|
Osmanlı’dan Günümüze
“Sözde Ermeni Soykırımı” Sorunu (*)
Prof. Dr. Bayram BAYRAKTAR(**)
Günümüzde Ermeni konusu, Ermeniler açısından tarihe dönme,
yakın geçmişi sorgulama ve yeni bir kimlik arama
sorunlarıyla iç içedir. Bunları yaparken Ermenilerin başlıca
amacı; Türklerden rövanş alma ve 1970’li yıllarda yaptıkları
gibi terör faaliyetleriyle sorunlarını dünya kamuoyuna
tanıtma, nihayet “ma’dur ve mazlum” rolünü oynamak
suretiyle Batılı toplumların Türklere olan sempatilerini yok
etme şeklinde açıklanabilir. Bugün Ermenilerin isteklerinde
başarısız olduklarını kim iddia edebilir?
ASALA’nın terörle diplomatlarımızı öldürmesi Batı kamuoyunda
hoşgörüyle karşılandığı gibi, bu örgüt, tarihî gerçeklere
dayanmayan Ermeni tezini dünya kamuoyuna benimsetmeyi de
başarmıştır. Artık hedeflerinin, ülke parlamentolarını ve
BMC’nin karar mekanizmalarını etkilemek olduğu meydandadır;
ancak, bu gidişatın anlamı Türkiye’de yeterince kavranmış
gözükmemektedir. Söz konusu sorun Türkiye’de; Batı’nın
geleneksel Haçlı zihniyetine, Ermeni ve Rum lobilerinin
çalışmalarına ve kendimizi doğru ve yeterince
tanıtamadığımız görüşüne atfedilmektedir.
Bu
düşüncelerde gerçeklik payı yok değildir; ama, konuyu;
yönetici zümrenin, medyanın, aydınlarımızın ve
akademisyenlerimizin sayesinde Batı kamuoyunda
kaybettiğimizin farkında bile değiliz. Bu yaklaşım satranç
oyuncusundan daha çok –deyim yerindeyse “hep yek” ya da
“düşeş”le işi birmeye uğraşan-tavla oyuncusunun tutumuna
denk düşmektedir. Oysa Bugün 1915 olayları ayırımsız tüm
Avrupa ülkelerinde, siyasal platformlarda ve ders
kitaplarında bir “soykırım” olarak değerlendirilmektedir.
___________
** Bu
makale Hollanda Atatürkçü Düşünce Derneği adına Rotterdam
Kocatepe Camii salonlarında Konferans olarak sunulmuştur. 3
Haziran 2001.
Konuya
taraf Türkler ise hem güncel hem tarihte olan-bitenlerle
ilgilenmeyen, “kollektif bellek” ten kopmuş bir görüntü
vermektedirler; ayrıca Ermeni konusu ders kitaplarımızda hiç
yer almamaktadır. Birileri konunun bu şekilde yansımasının
“dünya barışına katkı” şeklinde yorumluyorsa biliniz ki o
kişi – ya da kişiler ya da gruplar-aymazlık içindedir.
Ermeni
konusu Türk toplumunu, yarışın 100 metresinde ya da 200
metresinde değil maraton boyunca ilgilendirmektedir ve
sorunun kısa ve kolay bir çözümü yoktur. Eğer Batılı biri
size “Ermeni Sorununu” nasıl çözeceğinizi sorabiliyorsa
yapmanız gereken ilk iş böyle bir sorunun bulunmadığını;
tarihte olanların orada kalması gerektiğini belirtmek
olmalıdır; ama her durumda bu konu kollektif bir dayanışmayı
da zorunlu kılmaktadır. Aslında biz sorunu Kurtuluş Savaşı
vererek çözmüştük; biliniz ki birileri mevzilerimizi
değiştirmek, cepheyi bozmak istemektedirler ve bu bir
paranoya değildir...
Dünyaya
yansıtıldığı şekliyle, tıpkı yaşamak zorunda olduğumuz
“depremler” gibi, bu sorunla birlikte yaşayacağız. Aslında
18 Temmuz 1987’de AB Parlamentosu, 1915-17 olaylarını, 9
Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Konvensiyonu’na
dayanarak “Genocide” kabul etmiş ve konseye bu
kararını, Türk Hükûmeti’ne kabul ettirmeyi tavsiye etmiştir.
Bu tarih, Türkiye’nin AB’ne girmek için yoğun girişimlerde
bulunduğu dönemle çakışmaktadır (1). İlgili metinde,
“... günümüz Türk hükûmetinin, Jöntürk hükûmetinin Ermeni
halkına düzenlediği soykırımı kabul etmeyi reddetmesi,
Yunanistan ile arasındaki fikir ayrılıkları yüzünden uluslar
arası yasalara uymadaki isteksizliği, Kıbrıs’ta Türk işgal
kuvvetlerinin müdahalesi ve Kürt sorununun varlığını
reddetmesi, (...) gibi sebepler Türkiye’nin topluluğa girme
konusunda
1.
Aydınlık, 15 Ekim 2000.
aşılmaz
engellerdir.”
denilerek Türkiye birliğe girmeden “yüz kızartıcı
suç işlemiş” konumuna sürüklenmek istenmektedir.
1970’li
ve 80’li yıllarda ASALA militanlarının diplomatlarımızı her
katledişlerinde, Batı medyası, bu katliâmı sanki
meşrulaştırmak istercesine diplomatlarımızın öldürülmesiyle
ilgili program yaparken, sürekli 1915 olaylarını tek yönlü
ve Ermenileri haklı göstererek işledi. Yansıtma ve yorumlar,
serbest haber niteliğini kaybederek bir Türkiye ve Türk
aleyhtarlığı kampanyasına dönüştü (2). Türkçe basında yer
alan haberlerin veriliş biçimleri, aslında Avrupa’da
yaşayan Türk topluluklarının yabancısı olduğu bir durum
değildi.
Evrensel
perspektifle yaklaşanlar için Ermeni konusu, “uniqe” ya da
“nev-i şahsına münhasır” olmaktan çok Büyük Güçler’in
bölgesel ve dünya politikalarının bir enstrümanı olarak
değerlendirilmelidir. Nitekim yakın geçmişte, eski Alman
Başbakanlardan Helmut Schmidt’in Türkiye üzerine yaptığı
açıklamalar ilginç ve çarpıcı niteliktedir. Schmidt’e göre
(*), “... Türkiye’nin Avrupa kültür çevresinin dışında
kaldığına şüphe yok. Avrupa’nın devlet ve hükûmet şefleri
Türkiye’yi geleceğe dönük olarak ‘aday üye’ diye
niteliyorlarsa da böylesi bir genişleme bana aldatıcı bir
fikir olarak gözüküyor. (...) Bizim hemen yakınımızda
Cezayir’den Mısır’a, İran’dan Irak ve Türkiye’ye kadar
uzanan bir bölgede ve Balkanlar’da 300 milyon Müslüman
yaşıyor ve doğum oranı Avrupalıların iki katı.
(...)
Türkiye’nin nüfusu bugün 65 milyon ve bu sayı 35 yıl içinde
100 milyona çıkacak. Türkiye’nin 21. yüzyıl sonundaki
nüfusunun ise Almanlarla Fransızların toplamı kadar olacağı
tahmin ediliyor. Türkiye’yi AB’ye almak isteyen kişinin bu
sayıyı aklında tutması gerekiyor. O kişinin, Türkiye’nin üye
2.
Söz konusu olaylarla ilgili bkz., Milliyet, Hürriyet,
Cumhuriyet ve Tercüman gazeteleri.
(*)
Aydınlık, 15 Ekim, 2000.
olmasıyla birlikte, ortak dış politikanın ne olacağını da
sorması gerekiyor. Türkiye’nin Suriye, İran, Irak ve
Ermenistan ile ortak sınırları var. Yunanistan’la
yüzyıllardır süren bir anlaşmazlık içinde ve sadece Kıbrıs
yüzünden de değil.
Türkiye,
Ortadoğu’daki her savaşa [birileri bu coğrafyada her vakit
savaşılsın istiyor olmalı] neredeyse zorunlu olarak
katılmak durumunda. Bölgede önemli güvenlik çıkarları var.”
Eski
Almanya başbakanlarından birini görüşü böyle; istemesek de
kimi açılardan ya da kendi açılarından gerçekçi olmadığını
söyleyemeyiz. Bir başka ifadeyle dünyanın en çok silâh
satılan coğrafyası olan Ortadoğu’da, Türkiye, pek çok
sorunla boğuşurken AB’ye girmesin; ama insiyatif
kullanabilen bir ülke hâline de gelmesin.
Bu itibarla bilinmelidir ki, Ermeni konusu sadece tarihsel
bir konu değildir; tarihî yönü, boyutlardan sadece biridir.
21. yüzyıla girdiğimiz bu dönemde, tıpkı 20. yüzyıl
başlarında olduğu gibi, Büyük Güçler (Düvel-i Muazzama=
World Powers) ve uluslararası sermaye her bölge ve ülkeyi
kendi çekim alanına almakta, ülkelerin serbest politik tavır
koymalarına-sadece kendi politikalarına karşı gelmemek
koşuluyla-şartlı izin vermektedirler. Günümüzde giderek
artan bir şekilde Türkiye’yi uluslar arası platformlarda zor
durumlarda bırakan ve bağımsızlığımızla ilgili çok önemli
dayatmalara neden olan “Sözde Ermeni Soykırımı” konusu,
Türkiye’nin aydınları ve yöneticilerine göre, Büyük
Güçler’in elinde Türkiye’yi sürekli denetleme ve bağımsız
hareketlerini kısıtlama amacına hizmet eden bir olgu
biçiminde algılanmaktadır.
“Sözde Soykırım” konusunu çeşitli yaklaşımları
değerlendirerek, bir bakış açısı geliştirmenin bilimsel
tutuma daha uygun bir tepki olacağı kanısındayım. Bu açıdan
hareketle New York State University’de öğretim üyesi olan
sosyolog Prof. Dr. Vahakn N. Dadrian, ilgili konuda yaptığı
bir değerlendirmede (3), “ Birinci Dünya Savaşı sırasında
Osmanlı İmparatorluğu, kendi azınlığı olan Ermeni nüfusun
çok büyük bir bölümünü katlederek dünyanın gözü önünde dünya
tarihinin en büyük ‘genocide’lerinden birini gerçekleştirdi.
Ermeni Soykırımı [!] Osmanlıların on yıllarca süren zulmünü
izledi ve sonuçta toplam bir milyonun üzerinde Ermeni
öldürüldü [!].” şeklindeki yaklaşımıyla bilinen
Ermeni kökenli araştırmacıların ya da Ermeni davasını
fedailiğinin üstlenen örgütlerin yaklaşımından farklı bir
davranış sergilememektedir.
Genelde Türklerin, Birinci Dünya Savaşı yıllarında
“Ermenileri topluca katlettikleri” tezine dayanan bu gibi
görüşler bilindiği gibi çeşitli Batılı ülkelerin
parlamentolarında da tartışılmakta ve Ermeniler lehine
kararlar çıkmaktadır. Konuyla ilgili olarak 2000 yılı Ekim
başında ABD Temsilciler Meclisi gündemine alınan karar
tasarısı, son anda dönemin başkanı Clinton ve Genelkurmay
Başkanı Hanry Shelton’ın meclis başkanlığına gönderdikleri
19 Ekim 2000 tarihli mektupları ile toplantı gündeminden
çekildi.
Başkan Clinton mektubunda, “...her yıl 24 Nisan Ermeni
Soykırımı’nı Anma Günü’nde [!], masum Ermenilerin zorla göç
ettirilmesi ve soykırıma
uğratılmalarını andığını, her yıl bütün Amerikalılara bu tür
hareketlerin
tekrarlanmaması konusundaki mücadeleye adamaları için
telkinde bulunduğunu...” belirterek ABD’nin bölgedeki
çıkarları için bu konunun şimdilik gündemden çekilmesini
istemişti (4).
Aslında bu olaydan bir yıl önce 18 Kasım 1999’da ABD TM’inin
gündemine alınan tasarının 1. maddesinin 1. bendinde,
“...Ermeni soykırımı, 1915 ve 1923 yılları arasında Osmanlı
İmparatorluğu tarafından tasarlanmış ve
gerçekleştirilmiştir. (...) Müttefik Hükûmetler (İngiltere,
Fransa ve Rusya), 24 Mayıs 1915 gününü, tarihte ilk kez bir
başka hükûmeti insanlığa karşı suç
3. Ersal Yavi, Türkler, Ermeniler, Kürtler,
Yazıcı Yayınevi, İzmir-2001, s.129 vd.
4. Sabah,
19.11.2000.
işlemekle itham etmiştir.”
şeklinde hazırladıkları tasarıyla, emperyalist çehrelerini
unutarak, yüzyıllar boyunca Balkanlar-Kafkaslar ve Ortadoğu
kavşağında imparatorluk vizyonuyla bölgeyi barış içinde
yöneten Türk toplumu ve onun tarihi acımasızca lekelenmek
istenmektedir. Bu güçler, bölgede emperyalizme kafa tutarak
bağımsızlığını zorla kazanan ve istikrarlı tek ülke
görünümünde olan Türkiye’yi kendi politikalarına engel
görmektedirler.
15 Kasım 2000’de Avrupa Parlamentosu, kabul ettiği
“soykırım” kararında, “[Avrupa Parlamentosu] Türk
hükûmetini ve TBMM’ni Türk toplumunun önemli bir kesimini
oluşturan Ermeni azınlığa desteği artırmaya,
bu çerçevede modern Türk devletinin kurulmasından önce
Ermeni azınlığın uğradığı soykırımı resmen tanımaya davet
eder [!].”
diyerek sorunu uluslar-
arası hâle getirdiği gibi, sözde soykırım sorununu Türkiye
politikalarının bir aracı olarak gördükleri imajı
vermektedir (5).
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilgili konudaki söylemi sadece bir
savunmadan ibarettir. Resmî söylemde, tarihte Ermenilere
karşı devlet tarafından bir soykırım yapılmadığı, Birinci
Dünya Savaşı sürecinde Türk ve Ermeni toplumları arasında
“karşılıklı boğuşma” (mukatele=inter-communal wars)
yaşandığı ileri sürülmektedir. Bu bilgi yanlış değildir; ama
sorunun yalnızca bir boyutunu açıklayan ve içe dönük yapılan
bir politika niteliği taşımaktadır.
1915-16 yıllarında Birinci Dünya Savaşı sırasında meydana
gelen Ermeni olayları hakkında çok şeyler yazıldı. Bu
konuyla ilgili yazılanların yaklaşık 26.000.000 olduğu ileri
sürülmektedir. Büyük çoğunluğu Ermeni
5.
Milliyet, Cumhuriyet, 16 Kasım 2000; kınama kararında,
ayrıca, Türk hükûmetine, Kıbrıs’ın kuzeyinde işgal güçlerini
geri çekmesi” çağrısı yapılmakta ve Türk uçaklarının Kuzey
Irak harekâtı kınanmaktadır.
tarihçiler tarafından kaleme alınan bu yazılarda, Ermeni
olayları “soykırım” olarak nitelendirilmektedir.
Genelde devlet politikaları açısından değerlendirildiğinde,
Türkiye’nin içinde yer aldığını sandığı! Batı dünyasında
olayları “soykırım” olarak değerlendirme eğilimi vardır.
Bunun başlıca sebeplerinden birisi Ermeni diyasporasının
yapmış olduğu ve aralıksız yürüttüğü yanlış propagandalardır
(disenformation). Bir başka etken de Batının yüzyıllarca
Türk istilâlarının tehdidi altında yaşamasının bıraktığı
bilinç altındaki izlerdir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun tehcir uygulamasının, İngiltere
tarafından uluslararası alanda bir politik araç malzemesi
yapılmasının etkisi de büyüktür. 1916’da, İngiliz hükûmeti
tarafından Avam Kamarası’nın onayıyla yayınlanan “Osmanlı
İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele, 1915-1916”
başlıklı ve oldukça hacimli yazılmış Mavi Kitapta,
“Ermenilere karşı etnik imha, zulüm, vahşet ve
katliâmlar” dan söz edilmektedir. Kitapta, “Türkler,
insanlıktan nasibini almamış, her türlü kötülüğe meyyal,
kana susamış, onur, vicdan ve merhamet duyguları körlenmiş
yaratıklar” şeklinde gösterilmektedir. Kitabın sahte
belgeler ve uydurma raporlar içerdiği bugün anlaşılmıştır
(6). Tarihçi Justin McCarty’e göre, Türkiye’nin Batı’daki
imajında “en müthiş tahribatı” bu kitap yapmıştır.
Mosa Anderson ve Noel Buxton’un bu kitapla ilgili
değerlendirme- lerinde, “İngiliz Hükûmeti’nin, Wellington
House’daki Propaganda Bürosu’na bu asılsız belgeleri
hazırlatmakla amaçladığı ana hedeflerden biri, Amerika
kamuoyunun Ermenilere acıma duygularını sömürerek
Washington’un savaşa mümkün olduğu kadar erken girmesini
sağlamaktı. Yayının bu açıdan başarılı olduğu bir gerçek.
Nitekim kitabın, Wilson’un, savaşa katılma kararı
6. Şükrü Elekdağ, “İngiltere Özür Dilesin”, Milliyet,
19 Şubat 2001.
almasında başta gelen bir etken olduğunu zamanın İngiliz
hükûmeti üyeleri açıklamışlardır (7).
Batı kamuoyunun belleğinde devam eden Türklere karşı
önyargılı imaj, Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze devam
etmektedir. Bu bağlamda Ermeni kökenli ailelerin çocuklarına
aileden verdikleri benlikle ilgili eğitimin ana teması “Türk
düşmanlığı” üzerine dayandırılmıştır.
Sorunun eğitim boyutunu yansıtması açısından, Kafkas
Ermenilerinden olan ve 1918 ortalarında “Bakû katliâmına”
katılan bir kişinin 1928 yılında ABD’de yayınlanan Men Are
Like That (İnsanlar böyledir) adlı kitapta Ermeni
gençlerinin yetiştirilmelerine ilişkin verilen bilgilerde
(8);
“...karların dağları ve ovaları örttüğü uzun kış
gecelerinde, her biri birbirinden tecrit edilmiş köylerde
zaman geçmek bilmez. Kara kış günlerinden sonra karanlık
basınca, akşam yemeği pişirilip yendikten sonra aileler
kalan ateşin etrafında toplanır. (...) İşte böyle zamanlarda
ana ve babalar, çocuklarına Ermenistan’ın geleneklerini ve
hikâyelerini anlatırlar. Bu hikâyeler, nesillerden beri
süregelen ve kurbanları Ermeniler olan zulümlerin ve
ezilmelerin hikâyeleridir.
Tarihin çok uzun devirlerinden beri Ermenistan,
Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasındaki savaşın tam
ortasında, bunun girdaplaştığı noktada bulunmuştur. Bu
memlekette fanatik ve intikamcı bir boğazlaşmanın geçme-
7. M.
Anderson-N. Buxton, A Life, London, 1952, p. 81.Mavi
Kitap, sahte bilgi ve belgelere dayandığı için,
İngiltere, Malta sürgünlerini mahkûm etmek için bu kitaptaki
bilgilere başvurmadı; ama günümüzde hem İngiliz hem de
Batılı diğer ülkelerin medyası Mavi Kitabın
bilgilerini sıklıkla kullanmaktadırlar.
8. Leonard Ramsden Hartill, İnsanlar Böyledir, (Çev: K.
Cengiz Kevenk), Baylan Matbaası, Ankara, 1978, ss. 106-107.
diği tek bir köy, vadi, dağ geçidi veya dere yatağı
bulamazsınız. Bu olayların hatıraları ve dehşeti de acıklı
hikâye ve şarkılarla daima ayakta tutulur. Böy-lece, bu
acıklı hikâye, şarkı ve ninnilerle Ermeniler, daha bebekken
dağlarına akın etmiş sayısız Türk atlılarının nal seslerini
ve Müslümanların savaş haykırışlarını daha annelerini
kucağındayken işitirler.
Ermenilerin ne kadar uzun bir süreden beri ezilmiş bir
millet oldukları hatırlanır ve geleneklerimiz bilinirse
bizim ruh yapımızda kendisini çok kötü bir şekilde belirten
esirlik psikolojisi gibi bir şey olduğu düşünülür.
Keza Türkler bahis konusu olduğu zaman bir korku ve nefret
geleneğine sahip olmamız gerektiği-yahut daha doğrusu
bunların her ikisinin de bizde olduğu- söylenebilir. Bize
nesillerimizden miras kalmış bu gelenekler, Türk
askerleriyle savaş alanında karşılaştığımızda bizimkilerin
cesaretlerini kaybedip paniğe kapılmalarını ve Türk ve
Tatarlara [Azeriler] karşı zafer kazandığımız anlarda da
intikam hissine kapılıp amansız ve vicdansız hareket
edişimizi açıklar.”
Aslında Kafkasyalı Ermeni aydınının yaklaşımları geçen
yüzyılın başlarında Van ve Bitlis kentlerinde konsolosluk
yapan General Mayevsky’nin görüşleriyle de örtüşmektedir
(9). Ermeni halkın Türkler’e karşı önyargılarıyla ilgili
olarak Mayevsky, “... [yabancılar tarafından] Hristiyan
köyünde Türkiye’deki Hıristiyanların ahvali sual edilse
mutlaka hakimiyete [devlete] beddua ve ahali-yi
Hıristiyaniyenin yegan yegan hepsinin ağzından hükümdara
fena sözler sarfından başka bir şey işidilmez. Böyle olduğu
halde hiçbir Ermeni ayin-i ruhaniyesi olmamışdır ki bunda
hükümdara dua ve sena edilmesin. Meselâ Van’da bir ayin-i
ruhaniyede hükümdara dua edilmiştir; bu ne içindir?
9. Bayram Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemecinde Bir Rus
Generalinin Türkiye Gözlemleri (Van-Bitlis
Vilâyetleri Askerî İstatistiği), (kitap yayınlanma
aşamasında).
(Ermeniler], hükümdarlarına sadık olduklarını göstermek için
konsoloslar da bu Ermeni ayinine davet edilmişti. [Oysa]
konsoloslar arasında bu sahte nümayişe aldanacak kimse
yokdur.”
Mayevsky, Ermenilerin, konsoloslar aracılığıyla Batı
kamuoyunu etkilemek için böyle bir gösteri düzenlediklerini
belirtir.
Mayevsky, Doğu Anadolu’daki Amerikan okullarının
faaliyetleriyle ilgili olarak, “ Amerikan Ermeni
mekteplerinde profesörden ziyade pek mahir komiteci
ihtilâlciler ve propagandacılar yetişir (s. 111).(...) Son
zamanlarda Ermeni ihtilâlcilerinin pek çoğu milletin hakiki
ihtiyacını bilmemek yüzünden parlak söz söyleyenlerle onları
dinleyenlerden pek çok çekmişlerdir. Türkiye’de mahvolan
şehirli Ermeni ihtilâlcileri arasında hakiki vatanperver
görülemez.
(...) Ermeni eşkıya çeteleri kimlerden müteşekkildi? Vatanın
selâmeti, kendi aile ocağını ve dinini müdafa edenlerden mi?
Hiçbir vakit! Hemen ekseriya bir şey öğrenmeyen şehirli
gençleri ki ancak komitecilerin parlak sözleriyle
alevlenerek ve suret-i umumiyede şu en adi meseleyi bile
göremeyecek olan cahillerden ibaretti; çünkü, yaptıkları
hareketle vatandaşlarını selâmete değil felâkete sevk
ediyorlardı (s. 126). “...Ermeni kanı dökülünce hemen Avrupa
gelip Ermenistan’ı yeniden ihya edeceğine iman etmişlerdi.
Başka türlü bu derece vahşet irtikap edilmezdi [yapılmazdı].
Değilse binlerce hayat telef olur muydu? Buna sebep ne?
Şükreden Ermenileri kesiyorlar diye bağırabilmek! Daha
doğrusu hem kendi kendisini kesmek, hem de sonra kesiyorlar
aman geliniz kurtarın bizi diye feryat etmek.” (s. 139)
(...) Bu havalide yine Ermeni köylüleri daimi suretde Kürt
hücumuna maruz gibi zannedilmemeli; çünkü, eğer hakikat-ı
hâl böyle olmuş olsaydı şimdiye kadar hiçbir Ermeni köyü bu
havalide yaşayamamak lâzım gelirdi. Halbuki, Ermeni köyleri
her zaman için Kürt köylerinden daha zengin ve nisbeten daha
hasılatlıdır.” (s.127).
Ermeni komitacıları, dinden çok milliyet davasıyla
ilgilendikleri için Ermeni papazlarına aralarında yer
verdiler diyen Mayevsky (.s. 128); Garp diplomatları, kendi
nokta-yı nazarlarına göre, bu milliyet davasından pek
gaddarane bir şekilde istifadeye kalkışmışlardır.
Ermenilerin hissiyat-ı milliyelerini tahrik ederek hiç
sıkılmadan Türkiye'ye bir Ermeni meselesi icad etmişlerdir.”
(s. 128). diyerek tarihte Ermeni sorununun kimlerce icat
edildiğini canlı bir kaynak olarak göstermektedir.
Mayevsky, Doğu Anadolu’nun sürekli karışık hâlde
bulunmasının sebebini, “[Ermenileri] İngiliz ve
Avrupa’nın bu kadar himayesi merhametden, muhabbetden değil
o havalide daimi suretde kıyam [ayaklanma] ve kıtal
çıkararak Rusya’yı işe bulaştırmak” şeklinde
yorumlamaktadır.(s. 140).
Ermeni olayları konusundaki gerçeklere karşı, bana göre
bugün bile konuyla ilgili ulaşılan bilgilerin ışığında
dikkatli bir okuyucu olayların oluş şekli hakkında doğru
değerlendirme yapabilir. Sonuçta tarih bir bilinç işidir.
Bildiğiniz gibi tarih ders kitaplarında, tarih, yazının
icadıyla başlatılır. Bugün bu görüşü yanlış olarak
değerlendirmesek bile en azından eksik kabul etmek gerekir;
çünkü “sözde soykırım” konusu tarihî bir bilgidir; ama
bunu tarihçiler üretmiştir. O zaman tarih bir bilinçlenme
sürecidir ve bu anlamda günümüzde yaşayan, bilen, araştıran
bireylerin ve toplumların yeniden bilgilenerek, yazarak ve
yeniden yorumlayarak yaptıkları- geçmiş olayların
günümüzdeki aldığı biçimleriyle- yorumlanmaları demektir.
O hâlde sorumluluk sahibi her birey- günümüzde yaşayan ve
varolma savaşı veren kişilerin yapmak durumunda kaldıkları
gibi, çevresine, olaylara ve “öteki”ne karşı “duruşunu
göstermek” zorunluluğu duyar. Duruş göstermek, anlamak,
açıklamak ve aynı zamanda var olmak için tutum belirlemek
anlamına gelmektedir.
Günümüzde “Sözde soykırım” konusunu ele alan Ermeni
yazarlar, olaylara daha duygusal yaklaşmakta, “ağıt
edebiyatıyla” zaman zaman dünya kamuoyunu istedikleri gibi
etkileyebilmektedirler. Türk araştırmacılar da genelde
olaylarla ilgili hukuksal boyutu göz ardı etmektedirler.
Bunun bir nedeni deyim yerindeyse hukukla fazla ilgimizin
olmaması, sadece suç işlendiğinde hukukçuya gidilmesinin
yeğlenmesidir. Bu itibarla Türk araştırmacılar olayın
hukuksal boyutu yerine daha çok tarih araştırmasıyla
ilgilenmektedirler; yani konuyla ilgili genellikle belge
üzerine yayın yapılmaktadır. Bu kaçınılmazdır; ama çağımızda
bilimler arası sistematik çalışma yöntemi geçerlidir. Yalnız
başına tarih anlayışı, geçen yüzyılın ilk yarısı için
etkiliydi. Günümüzde tarih bilimi; coğrafya, sosyoloji,
felsefe, psikoloji, hukuk gibi alanların yöntemleriyle
beslenmek durumundadır.
1915’te Ermeni Tehciri yapıldığında; İngiliz, Fransız ve Rus
hükûmetleri, yayınladıkları ortak bildiride, “...
Türkiye’nin insanlığa ve uygarlığa karşı bu yeni suçları
karşısında, müttefik hükûmetler, Osmanlı Hükûmeti
mensuplarını ve katliama [!] katılan memurlarını şahsen
sorumlu tutacaklarını Bab-ı Alî’ye [Başbakanlığa] alenen
bildirirler.” demekteydiler (11).
Oysa o dönemde ABD’nin Türk sempatizanı olmadığı bilinen
Dışişleri Bakanı Robert Lansing, “askerî harekât
bölgesinde olması hâlinde Türk hükûmetinin Ermenileri
tehcire (deportation) az ya da çok hakkı olduğu....” görüşünü
savunduğu bilinmektedir.
Üstelik aynı devletler, 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında
1907 Lahey kurallarını çiğnemek suretiyle işlenen savaş
suçlarını araştıran raporda, özellikle Türklere yapılan
facialar karşısında suçlardan hiç söz etmemişlerdi (12).
11. Gündüz Aktan, “Devletler Hukukuna Göre Ermeni Meselesi”,
Türkiye Günlüğü, Sayı:64- Kış-2001, s.6.
12. Aktan, “Devletler...”, s.6.
1907 Lahey kuralları bir ülkenin savaşta işlediği suçlarla
ilgiliydi. Ülke içinde işlendiği iddia edilen suçları
içermiyordu. Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri, Almanya’yla
ilgili olarak Versailles Antlaşması’nda bir uluslararası
mahkeme kurulacağı belirtildi. Böyle bir karar tarihte ilk
kez alınıyordu. Fakat Hollanda kendisine sığınan Kayser II.
Wilhelm’i iade etmediği için yargılama gerçekleşmedi.
Benzer şekilde 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr
Antlaşması’nın 226. maddesi uyarınca Osmanlı İmparatorluğu,
Türkiye’de yapılacak bir mahkemeyi kabul etti. İlgili madde
(13);
Hükûmeti Osmaniye, düvel-i müttefikanın kavanîn ve adat-ı
harbiyeye
mugayir ef’al ve harekâtı irtikâp etmekle müttehim eşhası
mahakim-i askeriyelerinde muhakeme etmek hususundaki
serbesti-yi hareketlerini tasdik eyler. Kanunların
gösterdiği cezalar,suçlu oldukları tanınan şahıslara tatbik
edilecektir. İşbu madde ahkâmı, mahakim-i Osmaniye’de veya
müttefikîn mahakiminde derdest-i icra bulunan bilcümle
muhakemat veya tatbikata dahi teşmil edilecekdir.
Hükûmet-i Osmaniye, düvel-i müttefikaya veyahut bunlardan
talep vukubulacak olan devlete, kavanîn ve adat-ı harbiyeye
mugayir, bir fiil ve hareket ika etmiş olmakla müttehim
bilcümle eşhas isimlerinin veya hükûmet tarafından haiz
oldukları rütbe, memuriyet veya hizmetlerin tasrihiyle
beraber teslim edilecektir.”
230. maddede ise doğrudan Ermeni konusuna müdahale den bir
görüntü vardır;
“ Hükûmet-i Osmaniye, 1 Ağustos 1914 tarihinde arazi-yi
Osmaniye’den
13. Prof. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasî Tarih
Metinleri, (C.1), Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1953,
s. 603.
bulunan herhangi bir arazide hâl-i harp esnasında ika
edilen
kıtallerden mes’ul olmak üzere düvel-i müttefikaca talep
olunacak eşhası düvel-i mezkûreye teslim eylemeyi taahhüt
eder.”
Söz konusu mahkeme galiplere bırakıldı; istenen kişilerin
yakalanarak mahkemeye teslimleri taahhüt edildi. İşgal
altındaki İstanbul’da Nemrut Mustafa Paşa başkanlığında
kurulan mahkemede çok sayıda kişi çeşitli cezalara
çarptırıldılar. Konuyla ilgisi olduğu iddia edilen
sanıkların önemli bir kısmı da İngilizlerin egemenliğindeki
Malta’ya sürüldü; ancak İngiliz kraliyet savcısının
kanıtları yetersiz bulmasıyla sürgündeki Türk
vatandaşlarının salıverilmeleri tarihçiler tarafından
bilinen konulardır.
Ermenilere Soykırım Yapıldı Mı?
Ermeni araştırmacıların iddiaları çoğunluk itibariyle
tarihe dayalıdır. Maalesef yaptıkları yayınlarla lobilerinin
etkili oldukları toplumları “soykırım iddiası”na inandırmış
durumdadırlar. Fakat tarihçi bu çalışmayı ne denli yaparsa
yapsın olaylar, “soykırım mıydı?” , “Katliâm mıydı?” ya da
“İç savaş mıydı?” bu konuda karar verme hakkını kendinde
göremez; çünkü bu konu hukuksal bir karar gerektirir.
Kimilerine göre, bu kararı da ancak Uluslararası Adalet
Divanı verebilir.
Ermeniler Neden Uluslar arası Adalet Divanı’na Gitmezler?
Ermeniler konularını dünya toplumlarına kabul ettirmek
amacıyla büyük kaynaklar ayırmışlardır. Bu itibarla
hukukçulara da mutlaka danışmış olmalıdırlar. Hukukçular
konuyu Ermenilerin lehinde yorumlamamış olabilirler; çünkü
Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nde, “..bir yerde
soykırım cereyan ediyorsa, sözleşmeye taraf ülkeler
soykırımı derhal durdurmak ve sorumluları cezalandırmak için
konuyu BM Güvenlik Konseyi veya Genel Kurulu’na
götürebilir.” denilmektedir(14).
14. Şahin Alpay, “Hakemliğe Gidelim”, Milliyet,
09.01.2001; Birleşmiş Milletler, şu anda cereyan
eden bir soykırım varsa, hukuken ancak onun üzerine
gidebilir.
Tarihte Neler Oldu?
Yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu yalnız siyasal
dayatmalarla değil aynı zamanda “ikili anlaşmalarla” Büyük
Güçler’e ekonomik tavizler vermek durumunda kalmıştı.
Bağdat Demiryolu imtiyazı Almanlar’a; ¾ e yakın hissesi
İngilizlerin olan Irak Petrolleri imtiyazı ve Irak
topraklarını sulama projeleri İngiltere’ye; Antalya
yöresinde demiryolu yapımı imtiyazı İtalya’ya; 29 Ekim
1913’te Trabzon-Pekeriç-Harput-Diyarbakır doğusunda
yapılacak demiryollarının imtiyazı Rusya’ya; 9 Nisan 1914’te
Batı Anadolu’da Fransa’ya geniş ayrıcalıklar verilmişti
(15). Yapılan bu ikili anlaşmalarla Birinci Dünya Savaşı’nın
öngününde Osmanlı Anadolusunun her yeri “imtiyaz bölgeleri”
olarak “Büyük Güçler”in eline geçmişti.
Osmanlı
İmparatorluğu’nda, 19. yüzyılın sonlarında Türklerle
Ermeniler arasında başlayan olaylar geçen yüzyılın
başlarında giderek artan bir şekilde
devam etti ve Birinci Dünya Savaşı’nda doruğa ulaştı.
Doğudaki savaşta açık ve gayri nizami olarak iki cephede
çarpışma yapılıyordu: Bir tarafta Osmanlı ve Rus orduları
savaşırken, öte tarafta Doğu Anadolu’nun ve Güney
Kafkasya’nın Türkleriyle Ermenileri, toplumlararası savaşta
(inter-communal wars) birbirlerine girmişlerdi. Olaylara
sivil halk ve ordu kaybı açısından bakılırsa, 1914-1920
yılları arasındaki savaşta tarihin kaydettiği büyük
kayıpların olduğu savaşlar yapılmıştır; ama nereden
bakılırsa bakılsın bu savaşlardaki kayıplar II. Dünya
Savaşı’nın topyekûn imha savaşlarıyla kıyaslanamaz.
Bilindiği gibi, ulus kimliği elde etme iddiasıyla ayaklanan
Ermeniler, deyim yerindeyse kendi kendilerinin efendisi
olmadıkları bir Sovyet Cumhuriyeti içinde kaldılar. Bu
akıbetlerini kendi özgür iradeleriyle belirlemediler; ayrıca
temel nedenine Ermenilerin sebep olduğu bu savaşlar
15. Hikmet Bayur, Türk İnkılâbı Tarihi, II, Ks.III,
Ankara, 1953, s, 31; Kâmuran Gürün, Ermeni Dosyası,
Ankara, 1983, s. 179-180.
sonucu, Türkiye bağımsız olarak yeniden yapılanmıştı; ama
ülke yıkıntı hâline dönüşmüştü.
Alman arşiv belgelerinden Türkçe bir kaynağa yansıyan
bilgilere göre, genel savaşa giden dönemde Almanya’nın
Moskova Büyükelçisi, Başbakanı Betman Holweg’e 23 Ocak
1913’te gönderdiği rapor konumuzla yakından ilgilidir: “Rus
Dışişleri Bakanı Sazanof’la yaptığım son konuşmalarımda,
Balkan Savaşı’nın devam etmesi hâlinde belirecek tehlikeler
üzerinde görüşme yapılırken Sazanof’un sözü birkaç kez
Ermenistan’a getirmiş olması-bu eski bir masaldır- orada
Hıristiyanlara katliâm yapılabileceği hakkında korkularını
bildirmiş olması dikkatimi çekti. Bunlar[Ermeniler],
müdahale ve ilhak için bir sebep olsun diye
teşkilâtlandırılacaklardır [organize edileceklerdir].
Donanma tatbikatı da bu işe hizmet edecektir. Sazanof,
“sınırlarımızın yakınındaki vukua gelecek karışıklıklar bizi
kayıtsız bırakmaz ve böyle bir şey olursa müdahale etmemek
elimizden gelmez” demiştir (16).
Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi de 21 Ocak 1913 tarihli
ülkesine gönderdiği raporda, “ ... Küçük Asya’nın taksimi
meselesi, sanıldığından daha yakın bir günde ortaya
atılabilir. (...) Taksimden ellerimiz boş çıkmak
istemiyorsak, alâkadar devletlerle ve özellikle İngiltere
ile şimdiden anlaşma- lıyız (17).
Bugün I. Dünya Savaşı’nın üzerinden 87 yıl geçmiştir.
Savaşın dışında kalınabilir miydi sorusuna cevap vermek
gerekirse, buna benim cevabım hayır olacaktır. Ayrıca bu
dönemin koşulları II. Dünya Savaşı’nın koşullarıyla da
karşılaştırılamaz. Savaşa erken girilmesi belki
eleştirilebilir; çünkü Osmanlı Devleti’nin savaşa girmesinin
hızlandıran bir etken de Ermenilerin başkaldırı tehdidi
olmuştur.
16. Alman Arşivi, C. 38, Belge: 15284 (Gürün,
Ermeni..., s. 180-181’de).
17. Bayur, Türk İnkılâbı...II, s. 33; Alman Arşivi,
(C.34), 12737.
20. yüzyıl dönemecinde Osmanlı Hıristiyan teb’asından olan
Rumlar, Sırplar, Bulgarlar ve diğerleri bağımsızlıklarını
elde etmişlerdi; sadece Hıristiyan toplum olarak Ermeniler
bağımsızlıklarını elde edememişlerdi. Bunun başlıca nedeni
Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeniler, ayırımsız hiçbir bölgede
sayıca çoğunluk oluşturamıyorlardı. Bu gerçeği bilen ve
malesef 1908 Meşrutiyet ortamında açıkça faaliyet gösteren
Ermeni örgütlerinden Hınçak ve Taşnak
mensupları, terör ve propaganda yoluyla bağımsızlıklarını
elde etme yolunda faaliyet gösterdiler. Balkan terör
örgütlerinin yöntemlerinden de etkilenen Ermenilerin
mücadele amaç ve yöntemi; bulundukları bölgelerde
çoğunluk oluşturamadıklarından önce Ermeni ve Müslüman halkı
birbirine düşürmek; isyanlar çıkartmak ve terör ve baskıyla
halkı isyana sürüklemek; böyle bir ortamda ise Batılı
devletlerin silâhlı müdahalesi ve yardımları sonucu Doğu
Anadolu’da bağımsız bir devlet kurmaktı.
Hınçak parti programında, “...ajitasyon ve terör halkın
moralini yüksek tutmak için gerekliydi. Halk, düşmanlarına
karşı tahrik edilmeli, aynı düşmanların misillemelerinden de
[propaganda amacıyla]yararlanılmalıydı. Terör halkı korumak
[!] ve halkın güvenini kazanmak için bir yöntem olarak
kullanılmalıydı. Parti, Osmanlı Hükûmetini terörize ederek
rejimin saygınlığını sarsmalı ve tümüyle yıkılması için
çalışmalıydı.
Hükûmet terörün tek hedefi olmayacaktı. Hınçak, muhbirler ve
casuslarla, o sırada hükûmet için çalışan en tehlikeli Türk
ve Ermeni kişileri yoketmek istiyordu. Bu açıdan kendisine
yardımcı olması için parti, terörist eylemler yapacak özel
bir örgüt kurmuştu. Genel isyan çıkarmak için en uygun zaman
Türkiye’nin bir savaşa girmesiydi.”
(20). Ermeni yazar Papazyan’ın kitabında yer alan bilgilerde
de Taşnak örgütünün amacı, “ ... savaşmak,
20. Lousie Nalbandian, Armenian Revolutionary Movement,
California University Press, 1963, p. 110-111.
teröre itaat ettirmek ve hükûmet kurumlarını yıkmak ve
yağmalamak.”
şeklinde tanıtıldı (21).
Osmanlı Genelkurmay Başkanlığı; doğuda Ruslara karşı
yapılacak bir savaşta, Ermenilerin ciddî bir tehdit ve
tehlike oluşturacağını, Rusların Ermenilere bağımsızlık vaad
ettiğini bu nedenle Osmanlılardan alınacak toprakları
Ermenilere bırakma sözü verdikleriyle ilgili raporlardan
habersiz değildi (22).
Dünya Savaşı başladığında, Doğu Cephesi’nde 1 Kasım 1914’te
Rus saldırılarına karşı yapılan askerî harekât başarısız
olunca, yaklaşık 90.000 askerin 30.000’i çarpışmalarda,
kalanı da kış koşulları, salgın hastalık ve birlikteki
iletişimin kaybolması sonucu, III. Ordu birlikleri geri
çekilirken dağılanların büyük çoğunluğunun Ermeni
isyancılarının elinde telef oldukları bilinmektedir.
Hassan Arfa’nın yazdığı The Kurds adlı kitapta, “...1914
Sarıkamış bozgununda Rus orduları Türkiye’yi işgal edince
Kafkas ve Türk Ermenilerinden oluşan Ermeni gönüllü
taburları, önden geldiler. Bunlardan birisi kana susamış
Antranik namında biri tarafından komuta ediliyordu. Bu
Ermeniler, Kürtler tarafından öldürülmüş hemşehrilerinin
intikamını almak maksadıyla her türlü vahşeti yaptılar.
1915-18 arasında Türkiye’nin Doğu vilâyetlerinde 600.000’den
fazla Kürdü katlettiler.” şeklinde olayları yorumlar (23).
1980’li yıllarda ATASE Başkanlığı’nca yayınlanan “belgeler”e
göre, Ermeniler, yetişkin Müslüman erkeklerinin askere
alındığı böyle bir savaş ortamında Rus ordularının
öncülüğünde başkaldırdılar. Rus ordusuyla Van’ı işgal eden
Ermeniler, Müslüman halkın büyük çoğunluğunu katlettiler.
21. K. S. Papazian, Patriotism Perverted, Boston,
Baker Press, 1934, p.14-15.
22. ATASE ARŞİVİ, Klasör: 2815, Dosya: 59, Fihrist:
2.
23. Hassan Arfa, The Kurds, London 1968, s. 25-26.
Silâhtan yoksun ihtiyar, kadın ya da çok küçük yaştaki
çocuklar ellerindeki ilkel araçlarla direnme durumunda
kaldıklarında fazla şansları olmadığını biliyorlardı.
1915 Nisanında Doğu Anadolu işgalci Rus ordularının
himayesinde Ermeni örgütlerinin katliamlarına maruz kaldı.
Böyle bir ortamda Ermeni ayaklanmasına Osmanlının verdiği
karşılık, gerilla savaşı ile uğraşmak zorunda kalan diğer
20. yüzyıl devletlerinin verdiği karşılığın aşağı yukarı
aynısıydı ve basitti: Ermeni isyancı ve teröristlerini ikmal
olanaklarından yoksun bırakmak.
Osmanlı Hükûmeti, Ermeni asilerin gerek köylülerden, gerek
çete şeflerinin mesken edindiği doğu kentlerinin Ermeni
halkınca desteklendik- lerinin bilincindeydi. Bu nedenle,
göç konusunda radikal bir karar almak zorunluğu duydular.
Böyle bir ortamda Genelkurmay Başkanı Enver Paşa, 2 Mayıs
1914’te İçişleri Bakanı Talat Paşaya çektiği konuyla ilgili
gizli bir telgrafta, “... Van gölü etrafında ve Van
vilâyetinde isyan ve ihtilâl hâlinde olan Ermenilerin o
bölgeden kaldırılarak isyan yuvasının dağıtılması”
isteğinde bulundu. Ayrıca Ermenistan’dan gelen Ermenilerin
ülkelerine gönderilmeleri, diğerlerinin de Anadolu’nun
çeşitli bölgelerine dağıtılması isteniyordu (24).
Bu telgraf Ermenilere karşı Osmanlı Devleti’nin duruşunu
gösterir. Bu telgraf geçmişe dönük bil bilgi verme aracı
değildir, tamamen gerçektir, o günün raporunu yansıtır.
Tarihçileri yönlendirmek, yanıltmak ya da karşı tez sunmak
amacıyla yazılmamıştır. Fransız araştırmacı Georges de
Maleville, “... bu mektup son derece önemlidir. Biz,
Türklerin bunu şimdiye kadar neden gündeme getirmediğine
şaşıyoruz.” demektedir (25).
24. ATASE ARŞİVİ, K. 44, D.207, F.2.
25. Cemalettin Taşkıran, “1915 Ermeni Tehciri Sırasında
Osmanlı Devleti’nin Aldığı Tedbirlere Bir Bakış”, Beşinci
Askerî Tarih Semineri Bildirileri I, Ankara, 1996,
s.134-135.
Rus ordularının himayesiyle her yörede terör estiren
örgütler sadece orduyu değil, cephe gerisini ve Müslüman
halkın varlığı için yaşamsal bir tehdit niteliği taşıyordu.
Çatışmaların yapıldığı ve yapılma tehlikesi olan yerlerde
Ermeni nüfusa zorunlu göç uygulamak gerekiyordu.
Adına “tehcir” denilen uygulamalarla ilgili ilk emirler 26
Mayıs 1915’te gönderildi. Zorunlu göç demek olan tehcirin
amacı; Ermeni nüfusu, başka yerlere kaydırarak bu yoğunluğu
sulandırmak ve Ermenileri savaş alanlarından ve stratejik
tesislerden uzak tutmaktı. Göç ettirilenlerin iskân edeceği
yöreler herhangi bir demiryolundan en az 25 km. uzaklıkta
olacaktı. Yapılacak yerleştirilme sonrasında Ermeni nüfusun
genel nüfusa oranı hiçbir yerde % 10’u geçmeyecekti (26).
Osmanlı Hükûmeti’nin konuyla ilgili başlıca amacı; barışçı
yollardan Ermenileri Anadolu’dan uzaklaştırıp o günkü
Osmanlı toprakları olan Suriye’de iskân etmek. Osmanlı
Belgelerinin tümü, Ermeni göçmenlerle ilgili kâğıt üzerinde
kusursuz bir düzenleme yapıldığını göstermektedir. İşlerin
hangi süreç içinde yürütüleceğini gösteren ayrıntılı yazılar
hazırlanmış ve vilâyetlere gönderilmiştir. Göçe çıkanların
mallarının satışı, göçmenlerin ayrıldıkları yerlerdeki
ekonomik koşullarının aynen sağlanması, sağlık sorunlarıyla
ilgili önlemleri içeriyordu verilen emirler. Yeniden iskân
yönetmeliğinin 1. ve 3. maddeleri sorunların nerelerde
çıkacağını gösteri- yordu.
26. Dahiliye Nezareti, Aşiretlerin ve Muhacirlerin İskân
Şubesi, Savaş Koşulları Nedeniyle ve Acil Siyasî
zorunluluklar Yüzünden Başka Yere Naklen İskân Edilecek
Ermenilerin İskânları İle Yiyecek ve Barınaklarının
Sağlanmasına ve Diğer Hususlara İlişkin Yönetmelik, 30
Mayıs 1915, Belgeler II, No: 112.
Tehcir konusunda kapsamlı bir değerlendirme için bkz.,
Justin McCarty, Ölüm ve Sürgün, İnkılâp
Kitabevi, İstanbul-1995.
1. madde: Başka bölgelere aktarılacak olanların
yerlerine ulaşımı konusunu düzenlemek, yöre idari birimlerin
sorumluluğundadır.
3.
madde: Başka yerlere aktarılacak olan Ermenilerin, yeni
iskân yerlerine gidişleri sırasında canlarının ve mallarının
korunması, kendilerine yiyecek ve barınak ve dinlenmelerine
olanak sağlanması yol boyundaki mahalli yönetimlerin
sorumluluğundadır. Her kademedeki devlet memurları, bu
konuda gösterebilecekleri herhangi bir ihmalden dolayı
sorumlu tutulacaklardır (27).
En uygun olanı göçe çıkarılan grupların güvenliklerinin
sağlanması işi merkezi hükûmet tarafından yapılmalıydı; ama
hükûmetin insiyatif kullanmadaki yetkinliği, yerel yönetim
birimlerinden daha iyi durumda değildi. Göçmenlerin sevk işi
düzenli ordu birlikleriyle daha iyi sağlanabilirdi; fakat bu
defa cepheler bütünüyle Rus işgallerine açık hâle gelirdi.
Merkezî hükûmetin bunu yapması Türkler açısından tam bir
facia olurdu. Van ve Bitlis gibi Rus işgaline uğrayan
yörelerde sağ kalan Müslüman göçmenlerin başına gelenler,
ders çıkarmak için zaten yeterliydi.
Ermenileri göçe zorlama kararı, sırf askerî bakış açısından
yani stratejik açıdan yerinde bir karardı;ama bu karar
göçmenlerin büyük güçlüklerle karşılaşmalarına ve yüksek
denebilecek oranda telefat vermelerine engel ola- madı. Bu
sayılar 200.000, 300.000’den 600.000’e kadar yükselmektedir
(28).
27. Dahiliye Nezareti, A. g.e; Beşgeler II, No: 112.
28.
Bernard Lewis, Ortadoğu, Sabah Yayınları, İstanbul-1996, ss.264-265.
Lewis’e göre, “...insan gücü eksik olan savaş hâlindeki
imparatorluğun ayıracağı asker ya da jandarma olmadığından
sürgünlere eşlik etme görevi yerel halktan seçilen gruplara
verilmişti. Sayı konusunda tahminler pek değişikse de yüz
binlerce ve belki de bir milyondan fazla Ermeni’nin
[tarafsız yazarların eserlerinde Türkiye’de Ermenilerin
toplam sayısı 1,5 milyon olarak belirtilmektedir. Lewis’in
verdiği rakamlar yanıltıcıdır. Bkz., Justin McCarty,
Muslims and Minorities] öldüğüne kuşku yoktur.
Bunlardan çoğu açlığa,yorgunluğa, hastalığa ve hava
koşullarına dayanamamışlardır. Çok sayıda Ermeni de yerel
aşiretler ya da köylüler tarafından , kendilerine eşlik
etmek için para almayan, açlık çeken ve disiplinsiz
muhafızlarla işbirliği yapan köylüler veya muhafızlar
tarafından öldürülmüşlerdir”.
Yaşananlar üzücü olaylardı; fakat, istenen gerçekleşmişti;
çünkü Anadolu’da tehcir sonrasında terör örgütlerinin
saldırıları hızla söndü. Yerel destek kaynaklarından yoksun
bırakılan çeteler iş yapamaz hâle geldiler. Devlet
birbiriyle boğazlaşan halkı bu tehditten kurtarmıştı.
Konuyla ilgili, Ermeniler sürekli Türkleri ve Türkiye’yi
eleştirmekte, kendi teröristlerini ve Rus ordusunun
yaptıkları göz ardı etmektedirler. Bu birinci raundun
bitişiydi; Bolşevik Devrimi sonucu 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk
Antlaşması’yla çekilen Rus birliklerinin yerlerini alan
Ermeni komitelerinin Müslümanlara saldırıları ve
Müslümanların bu saldırılara verdikleri karşılık, doğuda,
tam bir “boğazlaşmaya” dönüştü.
Rus ordusunun dağılmasından sonra, Ermeniler, özellikle
Erzurum ve Erzincan’da Müslüman halka karşı Rus ordu
mensuplarının tiksinti ile anlattıkları katliâmları
yaptılar. Amaç bilinenlerin aynısıydı: Ermeni göçmenlere
uluslar arası kamuoyunun nazarında toprak sağlamak. Stanford
Shaw, 1914’te Trabzon, Erzincan, Erzurum, Van ve Bitlis gibi
beş eyaletin toplam olarak 3. 300.000 kişiyi bulan Müslüman
nüfusunun 600.000’e düştüğünü belirtir (29). Shaw’a göre,
“bu alçakça cinayetlerin arkasından Osmanlı
ordusunun hareketsiz kalmadığı anlaşılmaktadır”. Ordu
kısa sürede Bakû’ye kadar ilerlemişti; ama Kafkasya tekrar
Ermenilerin kontrollerine geçti. İnsanlar Böyledir
adlı kitabın yazarına göre (s. 172), “Bakû’da Ermeniler,
İngilizlerin yardımıyla bu büyük petrol şehrini zaptettiler
ve şehrin Tatar ahalisinden yirmi beş bin kişiyi katliamdan
geçirdiler.”
Sevr Antlaşması’yla bölgenin kaderi Ermenilerin lehine
değiştirilmek istenirken, silâhlar farklı tepki verdi.
Mustafa Kemal’in önderliğindeki Türkiye, yeniden dirildi;
Kazım Karabekir komutasındaki birlikler saldırıya geçti. Beş
yıl süren savaşta Kars bölgesi tekrar ve sonuncu kez
Türklerin eline
29. Yavi, Türkler..., s.187.
geçti. Ermeni kuvvetleri tasfiye edildi ve Türk ordusu
Gümrü’ye girdi.
Ermeniler, karşılıklı boğuşmalarda sadece kendi ölülerine
“ağıt yakmakta” dırlar. Katlettikleri Müslüman halktan
kendilerini sorumlu tutmamaktadırlar.
Türk Kurtuluş Savaşı’nın bağımsızlıkla sonuçlanması ile Sevr
yerine Lozan Antlaşması yürürlüğe girdi. Lozan’a göre 1
Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlendiği iddia
edilen tüm suçlar affedilmiş oluyordu. Lozan Antlaşması’na
göre, Ermeniler’in toprak talepleri olamaz; çünkü
Ermenilerin ellerinden alınmış bir toprakları
bulunmamaktadır.
Hukuksal açıdan tazminat talepleri de mümkün değildir. Zira
İstanbul işgal edildiği zaman işgal kuvvetleri yurtlarından
uzaklaştırılmış olan Ermenilerin geri dönmeleri ve
mallarının kendilerine iade edilmesi kararını aldı ve bu
kararı uyguladılar. Lozan Antlaşmasıyla da biz bu kararı
kabul ettik. Lozan’da Ermenilere geri dönüşleri için 6 ay
gibi bir süre tanındı.
Bu itibarla bugün bir hak elde etmeleri söz konusu olamaz.
Boyutlarını ele alıp tartıştığım geçen yüzyıl başlarında
yaşanan olayların bir GENOCİDE olup olmadığı konusuna
gelince;
GENOCİDE ya da SOYKIRIM kavramı, II. Dünya Savaşı sırasında
Nazi Almanyası’nın Yahudilere ve diğerlerine karşı
uyguladığı “sistematik kıtal” için düşünülmüş ve icat
edilmiş bir terimdir. Yunanca ve Latince iki ayrı sözün
birleştirilmesiyle oluşturulan GENOCİDE bir ABD’li hukuk
profesörü tarafından önerilmiştir. Raphael LEMKİN, Nazilerin
Nürnberg yargılamalarında boşluk olduğunu görmüş ve bu
nedenle hazırladığı tasarı geliştirilmiştir. Uzun
değerlendirme ve değişikliklerden sonra 9 Aralık 1948’de
oylanarak üye ülkelerin imzasına açılmıştır.
Soykırım Konvansiyonu, 2. Maddesinde soykırımı, “ulusal,
ırksal, etnik ya da dinî bir grubu, özelliği nedeniyle,
kısmen veya tamamen yok etme amacıyla işlenen” beş ayrı
fiil çerçevesinde tanımlamaktadır. Bu fiiller;
1. Grup üyelerinin öldürülmesi,
2. Grup üyelerinin fizikî ve zihnî sağlığına zarar
vermek,
3. Grubun kısmen veya tamamen fizik varlığının yok
olmasına neden olacak yaşam koşullarına tabi tutmak,
4. Grup içi doğumları engelleyici önlemler almak,
5. Gruba ait çocukların zorla başka bir gruba
nakletmek.
Dikkat edilirse “soykırım” suçunun varlığının iddia
edilebilmesi için şu üç ana ögenin bulunması gerekiyor. a.
Ulusal, ırksal, etnik veya dinsel bir grubun varlığı; b. Bu
grupların öldürülmelerini veya varlıklarının son bulmasını
amaçlayan eylemlere tabi tutulmaları; c. Hedef alınan grubu
“kısmen ya da tamamen yok etme kastı” nın mevcut
olması. Bu konuda Brezilya’nın Amazon,
Paraguay’ın da Guaki Kızılderilileri’ne karşı
“soykırım” suçu işlediklerine dair şikâyetler 1969 ve
1974’te BM’e intikal ettiği zaman, suçluların ve
kurbanlarının teşhisinde hiçbir zorlukla karşılaşılmadı.
Fakat, “yok etme kastının mevcudiyeti” kanıtlanamadığından
adı geçen devletlerin suçlanmaları mümkün olmadı (30). Bu
kararın alınmasında GENOCİDE kavramının mucidi Lemkin’in
“siyasal gruplar” ve “diğer gruplar”ı tanımın dışında
bırakma isteğinin payı etkili olmuştur (31).
Görüldüğü gibi, bir eylemin “soykırım” olmasındaki
belirleyici etken “yok etme kastı”nın varlığıdır. Bu
açıdan bakıldığında Ermenilerin “soykırım iddiaları
asılsızdır. Meşrutiyet hükûmetinin Ermeni toplumunu yok etme
konusunda hiçbir kastı ya da plânı bulunmamaktadır. Zorunlu
göç olayı, İstanbul ve İzmir dışında kalan ve düşmanla
işbirliği yaparak ayaklanan bölümüne karşı, Osmanlı
Devleti’nin kendi varlığını koruma hakkı çerçevesinde
uygulanan yasal ve hukuken haklı bir önlemdir. Erivan, bu
gerçeği bildiği için Uluslararası Adalet Divanı’na
gitmemektedir.
30. Leo Kuper, Genocide, Yale University Press, 1981,
s. 34.
31. Aktan, “Devletlerarası Hukuka ...”, s. 8-9.
Tarih, Ermenilerin bağımsızlık için silâhlı siyasal
eylemlerde bulunan bir siyasal grup olduğunu göstermektedir.
Düşmanla birleşerek hedeflerini gerçekleştirmek için silâha
ve bu arada savaş hukukunun ihlâli olan sistematik terörist
eylemlere başvuran bir siyasî gruba karşı mücadelede, askerî
nedenlerle tehcire başvurulması hukuken soykırım tanımına
girmediği gibi, bu süreçte işlenen suçlar da, ayrıca
işlendikleri kanıtlanmış olsa dahi, soykırım değildir.
Kâmuran Gürün’e göre, (ED, s. 212-213)Osmanlı
Devleti, Ermenilere karşı işlenen suçlar nedeniyle 1397
kişiyi mahkûm etti. Yargılananlardan bazıları da idam
edildi.
Irkçı nefretin (anti-semitizm) anayurdu Avrupa’dır. Anti-semitizm
türü bir ırkçı nefret İslam ve Türk toplumlarında
görülmemiştir. Teorik olarak “üstün ırk” tezi Batıya ait
bir düşünce biçimidir.
Almanya’da Yahudiler, bağımsızlık için mücadele etmediler;
teröre başvurmadılar; toprak istemediler; Almanya’nın savaş
düşmanlarıyla işbirliği yapmadılar; Alman ordularını arkadan
vurmadılar ve terör örgütleriyle Alman sivil halkı
katletmediler.
Nazi diktatörü Hitler başta olmak üzere, sayısız yazar,
Yahudi düşmanlığı, Holocaust’dan yıllarca öncesinden
başladı. Batı Avrupa’da, ortaçağlarda bile toplumlar sel,
deprem gibi doğal afetlerin nedeni olarak Yahudileri
gördüler. Rönesans düşünürlerinin zihinlerinde de aynı
düşünce yer etmişti. Yahudiler, İsa’nın ölümünden de sorumlu
tutulmuşlardı. Oysa Türk ve İslam düşüncesinde Ermenileri
aşağılayan ve sırf bu yüzden onları katleden bir olaya
tesadüf edilemez.
Tüm bu
nedenlerle Tarihte faili Türklerin olduğu bir “Ermeni
Soykırımı”ndan söz edilemez. Bu konuda birey, toplum ve
devlet olarak duruşumuzu göstermeliyiz. Atatürk Nutuk’ta
“Kuvvet ve kudretten mahrum olanlara iltifat edilmez”
der. Bu itibarla tarihinizi, bugününüzü ve geleceğinizi
emperyalist devletlerin ve onların araçlarının
hırpalamalarına izin vermeyiniz.
Türkiye’ye tekil olarak yansıtılan uluslararası karar ve
dayatmaların sistemli bir komplonun uzantısı olduğunu fark
etmeliyiz. Her alanda iyi yetişmiş bireylerden oluşan sivil
toplum örgütleriyle varlığımızı hissettirmemiz
gerekmektedir; çünkü Tarih, yarıştan kopanlara ya da
başkalarından “himmet dilenenlere” insaflı
davranmamaktadır. Kitle iletişim araçlarına sahip ve çağdaş
uygarlık değerleriyle donanmış gençliğimiz, ülkemizin her
zaman ve her yerde kıvancı ve sesi olmaya devam etmelidir.
|