|
TANZİMAT
ÖNCESİ (KLASİK DÖNEM) OSMANLI DEVLETİ’NDE SOSYAL GÜVENLİK
Yrd. Doç.
Dr. Murat ŞEN
Summary
“Social
Security in Ottoman Empire Before Tanzimat (Classicial Age)”
In this
study it was examined that how the social security of people
(reaya) in Ottoman Empire before Tanzimat (classicial age)
was provided. The subject matter was taken in three
frameworks: “Solidarity in family”, “solidarity in
Corporation” and “social aids through foundations”. As a
result it was seen that the thought of social security began
and developed essentially with mutual aiding.
Zusammenfassung
“Soziale
Sicherheit im Osmanischen Reich, vor Tanzimat-Aera
(Klassische Zeit)”
In dieser
Studie wird untersucht, wie der Untertanen (reaya) im
Osmanischen Reich vor Tanzimat-Aera (classicial alter)
soziale Sicherheit gewaehrleistet wurde. Der Themenbereich
wurde in drei Teilen gegliedert: “Solidarität in der Familie”,
“Solidarität in Berufskörperschaften” und “soziale
Hilfeleistung durch Stiftungen”.Dann ist zu der
Schlussfolgerung gekommen, dass die Idee der sozialen
Sicherheit im wesentlichen durch gegenseitige
Hilfsbereitschaft entwickelt wurde.
Giriş
Parg. 1.
Bilindiği
üzere Osmanlı Devleti, XIII. yüzyılın sonlarından XX.
yüzyılın ilk çeyreğine kadar devam eden, çok uzun ömürlü bir
siyasal kuruluştur. Bu uzun sürecin “klasik dönem”
olarak isimlendirilen devresinde Osmanlı toplumunda halkın
sosyal güvenliğinin nasıl sağlandığı, sosyal güvenlik
teknikleri olarak nelerin yer aldığı ve modern sosyal
güvenlik anlayışının hangi noktasında bulunduğu hususları
hep merak edilegelmiştir.
Parg. 2.
Genellikle
Osmanlı Devletine ilişkin çalışmalarda yapılan Tanzimat
öncesi ve Tanzimat sonrası ayırımı, Osmanlı Devleti’nde
sosyal güvenlik sisteminin incelenmesi açısından da
yapılabilir. Hatta, özelliği itibariyle Osmanlı Devleti’nde
sosyal güvenlik sisteminin, biri Tanzimat’tan önceki devir
(lonca devri) ve diğeri Tanzimat ve Meşrutiyet devri olmak
üzere iki dönemde incelenmesi gerekir.
Biz de bu çalışmamızda Osmanlı Devleti’nde reayanın (halkın)
sosyal güvenliği konusunu, genel itibariyle Tanzimat’tan
önceki dönemi anlatan klasik dönem açısından ele almaya
çalışacağız.
Parg. 3.
Hemen
belirtmek gerekir ki, Osmanlı Devleti’nde toplum yapısı,
biri askeriler (yönetenler)
ve diğeri reaya (yönetilenler) olmak üzere iki ana
grup altında ele alınmaktadır. Osmanlı toplum yapısı içinde
reaya, askeri zümre dışında kalan, üretici olan, ticaretle
uğraşan, vergi veren, yerleşik veya yarı yerleşik halk
zümresini ifade etmektedir.
Başka bir anlatımla reaya, şehirliler, köylüler ve göçebe
aşiretlerden meydana gelmiş vergi yükümlüsü olan zümredir.
Bu kesim, yönetici sınıf içinde yer almayan, meslek ve
müstahsil grupları (köylüler, zanaatkarlar ve ticaretle
uğraşanlar) olarak alt tabakayı oluşturmuş; sanayi, ticaret
ve tarımla uğraşmış; devlete vergi vererek servet üretmiştir.
Parg. 4.
Osmanlı
toplumunda reaya (halk) kapsamında öncelikle şehirde yaşayan
kesim (şehirliler) yer almıştır. Bunlar, ziraatla
meşgul olmamış; genellikle ticaret, endüstri ve benzeri
işleri yapmış; geçimini ve kazancını bu gibi işlerden
sağlamıştır.
Genelde esnaf olarak adlandırılan bu gibi kimseler, devlet
ekonomisine, pazarlarda sattıkları mallar dolayısıyla
verdikleri vergilerle katkıda bulunmuşlar, buna bağlı olarak
da meydana getirdikleri teşkilatlar sayesinde idarede söz
sahibi olmuşlardır.
Parg. 5.
Reaya
kapsamında yer alan ve şehir halkı dışındaki diğer bir
üretici kesim de köylüler yani çiftçilerdir.
Bunlar, devletin ekonomik yapısı ziraata dayandığı için, bu
işle meşgul olmuşlar ve devlet açısından oldukça önem
taşımışlardır.
Parg. 6.
Reayanın
diğer bir kesimini ise konar-göçerler oluşturmuştur.
Zaman içerisinde önemi azalmakla birlikte Osmanlı
belgelerinde konar-göçer diye isimlendirilen yarı yerleşik
kesim, diğerlerinden az-çok farklı bir hayat tarzına sahip
olmuşlar; bunlar, yaylak ve kışlak olarak isimlendirilen
yerleşim yerlerine sahip bulunmuşlar; yaylakta hayvancılık,
kışlakta ise basit tarım ile uğraşmışlardır. Osmanlı
Devletinin kuruluş dönemindeki genel yapısı, konar-göçerleri
ziraat alanlarında (mezraa) küçük çapta tarımla
uğraşmaya zorlarken, bir yandan da onların köyler kurarak
yerleşik vaziyete geçmelerine de zemin hazırlamıştır.
Parg. 7.
Osmanlı
Devleti’nde, milletimizin ayırıcı bir vasfı olan muhtaç
olana yardım ve zayıf olanı koruma özellikleri, emeğiyle
hayatını kazanan ve bu emeğine pazar bulamadığı zaman
sefaletle karşı karşıya kalan emekçi, işçi ve sanatkarlar
açısından da geçerli olmuş; bunlar değişik yollarla korunmuş
ve kendilerine yardım eli uzatılmıştır. İlk zamanlar dini
bazı düşüncelerin etkisi altında yapılan bu yardımlar,
sonradan tamamen ekonomik ve hukuki bir nitelik kazanmıştır.
Genelde, dinin etkisi ile yapılan bu yardımların biri
içeriden, diğeri ise dışarıdan olmak üzere iki yönden
meydana geldiği söylenebilir. İçeriden yapılan ve mesleki
dayanışma düşüncesine dayanan yardımlardır esnaf
teşkilatları yolu ile gerçekleştirilmiş; dışarıdan yapılan
yardımlarda ise vakıf kurumlarının etkisi görülmüştür.
Parg. 8.
Burada
hemen vurgulamak gerekir ki, Osmanlı devleti, kuruluşundan
itibaren bağlı bulunduğu İslâm dininin gereklerine göre bir
hukuk sistemini ve toplum yaşantısını esas almış;
sosyal güvenlik alanında da bu dinin etkisi fazlasıyla
hissedilmiştir. Genel olarak Müslüman topluluklarda
devletin, memleketteki fakirleri gözetmek, muhtaçları
korumak ve işi olmayanlara da yardım elini uzatmak gibi
görevleri vardır.
Devletin, bu gibi pek çok görevi
olmasına rağmen, bu görevlerini yerine getirmede vakıflar
gibi sivil toplum kuruluşları devlete yardımcı olmuşlar,
onun görevlerini hafifletmişlerdir.
I. Genel
Olarak Sosyal Güvenlik Teknikleri
Parg. 9.
Osmanlı
Devleti’nde uygulama imkanı bulan sosyal güvenlik sistemine
ve buna ilişkin tekniklerine yer vermeden önce, mukayeseyi
kolaylaştırması açısından modern anlamdaki sosyal güvenlik
kavramı ve tekniklerine kısaca değinmekte yarar vardır.
Parg. 10.
Sosyal ve
güvenlik kelimelerinden oluşan “sosyal güvenlik” kavramı,
toplumu ilgilendiren (içtimaî) güvenlik anlamında kullanılır.
Sosyal güvenlik tehlikesi ya da riski
denilen olaylar insan iradesi dışında başa gelen ve başa
gelince onu çalışma gücünden ve dolayısıyla kazançtan mahrum
eden ya da ne zaman gerçekleşeceği bilinmemekle beraber,
ileride gerçekleşmesi muhtemel veya muhakkak olan ve buna
maruz kalan kişinin mal varlığında eksilmeye neden olan
olaylardır.
Bu açıdan sosyal
güvenlik, toplumu oluşturan fertlerin kendi iradeleri
dışında uğrayacakları tehlikelerin zararlarından kurtarılma
garantisi anlamına gelmekte
ve kişileri,
gelirleri ne olursa olsun belli sayıdaki risklere karşı
güvende tutan bir kurum veya kurumlar bütünü olarak kabul
edilmektedir.
Bunu kısaca, kişilerin ekonomik güvencelerini sağlayan
önlemlerin bütünü şeklinde anlamak da mümkündür.
Parg. 11.
Sosyal
Güvenlik sistemleri hem sosyal korumanın amaçlarını hem de
bu amaçlara ulaşmak için oluşturulan özgün hukuksal
teknikleri kapsar.
Sosyal güvenliğin amacı, kendi iradeleri dışında meydana
gelen hastalık, işsizlik, kaza, yaşlılık veya ölüm gibi
nedenlerden dolayı, çalışma gücünü sürekli veya geçici bir
şekilde kaybeden kişilerle bunların geçindirmekle yükümlü
olduğu kimselere, kazançlarının kesilmiş veya önemli
derecede azalmış olmasından dolayı, kamu önlemleriyle
(kolektif veya toplum olarak), yeterli bir geçim düzeyi yanı
sıra sağlık garantisi de sağlamaktır.
Şu halde sosyal güvenliğin ana faaliyet alanı, yaşlılık,
işsizlik, hastalık, veya kazalar sebebiyle meydana gelen iş
göremezlik, uzun süren rahatsızlık yahut sürekli maluliyet
gibi sebeplerle muhtaç hale gelenlere ve bunların
geçindirmekle yükümlü olduğu kimselere sağlanan geçim
garantisi ile çok çocuklu ailelere, dullara ve yetimlere
ödenen ivazlar ve doğum ve cenaze masraflarını karşılamaya
yönelik yardımların yapılmasıdır.
Parg. 12.
Sosyal
güvenlik politika ve sistemleri, ekonomik, sosyal ve siyasal
yapı ve koşulların bir ürünüdür.
Avrupa’da bugünkü anlamıyla sosyal güvenlik sistemlerinin
oluşabilmesi için sanayi devriminin ve buna bağlı olarak
sosyal koruma gereksinimi içinde olan bir işçi sınıfının
ortaya çıkmasını beklemek gerekmiştir. Türkiye’de ise anılan
ekonomik ve siyasal koşullar çok farklı bir gelişim seyri
izlemiş, Osmanlı Devletinin sanayileşme sürecine girmemiş
olması gerçek anlamda bir sosyal politikanın oluşumunu
engellemiştir. Sınırlı ve dağınık sosyal koruma önlemleri
de, modern anlamdaki sosyal güvenlik sistemine
dönüşememiştir.
Bu açıdan, Osmanlı Devleti’nde sosyal politika tedbirleri
çok kısa ve sınırlıdır.
Devletin bir sanayileşme dönemi yaşamamış olması, sosyal
mevzuatın doğmamış bulunmasının başlıca nedenini
oluşturmuştur. Bu açıdan devlet içinde modern anlamda ve
düzenli bir sosyal güvenlik sisteminden söz etmek çok kolay
değildir.
Parg. 13.
Genel
itibariyle sosyal güvenlik, ilgilinin mali katkısını
gerektiren sosyal sigortalar ile sadece resmi, yarı
resmi veya bağımsız kuruluşlar tarafından finanse edilen
sosyal yardım ve sosyal hizmetler (sosyal refah
hizmetleri) den oluşur.
Bu anlamdaki sosyal güvenliğin Türkiye’nin selefi olan
Osmanlı Devleti’nde bulunup bulunmadığı, şayet yoksa bu
ihtiyacı karşılamaya çalışan kurumların neler olduğu gibi
hususların cevabı bu çalışmada verilmeye çalışılacaktır.
Parg. 14.
Hemen
belirtmek gerekir ki, daha Orhan Gazi zamanında, günün gerek
ve koşullarına göre tımar, zeamet, yurtluk, ocaklık ve
muhtacîn gibi namlarla şahıslara, dul ve yetimlere bazı
kayıt ve şartlarla sosyal haklar tanınmış ve bu hakların
karşılanabilmesi için bazı esaslar konulmuştur.
Parg. 15.
Osmanlı
Devleti’nde, Batıda olduğu gibi, sosyal güvenlik düşüncesi,
karşılıklı yardımlaşma anlayışı ile başlamış ve gelişmiş;
emeği ile geçinenlerin sosyal güvenliği esas itibariyle üç
esasa dayandırılmıştır. Bunlar, aile içi yardımlaşma,
meslek teşekkülleri çerçevesinde yardımlaşma ve
sosyal yardımlar olarak özetlenebilir.
Parg. 16.
Osmanlı
toplumunda halkın sosyal güvenliği temel olarak, aile içi
yardımlaşmalarla sağlanmaya çalışılmıştır. Osmanlı
Devleti’nde toplum hayatının temeli olan aile, askeri
zümrede büyük aile iken, geniş halk kesimlerini oluşturan
reaya zümresinde genişletilmiş çekirdek bir ailedir ve
ortalama çocuk sayısı iki, nüfusu da 4-5 civarındadır. Buna
çoğunlukla büyükanne ve büyükbabalarla kimsesiz çocuklar da
ilave edilmektedir.
Parg. 17.
Osmanlı
Devleti’nde bir nevi üretim ve tüketim birliği niteliği
taşımış olan aile, kişinin sosyal risklere karşı korunması
bakımından çok önemli bir rol oynamış; aile içi yardımlaşma
sosyal güvenlik sisteminin temelini oluşturmuştur. Gerçekten
aile üyelerinden birinin hastalık, kaza ve ölümü halinde
ortaya çıkan boşluk, gene aileye dahil öteki üyelerin katkı
ve yardımları ile giderilmiş, düzenin aksamadan
işlemesine çalışılmıştır.
Kuşaklar değişmiş, fakat aile ocağında sürekli olarak
çocuklar, çalışma çağında bulunanlar ve yaşlılar birlikte
yaşamışlardır.
Parg. 18.
Bu
sistemin özellikle tarıma dayalı kesimde etkin olduğu
bilinmektedir.
Bütün tarımsal ve gelişmemiş toplumlarda olduğu gibi aile,
her türlü risk karşısında sığınılan başlıca yerdir.
Sanayileşen toplumlardaki gibi aile bölünmemiş, küçülmemiş
ve bağlar gevşememiş olduğundan, aileye mensup olanlar
ailenin olanakları ölçüsünde bir sosyal güvenliğe
ulaşabilmişlerdir. Ayrıca gelenekler, dinsel inançlar ve
pederşahi aile kuralları yaşlıların özel bir dikkat ve
ihtimam görmelerini sağlamıştır.
Özellikle tarım kesiminde çalışabilecek herkesin üretim
faaliyetlerine katılması ve ailenin maddi olanaklarının
oluşmasına katkıda bulunması, aile fertlerine aile içinde
himaye görmeyi hak olarak vermiştir.
Parg. 19.
Osmanlı Devleti’nde
aile içi yardımlaşma tarım
kesimi dışında el sanatları alanında yapılan çalışmalarda da
kendini göstermiştir.
A. Tarım
Kesiminde Çalışanların Sosyal Güvenliği
Parg. 20.
Nüfusun
çoğunluğunun çalıştığı tarım kesiminde ailelerin geliri
genellikle çok yüksek olmasa bile yeterli miktara ulaşmış ve
devamlılık göstermiştir. Bu kesimde kadın ve çocuklar da
belirli işlerde üretim faaliyetlerine katılmışlardır.
Çalışanlardan birinin bir hastalık ya da kazadan ötürü iş
göremez duruma düşmesi veya ölümü halinde diğer üyeler
aksamalarla da olsa üretim faaliyetlerini
yürütebilmişlerdir. Hasat zamanları gibi sıkışık devrelerde
akraba ve komşuların yardımı da söz konusu olmuştur. Böylece
hasta, sakat, yaşlı ve çocuklar gibi hiç ya da kısmen
çalışamayan nüfusun geçindirilmesi sorunu büyük zorluklar
ortaya çıkarmamıştır.
Parg. 21.
Böyle
doğal bir sosyal güvenlik düzenini
ancak üst
üste gelen kuraklıklar ya da afet halleri tehlikeye
düşürmüştür. Aile, verimli yıllarda yedek ambarını
doldurabildiğinde bu tehlikeler de bir dereceye kadar
karşılanabilmiştir. Tarım kesiminde bu durum devletin devamı
süresince devam etmiştir. Tarım kesiminde ağırlık kazanan bu
düzen günümüzde de pek değişmiş değildir.
B. El
Sanatları Alanında Çalışanların Sosyal Güvenliği
Parg. 22.
Nüfusun
çoğunluğu tarım alanında çalışmakla birlikte Osmanlı
İmparatorluğunda aynı zamanda geniş bir el sanatları
faaliyeti de yapılmıştır. Devlet, bu alanda Avrupa
ülkelerinden geri değil; hatta küçük sanayi devrinde
dünyanın ileri ülkelerinden biri olmuştur.
Parg. 23.
El
sanatları alanında çalışanların sosyal risklere karşı doğal
güvenliği esas olarak tarım sektöründe olduğundan pek farklı
değildir. Ancak burada tarım kesimine oranla şartlar daha az
elverişlidir. El sanatları kesiminde gelir esas olarak
yalnız emek faktörüne dayandığından çalışanlardan birinin
çalışma gücünü yitirmesi ya da ölümü halinde ailenin geliri
düşmüştür. Bu durumun geçim bakımından oluşturacağı tehlike
ailede çalışanların sayısı azaldıkça artması yönünde
olmuştur.
Parg. 24.
Sosyal
töre ve yargılar, izin özelliği ve esnaf teşekküllerinin
koyduğu kurallar, bu kesimde birçok hallerde kadın ve küçük
çocukların tarım işlerinde olduğu biçim ve çapta üretim
faaliyetlerine katılmalarını ve eksilen işgücünün yerini
doldurmalarını engellemiştir.
Şüphesiz o devirlerde aile nüfusunun kalabalık olması ve
bunlar arasında çoğu kez birden fazla çalışanın bulunması
ailenin varlığını sarsacak nitelikte büyük geçim
sıkıntılarına düşülmesi ihtimalini azaltmıştır. Diğer
taraftan ustaların kısa süreli olarak işten kalmaları
halinde kalfa ve çırakların üretimi fazla aksatmaksızın
sürdürmeleri mümkün olabilmiştir.
Parg. 25.
Görüldüğü üzere,
el sanatları alanında
çalışanlar doğal olarak tarım alanında çalışanlara oranla,
sosyal risklere karşı daha az güvenliğe sahiptir.
Bu nedenle Osmanlı Devleti’nde mevcut zorunlu esnaf
birlikleri (ahiler, loncalar), Avrupa ülkelerinde olduğu
gibi, birtakım dayanışma sandıkları kurmuşlar ve
mensuplarına bir takım risklere karşı belirli ölçüde bir
güvenlik sağlamaya çalışmışlardır. Şüphesiz bu sandıkların
kurulabilmesinde güvenliğe duyulan ihtiyacın daha şiddetli
oluşu tek neden olmamıştır. Esnafın şehirde toplu bir
durumda yaşaması, birleşme ve örgütlenmenin bilincine
varmış, bunun faydalarını görmüş ve bu konuda tecrübe
kazanmış olmasının da büyük rolü olmuştur.
A. Meslek
Teşekküllerine Duyulan İhtiyaç
Parg. 26.
Osmanlı
Devleti’nde esnafın ilk karşılıklı yardımlaşmaları başka bir
ifadeyle dayanışma sandıkları, birer meslek kuruluşu olan
başta ahilik ve bunu takiben loncalar içinde başlamıştır.
Bilindiği gibi, sanayi devrimine kadar Osmanlı devleti
içinde zanaat ve küçük sanatlara dayanan sanayi ve esnaflık
oldukça gelişmiş; bunlardan mal sahibi, usta, kalfa ve çırak
olarak çalışanların sayısı da yeterince artmıştır.
Parg. 27.
Ortaçağın
esnaf birlikleri, üyelerinin hammadde ve işgücünün
sağlanışı, mamullerin fiyatları ve hatta tüketimleri
bakımından büyük çapta loncalara bağlılığı nedeniyle, çok
geniş bir örgüte ve yetkiye sahip olmuşlar; bu sayede
loncalar kolaylıkla bütün esnafı yardımlaşma sandığına
girmeye ve mali katkıda bulunmaya zorlayabilmişlerdir. Başka
bir anlatımla, ortaçağda loncalar ve bunlara ait yardımlaşma
sandıkları devletçe ya da devletin öncülüğü ile kurulup
örgütlenmiş değil; dinsel ve kültürel nedenlerden
kaynaklanan esnafın karşılıklı dayanışma anlayışından
doğmuştur.
Parg. 28.
Osmanlı
Devleti’nde de ahilik ve geniş yetkileri olan loncalar
benzeri biçimde örgütlenmiştir.
Bu açıdan yardımlaşma sandıklarının fiili zorunluluk esasına
dayanmış olduğu ileri sürülebilir. Şüphesiz bu zorunluluk,
günümüzün sosyal güvenlik düzenlerinde olduğu gibi kamu
otoritelerince düşünülmüş ve konulmuş bir zorunluluk
değildir.
Kaldı ki Osmanlı Devleti, bu dönemlerde, işçilerin çalışma
şartları ve güvenliği konularıyla çok fazla meşgul olamamış;
ancak esnaf birliklerinin idare tarzına önem vermiştir.
Sanat erbabı içinde en dürüst ve en saygıya değer olan,
muhtemelen yaşça da önde bulunan bir üstat, teşkilatın reisi
kabul edilmiş kendisine ahi denilmiş ve bunların zanaat
mensupları üzerinde bir şeyh gibi nüfuzu söz konusu olmuştur.
Parg. 29.
Bu açıdan,
ahilik ve lonca teşkilatlarının Osmanlı Devleti’nde geniş
alanda sosyal güvenliğin sağlanmasındaki etkisi nedeniyle
ayrıca ele alınması gerekir.
B. Ahilik
Teşkilatı
1.
Teşkilatın Yapısı
Parg. 30.
Osmanlı
Devleti’nde esnaf örgütlenmesinin ilk dönemlerinde, ahilik
teşkilatı (örgütü) yer alır.
Arapça bir kelime olan ve “kardeşim” anlamına gelen “ahi”
kelimesinden adını alan bu teşkilatın üyeleri arasında
kardeşlik ve dayanışma çok esaslı bir şekilde yer etmiştir.
Anadolu’da göçebe kültüründen şehir kültürüne geçişte bir
vasıta olan ahilik, her iki kültürün de benimsediği ahlaki
değerlerle bütünleşmiştir.
Parg. 31.
Ahiler,
bir sanat ve meslek topluluğu olmakla beraber, asıl iktisadi
niteliklerinden ziyade dinsel, sosyal ve politik değerleri
özünde toplayıp bir araya getirme ve cömertlik, muhtaçlara
yardım, zulüm görenleri koruma gibi yönleriyle
tanınmışlardır.
Parg. 32.
Anadolu’da
XII. yüzyılda görülmeye başlayan ve bir süre sonra Osmanlı
Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan dini ve sosyal
nitelikli bu teşkilat
sosyal açıdan Osmanlı devletinin kuruluşunda çok önemli
görevler üstlenmiş; Anadolu’da güvenliği sağlayarak
güçlerini dış işlerine yöneltmek durumunda olan Osmanlıların
yükünü hafifletmiştir.
Osmanlı Devleti kuruluş aşamasını tamamladıktan sonra
üstlendikleri göreve ihtiyaç hissedilmeyen ahilik, sadece
hayırsever esnaf kuruluşları haline dönüşerek toplumsal
bir görev üstlenmişlerdir.
Parg. 33.
Bu
teşkilatın Anadolu’da kurulmasında fütüvvet anlayışının
büyük etkisi vardır. Fütüvvet kelimesi, eli açıklık,
yiğitlik, yardımseverlik ve olgun kişilik anlamlarına gelir.
Parg. 34.
Türkler
İslamiyet’i kabul ettikten ve Anadolu’ya yerleştikten sonra
fütüvvet ülküsünü benimseyip kendilerine has yiğitlik,
cömertlik ve kahramanlık vasıflarıyla süslemişlerdir. Hatta
denilebilir ki, ahi teşkilatı, fütüvvet teşkilatının Türkler
tarafından geliştirilen ve özellikle Anadolu’da yayılmış
bulunan şeklidir.
İslam’ın ilk asrından itibaren görülmeye başlayan fütüvvet
teşekkülleri içinde IX. yüzyıldan itibaren de esnaf
birlikleri ortaya çıkmıştır.
Parg. 35.
Bütün
prensiplerini dinin aslî kaynaklarından alan fütüvvet
teşkilatının (ve bu arada ahiliğin) nizamnamelerine
“fütüvvetnâme” adı verilmiş ve bunlarda fütüvvetin âdâp ve
erkanı açıklanmıştır.
Başka bir anlatımla, eski esnaf teşkilatından ve fütüvvetten
söz eden bu fütüvvetnâmelerde,
sanatın genel ilkeleri, gizli kalması gereken sırları,
sanata girmek için geçirilmesi gereken imtihan gibi aşamalar
ayrıntılı bir şekilde yazılmıştır.
Görüldüğü üzere, fütüvvet teşkilatı, genç sanatkar ve
zanaatkarların bir araya gelerek ve aralarından birini de
reis seçerek teşkil ettikleri dini ve iktisadi nitelikti bir
topluluk
olup başlangıçta tasavvufi bir nitelik taşırken XIII.
yüzyıldan itibaren sosyal, ekonomik ve siyasi bir yapı
kazanmıştır.
2.
Teşkilatın Karşıladığı Sosyal Riskler
Parg. 36.
Fütüvvet
anlayışı içinde bir sanat sahibi olanlara ahi
denilmiş; ve ahi olabilmek için üretici ve faydalı bir sanat
sahibi olmak gerekli görülmüştür.
Ahilik de, fütüvvet ahlak ve dayanışma anlayışına dayalı
İslamî bir esnaf ve sanatkar teşkilatı olarak Türk tarihinde
yerini almıştır. Özellikle Fatih devrinden itibaren ahilik
siyasi bir güç olmaktan çıkarak esnaf birliklerinin idari
işlerini düzenleyen bir teşkilat halini almıştır. Esasları,
ahlaki ve ticari kuralları fütüvvetename adı verilen
kitaplarda yazılmış olan ahilik teşkilatı, İslam dünyası ve
özellikle Anadolu şehir kasaba ve köylerindeki esnaf ve
sanatkarların faaliyetlerini, eleman yetiştirme ve
denetimlerini düzenlemiştir.
Ahilik teşkilatının başlıca amacı, karşılıklı yardımlaşma
ve dayanışma düşüncesinin oluşturulması ve
yaygınlaştırılmasıdır.
Yoksula, yabancıya, garip ve
misafire sofra kurup onu beslemek ahiliğin temel kurallarını
oluşturan ve ideolojisini karakterize eden hususlardandır.
Ahiliğin sosyal karakteri doğruluk ve dayanışma
noktalarında toplanmıştır. Kendi sanatından olanlara, ehli
fütüvvete
ve başkalarına yardım etmeyi, ahiler, başlıca görev
bilmişlerdir. Ahilerin yaptığı bu sosyal yardımlar, hayır
işleme ve sevap düşüncelerine dayanarak yapılmıştır. Bu
açıdan, yarı mistik yarı sosyal ahlak düşüncesini zorunlu
bir sosyal güvenlik kurumu derecesine çıkarmak mümkün
olamamıştır. Ahilik teşkilatı içerisinde esnaf birlikleri,
ustalar, kalfalar ve çıraklar yer almıştır.
Parg. 37.
Büyük
şehirlerde çeşitli gruplar halinde teşkilatlanan ahilerin
her birinin müstakil bir zaviyesi var olmuş; küçük
şehirlerde ise muhtelif meslek grupları tek bir birlik
teşkil edebilmişlerdir. Bunlarla, mesleklere ait problemleri
halletmişler ve devlet ile olan ilişkilerini
düzenlemişlerdir. Mal ve kalite kontrolü, fiyat tespiti, bu
birliklerin görevleri arasında yer almıştır. Anadolu’da
köylere kadar yayılan ahilik pek çok devlet adamını, askeri
zümre mensuplarını, kadı ve müderrisleri, tarikat şeyhlerini
bünyesinde toplamıştır.
3.
Teşkilatın Ortadan Kalkması
Parg. 38.
Ahi
teşkilatının Osmanlı Devleti esnaf ve sanatkarları
üzerindeki etkileri XV. yüzyılın ortalarından sonra
azalmıştır.
Esnaf, önceleri toplandığı dergah ve zaviyeleri yavaş yavaş
terkederek loncaları oluşturmaya başlamıştır.
Ahiliğin zayıflamaya başladığı bu dönemden sonra, devletin
uyguladığı merkeziyetçi politikaya ayak uydurabilen, her an
yönetimin denetim ve gözetimine açık, üst yöneticileri
Sultan’ın “Berat-ı Şerif”i ile atanan lonca teşkilatı
doğmaya başlamış
ve daha sonraki yıllarda iyice güçlenerek esnaf ve
sanatkarlara egemen olmuştur.
XVII. yüzyıldan sonra çeşitli dine mensup olanlar arasında
ortak çalışma ortamı doğmuş; bu toplumsal konum “gedik”
denilen aslında loncadan farkı olmayan onun devamı sayılan
fakat üyeleri arasında din farkı gözetmeyen kuruluşların
meydana gelmesine neden olmuştur.
Parg. 39.
Görüldüğü
üzere, XIV. asırdan itibaren ahilik özelliklerini yitirmeye,
amacı dışında faaliyetlerde bulunmaya, ana kurala riayet
olunmamaya başlanmış ve yüzden esnafın menfaatlerini
koruyacak yeni bir teşkilata ihtiyaç duyulmuştur.
C. Lonca
Teşkilatı
1.
Teşkilatın Genel Yapısı, Sermayesi, Yönetim ve Denetimi
Parg. 40.
Osmanlı
Devleti’nde, sosyal yardım (kamu yardımı) sağlayan bir başka
kurum da lonca adı verilen meslek kuruluşlarıdır. İlk esnaf
kuruluşları olan ahilik şeklinde teşekkül eden esnaf
zaviyeleri XIV. yüzyıldan itibaren azalmaya başlamış,
onların yerini zamanın ihtiyaçlarını daha iyi
karşılayabilecek özellikler taşıyan loncalar almıştır.
Parg. 41.
Kavram
olarak lonca, sanat sahiplerinin ve esnafın kendi aralarında
kurdukları düzeni, birliği ve özel işleri için toplandıkları
yeri (odayı) ifade etmektedir.
Lonca teşkilatı, mesleğe giriş ve ilerleme açısından, esnaf
zaviyeleri ölçüsünde ağır koşullar koymadığı gibi, din ve
tarikat esaslarına da tabi olmamıştır. Merasimsiz olarak ve
hangi dinden olursa olsun bütün esnafın toplanabileceği ve
serbestçe müzakere yapabileceği bu tür yerlere lonca
denildiği için bu esnaf örgütüne de lonca teşkilatı (örgütü)
adı verilmiştir.
Parg. 42.
Lonca
yönetim kurulu, esnaf ustaları tarafından seçilen beş
kişiden oluşmuş; esnafa ait her tür iş bu kurulca incelenmiş
ve sonuçlandırılmıştır. Alınan kararlardan lonca (yönetim
kurulu) esnafa karşı; başkan da loncaya (yönetim kuruluna)
karşı sorumlu tutulmuştur.
Yönetim kurulu, aynı zamanda başkanın idaresinde olan
“(esnafa) yardım (teavün) sandığı”nın denetiminden de
sorumlu olmuştur.
Parg. 43.
Lonca
teşkilatında esnafın işleri doğrudan doğruya esnaf
tarafından seçilmiş olan bir başkan (reis) tarafından
yönetilmiştir. Esnafa karşı sorumlu olan başkanın başlıca
görevleri, esnafla ilgili uyuşmazlıkları çözümlemek, esnafın
sandık gelirlerini almak, hesabını tutmak, esnafa ait hayır
kurumları varsa onların idarelerini ve devamını sağlamak,
esnafın özel ve genel durumunu incelemek, kontrol etmek,
lonca yönetim kuruluna başkanlık etmek, çırak ve kalfa
merasimini icra etmek gibi işlerdir.
Parg. 44.
Orta veya
teavün sandıklarının gelir kaynakları yani sermayesi,
öncelikle, geleneklere göre belirli zamanlarda (her hafta
veya her ay) lonca mensubu esnaftan (işçi ve işverenlerden)
eşit miktarda (işçi ve işveren için gelirinin yüzde biri
oranında) alınan aidatlardan oluşmuş;
sonra, yapılan bağışlar da gelir kaynakları arasında
yer almıştır. Ayrıca, çıraklıktan kalfalığa, kalfalıktan
ustalığa yükselenler için yapılan merasimlerde alınan
para ve harçlar (mesleki terfilerde ustalar tarafından
verilen paralar) da sandığa gelir olarak kaydedilmiştir.
2.
Loncaların Kurduğu Sandıklar ve Karşıladığı Sosyal Riskler
Parg. 45.
Osmanlı
Devleti’nde mevcut esnaf sınıfı XIII. yüzyıldan itibaren
zorunlu birlikler (loncalar) biçiminde örgütlenmeye
başlamıştır. Bu birlikler, Avrupa’daki benzerleri gibi,
üyeleri ve aile efradı için hastalık, evlenme, doğum, iş
kurma, işsizlik, ölüm gibi birtakım sosyal risklere karşı
ayni ve nakdi yardım sağlayan dayanışma sandıkları
kurmuşlardır. Her lonca kurduğu “Orta Sandığı”
veya “Teavün Sandığı” adı verilen yardım
sandıklarıyla sosyal yardımlar yapmıştır.
Parg. 46.
Sandıklar,
lonca başkanlarınca yönetilmiş; lonca başkanı her sene
sandık hakkında yönetim kuruluna hesap vermiş ve ayrıca bu
yönetim kurulu sandık hesabını her zaman inceleyebilmiştir.
Yine, lonca başkanı tarafından yönetim kuruluna verilen
hesaplar her usta tarafından istenildiği takdirde görülerek
incelenebilmiş ve bilgi alınabilmiştir. Bu suretle sandığın
yönetimi iki yönden denetlenmiştir.
Parg. 47.
Esnaf
sandıklarının karşıladığı risklerin kapsamı oldukça geniştir.
Sandıkların yardım yapması genelde muhtaç olma koşuluna
bağlı tutulmuştur. Sandıklar, genel itibariyle, üyeleri veya
bunların aile fertlerine, yaşlılık, sağlık, sakatlık ve ölüm
yardımları ile sosyal yardım kapsamında, muhtaç durumda
bulunan kimselere yardım yapmışlardır.
Parg. 48.
Loncaların
orta veya teavün (yardımlaşma) sandıkları, sandık üyesi ile
onun ailesine öncelikle hastalanmaları ve sakatlanmaları
durumunda tedavileri için gerekli sağlık yardımları
yapmış; doğum halinde de doğum yardımı yapmıştır.
Sonra, fakir üyeleri ile bunların aile fertlerine, ölüm
halinde sosyal seviyelerine uygun bir şekilde cenaze
törenleri düzenlemiş ve yapılan masrafları karşılamıştır.
Yine, sandıklar, muhtaç duruma düşmüş olan esnafa ve
aileleri ile fakirlere yardım etmişlerdir. Ayrıca,
yaşlanarak işini terk etmiş ve muhtaç duruma düşmüş
ustalarla, tedavisi mümkün olmayan bir hastalık ve sakatlık
sonucu iş görmez duruma düşmüş usta, kalfa ve
çıraklar gibi bütün meslek mensuplarının geçimlerini
sağlamak da bu sandıkların amaçları arasında yer
almıştır. Bundan başka, sandıklar esnafa faiz karşılığı
ödünç para da vermişlerdir.
Parg. 49.
Örneğin,
Bir Hallaç Esnaf Sandığı’nın 1873-1874 yılı gelir gider
kayıtlarına göre kendi mensuplarına ve yöredeki yoksullara
yapılan yardımlar şu şekilde sıralanmıştır: “Esnaf ve
fakirlere kömür, Ramazanda ekmek parası, dul ve yetimlere
bayramlık basma, sadaka, dükkanı yanan Hasan Ağa’ya sermaye,
kasaba dışındaki köprü tamiri, öğretmenlere ev kirası, esnaf
fakirlerine hastalık parası, kurban ve hocalara yardım
parası”.
Parg. 50.
Sandık
tarafından toplanan paraların kullanımı, sandık üyesi
esnafın “efradı âmile” (işgörebilir) ve “efradı gayriâmile”
(işgöremez) olmasına göre farklı olmuştur.
Parg. 51.
Çalışmaya
gücü yeten ve fiilen meslek ve sanatı icra eden (işgörebilen)
üstad, usta, kalfa, çırak ve yamak gibi kimselere “efradı
âmile” denilmiştir.
Bunlar herhangi bir nedenle paraya ihtiyaçları olması
halinde, ödünç para almak için lonca başkanına başvurmuş;
başkan da bu konuda, esnafın niçin borç para almak durumunda
kaldığını, dükkanındaki sermayesini ve bunun gibi hususlarda
gerekli araştırmaları yapmış; borç alınacak meblağın
harcanacağı yönü tetkik etmiş ve durumu yönetim kuruluna
bildirmiş; kurul da bu hususta bir karar vermiştir.
Esnafa verilen bu gibi karzlar faiz karşılığında yapılmış ve
bu faiz geliri ayrıca hayır işlerine harcanmıştır.
Parg. 52.
İhtiyarlık, hastalık veya sakatlık nedeniyle çalışamaz
duruma gelmiş olan esnafa ise “efradı gayriâmile”
denilmiştir. Bunlar, sandıktan aldıkları yardımlar
itibariyle mütekâit, aceze, malûlîn olmak üzere üç kısma
ayrılmıştır. Mütekâit, yaşlılık (ihtiyarlık)
nedeniyle dükkanlarına ve tezgahlarına gidip gelemeyen
ustalardır. Bunlardan sermayesi yeterli olanlar işlerini
kalfaları vasıtasıyla idare etmişler; bu suretle fakru
zarurete düşmemişler ve sandığın yardımına da muhtaç
olmamışlardır. Aceze, ihtiyarlıkları sebebiyle
dükkanlarına gidemeyen ve dükkanını idare edecek kalfası
veya sermayesi bulunmadığı için işini terk eden, dükkanını
kapatmak zorunda kalan ustalardır. İşini bıraktıkları veya
dükkanını kapattıkları için mali durumları kötüleştiğinden
sandık bunlara yardım etmiştir. Malûlin ise,
esnaflığın hangi derecesinde olursa olsun bir kaza nedeniyle
sakatlığa veya tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa maruz
kalan kimselerdir. Bunlara, gerek esnaf gerekse sandık
tarafından yardım edilmiştir.
Parg. 53.
Görüldüğü üzere, sandık,
üyelerini ve bunların ailelerini, ihtiyarlık, hastalık ve
maluliyet (sakatlık) gibi sosyal yardım almayı gerektiren
risklere karşı korumuş ve böylece büyük ölçüde sosyal
güvenliklerini sağlamaya çalışmıştır. Yine sandık,
ihtiyacı olan esnafa borç para verdiği gibi, çeşitli
nedenlerle çalışamaz duruma düşmüş esnafa da yardım
etmiştir. İhtiyarlığı nedeniyle dükkanlarına gidemeyen
ve dükkanını kalfa veya sermaye yardımı ile yürütemeyene;
bir sakatlık veya hastalığa tutulan esnafa; bunların
ailelerine ve çocuğu dünyaya gelen esnafa sandıktan yardım
edilmiş; fakir esnafın cenazesinin kaldırılması
sağlanmıştır. Bu suretle
sandık, işsizliğe, hastalığa,
sakatlığa, analığa ve ölüme karşı bir tür sigorta niteliği
de arz etmektedir.
Parg. 54.
Bunlar,
devletin müdahalesinden tamamen uzak ve karşılıklı yardım
ilişkisi şeklinde düşünülmüş özel bir nitelik arz ederek
gelişmiş uygulanmıştır.
Batı ülkelerinde rastlanılan karşılıklı sosyal yardım isteğe
bağlı olmasına karşın, lonca örgütünde yapılan yardım için
bu örgüte girme zorunlu tutulmuştur.
Parg. 55.
Loncaların
kurdukları sandıklar, genellikle sosyal sigortaların
öncüleri olarak kabul olunmaktadır.
Bir görüşe göre, loncaların kurdukları yardımlaşma
sandıkları Türkiye’de sosyal sigortaların ilk çekirdeği
olarak kabul edilebilir.
Diğer bir görüşe göre ise, Türkiye’de sosyal sigortalar
kurulduğu dönemde bu sandıklar çoktan unutulmuş olduğu için
bunlar sosyal sigortaların ilk çekirdeği olarak kabul
edilemez. Bunların yeni kurulan sosyal sigortalara örnek ya
da çekirdek teşkil etmesi söz konusu olamaz. Kaldı ki, bu
sandıklarla sosyal sigortalar arasında bir takım farklar da
vardır ve Türkiye’de bu sandıklarla sosyal sigortaların
kuruluşu arasında dolaysız bir bağ kurmak mümkün değildir.
Parg. 56.
Gerçekten
Türkiye’de sosyal sigortaların kuruluşu daha çok, Avrupa
ülkelerinden bu alandaki tecrübe ve gelişimlerin alınması
şeklinde gerçekleşmiştir. Ancak o devrin şartları göz önünde
bulundurulacak olursa, bu sandıklar, üyelerini çeşitli
risklere karşı önemli ölçüde korumuşlar ve bu bakımdan da
çok önemli bir sosyal fonksiyon görmüşlerdir.
3.
Teşkilatın Ortadan Kalkması
Parg. 57.
Loncaların
yardımlaşma sandıkları Osmanlı Devleti’nde XIX. yüzyılda
yıkılmaya yüz tutmakla birlikte, bu yüzyılın sonlarına kadar
ayakta kalabilmişlerdir.
Lonca sistemi boyunca bu sandıklar, önemli bir ihtiyacı
karşılamışlar, ailenin geleneksel görevlerini
desteklemişler, ona yardımcı olmuşlar ve loncalarla birlikte
ortadan kalkmışlardır.
Parg. 58.
XIX. yüzyılda Avrupa’nın
makineleşmesi ve özellikle yüzyılın sonlarına doğru büyük
fabrikalar kurması ile artan rekabet gücü, devleti iktisadi
bakımdan artık iyice etkisi altına almıştır. Günün liberal
anlayışı ve özellikle kapitülasyonların bu sarsıcı ve yıkıcı
rekabete karşı konulmasını engellemesi, öte yandan çok az da
olsa yurt içinde yer yer makineli üretimin başlaması
yüzünden devlette küçük sanayi iyice çökmüştür. Bunun sonucu
olarak esnaf loncaları ve bunların kurmuş oldukları
yardımlaşma sandıkları gittikçe sarsılarak XIX. yüzyılın
sonlarında bütünüyle ortadan kaybolmuşlardır.
Parg. 59.
Osmanlı
Devleti’nde sosyal güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol
üstlenen sosyal yardımlar, din kurallarına göre yapılan
sosyal yardımlar ile vakıfların yaptığı sosyal yardımlar
olmak üzere iki başlık altında ele alınabilir.
A. Din Kurallarına Göre Yapılan Bireysel
Nitelikli Sosyal Yardımlar
Parg. 60.
Din
kurallarına dayanan sosyal yardımlar, Osmanlı Devleti’nde
halkın sosyal güvenliğinin sağlanmasında önemli bir unsur
olmuştur.
Parg. 61.
Osmanlı
Devleti’nde yoksul kişilere sosyal yardım sağlayan ve daha
çok başkasının müdahalesini gerektiren tekniklerden biri de
din kurallarına göre yapılan (daha çok dini bir nitelik
taşımakta olan) sosyal yardımlardır. Nitekim İslam dininin
emrettiği zekat, fitre, kurban kesme, adak ve
kefaretlerle, diğer bağış ve sadakalar şeklinde dar
gelirlilere ve muhtaçlara yapılan yardımlar, yüksek
gelirlilerden düşük gelirlilere doğru, gelirin belirli çapta
yeniden dağılımını sağlamıştır. Toplumdaki yoksul kimselere
bayram gibi bir takım vesileler ile yapılan geçici yardımlar
da bu kapsamda yer almaktadır.
Bu yardımlar varlıklı sınıf tarafından kişisel (bireysel)
olarak yapılmıştır. Görüldüğü üzere, toplumda, gelirleri
yüksek olan kimseler, yoksul ve muhtaç kişilere, zekat,
fitre, bağış, sadaka, adak, kurban, kefaret adı altında dini
nitelikte olan bir takım sosyal yardımlar yapmışlardır.
Parg. 62.
Bu kapsam
içerisinde yer alan ve çeşidine göre değişen sabit bir
servet vergisi olan zekat, günümüzdeki modern sosyal
güvenlik tekniklerinden (ya da kurumlarından) sosyal
yardımlara
benzemektedir.
Zekatı sosyal güvenlik müessesesi (tekniği) olarak gösteren
bir yön, onun zorunlu oluşu, hatta devlet zoruyla alınacağı
ilkesidir.
Hatta modern sosyal güvenliğin bu prensibi İslam dininin
öngördüğü zekattan aldığı da ileri sürülmektedir.
Zekatın verileceği yerler, “...fakirler, miskinler, onun
üzerine memur olanlar, kalpleri ısındırılanlar, köleler,
borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar...”
olarak belirtilmiştir.
Parg. 63.
Din
kurallarına göre yapılan bir diğer sosyal yardım ise
fitredir. Fitre, bir baş vergisidir ve büyük-küçük,
kadın-erkek, hür-köle ayırmaksızın, herkes için ödenir. Bu
yönüyle fitre, sosyal sigorta uygulamasından ayrılmaktadır.
Fitre, nisbi olarak değil, mutlak miktarlarla belirlenen bir
ödemedir. Zekattan bu farkı, fitreyi mutlak –kademeli- bir
sosyal sigorta primine yaklaştırmaktadır. Fitreyi herkesin
gücü ölçüsünde ödemesi sağlanmakta, buna karşılık tehlikeye
uğrayanlara belirli bir asgari hayat standardı çizgisine
ulaşıncaya kadar veya bu çizgiye ulaşması için transfer
yapılmaktadır. Bu şekilde sosyal dayanışma için en geçerli
ve güçlü bir yol olmaktadır.
Parg. 64.
Bunların
dışında Osmanlı Devleti’nde insanlara hayır ve iyilik yapmak
amacıyla kurulan vakıflar gibi birtakım sosyal yardım
kurumları da bulunmaktadır.
B.
Vakıfların Yaptığı Sosyal Yardımlar
1. Vakfın Tanımı ve Çeşitleri
Parg. 65.
Vakıf
müessesesi, Osmanlı Devleti’nde de, diğer İslam
devletlerinde olduğu gibi büyük önemi olan, sosyal ve
iktisadi hayat üzerinde derin etkiler bırakan dini ve hukuki
bir kurumdur.
Osmanlı vakıflarının tanımı ve niteliği konusunda değişik
görüşler ileri sürülmüştür. Baskın olan görüşe göre vakıf,
menfaati insanlara ait olmak üzere bir eşyayı (aynı)
Allah’ın mülkü olarak saklamak, başkasına geçirilmesini
(devrini) yasaklamaktır.
Diğer görüşe göre ise, vakıf, bir mülkün aynı sahibinde
kalmak üzere, bir şeyin menfaatini fakirlere tasadduk etmek
veya hayır cihetlerinden birine bırakmak için bir şeyi
tutmak, hapsetmektir.
Parg. 66.
Daha
farklı bir anlatımla vakıf, varlıklı kişilerin özellikle
taşınmaz mallarının gelirlerini, dini ve sosyal amaçlı
hizmetlerin görülmesi için kurmuş oldukları kurumların
finansmanına tahsis etmeleri; bu amaçla bu malların
mülkiyetini de sözü edilen kurumlara devretmeleridir.
Parg. 67.
Osmanlı
Devleti’nde vakıflar ülkenin ekonomik ve sosyal hayatında
son derece önemli bir role sahip olmuş; Devlet, eğitim,
sağlık, sosyal yardım, şehircilik, belediye ve bayındırlık
gibi kamu hizmetlerini vakıflara gördürmüştür.
Askeri ve dini hizmetlerle değişik spesifik amaçlara yönelik
vakıfların kurulduğu da bilinmektedir.
Parg. 68.
Vakıflara
bırakılan hizmetlerin görülmesi amacıyla özel kişiler
yanında, başta padişah olmak üzere diğer devlet büyükleri de
vakıflar kurmuş; vakıflar vergi bağışıklıkları ve başka
yollardan devletçe de desteklenmiştir. Öyle ki XVIII.
yüzyılın sonları ile XIX. yüzyılın başlarında Osmanlı
Devleti’ndeki taşınmaz malların büyük bir kısmının
vakıfların elinde bulunduğu; toplam taşınmazlar içinde
vakıfların payının dörtte üç oranına ulaşmış olduğu
söylenmektedir.
Hatta Batılı bazı sosyal siyasetçiler, XVI. yüzyılda Osmanlı
devleti için “vakıf cenneti” ifadesini kullanmışlardır.
Parg. 69.
Vakıflar
kendilerinden yararlanma açısından iki kısımda ele
alınabilir.
Parg. 70.
Biri,
aynıyla intifa olunan, yani bizzat kendisinden
yararlanılan ve “müessesatı hayriye” (hayır
kurumları) adı verilen vakıflardır. Bu grup içine camiler,
mescitler, medreseler, imaretler, hastaneler, kütüphaneler,
hanlar gibi kurumlar girer. Bunlar da vakıftan istifade
edenler (meşrutünleh) itibariyle herkesin yararlanabileceği
ve sadece fakirlerin yararlanabileceği müessesatı hayriye
olarak iki kısma ayrılır.
Birincisinden, zengin ve fakir ayırımı yapılmaksızın herkes
istifade edebildiği halde, ikincisinden ancak fakirler
yararlanabilmiştir. Mescit, kütüphane, misafirhane, çeşme,
kuyu, köprü, genel mezarlık gibi vakıflar birinci kısma
dahildir. Halbuki imaretle, yemek ve ilaç gibi ihtiyaçları
vakıf tarafından sağlanan hastaneler (veya okullar) ikinci
kısma dahil olmuş ve bunlardan ancak ihtiyaç sahipleri
(örneğin fakirler) yararlanabilmiştir. Bu gibi müessesatı
hayriyeyi kuran vakfiyelerde açıklık bulunmasa bile, örfen
bunların fakirlere tahsis olunduğu kabul edilmiştir. Bununla
birlikte vakfeden kişi zenginlerin de bundan yararlanmasını
istemiş ise, bu hususun vakfiyede açıkça belirtilmesi
gerekli görülmüştür. Şu kadar ki, bu gibi vakıflar sadece
zenginlere tahsis edilmiş ve fakirler bunlardan istifade
ettirilmemiş ise, o vakıf sahih kabul edilmemiştir.
Parg. 71.
Vakıf
müessesesinden yararlanmak suretiyle bir çok kişi vakıf
biçiminde hastaneler, şifa evleri, imarethaneler, hanlar,
hamamlar ve kervansaraylar kurmuşlardır. Yardım vakıfları
toplumda bir çok kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde,
örneğin, okul, kütüphane, cami, mescit, imarethane,
kervansaray, misafirhane, hamam, kabristan, hastane,
dispanser, darülaceze, yol, köprü, liman, çeşme, kuyu, orman
ve spor sahası benzeri tesisler, fakirlere yemek yedirilmesi
gibi, çok önemli roller üstlenmişlerdir.
Parg. 72.
Kısaca
ifade etmek gerekirse, devlet fonksiyonlarından siyasi
nitelikte olan ve otoriteye ihtiyaç gösteren vatan savunması
ile kamu güvenliği gibi hizmetler hükümet eliyle yürütülmüş;
bunun dışında kalan geniş alandaki kamu hizmetleri ise
yardım vakıfları aracılığı ile yerine getirilmiştir. Bu
tesislerin bazılarından toplumun bütünü, bazılarından ise
yalnızca düşük gelirli ihtiyaç sahipleri yararlanmışlardır.
Parg. 73.
Diğeri
ise, aynıyla intifa olunmayan fakat birincilerin
sürekli ve düzenli bir şekilde işlemesini sağlayan yani
geliri ile intifa olunan vakıflardır. Bunlar
“müstegallat-ı vakfiye” adı verilen bina, arazi, nakit para
gibi gelir kaynaklarının teşkil ettiği vakıflardır ki,
bunlara Osmanlı Devleti’nde “asl-ı vakıf” denilmiştir.
Avarız vakıfları ise, daha çok bu ikinci kısımda yer
alabilirse de bunu nev’i şahsına münhasır bir vakıf çeşidi
olarak da görmek mümkündür.
Bu vakıfların konusunu, çoğunlukla vakıf paralar teşkil
etmiştir. Mahalleler ve köylerdeki vakıf paraları “avarız
akçesi sandığında”, her esnafa ait vakıf paralar ise, “esnaf
sandığı”, “esnaf vakfı” veya “esnaf kesesi” adı altında
toplanmıştır.
Parg. 74.
Bu
vakıflardan daha çok sosyal yardım amacına yönelmiş
olanları avarız vakıflarıdır.
“Arıza”nın çoğulu olan “avarız” kelimesi, hastalık,
fakirlik, zaruret veya yangın gibi durumları anlatmaktadır.
Avarız vakıfları ise, hiçbir toplumun uzak kalamayacağı
kesin ve zorunlu (hayati) ihtiyaçları gidererek insanın
ızdırabını dindirmek için kurulmuş vakıfları anlatır. Bu
terim, vakıflarda genel olarak sosyal güvenliği tehlikeye
düşüren durumlar, riskler anlamını taşımaktadır.
Avarız vakıfları, özellikle, mahalle veya köyde hastalanan
fakirlerin tedavisi ve hastalık yüzünden kazanç
sağlayamayanların bakımları ile kimsesizlerin ve çocukların
hayatlarının korunmasını amaç edinmiştir.
Başka bir anlatımla, geliri bir köy veya mahalle ahalisinin
beklenmedik ihtiyaçlarına (avarızına) sarfedilmek üzere
kurulmuş olan vakıflar, avarız vakıflarıdır.
Parg. 75.
Avarız
vakıfları iki kısma ayrılmıştır. Birincisi, bazı köy
ve mahallelerde hayır sahipleri tarafından fakirlerden vefat
edenlerin teçhiz ve tekfinine ve hasta olup da
çalışamayanların infak, iaşe ve tedavilerine harcanmak üzere
kurulan vakıflardır. Bu tür avarız vakıflarının gelirleri
mutlak surette bu kişilerin ihtiyaçlarına harcanması
gerekmiştir. Bu kişilerin Müslüman veya gayrimüslim
olmasının bu noktada bir önemi bulunmamakta; avarız
vakıflarından yararlanmada din ayrılığı bir önem
taşımamaktadır.
Bir sanat erbabının ihtiyacına (avarızına) meşrut vakıflarda
(bundan istifade edenlerde) da durum böyledir. Görüldüğü
üzere, vakfın kuruluş amacı, vakfeden kişi Müslüman olsa
bile, o sanat erbabının Müslüman veya gayrimüslim avarız ve
ihtiyaçlarına tahsis olunur.
İkincisi ise, meslek veya sanat erbabının bu kabil
ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş olan avarız
vakıflarıdır. Bunlarda da din farkı gözetmeksizin yani
Müslim veya gayrimüslim ayırımı yapılmaksızın o sanata veya
mesleğe mensup olan herkesin yararlanması esası
benimsenmiştir. Bu tür avarız vakıfları bugünkü mesleki
yardım ve kamu hizmetlerini karşılamış ve sosyal yardım
kuruluşları anlamında önemli görev üstlenmişlerdir. Bunlar,
bir sanat erbabının veya belli bir esnafın kredi vermek,
iflas edenlere yardım etmek, durumu kötüye giden tüccarlara
borç para vermek üzere kurdukları bir çeşit tasarruf ve
yardımlaşma sandıkları mahiyetindeki avarız vakıflarıdır.
Esnaf cemiyetleri, aynı meslekten olanlar arasında
yardımlaşmayı sağlamak ve cemiyetin türlü ortak masraflarını
karşılamak için “avarız sandıkları”na sahip olmuşlardır.
Parg. 76.
Görüldüğü üzere gerçekte
vakıfların değişik amaçlar
güden pek çok çeşidi vardır ancak bunlardan “müessesatı
hayriye” (hayır kurumları) ve “avarız vakıfları” adını
taşıyan vakıflar bir tür sosyal yardım kurumlarıdır.
2.
Karşıladığı riskler
Parg. 77.
İslam
dini, her vesile ve imkan ile insanları hayra, iyiliğe,
birbirine yardıma teşvik ettiği gibi, yalnız kendini
düşünmeyi, bu endişe ile yaşamayı ve servet edinmeyi de çok
hoş görmez. Dinin sosyal yönü bu esas üzerine kurulmuştur.
Sefaletle mücadele ve yoksullara yardım edip hayır işlemek
ve sevap kazanmak yollarından biri de vakıf müessesesidir.
Parg. 78.
Vakıfların
fakirlere, zayıflara, gariplere, ilim adamlarına, belediye
ve sağlık işlerine yaptığı yardımlar inkar edilemeyecek
düzeyde olmuştur.
Sosyal yardım gayesini en iyi bir şekilde gerçekleştirmiş
olan vakıf türü ise, avarız adı verilen vakıflardır.
Parg. 79.
Vakıflara
ait hastanelerde müslim veya gayrimüslim, zengin veya fakir
ayırımı yapılmaksızın herkes ücretsiz olarak muayene ve
tedavi olunduğu gibi, ayrıca gerekli hallerde hastalar
taburcu edilirken kendilerine bir takım elbise ile bir aylık
geçimini sağlayacak tutarda para yardımı da yapılmıştır. Her
iki faaliyet de sosyal yardım hizmetidir.
Parg. 80.
Gerçekten
vakıfların, herkesin karşı karşıya gelebileceği yaygın
fiziki ve sosyal riskler yanında, bazen son derece tali
risklere karşı da kişileri korumayı hedef aldıkları
görülmektedir. Sosyal güvenlik hizmeti vermeye dönük o kadar
vakıf çeşidi vardır ki,
tek başına bunların bile, İslam toplumunda sosyal güvenliğe
pek az ihtiyaç duyuracağı rahatlıkla söylenebilir.
Parg. 81.
Avarız
vakıfları denilen mahalle ve köylerde hastalanan fakirlerin
tedavisine ve hastalık sebebiyle çalışmaktan aciz kalanların
ve kimsesiz çocukların bakılıp yetiştirilmelerine mahsus
vakıflar toplum hayatının gereklerine uygun ve insani
bakımdan mükemmel davranışlar olarak görülmüştür.
Parg. 82.
Bazı vakıf
kayıtlarında yer alan şu ifadeler sosyal güvenlik açısından
oldukça ilgi çekicidir. “Dolmabahçe camiinin tamiri
sırasında minareden düşerek ölen ve bu durumun tamirat
memuru Ali Faik Bey’in düzenlediği bir raporla tevsik
edilmesi üzerine, ölen şahsın hanımı Zühre’ye oğlu Hüsrev’e
söz konusu camii vakfı gelirinden ödenmek üzere kırkbeşer
kuruş aylık bağlanmıştır... Zühre’nin doğacak çocuğuna da
aylık bağlanacaktır”.
Parg. 83.
Bir başka
örnek olarak ise şu zikredilebilir: “Uşaklı minare ustası
el Hac Mehmet adındaki şahıs, Selimiye camii külahı
kurşunlarının değiştirilmesi sırasında minareden düşmüş ve
ayakları kırılmıştır. Bu şahsa 29 Recep 1965 (1848) yılından
geçerli olmak üzere Evkaf nezaretince ayda yüz kuruş malul
aylığı bağlanmıştır. İkamet yeri itibariyle aylığın Kütahya
Kaymakamlığı vasıtasıyla ödenmesi kararlaştırılmıştır”.
Parg. 84.
Sürekli ve
yaygın uygulama alanı tespit edilmemiş olmakla birlikte her
iki örnek olay, gerek ölüm ve gerekse malüllük aylığı
bağlanması açısından oldukça ilgi çekici olarak
görülmelidir.
Parg. 85.
Osmanlı
Devleti’nde sosyal yardımlar genel itibariyle bugünkü gibi
bir özel hukuk kurumu olmayan vakıflar aracılığıyla
yapılmıştır.
Vakıflar sosyal güvenlikle ilgili olarak çeşitli somut
amaç ve faaliyet alanına da yönelmişlerdir. Örneğin,
geliri olmayan kişilerin daha önce aile büyüklerinin kurduğu
vakıflar ile geçimini temin ettiği de görülmüştür.
Yine, vakıfların başlıca faaliyet alanlarına örnek olarak
şunlar verilebilir: Aşevleri (imaret); kervansaray, misafir
odası; yolculara, hac yolunda parasız kalanlara yardım; dul
ve yetimlerin geçindirilmesi, kimsesiz yaşlı ve çocukların
barındırılma ve bakılması; darüşşifa, hastane açılma ve
işletilmesi, ayakta tedavi, cüzzamlılara, körlere,
dilsizlere yardım; hamam, idman sahası, gezinti yeri, çeşme
ve kuyu yapımı; fakir yaşlı ve çocuklara elbise ve yiyecek
yardımı, kızlara cihaz, çocuklara mesire masrafı; kitap
parası, yetimlere aylık, hamal, kayıkçı, camcı ve benzeri
ağır işlerde çalışanlara ve esnafa yaşlılık ve sakatlık
durumunda yaşlılık aylığına benzer gelir sağlanması; harp
malulleri ve gazilerine yardım; düşmana esir düşenlerin
fidyelerinin ödenmesi; köle ve cariyelerin azadı için
yardım; dükkan açmak isteyenlere, ticaret ve sanatta işi
bozulanlara yardım; fakir çiftçilere tohumluk verilmesi;
harb ve kıtlık yılları için yiyecek depo edilmesi; göz
ağrısı için ilaç verilmesi; fakirlere yemek yedirilmesi;
fakirlere, yetimlere, güçsüzlere ve hapislere yakacak
yardımı; mahalle ve köy halkının vergileri ve başka
mükellefiyetleri için para yardımı; hapislerin borçları
ödenerek kurtarılması; fakir ve kimsesiz ölülerin defni;
ekmek ve meyve dağıtımı; su ve şerbet dağıtımı; kalem
katiplerinin doyurulması; köle ve cariyelerin kırdıkları
tabak, çanak gibi eşyaların bedellerinin ödenmesi.
Parg. 86.
Vakıflar,
hayat şartları bakımından insanlar arasında büyük ölçüde
adaletin sağlanması ve farklılıkların kaldırılması açısından
da önemli bir role sahiptir. Bilhassa Osmanlı devletinin
sosyal refah düzeyini en iyi biçimde bize gösteren imaret
sistemi, vakıf müesseselerinin en dikkate değer olanıdır. Bu
tesislerde vakıf hizmetlilerine, mektep ve medrese
talebelerine, fakirlere ve yolcular gibi kimselere, durumuna
göre üç öğüne kadar yemek verilmiştir. Müslüman olsun
olmasın, bütün insanlığa tahsis edilmiş hastanelerde (bimarhane,
darüşşifa) ise, bedeni ve ruhi hastalıkların tedavisi
yapılmıştır. Yine fakir, vergilerini ödeyemeyecek kişiler
için kurulmuş avarız vakıfları da Osmanlı sosyal hayatının
güzel bir numunesidir.
Görülüyor ki, doğuş ve gelişimlerini İslam dininin insanlara
hayır, iyilik ve yardım çağrısına borçlu olan
vakıfların bazı türleriyle sosyal yardım gayesi güdülmüş
ve büyük halk kitlelerinin bir çok mesleki ve içtimai
tehlikeleri, riskleri bunlar sayesinde önlenmiştir.
Parg. 87.
Osmanlı
Devletinin son zamanlarında, sosyal yardımlarda dolaylı ve
dolaysız olarak görevli müesseseler arasında hastanelerle,
“Darülaceze”,
“Darüleytamlar”
ve “Kızılay”
gibi kurumlar da önem kazanmıştır.
Sonuç
Parg. 88.
Görüldüğü
üzere, Osmanlı Devleti’nde sosyal güvenlik düşüncesi,
karşılıklı yardımlaşma anlayışı ile başlamış ve gelişmiş;
emeği ile geçinenlerin sosyal güvenliği esas itibariyle üç
esasa dayandırılmıştır. Bunlar, aile içi yardımlaşma, meslek
teşekkülleri çerçevesinde yardımlaşma ve sosyal yardımlar
olarak özetlenebilir.
Parg. 89.
Osmanlı
toplumunda halkın sosyal güvenliği temel olarak aile içi
yardımlaşmalarla sağlanmaya çalışılmıştır. Bir nevi üretim
ve tüketim birliği niteliği taşıyan aile, kişinin sosyal
risklere karşı korunması bakımından çok önemli bir rol
oynamış; aile üyelerinden birinin hastalık, kaza ve ölümü
halinde ortaya çıkan boşluk, gene aileye dahil öteki
üyelerin katkı ve yardımları ile giderilmiştir. Bu sistem
özellikle tarıma dayalı kesimde etkin olmuş; ancak el
sanatları alanında yapılan çalışmalarda da kendini
göstermiştir. El sanatları alanında çalışanlar doğal olarak
tarım alanında çalışanlara oranla, sosyal risklere karşı
daha az güvenliğe sahiptir. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nde
mevcut zorunlu esnaf birlikleri (ahiler, loncalar), Avrupa
ülkelerinde olduğu gibi, birtakım dayanışma sandıkları
kurmuşlar ve mensuplarına bir takım risklere karşı belirli
ölçüde bir güvenlik sağlamaya çalışmışlardır.
Parg. 90.
Osmanlı
Devleti’nde esnafın ilk karşılıklı yardımlaşmaları, başka
bir ifadeyle dayanışma sandıkları, birer meslek kuruluşu
olan başta ahilik ve bunu takiben esas olarak loncalar
içinde başlamıştır. Ahiler, bir sanat ve meslek topluluğu
olmakla beraber, asıl iktisadi niteliklerinden ziyade
dinsel, sosyal ve politik değerleri özünde toplayıp bir
araya getirme ve cömertlik, muhtaçlara yardım, zulüm
görenleri koruma gibi yönleriyle tanınmışlardır. Ahilik
teşkilatının başlıca amacı, karşılıklı yardımlaşma ve
dayanışma düşüncesinin oluşturulması ve
yaygınlaştırılmasıdır. Yoksula, yabancıya, garip ve misafire
sofra kurup onu beslemek ahiliğin temel kurallarındandır.
Parg. 91.
Osmanlı
Devleti’nde, sosyal yardım sağlayan bir başka kurum ise
lonca adı verilen meslek kuruluşlarıdır. İlk esnaf
kuruluşları olan ahilik şeklinde teşekkül eden esnaf
zaviyeleri XIV. yüzyıldan itibaren azalmaya başlamış,
onların yerini zamanın ihtiyaçlarını daha iyi
karşılayabilecek özellikler taşıyan loncalar almıştır.
Loncalar kurdukları orta sandığı veya teavün sandığı adı
verilen yardım ve dayanışma sandıkları ile, üyeleri ve aile
bireyleri için hastalık, evlenme, doğum, iş kurma, işsizlik,
ölüm gibi birtakım sosyal risklere karşı ayni ve nakdi
olarak sosyal yardımlar yapmışlardır.
Parg. 92.
Osmanlı
Devleti’nde din eksenli sosyal yardımlar da sosyal
güvenliğin sağlanmasında önemli bir rol üstlenmişlerdir.
Bunlar, genellikle, bireysel olarak din kurallarına göre
yapılan sosyal yardımlar ile vakıfların yaptığı sosyal
yardımlar olarak kendini göstermiştir. İslam dininin
emrettiği zekat, fitre, kurban kesme, adak ve kefaretlerle,
diğer bağış ve sadakalar şeklinde dar gelirlilere ve
muhtaçlara yapılan yardımlar bireysel nitelikli sosyal
yardımlardır. Bunun dışında insanlara hayır ve iyilik yapmak
amacıyla kurulan vakıflar gibi birtakım sosyal yardım
kurumları da bulunmaktadır. Vakıf, varlıklı kişilerin
özellikle taşınmaz mallarının gelirlerini, dini ve sosyal
amaçlı hizmetlerin görülmesi için kurmuş oldukları
kurumların finansmanına tahsis etmeleri; bu amaçla bu
malların mülkiyetini de sözü edilen kurumlara devretmeleri
olarak ifade edilebilir.
Parg. 93.
Vakıflar
kendilerinden yararlanma açısından, biri aynından
yararlanılanlar, diğeri, gelirinden yararlanılan
olarak ikiye ayrılmıştır. Birinci grup “müessesatı hayriye”
(hayır kurumları) olarak isimlendirilir ve içine camiler,
medreseler, imaretler, hastaneler, kütüphaneler, hanlar gibi
kurumlar girer. İkinci grubun en güzel örneği ise “avarız
vakıfları”dır. Özellikle, mahalle veya köylerdeki fakir
hastaların tedavisi ile hastalık yüzünden kazanç
sağlayamayanların bakımlarını ve kimsesizlerin korunmasını
amaç edinmiştir. Avarız vakıfları, geliri bir köy veya
mahalle ahalisinin beklenmedik ihtiyaçlarına (avarızına)
sarfedilmek üzere kurulmuş olan vakıflardır ve bu
vakıflardan yararlanmada din ayrılığı bir önem taşımamıştır.
Vakıflara ait hastanelerde Müslüman veya gayrimüslim, zengin
veya fakir ayırımı yapılmaksızın herkes ücretsiz olarak
muayene ve tedavi olunduğu gibi, gerekli hallerde hastalar
taburcu edilirken kendilerine bir takım elbise ile bir aylık
geçimini sağlayacak miktarda para yardımı da yapılmıştır.
Vakıfların, herkesin karşı karşıya gelebileceği yaygın
fiziki ve sosyal riskler yanında, bazen son derece tali
risklere karşı da kişileri korumayı hedef aldıkları
görülmüştür. Osmanlı Devleti’nde sosyal yardımlar genel
itibariyle bugünkü gibi bir özel hukuk kurumu olmayan
vakıflar aracılığıyla yapılmış ve vakıflar sosyal güvenlikle
ilgili olarak çeşitli somut amaç ve faaliyet alanlarına da
yönelmişlerdir.
|