|
Osmanlıdan
Cumhuriyete Tarih Anlayışında Kurumlaşma
Dr. Kemal
KOÇAK (*)
Millî
tarihçiliğin gelişiminde İkinci Meşrutiyet dönemi bir dönüm
noktasıdır. 1908 Anayasasının getirdiği düzenlemeler, siyasî
ve sosyal hayatta bir takım değişikliklere yol açtı. Bu
dönemde birçok siyasî teşkilât kuruldu; birçok gazete, dergi
ve süreli yayın çıkmaya başladı. Siyasî, sosyal ekonomik ve
kültürel çalkantıların yaşandığı bu dönemde, herşeye rağmen
modernleşme yolunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Daha önce
başlamış bulunan Türkçülük faaliyetleriyle bir uzlaşma
sağlandı.
Türklüğün kökenlerine duyulan ilgi, eğitim alanındaki
yenileşme faaliyetlerinin tarih çalışmaları üzerinde
yoğunlaşmasını sağladı.Şahlanan milliyetçi duygular,Osmanlı
öncesi Türklerin daha yaygın biçimde incelenmesini;
yenileşme faaliyetleri tarih yazma ve araştırma
yöntemlerinin geliştirilmesini; özellikle inceleme ve
geliştirme faaliyetleri sonuçlarının eğitim sisteminde yer
almasını gerekli kıldı. 1900’lü yılların başlarında
Darülfünûn’da “Tarih-İ Umumî”, “Tarih-i Düvel” gibi bir kaç
tarih dersi okutulurken, eğitim politikası daha belirgin bir
duruma geldikten sonra tarih bölümünde verilen derslerin
sayısı çoğaldı. Türk Tarihi, İslâmî Düşünce Tarihi,Yunan ve
Roma Tarihleri,Türkiye ile Avrupa Devletleri Arasındaki
Diplomatik İlişkilerTarihi,Güzel Sanatlar Tarihi,Orta Çağ
Tarihi, Doğu Klasikleri Tarihi gibi... (1).
Bu
dönemde, eğitim alanındaki düzenlemeler, millî kimliğinTürk
olarak tanımlanması,Osmanlı öncesi Türklerin modern (Avrupa)
yöntemleriyle incelenmesi, “bilimselcilik ile
milliyetçiliği”; Ziya Gökalp’in düşüncesinde olduğu gibi
aynı kapsamda birleştirdi.Bu düşünceyi gerçekleştirmek için,
İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası)nin (1909-1919)
yönetiminde, Türklerin modern bir biçimde ilerlemesi amacına
yönelik olmak üzere eğitim bütünlüğünün savunulması,
“bilimsel dayanışma” anlamında ideolojik ve kısmen yasal
devlet politikası olarak benimsendi ve uygulandı.
Yirminci yüzyılın başlarında birer tarihî kimlik olan
Osmanlıcılık ve Türkçülük tanımları arasındaki çelişkilere
dayalı kurumlaşmalar gerçekleşti. Avrupa’da olduğu gibi
milliyetçi fikirlerin yayılmasına paralel olarak Osmanlı
tarih yazıcılığı da yeni bir safhaya girdi. Bazı cemiyetler
ve yayın kuruluşları bünyesinde teşkilâtlanan milliyetçilik;
tercüme faaliyetleri, uyarlamalar ve yeni edebî türlerin
tanıtımıyla yayılmaya başladı. Finlandiya ve Macaristan gibi
yeni kimlik kazanmış ülkelerin takip ettiği edebî ve millî
kurumlaşma ile yayın faaliyetleri Osmanlı Devleti’nde de
gelişti. Bilime, milliyetçi akımlara ve Türkçülüğe duyulan
ilgi; Türk Derneği, Tarih-i Osmanî Encümeni, Asar-ı İslâmiye
ve Millîye Tedkik Encümeni -Millî Tetebbular Mecmuası-, Türk
Ocakları gibi kurumlarda ve bu kurumların yayınlarında yer
almaya başladı. Bu kurumlar ve çıkardıkları yayınlar, devlet
veya toplum olarak Osmanlı realitesi (gerçeklik)nin içinde
ya da dışında olsun Türk kimliğine bağlı daha güçlü bir
milliyetçilik için mücadeleyi ön görmekteydi.
Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk tarihinin incelenmesi
teşkilâtlı bir faaliyet olarak yürütülmeye başladı. Türk
Derneği, aralarında Ahmed Mithad, Necip Asım, Veled Çelebi
ve Yusuf Akçura gibi tarihçilerin bulunduğu bir grup
tarafından 1908’de kuruldu. Kuruculardan sadece Yusuf Akçura,
hem Rusya’da hem Paris’te tarih öğrenimi görmüştü. Türk
Derneği, Türk milliyetçiliğini esas alarak kurulan ilk
dernek olma özelliğini taşımaktadır. Derneğin amacı
nizamnâmesinde şöyle açıklanmaktadır:
Cemiyetin
maksadı Türk diye anılan bütün kavimlerin mazi ve hâldeki
âsar, ef’al, ahval ve muhitini öğrenmeye ve öğretmeye
çalışmak; yani Türklerin asar-ı atikasını, tarihini,
lisanlarını, avam ve havas edebiyatını, etnografya ve
etnologyasını, ahval-ı içtimaiye ve medeniyeti
hazinelerini,Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını
araştırıp ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve
dilimizin açık, sade, güzel, ilim lisanı olabilecek süratte
geniş ve medeniyete elverişli bir dereceye gelmesine
çalışmak ve imlâsını ona göre tedkik etmektir
(2).
Derneğin aylık yayın organı olan“Türk Derneği” dergisi
1911’de 6 ve 1912’de 1 olmak üzere 7 sayı çıktıktan sonra
kapanmıştır. Bu dergide, Türk tarihi ve Osmanlı toplumu
üzerine yazılmış makaleler yayımlanmış, makalelerde esas
olarak dil sorunu ele alınmıştır. Dernek ve dergi yerini
“Türk Yurdu” adlı dernek ve dergiye bırakmıştır.
Derneğin kurucularından Yusuf Akçura,Türk milletinin siyasî
iktidarı ve Türklüğün geçmişini ispatlayacak“bilimsel” bir
Türk tarihi ortaya çıkarma amacını gütmekteydi. Tarih
yazımında milliyetçilikle bilimsel bir yaklaşımın ele
alınması Akçura’nın makale ve diğer eserlerinde
görülmektedir. Fransız pozitivistlerinin etkisinde kalan
Akçura, “Tarih ve Ulum” adlı makalesinde, tarih ve bilim
arasındaki ilişkiye dikkatleri çekmekte, bilimsel bir tarih
yazımı için gerekli şartları şöylece ortaya koymaktadır:“Her
şeyden önce tarih yazılı belgelere dayandırılmalıdır, ancak
bunlar tenkîde tabi tutulmalıdır” (3). Akçura makalelerinde,
Seignobos’un görüşlerini Türk tarihçiliğine uyarlama
çabasında görünmektedir.
Tarih
bilimine vukufuyla tanınan SultanV.MehmetReşat’ın
önderliğinde,Osmanlı Tarihi’ni terk edilmişlik ve
sahipsizlik durumundan kurtarmak için etraflı bir Osmanlı
Tarihi’nin yazılması ve Osmanlı Tarihi’ne ait belgelerin
toplanması amacıyla, 27Kasım 1909 (14 Teşrinisâni1325)’da
Tarih-i Osmanî Encümeni kuruldu. NecipAsım tarafından kaleme
alınan “Tarih-i Osmanî Encümeni Talimatnâmesi”nde Encümenin
görevi, Osmanlı Tarihi’ne ait risale, evrak ve kayıtları
toplamak, basmak ve yayınlamak olarak belirtilmektedir.
Harcamaları Padişah hazinesi (ceyb-i hümayun) tarafından
karşılanan Encümen,Osmanlı Tarihi’ni yazabilmek için her
türlü vasıtayı kullanabilme ve arşivlerde inceleme yapma
yetkisine sahipti (4).
Tarih-i
Osmanî Encümeni, 9 şubat 1910’da Bâb-ı Ali Sadaret Dairesi
altındaki vakanüvislik odasında Abdurrahman şeref’in
başkanlığında ilk toplantısını yaparak çalışmaya başladı.
Encümen ilk toplantısında, yazacağı, Osmanlı Tarihi’nin
plânını ve üyeler arasında iş bölümünü yaptı. Osmanlı
Tarihi’nin birinci cildinin yazımı görevini Necip Asım ve
Mehmet Arif’e verdi. Encümen, bu toplantıda ayrıca iki ayda
bir“Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası” adlı bir derginin
yayımlanmasını kararlaştırdı.
Encümenin mecmua yayınlamasındaki amacı, yazılacak tarihin
metnine aynen ve tamamen giremeyecek araştırmaları,
vesikaları ve Türkçe veya yabancı lisanlardan tercüme
edilmiş risaleleri yayınlayarak“Osmanlı Tarihi”ne zemin
hazırlamak ve mütalâa meraklılarının bilgilerini
genişletmeye ve fikirlerini uyandırmaya hizmet etmek olarak
belirtildi. Mecmuada, Osmanlı tarihinde bulunmayan veya
yeteri kadar belirlenmemiş olan ve diğer dillerde yazılmış
olan olaylar hakkında araştırma ve değerlendirmeler, ortaya
çıkarılacak tarih vesikaları, diğer tarih encümenleri ve
üyeleri ile yapılan haberleşmenin yayınlanmasına karar
verilen kısmı, encümende kabul edilen kararlar, bütün
lisanlarda Osmanlı tarihi ile ilgili eserlerin
bibliyografyaları ile henüz yayınlanmamış olan tarih
risalelerinin(tefrika olarak) yayınlanması ön görülmüştü
(5).
Mecmuada esas olarak Osmanlı tarih yazımına ve Osmanlı
tarihine yer verilmiştir. Osmanlı öncesi Türkler ve Anadolu
üzerine yazılar sadece bir kaç defa yayımlanmıştır(6).
Necip
Asım ve Mehmet Arif, Türk Derneği’nin tüzel kişiliği altında
Osmanlı Tarihi yazmaya başladılar. Yedi yıllık uzun bir
çalışmadan sonra Osmanlı tarihine ait tek cilt
yayımlanabildi. Bu cilt, Fuat Köprülü,Yusuf Akçura ve Ahmet
Refik tarafından ciddi biçimde tenkit edildi. Yusuf Akçura,
Necip Asım ve Mehmet Arif’in yazdıkları tarihin Osmanlı
vakanüvislik geleneğinin bir devamı olduğunu ileri sürmüştür
(7). Akçura’ya göre, yeni tarih yazımı pozitivizme dayanmalı
ve milliyetçilik ateşiyle aydınlanmalıdır. Bu
milliyetçiliğin adı da Türkçülük’tür.Fuat Köprülü
tenkidinde; söz konusu tarih kitabının bilimsel metod ve
zihniyete uygun olmadığını öne sürmüş, bu iddiasını
desteklemek için bilimsel metod ve begelerden yararlanarak
tarih yazdıklarını iddia ettiği F. de Coulanges, E. Lavisse
ve A.Sorel gibi Fransız tarihçilerinden,T. Mommsen gibi
Alman tarihçilerinden örnekler vermiştir. Bununla da
kalmamış, NecipAsım ve Mehmet Arif’in yazdığı kitap
hakkında; “Bu yazarlar bir toplumun, bir milletin, bir
devletin tarihî kaynakları olarak askerî ve siyasî kaynaklar
üzerinde durmuşlardır... Bununla yetinilemez, tarihçiler,
tarihî olaylar hakkında coğrafî, etnik ve siyasî olaylara da
bakmalıdır”(8) biçiminde çarpıcı bir değerlendirme
yapmıştır.
Bilimsel metotlara ve sosyolojiye duyulan ilgi; Fuat
Köprülü, Ziya Gökalp ve benzeri gibi tarihçiler tarafından
kurulan ve aralarında Alman,Macar ve Fransız üyelerin de yer
aldığı “Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tedkik Encümeni”nde
anlamını buldu. Aralarında Bursalı Tahir Bey, Veled
Çelebi,Necip Asım ve Mehmet Arif Bey gibi Türk Derneği’nin
bazı üyeleri kurulan bu Encümene katıldı. Encümenin yayın
organı “Millî Tetebbula Mecmuası”nda 1915’te Encümenin
tüzüğü yayımlanmıştır. Tüzükte,Encümenin amacı şöyle
açıklanmıştır:
“Encümen
Türklere ait müessesatı diğer milletlerin müessesatıyla
mukayese ederek Türk milletinin hangi enmuzec-i içtimaiye
mensup ve tekâmülün hangi safhasında bulunduğunu
arayacaktır. Türklere ait müessese hakkında yapılacak
tetkikat vesaik-i kafiyeye istinad edecektir. Tetkikat
sahası din, ahlâk, hukuk, iktisat, lisan, bediiyat, fenniyat,
bünyeyi içtiamiye gibi hususattır. Bu müesseselerin Türk
harsında ve İslâm medeniyetinde mevkiini tayin etmek ve yek
diğeri ile revabıt ve münasebatını bulmak encümenin saha-ı
mesaisine dahildir”(9).
Millî
Tetebbular Mecmuası, tarihin sosyal ve kurumlaşma açısından
incelenmesi yönünden oldukça önemli bir yere sahiptir. Beş
defa çıkabilen dergi, geleneksel tarih yazımının bir devamı
olarak değerlendirilen Tarih-i Osmanî Encümeni dergisinden
farklıdır. Fuat Köprülü ve Ziya Gökalp, Encümen
faaliyetlerinde ve yayın organı dergide çok önemli roller
üstlenmiştir. Ziya Gökalp’in sosyal yapıları inceleyen
önemli bir çalışması, derginin 2 ve 3. sayılarında
yayımlanmıştır.
Tarih
alanında faaliyet gösteren dernekler(cemiyetler) arasında en
uzun süreli ve en etkin olanı 1912’de bir grup askerî,
tıbbiye ve mülkiye öğrencisi tarafından kurulan Türk
ocakları’dır.
Kurucu öğrencilerin ortak özellikleri pozitivizme ve
bilimsel açıklamalara (metodlara) inanmalarıdır(10). 1911’de
yayımlanmaya başlayan“Türk Yurdu”
dergisi, bu öğrencilerin ilham kaynağını teşkil etmiştir.
“Türk Yurdu” dergisi, 1912’de Türk Ocaklarının yayın organı
oldu.
Dönemin
tanınmış edebiyatçı ve milliyetçilerinden Mehmed Emin, Ziya
Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Ahmet Ferit,Ahmet
Ağaoğlu,Yusuf Akçura, Hüseyinzâde Ali ve diğerleri Türk
Ocaklarında toplandılar. Bu grup, Türk milliyetçiliğinin
kültürel ve entellektüel açıdan güçlendirilmesinde tayin
edici bir rol oynadı. Ocaklar bir üniversite gibi faaliyet
gösterdi.
Türk
Ocakları
Türk
Ocakları, birçok tepkilere ve muhalefete maruz kalmasına
rağmen, 1931’de Cumhuriyet Halk Partisine bağlı bir kurum
hâline getirilene kadar(20 yıllık süre içinde) varlığını
sürdürdü. Türk Ocakları, 1917’de sadece İstanbul’da 1800
üyeye sahipti.Bu üyelerden 1600’ü daha önce üniversitede
öğretmenlik yapmış kişiler ile üniversite öğrencilerinden
meydana geliyordu. Ocakların, İstanbul dışındaki bazı
merkezlerde 16 şubesi bulunmaktaydı.
Türk
Ocakları; halk hikâyeleri ve şiirleri, Fichte, Voltaire ve
Aristo gibi klasiklerin çevirileri, coğrafya ve mahallî
sanatlar üzerine çalışmalar, Ermeni ve Kürtler üzerine
yapılmış incelemelerin çevirilerini yayımladı. Yayımladığı
tarih kitaplarında milliyetçi ve Türkçü motifler belirgin
olarak yer almıştır. Ocakların yayın ve diğer
faaliyetlerinde ırkçı ve yayılmacı eğilimler
görülmemektedir. Ocakların faaliyetlerinde Rusya Türklerinin
popülist/muhalif milliyetçilikleri göze çarpmaktadır. Yayın
ve faaliyetlerinde, eski Türklerde ve Anadolu’da hayat
tarzları hars, eski Türkler üzerine yapılan
araştırmalar ilim, zanaatkârlık ve güzel sanatlar
sanat başlıkları altında sunulmuştur.Faaliyetleri
arasında ilim, tarih ve Osmanlı öncesi Türkler konuları bir
arada ele alınmıştır.Etnoloji, antropoloji, arkeoloji ve
linguistik; tarih başlığı altında sıralanan konular arasında
yer almaktadır. Felsefe ve sosyal bilimler, Ziya Gökalp ve
Fuat Köprülü sayesinde tarihin ikinci derecedeki alt
disiplinleri olarak ele alınmış ve sıralanmıştır.
Yukarıda sıralanan kurumlar,İkinci Meşrutiyetle ortaya
çıktılar. Faaliyet ve yayınlarında Türk milletinin
gelişmesinde önemli bir katkı sağlayacağına inandıkları
milliyetçi ve bilimsel tarihi geliştirmek amacını güttüler.
Yayımladıkları dergi ve kitapları, tarih alanındaki inceleme
ve araştırmaların sayısını artırdı. Bu çalışmalar,Cumhuriyet
döneminin milliyetçi tarihçiliğinin esasını teşkil etti.Bu
dönem süresince Türk Yurdu, milliyetçi tarih anlayışını
bilimsel tarih olarak ele alan çizgide yayınına devam etti.
Türk
tarih tezi, Cumhuriyet kurulduktan sonra Osmanlıcılık,
İslâmcılık ve Turancılık akımları karşısında Türk
milliyetçiliğinin resmî ideoloji olarak benimsenmesini
gerektirmiştir. Bu çerçevede,Türk tarih tezinin Türk
kimliğini oluşturacak bir araç ve gelecek kuşaklar nezdinde
haysiyetli bir amaç olması istendiği söylenebilir. Türk
tarih tezi, iktidardaki ideolojinin önemli bir parçası
olduğundan, tezin ortaya çıkışının incelenmesi dönemin parti
politikasını yönlendiren siyasî kültürün ortaya
çıkmasına/anlaşılmasına yardımcı olacaktır.
Tek
parti yönetimi (1923-1946),Atatürkçü ideolojinin
olgunlaşması ve hayata geçiriliş dönemidir. Dönemin çeşitli
yönleri üzerinde eserler yazmış kimileri (11),Atatürkçü
ideolojinin“inkılâpçı-otoriter” özelliğini vurgulamak
ihtiyacını duymuşlardır. Türk tarih tezi, Atatürkçü
ideolojinin en önemli bütünleyici parçalarından biridir ve
kültür inkılâbı özelliği ile tanınır(12).Millîyetçiliğin
yanında pozitivizm ve laiklik bu ideolojinin felsefî
temellerini meydana getirmiştir. Bu dönemde, muhalefet;
utangaç ve kararsız bir karakter sergilemekle birlikte
sürekli bir vicdan muhasebesine zorlanan bir muhalefet
konumunu göstermektedir.
1919’da
milliyetçiler ve milliyetçi askerî birlikler bir araya
gelerek Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) toplandı. İstiklâl
Savaşı sırasında ve Cumhuriyetin ilânına kadar geçen sürede,
siyasî iktidarı güçlendirmek isteyen önder kadro; muhalefet
gruplarını ya da kişileri bertaraf etmiştir. Diğer taraftan,
milliyetçi hedefleri gerçekleştirmek için gerekli siyasî
kurumu (Cumhuriyet Halk Fırkası) kurmuştur.
Cumhuriyet Halk Partisinin ilk üç tüzük ve programlarında
(1923, 1927, 1931) (13) “millet” ve “milliyetçilik”
kavramları tedrici bir gelişim göstermektedir. 1923
tüzüğünde “Türk kültürünü benimsemek” parti üyeliği için
kaçınılmaz bir şart olarak yer almıştır. Bu şart o dönemde
Türklüğün kültürel öneminin vatandaşlık kavramından önce
geldiğini, milliyetçiliğin tanımının esas olarak kültürel
bütünlük çerçevesinde kaldığını göstermektedir. 1927’de
ayırt edici kavramlar milliyetçilik ve millî dayanışma
çerçevesinde tüzükte “millî dayanışma dil birliğine, ülkü
birliğine ve fikir birliğine dayanır” biçiminde anlamını
bulmuştur.“Türk dili ve kültürünü ilerletmek” partinin en
önemli görevlerinden biri olarak ele alınmış, “ilmî olmak”
gerçek bir parti üyesinin özelliği ve ulaşmak istediği hedef
olarak sayılmıştır. Fikir birliği ve ilmî olmak şartları,
bir dünya görüşünün temel taşları konumunda görünmektedir.
1931 programında “millet”, dil, fikir ve kültür birliğinden
ve yurttaşların dayanışmasından meydana gelen siyasî ve
sosyal bir bütün olarak tanımlanmıştır.“Halkçılık” ilkesi
altında “millet” kavramına irade ve hâkimiyet kaynağı
biçiminde yer verilmiştir. Bu kavramlardan fikir
birliği/ideal birliği, iradenin teklifi biçiminde
anlaşıldığı takdirde milliyetçilik anlayışına bir
katkısından söz edilebilir. Tanımın bu biçimiyle bir
milliyetçilik yaklaşımından daha çok otoriter bir sistemi
benimsetme eğilimi taşıdığı da ileri sürülebilir.
Cumhuriyetin kurucuları ve yöneticileri, güçlü bir
milliyetçilik için siyasî bakımdan Türk seçkinlerinin
düşüncelerinde bir türdeşlik ön görmüşler, bu sebeple de
muhalif seçkin grupları (1919-1937) döneminde tasfiye
etmişlerdir.
Muhalefetin tasfiyesi mücadelesi askerî (işgalcilere karşı),
sosyal(laikliği istemeyen güçlere karşı),
ideolojik(sosyalizm ve komünizme karşı) ve
ekonomik(liberalizm ve mandacılığı savunanlara karşı)
alanlarda yapıldı. Muhalefete karşı mücadele, oldukça sert
ve radikal bir seyir takip etti. Meşruluğunu, toplumda
olumlu bir etki meydana getirmiş olan askerî zaferlerden
aldı. Askerî zaferin desteğiyle güçlenen asker seçkinler,
ortaya koydukları hâkim ideolojinin, muhalif fikirleri
eritip yutmasını sağladılar. Muhalif güçlerin sindirilmesi
ya da yok edilmesi millî bir misyon olarak 1940’lara kadar
devam etti. Bu dönemde; eğitim, sosyal, siyasal, ekonomik ve
kültürel alanlarda olmak üzere her cephede milletin ve
milliyetçiliğin geleceği için Atatürkçülük(Kemalizm) tek
doğru fikir olarak işlendi. Cumhuriyet döneminin tek meşru
siyasî ahlâk anlayışı “iktidar sahipliği” olarak hükmünü
sürmeye başladı.
Cumhuriyetin bir amacı da parlamenter demokrasinin
uygulamaya girmesiydi. Parlamenter demokrasinin esası olan
muhalif grupların ve düşüncelerin temsili 1940’lı yılların
ikinci yarısına kadar bir istek/dilek olmaktan ileriye
gitmedi. Tek parti iktidarı mecburi bir geçiş olarak sunuldu
ve kabul edildi. Parlamenter demokrasiye hazırlık ya da
geçiş dönemi anlayışı meşruluğunu 1960, 1971 ve 1980
müdahaleleriyle de sürdürdü.
Cumhuriyetin inkılâpçı kurucuları, milletleşme sürecini
“Türk milliyetçiliği” gerçekliği üzerine kurdular. Bu
gerçekliği sosyal, ekonomik, siyasal ve kültürel meselelerin
çözümü olarak gördüler.
Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı siyasî tarihçiler yetişti
ve görevlendirme yoluyla bazı siyaset adamları tarihçi
olarak ortaya çıktılar. Bu dönemde çok sayıda tarihçi uzman
bulunmadığından ve tarihin yazılması siyasî bir görev olarak
görüldüğünden, milliyetçi liderler ve aktif siyaset adamları
bir tür tarihçiler grubu olarak tarih yazıcılığını
üstlendiler. Diğer bir deyişle milliyetçi hareketi başlatan
aydınlar, tarih yazımı misyonunu da üstlenmek durumuyla
karşı karşıya kaldılar.
Siyasetçi tarihçilerin tarih yazıcılığında rol alması
Türkiye’ye has bir durum değildir. Özellikle devrimci,
inkılâpçı değişmelerin olduğu yerlerde, siyasî kadrolar yeni
kuşakları eğitme misyonunu üstlenmişlerdir. Üstlendikleri
rol gereği, kimlikleri yeniden tasarlamışlar, tarih
yazımının esaslarını belirlemişlerdir. Türkiye’de olduğu
gibi başta Fransa olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinde
kimlik oluşturmak amacıyla kültür unsurları milliyetçi
ideolojiyle bütünleştirilmiştir. Buradan, her ülkenin
doğrudan etkilendiği siyasî güçlere dayanarak kendi
şartlarına göre yapay bir geçmiş ortaya koyduğu
söylenebilir.
1903-1923 döneminde ve özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında
(1923-1933) Türkiye’de yetişen ve Anadolu dışındaki Türk
ülkelerinden gelen tarihçiler, milliyetçiliğin Türkçülük
biçiminde anlaşılabilmesi için mücadele veren siyasî
eğilimli kişilerdir. Yusuf Akçura, Ahmet Hikmet Müftüoğlu,
Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Fuat Köprülü,
Ahmet Ağaoğlu ve Necip Asım(Yazıksız) başta olmak üzere
kimileri “Türkçülüğü hâkim kültür, siyasî ideal ve millî
karakter” olarak ele alan aktif siyasî parti üyeleridir.
Ziya Gökalp, baştan beri İttihat ve Terakki Cemiyetinin
üyesidir. Ahmet Ağaoğlu ve Fuat Köprülü 1930-1940’lı
yıllarda siyasî parti liderleri arasına girdiler. O dönemde
siyasî, sosyal ve bilimsel faaliyetler aktif siyaset içinde
yapılabilmekteydi. Bu yüzden, belirtilen şahsiyetlerden
hiçbiri milliyetçi inanç ve ideallerini biçimlendiren siyasî
akımların dışında kalamadı. Aslında, bu kişilerin çoğu
siyasî Türkçülüğün öncüleri olduklarından, teşkilâtlı
faaliyetlere tarihî ve kültürel çalışmalar yapmak üzere
girmişlerdi. Türk Derneği,Osmanlı Tarih Cemiyeti ve Türk
Ocakları gibi birçok kuruluşun kurucuları ve önder kadroları
bu kişilerdir.
Yusuf
Akçura; geçmişi, eğitimi ve şahsî eğilimleri itibariyle
aktif siyasî hayatın dışında kalamazdı. Rusya’da iken
mahallî Duma’da aktif bir Türkçü olarak faaliyet göstermiş,
siyasî kariyerinin başlangıcını muhalefet cephesinde yer
alarak ortaya koymuştu. Paris’te eğitim gördükten sonra,
kendini tarih çalışmalarına ve araştırmalarına verdi.
Dikkatini Türkçülüğün kültürel yönünün incelenmesi üzerinde
yoğunlaştırdı. Yusuf Akçura’nın Ziya Gökalp ile birlikte
yaptığı çalışmaların, parti siyasetiyle tam bir uyum içinde
olduğu bilinmekle beraber, İttihat ve Terakki Cemiyetine
hiçbir zaman üye olmadığı da bir gerçektir(14). Daha
sonraları Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu
gibi bazı tarihçilerle birlikte 1919’da Türk Millî Fırkasını
kurmuştur(15). Kısa bir süre yaşayan bu siyasî parti,
Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetlerini destekleme rolünü üstlendi.
Yusuf Akçura, Cumhuriyet kurulduktan sonra Cumhuriyet Halk
Fırkasına üye oldu ve İstanbul milletvekili seçildi.
Böylece, Akçura’nın “bilimsel bağımsızlığı” saf değiştirerek
iktidar saflarına geçti ve iktidarla bütünleşti.
Kurucu-tarihçilerden kimileri, Türk tarih tezinin her
safhasını sonuna kadar yaşama imkânına kavuştular. Yusuf
Akçura ve Reşit Galip gibi kimi tarihçiler milletvekili
seçildiler. Daha önceleri aktif siyaset içinde yer almayan
bazı tarihçiler de aktif siyaset içine katılmaktan geri
kalmadılar. Bu siyasetçi tarihçiler,Türk Tarihi Tetkik
Cemiyetini kurdular. Bir yıl sonra Türk Tarihi Tetkik
Cemiyetine dönüşen Türk Ocağı Türk Tarih Heyeti’nin ilk
başkanı M.Tevfik(Bıyıklıoğlu), başkan yardımcıları İstanbul
milletvekili Yusuf Akçura ve Çanakkale milletvekili Samih
Rifat ile genel sekreter Aydın milletvekili Reşit Galip’tir
(16). Diğer on kurucu üye ya milletvekili ya da parti
üyesiydi.Bu siyasetçi tarihçiler, tarihi yeniden yazmak ve
tarih ders kitaplarını yeniden ele almak için
teşkilâtlandılar.Bu tarihçilerin hiçbiri, kendi özel
konumlarına dayanarak kültürel ve bilimsel kurumlar ile
siyasî kurumları bütünleştirmede herhangi bir sakınca
görmediler. Bu anlayış, “Türk Tarihi Tetkik
Cemiyeti,Cumhuriyet Halk Fırkasının bir eğitim ve kültür
kolu gibi çalışan zamanın tek tarih kurumudur” yargısına
haklılık/geçerlik kazandırdı.
Liberal
ve tenkidî bir eğilime sahip Ahmet Ağaoğlu “Türkler devlet
kavramını her zaman hükûmet kavramıyla bir tutmuşlardır”(17)
demesine rağmen, tarih ve kültür kurumlarının otoriter bir
hükümetin gözetim ve denetimi altına girmesine hiçbir
itirazda bulunmamış, hatta bu tür teşebbüsleri tabiî
karşılamıştır. Ağaoğlu’na göre, Türk Ocaklarının vazifesi
“Türklüğü”, kültürel ve tarihî bir esasa göre
tanımlayabilmek ve bunun için hükûmetle sıkı bir bağ
kurmaktı. Bu konu üzerine Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’nde
yazdığı makalelerde Ağaoğlu, Türkiye’nin artık Osmanlı
hâkimiyetinde olmadığını, bu sebeple de hükûmetten uzak
durulması gerekmediğini savunmuştur. Bu eğilim ve
anlayışlar, dönemin seçkinlerinin kendi görüşlerine uygun
yeni ve modern bir hükûmetin varlığını; tarih, kültür ve
bilim gibi alanlarda çalışmaların bağımsızlığı açısından
yeterli gördüklerini; böylelikle hükûmet desteğini, hatta
hükûmet gözetim ve denetimini savunabildiklerini ortaya
koyması bakımından anlamlıdır. Oysa Türk Ocakları, yüzyılın
başında ilk kurulduğu dönemlerde siyasî bakımdan bağımsız,
ciddi tarih çalışmalarını teşvik eden ve özendiren bir kurum
olarak ortaya çıkmıştı .Daha sonraları,Türk Ocakları
üzerinde siyasî denetim arttı. Böylece, resmî bir tarih
yazmak arzusunun ilk işaretleri verilmiş oldu.
Devlet
çeşitli kültürel ve sosyal birimler ile kurumları tek bir
çatı altında parti teşkilâtları ya da şubeleri hâline
getirmeye çabalarken; tarihçiler de daha iyi vatandaşlar
olabilmek için farklı görüşlerini tek bir görüş altında
toplamaya çalışıyorlardı. Bu arada, Türk tarihinin yeniden
yazılması için devletin gözetim ve denetiminde özel bir
kurum teşkil edildi.
Mustafa
Kemal’in öncülüğünde başlayan tarih çalışmaları, 1928-1929
yılları arasında bazı sonuçlar vermiş ve bu çalışmalar
notlar hâlinde yazılarak yayımlanmıştı. Kurum düzeyinde ilk
teşebbüs,Türk Ocaklarının kapatılmasından birkaç ay
önce,Türk Ocaklarının Altıncı Kurultayında Ocaklara bağlı
Türk Ocağı Türk Tarih Heyeti’nin kurulmasıyla oldu. Nisan
1930’daki bu değişiklikten hemen sonra Haziran 1930’da Türk
Ocakları kapatılarak Cumhuriyet Halk Fırkası bünyesinde
eritildi. Bir yıl sonra, Nisan ayında TürkTarih Heyeti
kurucularınca Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kuruldu.
Türk
Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin amacı, Osmanlı Tarih Cemiyetinden
farklı bir çizgiyi belirlemek ve Türk tarihini yeniden
yazmaya yönelikti. Cemiyet, kültür ve tarih çalışmalarını
yıllarca sürdürmüş olan Türk Ocakları tüzük ve programları
doğrultusunda kurulmuştu. Bir süre sonra,Ocakların ilk
başkanlığını yapan Hamdullah Suphi (Tanrıöver)’nin 1927’de
“Ocakların tüzüğünün partinin denetimi altına girecek
şekilde değiştirilmesine karşı olduğunu” (18) belirterek
endişelerini dile getirmesine rağmen,Türk Ocakları parti
teşkilâtıyla bütünleştirilmiş, diğer bir deyişle kapatılarak
yok edilmiştir. Hamdullah Suphi, Cumhuriyetin ilke ve
inkılâpları (ideolojik) çizgisine katılmakla
birlikte,Ocakların entellektüel bir kültür kulübü olarak
kalmasını istemiştir. Hamdullah Suphi, 1931’de Bükreş
Maslahatgüzârlığına atandı. İkinci başkan Dr.Reşit Galip ise
Ocakların siyasî bir organizma vazifesini yerine getirmesini
tercih etmiştir. Reşit Galip, İstiklâl Mahkemelerine
başkanlık yapmış ve bir süre sonra Millî Eğitim Bakanı
olmuştur .Böylece, kültürel faaliyetleri devlet = parti
gözetim ve denetimi altında kurumlaştırmanın ilk adımları
atıldı. Bu durumda, bir taraftan siyasetçi-tarihçiler kısmen
özerk olarak çalışan Türk Ocaklarının hakkını elinden
alıyor, diğer taraftan aynı grup yeni bir tarih kurumu
teşkil ederek parti denetiminde çalışmasına ön ayaklık
ediyorlardı. Amaç açık olmasına rağmen, tarih yazımı süreci
karmaşık bir yol takip etti. Bu durumu, o dönemin Cumhuriyet
gazetesinin bazı nüshalarında başlıklarda görmek mümkündür.
1910’larda tarih yazıcılığında görülen romantik ve pragmatik
yaklaşım, siyasî bir teşkilât tarafından
yönlendirilmemiştir. Necip Asım, Fuat Köprülü, Yusuf Akçura
ve Ahmet Refik gibi tarihçileri o dönemde dergilerde,Türk
Ocakları ve Türk Tarih Encümeninde yayınlanan“millî
tarihlerde”,Türk Ocakları Tüzüğünün 4. maddesinde yer alan
“Ocak, amacını elde etmeye çalışırken sırf millî ve sosyal
bir vaziyette kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve
hiçbir vakit siyasî fırkalara hizmet etmeyecektir”(19)
hükmünü geçerli kılacak ve siyasî teşkilâtlardan hatırı
sayılacak bir derecede bağımsız hareket etmişlerdir.
Milliyetçi tarihçilerin bağlı bulundukları kültür kurumları,
ilke olarak siyasî vesayeti kabul etmediğinden bilimsel bir
bağımsızlık gösterebildiler.
Cumhuriyet döneminde, sosyal ve kültürel kurumların tasfiye
edilmesi süreci Türk Ocaklarının eritilmesiyle sınırlı
kalmamıştır. 1930-1931’li yıllarda Türk Matbuat Birliği,
İhtiyat Zabitleri Birliği ve Türk Kadınları Birliği gibi
birçok sosyal kurum kendilerini lağvetmişlerdir(20). Bu gibi
kurumlar, görevlerinin devlet vesayeti altında yerine
getirileceği konusuna inanmış ya da ikna edilmişlerdi. Bu
kapsamda, 1930’da Millî Türk Talebe Birliği de geçici olarak
kapatılmıştır.
Böylece
millî güçler, devlet=parti rejiminin yerleştirilmesi yönünde
birleştirilmişti. Dönemin siyasî liderlerinin otoriter
millet-devlet modelini benimsemeleri, böyle bir uygulamanın
ilham kaynağını teşkil etmiştir.
(*)
Gazi Üniversitesi Kastamonu Eğitim Fakültesi Ücretli Öğretim
Elemanı
(1)
Osman Nuri Ergin, Türkiye’de Maarif Tarihi,Cilt:3-4,
İstanbul, 1977, s.1240.
(2)
Fethi Tevetoğlu: Büyük Türkçü Müftüoğlu Ahmet Hikmet,
Ankara, 1951, s.28-29; Yusuf Akçura: “Türkçülük....”,
İstanbul, 1978, s. 209-210; Ahmet Temir: Yusuf Akçura,
Kültür ve Turizm Bakanlığı yayınları: 836, Türk Büyükleri
Dizisi:61, Ankara, 1987, s. 41-42; Yeni Türk
Ansiklopedisi, Ötüken Neşriyat, Cilt:11, İstanbul, 1985,
s. 4249-4250.
(3)
Zeki Velidi Togan: “Tarihte Usul”, s. 173.
(4)
Hasan Akbayrak:“Tarih-i Osmanî Encümeni’nin Osmanlı Tarihi
Yazma Serüveni”, Tarih ve Toplum,Cilt:VII, Sayı: 42
(Haziran 1987), İstanbul, s. 41-48.
(5)
Tarih-i Osmanî Encümeni, “İfâde-i Meram”,Tarih-i Osmanî
Encümeni Mecmuası (TOEM), No:1, 1 Nisan 1326, s. 2.
(6)
Mahmut Şakiroğlu:“Memleketimizde Toplu Tarih Çalışmaları 1”,
Tarih ve Toplum,Cilt:VI, Sayı: 36 (Aralık 1986),
İstanbul, s. 361-366.
(7) F.
Georgeon:Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri,Yusuf Akçura
(1876-1939),Yurt Yayınları,Ankara, 1987, s. 645.
(8)
Fuat Köprülü:“Bizde Tarih ve Müverrihler”,Bilgi Mecmuası,
Cilt:I, s. 187-190.
(9)
“Asar-ı İslâmiye ve Millîye Tetkik Encümeni Nizamnâmesi”,Millî
Tetebbular Mecmuası, 1331 (1915), Cilt: 1, No:2; Zeki Arıkan:
“Tanzimattan Cumhuriyete Tarihçilik”, Tanzimattan
Cumhuriyete Türkiye Ansiklopedisi,Cilt:6, İstanbul,
1985, s. 1593.
(10)
Hamdullah Suphi Tanrıöver:“Türk Ocağının Tarihçesi ve
İftiralara Karşı Cevaplarımız”, Türk Yurdu, Cilt: 5, No:
25, 1930, s. 2.
(11)
Recep Peker: İnkılâp Tarihi Dersleri,Ankara,
1936; Mahmut Esat Bozkurt: Atatürk İhtilâli, İstanbul,
1940; Ahmed Ağaoğlu: İhtilâl mi İnkılâp mı?, Ankara,
1942; Tekin Alp: Kemalizm, İstanbul, 1936; Şeref
Aykut: Kemalizm, İstanbul, 1936; Falih Rıfkı Atay
:Faşist Roma,Kemalist Tiran ve Kaybolmuş Makedonya, Ankara,
1931.
(12)
Mete Tunçay: Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetiminin
Kurulması 1923-1931,Ankara, 1981, s. 300-303; Enver Ziya
Karal:“Atatürk’ün Türk Tarih Tezi”, Atatürk Hakkında
Konferanslar, 1946, s. 63.
(13)
Mete Tunçay:“Ekler”, a.g.e., s. 362, 382 ve 447.
(14) M.
Fevzi Togay:Yusuf Akçura..., s. 65.
(15)
Tarık Zafer Tunaya: Türkiye’de Siyasî Partiler,Cilt:
II, İstanbul, 1986, s. 531.
(16)
Uluğ İğdemir: Cumhuriyetin Ellinci Yılında Türk Tarih
Kurumu,Ankara, 1973, s. ; Fahri Çoker: Türk Tarih
Kurumu Kuruluş Amacı ve Çalışmaları,Ankara, 1983, s.
1-7; Mete Tunçay: Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti
Yönetiminin Kurulması 1923-1931, Ankara, 1981, s. 299.
(17)
Ahmet Ağaoğlu: Üç Medeniyet,İstanbul, 1972, s. 119.
(18)
Mete Tunçay: Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti
Yönetiminin...., s. 296-298.
(19)
Yusuf Akçura: Türkçülük, İstanbul, 1979, s. 215.
(20)
Mete Tunçay: a.g.e., s. 297. |