|
BİR VAKIF
MEDENİYETİ OLARAK OSMANLI
Ahmet AĞMANVERMEZ
İSLAM VE VAKIF
Vakıf
kurumlaşmış bir yardım anlayışını ifade eder. İslâm’a göre
herşey fani yalnız Allah bakidir. Mutlak hakim O’dur. Mülk
O’nundur. Bu sebeble Allah’ı seven başta insan olmak üzere
bütün yaratıkları sever. Bu anlayışla hareket eden kişi
“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan, malın en
hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın
da en hayırlısı halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi
karşılayandır.” düsturunu kendisine rehber edinir.
“İnsan
ölünce üç şey dışında ameli kesilir. Sadaka-i cariye (sevabı
devam eden sadaka) faydalanılan ilim ve kendisine dua eden
hayırlı evlat.” hadisi ve “Sevdiğiniz şeylerden Allah
yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz” ayeti gereğince
Osmanlı, Vakıf işlerini ön plana çıkarmış hem dünya hem de
ahirete bir hizmet vasıtası görmüştür. Vakıf müesseseleri
ile diğergamlılığın zirvesini yakalayan Osmanlı 26
binden fazla vakıf kurarak insanlarla birlikte hayvanlara da
hizmet etmiştir. Osmanlı, Kur'an ve Sünnet çerçevesinde Asr-ı
Saadette başlayan ilk vakıf faaliyetini büyük hizmetlere
vesile kılmışlardır.
"Hayırda yarışınız" emri, "İnsanların en hayırlısı,
insanlara faydalı olanıdır" prensibi gereği toplum birbiri
ile yarışmış ve günümüze kadar ulaşan muazzam eserler vücuda
getirilmiştir. İnsanların ihtiyacına, çevrenin şartlarına
göre değişen çok farklı hizmet alanları olan Vakıf
müessesesi Osmanlı'da bu açıdan dinamik bir yapıya sahipti.
Donuklaşmış, kalıplaşmış bir yapısı yoktu." İnsanların,
canlıların yaşadığı yerlerde mutlaka onlara yapılacak bir
yardım, bir hizmet vardır" anlayışı Osmanlı Vakıflarının
genel prensibi idi.
OSMANLI
TARİHİ VE VAKIF
Vakıf
yapmak isteyen şahıs bir vakfiye yazarak Kadıya müracaat
eder. Vakıf Senedi denilen vesika mahkemece tescil edilir.
Vakıf Senedine padişah da dahil herkes uymak zorundadır.
İslâm hukukuna göre. "Vâkıf’ın (vakfedenin) şartı şârii’nin
(kanun koyucunun) nassı gibidir.” değiştirilemez.
Bir
vakfiyede kurucunun adı, künyesi, lakabı, şöhreti, ünvanı,
gibi kendisini iyice tanıtan bilgiler bulunur. Daha sonra ne
maksatla vakfı kurduğu, isteklerinin neler olduğu, bu
isteklerin yerine gelmesi için gelirin nereden ne kadar
olduğu, hangi oranda nerelere harcanacağı sonra da bunu
bozan ve değiştirenlere beddua edilir. İlk vakfiye Orhan
Bey’e aittir.
Başta
padişahlar olmak üzere sadrazamlar, bütün devlet ricâli ve
varlıklı kişiler az veya çok gücüne göre vakıf yapmışlardır.
Ahiret inancını aklından çıkarmayan Osmanlı ölümünden sonra
da devam edecek sevaba önem vermiş, nasla korunan ve "ebedî
hayır" olan vakıfları ayakta tutmuştur. Osmanlı bazı
müesseselerde olduğu gibi Vakıf konusunda da kendinden
önceki devletleri örnek almıştı. Daha ilk beylikler
zamanında başlayan, devletin siyasî ve malî gücünün artması
ile paralel gelişen vakıfların ilk tesisi Orhan Gazi
zamanında olmuştur.
Orhan
Gazi İznik'te ilk Osmanlı medresesini kurarken onun idaresi
için yeterli geliri temin edecek gayri menkul de
vakfetmişti. Bu medrese kısa sürede değerli ilim ve devlet
adamları yetiştirdi. Orhan Gazi'nin Adapazarı, Kandıra ve
Bursa'da inşa ettirerek vakfettiği cami, medrese, zaviye,
imaret, aşevi, misafirhaneler ilk Osmanlı vakıfları olarak
anılmaktadır.
Yıldırım Bayezid zamanında da şahıslar tarafından kurulan
vakıflar ise "müfettiş-i ahkam-ı şeriyye" tayin edilerek
teftiş ettiriliyordu. Özel şahıslar tarafından kurulan
vakıflar mütevelliler tarafından yönetilmiş, kadılar
vasıtası ile de teftiş edilmişlerdir. Her kadı kendi
bölgesindeki vakıfları, emrindeki müfettişlere, teftiş
ettirir. Bazen de bizzat kendisinin teftiş ettiği görülürdü.
Payitaht (İstanbul) kadısı ise bütün vakıfları teftişle
yetkili idi.
Osmanlılarda 1826'da kurulan Evkaf Nezaretinden önce
vakıflar, vâkıfların şartlarına göre idare ediliyor, bunlar
ayrı nezaretlerce murakabe ediliyorlardı.
1924
yılında çıkarılan 429 sayılı kanunla Evkaf Nezareti
kaldırılıp, Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe havale
edildi. Bundan sonra vakıflar tarihteki yerini ve
fonksiyonunu yavaş yavaş kaybet-meye başladı.
VAKIF
VE DEVLET
Osmanlılar döneminde devlet, vatandaşın canını, malını
korumak, asayişi sağlamak, sınırları korumak devlet düzenini
sağlamakla mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında
devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık,
diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet
görevleri arasında sayılmıyor, bütün bu hizmetler şahısların
kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Vakıflara bu
işleri yürütmek için de zengin akarlar bağlanıyordu.
Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed Müddet” şeklinde
olduğu için vakıflara da ebedilik şartı konmuş, devlet
yetkilileri de vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her
türlü gayreti sarfetmişlerdir.
Vakıfların bu karşılıksız yardıma yönelik hizmetleri
toplumun psiko-sosyal yapısı üzerinde devletin lehine olumlu
etkiler yapmıştır. XVIII. yüzyılın sonlarında vakıf
gelirlerinin tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısı
olduğu göz önüne alınırsa, geleneksel kültürümüzde Osmanlı
yönetiminin halka yaklaşışının neden “Devlet Baba” olarak
yorumlandığı daha açık anlaşılır. Osmanlının ortadan
kaldırılması ile dahi silinemeyen bu devlet anlayışını halka
zulmedenlerin hâlâ tepe tepe kullanmalarının hikmeti işte bu
devlet anlayışında yatmaktadır. Halk kendisine ne kadar
haksızlık yapılsa, zulmedilse dahi “devlet kutsaldır, devlet
babadır, devlet evlatlarının kötülüğünü istemez, mutlaka bir
bildiği vardır." gibi yönetici hatasından kaynaklanan bütün
yanlışlıkları sineye çeker. Kimseyi hesaba çekmez. Gösteri
ve benzeri yollarla hakkını arayanlara da iyi gözle bakmaz.
VAKIF
VE SOSYAL HAYAT
Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi
toplumsal temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden özele doğru
insanların toplum hayatı içinde yolculara yardım etmek,
esirleri azad etmek, mektep çocuklarının gezdirilmeleri,
fakir kızlara çeyiz temini, hayvanlar için çayır; sel,
yangın, deprem, hastalık, fakirlik, borçluluk gibi
zaruretlerin giderilmesi, acizlerin doyurulup giydirilmesi,
tedavi ettirilmesi iş yapacaklarla sermaye bulunması,
borçtan mahkum olmuşların borcunun ödenmesi için “avarız
vakıfları” kurulmuştur. Bizzat padişah veya saray mensupları
tarafından kurulup yönetilen vakıflara ise “Mazbut vakıflar”
bir diğer ismi ile “Selâtin Vakıfları” denmiştir. Osmanlı
hanedanının son temsilcileri de ülke dışına çıkarılması ile
sahipsiz kalan “Selâtin Vakıfları” vakıf bedduasından haberi
olmayan, ahiret hayatını unutmuş bedbahtlar tarafından talan
edilmişlerdir.
Osmanlıda genelde şehirler, vakıf bir külliyenin, mahalleler
vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında
kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser Rumeli’de
şehirlerin İslâmî vecheye bürünmelerini sağlamıştır. Osmanlı
bir iskan ve kolonizasyon metodu olarak vakıflardan
faydalanmıştır. Mesela Lale Devri’nin meşhur sadrazamı Damat
İbrahimpaşa doğduğu köy olan Muşkara’yı geliştirmek ve
büyütmek için pek çok eser yaptırdı. Muşkara bu eserler
vasıtası ile verilen hizmetle kısa zamanda büyüdü ve
gelişti. Zamanın gelişmiş şehri olan Muşkara’ya “Yeni Şehir”
anlamına Nevşehir adı verildi. Nevşehir, vakıfların Türk
şehir hayatında oynadığı rol için güzel bir örnektir.
Şehirlerimiz 1856 yılına kadar belediye teşkilatından
mahrumdu. Vakfiyeler incelendiğinde, bu tarihten önce su,
ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye
hizmetlerinin hep vakıflar tarafından gerçekleştirildiği
görülür.
Su
kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller,
kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin
parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su,
hatta şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını
vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları
vakıflarla "kandilciler" tutuyor, yine vakıf geliri ile
kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların
temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu.
Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastahanelerde
her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz
ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde
yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün
yemek yediriliyordu. d'Ohsson'a göre İstanbul imaretlerinde
her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece
vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte
yandan yüzbinlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece
vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler
asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya
çıkabilecek sosyal patlamaların da önü alınmış oluyordu.
Vakıfların ülke ticaretine ve ekonomik hayatın gelişmesine
de olumlu etkileri olmuştu. Hemen bütün şehirlerde vakıf
ticaret hanları vardı. Şehirler arası yollar, önemli
stratejik mevkilere kervansaraylar yaptırılarak sürekli
işler halde tutulmuş, böylece yolcu ve tacirlere yol
güvenliği ve konaklama imkânı sağlanmıştı. Kervansarayların
vakfiyelerinden buralara yerli-yabancı, hür-köle,
erkek-kadın, müslim-gayr-i müslim herkesin kabul edildiğini
yolcuların gıda, ilaç hatta ayakkabı ihtiyaçlarının
karşılandığı ve hayvanlarına da bakıldığını öğrenmekteyiz.
Ücretsiz hizmet sunan kervansaraylar vakfedenlerin bıraktığı
gelirle bu fonksiyonlarını yüz yıllar boyu sürdürmüşlerdir.
Ayrıca
vakıflar büyük sanat eserlerinin, hat, taş, ağaç, maden
işçiliği, tezhip, çini, kitap, cilt, ebru gibi sanat
dallarının gelişmesine, şaheserler verilmesine katkıda
bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil, kültür, tarih, hukuk,
iktisat tarihi, sosyoloji, hatta folklar açısından taşıdığı
önem ise ayrıca hatırlanması gereken bir konudur.
Kaynaklar
1-
ŞAMİL-İSLAM ANSİKLOPEDİSİ
2-
Risale-Sosyal Bilimler Ansiklopedisi
3-
Osmanlı Ansiklopedisi-Yeni Şafak
4-
Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti? Yeni Şafak |