|
OSMANLI'DA TASAVVUFİ HAYAT
Dr. Necdet YILMAZ
A. XVII.
YÜZYILA KADAR TASAVVUF
İslâm dîninin, doğuşunu takip eden kısa süre içerisinde
büyük coğrafyalara yayılmasının ana etkenlerinden biri
-belki de birincisi- bu dinin bünyesi içinde barınıp gelişen
tasavvuf cereyanı olmuştur. “İlk devirlerden itibaren
İslâm’ın özüne inerek, onu en iyi şekilde anlayıp, duygu,
düşünce ve davranışlarını tam manasıyla Allah ve Rasûlü’nün
iradesine tabî kılmayı gaye edinen tasavvuf ve tarîkat
mensupları, İslâm dinini gayri müslim toplumlara tebliğ edip
yaymayı en önemli vazîfelerinden biri kabul etmişlerdir.
Bunun içindir ki, kendilerini Hak yolunda seferber eden ve
her türlü fedakârlığı göze alan sûfî dervişler, pek çok
bölgelerde yoğun bir tebliğ faaliyeti sürdürerek, oralardaki
insanlara İslâm’ı tanıtıp sevdirmişler ve müslüman
olmalarına vesile olmuşlardır.”
Türklerin de toplum olarak İslâmiyet’i kabul etmelerinde en
önemli âmil, topluluk içerisinde faaliyet gösteren sûfî
dervişler olmuştur. Bu aşamadan sonra da tasavvuf gerek halk
gerekse idareciler tarafından büyük hüsnü kabul
görmüştür.[3] Tasavvuf târihinde, tarîkatleşme süreci ile
Türklerin İslâmlaşma döneminin aynı zamana rastlamış olması
ayrıca kurulan tarikatların Asya Türk muhitinde teşekkül
etmesi Türklerin hem İslâm’ı kabulleri hem de ona
hizmetlerinin tasavvuf ve tarîkatler yoluyla olması
açısından dikkate değer bir husustur. Yine Türk fikir
tarihinin en önemli şahsiyetleri, doğrudan ya da dolaylı
yoldan tasavvuftan gıdalanmış isimlerdir.
“Hz. Peygamber (sav)’in 7/628 yılında Heraclius’a gönderdiği
mektupla, müslümanlar, Anadolu’yla ilk kez irtibat kurmakla
kalmamış; bizzat Efendimiz tarafından bu coğrafî bölgenin de
İslâmlaştırılması gerektiği ortaya konulmuştur.”[4] Gerek bu
idealin kuvveden fiile geçirilmesi gerekse dünyayı kasıp
kavuran Moğol istilâsının tazyîkiyle ecdâdımız, Anadolu’yu
kendileri için yeni vatan seçmişler kısmen balkanlardan,
büyük topluluklar halinde de Orta Asya’dan gelerek burayı
iskân etmişlerdir. Bu iskân faaliyeti gelişigüzel olmamış,
ustaca bir siyaset gözetilmiştir. “Kolonizatör Dervişler”
diye nitelenen bu topluluklar, yerleştikleri bölgelerin
imarı yanında, gerek önceki hıristiyan unsurların, gerek bu
göçlerle meydana gelen kitlelerin İslâm potasında
yoğrularak, bunlar arasında İslâm kardeşliğinin, kültür ve
irfânının geliştirilip, İslâm’ın müesseseleşip, kalıcı bir
hale gelmesinde; sosyal bünyenin kaynaştırılıp bir sevgi
medeniyetinin oluşturulmasında büyük roller üstlenmişlerdir.
Bu sûfî dervişler kitlelerin dînî, ahlâkî, içtimâî ve
kültürel bütünlüklerini temin etme yanında İslâm’ın
hizmetkârı ve hâmîsi olarak gördükleri devlete
bağlılıklarını da sağlamışlardır. Buna mukâbil devlet de
onlara bir takım imtiyazlar ve haklar bahşetmiş, idareciler
onların bağlıları ve bendeleri arasına girmişlerdir. Bu
karşılıklı anlayış ve yardımlaşma da içinde bulundukları
toprakların kısa süre içerisinde ellerine geçmesine ve
İslâmlaşmasına vesile olmuştur.
Bütün bu faaliyetlerin üzerine doğudan Hz. Mevlânâ (v.
672/1273) ile batıdan Muhiddin Arabî (v. 638/1240) ile gelen
derinlikli tasavvuf anlayışı, Sadreddin Konevî (v.
673/1274), Müeyyidüddîn Cendî (v. 691/1292), Sadeddin
Fergânî (v. 699/1300), Seyyid Burhâneddin Muhakkik Tirmizî
(v. 639/1241), Evhadüddîn Kirmânî (v. 634/1237), Şeyh
Necmeddin Dâye (v. 654/1256), Fahreddin Irâkî (v. 688/1289),
Afifüddîn Tilemsânî (v. 690/1291), Hacı Bektaş Velî, Ahî
Evren, Yunus Emre ve daha pek çok Hak aşığı ile de
desteklenerek bu insan topluluklarının hakim rengini ve
İslâm anlayış ve yorumunu meydana getirmiştir.
Anadolu’daki bu tasavvufî hareketlilik bütün halk
tabakalarına da yayılarak kısa sürede büyük bir hıza
kavuşmuş her tarafta tekkeler, zâviyeler inşâ edilmiş,
insanları kemâlâta yönlendiren çok sayıda tasavvuf mektebi
mantar gibi biter olmuş, Anadolu, âdetâ bir sûfîler ve
dervişler yatağı haline gelmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna tesadüf eden yıllarda Anadolu
zengin bir “Beylikler” mozayiği arz ediyordu. Her beylik
daha güçlü olmanın yollarını ararken komşu beyliklerle de
uğraşıyordu. Bu devlet, kurulduğu yıllarda hemen yanı
başında Anadolu topraklarında yetişen Yunus adlı bir erenin,
bir Allah dostunun yaşadığını belki de bilmiyordu. Ama
Yunus’un “gelin tanış olalım” teklifinin,
“sevelim-sevilelim” parolasının bu gazi devletinin
temelindeki harç olmadığını söylemek mümkün değildir. Yani
Bahsedilen bütün bu kitleler ve kurumlar Osmanlı Devleti’nin
kuruluş harcının da temellerini oluşturmuştur.
“Osmanlı Devleti’nin altı yüz seneden fazla te’sir ve
nüfûzunu devam ettirebilmiş olmasını, ilk sultanların
devletin temellerini sağlam esaslar üzerine kurmuş
olmalarında aramak gerekir.” Devletin kurucusu Osman Bey’in
kuruluş döneminde medrese ile tekkeyi bir arada yaptırması,
Dursun Fakih ile Şeyh Edebâlî’ye aynı hürmet ve bağlılığı
göstermesi ve Edebâlî’nin elinden “gaza kılıcı” kuşanması
onun devletin bekâsı için gösterdiği titizliğinin birer
göstergesidir.
Osmanlı sultanlarının çoğu, herhangi bir şeyhe intisâb
etmişler, devlet adamlarının hemen hemen tamamı tasavvuf ve
tarîkat erbâbına karşı hüsnü kabul göstermişlerdir.[10] XV.
yüzyıl başlarından itibaren hızlı bir yayılma dönemine
giren, Mevleviyye, Nurbahşiyye, Kâdiriyye, Bayrâmiyye,
Halvetiyye, Bektâşiyye ve Nakşibendiyye tarîkatı ileri
gelenleri de devletin bekâsı ve İslâm dîninin yayılması için
idâreciler, ilim adamları ve ordu mensupları ile elbirliği
içinde çalışmayı kendileri için ibâdet saymışlardır.
Osmanlı tasavvuf ricâli, genel tasavvuf kültürüne, fikir ve
düşünce yeniliği olarak çok fazla şey katmamakla birlikte,
tasavvufu ferdî cihaddan çıkarıp, içtimaî cihad haline
sokan, tekke anlayışını müesseseleştirerek bunu toplumun her
ferdine ve her ihtiyacına uzanan bir anlayış haline
getirmişlerdir. Bu dönemde tekkeler, gönül terbiyesi
mektebidir, güzel sanatlar akademisidir, bilgi ve iletişim
merkezidir, spor alanıdır, şifâhânedir, siyâsî, askerî,
içtimâî ve iktisâdî ahlâkın, birlik ve berâberlik ruhunun
ilmek ilmek işlendiği yuvalardır.
B. XVII. YÜZYILDA TASAVVUF
XVII. yüzyıl Osmanlısı ve bu yüzyıla gelinceye kadarki
tasavvufî düşüncenin durumuna genel olarak baktıktan sonra
bu dönem tasavvufî hayatı hakkında görülen manzarayı şu
şekilde özetlemek mümkündür:
1. Tasavvuf târihinde önemli bir yer işgal eden Aziz Mahmud
Hüdâyî Efendi’nin tesis ettiği Celvetiyye Tarîkatı bu
yüzyılda ortaya çıkmıştır.
Mevleviyye Tarîkatı İstanbul’da bu yüzyılda etkin ve yaygın
olarak temsil edilirken, idârecilerin kendilerine
yakınlığından dolayı âdetâ bir devlet tarîkatı haline
gelmiştir.
Yine Kâdiriyye Tarîkatı bu yüzyılda İstanbul’a girme imkânı
bulabilmiştir.
2. Halvetiyye Tarîkatı’na bağlı Ramazâniyye, Sivâsiyye,
Cihangîriyye, Câhidiyye, Karabâşiyye, Nasûhiyye ve Mısriyye,
Kâdiriyye Tarîkatı’na bağlı Rûmiyye (İsmâiliyye) şûbesi bu
dönemde kurulmuştur. Tekkelerin sayısı hızla artmıştır.
Devlet adamları tekke inşâ etmek için âdetâ bir yarış
içerisindedirler.
3. Kurulan bu şûbeler vasıtasıyla tarîkatların toplumda
tesir ve yaygınlığı artmış, mürid halkaları genişlemiş ve
her bir şûbe başkent İstanbul’da temsil edilmek için gayret
göstermiştir. Mutasavvıflar halktan, münevver kesimden ve
devlet adamlarından büyük saygı görmüşlerdir.
4. Bu dönem meşâyihinin büyük bir kısmı medrese tahsîli
görmüş, azımsanmayacak bir bölümü müderrislik ve kadılık
gibi pâyeleri hak etmekle birlikte İslâmî ilimlerin her
alanında eserler ortaya koymuşlardır.
5. Tekkeler edebiyat, mûsikî ve hat sanatının en büyük
hâmîsi olmuş, bir çok mutasavvıf bu alanlarla ilgilenmiş,
sonuçta bu alanlarda büyük inkişâf sağlanmıştır.
6. Sesli zikir meclislerinin ayrılmaz bir parçası olan
mûsikî ile devran ve semâın dinî sınırları aşıp aşmadığı
tartışma konusu olmuştur.
7. Muhiddin Arabî ve Mevlânâ Celâleddin’in fikirleri bu
asrın mutasavvıflarınca büyük bir kabul görmüş, bu iki
mutasavvıfın eserleri üzerine şerhler yazılmıştır.
8. Şiir ve şiirde işlenen tema açısından Yunus Emre’nin
tesiri XVII. yüzyıl sûfîleri üzerinde kendini kuvvetle
hissettirmektedir. |