|
OSMANLIDA İLTİZAM REJİMİ VE DEĞİŞMELERİ
Mehmet GENÇ
Devlet
için vergilendirmenin, şematik olarak ifade edersek, başlıca
iki metodu vardır. Bugün hemen her ülkede görüldüğü üzere
maaşlı memurlarla vergilendirme yapılabilir; yahut
vergilendirme işi özel teşebbüs olarak faaliyette bulunan
şahıslara belirli şartlarda devredilebilir. Bu iki metod,
devletin vergilendirmede kullanabileceği mekânizmaların iki
ideal şematik kutbudur. Tarih içinde bu iki kutup arasında
değişik dozlarda kombinasyonlar her zaman için mümkün ve
mevcut olmuştur.
Osmanlılar emanet ve iltizam usulleri diye adlandırdıkları
bu metodların her ikisini de kullanmışlardır. Ancak
başlangıçtan itibaren iltizamı giderek belirginleşen şekilde
emanete tercih etmişler ve bu tercihlerini XIX. yüzyılın
ortalarına kadar pek değiştirmemişlerdir. Tanzimat’tan
itibaren tercih istikameti emanetin lehine değişmekle
birlikte, iltizam tam olarak tasfiye edilemeden
imparatorluğun sonuna kadar yaşamaya devam etmiş ve Osmanlı
düzeninin yaşıtı sayılabilecek nadir kurumlardan biri olma
niteliğini kazanmıştır.
İltizamın Osmanlı dünyasında ne zaman başladığını tam olarak
bilemiyoruz. Uygulamasına ait ilk örnekleri ile XV. yüzyılın
ikinci yarısından itibaren karşılaşıyoruz. Ama bu örnekler
dikkatle incelendiği zaman, oldukça gelişmiş ve yerleşmiş
terminoloji ve mekânizmaları ile çok daha önceden başlamış
olduğuna hükmetmek gerekir. Başlangıcının tam olarak
belirlenememesi, sadece kaynakların yetersizliğinden çok,
Osmanlı sisteminin mantığından kaynaklanan daha genel ve
şumullü bir sebebe bağlanabilir. Gerçekten Osmanlı
sisteminin temel denebilecek tımar, devşirme, malikâne, para
vakıfları, yed-i vahid, ayânlık vb. kurumlarının pek çoğunun
ne doğdukları, ne de sona erdikleri tarihleri netlikle
tespit etmek çok kere imkânsızdır. İmkânsızlık, kaynak
yetersizliğinden çok, Osmanlı sisteminin pragmatik, esnek ve
âdeta deneme yanılma metodu ile kurumlarını oluşturmasından
ve bir kere oluşturduktan sonra çok yavaş değiştirmesinden
kaynaklanan bir özellik olarak kaydedilmelidir. İltizam da
aynı özelliği paylaşır. Binaenaleyh onun, yalnız doğum
tarihini değil, belli başlı değişme merhalelerine ve
bitişine ait kesin kronolojik çerçeveler belirlemek de
oldukça zordur. Bu sebepten onu, uzun tarihi boyunca âdeta
kesintisiz akışına ait inhinaların az çok belirgin hale
geldikleri dönemleri teşhise çalışan bir özetleme ile
yetinmemiz gerekecektir.
İltizamın temel unsurları
İltizamı, Osmanlı tarihi boyunca geçirdiği çeşitli
değişmelerin içinden leitmotiv niteliğindeki ana hatlarını
ayıklayarak, genel bir model halinde şöyle tanımlamak
mümkündür: Genellikle belirli bir mekânla sınırlı, kanunî
ve/veya şer’î vergi unsurlarından oluşan birer malî birimi
ifade eden mukataaları vergilendirmenin, rekabete açık,
ekseriya açık artırma ile belirlenen ve bir bölümü peşin
ödenmesi talep edilen belirli birer yıllık bedel
karşılığında, kârı ve zararı kendine ait olmak üzere kabul
edecek mültezimlere sınırlı bir süre için, güvenilir bir
kefaletle devredilmesidir.
Mültezimlerin bir sosyal grup olarak kimlikleri,
aralarındaki rekabetin derecesi ve niteliği, kefillerle
ilişkileri, vergilendirme hakkının süresi, ödenecek
bedellerin ve peşinlerinin belirlenmesi ve ödeme şekilleri
bakımından iltizam sektörü, uzun tarihi boyunca büyük
değişmelere sahne olmakla birlikte bu modelin temel
unsurları, yani sınırlı sürelerle, rekabet içinde oluşan ve
bir bölümü peşin ödenmesi gereken belirli bir yıllık bedel
ve kefaletten oluşan iskeleti değişmeden kalmıştır.
Mültezimler arasındaki rekabet bazen açık ve net, bazen
dolaylı ve görünmez kalmış, ama daima var olmuştur. Şahıs
veya ortaklık olarak faaliyet gösteren mültezimler sivil
sektörden reaya, hatta yabancı yahut askerî zümre mensubu
olabilir. İltizamda bir peşin ödeme, hazinenin ihtiyacına ve
mültezimlerin rekabet derecesine göre iltizam bedeline
oranları değişse de, daima vardır. İltizamda süreler
uzamış/kısalmış, fiilen birkaç günden 10-15 yıla, hatta
mültezimin ömrünün sonuna kadar uzayabilmiş, ama daima
sınırlı kalmıştır. XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
ber vech-i teb’id, yani ebedî kaydıyla verilenlerde, daha
sonra XVIII. yüzyılda ömür boyu (kayd-ı hayat) şartıyla
verilen malikâne türü iltizamlarda da belirli veya belirsiz,
ama her zaman için sınırlı ve sonlu kalan bir süre söz
konusudur. Mirasla intikal yok denecek derecededir. Modelin
önemli bir unsuru da kefalettir. Başlangıçta her mültezim,
büyük çoğunluğu mukataanın bulunduğu bölgede yerleşmiş küçük
sermaye sahiplerinden oluşan bir kefil grubuna dayanıyordu.
Aynı kefilin başka mukataa veya mültezime destek vermesine
müsaade edilmezdi. XV-XVI. yüzyılların bu amorf kefiller
topluluğu giderek uzmanlaşan ve büyük merkezlerde, özellikle
en büyük çoğunluğu İstanbul’da yoğunlaşan bir kredi kurumu
halinde örgütlenmiş sarraflara dönüştü.
Bu değişimi XVIII. yüzyıldan itibaren giderek netleşen bir
şekilde müşahade ediyoruz. Kredi veren durumundaki kefiller,
iltizam kârlarından her zaman açık veya gizli bir pay da
alıyorlardı. Bu payların niteliğini XVIII. yüzyıldan
itibaren sarraflarda temerküz eden süreç içinde oldukça net
şekilde takip edebiliyoruz. İltizamın temel unsurlarından
oluşan modelin zaman içindeki değişmelerine de çok kısa
olarak temas eden bu girişten sonra makro düzeyde uzun
vâdeli değişmeleri de kısaca gözden geçirmek gerekir.
Başlangıç dönemini XV. yüzyılın ikinci yarısından geriye
götüremediğimiz iltizam metodu, XVI. yüzyılın başlarından
itibaren hızlı bir genişleme trendi içine girmiştir. Bu
dönemde maliyenin binlerce mukataadan oluşan vergi kalemleri
yalnız İstanbul’da değil, aynı zamanda her mukataanın
bulunduğu bölgede sürekli bir rekabet içinde tutulan
taliplerin kadıya, yahut mahallin en büyük maliye
yetkilisine (defterdar, muhassıl, vs.) yaptıkları başvuru
ile muamele başlardı. Aday bu başvuruda ödeyeceği meblağı,
ne kadarını peşin ödeyeceğini, kefillerine ait liste ile her
kefilin taahhüt ettiği meblağı ve kabulünü istediği diğer
şartları belirtirdi. En uygun şartlarda en yüksek meblağı
teklif eden adayın vergilendirmeyi başarabilecek ve teklif
ettiği meblağı ödemeye yetecek malî gücünü tespit ettikten
sonra kadı, kefillerin de taahhüt ettikleri kefalet
meblağını ödeme gücüne sahip olup olmadıklarını belirlemek
üzere evlerine kadar giderek bizzat müşahade edip, güvenilir
şahitlerin de ifadeleri ile kaydettikten sonra arz
tezkeresini hazırlar ve merkeze yollardı. İstanbul’da da
gerekli incelemeler yapıldıktan sonra teklif kabule şayan
görünürse iltizam mukavelesi oluşmuş sayılır ve bütün bu
verileri ihtiva eden bir berat hazırlanarak gönderilirdi.
Ondan sonra mültezim vergilendirme işine başlayabilirdi. Bu
dönemde iltizama reaya veya askerî, müslüman veya gayr-i
müslim, hatta yerli veya yabancı herkes katılabilirdi.
Mukavele tahvil denilen ekseriya üç yıllık bir süre için
yapılırdı. Ama çok kere birkaç tahvil için 9, hatta 12-15
yıla kadar uzayan süreyi kapsayabilir ve bu, verilen beratta
açıkça belirtilirdi. Ancak devlet, harcamalarını normal
olarak yıllık periyodlarla yaptığı için mültezimin de
mukavelede belirlenen süre ne olursa olsun, her yıl için
kıstelyevm adı verilen, yani sürenin bütünü için belirlenen
meblağdan her yıla isabet eden kısmının ayrı ayrı hesabını
kapatması gerekirdi. Mültezim çok kere ödeyeceği meblağın
bir yıllığına isabet eden kısımının, genellikle yüzde 5 ile
yüzde 50’si arasında değişen bir bölümünü bir nevi kefalet
akçesi niteliğinde, hazineye peşin olarak öderdi. Peşin
olarak yatırılan bu meblağ, yıllık kıstelyevm hesaplarına
dahil edilmeden hazinede bekletilir ve ancak mukavele
döneminin bitiminde hesaba katılırdı. Bu, mültezimin
hazineye verdiği bir nevi faizsiz kredi demekti. Asgari 3
yıldan başlayarak 9, hatta 15 yıla kadar uzayabilen süre
için yapılan mukavelede, tarafların uyması bakımından tam
bir simetri, tahmin edilebileceği gibi, mevcut değildi.
Devlet, fiskalist niteliğine uygun olarak, müzayedeyi
sürekli açık tutardı. Talipler daha yüksek bir meblağ
teklifi ile mahallinde, yahut İstanbul’da her zaman için
başvurabilirlerdi. Daha yüksek teklifi aldığı anda hazine,
mukaveleyi hemen değiştirme hakkına sahipti. Eski mültezim
bu yeni meblağı kabul ederse mukavelesi yenilenirdi; ama
kabul etmediği takdirde mukavele bozulur ve mukataa yeni
talibe devredilirdi. Eski mültezim kaç gün veya ay
vergilendirme yapmışsa o süreye ait kıstelyevm hesabı
yapılırdı. Mukavele fiilen bittiği için yatırmış olduğu
peşin de bu hesabın içinde yer alır, eğer kıstelyevmi
aşıyorsa fazlası kendisine iade edilirdi.
Hızlı gelişme trendi
Nazarî olarak 3 ile 15 yıl arasında tasarlanan mukavele
süreleri XVI. yüzyıl boyunca fiilen çok daha kısa olarak
gerçekleşti. Toplumun bütün kesimlerine, hatta yabancılara
da açık tutulan yoğun rekabet ortamında mukavele süreleri
kısalırken, iltizam bedelleri de tırmanarak yükseldi ve
iltizam sektörü hızla genişledi. Bu rekabet ikliminde emanet
usulü de silinme derecesinde daraldı. Bu tarihten itibaren
XIX. yüzyılın ortalarına. kadar emanet usulü giderek çok
nadir hallerde, ya ilk defa tesis edilen bir mukataa için
müzayedeye esas alınacak gelir kapasitesini belirlemek
gerektiği veya iltizamla almaya istekli ve gereken düzeyde
meblağı ödemeye razı mültezimler bulunamadığı, yahut da
iltizama verildiği halde mukavele süresi içinde fevkalade
değişmeler sonucu mukataanın gelirinde büyük ölçüde azalma
beklendiği için mültezimin işi bırakmak zorunda kaldığı
durumlarda geçici olarak başvurulan istisnaî bir metod
haline gelmeye başladı. Emanet usulünün iltizamla rekabet
edemediği için ortadan kalktığı muhakkaktır. Zira iltizam
emanetle kıyaslanamayacak kadar az masraf ve küçük bir
bürokrat kadro ile azami vergilendirme imkânı sağlıyordu.
Vergilendirmenin maliyeti, yalnız devlet açısından değil,
ekonomi açısından da emanete oranla hissedilir ölçüde düşük
görünüyordu. Riski yüklenerek kârı ve zararı kendine ait
olacak bir vergilendirmede mümkün olduğu kadar az harcama
yaparak azamî geliri elde etme motifi ile hareket eden
mültezimin bu işi, maaşla görevlendirilmiş olan memur
eminlerden daha etkili şekilde başaracağından ve ekonomi
üzerinde aynı vergi hacmine ulaşmak için, emanete göre çok
daha düşük bir kaynak yükü bindireceğine şüphe yoktur.
Kısacası, vergilendirmenin hem malî hem de iktisadî maliyeti
bakımından emanet usulünden daha rantabl ve etkin olduğunu
ampirik olarak müşahade ettikleri için, Osmanlı otoriteleri
başlangıçtan beri iltizamı tercih ettiler ve sahasını
giderek genişlettiler.
Rekabetin şeklinde ve mültezim grubunda değişmeler
Bununla birlikte iltizam usulü devlet ile ekonomi arasındaki
malî bağlantıyı kurma mekânizması olarak her ikisinin
aleyhine işleyebilecek potansiyel eğilimleri de içinde
taşıyordu. Uzun tarihi boyunca iltizam usulünün hem teknik
organizasyon şekli hem de sosyal kompozisyonu bakımından
gösterdiği değişme, bu eğilimler ile ona karşı alınan
çeşitli önlemlerin ve karşı eğilimlerin bir bileşkesidir.
İltizamın, ekonomi ve/veya devlet maliyesi aleyhine
işlemesini önlemeye matuf mücadelelerin hiçbiri onun yerine
rakibi olan emaneti ikame etmemiş, yine iltizamın değişik
şekillerine vücut vermekle sonuçlanmıştır. Çünkü iltizam
usulü, çağın iktisadî şartları içinde, rantabiliteden de
önemli vazgeçilmez görünen iki avantaja sahipti: Hazine için
gelirleri mevsimlik, hatta konjonktürel dalgalanmalardan
koruyucu nitelikte olmak üzere, hem önceden görme imkânı
sağlıyordu hem de iç borcun başlıca kaynağı fonksiyonunu
görüyordu. Bir yandan bu vazgeçilmez avantajlarından artan
ölçüde yararlanma, diğer yandan muhtemel mahsurlarından
mümkün olduğu kadar korunma istikametlerinde bazen birbirine
zıt, bazen de birbirini tamamlayan tedbir ve mücadelelerin
kompleks yumağı, iltizam usulünün asırlar süren
istihalelerden geçmesinin temel dinamizmini oluşturmuştur.
Vergi gelirlerinin hazineye intikal edecek bölümünün
belirlenmesi üzerindeki mücadele ve tedbirler bu istihaleyi
etkileyen faktörlerin başında yer alır. Bu bölümün azamiye
çıkarılması, maliyenin motiflerinin de başındadır.
Mültezimler arası rekabet ne kadar iyi işlerse, hazineye
intikal eden bölüm de o derecede yüksek olur. Rekabetin
işleme derecesini iltizam bedellerinin zaman içindeki seyri
kısmen yansıtır. XV. ve XVI. yüzyıllara ait rakamlar
rekabetin az çok iyi işlediğini düşündürecek niteliktedir.
Ama aynı rakamlar XVII. yüzyıldan itibaren donmaya doğru bir
trend içine girerler. Rekabetin azalmış olduğunu düşündüren
bu durgun görüntünün arkasına baktığımız zaman görünen ilk
manzara, iltizamların yavaş yavaş askerî zümre mensuplarının
eline geçmiş bulunmasıdır.
XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren askerî zümrenin
hızlanan çoğalması, artan masraflar ve bütçe açıklarını
getirmiştir. Bütçe açıklarının başlıca etkisi, bu dönemde
artan enflasyona göre düşük kalmış olan maaşların zamanında
ve tam olarak ödenememesinde toplanıyordu. Sayısı artan
askerî zümre mensupları, reel olarak düşük kalan maaşlarını,
vaktinde ve tam olarak alamama tehlikesiyle karşılaştıkları
zaman, yaptıkları arasında (esnaflık ve ticarete girme,
isyan etme vs. dışında) iltizam sektörüne yoğun şekilde
girmeleri de çok belirgindir. Devlet de buna karşı koymak
yerine bir tehlikeden kurtulmayı sağlayacağı için yardımcı
oldu.
Askerî zümre mensupları başlangıçtan beri iltizam sektöründe
çoğunlukta idiler. Ancak XVI. yüzyılın sonlarından itibaren
maaşlarını zamanında ve tam olarak almayı garanti etme
motifi ile iltizam sektörüne daha büyük çapta yönelmeleri,
bu çoğunluğu hızla arttırdı. Sektörün tümü ile askerî zümre
mensuplarına inhisar etmeye başlaması XVII. yüzyılın
başlarından itibaren giderek hızlandı ve süreç 1650’lerde
aşağı yukarı tamamlandı. İltizam sektöründe daha önce
sayıları az olmayan gayr-i müslimlerin XVII. yüzyılın
ortalarından sonra hemen hemen silinmeye başlaması bu
sürecin bir sonucudur.
Askerî zümre mensupları iltizam sektörüne tümüyle hakim
oluncaya kadar aralarındaki rekabet mukataa iltizam
bedellerinde az çok artışlara yol açıyordu. Hakimiyetin
tamamlandığı 1650’lerden sonra, mukataa iltizam bedelleri,
belki de iktisadî kapasitenin sınırına varıldığı için, yavaş
yavaş donmaya başladı. Aynı yıllarda sayıları artmakta olan
askerler arasında rekabetin yönleri de değişiyordu. Birinci
değişme, maaşlarını hazineye terketme karşılığında mukataa
iltizamlarını almaya yönelmeleridir. Hazine-mande olarak
bilinen bu süreç XVII. yüzyılın ilk yarısında başladı ve
ikinci yarısında hızlandı. Mukataaların değişmez görünen
bedelleri bu yeni uygulama ile iltizamı almak uğruna feda
edilen yıllık maaş miktarı kadar fiilen artırılmış oluyordu.
Bu süreç sayesinde devlet, daha önce mültezimlere intikal
etmekte olan kârların bir bölümünü maaş ödemelerinden
sağlanan tasarruf şeklinde hazineye transfer etmiş oluyordu.
Bu, XVII. yüzyılın başı ile sonları arasında bütçe
rakamlarının pek değişmemiş görünmesinin buz dağı gibi
arkasında sakladığı bir olgudur.
Rekabetin değişen diğer yönü ise iltizam peşinlerinin
yükseltilmesidir. XVII. yüzyılda belirginleşen eğilimlerden
biri de budur. Bu peşinler mültezimlerden alınan kısa vâdeli
iç borç demekti ve donmuş görünen iltizam bedellerini, aynı
borcun ödenmesi sözkonusu olmayan faizi oranında yükseltmiş
oluyordu.
Bu iki yönde yoğunlaşan rekabet sayesinde devlet vergilerden
hazineye intikal eden bölümü artırmaya çalışıyordu. Ama
hazinenin payı arttıkça, iltizam sektörü de ekonomiden
aldığı payı arttırma eğilimindeydi. Askerî zümrenin giderek
büyüyen gövdesi ve sertleşen rekabeti ile hakim olmaya
çalıştığı iltizam sektörünün ekonomide yarattığı tahripçi
etkilerini azaltmak üzere alınan tedbirler, XVII. yüzyılın
sonlarına doğru mukataa iltizamlarında yeni bir sistem
değişmesini beraberinde getirdi.
Malikâne sisteminin özellikleri
XVII. yüzyılın sonlarından XIX. yüzyılın ortalarına kadar
iltizamda denenmeye girişilen yeni sistem malikânedir. Bu
sistemde iltizamlar, o zaman kadar kaydedilen sürelerin en
uzunu ile, kayd-ı hayat şartı ile veriliyordu. Bir
mukataanın iltizamını malikâne olarak alan şahıs hayatta
kaldığı süre boyunca onu elinde bulundurma hakkını da almış
oluyordu. Haklarını belirten beratı aldıktan sonra, hazineye
ve mükelleflere karşı herhangi bir kanunsuzluk yapmadıkça
malikânesinin elinden alınması söz konusu değildi. Bu, XVI.-XVII.
yüzyıllardaki uygulamalardan çok farklı bir garanti
getiriyordu. Vâde bakımından olduğu kadar, rekabet ve peşin
şartları bakımından da daha önceki iltizamdan çok farklı
özellikleri vardı. Rekabet sıkı bir takip ve kontrol altında
etkin şekilde işletiliyordu. Mültezim malikâne olarak satın
aldığı vergi kaynağı için hazineye önceden tespit edilmiş ve
yıldan yıla değişmeyeceği garanti edilmiş sabit bir yıllık
vergiyi ödemekle yükümlü olacaktı. Sistem, vergilendirilen
kaynakların üretim kapasitelerini geliştirmeye mültezimleri
teşvik etmek amacıyla bunu yapıyordu. Zira bu sayede
artacağı umulan vergi gelirlerinin hazineye ödenecek sabit
yıllığın üstünde kalan kısmı mültezimlere ait kârı
oluşturacaktı. Mültezim vergi kaynağını gelecekte
kazanabileceği bu muhtemel kârların bir nevi
kapitalizasyonuna tekabül eden muaccele adı verilen bir
peşin meblağı ödeyerek satın alacaktı. Bu peşin meblağ,
potansiyel alıcıların katıldığı bir müzayede ile
belirleniyordu ve daha önceki iltizam peşinlerinden
genellikle hem çok daha büyük bir meblağdı, hem de vâde
itibarıyla çok farklı idi; eski peşinler tahvil sonunda
mutlaka ödenmesi gereken kısa vâdeli ve faizsiz idi. Yeni
peşin olarak muaccelede, mukataanın gelirine ve
malikânecinin ömrüne göre farklı hadlerde de olsa az veya
çok bir faiz mutlaka mevcuttu; ancak vâde ebedi idi, yani
hiçbir zaman geri ödenmesi söz konusu olmayan bir peşindi ve
faiz ödemesi de malikâneci öldüğü zaman son bulurdu. Hazine
için bu muacceleler çok önemli bir yeni gelir kaynağı idi ve
zamanla çok büyüyebilecekti. Zira sistem sayesinde
malikâneciler vergi kaynağının üretim kapasitesini
genişlettikçe bir yandan bunların eline geçecek vergi
hasılat fazlaları artacak, diğer yandan sahipleri ölüp
mukataalar devletçe yeniden satılırken kapitalizasyon
meblağları olarak muacceleler de yükselecekti. Vergi
iltizamlarını bir nevi aksiyon piyasasına kavuşturan bu
sistem 1695’de uygulamaya konuldu ve XVIII. yüzyıl boyunca
büyük yaygınlık kazanarak iktisadî faaliyetlerin her
şubesinden alınmakta olan vergilerin hemen hepsi (gümrük,
damga, öşür, ihtisap, bac vs.) bu sisteme dahil edildi. Amaç
ikiliydi, hem ekonomide vergilendirilebilir kaynakları
koruyup geliştirebilecek, hem de vergi gelirlerini
artıracaktı.
Sistemin ekonomi üzerinde, beklenen ölçüde olmamakla
birlikte başlangıç döneminde olumlu etkileri görüldü. Yeni
mültezimler, satın aldıkları malikânelerde üretken
faaliyetlere genellikle yardımcı oldular; güvenliği
sağladılar, kredi verdiler, hatta uzun vâdeli yatırımlar
bile yaptılar. Bunlar daha önceki iltizamda, hatta tımar
sisteminde pek rastlanmayan yeniliklerdi. Büyük çoğunluğu
bürokrat ve askerî zümre mensubu olan yeni mültezimler bu
sayede merkantil faaliyetlere meşru olarak kısmen katılma
imkânı elde ettiler. Mamafih, bu yoldan kapitalist tipte bir
müteşebbis oluşmadı. Malikâneciler, zengin birer rantiye
bürokrat olarak kaldılar. Sistemin ekonomi üzerinde zamanla
olumsuz etkilerinin ortaya çıkmasının başlıca kaynağı da bu
oldu. Fiskalizmin zorlaması ile birçok yeni vergi kalemi
ihdas ve ilave edilerek sistem çok genişledi. Rantiye haline
gelen malikâneciler, vergi toplamayı fiilen kendileri
yapmayıp, ikinci ve hatta üçüncü elden mültezimlere
devretmeye başladılar. Böylece sistem ekonomi üzerinde vergi
yükünü arttırıcı ve üretim sektöründen giderek
kalabalıklaşan rantiye zümrelerine gelir transferini büyüten
bir mekânizmadan ibaret hale geldi.
Malikâne sisteminin daraltılması
İltizamın hazine ile halkın ikisine de zarar verme
potansiyelleri tekrar işlemeye başladığı görülünce, sistemi
yeniden değiştirme iradesi de harekete geçti. İlk ciddî
müdahele XVIII. yüzyılın sonlarında Nizam-ı Cedid
hareketiyle başladı. Büyük ve kârı yüksek mukataalar
malikâne sektörü dışına çıkarıldı. Yeni kurulan İrad-ı Cedid
hazinesinin kontrolünde, kısa vâdeli iltizamlarla idare
edilmeye geçildi. Burada esas amaç, birer aracı durumuna
gelmiş bulunan malikânecilerin almakta olduğu rantı hazineye
aktarabilmekti. Bu rantın bir ucunda çoğu İstanbul’da oturan
orta-üst tabaka askerî zümre mensubu olan malikâneciler,
öbür ucunda da mukataaların bulunduğu bölgede yerleşmiş
güçlü ayân ve eşrafdan oluşan ikinci elden mültezimler
vardı. Devlet bu iki uca ait rantları kontrol etmek üzere,
önce malikâne sektörünü yavaş yavaş daraltmaya ve böylece
mukataaları ikinci elden iltizama verme işini üzerine almaya
başladı. İkinci olarak da malikâne rejiminde önce ikinci
elden mültezim olarak, daha sonra yavaş yavaş malikâne
hisseleri de satın alarak güç kazanmış bulunan taşradaki
ayân ve eşrafı aradan çıkarmaya yöneldi. Bunu, malikâne
sektöründen çıkardığı mukataaları devlet görevlilerine
iltizama vererek yapmaya çalıştı. Nizam-ı Cedid’in son
bulduğu 1807’de bu faaliyetler de biraz durakladı ama II.
Mahmud döneminde hemen aynı yola, bu sefer daha radikal ve
kararlı bir şekilde gidildi. Malikâne sahasının daraltılması
giderek hızlandırıldı. Bu daraltma, malikânecilerin elindeki
mukataaları gasp ederek değil de Osmanlı hukuk rejimine
uygun olarak, malikâneciler öldükçe mukataaları yeniden
satışa çıkarmayıp hazinenin kontrolüne alınması şeklinde
oluyordu. Kontrolü hazineye geçen mukataalar 1811’den
itibaren bulundukları bölgenin vali veya sancak beyine
iltizama verilmeye başlandı. Amaç, mahallî ayân ve eşrafın
iltizamlardaki etkinliğini azaltmak ve merkezî otoritenin
temsilcilerini güçlendirmekti. 1811-1839 döneminde, bütün
mukataalar merkezden tayin edilen vali, mütesellim ve
voyvodalara iltizama verilerek idare ettirildi. Bu dönemde
emanet metodu da zaman zaman denenmekle birlikte esas olarak
iltizam usulü hakim vergilendirme formu olarak kaldı ve bu
form merkezileştirmenin bir aleti olarak kullanıldı. XIX.
yüzyılın ilk yarısı içinde bütün vergi iltizamlarının tek
dağıtıcısı haline gelen merkezî devlet ve onun adına hareket
edenler, daha önce malikâneci ve taşra ayânının aldıkları
rantı büyük ölçüde kontrol altına almayı başardılar. Bu
dönemdeki modernleşme harcamaları bu sayede merkeze transfer
edilmiş olan gelirlerle karşılandı. Yalnız bu transfer
ekonomiyi de epeyce hırpalamış bulunuyordu. Aşırı ve
dengesiz vergi yükünden doğan şikâyetlerin de çoğaldığı bu
dönemin sonunda iltizam sektörü yeni bir değişme devresine
giriyordu. Bunu iltizam metodu bakımından sonun başlangıcı
diye nitelemek gerekir.
İltizamda sonun başlangıcı
Gülhane’de 3 Kasım 1839’da okunan Hatt-ı Hümayun’da “...
alât-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nafiası
görülmeyen iltizamat usul-ı muzırra”sının kaldırılacağı
açıkça ifade ediliyordu. Gerçekten Mart 1840’da
imparatorluğun Tanzimat’a dahil edilen ana gövdesinde
iltizam tamamen kaldırılarak vergilerin, yeni oluşturulan
muhassıllık örgütü içinde maaşlı memurlar vasıtasıyla emanet
usulüne göre toplanmasına başlandı. Kaldırılmasında en
önemli motif, iltizamın halk üzerinde meydana getirdiği ve
vergilendirmeyi zulüm derecelerine vardırmakta olan yükünü
hafifletmekti; vergi yükünü gereğinden fazla ağırlaştırdığı
kabul edilen iltizam metodu, bu yükün gelirini yalnız halkın
değil, aynı zamanda hazinenin de aleyhine olarak
genişletmekte olduğu için, tümüyle terkedilirse hem halkın
üzerindeki vergi hafifletilmiş hem de hazinenin gelirleri
arttırılmış olacaktı. Bu ikili iyiliği gerçekleştirmek üzere
getirilen yeni uygulama, geçmişte denenmiş benzeri
tedbirlerden radikal şekilde ayrılıyordu. Geçmişte bu
tedbirler hep iltizamı iyileştirme veya düzeltme niteliğinde
kalmış ve metodun tümüyle terkedilerek, emanet usulüne
geçilmesi hiçbir zaman düşünülmemiştir. İlk defa böyle bir
radikal karar alınarak tümüyle iltizamın terkedilmesi söz
konusu olmuştur.
Bu radikal teşebbüs başlangıçta pek başarılı olamadı. Bu işi
başarabilecek etkinlikte bir malî bürokrasi hemen
kurulamadığı gibi, ekonominin gelişme derecesi ve
üretim-ulaşım-pazarlama yapısı, çoğu aynî olarak tespit ve
tahsil edilen ziraî ürünlerin toplanması, depolanması,
nakliyesi, pazarlanması ve nihayet nakit olarak hazineye
intikal ettirilmesine imkân vermekten oldukça uzaktı. İki
yıllık emanet idaresi iltizamda söz konusu olan şikâyetlerin
tamamını ortadan kaldıramadı. Buna karşılık Tanzimat’ın
nisbeten daha adil olmak üzere uygulamaya konulan yeni vergi
rejimi, daha önce ayrıcalıklı bulunan bazı grupların ve bazı
bölgelerde bizzat halkın yeni şikâyetlerine sebep oldu. Daha
da önemlisi, iltizam sayesinde tahsili malî yılın başından
itibaren imkân dahiline girmekte olan bütçe gelirleri,
emanetle vergileri toplayan muhassılların yıl sonuna doğru
yapacakları ödemelere bağlı kaldığı için, bir yıla yaklaşan
bir gecikmeye maruz kalmış oluyordu.
Maliye otoriteleri bu meseleyi, daha baştan öngörerek,
Osmanlı tarihinde ilk defa kağıt parayı piyasaya çıkararak
halletmeye çalışmışlardı. Ancak yıl sonunda hesaplar
yapıldığı zaman gelirlerin, iltizamın sağladığından çok daha
düşük düzeyde kaldığı anlaşıldı. Bir sonraki yıl da durumun
aynı olduğu görülünce iltizam metoduna tekrar dönüş de
kaçınılmaz hale geldi. Ne hazine, ne de halk emanet
yönetiminden memnun kalmışlardı. İltizam sektörüne hakim
zümrelerin baskı ve dirençleri de bu sonucun oluşmasında
katkılarını esirgememişlerdi.
İltizama 1842’den itibaren yeniden dönülmekle birlikte, onun
en büyük şikâyetlere yol açtığı, mahzurlarının en çok ortaya
çıktığı ziraî üretimde bir yıl daha emanet usulüne devam
edildi. Ancak emanet usulünün hazine bakımından en başarısız
sektörü bu olduğu için 1843’den itibaren burada da iltizama
dönmekten başka çare bulunamadı.
Açık seçik tarifelere göre vergilendirildiği için kanunsuz
baskılara yönelme imkânının az olduğu düşünülen gümrükler
yeniden iltizama devredilen ilk büyük grubu oluşturdu. Mart
1842’den itibaren İstanbul, Cidde ve Yemen müstesna olmak
üzere bütün gümrükler yeniden iltizamla idare edilmeye
başlandı. Bununla beraber iltizamı ortadan kaldırma
konusunda siyasî irade yerleşmiş bulunduğu için gümrüklerde
emanet yönetimi Mart 1860’dan itibaren gerçekleştirilebildi.
Aşarda da iltizama 1843’de yeniden dönülmekle birlikte,
devletin esas hedefi ve iradesi üretici halkın üzerindeki
baskısını hafifletici mekânizma ve tedbirlerle iltizam
metodunu mümkün olduğu kadar iyileştirmek, daraltmak ve
neticede kaldırmaktı. Nitekim bu tarihten sonra iltizam
usulünün devlete ve halka zarar veren uçlarını budama
yönünde deneme ve tedbirlerle sahası giderek daraltıldı.
Ancak tümüyle ortadan kaldırılması imparatorluğun sonuna
kadar gerçekleştirilemeden kalmış ve Cumhuriyet devrinde
aşar ile birlikte 25 Şubat 1925 tarihli kanun ile tasfiye
edilmiştir. |