|
OSMANLI DEVLETİ’NDE EĞİTİM ÖĞRETİM
SİSTEMİ
Mehmet DERİ*
Bilindiği gibi eğitim, yetişen nesillerin topluma
intibakını sağlamak, millî kültürü genç kuşaklara aktarmak,
böylece fert ve cemiyet hayatında bir denge ve ahenk meydana
getirme faaliyetidir. Eğitim ailede, okulda ve çevrede hayat
boyu süren bir etkileşimin adıdır. Her devlet, kendi
toplumunun değer yargılarına, zamana, ekonomik ve diğer
şartlara göre bir eğitim sistemini ve anlayışını benimser.
Osmanlı
Devleti, kuruluşundan XVI. yüzyıl ortalarına kadar hızla
ilerlemiş, sadece İslam dünyasının değil, aynı zamanda tüm
dünyanın en büyük ve en güçlü devleti haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin bu büyümesi ve güçlenmesi devlete bağlı
kurumların; özellikle de “eğitim kurumları”nın tâbi bir
sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Devletin gereksinim duyduğu
her türlü bilimsel ve entelektüel ihtiyaç bu kurumlar
tarafından karşılanmıştır.
Önceleri
küçük bir beylik iken, Osmanlı Devleti’ni kısa bir zamanda
“cihan devleti” yapan unsurların başında, asırlardır
başarıyla uyguladığı eğitim politikası gelmektedir. Bu
başarılı eğitim politikası nedeniyledir ki, Devlet-i Â’liye
Osmaniyye, 400 atlıdan koskoca cihangir bir devlet haline
gelmiş, 320 yıl dünyanın tek süper gücü olmuş; hangi din,
dil, ırk ve coğrafyadan olursa olsun insanları adalet ve
büyük bir hoşgörü örneği sergileyerek asırlardır bir arada
yaşatmayı başarmıştır.
Osmanlı Devleti,
tarihte İslâmî esaslara göre yönetilen Türk-İslâm Devletidir
ki, bu nedenle bütün sistem ve müesseselerde olduğu gibi,
eğitim öğretim sisteminde de İslâmî eğitim usûllerinden ve
kendisinden önceki İslâm Devletleri’nden (bilhassa da
Anadolu Selçuklularından) yararlanmıştır. Bu İslam
Devletlerinin ise, temelde Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i
Şeriflerle, Müslüman Milletlerin kültür ve medeniyetlerinden
yararlandıkları bilinmektedir.
Osmanlı Devleti’nin başta eğitim öğretim olmak üzere diğer
hususlarda, daha önceki İslam Devletleri’nden istifade
etmesi körü körüne bir taklit olmayıp, bir sentez ve
özümleme hadisesidir. Gerçekten de Osmanlı devleti
kendisinden önceki kültür ve medeniyetlerden en iyi şekilde
yararlanmayı bildiği gibi, bu bağlamda kendisinden önceki
tarihsel mirası ve birikimi en iyi şekilde değerlendirip
çağına uyarlamayı da başarmıştır.
ÖRGÜN
EĞİTİM MÜESSESELERİ
Bu
müesseseler, belirli yaş ve bilgi seviyesindeki insanları,
belirli eğitim ve öğretim kaidelerine göre yetiştirmek üzere
kurulmuş müesseselerdir.
I) İlk
Seviyedeki Eğitim-Öğretim Müesseseleri
Sıbyan Mektepleri:
Osmanlılar da bu okullara “Daru’ttalim”, “Daru’l-ibn”, “Muallimhâne”,
“Mektephâne”, “Mahalle Mektebi”, “Mekteb-i İbtidaiye” adları
verilirdi. Osmanlılar’da bu mektebin hocasına “Muallim”,
yardımcısına “Kalfa”, talebelerine de “Suhte”, “Puser”,
“Şakird” denilirdi. Daha çok cami ve mescit bitişiğine
yapılan bu okullar, medreselerin çekirdekleri idi. İlk
tahsil veren bu mekteplerde 5-6 yaşlarındaki çocuklara
okuyup yazmayı, başta Kur’an-ı Kerim okumak olmak üzere dinî
bilgileri ve dört işlemden ibaret olan matematik dersini
verilirdi. Bu mektepler camilerin veya mescidlerin yanına
yapılırdı. Osmanlılar her mahalleye, her köye varıncaya
kadar bu okulları yaygınlaştırmışlardı. Devletin
sınırlarının ilerlemesine paralel olarak bu okulların sayısı
da her geçen gün artmıştır. Bu mekteplerin en önemli
özelliklerinden biri de mektebe başlama şekliydi. Çocuk,
okuma çağına gelince mektebe büyük bir merasim ile
başlatılırdı ki, buna “Âmin Alayı” denirdi. Mektepteki okuma
müddeti içinde, çocuklara çalışıp kolayca öğrenmeleri için
teşvikte bulunulur ve çocuklar hediyeler alınıp ödüller
verilirdi. Bu mektepleri bitiren çocuklar, rüşdiye ve emsali
okullara devam edebilecek duruma gelirlerdi. Bu okullarda
Elifba, Kur’an-ı Kerim, Tecvid, İlmihâl, Ahlâk, Sarf-ı
Osmanî, İmlâ, Kıraat, Mülahhas Tarih-i Osmanî, Muhtasar
Coğrafya-ı Osmanî, Hesap, Hendese, Hüsn-i Hatt gibi dersler
okutulurdu. Okuma yazma bilen ve bu işe uygun olan herkes,
bu mektepte muallim olabilirdi. Okulun belirli sınıfları ve
süresi yoktu. Her çocuk, öğretilen bilgiyi öğreninceye kadar
mektebe giderdi.
II) Orta ve Yüksek Seviyedeki
Eğitim-Öğretim Müesseseleri
Medreseler:
Medrese, Arapça bir kelime olan “derese” türevinden
gelmektedir. “İlim öğrenilen yer” anlamına gelir. Medrese
teşkilatlı bir kuruluş olup, dershane ve etrafında
öğrencilerin kaldığı odalar, medreselerin bel kemiğini
teşkil eder. Kütüphane, imaret, hamam gibi kuruluşlarda
medresenin ayrılmaz parçalarıdır. Çoğu zaman cami ve mescid
bitişiklerine yapılırdı. Diğer İslam Devletleri’nde olduğu
gibi Osmanlılarda da temel eğitim ve öğretim kurumları
medreseler idi. Osmanlılar, medreselerini Büyük Selçuklu,
Anadolu Selçukluları ve diğer İslam devletlerini örnek
alarak kurdular. Kısa zamanda şöhret bulan bu medreselere,
İslam dünyasındaki diğer ülkelerden çok sayıda talebe ve
âlim akın etmeye başlamıştır. Osmanlılar medreselerinde
naklî ilimlerde Şam-Mısır; aklî ilimlerde Bağdat-Semerkand
bölgelerinde yetişmiş ûlemadan istifade etmiştir.
Osmanlılar,
eğitim öğretim sistemlerinin temelini oluşturan medreseleri,
Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçuklu Devleti ve diğer
İslâm Devletlerini örnek olarak kurdular. Bu yüce devlet,
ilmiye sınıfı mensuplarına büyük bir itibar gösterdiği için
İran, Turan, Horasan, Dağıstan, Hindistan, Buhara, Halep,
Şam, Mısır’dan birçok âlim İstanbul’a akın etmiştir.
Osmanlı’larda ilk medrese, 1330’da İznik’in fethini müteakip
bir manastırın medreseye çevrilmesiyle İznik’te Orhan Gazi
tarafından açılmıştır. Burası kısa zamanda bilim yuvası
haline gelmiş, uzun müddet hizmet vermiştir. Davudî Kayserî
(öl. 1350) bu medresenin ilk baş müderrisliğini (rektör)
yapmıştır. Ayrıca Orhan Gazi bu medrese için vakıflar tesis
etmiştir.
Osmanlılarda ikinci medrese Bursa’nın fethini müteakip yine
Orhan Gazi döneminde, şehrin en büyük manastırının(Manastır
Medrese’si) medreseye çevrilmesiyle Bursa’da
açılmıştır(1335). Osmanlı Devleti’nin sınırlarının hızla
gelişmesine paralel olarak medreseler de aynı hızla artmaya
başlamıştır. Orhan Gazi’den sonra sırasıyla I. Murat,
Yıldırım Bayezıt, I. Çelebi Mehmet, II. Murat’ın yaptırdığı
medreseler izlemiştir. Yine pek çok devlet ricali,
medrese
ve diğer hayır kurumları açmakta âdeta birbirleriyle
yarışıyorlardı. Açılan bu medreseler Osmanlılarda bilim ve
düşünce hareketliliğini ve faaliyetlerini artırıyor,
devletin her alanda büyük bir ilerleme ve gelişme
kaydetmesini sağlıyordu. Kuruluş döneminin en önemli
medreseleri aynı zamanda devletin de başkentliğini de yapmış
olan İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi.
Medreselerin
doruğa çıkışı ise Fatih ile gerçekleşti. Çağ kapayıp çağ
açan Fatih, Fatih Camii yanına Sahn-ı Seman (Semaniye) adını
taşıyan sekiz medrese yaptırdı ve sekiz kiliseyi de medrese
haline getirdi. Sahn-ı Seman medresesinin programı Ali Kuşçu
ile Mahmut Paşa tarafından hazırlandı. Ayrıca Ayasofya’nın
papaz odalarını medreseye çeviren Fatih, buranın baş
müderrisliğine de Molla Hüsrev’i getirmişti. Ali Kuşçu ve
Hızır Çelebi gibi büyük âlimler de burada dersler vermekte
idi. Kanunî Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camii civarında
yaptırdığı ve Süleymaniye adıyla anılan medreseler ise
Osmanlılarda öğretim yoluyla atılan en büyük adımlardan biri
oldu. Burası aynı zamanda İslâm dünyasının en büyük ilim ve
kültür merkezi haline geldi. İslâm dünyasının diğer
bölgelerinden bu medreselere çok sayıda âlim ve talebe akın
etti. Bu medreseler darü’l hadis, tıp, tabiiye, riyaziye ve
diğer ilimlerin okutulduğu 6 fakülteden ibaretti. Ayrıca
sitenin hastane, imaret, tabhâne(mutfak), hamam da
bulunmaktaydı. Sonraki yıllarda bunlara yenileri eklendi. II.
Selim zamanında Edirne’de Selimiye, III Murat döneminde III.
Murat Medresesi, III. Mehmet devrinde III. Mehmet
Medreseleri inşâ edilerek yüzyıllarca bu böyle devam
etmiştir.
Bu medreselerde Davudî Kayseri, Molla Fenari, Kadizâde Rumî,
Ali Kuşçu, Celaleddin Hızır, Zenbilli Ali Efendi, Gelenbevi
İsmail, Mirim Çelebi, İbn-i Kemâl, Taşköprüzâde Ahmet,
Meşhur Hekim Âhî Çelebi, Kınalızâde Ali, Kanuni’nin meşhur
Şeyhülislamı Ebussuud Efendi gibi pek çok âlim yetişmiş ve
yine bu medreselerde ders vermişlerdir.
Medreselerin vakfiyesi vardı. Bu vakfiye de medresenin
çalışma sisteminden, çalışanların günlük yevmiyelerine
varıncaya kadar her türlü bilgi yer alırdı. Ayrıca hoca ve
talebelerin ihtiyaç ve masrafları da bu vakfiyelerden
karşılanırdı.
Medreselerde “baş müderris” (rektör), “müderris” (profesör),
“müfid” (doçent), “muid” (asistan), öğrenciler ise
“danişmend, sûhte, talebe, mülazım” adıyla anılırdı.
Şimdi
bunlardan kısaca bahsedecek olursak:
a)Müderris: Belirli bir tahsilden sonra icazet,
mülâzemet, ve beratla medreselerde ders veren
kimsedir.
b)Müfîd(Doçent):
Günümüzdeki doçentin karşılığı diyebiliriz. Talebenin derste
anlamadığı bir konu varsa talebenin dikkatini derse
yoğunlaştırmak suretiyle talebenin daha iyi yetişmesini
sağlardı.
c)Muid:
Müderrisin yardımcılarına denirdi. Müzakereci de denilirdi.
Müderrisin, dersten ayrılmasından sonra, onun dersini
talebeye tekrar anlatan kimsedir.
d)Danişmend(Talebe):
Medreselerde ders gören talebelere, tahsillerine göre
değişik isimler verilirdi. Genelde aşağı seviyedeki
talebelere “sûhte”, yüksek seviyedeki talebelere de
“danişmend” adı verilirdi.
Medreseden
imtihanla mezun olan her öğrenciye “icazetname” denilen
diploma verilirdi. İcazetnamede, medresede okunan derslerin
ve müderrislerin adı yazılırdı.
Osmanlı
medreselerinde değişik zamanlarda, farklı dersler
okutulurdu. Dinî ilimlerden Fıkıh, Kelâm, Hadis, Tefsir,
Feraiz, Usûl–i Fıkıh; aklî (müspet) ilimlerden Mantık,
Belâgat, Lügât, Sarf, Nahiv, Hendese, Hesap, Heyet
(Astronomi), Botanik, Tarih, Kimya, Tıp, Felsefe gibi
ilimler okutulurdu.
Medreseler, eğitim öğretimi bir zümrenin, sınıfın imtiyazı
olmaktan çıkarmak ve toplumda sosyal adaleti, fertler
arasındaki fırsat ve imkan eşitliğini temin etmek için
parasız eğitim yapılırdı. Talebenin ve öğretim elemanlarının
masrafları vakıflar tarafından karşılanırdı. Böylece eğitim
öğretimin finansmanı işinde devletin yükü hafif tutulurdu.
Medreseler sadece, din ve dünya işlerini Osmanlı
medreselerinde ilk dönemlerde müderrisler günde 4 ders
vermekle yükümlüydüler. Eğitim, medreselere ve müderrislere
göre değişirdi. Haftanın en çok üç günü (salı-perşembe-cuma)
tatildi.
Osmanlı
medreselerini, umumî ve ihtisas (uzmanlık) medreseleri olmak
üzere iki ana gruba ayırabiliriz:
a) Umumi
Medreseler: Bu medreseler, devrindeki dinî ve pozitif
ilmilerin birlikte okutulduğu medreselerdi. Bu medreseleri,
müderrislerin aldıkları yevmiye miktarlarına göre
inceleyebiliriz:
1-
Haşiye-i Tecrit (yirmili): Müderrislerine 20 akçe yevmiye
verilen medreselerdir.
2- Miftah
(otuzlu): Müderrislerine 30 akçe yevmiye verilen
medreselerdir.
3- Telvih
(kırklı): Müderrislerine 40 akçe yevmiye verilen
medreselerdir
4- Ellili
Medreseler: Müderrislerine 50 akçe yevmiye verilen bu
medreseler dâhil ve hariç olmak üzere ikiye ayrılırlardı.
Hariç
Ellide:
a)Fıkıh’ta, Hidaye
b)Kelam’da, Şerh-i Mevafık
c)Hadis’te, Mesabih adlı eserler okutulurdu.
Dâhil
Elli’de:
a)Fıkıh’ta, Hidaye
b)Usûl-i Fıkıh’ta, Telvih
c)Hadis’te, Buharî
d)Tefsir’de Keşşaf ve Beyzavî okutulurdu.
5- Sahn-ı
Seman Medreseleri: Bu medreseler, Fatih Sultan Mehmet’in
İstanbul’a kurduğu külliyede bulunan 8 medresedir. Bu
medreseler, Kanuni Sultan Süleyman Süleymaniye Medreselerini
kuruncaya kadar en yüksek payeli medreselerdi.
6-
Altmışlı Medreseler: II. Beyazıt devrinden itibaren kurulan
bu medreselerde müderrislere 60 akçe yevmiye verilirdi.
b) İhtisas
(Uzmanlık) Medreseleri: Bu medreselerde hem dini ilimler hem
de pozitif ilimler okutulurdu. Eğitim-öğretim üç ana dalda
yürütülürdü. Bunlar dâru’l-hadis, daru’l-kurra, daru’l-tıp
idi.
Şimdi
bunlardan kısaca bahsedelim:
1- Dâru’l-Hadisler:
Bu okullar hadis öğretiminin yapıldığı okullardı. Daha önce
camilerde yapılan bu tip öğretim, sistemli bir şekilde
öğrenme ihtiyacından dolayı sonradan okullarda yapılmaya
başlandı. Buhari, Müslim gibi hadis kitapları ile bunların
şerhleri ve Usûl-i Hadis’e dair eserler okutulurdu. Buradaki
hocalara da “Muhaddis” denirdi. Bu mekteplerde talebe
olabilmek için umumî medreseleri bitirmek gerekirdi. Ayrıca
bu mekteplerde tefsir de okutulurdu
2- Darû’l-Kurrâlar:
Bu medreseler Kur’an öğretimiyle ilgili medreselerdir. İlk
dârû’l-kurrâ Yıldırım Bayezıt tarafından Bursa’da açıldı. Bu
medreselerde iki kademeli öğretim yapılırdı. Sıbyan
mekteplerini bitiren öğrenci önce birinci kademe darû’l-kurra’ya
girerdi. Burada Kur’an-ı Kerim’i ezberledikten sonra ikinci
kademe darû’l kurra’ya devam ederdi. Burada da kıraat,
mahreç (seslerin çıkış bilgisi), tecvid dersleri
öğretilirdi. Bu medreseler genellikle cami görevlileri ve
kıraat ilmi öğrenenlerin devam ettikleri medreselerdi. Çoğu
zaman cami bitişiklerinde bulunurlardı. Bu medreselerde
dersler, tekrar suretiyle ve uygulamalı olarak camilerde
yapılırdı. Bu medreseden diploma alanlar; hafız, hatip,
imam ve müezzin olurdu.
3- Darû’l-Tıplar:
Bugünkü tıp fakülteleriydi. Bu medreselere “daru’ş-şifa”da
denilirdi Osmanlılarda ilk defa Yıldırım Bayezıt tarafından
Bursa’da yaptırılan bu medreselerin başlangıcı diğer İslam
ülkelerine dayanır. Fatih’in İstanbul’da, II. Beyazıt’ın
Edirne’de inşa ettirdiği birer daru’l-tıp vardı. Kanuni
Sultan Süleyman’ın İstanbul’da yaptırdığı Süleymaniye Tıp
Medresesi bu medreselerin en ünlüsüydü, tıp tarihi açısından
önemli bir
medrese
idi. Bunları diğerleri takip etti. Bu okullarda doktor
yetişirdi. Daha çok teorik tıp okutulur, pratikleri ise
hastanelerde öğretilirdi.
XVI. yüzyılın
sonlarına doğru ise diğer bütün kurumlarda olduğu gibi
medreselerde de gözle görülür bozulmalar oldu. Bunun
nedenleri ise: Medrese kanunlarına aykırı hareket edilmesi,
ilme önem verilmemesi, ilim ehlinin maddî manevî olarak
desteklenmemesi, yeni doğmuş bebeklerin “beşik uleması”
müderris olarak atanması, merkezcilik, bencillik, rüşvet ve
iltimaslar, pozitif bilimlerin medreselerden kaldırılması
gibi nedenlerle, medreseler ve buna bağlı olarak devletin
diğer müesseseleri bozulmaya yüz tutmuştur. Daha sonraki
yıllarda ise Avrupa’nın gözle görünür üstünlüğü karşısında,
diğer kurumlarda olduğu gibi eğitim öğretim kurumlarında da
Avrupa örnek alınarak birtakım ıslahat hareketlerine
girişildi ise de bunlardan bir sonuç alınamamıştır.
Enderun Mektepleri:
Bir şeyin iç kısmı, dâhili, iç yüzü, harem dairesi gibi
anlamlara gelen Enderun; mülkî, idarî ve diğer önemli
kadronun yetiştirildiği bir okuldur.
Osmanlı’yı
cihan devleti yapan kurumların en başında Enderun Mektebi
gelir ki, Osmanlı Devleti’nin ihtiyaç duyduğu devlet adamı
kadrosu bu mektepten yetişirdi. Bu okullara alınacak
öğrenciler, çok zeki ve de yetenekli kimselerdi. Nitekim
önde gelen tanınmış psikologlardan Amerikalı Lewis Terman (Stanford-Binet
adlı zekâ testini bulan kişi) Enderun mektebine alınan
çocuklar için şunları söylemektedir: “Zekâ seviyesini ölçmek
için ilk defa test yönetimi, Osmanlılarda Enderun mektebine
seçilen öğrenciler için uygulanmıştır.”
II. Murad
zamanında kurulan Enderun Mektebi, gerçek kimliğine Fatih
Sultan Mehmet zamanında kavuşmuştur. Fatih zamanında Enderun
Mektebi yalnız bir devşirme mektebi olma hüviyetinden
çıkarak, devletin siyasî sistemi için gerekli idarî ve mülkî
kadronun eğitimine de yönelmiştir.
İstanbul’da bulunan İngiliz
sefiri(elçisi) Enderun Mektepleri hakkında şunları
söylemektedir: “Osmanlılar, aldıkları esirlere hiç kötülük
yapmıyor, kardeş gibi davranıyorlar. Hangi milletten, hangi
dinden olursa olsun, küçük çocukların zekâlarını ölçüyorlar.
Keskin zekâlı çocuklar, seçilerek saraydaki Enderun denilen
mekteplerde, değerli öğretmenler tarafından okutuluyor,
İslâm bilgileri, İslâm ahlâkı, fen, kültür dersleri
verilerek, kuvvetli, başarılı Müslüman olarak
yetiştiriliyorlar. Osmanlı ordularını zaferden zafere
ulaştıran değerli kumandanlar, Sokullular ve Köprülüler gibi
seçkin siyâset ve idâre adamları, hep böyle yetiştirilen
keskin zekâlı çocuklardı. Osmanlı akınlarını durdurmak için,
bu Enderûn mekteplerini ve bunların kolları olan medreseleri
yıkmak, Osmanlıları fende geri bırakmak lâzımdır.”
Askerlik,
siyaset ve teknik konuların ağırlıklı olarak okutulduğu
Enderun okulunun temel özelliği, saray içinde bulunması ve
bütün derslerin
Türkçe
okutulmasıdır.
Fatih
kanunnameleri
ve Enderun mektebinin durumu da
gösteriyor ki, Osmanlı devrinde Türkçeye devlet dili olarak
gereken önem verilmiştir Osmanlı devrinde Türkçenin
devlet dili
olarak
hâkim olmasının bir başka sebebi de Enderun Mektebi’dir.
Enderun, saray içinde bir okuldur. Sarayda, orduda ve
hükümet işlerinde çalışacak memurları ve hizmetlileri
yetiştirmek bu okulun görevi idi. Bu okulda okuyanlar, her
bakımdan Türkçeyi en iyi şekliyle bilmek zorunda idi.
Bu mekteplere
acemi oğlanlardan seçilen öğrenciler alınırdı. Bunlar
Enderun Mektebine hazırlık olarak Saray Mektebi’ne
dağıtılırlardı. Bu hazırlık sarayları: Edirne Sarayı, Galata
Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve İskender Sarayı olmak üzere
dört taneydi. Bu sarayların eğitime tahsis edilmiş
odalarında eğitim görürlerdi.
Enderun
Mektebine Hıristiyan tebaanın yetenekli çocukları alınırdı
ki, bu çocuklar akıllı ve zeki, kabiliyetli ve de yakışıklı
idiler. Devşirme sistemiyle toplanan bu çocuklar Enderun’da
iyi bir müslüman, güvenilir ve nitelikli bir devlet adamı ve
usta bir sanatkâr olarak yetiştirilirdi. Osmanlılara tâbi
olan ülkelerin rehine olarak İstanbul’a gönderdikleri
çocukları
da yine Enderun’da eğitilirlerdi. Burada bilhassa şunu
belirtmemiz gerekiyor: Enderun Mektebine önceleri devşirme
çocukları alınırken daha sonra İstanbul ve Anadolu’dan
Müslüman çocukları da alınmaya başlandı. Esasen
Kanuni Devrinden
itibaren Türk çocukları da
Enderun Mektebi’ne
alınmıştır. Nitekim
Osmanlı
bürokrasisi
sadece
devşirmelerden
ibaret değildir.
Divan
ve
taşra
teşkilatında
da yükselme olup buralar genelde Türklerin hâkim oldukları
kurumlardır.
Enderun’da eğitim şu dört konu üzerinde toplanmıştı:
* Beden
eğitimi yapılırdı.
* Saray
işlerini fiilî olarak öğrenirlerdi.
*
Yeteneklerine uygun bir sanatta uzmanlaşırlardı.
* Teorik
bir öğretim görerek İslamî bilgilerini artırırlardı.
Bu eğitim
faaliyetleri bir bütün olarak yapılırdı. Eğitim öğretim
birbirini izleyen yedi odada verilirdi. Odalara “koğuş” da
denilirdi. Öğrenciler sarayda her odanın gereklerini yerine
getirirlerdi. Odalardaki eğitim süresi bir ile iki yıl
arasında değişirdi.
Görüldüğü
gibi Enderun, aşağıdan yukarıya doğru 7 (yedi) odadan
oluşuyordu. Bu odalar büyük oda, küçük oda, doğancılar
odası, seferli odası, kiler odası, hazine odası ve has oda
şeklinde sıralanmaktaydı. Öğrenciler odaların alt
basamağında öğretime başlar, üste doğru yükselirdi. Öğretim,
uygulamalı ve de teorik olarak iki şekilde yapılırdı.
Uygulamalı olanlar; saray ve protokol hizmetleri, güreş,
atlama, meç ve ok atma gibi spor çalışmaları, hat sanatı,
müzik vb. gibi güzel sanatlardı. Teorik olanlar ise Türkçe,
Arapça, Farsça, Sarf, Nahiv, Şiir, Beyan, Hikmet, Edebiyat,
Mantık, Coğrafya, Astronomi, Tarih, Fen, Geometri, Cebir ve
İslamî Bilimler (Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelam gibi) idi.
Bu önemli
eğitim kurumu, Osmanlı devlet hayatına çok sayıda sadrazam,
vezir, yüksek rütbeli asker ve birçok hattat, şair,
müzisyen, ressam ve minyatür ustası yetiştirmiştir.
Yetiştirilen bu kimseler, bu mektepten aldıkları eğitimin
mükemmelliği sayesinde uzun yıllar Osmanlı Devletine hizmet
ettiler. Batı metotları ile harp okullarının açılması ve
bunların gitgide çoğalmasıyla mektebin önemi iyice azaldı.
Modern eğitimin gittikçe yerleşip yayılması karşısında,
Enderun mektebi de modern eğitimin ilkelerini uygulamaya
başladı.
Ancak
şehirde Türk ve ecnebi olmak üzere çeşitli genel kültür
kurumlarının ve meslek okullarının açılması, özellikle
Enderun Mektebi'nden çıkanların, Tanzimat’tan önceki dönemde
olduğu gibi, devlet görevlerine tayinlerdeki üstün
durumlarını kaybetmeleri, halk arasında özellikle devlet
ileri gelenleri katındaki değerini sarstığından bu eğitim
yuvası kalkınamadı ve 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilânını
takip eden günlerde tamamen kapatıldı. 1909’a kadar devam
eden Enderun Mektebi, Türk eğitim tarihinde çok önemli bir
yer işlev görmüştür.
Dinî
ve Sosyal Müesseselerin Eğitim ve Öğretimdeki Fonksiyonu:
Osmanlı
Devleti’nde halkı bilgilendiren diğer önemli müesseselerden
birisi de camiler ve mescidler, tekke ve zâviyelerdir.
Ayrıca kütüphanelerde birer eğitim öğretim merkezi olarak
hizmet veriyordu.
Bu kurumlar,
yüzyıllar boyu sadece ibadet yeri olarak değil; aynı zamanda
eğitim-öğretimin yapıldığı, toplumu ilgilendiren güncel
meselelerin görüşülüp karara bağlandığı, hükümet konağı,
mahkeme, misafirhâne, genel ve siyasî bilgi edinme yeri,
hatta konferans merkezi olarak hizmet vermiştir.
Câmi, Arapça bir kelime olup,
halkı toplayan ve halkın toplantı yeri manalarına gelir.
Mescid ise yine Arapça bir kelime olup secde edilen, namaz
kılınan, Allah’a dua ve niyazda bulunulan yer manâlarına
gelir. Bu yüzden sosyal müesseselerin başında gelen câmi ve
mescidler hem ibadet yeri hem de cemaatin toplu bulunması
sebebiyle memleket, muhit ve mahalleye ait işlerin görüşülüp
karar bağlandığı yerlerdi. Bu nedenle medreseler, sosyal bir
yapı olarak büyük bir öneme sahiptir.
Hz.
Peygamber(a.s.)’in Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında ilk
olarak Ku’ba Mescidi (Mescid-i Nebevi) inşâ edilmiş, burası
eğitim öğretim merkezi olarak kullanıldığı gibi devlet ve
memleket işlerinin, güncel mesele ve olayların görüşülüp
karara bağlandığı, çözümlendiği bir karargâh olarak da
kullanılıyordu.
Bu önemi
nedeniyledir ki diğer İslam Devletlerinde olduğu gibi,
Osmanlılarda da cami ve mescidler bir mahallenin odak
noktasını teşkil ediyordu. Ayrıca cami ve mescidlerin yanına
medrese, kütüphane, sebil, aşevi vb. gibi sivil ve sosyal
vazifelerin görüldüğü binalar tesis edilirdi. Bu hâliyle
bunlar, bir külliye meydana getirir ve âdeta yeni bir
mahallenin kurulmasına yardım ederlerdi. Çünkü bir cami
yaptırmak isteyen hayır sahibi kimse, toprağa ağaç diker
gibi, binasını tek başına yalnız bırakmaz, yanına diğer
hayır kurumlarını da yaptırırdı.
Zengin fakir
herkesin katılabildiği dersleri “dersiam” denilen kişiler
yapardı. Öğrencilerden de hiçbir ücret alınmazdı. Halk,
konuşmacının çevresinde halka oluşturur ve dersi dinlerdi.
Bu derslere gösterilen ilgi oldukça fazlaydı. Genellikle
ikindi namazından sonra yapılan bu derslere “İkindi
dersleri” de denilirdi.
Camilerin
en önemli görevlerinden birisi de siyasî eğitim merkezi
olarak kullanılmalarıdır. Ülkeyi ilgilendiren herhangi bir
konu hakkında halkı bilinçlendirmek, yönlendirmek ve canlı
tutmak için camilerden yararlanılmıştır. Yine her semtin
camiine gelen hükümet bildirileri burada halka açıklanırdı.
Görüldüğü gibi camiler sadece ibadet yönüyle değil, pek çok
bakımdan halka hizmet veren yerlerdi. Burada vazife
görenlerin de günümüzle mukayese edilemeyecek kadar,
toplumda itibar sahipleri oldukları düşünülürse caminin bu
görev ve fonksiyonları çok daha iyi anlaşılır. Gerçekten de
günümüzde vazifesi, hemen hemen mihrapla minber arasına
sıkışıp kalan imamların, salahiyetleri başlangıçta bu kadar
kısıtlı değildi. Osmanlı’da imamlık, sorumluluk alanı geniş
ve önemli bir vazife idi. Osmanlı Devleti’nde hükümdar
berâtıyla göreve getirilen imamlar, özellikle sosyal
faaliyetleriyle mühim bir rol üstleniyorlardı. Ülkemizde
1829’da muhtarlık teşkilatı kurulana kadar mahalle
yöneticisi olarak kadıların bir nevî temsilciliğini de
yapıyorlardı.
Camilerin
dışında tekke ve zaviyeler, dergâhlarda birer yaygın eğitim
öğretim kurumu olarak hizmet vermişlerdir
Tekke, bir
şeyhin idaresi altında, dervişler grubunun dayandıkları
zikir, murâkabe ve niyazla uğraştıkları yer anlamlarına
gelmektedir. Zaviye ise bir zâhidin ibadetle meşgul olmak
üzere inzivaya çekildiği köşe, tenha yer anlamındadır.
İslam
eğitim ve kültür tarihinde önemli bir yeri bulunan
müesseselerden birisi de tekke ve zâviyelerdir. Tasavvuf
düşüncesinin, anlayış ve terbiyesinin işlendiği,
derinleştirildiği ve halka aktarılıp öğretildiği tekkeye;
dergâh, hangâh gibi isimler de veriliyordu. Bu konuda
anlatılan özellikleri nedeniyle tekke ve zaviyeler, önemli
birer eğitim müesseseleri olarak faaliyet gösteriyorlardı.
Nitekim
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren devletin ilerleyip
genişlemesinde, eğitim öğretim kurumu olarak da kullanılan
tekke ve zaviyelerin rolü çok büyüktür. Osmanlılarda
tekkeler edebiyat, tarih, musikî ocakları idi. Yine
tekkelerde yetişen, konusu daha çok dinî, ahlakî, mistik
değerler olan bir edebiyat türü ortaya çıkmıştır ki bu
edebiyata “Tekke (Tasavvuf) Edebiyatı” denir. Ayrıca
tekkeler ve zaviyeler Anadolu’nun İslamlaşması ve
Türkleşmesinde çok mühim rol oynamışlardır.
İslam’da dînî
tedrisat ile ibadet birbiriyle bir bütün oluşturdukları için
tekke ve zaviyede bulunan şeyh, burada çeşitli dinî dersler
verirdi. Bununla beraber tekke ve zaviyelerin esas gayesi
zikir ve niyaz yapılabilecek yerler olmasıdır.
Programlarında tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, kıraat, ahlâk
gibi dinî ilimlerin yanında Osmanlıca, Farsça, biyografi,
tarih, musiki ve edebiyat gibi dersler de yer alırdı.
Tekke ve
zâviyelerin Osmanlı fütûhatını kolaylaştırmada büyük bir
ehemmiyete haiz olduklarını biliyoruz. Osmanoğullarıyla
birlikte birçok şeyh gelip Anadolu’nun batı taraflarına
yerleştiler. Bu yeni gelen derviş muhacirlerin bir kısmı
gazilerle birlikte fütûhat yapmak, memleket açmakla meşgul
oluyor; diğer bir kısmı ise civardaki mekânlara yerleşiyor,
ziraat ve hayvancılıkla meşgul oluyordu. Buraları kısa
zamanda din, eğitim ve kültür, imâr merkezleri haline
geliyordu. Bu zâviyelerin, ordudan önce gelip sınır
boylarına yerleşmesi ordunun ileri harekâtını
kolaylaştırıyordu.
Bundan başka
tekke ve zaviyelerin, köylerin gelişmesinde ve ilerlemesinde
büyük bir hizmetler yaptığını bilmekteyiz. Zaviye şeyhleri,
Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren “köy gençlik
ocaklarını” nüfuzları altına alarak buralara tasavvuf
ilkelerini yerleştirmişlerdi. Böylece bunlar da şehirlerdeki
ahi teşkilatları gibi manevî birlik kazanmışlardı. Tekke ve
zaviyelerin bir kısmı devlet tarafından, bilhassa yolculuk
için tehlikeli olan yerlerde, tesis ediliyordu. Bu bakımdan
dağlarda, tehlikeli boğaz ve geçitlerde tesis edilen tekke
ve zâviyeler; askerî sevk ve idareyi kolaylaştırmak,
ticarete engel olabilecek eşkıya baskınlarına mâni olmak
için birer “jandarma karakolu” vazifesi de görüyorlardı.
Tamamen vakıflara bağlı olan bu müesseseleri, hemen her
yerleşim merkezinde görmek mümkün idi.
Osmanlı
Beyliği’nin kuruluşunda Babaîlik, Ahilik gibi tarikatlar
mühim rol oynamıştır. 14. yüzyıl sonlarıyla 15. yüzyılda bu
tarikatların kuvvetlenerek Anadolu’nun siyasî tarihinde söz
sahibi olmaları ise, beyliğin bunları himayesinden
doğmuştur. Osmanlı padişahlarıyla devlet adamları tarikat
erbabına karşı, kuruluştan itibaren büyük bir hürmet
göstermişler, birçoğu tarikat şeyhlerine intisap
etmişlerdir. Bunun bir neticesi olarak da adlarına tekkeler
açtırıp vakıflar yaptırmışlardır. Osmanlı sultanlarından
bazıları tarikat mensubu kişilerden, savaşa giderlerken gaza
kılıcı kuşanmışlar, onları seferde beraberinde
götürmüşlerdir. İşte bu hürmet 14. yüzyılın sonlarından
itibaren Osmanlılarda Ekberiyye, Bistamiyye, Zeyniye gibi
tarikatların yaygınlaşmasına vesile olmuştur. Bundan başka
yine 14. yüzyıl sonlarıyla 15. yüzyılda Halvetilik,
Kadirilik, Mevlevilik de yavaş yavaş tarih sahnesine
çıkmıştır.
Fakat son
zamanlarda çok istisnai olarak tekkeler esrar içenler, işsiz
güçsüz kimselerin buluştukları, sazlı sözlü eğlenceler
düzenlendikleri yerler olarak telakki edilmiş (bazı art
niyetli kişiler tarafından abartılı ve maksatlı olarak) bu
müesseselerin son zamanlardaki
nahoş
durumlarına bakıp da bunların hep böyle olduğunu zannetmek
çok büyük haksızlık olur. Nitekim Muallim Cevdet de bu
mevzuya temasla: “Son zamanlardaki yozlaşmasına bakıp da
tekke ve zaviyelerin, daima öyle olduğuna hükmedilmemelidir.
Dört mevsimden sonbahara bakarak ilkbaharda da ortalığı
yapraksız ve yeşilliksiz sanmak doğru değildir, kemâl
zamanlarında tekke ve zâviyeler ruhları çok terbiye
etmiştir. Hayatın ızdırabını dindirmek ihtiyacında olanlar
oralara koşar, nefis bir ahengin şelalesi altında ruhlarını
yıkar, teselli edici söz ve tarihî menkıbelerle yeniden
canlanırdı. Hâsılı tekkeler, yeis ve mahrumiyet ile canına
kıyacak insanların yeniden hayat buldukları yerlerdir.”
Osmanlı
Devleti’nde esnaf teşkilatı da birer eğitim öğretim yeri
olarak kabul edilmelidir. Selçuklular döneminde Anadolu’da
yaygın olarak görülen ve bir esnaf teşkilatı olan “Ahilik”,
Osmanlılar döneminde de varlığını sürdürdü. Ahilik esnaf,
zanaatkâr ve işçileri bünyesinde toplayan, üyelerine mesleki
bilgi ve eğitim veren, dini bilgilerini artıran ve en
önemlisi iş ve ticaret ahlâkına dayanan bir eğitim öğretim
kurumudur.
Osmanlı
Devleti’nin temeli atılırken geniş ölçüde Ahilik ve Ahi
reislerinin nüfuzlarından istifade edilmiştir. Osmanlı
Beyliğinin kurucusu Osman Gazi’nin Kayınpederi Şeyh
Edibali’nin ahilerin büyüklerinden olması da rol oynamıştır.
Nitekim kuruluşta büyük hizmetleri görülen Ahî Hasan Çelebi,
Ahî Mahmut, Çandarlı Kara Halil gibi değerli kimseler de bu
teşkilattan idiler.
Fatih Sultan
Mehmet dâhil olmak üzere ilk Osmanlı Sultanları Ahi
teşkilatının başı idiler. Devletin yerleşmesinden sonra
ahiler siyasî yönlerini bırakarak esnaf teşkilatı olarak
varlık ve etkilerini, etkinliklerini sürdürmüşlerdir. Bu
yüzden esnaf, “fütüvvetnâme” denilen yönetmeliklere tâbi,
hizmet ehli, diğergam, dayanışmacı ve özerk bir yapıya
sahiptir. Sistem rekabete değil işbirliğine, çıkarcılığa
değil dayanışmacılığa, bencilliğe değil diğergamlığa,
karşılıklı kontrol ve tahsis ilkelerine dayanmaktadır. İş ve
çalışma hayatı belli bir disiplin altına alınmıştır.
Yükselebilmek için ehliyet ve liyakat esastır. Bu yolda her
şey sıralıdır. Esnaflığa giren genç, mesleğinde
uzmanlaşmadıkça ve zamanı gelmedikçe yükselemez ve ayrı
dükkân açamazdı.
Ahilik
teşkilatının amacı, üyeleri arasında sevgi ve dayanışmayı
sağlamak, gerek duyulduğu durumlarda da devlete her türlü
yardımda bulunmaktır. Ahilik teşkilatının kendine özgü
“Fütüvvetnâme” adlı yasaları vardır. Ahilik, çeşitli
dönemlerde birer teknoloji ve sanat okulu, ilim ve kültür
merkezi, gerektiğinde asker yetiştiren bir kurum rolünü
üstlenmiştir.
Ahilikte
öğretici, örgüte bağlı çıraklara sanat ve teknikle ilgili
bilgiler yanında, toplum hayatının gerektirdiği kültür ve
terbiyeyi de öğretirdi. Müslüman Türk toplumunun dinî,
sosyal ve iktisadî, siyasî ve kültürel hayatında önemli rol
oynayan ahi teşkilatı, kaliteli mal üretiminde bugün dahi
örnek alınacak iyi bir sistem geliştirmiş ve bunu başarıyla
uygulamıştır. Ahi ocağı üretilen mallarda kaliteyi sağlamayı
yalnız ekonomik olarak değil; ahlâkî olarak da önemli
saymıştır. Belirlenen ölçü ve kalitede mal üretmeyen
üyelerini, ağır bir biçimde cezalandırmıştır.
Yüzyıllarca Müslüman Türk toplumunun temel kurumlarından
biri olan Ahilik, 16. yüzyılın sonlarında Batı sanayi
ürünlerinin Anadolu pazarlarını ele geçirmesi sonucunda
çözülmeye başlamıştır. El tezgâhlarında mal üreten esnafın,
sanayileşme faaliyetlerine uyum sağlayamaması ve mallarına
alıcı bulamaması, Osmanlı ülkesinin Avrupalı Devletlerin ve
tüccarların açık pazarı haline gelmesi, Ahilik teşkilatını
bunalıma itmiştir. Osmanlı
ekonomisinin zayıflamasının bir sonucu olarak sanat, ticaret
ve iş hayatına askerlerin ve köyden şehre göç eden grupların
katılmasıyla Ahilik teşkilatı etkinliğini yitirerek
çözülmüştür.
Eğitim öğretim
ile ilgili bir diğer kuruluş ise kütüphanelerdir. Bir
milletin medeniyet seviyesi kütüphanelerinin ve ondan
faydalananların çokluğuyla ölçülür. İlmin, şefkatli
kollarıyla insanları sardığı İslam dünyasında kütüphaneler
okulların vücuduydu. Herkes gücü ölçüsünde kütüphane kurmaya
yönelir, bu hususta âdeta birbirleriyle yarışırlardı. Özel
kütüphanelerden resmi kütüphanelere kadar ağaç yetiştirir
gibi her tarafa kütüphaneler dikmişlerdi. Kütüphaneler ya
umumî, ya da hususî mahiyette kurulurlardı. Başlangıçta cami
ve mescid yanlarına kurulan kütüphaneler sonraları medrese,
hatta hastahâne bitişiklerinde kuruldular. Herkese açık olan
bu kütüphaneler şehirlerin gülistanları oldular.
Kütüphanelerin birçoğunun vakıfları vardı. Kütüphaneye
alınan kitaplardan tutunuz, personeline varıncaya kadar
bütün masraflar vakıflardan karşılanırdı.
Kuruluş
döneminde kütüphanelerle ilgili olarak elimizde maalesef
ciddi olarak bir kaynak yok. Yani devrin anlayışına göre bir
kitap dolabından veya kitap için ayrılmış odadan ve
kütüphaneciden söz etmek için elimizde yeterli bir bilgi
yoktur. Kuruluş döneminde rastladığımız kütüphane
örneklerinin ortak özelliği, bu kütüphanelerin küçük bir
koleksiyona sahip olmaları, bu koleksiyonun korunması için
tayin edilen görevliye ücret tahsis edilmesi, genellikle bu
görevin kütüphanenin kurulduğu hayır kurumunda görevli
kimseler tarafından yapılmasıdır.
Osmanlılarda kütüphaneler, ilmin yayılıp genişlemesinde
(özellikle de yükselme döneminde) çok mühim bir rol
oynadılar. Bilhassa Fatih, Yavuz ve Kanunî zamanlarında
kütüphaneler birer bilim ve kültür yuvası haline geldiler.
Osmanlılarda kütüphanelerden ciddi olarak istifade edilmesi,
kütüphanelerin bilim ve kültür merkezi olması yükselme
dönemine rastlar.
İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet, şehri
siyasî ve idarî merkez haline getirdiği gibi ilmî ve
kültürel olarak da bir merkez haline getirdi. Fatih Sultan
Mehmet, sadece kendisi ve saray için değil; halk için de ilk
kütüphaneyi açan padişahtı.
Yavuz
Sultan Selim de kitapsever bir padişahtı. Padişahlığı
zamanında İstanbul’a İslam dünyasından birçok âlimin ve
kütüphanenin gelmesini sağlamıştır. Bu dönemde fethedilen
Suriye, Mısır gibi ülkelerden çok sayıda kitap
getirtilmişti. Ayrıca sarayda büyük bir koleksiyon meydana
getirilmiş, bu daha sonraki dönemlerde Osmanlı padişahları
tarafından kurulacak olan birçok vakıf kütüphanesinin
temelini teşkil etmiştir.
Kanunî’nin
yaptırdığı Süleymaniye Kütüphanesi ise dünyanın sayılı
kütüphaneleri arasında yer almaktadır. İstanbul’da
Süleymaniye Cami külliyesinde hâlâ faaliyetini sürdüren
kütüphane binlerce el yazma esere sahiptir. Bu kütüphane
dünya kütüphaneleri arasında el yazma eserlere sahip birinci
kütüphanedir. Daha sonraki dönemlerde başta İstanbul olmak
üzere Anadolu ve Rumeli’de birçok yerde, halka ve medrese
öğrencilerine yönelik birçok vakıf kütüphanesi kurulmuştur.
Osmanlılarda
eğitim öğretim konusunda mahallenin de rolü büyüktür.
Mahalleler bilgi iletişimin gerçekleştiği yerlerden biridir.
Mahalle sakinleri arasında bilgisi ve kültürüyle tanınan
kişilerin çevresinde toplanılarak yapılan sohbetlerde her
türlü konu tartışılır, karara bağlanırdı. Mahalledeki bu
bilgi aktarımı, duruma göre bazen mahalle mekteplerinde
yapılırdı.
Sonuç olarak şunları söylemek
gerekir ise; yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi,
Osmanlı Devleti’ni kısa zamanda cihan devleti yapan
unsurların en başında asırlardır başarıyla uyguladığı ideal
eğitim öğretim sistemi gelir. Zira Osmanlı Devleti, bu
eğitim öğretim sistemi ve yetişmiş insan gücü sayesindedir
ki çok geniş bir coğrafyada hangi din, dil ve ırktan olursa
olsun yüzyıllardır insanları barış ve huzur içinde, bir
arada yaşatmayı başarmıştır. Ne zaman ki bu ideal eğitim
öğretim sisteminden uzaklaşılmış, eğitime bağlı olarak
Devlet-i Â’liyye’nin diğer kurum ve kuruluşlarındaki
yozlaşma ve bozulmalar da artmış, koskoca cihangir devlet
tarih sayfalarına karışıp gitmiştir.
*Eğitimci, Araştırmacı- Yazar
Döğen, age., s. 255; Öztuna, age., s. 381;
Kopraman, age., 178; İpşirli, a.g. mad.,
s. 327.
Baltacı, agm., s. 138; Kazıcı, age., s.
360.
Kodaman, age., s. 419; İpşirli, ag.mad, s.
328; Döğen, age., s. 256; Kopraman, age.,
s. 178.
Döğen, age., s. 256; Baltacı, agm., s.
139.
Kodaman, age., s. 410; Döğen, age., s.
257; Kazıcı, age., s. 360.
Öztuna, age., s. 291; Sertoğlu, age., s.
214.
Baltacı, agm., s. 141; İpşirli, ag.mad.,
s. 328; Kopraman, age., s. 179.
Öztuna, age., s. 291; Kodaman, age., s.
410.
Sertoğlu, age., s. 214; Baltacı, agm., s.
141.
Kazıcı, age., s. 383; İpşirli, ag.mad,
s. 329.
Kazıcı, age., s. 383; Kodaman, age., s.
411.
Mehmet İpşirli, “Enderun”, mad., Diyanet İslam
Ansiklopedisi, C. 11, İstanbul 1995, s. 185 vd;
Ahmet Kılıç, “Enderun Mektebi Eğitimi ve Özellikleri”,
İlkadım Dergisi Eğitim Özel Sayısı, S.
111-112, Nevşehir 1997, s. 36; Erol Özbilgen, “Enderun
Mektebi”, Osmanlı Ansiklopedisi, İz Yay.,
C. 4, İstanbul 1996, s. 228; Yeni Rehber Ansk,
“Enderun” mad., C. 6, s. 319; Öztuna, age., s.
289; Sertoğlu, age., s. 98; Kazıcı, age.,
s. 359; Kopraman, age., s. 177.
Kılıç, agm., s. 36; Öztuna, age., s. 289,
İpşirli, ag.mad, s. 185; Özbilgen, age.,
s. 228.
Kazıcı, age., s.359; Kılıç, agm., s. 36;
İpşirli, ag.mad., s. 186; Sertoğlu, age.,
s. 98.
Kopraman, age., s. 177; Kılıç, agm., s.
37.
Kopraman, age., s. 178; Özbilgen, age., s.
229; Kazıcı, age., s. 379.
Kılıç, agm., s. 38; Sertoğlu, age., s. 98;
İpşirli, ag.mad., s. 187.
Öztuna, age., s. 291; Kopraman, age., s.
177.
Kazıcı, age., s. 378; İpşirli, ag.mad., s.
188; Öztuna, age., s. 291.
Kopraman, age., s. 178; Özbilgen, age., s.
229.
Kopraman, age., s. 183; İpşirli, ag.mad.,
s. 189.
Kazıcı, age., s. 378; İpşirli, ag.mad., s.
189.
Hasan
Akay, İslamî Terimler Sözlüğü, İşaret Yayınları,
İstanbul 1995, s. 367; Yeni Rehber Ansk.,
“Tekke” mad., C. 19, s. 15; Kazıcı, age., s. 379;
Kodaman, age., s. 423.
Kazıcı, age., s. 379; Akay, age., s. 367.
Kodaman, age., s. 423; Kazıcı, age., s.
379.
Ziya
Kazıcı,“Ahilik” mad., D.İ.A., C. 1, İstanbul
1988, s. 540 vd; İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden
Keşfetmek 2, Timaş Yay., 2. bsk, İstanbul 2006, s.
98; İzzet Er, “Ahilik” mad., Sosyal Bilimler
Ansiklopedisi, Risale Yay., C. 1, İstanbul 1990, s.
9; Şerafettin Turan, Türk Kültürü Tarihi, Bilgi
Yay, 2. basım., Ankara 1994, s. 316; Erol Ülgen,
“Ahilik”, Osmanlı Ansiklopedisi, C. 1, s. 24;
Yeni Rehber Ansk., “Ahilik” mad., C. 1, s. 248;
Kopraman, age., s. 184.
Turan, age., s. 317; Er, ag.mad., s. 10;
Kazıcı, ag.mad., s. 540; Ülgen, age., s.
24.
Süleyman Uludağ, "Fütüvvet" mad, D.İ.A, C. 13,
İstanbul 1996, s. 259; Mustafa Kara, “Fütüvvet”, mad.,
Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, Risale Yay., C. 3,
İstanbul 1990, s. 166; Sertoğlu, age., s. 116.
Kopraman, age., s. 184; Kazıcı, ag.mad.,
s. 541; Turan, age., s. 31; Ülgen, age.,
s. 24.
Kopraman, age., s. 184; Sertoğlu, age., s.
116.
İsmail Erünsal, “İslam Medeniyetinde Kütüphaneler”,
D.G.B.İ.T., C. 14, s. 260; İsmail Erünsal,“Kütüphane”
mad., D.İ.A, C. 17, İstanbul 2004, s. 11; Yeni
Rehber Ansk., “Kütüphane” mad., C. 12, s. 363.
|