|
OSMANLIDA
SENED-İ İTTİFAK
MURAT AKSOY
Bozulmuş
olan devlet düzenini Alemdar Mustafa Paşa başkanlığında
ülkenin tanınmış beyleri (Âyânları) ve valileri toplanarak
imzaladıkları “Birleşme Sözleşmesi”. Bu sözleşmeyle Padişah
emir, vergi toplama ve askere alma işlemleri gibi kendi
hükümranlık haklarından bir kısmını bu beylere devretmiştir.
Bu sözleşmenin yapıldığı Kağıthane’deki Çağlayan Köşkü şimdi
yerinde yoktur. Bu sözleşme için II. Mahmud bir “Hatt-ı
Hümayun” imzaladı. ( 28 Eylül 1808)
Reform
hareketlerinin başladığı ve devam ettirilmesine çalışıldığı
bir devirde devlet siyasi gelişmelerin etkisiyle
sarılmaktaydı. Çıkan iç ayaklanmalarla savaşlar, yapılması
istenilen reformların başarısız kalmasında, bu reformları
yürüten kadroların yetersizliği kadar önemli bir etken
olmuştu. Anadolu’dakilerin yanında, özellikle Rumeli’de
güçlü ve başına buyruk “âyânların” türemiş olması merkezi
otoriteyi zayıflamaktaydı. İmparatorluğun bu devirde dıştan
uğradığı en önemli tecavüz 1798’de Fransa’nın Mısır’a
saldırması ve General Bonaparte’ın Mısır’ı rahatlıkla ele
geçirmesidir.
Fransa’nın
Mısır’dan çıkartılması, Osmanlı Devleti’nin gücünü aşan bir
olaydı. Ancak Fransa’nın böylesine önemli bir beldeyi ele
geçirmesi, Bab-ı Âli’nin Avrupa’da Fransa’ya karşı mücadele
veren “koalisyon”dan büyük müttefikler bulmasını
kolaylaştırdı. Bu müttefikler Rusya ve İngiltere idi. Rusya
ile yapılan anlaşma üzerine Rus harp filosu ilk defa
boğazlardan geçerek Akdeniz’e açılma imkanını buldu.
Müttefiklerin askeri operasyonları üzerine zor durumda kalan
Fransız kuvvetleri yapılan bir anlaşma ile Mısır’dan
çıkartıldılar. (30 Ağustos 1801) Ancak Osmanlı Devleti şimdi
de müttefikleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu durum
Osmanlı Devleti’nin Fransa’ya yanaşarak bir an önce barış
yapmasını gerekli kılmaktaydı. Böylece 25 Temmuz 1802’de
yapılan Paris Anlaşmasıyla iki devlet arasında Mısır’ın
işgaliyle başlayan düşmanlık resmen sona ermiş oluyordu.
Fransa’nın
Napolyon’un imparatorluğu altında Avrupa’da sürdürdüğü
savaşlar ve elde ettiği büyük başarılar, Osmanlı Devletini
de etkiledi. Osmanlı Devleti geleceği için büyük tehlike
olarak gördüğü Rusya’ya, ancak Fransa tarafından ağır bir
darbe vurabileceğini düşünüyor ve böylece Fransa
politikasına dönmeyi bir zaruret olarak görüyordu. Bu
düşüncelerle Osmanlı Devleti boğazları Rus harp gemilerine
kapattı. Bu hareket Osmanlı-Rus münasebetlerini kopma
noktasına getirdi ve Rusya’yı destekleyen İngiltere’nin de
Osmanlı Devleti’ne karşı tavır almasına yol açtı. Rusya’nın
Memleketeyn’i işgal etmesi (Ekim 1806) ve İngiltere’nin de
Rusya’yı desteklemesi üzerine, Osmanlı Devleti bu iki devlet
ile savaşı göze almak zorunda kaldı.
1805-1806
senesi III. Selim devrinin bir dönüm noktası oldu. Nizam-ı
Cedid’in Rumeli’de tatbik edilmek istenmesi sırasında
Nizam-ı Cedid’e muhalif olan kesimlerin meydana getirdikleri
direniş ve III. Selim’in buna boyun eğmesi, reform
hareketlerini burada kaybettiği başarısızlık, Fransız
siyasetine dönülmesi, Osmanlı-Rus/Fransız ittifakından
vazgeçilmesi ve neticede bu iki devletle harbin patlak
vermesi (1806), III. Selim’in, dolayısıyla kadrolarının
icraatına duyulan büyük infial ve hoşnutsuzluğun bu gibi iç
ve dış olaylarla hat safhaya varmasına ve bir karşı
hareketin hazırlanmasına yol açtı. İstanbul’da boğazda az
sayıda askerin başlattığı ayaklanma, kısa zamanda tüm şehre
ve eski ocaklara mensup askerlere yayıldı.
1807
yazında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yenileşme hareketi
(Nizam-ı Cedid) artık sona ermiş gibi görünüyordu. Şimdi
devlete hakim olanlar, sosyal ve askeri reformlardan en
fazla rahatsızlık duyanlar ve başka yeni çerilerle bunlara
organik olarak bağlı bulunan kimselerdi. Yeni padişah IV.
Mustafa (24 Mayıs 1807- 28 Ağustos 1808) kendisini tahta
çıkaran eski düzen taraftarlarının yanında yer almak
zorundaydı ve Nizam-ı Cedid reformlarına karşı olması bu
ilişkinin tabi bir sonucu idi. İstanbul’da isyan ve saltanat
değişikliği ve Nizam-ı Cedid’e son verilmesi olayları devam
ederken Rus Harbi de sürüp gitmekteydi. Bu genel
karışıklıkta eski ve yeni düzen taraftarları karşılıklı
cephelerde yerlerini alırken Napolyon ve Rus Çarı I.
Alexander Tilsit’te buluşmakta ve aralarındaki
anlaşmazlıklara Osmanlı Devleti’nin de aleyhine olarak
kararlarla son vermekteydiler.(7 Temmuz 1807) devletin içte
ve dışta çok kötü bir durumda bulunduğu bir anda reform
taraftarları Rusçuk âyânı Alemdar Mustafa Paşanın şahsında
yeni ve güçlü bir önder yaratmaya muvaffak oldular. Sözün
ayağa düştüğü ve yeniçerilerin giriştikleri yağma ve
katillerle, III. Selim’in gerçekleştirmek istediği
reformlarda ne derece haklı olduğunun kısa zamanda tekrar
açığa çıktığı bu devirde Alem Mustafa Paşa yanına sığınan
reformcuların telkiniyle harekete geçmiş ve yeni padişaha
yardım etmek görüntüsüyle, gelmesine izin verildiği
İstanbul’da kontrolü ele geçirmişti. Bu hareketin III.
Selim’i tekrar tahta çıkartma amacı taşıdığını gören IV.
Mustafa tahtını sağlamlaştırmak için- çok denenmiş bir usule
başvurarak- amcası eski sultan ile hanedanın son ferdi olan
kardeşi Mahmud’un öldürülmesine müsaade etmiş ancak zorla
saraya giren Alemdar yalnızca Mahmud’u tahta çıkarabilmişti.
(28 Temmuz 1808)
II.
Mahmud’un tahta çıkmasıyla Alemdar Mustafa Paşa sadârete
geçmiş bulunuyordu. Böylece yenilik taraftarları iktidara
geldiler. Sert kişiliğiyle çevresine korku salan Alemdarın
çok kısa süren sadâreti esnasında (28 Temmuz-16 Kasım 1808)
bazı önemli işlere el atıldı. Önce III. Selim’e karşı
girişilen isyanda hakim rolü oynayan boğaz yamakları ocağı
ilga edilip ele başları cezalandırıldı. Daha sonra Rumeli ve
Anadolu’daki isyanlar ve cephelerdeki savaşlardan istifade
ederek müstakil birer mahalli otorite haline gelen ayânlar,
devlete yardımcı olmak ve merkezi otoriteye baş eğmelerini
sağlamak için İstanbul’a davet edildiler. Davete icabet eden
âyânlarla devlet ricâli ve ulema arasında varılan mutabakat
neticesinde yedi maddelik bir ittifak senedi imzalandı. (29
Eylül 1808)
Osmanlı
tarihinde devletin kendi iradesi dışında gelişen hadiseler
karşısında zor durumda kalarak imzaladığı bu ittifak ile
padişah oldukça müteessir olmuştu. Zira kendi tebeasıyla
arasında yapılan bu ittifak isyancı ve menfaatperest
âyânların ve zorbaların önüne geçilemeyişinden dolayı
yapılmıştı. Bu anlaşma âyânların padişaha sadakat ve biat
etmeleri gerekirken, kendi nüfuzlarını resmi bir vesika ile
kabul ettirmeleriydi. Burada ilk bakışta acziyet gibi
görünen bu vesika, daha sonraki merhalelerde sükuneti temin
edecek ve fitnenin asıl membaı olan yeniçeri ocağının
kaldırılmasına zemin hazırlayacaktı.
Sened-i
İttifak’ın maddeleri kısaca şöyledir:
1- Padişahın emirlerinin her yerde tatbik
edileceği, âyânların padişaha sadakatte kusur etmeyeceği,
2- Asker toplamakta âyânların yardımdı olacağı,
3- Devlete dair vergilerin muntazam toplanacağı,
4- Sadâret makamının kanun ve adalete uygun
emirlerine itaat edileceği,
5- Devlet erkânı gibi, âyânların da bu ittifaka
riayet edeceklerine, riayet etmeyenlerin tedip edileceği,
6- İstanbul’da yeniçeri ve sair ocaklarda isyan
çıktığı taktirde âyânların da gelip hiçbir ayrılık
gözetmeden isyanların bastırılmasına yardımcı olacakları,
7- Halktan ağır vergi toplanmaması.
Başlangıçta iyi niyetle yola çıktığını gördüğümüz Alemdar
Mustafa Paşada da büyük olma sevdası gibi haller padişah
tarafından seziliyordu. Sultan Mahmud Han senede imza koyan
âyânlar ve onları destekleyenler için daha dikkatli olmaya
başlamıştı. Bu arada Alemdar Mustafa Paşanın şöhreti devlet
dışına da yayılmıştı. Padişahın ismi anılmıyor ve her yerde
sadrazamın emirleri konuşuluyordu. Eski huylarını bırakmayan
bazı fesatçılar da el altından yeniçerileri tekrar
alevlendirmeye çalışıyorlardı.
Senedin en
mühim tarafı ise zoraki de olsa âyânların Sultan Mahmud
Han’a bağlılıklarını arz etmeleri ve muhtemel âsilere karşı
ittifak senedini imzalamaları olmuştur.
Sened-i ittifak, Alemdar’ın
ortadan kaldırılmasından sonra unutuldu ve hükümden düştü.
Sened-i İttifak’ın imzalanmasıyla Alemdar’ın bir ayaklanma
sonucu ölümü arasından topu topu beş hafta geçmişti (7 Ekim
1808/15 Kasım 1808). Böylece Sened-i İttifak’ın piratikteki
etkisi ve önemi çok sınırlı kaldı. Bir kere, Sened-i
İttifak’taki esasların uygulanabilmesi büyük çapta, ayanın
elbirliğiyle davranabilmesine bağlıydı. Zaten örgütlü ve
kurumlu olmayan ayan ise birliğini koruyamadı ve merkezi
hükümet, Alemdar’ın saf dışı kalmasından sonra ayanın ileri
gelenlerini birer birer ayıklayıp etkisizleştirdi.
Ayrıca
Sened-i İttifak’ta uygulamayı ve verilen sözlerin tutulup
tutulmadığını denetleyecek “özel bir örgüt” de
öngörülmemişti. Bunun akla gelebilecek ideal şekli, temsili
değeri ve sürekliliği olan bir kurul, parlamento benzeri bir
tartışma ve denetleme organı olabilirdi. Sened-i İttifak,
böyle bir denetim sistemi ve organı oluşturmadığı gibi,
“isyan hakkı”nın meşruluk koşullarını da belirtmemişti. Bu
yüzden de daha baştan “ölü doğmuş bir belge” idi.
Sened-i
İttifak, geleneksel Osmanlı hukuk kaynaklarından herhangi
birine benzememektedir. Bir kere, dinsel kaynaklı yada İslam
hukuku kurallarına göre düzenlenmiş bir “şeriat belgesi”,
bir fetva yada “ hüccet-i şer’i” değildir. Kanun, kanunname,
adalet fermanı, vb. gibi...örfi hukuk işlem türlerine de
girmez. Yasa ve anayasal belgelerdeki hukuki belirlilikten
ve objektif dilden yoksundur; Hukuk diliyle değil,
hanedanların ağzından çıkmışçasına kaleme alınmış olup bir
sistematiği de yoktur. Belgeyi oluşturan topluluk da, yasa
yada yasa benzeri kurallar koymaya yetkili bir kurul
değildir. Sened-i İttifak ne içeriği ne de onu oluşturan
“organ” açısından, geleneksel Osmancı hukuk kaynaklarına
yada bilinen monarşik anayasal belgelere (ferman, misak
anayasa) benzer.
Senedi-i
İttifak’ın ne olduğuna gelince; doktrinin üzerine birleştiği
nokta onun iki taraflı bir belge, bir misak yada sözleşme
olarak görülmesidir. Bu niteleme bazı yazarlar tarafından
Magna Carta ile kurulan benzerlikle de desteklenmektedir.
Ancak yine
de, “misak” yada “sözleşme” nitelemelerini bir takım
olgularla düzelterek, çekinceler çerçevesinde kabul etmek
daha doğru olur. Özetle yinelemek gerekirse, Taşra
güçlerinin Merkez’i sarsan bir olgu olmasına karşın, Sened-i
İttifak girişimi bunlardan gelen bir zorlama ve dayatma
ürünü değildir; daha çok Merkez patentli yada ağırlıklıdır.
Magna Carta’da ise dıştan dayatma ve iki taraflılık çok
açıktır. Ayrıca, imzacı Taşra unsurları az ve isteksiz,
hükümdar da sonradan ve istemeyerek devreye girmiş
görünmektedir. Ağırlık ve inisiyatif, Merkez adına davranan
ve ayanlarında desteğinden yararlanan yöneticilerdedir. Bu
nedenle sosyo-politik düzlemde varolan Merkez/Çevre
zıtlaşması, Sened-i İttifak’ın hazırlanışında ve hukuki
niteliklerinde aynı ölçüde belirgin değildir. Dolayısıyla,
karşılıklı uzlaşmayı ve krizi atlatmayı amaçlayan Meşveret-i
Amme ve Sened-i İttifak, Merkez’in ve Taşra’nın egemen
güçleri arasındaki “geçici mutabakat” arayışları
doğrultusunda, bugünkü deyimlerle, bir “yuvarlak masa”, bir
“ortak platform” yada “konsensüs metni” karakterleri de
gösterir. Benzerlerine çok daha sonraları Türkiye
Cumhuriyeti’nde, özellikle 1960 sonrasında rastlanan bu gibi
“kriz aşıcı mutabakat” girişimlerinin ise klasik iki taraflı
sözleşme olmaktan farklı özellikler taşıdıkları meydandadır.
Sened-i İttifak, hiçbir şekilde
anayasal bir belge değildir; belki zayıflayan icra gücünü
yeniden kuvvetlendirmek ve işlerlik kazandırmak üzere,
etkili bazı millet temsilcileriyle devletin temsilcileri
arasında yapılmış bir kamu sözleşmesi mahiyetindedir. Böyle
bir sözleşme, gerçi devletin bağımsızlığını zedeler; ancak
bağımsızlığın tamamen kaybedilmesine göre daha az zararlı
bir düzenlemedir.
Avcıoğlu’na göre Sened-i
İttifak III. Selim’i devşiren Yeniçeri zorbalarının,
imtiyazlarını padişaha tescil ettirmesinden ve eşkıyalığın
meşrulaştırılmasından ibaret bir utanç belgesidir.
Vesikanın
önemi, padişahın ve hükümetin iradesi üzerinde bir hukuk
kaidesi oluşturmaya çalıştırmasında, bir çeşit Osmanlı Magna
Cartası olmasındadır. Padişah II. Mahmud Alemdar’ın bu
girişimini hükümranlık haklarına bir darbe saymış, Alemdar’ı
devirmek için ulema ile birleşmiş, Alemdar bizzat ateşlediği
bir barut deposunda intihar etmiştir. Fakat Sened-i İttifak
esas itibariyle ayanın elde ettiği hakları devlete karşı
kazanmayı ve batı da o zaman tarihe karışmış olan feodal
düzeni Osmanlı Devletinde meşrulaştırmak amacını güttüğü
için, onlardan farklı olarak, merkeziyetçi II. Mahmud
tarafından ilgası sakıncalı değildir. Merkez otoritesinin
kurulması mahalli zorbalardan zarar gören halk için bir
kurtuluştu.
Osmanlı
tarihinde ilk kez, görünürde de olsa Padişah otoritesi
sözleşme niteliğindeki bir belgeyle sınırlandırılmış
olmaktadır. Bunun içindir ki Sened-i İttifak Padişahın daha
doğrusu ona ait yetkileri kullananların “keyfi”
davranışlarını önlemek yolunda ilk yazılı belge diye
bilinir. Oysa bu sınırlamaya cesaret edenler artık halk
üzerinde kendi otoritelerini kurmuş olan derebeyleridir.
Hatta çağrıyı yapanda aslında onlardan biri: Alemdar Mustafa
Paşa, Rusçuk Ayânlığından gelip sadrazam olmuştu Sened-i
İttifak ayânın elde ettiği hakları devlet ileri gelenlerine
karşı korumak derebeyliği de Avrupa’daki feodalite düzeni
gibi “meşrulaştırarak” hakların babadan oğula geçmesini
sağlamak amacını gütmekteydi. Nitekim senetteki 7 şartın
ardından gelen “zeyl” (ek) belgeyi imzalayanların yerine
geçecek olanların da bu vaadlerle bağlı sayılacaklarını
belirtmektedir.
Sened-i İttifak’ın asıl önemli
olan yönü, ayâna bir çeşit “direnme hakkı” tanımış
olmasıdır. Ayân baştakilerin keyfi işlemlerine karşı
koyabilecek haksızlığa uğramış olanlar bu karşı koyma
sırasında öbür âyândan yardım göreceklerdi. Demek ki Batı
toplumlarında feodal düzen çoktan tarihe karışır ve onun
yerine burjuva düzeni geçerken Osmanlı toplumu otoritesine
her yerde boyun eğdiren merkezci devlet yapısına henüz
kavuşmuş olmamakta tam tersine derebeylerin egemen oldukları
bir düzene doğru kaymaktaydı.
Devlet ile
kendi vatandaşlarından olan bir grup bey ve ağalar arasında
bir ittifakname tanzim olunması ve yürütme gücünün belli
şartlarla kayıt altına alınması, bağımsızlık anlayışına
aykırı görünse de, uzun zamandır meydana gelen suiistimaller
ile devlet bünyesinde açılan yaraların başka türlü
tedavisine imkan bulunmuyordu. Sened-i İttifak’ın altında
başta Sadrazam, Şeyhülislam, Nakib’ül-Eşraf, Kazaskerler,
Anadolu Beylerbeyi, İstanbul Kâdısı, Defterdar, Yeniçeri
Ağası, Sadâret Kethüdası, Umûr-Bahriye Nazırı, Reis'ül-Küttab,
Cabbâr-zâde Süleyman, Kara Osman Zâde Ömer, Sirozlu İsmail
ve Çirmen Mutasarrıfı Mustafa gibi âyân ve devlet ricalinin
imzası bulunmaktaydı.
Bir grup
yazara göre Sened-i İttifak âyânların (taşra güçleri)
Merkeze dayatıp kabul ettirdikleri bir belgedir. İnalcık
şöyle diyor: “Yeniçeri ocağının aşağı tabaka halk ve
ulemanın işbirliği ile gerçekleştirdiği kabakça hareketine
karşı” taşra âyânını ve hanedanları temsil eden Alemdar
Mustafa Paşa’nın müdahalesi duruma el koyması ve
“diktatörlük devri” siyasi bakımdan, “taşrada hakim âyânın
devletin karar verme yetkilerini fiilen ele geçirme
mücadelesi şeklinde” yorumlanabilir. Sened-i İttifak tarihi
açıdan “büyük âyânın devlet iktidarını kontrol altına alma
teşebbüsünü ifade eder.” Savaş ve ihtilal ortamı içinde
iktidarı ele alan âyânlar Padişahın mutlak otoritesi
karşısında açıkça kendi durumlarını güvenceye bağlamak
amacıyla bu belgeyi kabul ettirmişlerdir.
Alemdarı
âyânların bir temsilcisi onun iktidarını da âyânların
iktidara tırmanışı olarak gören İnalcık’tan farklı olarak,
daha çok Merkezin bir adamı şeklinde değerlendiren Karal da,
farklı bir noktadan hareket etmekle birlikte aynı sonuca
ulaşır. “Bu senedi mevcut şartların işinde realist bir
düşüncenin neticesi olarak kabul etmiştir.”, dolayısıyla
Sened-i İttifak bir âyân dayatmasıdır.
Bazı
hukukçulara göre Sened-i İttifak; âyân ve beylerin Padişaha
ya da hükümet merkezine kabul ettirdikleri, hatta metnini de
bizzat daha önceden hazırladıkları ya da kendisi de bir âyân
olan Alemdar Mustafa Paşa’nın (II. Mahmud’a) zorla kabul
ettirdiği bir belgedir. Bunun tam karşı kutbunda ise, Sened-i
ittifak’ı Merkezin ya da daha doğrusu Merkez adına davranan
Alemdar’ın bir buluşu, formülü ve dayatması olarak algılayan
görüş yer almaktadır. Örneğin Kubalı’ya göre, askeri
yenilikler için vakit kazanmak isteyen Alemdar, derebeyi
kesilen âyânları geçici olarak da olsa tatmin ederek devlete
bağlamak için, “çok realist bir düşünceyle” söz konusu
senedi “tanzim ve kabul ettirmiştir”
Bu zıt
yorumlar arasında kalan, ikinci yoruma daha yakın olmakla
birlikte, Merkez ve çevre güçlerinin ağırlıklarını birlikte
hesaba kattığından, daha dengeci ve uzlaştırıcı
sayılabilecek bir üçüncü yaklaşım daha vardır. Buna göre;
birinci ve ikinci yaklaşımlardan farklı olarak Sened-i
İttifak, âyânın ya da Merkezin tek yanlı olarak dayattığı
bir formül değil, esas olarak Merkez kaynaklı, fakat çevre
güçleriyle “anlaşma” ve “uzlaşma”yı simgeleyen bir metindir.
Böylece Osmanlı tarihinde ilk defa olarak “kamuoyu”nun
dikkate alınması mecburiyeti de kendisini göstermiştir.
Sened-i İttifak toplantıları da âyânın Merkez’e karşı
güvenini biraz olsun güçlendirmiş sayılır.
Sened-i
İttifak’ın sosyopolitik kurgusunu kavramak bakımından bu
üçüncü ve sonuncu yaklaşım gerçeklere daha uygun düşüyor
görünmektedir. Bir kere Taşra güçleri olgusunun Merkez
üzerinde uzun zamandan beri süregelen baskısı ne olursa
olsun, Sened-i İttifak formülleri doğrudan doğruya âyândan
gelen istek, zorlama ya da dayatmalardan doğmuş değildir.
Ayânlar kendiliklerinden İstanbul’a gelip “şart”larını
dayatmamışlardır. Düşünce, girişim ve çağrı, merkezi birlik
ve reformculuk adına çözüm arayan, Sadrazam olarak devletin
Merkez güçlerinin başında yer alan, Rusçuk yaranı gibi
Merkez güçleriyle işbirliği yapmış ve yapmakta olan bir
kişiden (Alemdar) gelmektedir. Ayrıca organların da hepsi bu
çağrıya uymadıkları gibi toplantıya katılanların bir bölümü
de tartışmaların aldığı seyri görünce silahlı maiyetlerini
alıp memleketlerine geri dönmüşlerdir. “İttifakname”
metninin önce âyân tarafından hazırlanıp sonra Merkeze
dayatıldığını kanıtlayacak bilgilere ise rastlanmıyor. Ama
bunun tersini düşünmek için daha güçlü karineler vardır:
Sened-i İttifak şartlarından Merkez’in Taşra’ya oranla çok
daha kazançlı çıktığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Sened-i
İttifak’ın Magna Carta Libertatum ile olaysal benzerlik
içinde görülmesi de doğru değildir.
Öte yandan
Sened-i İttifak, bir merkez dayatması olarak da görülemez.
Bir kere, tek yanlı dayatma ile “sened” imzalanması ya da
imzalatılması özel hukuk ilişkilerinde görülebilecek bir şey
olsa bile, devlet yönetimine ya da kamu hukukuna ilişkin
alanda böyle bir ihtimal düşünülemez. “Merkez dayatması” bir
buyruk biçimini alabilir, bunun klasik ve mantıki biçimi
budur; bir “sened”le sonuçlanan pazarlık ise, ister istemez
“iki taraflık” unsurunu da içerir.
Amaçlanan
ve beklenen, Merkez adına siyasi birliğin yeniden kurulması
ve reformlar için uygun ortam hazırlanması ise de, bunun
temelindeki etki merkezkaç sosyal faktörlerden başkası
değildir. Bu Taşra güçleridir ki, önce “sosyal muhattap”
sonra da bir sözleşmeye “taraf” sayılmakta, basit bir
ödünden öteye bir takım güvenceler elde etmektedirler.
Ayrıca unutmamak gerekir ki, artık Merkezin bir temsilcisi
saydığımız Alemdar da eski bir âyândır ve onun başkentteki
yükselişi, âyânın da iktidara tırmanışı anlamına
gelmektedir. Bu sebeplerle, Sened-i İttifak’ı Merkezin bir
buluşu saysak bile, merkez dışı güçleri yok sayan sadece
Merkezin tek yanlı dayatması olgusuna yer veren ikinci
yaklaşımı paylaşabilmek zordur.
Bu
durumda, Sened-i İttifak, egemen ve yönetici güçlerin Merkez
ve Taşra kanatları arasındaki çelişkileri karşılıklı ödün ve
güvencelerle gidermek siyasi bunalımı atlatmak amacıyla
Merkez güçler tarafından ya da bunlar adına sahneye konan
bir “geçici mutabakat” arayışı olarak görünmektedir.
Farklı
değer yargılarından yola çıkan yazarlar, Sened-i İttifak
hakkında son tahlilde “olumlu” ya da “olumsuz” olmak üzere
karşıt yargılara ulaşıyorlar. Bir de bu kutuplaşmanın
dışında kalan daha “nüanslı” bir yaklaşımdan söz edilebilir.
Bu
yaklaşımlardan birincisine hukukçu bakışı hakimdir. Kubalı,
saltanat hakkının objektif (dıştan) bir sınırlamaya tabi
tutulması olarak gördüğü Sened-i İttifak olayının bir tür
“feodal temsil fikri”ni içerdiğini belirtiyor. Bu sebeplerle
Sened-i İttifak, “monarşi tarihimizin meşruti şekle doğru
gelişmesi yolunda göze çarpan”, ilk örnek olması bakımından
özel bir anlam taşır.
Tam öbür
kanatta yer alan yazarlarsa, Sened-i İttifak’ın
demokratikleşme sürecinde “olumlu” bir adım olduğu görüşüne
karşı çıkıyorlar Bu yaklaşımda daha çok sosyolojik bir bakış
açısı egemendir. Tanilli’ye göre Sened-i İttifak “âyân ve
derebeylerin egemenliği”ni vurgulayan, bu sebeple de bir
ileri atılım “sayılmaması gereken”, merkezi otoritenin
zayıflamasıyla feodaliteye doğru çözülmeyi simgeleyen bir
belgedir.
Hukuki ve
sosyolojik değerlendirmeleri birlikte götüren üçüncü ve
karma bir yaklaşım özellikle İnalcık, bir ölçüde de Berkes
tarafından temsil ediliyor. İnalcık’a göre siyasi tarih
açısından büyük âyânın devlet iktidarını denetimi altına
alma girişimi demek olan Sened-i İttifak olayı,
eyaletlerdeki egemen güçlerin ve onların hayat görüşünün
ifadesi olması bakımından “gelenekçi”dir; bu yüzden de
“modern devlet anlayışına aykırı bir akımı temsil eder.” Şu
var ki, “bu belgeye tarihimizde istibdad ve mutlakıyeti
sınırlama amacı güden hareketler içinde bir yer vermek
mümkündür.” Burada âyân halkın temsilcisi ve koruyucusu
rolünü de üstlenmekte, özellikle keyfi vergiler konusundaki
direnişinde de reâya kendisini desteklemektedir.
Sened-i
İttifak ile ilgili bu yaklaşımlar, aralarında farklara ve
hatta zıtlıklara rağmen yerinde tesbitlerde bulunuyorlar.
“Hukukçu bakış”, olayın sosyolojik perde arkasını dikkat
etmemekle, sorunun “iktidarın sınırlanması” soyutlanmasına
indirgemekle birlikte, Sened-i İttifak’ın hukuk
gelişmelerimiz içindeki anlamını vurgulamış oluyor.
“Sosyolojist” denebilecek ikinci yaklaşım, olayın hukuk
katındaki anlamını pek vurgulamadığı için tek yönlü bir
bakışa sahip olsa bile, hukuk olaylarının ardındaki somut
gerçeği gün ışığına çıkarmak gibi bir yarar sağlıyor.
Herhalde, bu farklı yaklaşımları birlikte götüren yorumlar
Sened-i İttifak gerçeğini bütün yönleriyle kucaklama
bakımından daha fazla şansa sahip olacaktır.
SEÇİLMİŞ
KAYNAKÇA
AKGÜNDÜZ,
Ahmet, Bilinmeyen Osmanlı, İstanbul: Osmanlı Araştırmaları
Vakfı, 1999
BAYRAK, M.
Orhan, Resimli Osmanlı Tarihi Sözlüğü, İstanbul: İnkılap
Yayınevi, 1999
GİRİTLİ,
İsmet, Kamu Yönetimi Teşkilatı ve Personeli, İstanbul: Filiz
Kitabevi, 1983
İHSANOĞLU,
Ekmeleddin, Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi, Cilt 1,
İstanbul: Yıldız Matbaacılık, 1994
KUBALI, H.
N., Türk Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İstanbul: Tan
Matbaası, 1960
SOYSAL,
Mümtaz, 100 Soruda Anayasa’nın Anlamı, 11. Baskı, İstanbul:
Gerçek Yayınevi, 1997
TANİLLİ,
S. Devlet ve Demokrasi, İstanbul: Say Yayınları, 1990
TANÖR,
Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, Geliştirilmiş 10.
Baskı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001
YILMAZ,
Ömer Faruk, Belgelerle Osmanlı Tarihi, Cilt 3, İstanbul:
Osmanlı Yayınevi, 1999
|