|
1933
ÜNİVERSİTE REFORMU’NUN
ATATÜRK’ÜN KÜLTÜR POLİTİKASINDAKİ YERİ
*Yunus
KOBAL
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu M. Kemal Atatürk’ün adı ile
ni1an 1933 Üniversite Reformunun, Atatürk’ün izlediği
kültürel politikadaki yeri ve önemini anlamak için, onun
oluşturmaya çalıştığı ‘Türk Kültürü” anlayışına daha geniş
bir çerçeveden bakmak gerekir. En genel tanımıyla kültür,
bir ulusun sahip olduğu maddi ve manevi değerler bütünüdür.
Bu anlamda Türk Kültürüne Atatürk’ün etki ettiği dönemi
açıklamak için biraz geriye dönmek gerekmektedir.
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupalılar
karşısındaki askeri gücünün zayıflığı, ilk olarak 1683’teki
Viyana Kuşatmasının bir bozguna dönüşmesiyle ortaya çıkmış,
bunu ileriki yıllarda imzalamak zorunda kaldığı Karlofça
‘Antlaşması (1699) izlemiş ve bu antlaşmayla birlikte
Osmanlı İmparatorluğu’nun önlenemez çöküşü başlamıştır.
Karlofça Antlaşması Osmanlılarca imzalanan ilk elverişsiz
antlaşmadır ve Osmanlıların Avrupa’dan çekilmeye başlayışını
göstermektedir.[1]
Devam
eden yıllarda yapılan savaşlar çoğu zaman eldeki toprakların
birer birer kaybedilmesiyle sonuçlanmış, bu kayıplar giderek
dışarıda Osmanlı İmparatorluğu’nu bir “Hasta adam”
görüntüsüne sokmuş, içerde ise büyük bir moral çöküntüsüne
ve imparatorluğu ayakta tutan kurum ve sistemlerin hızla
yozlaşmasına ve çökmesine yol açmıştır.
Bu çöküş
bir noktada ülke yöneticilerini düşünmeye ve çözüm
arayışlarına yöneltmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun
Gerileme Döneminin ilk reformcuları gözlerini Batıya
çevirerek, onları özellikle askeri alanda güçlü kılan
gelişmeleri saptamaya ve bunlardan kendi ülkesi için
yararlanmaya çalışmışlardır. Bu düşünceden hareketle önce
özellikle askeri teknolojiye yönelik çalışmalar yapılmış,
modem eğitim veren askeri okullar kurulmuş, daha sonraları
da sivil meslek yüksek okulları açılmıştır. Bunun yanında
imar işlerinden sağlık hizmetlerine kadar çeşitli alanlarda
bir dizi çalışmalar yürütülmüştür. Özellikle birinci ve
ikinci Meşrutiyet dönemlerindeki (1876 ve 1908) yenileşme
hareketleri hız kazanmıştır.[2]
Ancak
bütün bu gayretler her defasında karşısında tutucu güçlerin
direnişini bulmuştur. Bu mücadelede kimi zaman yenilikçiler,
kimi zaman da tutucular üstün gelmiş, özellikle tutucu
çevreler amaçlarına ulaşmak için, yapılanların İslam dinine
karşı gelmek anlamını taşıdığını vurgulayarak yenileşmenin
önünü tıkamış, bu da sonuçta toplumsal krizi giderek
derinleştirmiş ve bu yolda epeyce kan dökülmüştür.
Yenileşme hareketlerinin tam başarı sağlayamaması ve sınırlı
bir alanda kalmasının bir diğer önemli nedeni de, zamanın
devlet adamlarının Batı Medeniyetini algılayışlarındaki
farklılıktır. Çeşitli din, ırk ve kültür mensubu
topluluklardan oluşan Osmanlı İmparatorluğu’nu dağılmadan
bir arada. tutma endişesi çoğu zaman köklü ve sistemli bir
hareketin gerçekleşmesini engellemiştir. Ayrıca gerek devlet
adamları gerekse Osmanlı aydınları Batıdan neyin alınıp
neyin bırakılabileceği konusunda tartışmalarla gereksiz yere
zaman kaybetmiş ve Batı Medeniyetinin ana unsurları gözden
kaçırılmıştır. Bu da sonuçta toplumda bir kültür ve müessese
ikileşmesine hatta çatışmasına. yol açmıştır.[3]
M. K. Atatürk’ün hareket noktasını oluşturan bu konuya
geçmeden önce şunu söylemek mümkündür: Her ne kadar
engellenmiş olsa da yaklaşık 200 yıla varan bu yenileşme
hareketleri sonucunda Türk toplumu modern eğitim yapan
askeri ve sivil okulları, Batıdan alınmış kanunlar ve bu
kanunlara göre çalışan mahkemeleri ve parlamenter rejim
arayışı ile artık kolayca geriye dönülmeyecek ölçüde Batıya
yönelmiştir.[4]
Türk
İstiklal Harbi’nin Lozan. Antlaşması ile sonuçlanışından
sonra kendisini tebrik eden çevresine Atatürk’ün “Asıl
işimiz bundan sonra başlıyor.” dediği bilinmektedir. Bu sözü
ile Türk toplumuna yeni bir kimlik kazandırmaya yönelik
kültürel bir inkılabı hedeflediği anlaşılan M. Kemal’in
amacı; Türk toplumun bir daha aynı duruma düşmeden çağdaş
dünyada yerini alarak sonsuza dek yaşamasıdır.
İçinde
yetiştiği toplumun geçmişte yaşadığı deneylerin ışığında
harekete geçen Atatürk’e göre kültür ve medeniyet kavramları
arasında önemli bir fark yoktur. İkisini bir arada düşünmek
gerekmektedir. O’na göre Osmanlı yöneticilerinin en büyük
yanılgısı bu idi. Osmanlılar Avrupa’nın geliştirdiği
tekniklere (medeniyete) yöne1irken bu medeniyeti ortaya
çıkaran bilgi sistemini (kültürü) göz ardı etmişlerdir.
Çeşitli
vesilelerle verdiği söylev ve demeçlerde Atatürk bu konudaki
görüşlerini şu şekilde dile getirmiştir: “Kültür dediğimiz
zaman, bir insan topluluğunun devlet yaşamında, düşünce ve
ekonomi yaşamında yapabilecekleri şeylerden elde ettiği
sonuçtur, demek isteriz; uygarlık da bundan başka şey
değildir”.[5]
“Gözlerimizi kapayıp herkesten ayrı kendi başımıza
yaşadığımızı düşünemeyiz. Ülkemizi bir çember içine alıp,
dünya ile ilgimiz olmadan yaşayamayız. Tersine ileri, uygar
bir ulus olarak uygarlık alanının içinde yaşayacağız. Bu,
ancak bilim ve teknikle olur. Bilim ve teknik neredeyse
oradan alacağız ve ulusun her bireyinin kafasına
yerleştireceğiz. Bilim ve teknikte bir sınırlama ve koşul
yoktur. Akla uygun hiçbir kanıta dayanmayan bir takım
geleneklerin ve inanışların korunmasında direnip duran
ulusların ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz
İlerleme yolunda bağları ve koşulları aşamayan uluslar
yaşamın akla uygun olduğunu ve eyleme dayandığını
göremezler. Yaşamı geniş kapsamıyla gören ulusların
egemenliği altına girip onların esiri olmaktan
kurtulamazlar.”[6]
(27.10.1922, Bursa’da öğretmenlere Verdiği Söylev)
Adeta
üniversite reformunun ilk işaretleri olarak kabul
edilebilecek bu ve benzeri söylevlerde Atatürk daima
akılcılığın önemini vurgulamış’ ve bu amaçla Batı
Medeniyetine yönelmenin gerekliliğini işaret etmiştir. Bu
düşüncelerden hareketle kültür alanında çağdaşlaşma yolunda
ilk adım, devlet ve fikir hayatını laik bir temele oturtmak
üzere atılmış ve çıkartılan yasalarla devletin siyasi
yapısı, hukuk ve eğitim sistemi teokratik temelden ayrılmış,
çağdaş ve laik bir yapıya dönüştürülmüştür. Ayrıca yeni
kültür anlayışını mümkün olduğunca geniş bir tabana yaymak
lüzumu görülmüş ve bu amacı gerçekleştirmek için Yeni Türk
Alfabesi düzenlenmiş, yurdun çeşitli yerlerinde millet
mektepleri açılmış ve bu sayede yüz binlerce insanın okur
yazar olması sağlanmıştır. Bu tür çalışmaların dışında,
Atatürk’ün en çok önem verdiği konulardan biri de kültürü
milli tarih tabanına oturtmaktadır. Yüzyıllar boyu devam
eden yenilgiler nedeniyle moral çöküntüsü ve eziklik
hissiyle yaşayan Türk ulusuna güven kazandırma amacıyla
yürütülen çalışmalar sonucunda 1931 yılında Türk Tarihini
Tetkik Cemiyeti kurulmuştur.[7]
Bütün bu çalışmaların tamamlayıcı olması bakımından hayatın
her alanında; kılık kıyafetten, ölçü sistemine kadar bir
dizi inkılaba girişilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Burada
güdülen amaç, daima çağdaş dünya ile bütünleşmek olmuştur.
Burada
değinilmesi gereken bir önemli husus da, yüksek kültür
kurumlarının oluşturulması çabalarıdır. Bir toplumun
ilerleyebilmesinin ve bağımsızlığını koruyabilmesinin en
önemli şartlarından biri de o toplumun bilim dünyasında söz
sahibi olabilmesidir. Ulusuna, hayattaki en gerçek yol
gösterici olarak bilimi işaret eden Atatürk’e göre; kültürel
alanda çağdaşlaşma zincirinin en önemli halkasını
üniversiteler oluşturmaktadır.
Türk
üniversite hayatındaki gelişmelerin, dolayısıyla üniversite
reformunun mahiyetini anlamak için biraz gerilere gitmek
gerekir.. Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu yüksek
öğretim çalışmalarını yürütmek üzere kurulan medreseler,
İmparatorluğun büyüme döneminde gerçekten parlak günler
yaşamış, ileri görüşlü devlet adamları Osmanlı topraklarını
dünyanın bilim merkezi haline getirmek için hiçbir
fedakarlıktan kaçınmamış ve her taraftan bilim adamlarını
ülkelerine davet etmişlerdir. Ancak İmparatorluğun duraklama
ve gerileme dönemlerinde diğer kurumlarda olduğu. gibi
eğitim sisteminde de bozulmalar başlamış, haksız uygulamalar
sonucu medreseler giderek yetkisiz ellere geçmiş, buralarda
mantık, felsefe ve tabii bilimler terk edilmeye başlamış ve
sonuçta medreseler cehaletin ve tutuculuğun kaynağı haline
gelmiştir.
İlerleyen yıllarda toplumda reform ihtiyaçlarının
hissedilmeye başlaması üzerine yüksek öğretim kurumu da
dikkatleri üzerine çekmiştir. Medreselerden ümidi kesen
yenilikçi yöneticiler Darülfünun adı ile yeni bir kurumu
hizmete sokmuşlardır. Aslında Darülfünun düşünce olarak ilk
kez Tanzimat Döneminde hayat bulmasına rağmen, ancak 18 yıl
sonra 1863 yılında açılabilmiştir[8]
“Fenler Evi” anlamına gelen Darülfünun, adı ile birlikte,
artık taassup ve cehaletin hakim olduğu medreselerin yerine
gözlem ve deneye dayalı bilimlerin geçeceğini
müjdelemekteydi.[9]
Ancak ilk Darülfünun, binasının yanması üzerine iki yılda
ömrünü tamamlamıştır. Bundan sonra çeşitli aralıklarla dört
kez daha Darülfünun girişimi olmuş,[10]
Türkiye Cumhuriyeti’ne miras kalan İstanbul Darülfünunu
dışındakiler hep karşılaştıkları baskılara göğüs geremeyerek
kapanmıştır. İstanbul Darülfünunu ise Cumhuriyet
Türkiyesince çıkartılan yasalarla tüzel kişiliğe
kavuşturulmuştur. Ayrıca Darülfünunun aksayan yönlerinin
giderilmesi ve gelişmesinin önünü açma yolunda maddi
konuları da kapsayan çalışmalar yapılmıştır.
Ancak
Darülfünun kendisine tanınan bu şansı iyi kullanamamıştır.
Her şeyden önce, Türkiye’yi çağdaş medeniyetin ve kültürün
ortağı yapmak amacıyla gerçekleştirilen inkılaplara karşı
kayıtsız kalması, siyasi yöneticilerin tepsini çekmiştir.
Bunun yanında bir bilim yuvası olarak da kendisini
istenilen düzeye çıkartmaktan. uzak kalması reformu
kaçınılmaz kılmıştır. Bu konuda Darülfünuna yöneltilen
eleştirile özetle şöyledir: Fakülte ve müesseseler arasında
bilimsel çalışmalar beraberliği sağ1ayacak bağlantı yoktur.
Bazı fakülteler bir meslek okulu düzeyini aşamamıştır.
Öğretim üyelerinin çoğu, bilimsel çalışmalara zaman
ayıramamakta ve başka işlerle uğraşmaktadır. Ders kitapları
ve araçları yetersizdir.
Darülfünun konusu T.B.M.M,’de olduğu gibi, basında da aylar
süren tartışmalara neden olmuştur. Sonuçta bu kurumun
Türkiye’deki gelişmelere ayak uyduramayacağı fikri ağırlık
kazanmış ve daha köklü çözümler aranmaya başlanmıştır. Bu
amaçla Cenevre Üniversitesi Pedagoji Profesörü Albert Malche
Türkiye’ye davet edilmiş ve kendisinden Darülfünun ile
ilgili bir rapor hazırlaması istenmiştir Yabancı bir bilim
adamının bu göreve getirilmesindeki amaç; objektif ve
isabetli bir karar verebilmekti.[11]
Prof
Malche 1932 yılı başları hazırlamaya başladığı raporunu 1
Haziran 1932 de Türk Hükümeti’ne sunmuştur Bu rapor kısa
sürede hazırlanmasına rağmen oldukça ayrıntılı bir
değerlendirmeyi içermektedir. Prof. Malche raporu
hazırlamadan Önce siyasi yöneticiler, Darülfünun hocaları
ve öğrencileri ile görüşmüş dersleri izlemiş, öğrenciler
hakkında yazılı bir anket yaptırarak onların sosyal
yaşantıları hakkında bilgi sahibi olmuştur. Üç bölümden
oluşan raporun birinci bölümünde raporun içeriğinden
bahsedilmektedir İkinci bölümde Darülfünun’un var olan
yapısı incelenmiştir. Üçüncü bölüm ise yapılması gereken
ıslahat önerilerini içermektedir.[12]
Hazırlanan bu rapor Atatürk’e Sunulduğunda Darülfünun’a
yöneltilen eleştirilerin haklılığı gözler önüne serilmiştir.
Raporu tüm ayrıntıları ile inceleyen Atatürk çeşitli
konularda kendi düşüncelerini ifade eden notları da ilave
ettiğinde Darülfünunun ilgasına ve İstanbul Üniversitesi adı
ile yeni üniversite kurulmasına ilişkin kararım vermiş
bulunmaktaydı Daha sonra T.B.M.M.’ de bu yönde çıkan yasa
gereğince 31 Temmuz l933’te Darülfünun’un lağvedilmesi ve 1
Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi’nin kurulması karara
bağlanmıştır.
Bundan
sonra Maarif Vekili Reşit Galip Bey’in başkanlığında, Avni
(Başman), Rüştü (Uzel), Kerim (Erim) ve Osman (Horasanlı)
Bey’den oluşan bir “Islahat Komitesi” kurulmuştur.
Üniversite reformu ile ilgili tüm çalışmaları bu komite
yürütmüştür.[13]
Yeni
kurulacak üniversitenin kadrosunun oluşturulmaya başlandığı
sıralarda Almanya’da bu konuyu etkileyecek gelişmeler
yaşanmaktaydı. 1933 yılı başlarında iktidara gelen Naziler,
ülkedeki Yahudi ve Anti-Nazi insanları sindirmeye yönelik
girişimlerde bulunmuşlardır. Bunun üzerine Almanya
tarihindeki en büyük beyin göçü olayı ile karşılaşmıştır.
1933 yılı ile II. Dünya Savaşı’nın başlangıcı arasındaki 6
yılda Almanya’dan 250.000-280.000 insanın yurt dışına
kaçtığı ve bunlardan 3.120 kadarının bilim adamı olduğu
tahmin edilmektedir.[14]
Almanya
dışına kaçan bilim adamlarından bir kısmı Zürih’te “Yurt
Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardım Cemiyeti” adlı bir
demek kurmuşlardır.[15]
Bu derneğin temsilcisi olarak Prof. Philip Schwartz
Türkiye’ye gelmiş ve meslektaşları için iş ortamı
araştırmıştır. Hükümet ile sürdürülen görüşmeler bir sonuca
bağlanınca pek çok mülteci bilim adamına Türkiye yolu
açılmış oluyordu. Bu arada Darülfünunun 151 kişilik
kadrosundan 92’sinin işine son verilmiştir.[16]
Yardım
cemiyeti aracılığıyla Türkiye’ye gelen bilim adamları
arasında, kendi alanlarında dünyaca üne sahip olanları da
bulunmaktaydı. Bunlara birkaç örnek vermek gerekirse şu
isimleri saymak mümkündür: İktisat profesörleri W. Röpke, A.
Rüstow, G. Kessler, F. Neumark; kimya profesörleri F. Arndt,
F. Haurowitz, E. M. Alsleben; tıp profesörleri P. Schwartz,
R. Nissen, A. Eckstein; müzik profesörleri P. Hindemith, C.
Ebert, E. Zuckmayer; hukuk profesörü E.Hirsh; kent bilimci
Prof. E. Reuter.
Bu
dönemde Türkiye’ye gelerek çalışmaya başlayan bilim adamları
Türkiye’nin bilim atmosferini değiştirmiştir. Bu dönemde pek
çok yeni kürsü açılmış, laboratuarlar ve kütüphaneler
geliştirilmiş, Türkiye dünya literatürü ile tanışmaya
başlamış, Avrupa’yı etkileyen yeni fikir akımları bu hocalar
yoluyla Türkiye’ye girmiş, tıptan ziraata kadar pek çok
alanda yeni teknikler geliştirilmiştir. Ayrıca bu hocalar
kendilerinden sonraki Türkiye’nin üniversite hayatına yön
verecek bilim adamlarını yetiştirmiş, onlara danışmanlık
yapmışlardır.
Ülkemizde pek çok şeyin ilkine imza atan ve kalıcı eserler
bırakan bu bilim adamları ağırlıklı olarak iki dönemde
Türkiye’den ayrılmışlardır. Bir kısmı II.Dünya Savaşı
arifesinde çoğunlukla A.B.D.’den aldıkları davetle daha iyi
şartlar altında çalışmak üzere bu ülkeye giderken, diğer
kısmı ise savaş sonrasında kendi ülkelerine ya da A.B.D.’ye
dönmeyi tercih etmiştir Bu arada Türkiye’de yaşamını
yitirenler olduğu gibi Türk vatandaşlığına geçen ve burada
kalan bazı hocalar da olmuştur.
Sonuçta;
Atatürk’ün izlediği kültür politikasının ağırlık
noktalarından birini oluşturan Üniversite Reformu,
Türkiye’nin şartlarının izin verdiği ölçüde başarılı
olmuştur. Gerek İstanbul gerek Ankara ve ilerleyen yıllarda
diğer illerimizde birbiri ardına açılan üniversiteler, 1933
Üniversite Reformu’nun verdiği ivme ile Türkiye’nin
pencerelerini Batıya açmış ve evrensel ölçülerde bilimsel
çalışmalar yapılmıştır. Bu açıdan bakıldığında; Türkiye’nin
kültür birliği sağlayacak kuruluşlar olarak düşünülen
üniversiteler yoluyla bu amacın gerçekleştiğini görmek
mümkündür. Ayrıca bu yolla Cumhuriyet idaresi, kendi
devamını sağlayacak ve aydın bir genç nesil yaratma imkanına
da kavuşmuştur. Bugün gelinen nokta, bu durumu gözler önü
sermektedir.
*
H.Ü. Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Araştırma
Görevlisi
[1]
Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 1. cilt, yay.yön.:
Robert MANTRAN, çev.: Server TANİLLİ, İstanbul. 1991, s.304;
Bernard LEWİS, Modern Türkiye’nin Doğuşu çev.: Metin
KIRATLİ, Ankara, 1983 (3. bsk.), s.46; İsmall Hakkı
UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi IV. cilt, 1.bl., Ankara,
1978 (2. bsk.), s.1.
[2]
Standford SHAW, Osmanlı İmparatorluğu ve Modern Türkiye
1. cilt, çev.: Mehmet HARMANCI, İstanbul. 1982, s.307; LEWİS.
a.g.e., s.46-47; UZUNÇARŞILI, a.g.e., s.170.
[3]
Abdurrahman ÇAYCI, “Atatürk ve Kültür Alanında Çağdaşlaşma”,
Atatürkçü Düşünce, Ankara, 1992, s. 822-823.
[4]
ÇAYCI a.g.m., s. 822.
[5]
Enver Ziya KARAL, Atatürk’ten Düşünceler, İstanbul,
1991, (6. bsk.), s. 71.
[6]
Mustafa Kemal ATATÜRK, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri,
Ankara, 1989, 2.bl., s.46; KARAL, a.g.e., s.73.
[7]
ÇAYCI, a.g.m., s.824-828.
[8]
Necdet ÖKLEM, Atatürk Döneminde Darülfünun Reformu,
İzmir, 1973, s.22; Cemil BİLSEL, İstanbul Üniversitesi
Tarihi, İstanbul, 1943. s.13; Osman ERGİN, Türkiye
Maarif Tarihi, cilt:l-2, İstanbul, 1977, s.550; Yunus
KOBAL, Üniversitelerimizin Gelişimi ve Alman Bilim
Adamlarının Katkıları, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans
Tezi),. Hacettepe Üniversitesi, 1994, s.40; Emre DÖLEN,
“Darülfünun”, Tanzimat’tan Cumhuriyete Türkiye
Ansiklopedisi, s.476.
[9]
Abdurrahman SİLER, Türk Yüksek Öğretiminde Darülfünun,
(Yayınlanmamış doktora tezi). Hacettepe Üniversitesi, 1992,
s.16.
[10]
Ikinci kez Darülfünunu Osmani (1870-1873) adıyla tekrar
öğretime başlanılmış ve başlangıçta halka açık dersler de
verilmiştir. Ancak burada özellikle deneye dayalı dersler
halkın tepkisiyle karşılaşmış ve bazı hocalar dinsizlikle
suçlanmıştır.
Bir yıl
sonraki Darülfünunu Sultani (1874-1881) girişimi de benzer
nedenlerle ve maddi imkansızlıklar sonucunda yarım
kalmıştır. Bundan sonra 1900 yılında Darülfünunu Şahane
adıyla yeni bir girişimde bulunulmuş ve bu da 1908’de
yaşanan Il. Meşrutiyet’in ilanından sonra Veznecilerdeki
Zeynep Hanım Konağı’na taşınarak geri kalan yaşamını
İstanbul Darülfünunu adıyla sürdürmüştür. 12 Nisan 1912de
çıkartılan bir nizamname ile Darülfünunun şubeleri fakülte
adını almıştır. l9 yılında da bilimsel özerklik kazanan
Darülfünun bu yapısını Cumhuriyetin ilanına kadar
korumuştur.
[11]
Abdurrahman ÇAYCI, “Atatürk Bilim ve Üniversite”,
Atatürkçü Düşünce, Ankara, 1992, s.789.
[12]
Bu raporun tam metni için bkz., Ernst HIRSCH, Dünya
Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniversitelerin Gelişimi,
İstanbul. 1950, s.229-295 ya da üzerinde Atatürk’ün çizgi,
işaret ve notları da bulunan orijinal metin için bkz., Utkan
KOCATÜRK “Atatürk’ün Üniversite Reformu ile İlgili Notları”,
Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, cilt: 1, sayı: 1,
s.3-96.
[13]
Mustafa ERGUN, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara,
1982, s.141.
[14]
Helge PROSS, “De Geistige Enthauptung Deutschlands: Verluste
durh Emigration. Nationalsozlalismus und die deutsche
Universitaeten”, Universitaetstage, Berlin. 1966,
s.143-144
[15]
Horst WIDMANN, Atatürk Üniversite Reformu, çev.:
Aykut KAZANCIGİL ve Serpil BOZKURT, İstanbul. 1981, s.41;
Klaus Detlev GROTHUSEN, Der Scurla Bericht,
Frankfurt/Main, 1987, s.8.
[16]
ERGUN, a.g.e., s.141-142. |