|
TARİHİ GELİŞİM SÜRECİNDE İNSAN HAKLARI VE OSMANLI MODELİ
Dr. Hatice P.ERDEMİR
Osmanlı
Devleti’nin insana ve onun en tabiî ihtiyacı olan kişisel
hak ve özgürlüklere bakış açısını anlayabilmek için,
karşılaştırmalı bir incelemenin faydalı olacağı
kanaatindeyim[i]. Bu amaçla yapmış olduğum araştırma
sonucunda insan hakları konusunda, genel anlamda, şimdiye
kadar oldukça detaylı çalışmaların yapıldığını tetkik ettim.
Bu arada, Osmanlı devletinde insan hakları konusu ile ilgili
bazı çalışmaları da gözden geçirince, bu konunun kapsamına
giren meselelerin bir derya olduğunu fark etmemek
imkansızdı. Bu nedenle, makalemizi belirli sınırlar
içerisinde tutmamızın daha faydalı olacağı anlayışı ile
konuyu sadece devletin insana bakış açısı, kişinin özgürlüğü
ve kişinin kanun karşısındaki durumu noktasında ele almanın
uygun olacağı düşüncesindeyim. Burada, öncelikle, insan
hakları kavramının devlet yönetiminde yerleşip kurumlaşması
ile ilgili şartları, yani bu durumu belirleyen hukukî ve
tarihî modeli sunmak istiyoruz. Bu nedenle, yazımızda bir
yandan günümüzde tarihini Roma ve Bizans kültürünün
temelleri üzerine oturtan Avrupa’nın, tarihi boyunca insana
verdiği değeri incelerken, diğer yandan Osmanlı’nın insan
unsuruna verdiği önemi gözler önüne sermeyi amaçladık.
Burada, metod olarak, kendimiz konuşmaktan ziyade belgeleri
konuşturmayı uygun bulduk. Böyle kısa bir çalışma ile insan
hakları ile ilgili bütün belgeleri incelememiz mümkün
olmayacağından bu konu ile ilgili olan belgeler içerisinden
sadece birkaç çarpıcı örnek üzerinde değerlendirme yapmanın
daha doğru olduğu kanaatindeyim.
Bu tarihî gelişim çizgisine geçmeden önce, insan hakları
kavramının hukuk dilinde nasıl bir mana taşıdığına bir göz
atalım. Milletlerarası metinlerde “insan hakları” olarak
geçen kavram, hukuk literatüründe kişinin temel hakları,
temel özgürlükleri ve kamu özgürlükleri anlamında
kullanılmaktadır.[ii] Ancak, hak ve özgürlük kavramlarının
soyut ve herkes için farklı algılanabilen çok yönlü ve
değişken terimler olmaları insan hakları ifadesinin tam bir
tanımının yapılabilmesini güçleştirmektedir. Fakat burada
amacımız insan haklarının teorik açıklamaları olmadığından
bu kavramın en azından, genelde ne ifade ettiğini
söyleyebilir ve “devletin otoritesi ile kişinin hak ve
hürriyetleri arasında kurulması gereken ‘hassas bir denge’
olarak tanımlayabiliriz.[iii] İşte bu dengenin sağlanması ve
“iktidar ile özgürlük ihtiyaçlarının karşılanması ancak
“hukuka bağlı devletlerde" mümkün olmuştur.[iv] Dönmezer’e
göre; bu düzeni sağlayabilecek “hukuk devleti”, idare ve
hükümetin bütünüyle hukuk kurallarına bağımlı ve ancak o
kurallara göre ve onların izin verdiği tasarruflarda
bulunduğu, her yetki sahibinin faaliyet ve tasarruf alanını
objektif kurallara göre düzenlediği ve hiçbir iktidar
mensubunun ve görevlisinin o sınırlar dışında faaliyette,
tasarrufta bulunmasına imkân tanımayan devlettir. Hukuka
bağlı bir devlet, bunların temini için yetki sahiplerinin
hukuk düzenince kendilerine verilmiş olan yetkilerin
sınırları içinde kalmalarını, o sınırları aşmamalarını ve
zorlayamamalarını sağlamakla görevli mekanizmaları
oluşturmalıdır”.[v]
Tabiatı ve yaratılışı itibariyle sosyal bir varlık olan
insanoğlu yüzyıllar boyu, birarada yaşamanın bir gereği
olarak barış ve düzeni sağlayabilmek için, hukukî bir düzen
ve teşkilat oluşturmuştur. İşte bu gün ulaşmış olduğumuz
hukukî olgunluk seviyesi, bu tarihî gelişim sürecinin
bizlere bir armağanıdır. Çağlar boyunca devletler kurmuş
olan devletlerin hukuk sistemleri ve insanı hangi hukukî
platformda değerlendirdiklerine bakarak bugünkü seviyeyi
tesbit etmemiz daha kolay olacaktır. Yavuz Atar haklı
olarak, “Çin, Hint, Mısır, Sümer, Babil, Asur, İbrani, Eti
ve İran medeniyetlerinde hukukî bir takım düzenlemelerin
yapılmış olduğundan bahsetmekle birlikte, o çağlarda, siyasî
ve hukukî esasların ve insan haklarının bugünkü şekli ve
ifadesiyle aranmasının doğru olmadığını”[vi] belirtmektedir.
Eski Yunanistan’da ise; hukuk kuralları ve insan haklarının
belli bir kesime hitab ettiği ortadadır. Şehir devletleri
(polis) mozayiği halinde teşkilatlanmış olan eski Yunan
demokrasisi, aslında bir oligarşidir ve bu sistemde halk
hakimiyeti sözde kalmıştır. Ancak, Atina’da oturan belli
sayıda insan, vatandaş statüsünde kabul edilmiş, bunlar
arasında da, ancak kriterleri idare edenler tarafından
konulmuş olan özellikleri taşıyanlar birtakım hak ve
özgürlüklere sahip olabilmişlerdir.[vii]
Bu arada vatandaşlık kavramı, zamanla insanların hak ve
hürriyetlere sahip olup olmamalarında tayin edici bir
kişisel statü haline gelmiştir. Günümüzde olduğu gibi, eski
çağlarda da vatandaşlık kavramının, artık, hukukî, siyasî ve
sosyal olmak üzere üç önemli temel üzerine oturduğu
düşünülebilir. Bunlardan en önemlisi kişiye konuşma,
düşünce, inanç özgürlügü veren, ona mal mülk sahibi olma
hakkı tanıyarak, gerektiğinde kanun önünde adaletle
yargılanmasını sağlayan hukukî yönüdür.[viii] İşte insan hak
ve özgürlüklerinin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır.
Eski Yunanistan’da olduğu gibi, Roma’da da halk genelde pek
çok sosyal sınıfa ayrılmış ve adalet sisteminden, ancak
kendilerine vatandaşlık hakkı tanınanların bir kısmı
faydalanabilmiştır. Yani fertlerin kanun önündeki durumları
açısından halk temelde, vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar
olarak birbirinden ayrılıyordu. Vatandaş olmayanların alınıp
satılmaktan başka toplumda hiçbir değerleri olmadığı gibi
bunların hak ve hukuklarından söz etmek de imkansızdı.
Roma’da hiçbir zenginlik ve soyluluğa sahip olmayan halk,
bağlı eyaletlerdeki halk ve köleler bu grubu oluşturuyordu.
Bu gruptakiler herhangi bir suçlama karşısında
yargılanmalarına gerek kalmadan cezalandırılabilirler,
gladyatör gösterilerinde halkı ve imparatorları eğlendirmek
için hayvanlara yem olarak kullanılabilirlerdi.
Vatandaşlık statüsü ise, bazı kesim için gerçekten bağlayıcı
bir unsur olarak haklarını korurken, diğer bir kısmı için
hiç de öyle olmamıştır. Gerçi Roma, kanun önünde ve kağıt
üzerinde vatandaşları ayırdetmemişti fakat, uygulamalarda
Roma’da doğup yetişen ve soylu bir aileye mensup bir
vatandaş ile eyaletlerde herhangi bir hizmetin karşılığı
olarak kendisine sonradan vatandaşlık hakkı verilen sade
halk arasında büyük ayrım olduğunu örnekler doğrulamaktadır.
Eğer Roma İmparatorluğunda da gerçekten uygulanmış olsaydı,
işte kendilerine sonradan vatandaşlık hakkı tanınmış olanlar
da bu haklardan faydalanabileceklerdi. Roma’da vatandaşlar
herhangi bir suçlama karşısında imparatora sığınma ve onun
yargısını isteme hakkına sahipti (buna provocatio
denilmektedir). Kanuna göre, tutuklama, dövme ve hapis
cezaları yabancılara uygulanabilirdi, fakat bunları bir Roma
vatandaşına uygulamak son derece tehlikeliydi.[ix] Teoride
Roma hukuk sistemi yabancılara (yani eyaletlerdeki halka)
sadece yerel idarecilerin mahkemelerinde yargılanabilme
hakkı tanırken, vatandaşlar yerel idarecilerin adaletsiz
yargılamalarından kaçınmak için daha üst bir mahkemenin,
mesela imparatorun yargısına müracaat edebilirlerdi.[x]
Fakat uygulamada vatandaşlık hakkına sahip olmak, bu
gruptaki kimselerin her zaman kanunda vatandaşlara tanınmış
olan adalet mahkemelerinde yargılanabilme ayrıcalığından
faydalanabilecekleri anlamına gelmiyordu. Vatandaş olarak
nitelendirilenler arasında da çeşitli sınıf farkları
olduğundan, yargılama sırasında, soyluluk ve zenginliğe önem
veriliyordu[xi] Zaten Roma idarecileri, eyaletlerdeki
vatandaşların güvenliğini sağlayıp sağlayamamak gibi bir
endişe de taşımıyorlardı.[xii]
Geç Cumhuriyet döneminde Roma Senatosu aldığı bir karar[xiii]
ile eyalet idarecilerini, Roma vatandaşlarını halkın önünde
yargılamadan, öldürmekten, kamçılama ve dövmeden, işkence
etmekten, mallarını müsadere etmekten veya zincire vurmaktan
men ediyordu. İşte Roma vatandaşlarının kanun önündeki tek
avantajı, eyaletlerdeki idarecilerin bu tür kanunsuz
tavırları karşısında halkın yargısına müracaat
edebilmeleriydi.[xiv] Ancak İmparatorluğun batısında meydana
gelen pek çok olay, Roma’nın eyaletlerdeki vatandaşları,
Roma’da doğup yetişmiş olan soylu ve zengin vatandaşlar
kadar düşünmediğini göstermektedir. Eyaletlerde en basit
suçların infazı dahi vatandaşlar için ağır bir şekilde
sonuçlanabiliyordu. Meselâ, eyalet idarecisi Verres’in
Sicilya’da, önce Gavius ve daha sonra da diğer bazı
vatandaşları gözünü kırpmadan astırması gerçekte tamamen
kanun dışı uygulamalardı.[xv]
Roma İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde vatandaşların
halkın yargısına müracaat edebilmesi hakkı, MÖ 30’da
Avgustus tarafından değiştirildi. Vatandaşlar bundan sonra
herhangi bir adaletsiz yargılama karşısında imparatora
müracaat ederek haklarını arayabilirlerdi.[xvi] Fakat,
Avgustus’un kanunu da vatandaş kavramına açıklık
getirmediğinden, bu konudaki düzensizlikleri ortadan
kaldıramadı. Gerçi imparatorun yargısına sığınmak da her
zaman için bir kurtuluş değildi. Kanunlar yeterince açık
olmadığından herşey imparatorun insafına bırakılmıştı.
Aziz Paul’ün ve çevresinde toplanmış olan Hıristiyanların
Filippi’de eyalet idarecisi tarafından eziyetlere maruz
bırakılmaları da yine bir başka kanunsuz yargılama
örneğiydi. Çok tanrılı dinlere inanan Roma’da eyalet
idarecileri ve devlet görevlileri, halk arasında hızla
yayılmaya başlayan Hıristiyanları döverek onlara akla hayale
gelmedik işkenceler yaptılar. Gerçi eyalet idarecisi
bunların Roma vatandaşı olduklarını duyunca biraz
endişelenmiş ve salıverilmelerini emretmişti.[xvii] Fakat
bunun sonucunda kendisinin herhangi bir sorgulamaya maruz
kalıp kalmadığı da müphemdir. Paul, bir avukat olarak
haklarını bildiğinden, kendisini zindandan çıkarmaya çalışan
görevlilere: “... hayır, eğer bizi buraya kapatanlar haklı
iseler gelsin bizleri buradan kendileri çıkarsınlar” diyerek
kendilerine yapılmış olan muamelenin kanunsuz olduğunu
ısrarla vurguluyordu. Fakat, eğer Paul haklarını bilmemiş
olsaydı yine salıverilecek miydi?
Aziz Paul’ün (Caesarea) Kayseri’deki bir başka yargılanması
sırasındaki konuşmaları da yine Avgustus’un kanununu
destekler mahiyettedir. Aziz Paul Kayseri’de mahkemeye
çıkarıldığında “... eğer beni buraya getirenler suçlu
olduğumu ya da öldürülmeğe değecek kadar büyük bir suç
işlediğimi düşünüyorlarsa bilsinler ki kimse beni onların
yargısına teslim edemez. Beni imparatorun adaletine teslim
ediniz”[xviii] demişti. Bütün eyalet idarecileri arasında,
görevine sadakati ile tanınan Pliny, Bitinya eyaletine tayin
edildiğinde Avgustus’un kanuna uyarak, Hıristiyanlığın halk
arasında yayılmağa başladığı bu dönemde, dininden dönen Roma
vatandaşlarını kendisi yargılamaktan çekinerek onları
imparatora gönderen ilk eyalet idarecisi olmuştu. Fakat
vatandaşlık statüsünde olmayıp da dininden dönmeyenleri
kendisi yargılayarak ölüme mahkum etti.[xix]
Her ne kadar Roma’da ve eyaletlerinde vatandaşlık, kişilere
kanun önünde yargılanabilme hakkı tanıyorsa da devlet
görevlilerinin bunu pek nadiren gerçekleştirdiği
görülmektedir. Adaletsiz bir şekilde eyalet idarecisinin
keyfi yargısına tabî olan vatandaşların da işkencelere maruz
kalarak öldürüldükleri bir gerçektir. Vatandaş olarak
isimlendirilsin ya da isimlendirilmesin, bu noktada Roma
imparatorluğu’nun devleti idare eden ya da devlet idaresinde
söz sahibi olan Roma şehri vatandaşlarının dışında hiçbir
grupla ilgilenmediği ve bir hukuk devleti olma çabasında
gibi görünse de bunun sadece sözde kaldığı anlaşılmaktadır.
Pliny, daha önceki tecrübelerine dayanarak, İspanya’ya
idareci olarak gönderilmekte olan arkadaşı Calestrius
Tiro’ya “insanların asalet, rütbe, derece ve mevkilerine
göre onlara farklı muamele yapmasını” öğütlüyordu. Ona göre
“bu, eşitliğin ta kendisiydi ve eğer kişiler arasındaki
ayrım karıştırılır ya da bozulursa bu toplumun altüst
olmasına neden olabilirdi”. Pliny’nin bu ifadelerinde
toplumun her kademesinde bir sosyal sınıflaşmanın olduğu
gerçeği açıkca ortadadır. Sınırları devlet tarafından kesin
hatlarla belirlenmemiş ve takdiri bir anlamda eyalet
idarecilerine bırakılmış olan bu sistem içerisinde vatandaş
olmayanlarda olduğu gibi, sade vatandaşların da küçük
düşürülerek ağır cezalara çarptırılmaları oldukça mümkündü.
Sicilya’da Verres’in bazı vatandaşları idam ettirmesi,
Afrika’da bazı çiftçi vatandaşların acımasızca
öldürülmeleri, Paul’ün ve taraftarlarının vatandaş oldukları
halde çeşitli yerlerde eyalet idarecileri tarafından
yargılanmaları, yine Aziz Pionius ve taraftarlarının
İzmir’de yakılarak öldürülmeleri sade vatandaşların
haklarının korunmadığını göstermektedir. Bu arada zengin,
soylu ailelere mensup vatandaşların ise her zaman
imparatorluğun her yerinde itibar gördükleri de
unutulmamalıdır.
Roma devleti, bir yandan eyaletlerde doktor, asker,
eğitimci, artist, ticaret adamı gibi kendisine üstün hizmet
verdiğine inandığı kimselere vatandaşlık hakkı tanırken[xx]
diğer yandan da bunların hukukî durumları hakkında hiçbir
endişe taşımıyordu. Fertlere birer ayrıcalık gibi dağıtılan
vatandaşlık hakkının, eyaletlerdeki halkın oyunu alabilmek
için yapıldığı, fakat bunlardan daha çok üst düzey Roma
vatandaşlarının faydalandığı açıktır. Bu konuyu
destekleyecek bir başka örnek ise; yine Anadolu’dan Likya
(bugünkü Dalaman çayından Antalya’ya kadar Teke yarımadası),
bölgesinden gelmektedir. Miladî 139-151 yılarında Likya
bölgesinde, yaşamış olan Opramoas adındaki şahsın, bu
bölgenin ileri gelenlerinden olmasına rağmen, Roma idaresi
döneminde, Roma vatandaşlık hakkını almak için hiçbir gayret
sarfetmediği anlaşılıyor.[xxi] Kanunlar, eyaletlerdeki
vatandaşları korumadığından, şüphesiz bu şahıs, Roma
devletinin, eyaletlerdeki halka tanımış olduğu vatandaşlık
hakkının sözde kaldığının ve aslında onlar için çıkarılmamış
olduğunun farkındaydı.
Daha sonraları 212’de çıkarılan bir kanunla[xxii]
imparatorluğun toprakları dahilinde yaşayan bütün halk
vatandaş olarak kabul edilmişse de bu durum zamanla yeni bir
sosyal sınıflaşmanın başlangıcı olmuştu. Bu kanun da
insanlar arasındaki farkı ortadan kaldıramamıştı. Herhangi
bir özelliğiyle diğer bir grup veya gruplardan zayıf olduğu
düşünülen fertler her zaman için ezilmeye, aşağılanmaya ve
kötü muameleye maruz edilmeye lâyık görülüyordu.
Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar çok tanrılı dinlere inanan
ve bu dönemde Hıristiyanlığı kabul eden halka, akla hayale
sığmayan eziyetleri lâyık gören Roma imparatorları,
Hırıstiyanlığın 388’de devlet dini olmasından sonra
kendilerini Hıristiyanlığın bayraktarları olarak görmeğe
başladılar.[xxiii] Bizans İmparatorluğu döneminde,
Hirıstiyanlık devletin işleyişinde önemli bir prensip haline
geldi ve yeni memleketler fethedilir edilmez halk zorla
Hıristiyan yapılmağa çalışıldı.[xxiv] Bizans İmparatorluğu
bu kez Hıristiyanlığın temel prensip ve kaidelerine
yönelerek, bu dine inananları esas almış ve bundan başka
dinlere inananlar, dinlerini değiştirmeğe zorlanmışlardır.
İnançlarından dönmeyenler ise insafsızca
cezalandırılmışlardır.
G. Ostrogorsky, Bizans’ın 324-610 yılları arasındaki
dönemini memur sınıfının üstün olduğu devre olarak
belirterek şöyle bir tasvir yapıyor: “Bütün devlet idaresi
imparatorun ve ona bağlı olan ve büyük çapta geliştirilerek
Bizans baskı devletinin bel kemiğini teşkil edecek memurlar
hiyerarşisinin elinde toplanmaktadır. ... İmparatorluk artık
en yüksek meclis değil, despotça bir kudrettir ve bu kudret
de dünyevî kudret faktörlerinden ziyade Tanrı’nın iradesine
dayanmaktadır.”[xxv] “İmparator, sadece ordunun
başkumandanı, en yüksek hâkim ve yegâne kanun koyucusu
olmakla kalmaz; o aynı zamanda kilisenin ve doğru inancın
koruyucusudur.[xxvi] ... Teb’ası onun kölesidir.”[xxvii]
A. H. M. Jones’un görüşleri Ostrogorsky’nin ifadelerini
kuvvetle desteklemektedir. Jones’a göre; bu dönemde ruhban
sınıfı büyük bir statü ve prestij kazanarak bulundukları
bölgelerdeki hukukî otoritenin sahibi oldular. Yerel
idarelerde görülmüş olan davaların son karar merciî
piskoposlardı ve bunların vermiş olduğu kararlar diğer yerel
otoriteler tarafından uygulanırdı.[xxviii] İşte bu durum bir
yandan toplumda piskoposların ve kilisenin yerini
sağlamlaştırıyor, diğer yandan da kilise giderleri için
halktan ağır taleplerde bulunarak, halkı kilisenin kölesi
durumuna getiriyordu. Bu istekleri yerine getirmeyenler
cezalandırılıyordu.
Gerçi imparator Constantine, daha insaflı bir tutum
sergiliyor ve gladyatör gösterilerini 325’te yasaklayarak[xxix]
artık insanların gereksiz yere hayvanlara yem olmalarını
engelliyordu. Ancak, hakimiyeti altındaki halkı kölesi
olarak görmek Bizans devleti imparatorları için bir gelenek
haline geldiğinden halk hala bu konumdaydı. Yaklaşık bin yıl
boyunca Bizans teb’ası, toprağa bağlı, karın tokluğuna
çalışan ve bağlı bulundukları kilise ya da dükalıklara
(yerel idarecilere) hiçbir hesap sorma hakkı olmayan serf
konumunda kaldı.[xxx]
İnsanı, maddî varlık ve nesep durumuna göre sınıflandırıp
hâkim olduğu toplumu sürekli zor kullanarak bir arada
tutmaya çalışan Roma ve Bizans’a karşılık Osmanlı devleti,
henüz bir beylik halindeyken bile çevresinde “adaleti ve
hoşgörüsü” ile ün yapmıştı. Osmanlı’yı henüz teşkilatlanmaya
başladığı bu dönemde çevreye tanıtan insana saygı anlayışı
iki kaynaktan geliyordu.
Birincisi, İslamiyet’ten önce Hunlarda, Göktürklerde ve
diğer Türk devletlerinde görülen ve insanı merkez alarak ona
birtakım hak ve özgürlükler tanıyan kuralların bulunmasıydı.
Gerçekten Hunlarda, binlerce yıldır uygulandığı söylenen
kanunnameden anlaşıldığına göre; suç işleyenleri
cezalandırmak devletin yetkisindeydi. Hakan adalet
teşkilatının başkanı sıfatıyla devlet içerisinde adalet ve
sükûnun sağlanmasından sorumluydu. Mahkemelerde davalar
yargıçlar tarafından görüşüldükten sonra, uygulamaya
konmadan önce Hakanın onayına sunulurdu. İdam cezası gibi
ağır suçların infazı için, Hakanın başkanlığında yılda iki
kez divan kurulurdu. Türklerde en önemli bir ceza kaidesi de
yeni ele geçirilmiş olan memleketlerin halkına ve özellikle
misafirlere hapisten başka bir ceza usulünün uygulanmamış
olmasıdır. Misafir adam dahi öldürse, onu idam etmezler,
sadece hapsederlerdi.[xxxi] Hunların çağdaşı olan Roma’da ve
hatta daha sonraları Bizans’ta böyle bir uygulamayı hayal
etmek bile imkansızdı.
Şahsın hukuku açısından halkın, Göktürklerde, hür olanlar ve
köleler olarak temelde iki sınıfa ayrıldığı söylenebilir.
Hür ahali içinde hukukî imtiyaz ve ya hukukî sınırlamalar
yoktur. Köleler, savaşlarda mağlup olan kavimlere mensup,
savaş neticesinde esir edilmiş kimselerle bunların
çocuklarıdır.[xxxii] Özellikle Uygur Türkleri dönemine ait
belgelerde, İslâm ve Roma hukukunda olduğu gibi Türklerde de
köleliğin bulunduğu anlaşılıyor. Ancak, kölelerin durumları
ve statüleri ile ilgili kesin kuralların yer aldığı ve bu
gruptaki halkın belli akidlerle haklarının korunduğu da
açıktır. Kölelerin evlenme ve mahkemeye müracaat etme
hakları vardı.[xxxiii]
İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya başladığı dönemlerde
yazılmış olan Kutadgu Bilig’de de Uygurlarda “tahtın ana
direğinin doğruluk ve adalet olduğu vurgulanarak hükümdarın,
insanları adaletin önünde beğ veya kul olarak ayırmaması
gerektiği temel bir prensip olarak ifade edilmektedir. İster
oğul, ister hısım, ister yolcu, ister hancı olsun herkes
kanun karşısında eşittir, hüküm verirken fark
gözetilmeyecektir. Devletin temeli doğruluk ve adalettir.
Beyler doğru olursa, dünya huzura kavuşur. Hakimiyetin esası
adalettir”.[xxxiv]
Diğer eski Türk-İslam devletlerinde olduğu gibi Osmanlı
döneminde de teb’ayı birbirine bağlayan en önemli faktör
İslamiyetti. Aynı kaynaktan geldiği kabul edilmiş olmasına
rağmen İslamiyet, Osmanlı’nın hakim olduğu ülkelerde
Hıristiyanlık’tan daha farklı bir etki yapmıştı.[xxxv]
İslamiyet’in prensiplerinin, Osmanlı’nın fethettiği yerlerin
halkına yaklaşımında büyük etkisi vardı. Zira İslâm hukuku,
vatan ve millet mefhumları yerine, insanları, mensup
oldukları dinlere göre birbirinden ayırt ediyordu. Vatandaş
demek olan ra’iyye (teb’a), müslüman ve gayr–i müslim olarak
ikiye ayrılıyordu. Osmanlı devletinde millet tabiri ümmet
manasında kullanılmış ve millet-i Müslime ve millet-i gayr-i
Müslime fıkıh kitaplarındaki esalara göre düzenlenmiştir.
Diğer Müslüman Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı’nın da
halkı dinlerine göre böyle iki farklı gruba ayırması,
kişilerin hak ve hürriyetleri açışından bir fark meydana
getirmemişti.[xxxvi] Bilâkis bu ayrım, farklı dinlere inanan
teb’anın dinî inanç ve ibadetlerinin güvence altına alınması
açısından gerekliydi. Yoksa, Osmanlı devleti hakimiyeti
altındaki fertlerin hak ve özgürlüklerinin korunması ve
güvence altına alınması konusunda oldukça hassas
davranmıştı. Gayr-i Müslim vatandaşlar (zimmîler), şahsî hak
ve hürriyetlerden aynen Müslümanlar gibi faydalanabilirler;
mesken ve ikametgâh dokunulmazlıkları; din ve vicdan
hürriyetleri; düşünce toplantı ve eğitim hürriyetleri
vardır. Gayr-i Müslim vatandaşlar, devletin bütçesinden
finanse edilen kamu hizmetlerinden yaralanma hakkına
sahiptirler ve çalışma hakları da vardır.[xxxvii] Bununla
birlikte, müste’men adı verilen yabancılar da Osmanlı
memleketinde bulundukları süre içerisinde, şahsı ve malları
korunmakla birlikte, yine oldukça insanî hak ve hürriyetlere
sahiplerdi.[xxxviii]
Bizans sınırında henüz küçük bir beylik iken Bizans
tekfurlukları arasında, Osman Beğ’in idaresindeki halkın ne
kadar rahat bir hayat sürmekte olduğu konuşuluyordu. Bu
İnalcık’ın tabiriyle Osmanlı “uç kültürünün” bir
neticesiydi. Osmanlılar sadece bu soya mensup insanlara
değil aynı zamanda fethedilen yerlerin halkına da “tam bir
müsamaha ile yaklaşıyorlardı”.[xxxix] Wittek’e göre; işte
Osmanlı’nın bu yaklaşımı “... Bizans askerlerinin (akritoiler)
kitle halinde onlara iltihakını ve hisarların ve küçük
şehirlerin kendiliklerinden teslim olmalarını daha kolay bir
hale getirmiştir.”[xl] Yüzyıllardır huzurlu bir hayatın
özlemini çeken Bizans halkı da yine aynı sebeple 1453’te
kendisini Fatih’e teslim etmişti. Hakikaten, Bizans halkını,
Fatih Sultan Mehmet’in üzerine çiçek atarken tasvir eden
tablo gerçeğin resme yansımasından başka bir şey değildir.
Mısır’ı fethettiği vakit, kendisine “hâkimü’l haremeyni’l-şerifeyn”
sıfatını lâyık gören halka, aksine buranın hâkimi değil
hizmetçisi olduğunu söyleyen hükümdarın,[xli] bunu
tevazusunun kaynağı olan millî terbiye ve anlayış
doğrultusunda atalarından devraldığı “halka hizmet, Hakk’a
hizmettir” prensibinin etkisiyle söylediği bir gerçektir.
Kısacası Osmanlı hükümdarı Roma ve Bizans’ın aksine halkı
sadece teb’a, yani idare edilen halk olarak görürdü ve
sultan, işte bu topluluğun huzur ve asayişinin sağlanması
için vardır.
Osmanlı’da din (İslâm) bir yandan halk arasında hâkim bir
ideolojinin oluşmasını sağlarken diğer yandan da Müslüman
olmayan başka dinlere mensup halk kendi inanç ve
ibadetlerinde serbest bırakılmıştır. ‘II. Mehmet, 1453’te
İstanbul’u fethettiği zaman, Kur'andan ayetler okuyarak,
halkı İslâm’a davet ediyor ve İslâmiyet’in dinden döndürmek
uğruna zulmetmeyi yasakladığını bildiriyordu. Müslüman
halka, diğer dinlere inanlara ve özellikle kitap ehline
hoşgörü ile yaklaşmalarını emrediyordu’.[xlii]
Şüphesiz böyle bir dinî serbesti sadece İstanbul’daki gayr–i
Müslimler için değil Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında
bulunan bütün memleketler için geçerliydi. Padişah
fermanıyla, (ki bugünkü kanun hükmündedir) dinî hak ve
özgürlükleri korunarak devlet güvencesi altına alınan bir
başka grup ise Kudüs Ermenileri’dir. Gerçi, devletin her
yerinde Osmanlı’nın aynı güvenceyi Müslüman ya da gayr-i
Müslim bütün vatandaşlarına sağladığı bilinmektedir ancak
bariz örnekler olarak yazılı vesikalar ile sabitlenmiş olan
bu meseleyi de burada zikretmenin faydalı olacağı
kanaatindeyim. Kudüs Ermeni Patrikhanesi Hazine-i
Evrak’ından, Ermeni patriği Serkiz Karakoç tarafından aslı
esas alınarak istinsah edilmiş olan 1517 tarihli bir
belgede, Ermeni patriği Serkiz’in, diğer papazlarla birlikte
Yavuz Sultan Selim’e gelerek eskiden beri tasarruflarında
bulunan kilise ve ma’bedleri yine kendilerinin tasarruf
etmesi, Hz. Ömer ve Selâhaddin Eyyubî’nin kendilerine
verdiği ahidnameyi Yavuz’un da yenilemesini istedikleri
anlaşılmaktadır. Bunun üzerine, “eskiden beri tasarruf
yetkisine sahip Ermeni râhiplerin, Kamme, Hz. İsa’nın
doğduğu Beytullahım mağarası, kuzeydeki kapının anahtarı,
içerde kamame kapısındaki iki şamdan ve kandilleri, Büyük
Kiliseleri, Mar-Yakub, Deyr’üz zeytun, Habs’ül Mesih
kiliseleri, bunlara ait vakıflar, bağlar, bahçeler aynı dine
mensup Habeş, Kıbtî ve Süryâni milletleri, bunların
terekeleri ve benzeri hususlarda yine tasarrufa yetkili
olduklarına karar verilmiştir. Bunlara kimse müdahele
edemeyecektir.”[xliii]
Hatta bununla da kalmayarak devlet İslamiyet’ten başka
dinlere inananların şahsî haklarını kanunlarla da
korumuştur. Kanun önünde hiçbir gruba iltimas geçilmemiş ve
farklı etnik gruplara baskı uygulanmamıştır.[xliv] Fatih
Sultan Mehmet Galata zimmîlerine vermiş olduğu bir ahidname
de özetle gayr-i Müslimlerin “ayin ve erkânlarını dinlerinin
gerektirdiği gibi yapabilmeleri, malları, rızıkları,
mülkleri ve ırzlarının devletin güvencesinde olduğu,
Müslüman olmaları için hiç bir şekilde zorlanmamaları
gerektiği”[xlv] gibi hükümleri içeriyordu.
Yavuz Sultan Selim döneminde gelişen bir başka olay da İslâm
felsefesinin, hükümdarı ve idare edenleri, bütün teb’ayı
aynı şekilde korumakla ve adaletle davranmakla sorumlu
tuttuğunu göstermektedir. Bir gün Yavuz Sultan Selim
Rumeli’de Hıristiyan nüfusun çokluğundan ürkerek bunları
müslüman etme düsüncesini belirtince, Şeyhülislâm Zenbilli
Ali Efendi “Madem ki, onlar raiyyetliği kabul etmişler,
dinimiz gereği onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal
ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara
cebretmek, dinimize muhaliftir”[xlvi] diyerek Osmanlı
Devleti’nin şahsî hak ve hürriyetlere ve özellikle din ve
vicdan hürriyetine verdiği değeri bir kez daha ortaya
koymaktadır. Hatta bu örnek aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin
teb’ası arasında din ya da sınıf farkı gözetmeyerek herkese
aynı hak ve hürriyetlerden istifade etme imkanını da
sağladığını, bu haklara kastedecek olan bir hükümdar dahi
olsa yeri geldiğinde alimler ve devlet adamları tarafından
uyarılabildiklerini göstermektedir.
Tabiidir ki bu eşitlik ve hoşgörü Bizans hakimiyetinde
ezilen halkın Türk idaresine kucak açmasına neden olmuştur.
[xlvii] Bizans’ın ele geçirdiği yeni memleketlerde halkı
zorla dininden döndürme politikasına karşı Osmanlı farklı
ırk ve dinlere mensup kimselere hoşgörü ile yaklaşarak
onları kendine çekmeyi başarmıştır. Kuruluşundan yükselişine
kadar Osmanlı Devleti’nin genel prensibi idare ettiği halkın
kalbini kazanmak için hoşgörü ile yaklaşmak ve iyi niyetini
halka hissettirmek olmuştur. Yüzyıllardır, ele geçirmiş
olduğu yerlerdeki halkı zulümle dininden döndürerek,
zorbalıkla halkını idare etme geleneğine alışkın olan bir
zihniyetin ürünü olan Bizanslı din adamları (ki idarede
büyük etkileri vardı) Osmanlı’nın kendilerini zorla
İslamiyet’e döndüreceklerini düşünmüş olmalılar ki Fatih’in
davranışı karşısında şaşırmışlardı. Fatih Sultan Mehmet,
İstanbul’u fethedince Rum-Ortodoks patriği Gennadios’u
huzuruna çağırarak, Ortodoks kilisesini inancında serbest
bıraktı. Sultan, bununla bir yandan merkezi İstanbul’da olan
Ortodoks Patrikhanesi’ni, Katolik kilisesinin
taarruzlarından korurken diğer yandan da dünyanın başka
bölge ve iklimlerindeki Ortodoksların sempatisini
kazanıyordu. Sultan’ın bu davranışının, o dönemde bir devlet
politikası gereği olduğu düşünülebilir ancak, özüne inildiği
zaman böyle bir uygulamanın, yöneten Osmanlı’dan daha fazla
yönetilen halkı memnun ettiği anlaşılacaktır.[xlviii]
Gerçekten bu durum, o zamanın mahkeme kayıtları olan
şer’iyye sicillerinde de açıkca görülebilir. Mahkeme
kararları incelendiği zaman, bir gayr-i Müslimin bir
Müslümandan farklı tutulmayarak, dinî ya da ırkî mensubiyete
göre değil, haklılık ve haksızlıklarına göre hüküm verildiği
anlaşılır. Osmanlı mahkeme kayıtlarında, “Yorgi’ye karşı
Ahmed’i ve Dimitriyos’a karşı Mehmed’i mahkum eden kararları
okuyanlar kanun önünde eşitliğin ne demek olduğunu daha iyi
bilirler”.[xlix]
Bu arada Osmanlı Devleti’nde de, diğer memleketlerde olduğu
gibi, Sultan’ın geniş yetkiye sahip olduğunu ve buna
dayanarak ölüm ile cezalandırmanın varolduğunu savunanlar
Yavuz Sultan Selim ile Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî
arasında geçmiş olan diyalogdan herhalde habersizdirler.
“Padişah ipek alım satımını yasaklamasına rağmen, bazı
kimseler, emre muhalefet ederek ipek ticaretine devam
etmişti. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim, bu kimseleri
yakalatıp bağlatmış ve belki de bunların öldürülmelerini
emretmişti. Bunu duyan Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemalî
efendi ağır bir dille Sultanı eleştirerek suça göre ceza
vermesi için onu uyarmış ve bu kimselerin katlinin caiz
olmadığını belirtmişti”.[l] Demek ki, Osmanlı Devleti’nde
Sultan her ne kadar bir takım yetkilere sahipse de gerçek
bir adaletin sağlanması için onun kararlarının kontrol
edilmesi ve gerekirse yargılanması dahi mümkündü. Osmanlı
devleti, açıkça görüldüğü üzere, fertlerin hak ve
hürriyetlerini koruyan ve adaleti şiar edinen gerçek bir
hukuk devletiydi. Bu nedenledir ki Voltaire, Türklerin pek
çok hasletlerini anlattıktan sonra Osmanlı Devleti’nden
bahsederek “Türk devleti bir demokrasidir” demeyi ihmal
etmez.[li]
İşte Osmanlı idaresinin bu geniş hoşgörüsü sadece Anadolu’da
değil Afrika ve Asya’da da birlik ve beraberliğin oluşmasını
sağlamıştı.[lii]
Roma-Bizans ve Osmanlı’nın insan faktörüne ilgisini onların
hayat felsefelerinde de bulmak mümkündür. Romalı Virgil’in
Aeneid adlı eseri, Yunan filozof Aristotales’in felsefesi
hep Roma ırkının diğer ırklara göre soylu ve bu nedenle
üstün olduğunu savunarak dünyayı ancak böyle asil bir ırkın
yönetebileceğine inanır.[liii] Bu düşünce tarzı Bizans’a da
aynı şekilde sirayet etmiştir. Dante, XII. yüzyılda yazmış
olduğu, devlet idaresi ile ilgili kitabının pekçok yerinde
Roma ırkının üstünlüğünden ve diğer ırkların ona tabî olması
gerektiğinden bahsetmektedir.[liv] Dante daha da ileriye
giderek şöyle demektedir: “... not just certain individuals,
but certain peoples are born fitted to rule, and certain
others to be ruled and to serve, as Aristotle affirms in the
Politics, and as he says, it is not only expedient but
actually just that such people should be ruled, even if
force has to be used to bring this about.”[lv] Bu şu
demektir: “... sadece belirli kişiler değil belli insanlar
ya da milletler ancak, idare edebilme yeteneğine sahip
olarak doğarlar. Diğerleri ise, Aristotales’in Siyaset adlı
eserinde de belirttiği gibi sadece yönetilmek ve hizmet
etmek için vardır. İşte bu insanların yönetilmesi için, eğer
güç kullanılması gerekiyorsa, asil olanların (Roma ırkı) güç
kullanması oldukça meşrudur.”[lvi]
Roma ve Bizans’ın insanı bir hiç mesabesinde görmesinin
aksine Osmanlı, “insan unsuru” üzerine kurulmuştur. Zira
Koçi Beğ XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin bozulmaya
başladığı dönemlerde, IV. Murat’a sunmuş olduğu bir
risalede, vergi tahsildarlarının yolsuzluklarından
bahsederek reaya fukarasının korunması için gerekli tedbirin
alınmasını tavsiye ediyordu. Osmanlı padişahlarının şimdiye
kadar halkı hep koruyup gözettiğini ve padişahın
memleketinde asayiş ve güvenin sağlanmasından birinci
derecede sorumlu olduğunu belirterek padişahın reaya’nın
haklarını korumak için var olduğunu vurguluyordu[lvii] Daha
ileriki yıllarda III. Ahmet’e verilen bir layihada da
(ıslahat takriri) benzer bir ifadeyle, Osmanlı devletinin
insanı esas alan bir devlet olduğu vurgulanarak devlet
idarecilerinin görevinin mazlumun haklarını korumak olduğu
ifade ediliyordu.[lviii] Yine 18. yüzyıl başlarında
defterdarlık yapmış olan Sarı Mehmet Paşa Osmanlı devlet
adamlarını bu konuda uyarıyordu. Mehmet Paşa, o dönemin
devlet adamlarına “zulümden sakınmayı ve zalime de yardımcı
olmakdan kaçınıp, mümkün oldukça zulmedenlere karşı koyup
mazlum ve gariplerin gönlünü almalarını” tavsiye etmektedir.
Ona göre; “Mazlum kafir bile olsa onun duasından kaçınmak
gerekir. Yani mazlumun duası yerde kalmaz”.[lix] XIX.
yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyıl başlarında, Osmanlı
Devleti’nin “hasta adam” olarak nitelendiği dönemde, Prens
Sait Halim Paşa da aynı konuya parmak basıyor ve İslâm
ahlâkının “hak, hikmet ve adalet adına insanlar arasında
özgürlük, eşitlik ve dayanışma ilkelerini kurduğunu”
belirterek toplumda tam bir eşitliğin sağlanmasının devleti
çıkmazdan kurtaracağını ısrarla vurguluyordu.[lx]
Roma ve Bizans’ın insan hak ve özgürlüklerini hiçe sayan
politikasına karşılık, Osmanlı’nın bu politikası idare
ettiği halkı devlete yaklaştırarak, inancı ve etnik yapıları
ne olursa olsun farklı toplulukları tek bir vücut haline
getirmiş ve temeli ırk, din ve mezhep birliği zorunluluğuna
dayanmayan bir millet şuurunun oluşmasına neden olmuştu.[lxi]
İşte Atatürk’ün millet ve milliyetçilik anlayışı da,
kaynağını Osmanlı’daki bu insanî değerlerden alır. Dikkat
edilirse Atatürk milliyetçiliği de fertler arasında dil,
din, ırk, soy farkı gözetmez ve kendisini Türk hisseden
herkesi bu milletin bir ferdi sayar.[lxii] Bütün bu
açıklamalar bize, “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” sözünü
hatırlatarak, geçmişimize ve ecdadımıza olan düşmanlığımızın
Osmanlı devleti ve değerleri hakkında gerçek ve doğru
bilgilere sahip olmadığımızı gözler önüne seriyor.[lxiii] O
halde bizler, son zamanlarında hataları olmuş olsa da,
nadide değerleri ve geçmişte bırakmış olduğu derin izleriyle
Osmanlı tarihine saygı duymalı ve ona sahip çıkarak bu
alandaki araştırmalarımızı arttırmalıyız. Türk gençliğinin
geçmişe olan sevgisi, ancak bu alanda yapılacak olan ciddi
tarihî araştırmalar sayesinde artacaktır.
Osmanlı Devleti’nin, geçmişten getirmiş olduğu hasletlerle
de yoğurarak insan unsuruna vermiş olduğu değeri Avrupa
henüz ortaçağ ve yeniçağda dahi sağlayamamıştı. İngiltere’de
1215’te yayınlanan Magna Carta Libertatum dahi kişilere
özgürlük tanımaktan ziyade sadece belli bir gruba karşı
kralın yetkilerini sınırlamıştı. XVIII. Yüzyılın sonuna
kadar vatandaşın siyasî iktidara katılması sözkonusu
değildi.[lxiv] Gençlerimizin bugün hayranlıkla takip ettiği
Amerika’da ise; XVIII. yüzyılda yayınlanan Virginia Haklar
Bildirisi ve benzerlerinin yayınlanmasına kadar bütün
Amerikan halkı İngilizler’in kölesi durumdaydı. 1970’lere
kadar zencilerin insan olarak görülmediği ve hak ve
hürriyetler bakımından fertlere çifte standart uygulandığı
açıktır.[lxv] Fransa’da da kişi hak ve hürriyetleri 1789’da
Fransız ihtilâlinden sonra yayınlanan insan hakları
bildirisi ile ve ancak kâğıt üzerinde
gerçekleştirebilmiştir. Ancak Avrupa’da toplumun, hak ve
hürriyetlerin eşit dağılımı açışından belli bir seviyeye
ulaşması oldukça zaman almıştır. Avrupa kültürünün gelişim
çizgisinin aksine, eski Türk geleneklerinde, İslâm hukukunda
ve Osmanlı uygulamalarında yüzyıllardır, fertlerin doğuştan
hür ve eşit olduğu inancının varolması, Türklerde kişi
haklarının devlet tarafından bahşedilmiş bir hediye ya da
sonradan kazanılmış haklar olmadığını açıkca göstermektedir.
Bakınız ünlü Fransız filozof Voltaire Osmanlılarda insan
eşitliğini ve sınıf farkının gözetilmediğini “Türkler,
Müslümanlar ve Ötekiler” adlı kitabında nasıl ifade ediyor:
“Sadrazam Çorlulu Ali Paşa bir köylü çocuğu idi. Baltacı
Mehmet paşa ise odunculuktan gelmişti. Aşağı tabakadan
yetişmiş olmak Türklerce utanılacak bir durum sayılmazdı.
Onlarda kişizadelik yoktur. Gelişmeler ancak görevlere
bağlıdır”.[lxvi]
Geçmişinde yönetilen insan unsurunu ikinci plana atmış olan
ve insan eşitliğini daha dün kabul etmiş olan Avrupa, son
bir ya da birkaç yüzyıl gibi kısa bir zaman içerisinde nasıl
bu değerleri benimsemiş olabilir?
Buraya kadar anlattığımız tarihî seyir içerisinde, bu gün
kültür ve medeniyetinin temelini Roma ve Bizans unsurları
üzerine kurduğunu bütün dünyaya haykırarak, insan hakları
konusunu “Avrupa İnsan Hakları” beyannamesi adıyla yeni bir
prensipler bütünü halinde derlemiş olan Avrupa, acaba bu
beyannamenin temel kaidelerini, insanları birer eğlence
malzemesi yapmaktan çekinmeyen Romalı atalarından mı yoksa
halkını imparatorun ve kilisenin kölesi olarak gören
Bizanslılardan mı ya da diğer ırklara mensup insanları,
özellikle zencileri insan olarak görmeyen İngilizlerden mi
veya XVIII. yüzyılda dahi “Kadın insandan sayılır mı
sayılmaz mı” sorusuna cevap aramakta olan Fransızlardan[lxvii]
mı devraldılar? Bu değerlendirmeyi, tarihî belgelerin
ışığında siz sayın okurların takdirine bırakıyorum.
BIBLIYOGRAFYA
Akgündüz, 1989 = Ahmet Akgündüz, Belgeler Gerçekleri
Konuşuyor (1) (İzmir).
Akgündüz ve Öztürk, 1999 = Ahmet Akgündüz ve Said Öztürk,
700. Yılında Bilinmeyen Osmanlı, Osmanlı Araştırmaları Vakfı
(İstanbul).
Atar, 1992 = Yavuz Atar, “Çağlar Boyunca Türk Dünyası
Dışındaki Devletlerde İnsanî Değerler ve Hukuk”, Türklerde
İnsanî değerler ve İnsan Hakları (Başlangıcından Osmanlı
Dönemine Kadar), Türk Kültürü’ne Hizmet Vakfı, birinci
kitap, (İstanbul), s. 15-71.
Berktay, 1989 = Halil Berktay, “İktisat Tarihi: Osmanlı
Devleti’nin Yükselişine Kadar Türkler’in İktisadî ve
Toplumsal Tarihi”, Türkiye Tarihi (Osmanlı Devletine Kadar
Türkler), yayın yönetmeni Sina Akşin (İstanbul), s. 23-136.
Cassius Dio = The Roman History (The Reign of Augustus),
translated by Ian Scott-Kilvert, Penguin Books, 1987 (Middlesex).
Cin ve Akgündüz, 1995 = Halil Cin ve Ahmet Akgündüz, Türk
Hukuk Tarihi (Giriş ve Kamu Hukuku), cilt I, Osmanlı
Arştırmaları Vakfı Yayınları no: 10 (İstanbul).
Cin ve Akgündüz, 1996 = Halil Cin ve Ahmet Akgündüz, Türk
Hukuk Tarihi (Özel Hukuk), cilt II, Osmanlı Arştırmaları
Vakfı Yayınlarıno: 10 (İstanbul).
Cook, 1976 = M. A. Cook, “Introduction”, A History of the
Ottoman Empire to 1730 (Cambridge University Press), s. 1-9.
Crook, 1970 = J. A. Crook, Law And Life Of Rome (London).
Creasy, 1878 = Sir Edward S. Creasy, History of the Ottoman
Turks: From the Beginning of their Empire to the Present
Time (London).
Çandarlıoğlu, 1992 = G. Çandarlıoğlu, “Uygurlarda İnsanî
Değerler ve Hukuk”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan
Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), Türk
Kültürüne Hizmet Vakfı, birinci kitap, (İstanbul), 117-131.
Dante = Monarchy, ed. by Prue Shaw, 1996 (Cambridge).
Defterdar Sarı Mehmet Paşa, 1969 = Devlet Adamlarına Öğütler
(Osmanlılarda Devlet Düzeni), derleyen ve çeviren: Hüseyin
Ragıp Uğural (İçişleri Bakanlığı Tetkik Kurulu Müşaviri),
Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayınları, TTK
basımevi (Ankara).
Dönmezer, 1992 = Sulhi Dönmezer, “İnsan Hakları ve Bu
Kavramın Devlet Yönetim Felsefesinde Yerleşmesi ve
Kurumlaşması”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan Hakları
(Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), Türk Kültürüne
Hizmet Vakfı, birinci kitap, (İstanbul), 1-14.
Garnsey, 1970 = P. Garnsey, Social Status and Legal
Privilege in the Roman Empire (Oxford).
Garnsey, 1974 = P. Garnsey, “Aspects of the decline of the
urban aristocracy in the Empire”, ANRW, II.1, 229-252.
Gibbon, 1993 = Edward Gibbon, The Decline and Fall of the
Roman Empire (London).
İnalcık, 1969 = Halil İnalcık, “Ottoman policy and
administration in Cyprus after the conquest”, The Ottoman
Empire: Conquest, Organisation and Economy (London), 1-23.
İnalcık, 1973 = Halil İnalcık, The Ottoman Empire the
Classical Age 1300-1600, translated by Norman Itzkowitz and
Colin Imber, New York.
İnalcık, 1976 = Halil İnalcık, “The rise of the Ottoman
Empire”, A History of the Ottoman Empire to 1730, ed. by M.
A. Cook (Cambridge University Press), 10-53.
İnalcık, 1987 = Halil İnalcık, Fatih Devri Üzerinde
Tetkikler ve Vesikalar I, TTK basımevi, ikinci baskı
(Ankara).
İnalcık,1994= Halil İnalcık, “The Ottoman State: Economy and
Society (1300-1600)”, An Economic and Social History of the
Ottoman Empire (1300-1914), ed. by Halil İnalcık Donald
Quataert, Cambridge University Press, 1-409.
Jones, 1949 = A. H. M. Jones, Constantine and Conversion of
Europe (London).
Jones, 1960 = A. H. M. Jones, Studies in Roman Government
and Law (Oxford).
Jones, 1964= A. H. M. Jones, The Later Roman Empire
(284-602), cilt I (Baltimore).
Jones, 1972 = A. H. M. Jones, The Criminal Courts of the
Roman Republic and Principate (Oxford).
Kılınçkaya, 1999 = Derviş Kılınçkaya, “Atatürk’ü Anlamak”,
Türk Yurdu, XIX/139-141, Mart-Mayıs 1999, s. 90-94.
Koçi Beğ = Koçi Beğ Risalesi, sadeleştiren Zuhuri Danışman,
Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1000 Temel Eser
dizisi, 1985 (Ankara).
Kodaman, 1999 = Bayram Kodaman, “Milliyetçiliğin Tarihî
Seyri”, Türk Yurdu, XIX/139-141, Mart-Mayıs 1999, (Ankara),
67-72.
Kunt, 1995 = Metin Kunt, Suleiman the Magnificent and his
Age (The Ottoman Empire in the Early Modern World), ed. by
Metin Kunt and Christine Woodhead (New York).
Kuzu, 1999 = Burhan Kuzu, “Kişi Özgürlüğü Ve Güvenliği
Bağlamında Keyfî Tutuklamaya Karşı Koruma”, Akademik
Araştırmalar Dergisi, sayı 1, (İstanbul), s. 1-32.
Liebeschuetz, 1979 reprinted 1996 = J. H. W. G. Liebeschuetz,
Continuity and Change In Roman Religion (Oxford).
Lintott, 1993 = Andrew Lintott, Imperium Romanum (Politics
and Administration) (London).
Marshall, 1950 = T. H. Marshall, Citizens and Social Class
and Other Essays (Cambridge).
McCharthy, 1997 = Justin Mc Charthy, The Ottoman Turks (An
Introductory History to 1923) (New York).
Ostrogorsky, 1986 = Georg Ostrogorsky, Bizans Devleti
Tarihi, 2. baskı, çeviren Prof. Dr. Fikret Işıltan, TTK
(Ankara).
Pliny The Younger = The Letters Of The Younger Pliny,
translated by Betty Radice, Penguin Classics, 1988 (London).
Sait Halim Paşa, 1992 = Prens Sait Halim Paşa, Toplumsal
Çözülme (Buhranlarımız), hazırlayan N. Ahmet Özalp
(İstanbul).
Sertkaya, 1992 = Osman F. Sertkaya “Eski Uygur Türkleri’nden
Hukuk Belgeleri Örnekleri”, Türklerde İnsanî Değerler ve
İnsan Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), Türk
Kültürüne Hizmet Vakfı, birinci kitap, (İstanbul), 131-148.
Shaw, 1976 = Stanford Shaw, The History of the Ottoman
Empire and Modern Turkey (Empire of the Gazis: The Rise and
decline of the Ottoman Empire, 1280-1808), vol. I (Cambridge
University Press).
Shaw, 1984 = Brent D. Shaw, “Bandits in the Roman Empire”,
Past and Present, no 105, 3-52.
Taneri, 1992 = Aydın Taneri, “Tarih Boyunca Milletlerarası
Münasebetlerde Adalet ve Türkler”, Türklerde İnsanî Değerler
ve İnsan Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar),
Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, birinci kitap, (İstanbul),
425-442.
Tansel, 1985 = Selahattin Tansel, Osmanlı Kaynaklarına Göre
Fatih Sultan Mehmet’in Siyasî ve Askerî Faaliyeti, TTTK
(Ankara).
Taşağıl, 1992 = Ahmet Taşağıl, “Göktürklerde İnsanî Değerler
ve İnsan Hakları”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan
Hakları (Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), Türk
Kültürüne Hizmet Vakfı, birinci kitap, (İstanbul), 93-116.
Tellegen-Couperus, 1993 = Olga Tellegen-Couperus, A Short
History of Roman Law (London).
Toynbee, 1974 = Arnold J. Toynbee, “The Ottoman Empire’s
place in world history”, in The Ottoman State and Its Place
World History, ed. by Kemal Karpat ( Leiden) 15-28.
Türkeli, 1992 = Cevat Türkeli, “Hunlarda İnsanî Değerler ve
Hukuk”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan Hakları
(Başlangıcından Osmanlı Dönemine Kadar), Türk Kültürüne
Hizmet Vakfı, birinci kitap, (İstanbul), 71-92.
Unat, 1941 = Faik Reşit Unat, “Ahmet III. Devrine Ait Bir
Islahat Tahriri (Muhayyel Bir Mülakatın Zabıtları)”, Tarih
Vesikaları, c. I/II, 42, 107-121.
Uzunçarşılı, 1983 = İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı
Tarihi, II. Cilt, TTK basımevi (Ankara).
Wittek, 1938 = Paul Wittek, The Rise of the Ottoman Empire,
(London).
--------------------------------------------------------------------------------
* Dr., Celal Bayar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi
Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı
[i] Bu araştırma, 1995-1999 yılları arasında Ingiltere’nin
Wales Swansea Üniversitesi’nde doktora tezimi hazırladığım
dönemde yapmış olduğum çalışmalara dayanmaktadır. Konu, esas
itibariyle tezin çok küçük bir bölümünde farklı bir açıdan
ele alınmıştır. Doktora çalışmalarım sırasında burs desteği
sağlayarak, bana böyle bir araştırmayı gerçekleştirme
fırsatı tanıyan YÖK’ e ve Celal Bayar Üniversitesi’ne
teşekkür ederim. Ayrıca, yapıcı eleştirilerini esirgemeyen
Dr. Mehmet Yaşar Ertaş’a ve araştırmamızı okuma nezaketi
göstererek anlamlı bir metnin ortaya çıkmasında emeği geçen
genç meslektaşım Araştırma Görevlisi Pınar Yavuz’a
teşekkürlerimi sunarım.
[ii] Dönmezer 1992, 3.
[iii] Kuzu 1999, 1.
[iv] Dönmezer 1992, 9; Kuzu 1999, 1.
[v] Dönmezer 1992,9. Kuzu da bu fikri doğrulamaktadır. (Kuzu
1999, 1).
[vi] Atar 1992, 15-20.
[vii] Akgündüz 1989, 7; Atar 1992, 27-28.
[viii] Marshall 1950, 10 ve 27 vd.
[ix] Garnsey 1970, 268.
[x] Garnsey 1970, 261.
[xi] Garnsey 1970, 266.
[xii] Garnsey 1970, 268.
[xiii] Lex de vi publica.
[xiv] Garnsey 1974, 160; Tellegen-Couperus 1993, 90-93.
[xv] Cicero, II Verr, V. 139-173.
[xvi] Cassius Dio, LI, 19; Jones 1960, 54.
[xvii] Holy Bible, Acts, XVI. 37.
[xviii] Holy Bible, Acts, XXV. 11; Jones 1960, bölüm IV,
54-55; Jones 1972, 102; Garnsey 1970, 268.
[xix] Pliny, X. 96; Jones 1960, bölüm 4, 55; Jones 1972,
102. Pliny aynı zamanda yakalanmış olan bir askeri de kendi
yargılamayıp imparatora göndermişti. (Pliny, X, 74).
[xx] Lintott 1993, 164; Garnsey1970, bölüm II, 266.
[xxi] Oliver 1989, no. 153; ayrıntılı bilgi için bk. Palaz
Erdemir, 1998,203.
[xxii] Constitutio Antoniana, bk. Jones 1960, 61-63; Crook
1970, 8, 45, 256, 280-284.
[xxiii] Bu gelişmeler için bk. Gibbons 1993, III. 167.
[xxiv] Jones 1949, 237 vd; Liebeschuetz 1979, 18.
[xxv] Ostrogorsky 1986, 27.
[xxvi] Bu dönemde daha önceki tanrılar ve onların kültleri
kaldırılarak bunlara inanmak yasaklandı. Pagan veya
Hirıstiyan kölelerini sünnet ettiren Yahudiler şiddetle
cezalandırıldılar. Bk. Jones 1964, 93.
[xxvii] Ostrogorsky 1986, 28. Aynı zamanda bk. Jones 1964,
90-93.
[xxviii] Jones 1964, 91.
[xxix] Jones 1964, 92.
[xxx] 711-843 yılları arası Bizans hemen hemen her kesimin
zarar gördüğü bir dini mücadeleler dönemi geçirdi ve kendini
bir şekilde güçlü hisseden her gruptan insan kendi kendine
hak arama yoluna gitti. 1025-1081 yılları arasında başşehir
memurları hakim unsur olurken, 1081-1024 yılları arasında
askeri sınıf idareye hakim oldu. 1204-1272 Bizans
imparatorluğu’nda Latin hakimiyeti devridir. Bk. Ostrogorsky,
1986. Ayrıca Türk hakimiyetindeki halkın durumu ile Bizans
hakimiyeti altındaki halkın durumu arasındaki farkı güsteren
sosyolojik değerlendirmeler için bk. Berktay 1989, 110-132.
[xxxi] Cin ve Akgündüz 1995, I, 61-62 ve 72; Ayrıca bk.
Türkeli 1992, 71-92.
[xxxii] Cin ve Akgündüz 1995, I, 72 ve 73; bk. Taşağıl 1992,
93-130.
[xxxiii] Cin ve Akgündüz 1995, I, 79-80; geniş bilgi için
bk. Sertkaya 1992, 131-148.
[xxxiv] Cin ve Akgündüz 1995, I, 90; bk. Çandarlıoğlu 1992,
117-131.
[xxxv] Cook 1976, 3. Bunun nedeni, kendisini Hıristiyanlığın
bayraktarı olarak ilån etmiş olan Bizans imparatorlarının,
gerçekte bu dinin gereklerine göre değil fakat,
Hıristiyanlığı kendi yorumlarına göre devlet felsefelerine
yansıtmalarıydı.
[xxxvi] Cin ve Akgündüz 1996, II, 332; ayrıca bk. Akgündüz
ve Öztürk 1999, 348.
[xxxvii] Cin ve Akgündüz 1996, II, 338.
[xxxviii] Cin ve Akgündüz 1996, II, 339 vd.
[xxxix] İnalcık 1987, 140 vd.
[xl] Wittek 1938, s. 42’ İnalcık 1987, 140 vd. İnalcık pek
çok Rum tekfurunun bu müsamaha karşısında Osmanlı ordusuna
geçerek hizmet verdiğini belgelerle ispat etmektedir.
[xli] Uzunçarşılı 1983, II, 290, dipnot 1.
[xlii] Creasy 1878, 154-5; Toynbee 1974, 15-28.
[xliii] Akgündüz 1989, 26-31.
[xliv] İnalcık 1976, 31; Kunt 1995, 18, 28.
[xlv] Akgündüz ve Öztürk 1999, 433-435.
[xlvi] Akgündüz 1989, 13.
[xlvii] Bk. Creasy 1878, 154-5; Toynbee 1974, 15-28 de bunu
doğrulamaktadır.
[xlviii] Uzunçarşı1ı 1983, II, 6-7.
[xlix] Akgündüz 1989, 16; Akgündüz ve Öztürk 1999, 365-367.
Fatih Sultan Mehmet ve Gennadios hakkında bilgi için bk.
Tansel 1985, 105-108 ve özellikle dipnotlar 247-251.
[l] Akgündüz 1989, 21-22.
[li] Taneri 1992, 431.
[lii] Bu sentez için bk. Kodaman 1999, 70.
[liii] Virgil, Aeneid, tamamı ve özellikle VI. 851-3;
Aristotales, Ethics, IV. 3. 1123B. 35.
[liv] Dante, Monarchy, II. III. 3-4; II. VI. 7-8.
[lv] Dante, Monarchy, II. VI. 7-8.
[lvi] Paragrafın Türkçe’ye tercümesi Hatice Palaz Erdemir’e
aittir.
[lvii] Koçi Beğ Risalesi, 68-69.
[lviii] Unat 1941, 111. “mısdakınca zaleme-i memalikden
hukuki mazlûmînî ihkak ve muhezzib’ül-ahlak olan erbab-ı
istihkaka merahim ü eşfak ile memurlardır”.
[lix] Defterdar Sarı Mehmet Paşa, 1969, 73-75.
[lx] Sait Halim Paşa 1969, 156-157.
[lxi] Bk. Shaw 1976, I. 58-59, 61, 84, 97, 114, 134-135,
136, 151-153, 157, 160, 162-165, 198, 209, 283, 284, 315,
316; İnalcık 1994, 190-191; Cin ve Akgündüz 1996, II,
354-358 ve McCharty 1997, 127-132’de; doğrulamaktadır.
Osmanlı Devleti’nin, Hunlarda ve Göktürklerde yeni
fethedilen yerlerin halkına ve misafirlere tanımış oldukları
geniş haklar gibi, İslamiyet’in esaslarında yer alan kişi
hak ve hürriyetlerini gayr-i Müslimlere ve yabancılara da
tanıması ve bunu günden güne arttırması Osmanlı’nın son
dönemlerinde azınlıklar tarafından suistimal edilerek yerini
gayr-i Müslimlere tanınan ayrıcalıklara bıraktı. Ancak,
Müslüman halk arasında hoşnutsuzluğa yol açan bu
ayrıcalıklar gayr-i Müslimleri hiçbir zaman memnun etmedi ve
yeterli gelmedi.
[lxii] Açıklama için bk. Kılınçkaya 1999, 90 vd., ve
özellikle 94.
[lxiii] Akgündüz 1989, 12.
[lxiv] Akgündüz 1989, 7-8. Avrupa’da insan haklarının tarihî
gelişimi için bk. Kuzu 1999, 1-32; Atar 1992, 52.
[lxv] Akgündüz 1989, 8; Geniş açıklama için bk. Atar 1992,
53.
[lxvi] Taneri 1992, 431.
[lxvii] Akgündüz 1989, 9; ayrıca bk. Atar 1992, 54. |