altında tuttuğu Azerbaycan
topraklarındaki Türk-İslam eserlerini tahrip ettiği ortaya
çıktı.
Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın 15 yıllık bir
araştırmasına göre Ermeniler, BM Eğitim, Bilim ve Kültür
Örgütü (UNESCO) koruması altındaki onlarca camiyi yok etti.
Ermeniler, Karabağ başta olmak üzere 9 bölgede şu
tahribatları yaptı: Şuşa Camii, Kubatlı’da Yusufbeyli,
Mollalı, Mirler camileri, Zengilan’da Muşlan ve Hacı Aliler
camileri, Akdam’da Kengerli, Papravent camileri harabeye
çevrildi. Ermenistan’da tahrip edilen tarihi eserler şunlar:
Akdede ve Tokmak mezarlıkları, 16. yüzyıldan kalma ait Şah
İsmail ve Hudabent camileri, 17. yüzyıl eserlerinden Şah
Abbas Cami, 18. yüzyıla ait Göymescid, Ulucami, Tepebaşı,
Hacı Nasrullah, Kale camileri.
Buna karşın Culfa’daki tarihî Ermeni mezarlarını tahrip
ettiği iddiasıyla Azerbaycan’ı, Avrupa Konseyi ve UNESCO’ya
şikayet eden Erivan, konuyu şimdi de Avrupa Parlamentosu (AP)
gündemine taşıdı. Konsey tarafından ‘işgalci’ olarak
nitelenen Ermenistan’ın sürekli sıcak tuttuğu konu,
Yunanistan ve Fransa’nın desteğiyle dün AP’de görüşüldü.
AP’nin raporunda, “Nahcivan Culfa’daki Ermeni mezarlığının
1998-2002 yılları arasında tahrip edildiği; ancak
uluslararası toplumun baskı ve kınamalarına rağmen
Azerbaycan’ın yapılan araştırma sonuçlarına cevap vermekten
kaçındığı öne sürüldü.”
Konuya ilişkin Zaman’a konuşan Azerbaycan İstanbul
Başkonsolosu Dr. İbrahim Nebioğlu, Erivan’ın gündeme
getirdiği Culfa’daki söz konusu mezarlığın, iddiaların
aksine Ermenilere değil Albanlara ait olduğunu söyledi.
Nebioğlu, Komisyon temsilcilerinin bölgede araştırma
yaptığını ve bunun sonuçlarının bir ay içerisinde
açıklanacağını belirtti. Ermenilerin asıl amacının
Nahçivan’ın Ermeni toprağı olduğu iddialarını dünyaya kabul
ettirmek olduğunu ifade eden Nebioğlu’na göre, Ermenilerin
sonraki hedefleri ise Kars için de benzer taleplerde
bulunmak. Ermenilerin “karikatür krizini” de kullandığını da
savunan Nebioğlu, “Mabetlerimiz yok ediliyor diyerek
Hıristiyan dünyasının desteğini almak istiyorlar.” diye
ekledi
17.02.2006
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
ATATÜRK ANITI
İÇİN YER BULAMAMIŞLARDI : Fransa, Ermeni anıtını sit alanına
dikiyor
...!

2006’yı ‘Ermeni yılı’ ilan eden Fransa, sözde soykırım anıtı
dikmeye devam ediyor. Paris’in ardından Lyon Belediyesi de
UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kayıtlı, değişiklik yapılması
yasaklanan alana Ermeniler için anıt inşa edecek.
‘Tarihî dokunun değiştirileceği’ gerekçesiyle anıta karşı
çıkan sivil toplum örgütleri de karara engel olamadı.
Heykel, sözde Ermeni soykırımının yıldönümü olan 24 Nisan’a
yetiştirilecek. Fransızlar, Paris’te Atatürk’ün heykeline
yer bulamamıştı. Türkiye’nin eski Büyükelçisi Uluç Özülker,
Atatürk anıtı için büyük çaba sarf etmiş; fakat sonuç elde
edememişti.
Proje, Lyon Belediye Meclisi’nde uzun süre tartışıldı.
Başkan Denis Broliquier, 35 bin Euro’ya mal olacak anıtın
yerine ve bütçesine karşı çıktı. Muhafazakar Halk Birliği
Hareketi ve Lyon Birliği üyesi encümenler de başkana destek
verdi. Ancak Sosyalist Partili üyelerin oylarıyla proje
onaylandı. Anıtın dikileceği Antonin-Poncet Meydanı, Lyon’un
en güzel mekanlarından birisi. Bölge, Birleşmiş Milletler
Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) koruması
altında. Fransızlar, 2001 yılında Ermeni örgütlerinin
baskısıyla Paris’teki Seine Nehri kıyısına da Komitas
soykırım anıtı dikmişti.
Söz konusu alan 1991’de UNESCO tarafından korumaya
alınmıştı. Fransa’daki Ermenilerin gövde gösterisine dönüşen
Komitas heykeli, ünlü Champs-Elysee Caddesi’nin çok
yakınında, turistlerin uğrak yeri olan bir meydanda
bulunuyor. 2001’de sözde soykırımı tanıyan bir yasa çıkaran
Fransa, 2006’yı da Ermeni yılı ilan etti. Fransa’da beş yüz
bine yakın Ermeni yaşıyor. UNESCO’nun 1972 tarihli Dünya
Kültürel ve Doğal Mirasını Koruma Sözleşmesi, listeye alınan
yerlerin, olduğu gibi korunmasını ve dokusunun hiçbir
şekilde bozulmamasını öngörüyor. Fakat sözleşmede buna engel
olabilecek hukukî bir mekanizma bulunmuyor. UNESCO, Nemrut’a
yol yapımında olduğu gibi itirazda bulunabiliyor. Konuya
ilişkin Zaman’a bilgi veren UNESCO kaynakları, özellikle
kamuoyundan şikayet olması durumunda kurallara uymayan
Fransa üzerinde baskı kurulabileceğini ifade ediyor. Gündeme
gelmesi halinde örgütün, Fransa’dan bilgi isteyeceğini
belirten kaynaklar, Dünya Mirası Listesi Komitesi’nin de
doku değişecek şekilde değişiklik yapıldığına karar vermesi
halinde, bu bölgelerin Dünya Tehlike Altındaki Miras
Listesi’ne alınmasının söz konusu olabileceğini bildirdi.
Dünya Mirası Listesi’nde yer alan yerler, gerektiği gibi
korunmaması ve var olan dokusunun değiştirilmesi durumunda
bu listeye alınıyor. Dünya Mirası Listesi’nde yer alan
İstanbul’un da gerektiği gibi korunamadığı gerekçesiyle
listeden çıkarılarak Tehlike Altındaki Miras Listesi’ne
konulması gündeme gelmişti. İstanbul’u izleme altına alan
UNESCO, önlemler için Türkiye’ye iki yıl daha süre verdi.
Atatürk anıtına yer bulamadılar
En gözde mekanlarını Ermenilere açan Fransa, dünyanın birçok
ünlü simasının heykelinin bulunduğu Paris’te Atatürk’ün
heykeline yer bulamadı. Türkiye’nin üç ay önce görev
süresini tamamlayan Paris Büyükelçisi Uluç Özülker, heykelin
dikilmesi için Fransız makamları nezdinde büyük çaba sarf
etmiş; fakat sonuç elde edememişti. Büyükelçilik, heykel
için Paris’in 16. bölgesine başvuruda bulundu. Belediye
başvuruyu kabul edince, heykel için bölge sınırları
içerisinde yer bakılmaya başlandı. İlk yıllarda, Seine
nehrinin hemen kenarındaki Radio France binasının önündeki
alan gündeme geldi. Fakat daha sonra heykelin Eyfel
Kulesi’ne bakan bu meydana dikilmesinden güvenlik
gerekçesiyle vazgeçildi. Yetkililer, muhtemel saldırılara
karşı Atatürk heykelinin korunması sorununu gündeme getirdi.
Fransızlar, heykelin Türk Büyükelçiliği’nin karşısındaki
alana dikilmesine ise meydanın altyapısına zarar vereceği
gerekçesiyle karşı çıktı. Yetkililerin, ‘Prenses Lamballe
Şatosu’nun duvarına dikin’ teklifini ise büyükelçilik kabul
etmedi. Fransa’da 450 binden fazla Türk vatandaşı yaşıyor.
11.02.2006
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------Ermeni
Tehcirinde yeni bilgiler :
Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay’ın bulduğu son
belgeler oldukça ilginç...!
Son yıllarda
Türkiye’nin uluslararası konjonktürde itibarını zedelemeye
çalışan konuların başında hiç şüphesiz Ermeni tehciri
sırasında yaşanan soykırım iddiaları geliyor. Ermeni
diasporası ‘Tehcir sırasında Osmanlı yönetimi katliama izin
verdi’ tezi ile dünya kamuoyunu aldatmaya çalışırken, bu
iddiaların asılsızlığı karşısında sessiz kalmak istemeyen
Türk tarihçiler de Osmanlı arşivlerinde yoğun mesai
harcıyor. Her geçen gün yeni bilgilere ulaşılan tozlu raflar
arasında Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay’ın
bulduğu son belgeler oldukça ilginç. Belgelere göre Osmanlı
yönetimi, göç sırasında ihmali tespit edilen 1673 Türk’ü
Divan-ı Harp’te yargıladı, 67’sinin ise idamına karar verdi.
Tarih doçenti
olan Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Yusuf Sarınay,
Ermeni diasporasının ‘Tehcir (göç) sırasında Osmanlı
yönetimi katliama izin verdi’ tezini çürütmek için uzun
süredir yaptığı çalışmayı tamamladı. Osmanlı yönetiminin
tehcirde suiistimali tespit edilen kamu görevlileriyle
ilgili yaptığı işlemleri mercek altına alan Sarınay, ilginç
bilgilere ulaştı. 1673 devlet görevlisinin yargılandığını
belirleyen tarihçi Sarınay, bunlardan 67’sinin asıldığını
ortaya çıkardı. Osmanlı Devleti’nin cezalandırdığı kişiler
arasında binbaşı, kaymakam, belediye başkanı, Teşkilat-ı
Mahsusa elemanları bile var. Yaptığı araştırmanın
sonuçlarını Zaman’a açıklayan Yusuf Sarınay, “Bu
yargılanmalar ve cezalandırmalar Osmanlı merkezî yönetiminin
ne kadar hassas davrandığını, münferit olaylara dahi göz
yummadığını göstermektedir. Eğer Osmanlı, soykırım niyetinde
olsaydı, tehcir sırasında güvenliği tam sağlayamadıkları
gerekçesiyle kendi kamu görevlilerinden bu kadar çok insanı
feda eder miydi?” diyor.
Ermenilerin
‘soykırım’ ısrarı karşısında atağa geçen Türk tarihçilerinin
Osmanlı arşivlerinde yaptığı incelemeler her geçen gün yeni
bilgileri gün ışığına çıkarıyor. Devlet Arşivleri Genel
Müdürü Sarınay’ın ‘tehcir’le ilgili belgeler arasından
derlediği bilgiler, Türk tezini güçlendirir nitelikte.
‘Tehcirde Ermenilerin maruz kaldığı saldırıları’ reddetmeyen
Sarınay, ‘Bunlar Osmanlı Devleti’nin soykırım
organizasyonuydu.’ iddiasını ise kesinlikle kabul etmiyor.
Osmanlı’nın tehcir boyunca ilgili tüm birimlere ‘güvenliği
sağlayın’ uyarısında bulunduğunu belgeleriyle açıklayan
Sarınay, buna rağmen ihmali görülen kamu görevlilerinin
cezalandırılması konusunda da Osmanlı yönetiminin tolerans
göstermediğine dikkat çekiyor ve şunları söylüyor: “Osmanlı
hükümeti savaşın olumsuz şartları içinde Ermeni sevkıyatını
yürütürken kafilelerin güvenliklerinin sağlanması konusunda
büyük gayret sarf etmişti. En üstte alınan sevk ve iskan
kararları olmak üzere Dahiliye Nezareti tarafından taşra
yöneticilerine gönderilen talimatlarda; Ermenilerin can ve
mal güvenliği üzerinde önemle durulmuş, gerekli tedbirlerin
alınması ve Ermenilere kötü muamelede bulunan jandarma ve
memurların derhal azledilerek Divan-ı Harplere teslim
edilmesi sürekli vurgulanıyordu.”
Hükümetin
uyarılarına aykırı davranışlarda bulunanları cezalandırmak
için 30 Eylül 1915’te soruşturma komisyonları kurulmasına
karar verildiğinin altını çizen Sarınay, “O tarihte
Ermenilerle ilgili dış baskı oluşmamıştı bile. Osmanlı bu
yargılama idaresini tamamen kendisi almıştır.”
hatırlatmasında bulunuyor. Ermenileri yok etme niyetinde
olan bir yönetimin bu hassasiyeti göstermesinin mümkün
olmadığının görülmesini isteyen Sarınay şu soruları
yöneltiyor: “Ermenileri yok etme veya onlara katliam yapma
amacında olan bir yönetimin suç işleyen veya ihlali görülen
devlet görevlilerini yargılaması, görevlerinden alması ve
idam dahil çeşitli cezalara çarptırılmaları konularında bu
kadar hassas davranması mümkün müdür? Almanya’nın Yahudi
soykırımı ile Ermeni olaylarını karşılaştıran ve
benzerlikler kurmaya çalışan bazı aydınlara soruyorum:
Almanya’da Yahudilere kötü davrandığı için yargılanan,
görevinden alınan, hatta hapsedilen ve idam edilen Alman
subayı veya kamu görevlisi var mıdır?”
Divan-ı
Harp’te 1673 kişi yargılandı
Tarihçi
Sarınay’ın Osmanlı belgelerinden ortaya koyduğu rakamlara
göre Divan-ı Harp’te yargılananların sayısı toplam 1673.
Bunların içinde binbaşı, yüzbaşı, üsteğmen, teğmen, jandarma
bölük komutanı, polis komiseri ve Teşkilat-ı Mahsusa elemanı
sayısı 528. Ayrıca sıhhiye müdürü, tahsildar, kaymakam,
belediye reisi, nahiye müdürü, kâtip, sevk memuru, mal
müdürü, tapu memuru, muhtar, telgraf müdürü, nüfus memuru,
başkâtip ve Emval-i Metruke Komisyonu Reisi gibi 170 kamu
görevlisi de yargılananlar arasında. Kalan 975 kişi çete
mensubu ve halk arasından. 1916 yılı ortalarında son bulan
Divan-ı Harp yargılamalarının sonuçları ise şöyle: 67 idam,
524 hapis, 227 berat ve yargılama reddi, 109 inceleme, 68
kürek, para, pranga ve sürgün cezası. 674 işlem yapılmayan
kişi sayısı. 4 kişi de velisine teslim.
05.02.2006-zaman
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Son Osmanlılardan Nevruz Dede’ye veda ...
Bakü’yü düşman işgalinden kurtarmak için Nuri Paşa
komutanlığında 1918’de Azerbaycan’a gelen Türk subaylarından
Nimetullah Bey’in oğlu Ahmet Nevruz’un cenazesi Bakü’de iki
ülke vatandaşlarının katılımıyla toprağa verildi.

Azerbaycan’da ‘Nevruz Dede’ olarak anılan Ahmet Nevruz,
Bakü’de gelini ve torunları ile birlikte yaşıyordu.96
yaşında hayatını kaybeden Nevruz’un cenaze namazı Bakü
Şehitlik Camii’nde kılındı.Cenaze törenine Bakü’deki Türk
basınının yanı sıra Azerbaycan medyası büyük ilgi gösterdi.
Son dileği “bir kere dahi olsa vatanı İstanbul’a kavuşmak”
olan Nevruz Dede’nin, bu arzusugeçtiğimiz yıl
gerçekleştirilmişti. Nevruz Dede bir asırlık vatan hasreti
sonrası yurduna ayak bastığı zaman ilk olarak eğilip toprağı
öpmüş “Artık ölsem de gam yemem.” demişti.
Ömrü savaş meydanlarında geçti
1918 yılında Azerbaycan’ı Ermeni işgalinden kurtarmak
maksadıyla,
Türk ordusu İstanbul’dan Kafkasya’ya hareket eder. Nuri
Paşa’nın
komuta ettiği Türk ordusundaki zabitlerden biri de Nevruz
Dede’nin
babası Nimetullah Paşa’dır. Asıl adı Ahmet olan Nevruz Dede,
o tarihte henüz 7 yaşında bir çocuktur. Annesini
kaybetmiştir ve yetimdir.
Nimetullah Paşa’nın tek evladıdır. Babası Kafkas Cephesi’ne
gittiğinde, adeta yalvarır,
“Baba, beni burada bırakma. Beni de yanında götür.” der.
Babası, çaresiz Nuri Paşa’dan
izin ister. Nuri Paşa, “Olur evladım.” der ve Azerbaycan’da
Türk orduları Ermenilerle
kıran kırana savaşırken babası küçük Ahmet’i, şimdiki adıyla
Nevruz’u Gence’de bir
ailenin yanına yerleştirir. Ancak savaş devam ederken,
çeşitli karışıklıklar olur
ve baba-oğul birbirlerini kaybederler. İkisi de Türkiye’ye
dönemezler. Babası oğlunu,
oğlu babasını yıllarca arar. 1920’de Azerbaycan Sovyet
hakimiyetine girince,
Türkiye’ye dönme ümitleri tamamen kaybolur, sınırlar
kapanır. Yıllar sonra
birbirlerini Lenkeran şehrinde bulurlar. O dönemde
kimliklerini, Türk olduklarını gizlemek zorunda kalan Nimetullah Paşa, oğlunun Ahmet
olan adını Nevruz
olarak değiştirir. Çünkü o dönemde Türk olmak çok
tehlikelidir.
Kader baba-oğulu bu defa 2. Dünya Savaşı sebebiyle ayırır.Harp Okulu’nda okuyan Nevruz Dede savaşa çağrılır.
Savaşta Almanlara esir düşer. Fakat o koyu bir Bolşevik
düşmanı olduğu için,
Lejyon ordularına komutan olarak Almanya’nın safında Ruslara
karşı savaşır.
Savaş bittiğinde Almanya hezimete uğramıştır. Stalin, Nevruz
Dede’yi önce Özbekistan’a,
sonra Bakü’ye getirtir. Vatana ihanet suçuyla yargılanan
Nevruz Dede, tam 25 yıl hapis cezası alır.
10 yıl Tataristan bölgesinde bir hücrede hapis yatar.
Kruşçev döneminde çıkan genel afla serbest kalır,
ama KGB onu adeta bir gölge gibi izlemeye devam eder. Ömrü
savaş meydanlarında,
işkence ve hapishanelerde geçen Nevruz Dede, ancak 50
yaşında evlenmeye fırsat bulur.
Dostlarının ısrarı ile evlenir ve 56 yaşında baba olma
zevkini tadar. Bakû’de düzenli bir hayatı,
her sabah gideceği bir işi, akşamları hanımı ve çocukları
ile birlikte kalacağı üç odalı bir evi vardır.
Önce eşini sonra da oğlu Fahrettin’i kaybeder. Nevruz Dede
ölümünden evvel gelini ve torunları ile birlikte yaşıyordu.
31.01.2005
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Küstahlıkta Son Nokta: Taşnaksutyun'un toprak talebi var!
Aşırı milliyetçi Ermeni partisi Taşnaksütyun sözcüsü Giro
Manoyan,
Türkiye'den şu anda toprak talebimiz yok ama bu gelecekte
olmayacağı anlamına gelmiyor" dedi.
Aşırı milliyetçi Ermeni partisi Taşnaksütyun sözcüsü Manoyan
sözlerine,
"Bizim de bir parçası olduğumuz mevcut hükümet,
desteklediğimiz ve

desteğimizi sürdüreceğimiz Devlet Başkanı da bizim Anavatan
taleplerimizi terk etmeyecek" diye devam etti.
"'TOPRAK TALEBİMİZ YOK' DİYEN HÜKÜMET GİDER"
Erivan'da bir yuvarlak masa toplantısında konuşan Giro
Manoyan, hiçbir Ermeni hükümetinin,
Türkiye'den asla toprak talep etmeyeceklerini
söyleyemeyeceğini söyledi ve
"Hiçbir Ermeni Hükümeti bunu yapamaz çünkü bana göre Ermeni
halkı böyle
bir Hükümetin iktidarda kalmasına asla izin vermez" diye
konuştu.
Milliyetçi "Taşnaksütyun" sözcüsü, Ermenistan yönetiminin şu
anda böyle
bir talepleri olmamasına karşın "Bugün böyle taleplerimizin
olmaması,
yarın da olmayacağı anlamına gelmiyor" dedi.
Ermeni basını, Taşnaksütyun'un bu açıklamasının ardından,
"Ermeni Devrim Federasyonu'na (Taşnakşütyun) göre,
Ermenistan, Türkiye'nin toprak bütünlüğünü tanımıyor" yorumu
yaptı.
Ermeni basınında çıkan haberlerde Ermenistan'ın gelecekte
Türkiye'den 1915 öncesinde Ermeniler'in yoğun biçimde
yaşadığı
Türkiye topraklarını isteyebileceği belirtildi.
29.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
AP'( Avrupa Parlementosu) ye 'Ermeni terörü' hatırlatması :
Türk Parlamenterler Birliği (TPB), Ermeni terör örgütü ASALA
tarafından,
Türkiye'yi temsil görevindeyken şehit edilen ve
yaralananların fotoğraflarının
yer aldığı bilgi notunu Avrupa Parlamentosu (AP) üyelerine
gönderdi.

TPB Genel Başkanı Hasan Korkmazcan TBMM'de düzenlediği basın
toplantısında,
Ermeni terör örgütünün işlediği cinayetleri unutturmamak
için ''Bu gerçeği inkâr etmek
onları yeniden öldürmektir'' sloganıyla hazırladıkları
resimli bilgi notunu AP'nin tüm üyelerine
ulaştırdıklarını bildirdi.
Korkmazcan, İngilizce ve Fransızca hazırlanan bilgi notunda,
1973 - 1994 yılları arasında
yurtdışında Türkiye'yi temsil görevindeyken Ermeni terör
örgütü ASALA'nın saldırıları sonucu
şehit edilen 34 ve yaralanan 14 diplomat ile yakınlarının
resminin yer aldığını kaydetti.
25.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Osmanlı Belge Belge Toplanıyor...!
Türkiye, Osmanlı dönemine ait arşiv belgelerini bir bir
topluyor. En son Roma Sefareti’ne ait binlerce evrak
İstanbul’a taşındı. İşi ciddiye alan Başbakanlık’a bağlı
Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı, sokaktan belge toplamak
için bile büyük çaba harcıyor. Kurumun hedefi, yabancılar
tarafından değerli vesikaların yurtdışına çıkarılmasını
engellemek.
Libya ile Tunus, geçtiğimiz aylarda Başbakanlık Devlet
Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşiv Dairesi
Başkanlığı’na müracaatta bulunarak, kendi sınırları ile
ilgili düzenlemeyi içeren 19 Mayıs 1910 tarihli anlaşma
metnini istedi. Daha önce de Kuveyt-Katar, Suudi
Arabistan-Yemen, Etiyopya-Eritre gibi birbirlerine deniz ve
kara sınırı bulunan ülkeler, hudutlarıyla ilgili
anlaşmazlıkları çözmek adına Osmanlı arşivlerine
başvurmuştu.

Bu taleplerden sonra bir belgenin yüzyıl sonra uluslararası
problemlere çözüm getirebileceği anlaşıldı. Peki, dışarıdaki
veya içerideki tarihî vesikalar tam manasıyla toplanabiliyor
mu? İşte bu soru henüz net bir cevap bulmuş değil.
50 ton arşiv belgesinin Bulgaristan’a hurda kâğıt niyetine
verilmesinin üzerinden 70 yıldan fazla bir süre geçerken
devletin 1950’lerde başlattığı dışarıdaki belgelerin
toplanması işlemine son yıllarda hız verildi. Türkiye,
Osmanlı’nın elçilik veya konsolosluk açtığı ülkelerde
toplanan arşiv belgelerini bir bir geri getirmek için çaba
harcıyor.
Son olarak Roma Sefareti’nde bulunan evraklar geçtiğimiz
günlerde Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ne ulaştı. 1856-1923
yıllarını kapsayan 112 defterden oluşan binlerce muhtelif
belge kolilere doldurularak Türkiye’ye getirildi. Roma
Sefareti’ndeki (elçilik) belgeler tarihe ışık tutması
açısından son derece önemli. Önümüzdeki birkaç yıl içinde
tasnifi yapılıp araştırmaya açılacak belgeler, Hariciye
Nezareti’yle ilgili yazışmaları, Balkan, Trablusgarp,
Birinci Dünya Savaşı, Balkanlar’daki problemler, Arnavutluk,
Bulgaristan, Karadağ, Yunanistan, Kuzey Afrika’nın durumu ve
Osmanlı’nın borçları gibi konuları içeriyor. Girit Meselesi,
Paris Anlaşması’nın yankıları, Millî Mücadele’ye Avrupa
devletlerinin bakışı ve belki de en önemlisi Kurtuluş Savaşı
için Batı’dan silah temini, Karadeniz’e mühimmat
taşınmasında İtalyan ve Fransız gemilerinden faydalanılması
gibi mevzular da bu evraklar sayesinde aydınlığa kavuşacak.
3,5 milyon evrak geldi…
Ancak yurtdışında bulunan arşivlerin ciddi bir şekilde
korunduğunu söylemek mümkün değil. 1985’e kadar Dışişleri
Bakanlığı bünyesindeki Hariciye Nezareti Arşivi bu tarihten
itibaren Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü
Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’na devredildi.
Söz konusu el değiştirme arşivlerin yurtdışından getirilme
sürecine hız kazandırdı. Tahran’ın ardından Paris Hariciye
Arşivi İstanbul’a taşındı. Ancak Tahran’dan gelen belgeler
Türkiye’ye gelişinde kısmen zarar gördü. Daha önceki
dönemlerde de Atina, Belgrad, Çetine (Karadağ), Washington
ve Viyana elçiliklerinde yer alan Osmanlı dönemi belgeleri
ile Cakarta’dan bir miktar işlem görmemiş evrak
getirilmişti. Sadece ismi geçen yerlerden gelen evrak sayısı
yüz binlerle ifade ediliyor. Mesela Atina Elçiliği’nden 156
bin 30, Washington’dan ise 36 bin 70 belge Osmanlı
Arşivleri’nde kayıt altına alındı.
Şu ana kadar dışarıdan toplam 3,5 milyon arşiv malzemesi
İstanbul’a getirildi, bunların tasnif işlemleri hâlihazırda
devam ediyor. Evrakların 1,5 milyonunda herhangi bir ibare
bulunmaması ve dağınık olması çalışmaları güçleştiriyor.
Hariciye’den gelen malzeme, memurlara ait maaş, rütbe
kayıtları, devlet erkânının seyahatleri çalışanlar
hakkındaki dilek ve şikayetler, tabii afetler ve kazalar
neticesinde yapılan yardımlar, savaşlar ve antlaşmalar gibi
dönemin politik ve siyasî mevzularını içeriyor. Son dönemin
en önemli tartışma konusu Ermeni Meselesi de söz konusu
değerli kâğıtlar içinde önemli bir yer tutuyor. Bununla
ilgili 2733-2902 numaralar arası ve 34 bin 351 belge
özetlenerek araştırmacıların hizmetine sunulmuş durumda.
Gelmeyenler ne olacak?
Osmanlı elçilik ve konsoloslukları, bakanlıklardan önce
kuruldu. İlk elçiliklerin III. Selim zamanında kurulduğu göz
önüne alınarak, yurtdışından gelen arşivlerin o dönemden bu
yana teşekkül ettiği düşünülebilir. Ancak durumun böyle
olmadığı elçilik arşivlerinde Tanzimat öncesi dönemle ilgili
hemen hemen hiç belge bulunmamasından anlaşılıyor. Bunu,
1790’larda açılmış ilk sefaretlerin sistematik olarak 1839’a
kadar tam oluşturulamamasına ve savaşlar nedeniyle
faaliyetlerinin sık sık kesilmesine bağlamak mümkün.
Dışarıdaki arşivleri inceleyen ve bazılarının tasnif ve
düzenlemesinde yer alan Prof. Dr. Bilâl Şimşir, “Dış
temsilciliklerimizin arşivinde Tanzimat öncesine ait hemen
hemen hiç belge yoktur.” diyerek konuya vurgu yapıyor.
Yurtdışından gelenlerin yanı sıra bazı merkezlerde bulunan
arşiv malzemesi hâlihazırda Türkiye’ye ulaşabilmiş değil:
Bern, Lahey, Londra, Kopenhag, Madrid, Sofya
büyükelçilikleri ve Batum Başkonsolosluğu. Bu yerlerdeki
belgelerin de en az gelenler kadar önemli ve çok olduğu dile
getiriliyor. Sadece Londra’dan 2 bin kutu evrakın gelmesi
bekleniyor. Ortadoğu’nun karakutusu niteliğindeki bu
belgeler günümüzün en önemli tartışma konularından Musul-
Kerkük petrollerinin kullanım hakkı ve bölgenin demografik
yapısı hakkında bilgi veriyor. Yine de elçilikte kutularda
beklemek zorunda kalan evrakların gelişi bürokratik
engelleri aşamıyor.
Türkiye’deki evraklar yurtdışına çıkartılıyor
Yurtdışında bulunanlar çeşitli yollarla Türkiye’ye
getirilmeye çalışıladursun, hâlihazırda sahaflar başta olmak
üzere, çeşitli kişilerin ya da ailelerin elindeki resmî
evrakların sayısı binlerle ifade ediliyor. Bunlar arasında
Sultan Abdülaziz’in annesi Bezmiâlem Valide Sultan Vakfı’na
ait olduğu bilinen belgeler de yer alıyor. Şimdilerde bazı
ailelerin elinde bulunduğu belirtilen evraklar yüksek fiyat
istendiği için elde edilebilmiş değil.
Bu tarz belgelerin yurtdışında da alıcısı çok fazla.
Sahaflardan ya da ailelerden ele geçirilen evraklar yüksek
fiyatlar karşılığında yabancılara satılıyor. Akademik
çalışmalar için kullanılmaktan ziyade ev süslemesi ya da
hatıra niyetiyle alınan binlerce evrak şimdiden Türkiye’den
çıkarılmış durumda. Alıcıları arasında birçok millet
bulunmasına rağmen son yıllarda Japonlar, Amerikalılar,
Fransızlar ve İngilizler, Osmanlı Devleti’nden kalan
evrakları topluyor.
Karaköy’de tarihî eser ve antika malzeme toplayıcılığı yapan
Kenan Başakyiyen yabancıların nasıl belge topladıklarını
şöyle anlatıyor; “Bunlar şimdi durumu biliyor. Sahafları ve
antikacıları dolaşıp Osmanlıca belge topluyorlar. Belgenin
içeriği veya özelliği o kadar önemli değil. Zaten çok önemli
belgeyi bizler satmıyoruz, daha çok kendimize saklıyoruz.
Japonlar, son yıllarda da Ermeniler fazla topluyor. Ama
bazen de çok önemli bir belge yurtdışına çıkabiliyor.”
Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı yetkilileri ise ellerinde
imkân olsa tüm belgeleri toplayacaklarını ama işe maddiyat
girince zor durumda kaldıklarını vurguluyor. Yine de
evrakların yurtdışına çıkarılmasını engelleme adına
projeleri yok değil. Bunlardan biri de ekonomik durumu iyi,
tarihî kâğıtlara ilgisi bulunan kişilerin ya da kurumların
söz konusu belgeleri satın alarak muhafaza etmesi. Tabii en
önemlisinin kurum bünyesine verilmesi olduğunu söyleyen
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı Doç. Dr.
Mustafa Budak, “Yine de bize verilmese bile, belirtilen
yöntem kullanılırsa, asırlık evraklar Türkiye’de kalır.
Çünkü mevzu bahis önemsiz kâğıt parçaları değil. 600 yıl
milyonlarca metrekare coğrafyayı yönetmiş bir devletin
sistematiğinin göstergeleri.” diyor.
Osmanlı Arşivleri’ndeki tasnif çalışmaları genişledikçe,
yerli ve yabancı araştırmacıların ilgisi de giderek artıyor.
Son 15 yılda 2 bin 700 kişinin ziyaret ettiği arşiv
bünyesinde şimdiye kadar 70 ülkeden araştırmacı çalışma
yürüttü. Yetkililer, Amerika Birleşik Devletleri’nden
Sudan’a, İsveç’ten Arjantin’e kadar birçok ülkeden kişinin
gelmesini, Osmanlı Devlet sisteminin başarısına yönelik
meraka bağlıyor. Hatta geçtiğimiz yıllarda araştırmacılarını
finanse eden ve onları destekleyen Japon devletinin
nezaretinde Hicaz Demiryolu projesini esas alan bir tez
hazırlandı.
Yine de bazı ülkeler, Osmanlı arşivinin kapısı sonuna kadar
açık olmasına rağmen yeterince kullanmıyor. Bunların başında
da Ermeni soykırımı iddialarıyla Türkiye’yi sıkıştıran
Ermenistan geliyor. 2005’in ilk ayına kadar sadece 2 Ermeni
araştırmacı resmî yollardan arşivde çalışma yürütmüş. Söz
konusu durumun aslında iddialar karşısında Türkiye’nin elini
güçlendirdiğini belirten uzmanlar, “Eğer soykırımı savları
doğruysa buyursunlar, bizim arşivlerde de araştırma
yapsınlar. Baksınlar bakalım bir şey çıkacak mı?” diyor.
Şimdiye kadar yürütülen araştırmalarda Amerikalılar 443
kişiyle ilk sırayı alıyor. Onları sırasıyla Japonlar ve
Almanlar izliyor. Araştırma alanına göre ise Ortadoğu,
Balkanlar, Avrupa ülkeleri en çok merak edilen konular.
Bunların haricinde askerî konular (39 kişi), azınlıklar (55
kişi), Ege adaları (70), idarî teşkilat (97), vakıf (33)
ilgilenilen diğer alanlar.
Doç. Dr. Mustafa Budak: İçerdeki de dışarıdaki kadar önemli
Yurtiçinde dolaşan belgeleri takip etmek çok zor. Bizim bu
belgelerin toplanması için gayret göstermemiz yeterli
olmuyor. Hangi belge nerede bunu bilemeyiz. Ama piyasada
Teşkilatı Mahsusa’dan tutun da iç yazışmalara kadar her
türlü belge sahaflarda veya kıymet bilmeyenlerin elinde
bulunuyor. Bir de bazı aile arşivleri var ki bunları arşive
kazandırmak için epey para lâzım. Bunları maddi olarak
karşılamak kolay değil. Biz Başbakanlık Devlet Arşivleri
olarak haberini aldığımız her belgenin peşine düşüyoruz.
Konuya meraklı kişilerin ikazları ile ya da yönlendirmesiyle
bazı belgeleri kurum bünyesine katmış olsak da bu yeterli
değil. Arşivlere meraklı ve maddi durumu iyi kişilerin
piyasadaki bu evrakları satın alması onların yurtdışına
çıkmasını önler. Bu da çok önemlidir. Neticede bahsi geçen
bizim tarihimiz. Biz bu konuda çok geç kaldık ama hâlâ
yapılacak bir şeyler var. Unutmayalım ki bazen bir belge
tarihte karanlık kalmış bir konunun aydınlanmasına yol
açabilir.
*Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcısı
22.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ermenilere Şok...!
Sözde soykırım yalanları ile dünya genelinde Türkiye’yi
‘zora sokmayı’ hedefleyen Ermenistan’a karşı Ankara daha
fazla ‘sabırlı’ davranamadı.
Ankara’nın uzattığı ‘barış eli’ne sürekli ‘ret’ cevabını
veren Ermenistan, Türkiye’nin son hamleleri karşısında
‘şoke’ oldu. Türkiye, Avrasya ticaretinin önemli yollarından
biri olan Kars-Gümrü Tren Yolu Hattı’nı iptal ettiğini
resmen açıkladı, ardından Türkiye-Gürcistan-Azerbaycan
güzargahına sahip olan Kars-Ahılkelek Demiryolu Projesi’nin
başlatılacağını bildirdi. Söz konusu karar karşısında
şaşkına dönen Ermenistan yönetimi, Türkiye’nin Gürcistan ile
karşılıklı olarak vizeyi kaldırması ile ikinci bir şok daha
yaşadı. Buna göre, iki ülke vatandaşlarının karşılıklı
olarak vizesiz 90 gün kalabilecekleri ve ticaret
yapabilecekleri belirtildi.
“Her şeyi yaparız”
Ne yapacağını şaşıran Ermenistan’ın ilk tepkisi
Gürcistan’a oldu. Komşusu Gürcistan’a resmi bir ziyaret
yapan Ermenistan Dışışleri Bakanı Vartan Oskanyan ile
meslektaşı Gela Bezhuashvil önceki gün canlı yayında yaptığı
ortak basın toplantısında Türkiye tartışıldı. Oskanyan,
canlı yayında Gürcü meslektaşına, “Böyle bir karar
beklemiyorduk.” dedi. “Türkiye’nin izlediği siyaset
sebebiyle Kars-Gümrü-Tiflis demiryolu hattının kapalı
tutulduğunu” söyleyen Oskanyan, bu hattın
Gürcistan-Azerbaycan ve Türkiye’yi birbirine bağladığını, bu
sebeple alternatif projenin hayata geçirilmesini engellemek
için her türlü çabayı göstereceklerini söyledi.
Planları alt üst oldu
Gürcistan’ı da suçlayan Oskanyan, 160 kilometre
uzunluğundaki demiryolu hattı projesinin hayata
geçirebilmesi için 400 milyon dolar civarında kaynağa
ihtiyaç duyulduğunu belirterek “Siz tek başınıza bu projeyi
karşılayamazsınız. Size mutlaka dışarıdan birisi yardım
ediyor” dedi. Oskanyan böylece isim vermeden Türkiye’yi
suçlamaktan da geri kalmadı.
Ermeni bakan, Kars-Gümrü demiryolu hattının var olduğu bir
dönemde, yeni bir hattın inşa edilmesinin anlaşılır
olmadığını söyledi. Bakan, Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan
arasındaki Kars-Ahılkelek projesinin gündeme geldiği günden
itibaren Ermenistan’ın bölgesel işbirliğiyle ilgili tüm
planlarının alt üst olduğunu belirtti.
Asya Avrupa’ya bağlanacak
Petrol ve doğalgaz projelerinin ardından hayata
geçirilen “Kars-Ahılkelek Demiryolu Projesi” ile Gürcistan
ve Azerbaycan, Ermenistan’ı by-pass ederek Avrupa’ya
bağlayacak. Böylece Asya ülkeleri ile Avrupa ticareti direkt
olarak sağlanacak. Orta Asya’nın Hazar üzerinden Türkiye’ye
bağlanmasıyla, ulaşım da kısalmış olacak. Geçen yıl üç
ülkenin biraraya gelip projeyi hayata geçirme konusunda
kararlılıklarını bildirmesinin ardından başlatılan
fizibilite çalışmalarının Temmuz ayında tamamlanması
bekleniyor. Projeyle birlikte Asya ile Avrupa arasında
enerji koridoru olan Türkiye, bu defa ulaşım alanında bu
rolü üstlenecek. Ancak gelişmeler Ermenistan’ı ciddi anlamda
rahatsız etti. Ermenistan Ulaştırma Bakanı Andranik
Margaryan, Ermeni basınına geçtiğimiz günlerde verdiği bir
demeçte, bu projenin gerçekleşmesi halinde ülkesine karşı
uygulanan ekonomik kuşatmanın tamamlanacağını söyledi.
Margaryan, bu sebeple, söz konusu projeyi engellemek için
var güçleriyle çalıştıklarını belirtti.
20.01.2006-Gencturkhaber
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Divriği Ulu Camii Elden Gidiyor:
Para var ancak Eseri
Kurtaracak Proje Yok...!
Divriği Ulucamii'nin onarımı için bu ay 4. kez ihaleye
çıkılacak. Sivas Valisi Hasan Canpolat, uzman kurum ve
kuruluşları ihaleye bekliyor.Dünyanın en önemli taş
mimarilerinden biri olan ve Kültür Mirası Listesi’nde yer
alan Divriği Ulucamii, restorasyon projesi hazırlanamadığı
için günden güne yok oluyor. 778 yıl önce tarihin en nadide
eserlerinden birine imza atan taş ustalarının yaptığı camiyi
onarmak için bugünün teknolojisi adeta yetersiz kalıyor.
Eserin restorasyonuna harcanacak para üç yıldır hazır; ancak
proje olmadığı için herhangi bir adım atılamıyor. Türkiye,
bu konuda UNESCO’ya bile çağrıda bulundu; fakat bugüne kadar
yapılan üç ihaleye sadece bir onarım projesi geldi. O da
Kamu İhale Yasası’na takıldı. Kanuna göre ihaleye en az iki
projenin başvurması gerekiyordu. Dolayısıyla geçtiğimiz
aralık ayında yapılan ihaleden de sonuç çıkmadı. Bunun
üzerine Sivas Valisi Hasan Canpolat, üniversiteler ile
konunun uzmanı şirket ve kuruluşları yardıma çağırdı. Bu ay
içerisinde dördüncü kez ihaleye çıkılacağını açıklayan Hasan
Canpolat, birikimli kurum ve kuruluşları ihaleye bekliyor.
Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Divriği
Ulucamii’nin acilen restore edilmesi gerektiğini ilk kez
2000’lerin başında UNESCO, yüksek sesle dile getirdi. Daha
sonra sanat tarihçileri, bilim adamları ve siyasetçilerden
oluşan ortak girişim grubu kuruldu. 2003 yılında Sivas’ta
toplanan Bakanlar Kurulu’nda konu tekrar gündeme geldi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, yapının kurtarılması için
Kültür Bakanlığı’na talimat verdi. Kültür Bakanlığı,
Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Sivas Valiliği arasında üçlü bir
protokol imzalandı. Bakanlık, gerekli olan parayı hazırladı;
ancak, hiç hesapta olmayan bir sorun ortaya çıktı. Son üç
yıl yıldır üç kez ihaleye çıkarılan restorasyon için bugüne
kadar proje bulunamadı. Bütün umutlar Aralık 2005’te yapılan
son ihaleye bağlanmıştı. Dört kuruluşun ihale şartnamesi
alması herkesi ümitlendirdi; ancak ihaleye sadece bir
şirket, bir projeyle başvurdu. Kamu İhale Yasası’na göre en
az iki projenin ihaleye katılması gerekiyordu. Bu nedenle
tarihî eserin kurtarılması için umutlar yeniden suya düştü.
Sivas Valisi Hasan Canpolat, “Herkes Divriği’nin restore
edilmesi gerektiğini söylüyor; ama kimse proje getirmiyor.”
diye yakınıyor. Kamuoyunda Divriği Ulucamii’nin acilen
restore edilmesi ile ilgili pek çok kişinin görüş
belirttiğini söyleyen Canpolat, “Konuşmaktan ziyade
üniversitelerimizin, bu konuda çalışan şirket ve
kuruluşların organize olup bize destek olmaları lazım.
Türkiye’de bu iş yapılmazmış gibi bir izlenim oluşturuluyor.
Hükümet bu konuda tavrını koymuş; ancak halen, sanki bir şey
yapılmamış gibi bir ortam yaratılıyor. Proje yapmak bizim
elimizde değil. ‘Bu projeye herkes katılabilir’ diye tüm
dünyaya duyurduk. İlk ihalede Türk firmaları demiştik; ama
şimdi onu da kaldırdık, UNESCO’ya da yazıyoruz. Bu, bir
üniversite ya da bir firmanın kaldıracağı bir iş değil. Bir
konsorsiyum oluşturulmalı. Bizim de elimizden bir şey
gelmiyor.”
Türkiye, tarihi yapıyı restore edecek proje araya dursun,
yapı her geçen gün biraz daha çürüyor. Eserin duvarları ve
eşsiz taş motifleri; yağmur, kar, fırtına gibi doğal
şartların etkisiyle kaybolurken, yılların ihmali cami ve
şifahanenin tahribine sebep oluyor. Yapının temeli ise
yeraltı sularının tehdidi altında. Geçtiğimiz aylarda
Divriği Ulucamii ile ilgili bir analiz raporu hazırlayan
Dizayn Grup, eserin temellerindeki tahribatı belgeledi.
Eserin yeraltında kalan kısmı ile yerüstündeki kısmında
büyük miktarda nem ve rutubet tespit eden uzmanlar, tarihî
yapının büyük bir risk altında olduğunu bilimsel bir
çalışmayla ortaya koydu. Raporda, etrafındaki yerleşimin,
eserin altındaki tahliye kanallarını kapadığı, suyun
çıkışının engelleyerek yapıya ağır darbe vurduğu ve toprakta
biriken suyun içindeki elementlerin de taş yapıya büyük
zarar verdiği belirtiliyor. Ayrıca caminin dikdörtgen
yapısının yıkılmasına müsaade etmediği; ancak tahribatın
duvarların yan yatmasına sebep olduğu vurgulanıyor.
Dolmabahçe Sarayı, Ihlamur Kasrı, Hat Sanatları Müzesi’nin
temellerinde uyguladıkları ‘Mirline Projesi’yle bu tarihî
binaları nemin tahribatından kurtaran Dizayn Grup, Divriği
Ulucamii’ne de aynı uygulamayı gerçekleştirmeye talip.
‘Yapı özel bir yasayla korunmalı’
Divriği Ulucamii ve Şifahanesi’ni kurtarma projesinin
Danışma Kurulu eski Başkanı Doğan Kuban, yapının özel bir
yasa ile koruma altına alınmasını istiyor. Eşsiz taş oyma
bezemeleri ile Divriği’nin Türk kültürü için çok önemli
olduğunu söyleyen Kuban, “Eser, hiçbir bilgi ve teknik
hatayı kabul etmeyecek, popüler ve bürokratik söylem ve
yönteme kurban edilemeyecek kadar değerli bir yapı. Hükümet,
bu konuya eğilerek yapının onarılmasını öngörmektedir. Bu
konudaki sorun Türkiye’de bu restorasyonun mevcut yasa ve
yönetmeliklerle yapılamayacağıdır. Çünkü bugüne kadar
Türkiye’de bu içerikte hiçbir yapı restore edilmemiştir.
Başka bir deyişle bunu gerçekleştirecek bir bilgi birikimi
yoktur.” şeklinde konuşuyor.
UNESCO’nun tehdit altındaki eserler listesinde
:Divriği Ulucamii ve Şifahanesi, Malazgirt Zaferi’nden sonra
Divriği’ne yerleşen Mengücekoğulları’nın armağanı. 1228’de
yapılan caminin en önemli özelliği eşsiz bezemeleri. Caminin
taşları ‘kanserleşme’ ve tabiat şartlarından ötürü tahrip
oluyor. 1985’te UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası’na aldığı
eser, şu anda ‘tehdit altında bulunanlar’ listesinde.
19.01.2006-Zaman
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kristof Kolomb'u paylaşamıyorlar :
İspanya, İtalya ve Fransa Kolomb'un peşinde. Kristof
Kolomb'un doğum yeri konusundaki tartışmaya son noktayı
koymak için üç ülkede birden DNA testi yapılacak.!
Kristof Kolomb'un doğum yeri konusundaki tarihi tartışmaya
son noktayı koymak için İspanya, İtalya ve Fransa'da DNA
araştırmasına başlandı.
İspanya'daki Granada Üniversitesi Gen Belirleme
Laboratuvarı tarafından yürütülen araştırmada, soyadı Kolomb
ve benzeri olan yüzlerce gönüllü, DNA testine tabi
tutulacak. Gen Laboratuvarı Başkanı Jose Antonio Lorente,
ilk olarak Barselona'da başlayan DNA testlerinin, Mayorka ve
Valensia kentlerinin ardından Fransa'nın Katalonya bölgesi
ile İtalya'nın Cenova kentinde de süreceğini belirtti.
''Kristof Kolomb'un doğum yeri konusundaki birçok teorinin
yer aldığı Akdeniz'deki çeşitli yerlerde Kolomb ailesinin
isminin genetik haritasını çıkarmak istiyoruz'' diyen
Lorente, amaçlarının Kolomb'un Katalan, İspanyol veya bir
başka ulustan olup olmadığını ispatlamak değil, gerçeklere
ulaşmak olduğunu söyledi.
İlginç DNA araştırmasının ilk aşamasında, Barselona
bölgesinin Colomb soyadını taşıyan 120'den fazla sakini,
test için salya örneği verdiler. Buraya komşu Fransa'nın
Perpignan bölgesinde de soyadları Colomb veya Coulom olan 18
kişiden DNA örneği alındı. Araştırmacılar, DNA testinin
sonuçlarını Kristof Kolomb'un Mayıs'taki 500. doğum gününde
açıklamayı planlıyorlar.
18.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kuzey Kıbrıs
Türk Cumhuriyeti Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif DENKTAŞ'tan Gerçekler:
Dostluk
Böyle Olur...!
Rum - Yunan ikilisi Türkiye''nin AB ile müzakerelere
başlamasından yana olduklarını hiçbir zaman gizlememişlerdi.
Nedenini de açıklamışlardı: Ancak bu süreç başladığı
takdirde Türkiye''den istediklerimizi koparıp alabileceğiz!
demişlerdi.
"Dost" Yunanistan 1954''den itibaren Atatürk - Venizelos
dostluğunu bir yana itmiş, Megali İdea hayalini,
canlandırarak Kıbrıs''ı Yunanistan''a ilhak için önce
diplomatik sonra da teröre dayalı bir süreç başlatmıştı.
1954''den 1958 sonuna kadar devam eden bu süreç içinde
Megali idea dalgası Türkiye''nin güçlü direnişi ile yatışır
gibi bir görünüm arzetmiş ve 1959 Zurih - Londra
antlaşmlaarı ile "dostluğa gidiş" yolunun açıldığına
inananlar olmuştu. Kimse (Türkiye dahil) Yunanistan''ın
Dışişleri Bakanı Averof''un Yunan Parlamentosun''da
söylediklerini değerlendirmek zahmetine katlanmıyordu.
Muhalefetin "Enosis''ten vazgeçtin" eleştirisine Averof''un
cevabı göz açıcıydı. "Beyler, iyi düşününüz! Enosis''e
İngiliz Koloni idaresinden mi daha kolay gidilir yoksa
bağımsızlıktan mı?" demiş ve alkışlarla yerine oturmuştu.
Kıbrıs''ta Makarios 1960 Cumhuriyetinin ilan edildiği gün
"Kıbrıs sekizyüz yıldan sonra Elen idresine geçmiştir" diyor
ve Cumhuriyet safhasının geçici birsafha olduğunu
açıklayarak "milli hadeflerin değişmediği" mesajını
veriyordu. "Yeni kaleler kazandık, bu kalelerden ileri"
diyordu. Makarios bu beyanatlarla kalmıyor Rum parti
liderlerine "Zürih ve Londra rejimi" dediği Cumhuriyeti
ortadan kaldırıp Enosis''in yolunu açmak için milis
kuvvetleri kurma hakkını veriyor, savaş için Rum gençlerini
EOKA''nın sivil giysili teşkilatı EDMA kanalı ile
Yunanistan''a ağır silah eğitimine gönderiyordu. Köylerde
gizli silah eğitimi başlamıştı bile.
Bu haberler günü gününe bize gelmekte ve Türk makamlarına
sadakatla duyurulmaktaydı. Ancak bunlara inanmak
istenmiyordu. Zaten ABD ve İngiliz temsilciler Rumların "Zürih
ve Londra antlaşmalarında haksızlığa uğradıkları"
düşüncesindeydiler. Bu nedenle Anayasayı barışcı yoldan
değiştirme deneyinde Makarios''a yardımcıydılar. Türkiye''yi
de "Makarios Cumhurbaşkanlığına bayılmıştır, Yunanistan''ın
bir kolonisi haline gelip, köşeye çekilmek istemez" diye
avutuyorlardı.
"Dost" ve Garantör Yunanistan, 1963 olayları patlak verir
vermez herşeyiyle Makarios''u desteklemeye başladı.
Utanmadı, çekinmedi Kıbrıs''a gizlice 20 bin Yunan askeri
çıkardı. Makarios''la Yunanistan''a göre Enosis tahakkuk
etmişti, adını koymak kalmıştı. İşi zamana bırakacaklardı.
Türkler muhakkak içte çözüleceklerdi. "Azınlık hakkına razı
değilseniz, adadan gidebilirsiniz. Dünya bizi meşru hükümet
olarak tanıdığına göre durum budur" diyorlardı. O gün bu gün
bu inançları, felsefeleri siyasetleri değişmemiştir.
Makarios "Yunanistan buradadır, Kıbrıs Yunanistan''dadır"
diye beyanat yapabilmekteydi. Kıbrıs meselesi Rum ortağın,
eşit haklara sahip Türk ortağı azınlık durumuna indirgemek
ve "1960 Antlaşmaları BM ilkelerine aykırıdır" diyerek
Enosisin yolunu açmak eyleminden kaynaklanmaktaydı. Ne yazık
ki BM konuya bu gözle bakmıyor, meseleyi anayasal
değişikliklerle halletmek istiyordu. Bundan da yararlanan
"Meşru Kıbrıs Hükümeti" ünvanını alıp kaçmış olan eli kanlı,
terörist Rum idaresi oluyordu. Bugün değişen birşey yoktur.
"Dost" Yunanistan 42 yıldır bu kanunsuzluğu desteklemekten
onur duymaktadır. Cem - Papaandreu döneminde başlayan
"dostluk" gösterileri de hiçbir şey değiştirememiştir.
Esasta Türkiye''nin AB''ne girmesine yardımcı olma
felsefesinin arkasında da "dost" Papandreu vardır.
Şimdi İngiliz Dışişleri Bakanının Avusturya''lı meslektaşına
yaptığı "tatlı ve dostça" öneriye bakalım: Ayı''nın derisini
yüzeceksen bırak önce tuzağa girsin! Aynı "dost ve tatlı"
garantörümüz İngiliz, Papadopullos''a da başka bir öneride
bulunmuştu: Sen KKTC''nin tanınmamasını ve askerin adadan
çıkmasını istediğine göre, Türkiye ile AB müzakerelerinin
başlamasına itiraz etmemelisin!
Ve bu yazının nedenine geliyoruz. Herhalde Yunanistan
Dışişleri Bakanı Moliviyatis''in 12 Aralık''ta basına
yansıyan beyanatını okumayan, görmeyen, duymayan
kalmamıştır. Biz yine de hatırlatalım: Annan Planına hayır
demekle büyük başarı kazanılmıştır. Biz Yunanistan olarak
Kıbrıs Rumlarına baskı yapmadık. Karar kendilerinindir.
Böylelikle Kıbrıs''a sahip çıkmışlardır. Şimdi Yunanistan
Kıbrıs Hükümeti ile yakın işbirliği içindedir. "Hayır"
oyları ile Kıbrıs kurtulmuştur.
Ve en önemli noktaya geliyoruz. "Dostluk" nasılmış herkes
görsün. Moliviyatis devam eder ve der ki: Son haftalarda
Türkiye ile aramızdaki tüm sorunlarımızı Avrupa ile Türkiye
arasında sorunlar haline getirmeyi başardık.
Bu meseleler veya sorunlar ne imiş sorusunu da Moliviyatis
cevaplandırıyor: Bu sorunlar arasında azınlıklar,
patrikhane, Bozcaada, Gökçeada, Heybeliada Ruhban okulu,
Rumlara ait mülkler, azınlık kuruluşları ve bilinen diğer
konular da var. Bunları sadece Türkiye''nin AB''ne karşı
yükümlülükleri haline getirmedik; Türkiye''nin AB
gidişatında incelenecek kriterler haline de getirdik.
Türkiye''nin AB perspektifini bu nedenle destekliyoruz.
Kısacası "Türkiye''nin tuzağa girmesi ile, parçalama"
ameliyesine başlayacaklar. Ne dost, değil mi? Bu gidişle
Allah korusun! Türkiye''ye Sevr Antlaşmasını aratacaklar.
15.01.2006-Yeniçağ-Rauf R.Denktaş
-------------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Ermenilerden
İki Bankaya Dava...!
Diaspora Ermenileri Sözde Soykırım İçin Yeni Yeni
İddialar Geliştirdiler...
ABD nin Kaliforniya eyaletinde bir grup Ermeni, sözde
soykırımda ölen Ermenilerin hesaplarına el konduğu
iddiasıyla Alman Bankaları Deutsche Bank ve Dresdner Bank’a
karşı dava açtı.
Davada Ermeniler, 1915 ve öncesinde Anadolu’daki Ermenilerin
paralarını bu iki bankaya yatırdıklarını, toplu ölümlerden
sonra bu bankaların paraları varislere vermediğini öne
sürüyor.
Davacılar, Almanya’nın Yahudi soykırımındaki rolünü
vurgulayarak Alman hükümetinin Ermenilere de ‘ihanet ettiği’
görüşündeler. Dava aynı zamanda Yahudilerin yakın zamanda
İsviçre bankalarından kazandığı tazminat davalarını örnek
alıyor.
İddiaya göre Ocak 1916 da ‘soykırım’ sürerken Osmanlı
hükümeti bütün banka ve mali kuruluşlardaki Ermeni
hesaplarını dondurdu. Bu süreçte 6 milyon pound Osmanlı
altını, nakit para ve mücevhere el kondu. Daha sonra bu
paralar Deutsche ve Dresdner Bankalarına aktarıldı ve iki
Alman bankası bu paraların Ermeni parası olduğunu biliyordu.
Davacı Ermeni avukatlar kısa süre önce sigorta şirketleri
New York Life ve AXA’ya karşı benzer gerekçelerle dava
açmışlar ve o davalar sigorta şirketlerinin mahkeme dışında
37,5 milyon dolarlık ödemeyi kabul etmesiyle düşmüştü.
Ermeniler dava dolayısıyla Los Angeles’ta Deutsche Bank
önünde gösteri yaptılar. Deutsche Bank Amerika yetkilileri
NTV ye şu aşamada yorum yapmayacaklarını söylediler.
ntv-14.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yürek yakan
bayramlar...!
Bayramları
Huzurlu Yaşıyorsak Bunu Onlara Borçluyuz...
Çanakkale Savaşları'nda Türk askeri, Ramazan ve Kurban
Bayramı'nı cephede savaşarak geçirdi. Cephede ölüm korkusunu
hiçe sayan Mehmetçik, vatanı için savaşırken bayramların
vecibelerini de yerine getirmekten geri kalmadı.
Çanakkale Savaşları araştırmacısı Çanakkale Onsekiz Mart
Üniversitesi (ÇOMÜ) Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Yrd.Doç.Dr.
Ahmet Esenkaya'nın verdiği bilgilere göre, Gelibolu
Yarımadası'ndaki savaşta, yürek yakan bayramlar yaşandı.
Gelibolu Yarımadası'nda, 90 yıl önce bir bayram sabahı...
Çanakkale Savaşları'nın en kanlı günlerinde mermiler cephede
ölüm kusuyor. Ön cephede savaş devam ederken, cephenin
gerisinde toplu Bayram Namazı kılınıyordu. Türk askerinin
cesareti ve imanının güçlü olması, savaşın kazanılmasında
önemli rol oynuyordu.
12 Ağustos 1915, Ramazan Bayramı'nın birinci günü,
Anafartalar Muharebesi'nin sonuna yaklaşırken, cephelerde
silahlardan çıkan mermiler havada çarpışıyor, kan gövdeyi
götürüyordu. Vatanın bağrından kopup gelen Mehmetçikler,
ölümü göze alarak vatan savunması uğruna bu bayramı
analarından, sevdalılarından uzakta geçirmeyi göze
almışlardı. Anafartalar Cephesi'nde, yoğun ateş altında
savaş sürerken, cephenin ardında savaşın Ramazan Bayramı'nın
vecibeleri yerine getiriliyordu. Birbirleriyle bayramlaşan
ve daha sonrada helalleşen Mehmetçikler, cepheye koşuyordu.
Bayramın birinci günü tan yeri ağarırken, cephe gerisinde
savaşın başladığı günden bu yana ilk kez etli yemek
yapılmış, safrani adlı tatlı, kuru incir ve kuru üzüm ikram
edilmişti. Bayram Namazı da topluca kılınmıştı.İşte bu askerlere bayram ilaç gibi gelmişti. Aylardır silah
sesinden başka bir ses duymayan ve sinirleri giderek bozulan
Mehmetçik, en kutsal bayramla kendini buluyor, bunu gören
komutanlar da bayram sonraları askerin morali için cepheye
sinema ve tiyatro getiriyordu.
Kısacası, Çanakkale Savaşları 500 bin insanın hayatına mal
olurken, yürek yakan bayramların yaşandığı cephe olarak
tarihe geçiyordu.
09.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
"Papa
Makamımı Ziyaret Edecek..."!

İstanbul Fener Rum Patriği Bartolomeos, Katoliklerin
lideri Papa 16’ıncı Benedikt’in, bu yıl içinde İstanbul’da
kendi makamına resmi bir ziyarette bulunmayı planladığını
söyledi.
ABD’de ziyaretlerde bulunan Fener Rum Patriği Bartolomeos, Papa 16. Benedikt’in 2006 yılı içinde,
makamına bir ziyarette bulunacağını söyledi.
ABD’ye yaptığı ziyaret sırasında düzenlenen dini bir
törene katılan Bartolomeos, “Papa 2006 yılı içinde
ekümenik patrikhaneyi resmen ziyaret edecek” dedi. Patrik
Bartolomeos, bu ziyaret sırasında “Ortodoks ve Katolik
kiliseleri arasında diyalogu yeniden başlatacaklarını”
belirtti.
Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasındaki son resmi
görüşmeler, tartışmalı dini konularda bir anlaşmaya
varılamadan, 5 yıl önce kesintiye uğramıştı.
Geçen yıl, Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Papa’yı davet
etmesi, Ankara’da rahatsızlığa yol açmış ve resmi ziyaret
için davetin ankara tarafından yapılması gerektiği
hatırlatılmıştı. Bartolomes’un patrikhane için “ekümenik”
sıfatını kullanması da yine tartışma yaratacağa benzer.
Ntv-Washington
08.01.2006
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Fransa
Meclis Başkanı: Soykırım kararı gözden geçirilmeli.!
Fransa’nın önde gelen 19 tarihçisinin, aralarında sözde
Ermeni soykırımının tanınmasının da bulunduğu dört kanunun
iptal edilmesi çağrısına parlamentodan destek geldi.
Fransa Meclis Başkanı Jean-Louis Debre, sömürgecilik
yasasıyla ilgili sorunu çözdükten sonra soykırım ve
kölelikle ilgili kararları yeniden gözden geçirmeyi
amaçladıklarını söyledi. Debre, bu amaçla bir grup
parlamenteri bir araya getireceğini belirtti. Meclis
başkanı, sömürge yasasının, “yürürlükten kaldırılması veya
tekrar yazılması seçeneklerini dışlamadığını” kaydetti.
Geçtiğimiz ay alevlenen tarih tartışmaları üzerine ‘Tarih
yazmak yasaların işi değildir.’ diyerek sürpriz bir çıkış
yapan Chirac dün gazetecilere yaptığı açıklamada yasanın
bu haliyle Fransızları böldüğünü belirterek ‘yeniden
yazılması gerektiğini’ söyledi. Meclis başkanı Debre’nin
bu yönde ilgili derneklerle de görüştükten sonra herkesi
birleştirecek bir yasa tasarısı sunacağını haber veren
Chirac, tarihin yasalarla yazılamayacağı yönündeki
görüşlerini tekrarladı. Debré ise, France Inter radyosuna
yaptığı açıklamada söz konusu tasarıyı en kısa zamanda
sunacağını haber vererek “Yasa yapıcıların tarihi olaylara
bir anlam vermek gibi rollerinin olmadığı inancındayım.
Yasanın iptal edilmesi de yeniden yazılması da mümkün
olabilir.” şeklinde konuştu. Cumhurbaşkanı Chirac,
geçtiğimiz ay parlamentonun tarihi konulara ilişkin aldığı
kararları değerlendirecek bir komisyon kurulması
talimatını vermişti. Bugün tarihçilere sarılan Chirac, ne
2001’de Ermeni soykırımı yasasının ne de geçen yıl
sömürgecilik yasasının onay sürecinde hiçbir sorun
çıkarmamıştı. Söz konusu yasaya karşı çıkan sol partiler
yasanın iptali için dün Elysee Sarayı’na 42 bin kişinin
imzaladığı bir dilekçe bıraktı.
Öte yandan, 19 Fransız tarihçinin, aralarında Ermeni
soykırımı yasasının da bulunduğu, meclisin tarihî
konularda çıkardığı yasaların iptal edilmesi yönündeki
çağrısının ardından harekete geçen Ermeniler, soykırım
yasasının etkilenmemesi için kampanya yürütüyor.
Ermenilerin desteğini alan birçok sivil toplum örgütü,
sadece sömürgecelik yasasının değiştirilmesi ve
diğerlerine dokunulmamasını istiyor.
Ali İhsan Aydın, Paris
05.01.2006
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Guardian'dan
Sözde Soykırım Tavsiyesi...!
Guardian yazarı George Monbiot, “Türkler İngilizlerin
geçmişteki zulümleri reddetme yöntemini öğrenemedi” başlıklı
yazısında, Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddiaları konusunda
hatalı bir yol izlediğini öne sürdü.
İngiltere’de yayımlanan Guardian gazetesinin bugünkü
sayısında, Orhan Pamuk davası ve Ermeni soykırımı
tartışmaları değerlendirildi.
George Monbiot imzalı yorum yazısında, davayla ilgili
haberlere bakıldığında, Türkiye’de kanunların çağdışı bir
şekilde acımasız ve şaşırtıcı derecede aptalca olduğu
ifadelerine yer verildi.
“Ermeni soykırımıyla ile ilgili tartışmaları daha da fazla
gündeme getirecek tek şey herhalde ülkenin en ünlü yazarını
bu mesele hakkında konuştuğu için yargılamaktır” diyen
yazar, ülkesi İngiltere’nin de sömürgeci geçmişinin
hatalarla dolu olduğunu, buna rağmen çoğu İngilizlin bu
geçmişten tamamen habersiz olduğuna dikkat çekti.
‘HERKES İSTEDİĞİNİ SÖYLERSE, GEÇMİŞ UNUTULUR’
İngiliz kültürünün temelinde geçmişte yapılan hatalardan
değil, ülkenin faydalarından bahsetmek olduğunu belirten
Monbiot, Türkiye’ye de aynı yöntemi izlemesi tavsiyesinde
bulundu.
George Monbiot yazısında, “Türkiye’nin şimdi Orhan Pamuk
davası ile tehlikeye giren AB üyeliği, geçmişteki zulümlerle
hesaplaşmasını değil, yazarlarının bu konuda öfkelenmesine
izin vermesini gerektiriyor. Eğer Türk hükümeti, Ermeni
soykırımının unutulmasını istiyorsa, sansürleyen yasaları
bir kenara bırakarak herkesin istediğini söylemesine izin
vermeli. Böylece artık geçmiş onları rahatsız etmeyi
bırakır” ifadelerini kullandı.
Ntvmsnbc-Londra
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Fransız
Tarihçilerden Ortak Bildiri:" Ermeni soykırımı yasası iptal
edilsin "...!
Fransız tarihçiler, tarihi olaylar hakkında yasa çıkarmayı
adet edinen meclislerine karşı isyan etti.Tarihçiler, Ermeni
soykırımı yasası dahil tarihle ilgili tüm yasaların iptali
için ortak bildiri yayınladı.Sözkonusu yasaları zamanında
sorun çıkarmadan onaylayan Chirac’ın, tartışmaları
yatıştırmak için ‘tarih yazmak yasaların işi değildir’
şeklinde açıklama yapması da çözüm getirmedi. Sömürgecilik
tarihi ile başlayan tartışma giderek büyürken iktidar
partisi geri adım atmıyor.

Fransa’da geçtiğimiz hafta başlayan ‘tarih yazımı’
tartışması giderek büyüyor. Ülkenin önde gelen on dokuz
tarihçisi, sözde Ermeni soykırımıyla ilgili yasanın da
aralarında bulunduğu Fransa Meclisi’ne ait kararların iptal
edilmesi için ortak bildiri yayınladı. ‘Tarih için özgürlük’
adı verilen bildiride parlamentoların tarihî konularda karar
almasının ‘demokratik rejimlere yakışmadığı’ vurgulandı.
‘Özgür bir ülkede tarih yazma görevinin meclise ya da hukukî
mercilere ait olmadığını’ ifade eden Fransız tarihçiler,
parlamento kararlarının tarih biliminde araştırma yapmayı ve
eğitimi zorlaştırdığını dile getirdi. Fransız Meclisi’ni
eleştiren tarihçiler, şu yasaların yürürlükten
kaldırılmasını istedi: “Fransa’nın sömürgecilik tarihinin
olumlu yönlerinin anlatılmasını öngören 23 Şubat 2005
tarihli yasa, ‘Ermeni soykırımı’nın tanınmasına ilişkin 29
Ocak 2001 tarihli yasa, köleliğe ilişkin 21 Mayıs 2001
tarihli kanun, antisemitik ve ırkçı eylemlerin
cezalandırılmasına ilişkin 13 Temmuz 1990 tarihli yasa.”
Bildiride, söz konusu yasaların tarihçilerin özgürlüğünü
kısıtladığı ve hangi konunun araştırılarak nasıl bir sonuca
ulaşılacağını ceza baskısıyla zorla empoze ettiği
kaydedildi. Fransız Parlamentosu, dört yıl önce Türkiye’nin
sert tepkisine rağmen 1915 olaylarını ‘Ermeni soykırımı’
olarak tanımıştı. Fransa’daki Ermeni diasporasının
baskısıyla çıkan tek maddelik yasada, ‘Fransa, açıkça 1915
Ermeni soykırımını tanır’ ifadesi bulunuyor. Kanuna itiraz
eden Türkiye, “tarihî olaylar hakkında karar alma
meclislerin işi değildir” tezini işlemişti. Ancak Fransız
Parlamentosu kararında ısrar etmişti.
Paris Mahkemesi, geçtiğimiz temmuz ayında sözde Ermeni
soykırımı konusunda Türkiye’nin tezlerine de yer verdiği
için Fransa’nın ünlü genel kültür ansiklopedisi Quid’i
mahkum etti. Aynı mahkeme daha önce de ünlü tarihçi Bernard
Lewis’i Le Monde gazetesinde konu hakkında yayınladığı bir
makaleden dolayı 1 euro sembolik tazminat ödemeye mahkum
etmişti. Fransa’daki bir çok tarihçi Ermeni soykırımı
iddialarına inanmamasına rağmen ceza baskısı yüzünden bu
konuda görüş beyan etmekten çekiniyor. Ermeni örgütleri,
karşıt fikir beyan eden bilim adamlarının peşini bırakmıyor.
Liberation gazetesinde yayınlanan ve diğer Fransız basınına
da haber olan tarihçilerin bildirisinde özetle şu ifadelere
yer veriliyor: “Tarih bir din değildir. Tarihçi hiçbir
dogmayı, yasağı ve tabuyu kabul etmez. Tarih, gündemin
tutsağı değildir. Tarihçi, geçmişteki olaylara bugünün
duyarlılıklarını sokmaz ve günümüzdeki ideolojik kalıpları
geçmişe uygulamaz. Tarih, hukuki bir nesne değildir. Özgür
bir devlette, tarihî gerçekleri tanımlamak ne meclise ne de
hukuk yetkililerine aittir. Devletin politikası, tarihin
politikası değildir.”Bildiride imzası yer alan tarihçiler
ise söyle: Jean-Pierre Azéma, Elisabeth Badinter, Jean-Jacques
Becker, Françoise Chandernagor, Alain Decaux, Marc Ferro,
Jacques Julliard, Jean Leclant, Pierre Milza, Pierre Nora,
Mona Ozouf, Jean-Claude Perrot, Antoine Prost, René Rémond,
Maurice Vaïsse, Jean-Pierre Vernant, Paul Veyne, Pierre
Vidal-Naquet, Michel Winock
Öte yandan tarihçileri harekete geçiren Fransız meclisinin
şubat ayında onayladığı okul kitaplarının Fransa’nın
sömürgecilik geçmişinin ‘özellikle olumlu yönlerini
öğretmesini’ öngören yasaya ilişkin tartışmalar da giderek
büyüyor. Cumhurbaşkanı Chirac ve Başbakan Villepin’in ‘Tarih
yazımı, parlamentonun işi değildir. Cumhuriyet’in resmi
tarihi yoktur.’ şeklindeki açıklamalarına rağmen iktidardaki
Halk Birliği Hareketi’nden (UMP) farklı mesajlar geliyor.
UMP Başkanı ve İçişleri Bakanı Nicolas Sarkzoy, “Bir gün,
Fransız olmaktan dolayı özür mü dileyeceğiz.” diyerek
tartışmalara tepki gösterdi. Journal du Dimanche gazetesine
konuşan Sarkozy, ‘önüne geçilemeyen sistematik bir pişmanlık
eğilimine’ işarete ederek, “Toplumumuz, uğursuz bir kendini
inkar temayülü tarafından tehdit ediliyor.” dedi. UMP’nin
önde gelen isimlerinden milletvekili Lionnel Duca ise
tarihçilerin çıkışına tepki göstererek, “Sömürgecilik
olmasaydı ne Léon Bertrand (Guyana kökenli) ne de Aziz Begag
(Cezayir kökenli) bakan olabilirdi.” diye konuştu. Duca’nın
açıklaması büyük tepki çekti. Sarkozy, geçtiğimiz hafta
Fransa’nın deniz aşırı toprakları Martinique ve Guadeloupe’a
yapacağı ziyaretini söz konusu yasaya karşı oluşan tepki ve
gösteriler nedeniyle iptal etmişti. UMP, geçen ay muhalefet
partilerinin verdiği değişiklik önergesini reddetmişti.
Jacques Chirac ise tepkilerin büyümesi üzerine
‘parlamentonun tarih ve hafıza konularındaki hareketlerinin
değerlendirilmesi için çoğulcu bir komisyon’ kurulacağını
açıklamıştı. Bugün tarihçilere sarılan Chirac, zamanında ne
Ermeni soykırımı yasasının ne de sömürgeclik yasasının onay
sürecinde hiç bir sorun çıkarmamıştı.
15.12.2005-Paris-Zaman

|