|
OSMANLIDA HUKUK VE MEŞRUİYET ÜZERİNE BİR TARİH SOSYOLOJİSİ
Prof. Dr.Yasin AKTAY
Osmanlı'yla ilgili her konuşma en azından bir yanıyla
tarihle ilgili bir konuşmadır. Böyle olması, tarihle ilgili
bütün bilgi ve değer sorunlarıyla birarada düşünülmesi
gerektiğini gösterir. Hatta tarih biliminin metodolojik
sorunlarının bütün çeşitlilikleriyle belki de en açık bir
biçimde gözlemlenebildiği bir alandır Osmanlı tarihi. Bu
yazıda Osmanlı tarihinin herhangi bir kesitini veya yönünü
bir tarihçi gibi ele almaktan ziyade, özellikle hukuk ve
meşruiyet sistemleriyle ilgili yazılan tarihin günümüzdeki
çatallanışları üzerinden, tarih biliminin genel sorunları
hakkında bazı mütalaalarda bulunmak istiyorum. Osmanlı
tarihinin herhangi bir ânının nasıl yaşanmış olduğuyla
ilgili olmaktan ziyade, o ânın bugün tarihe nasıl konu
edildiği noktasından hareket edecek olan yaklaşımım, kendisi
bir tarih olmaktan ziyade bir çeşit tarih sosyolojisi veya
antropolojisi çabası olarak okunmalıdır. Bu vesileyle
tarihsel olay merkezli olmaktan ziyade, tarihsel olayı
okuyanlar üzerine bir gözlem yapmak sûretiyle bir tarihsel
eleştiri çizgisine işaret etmek istiyorum. İnsanlığın geçmiş
bilgisi veya tarih bilgisi isteminin ortaya koyduğu ürün
veya çabaların genel tabiatı veya özellikleri, tarih
antropolojisi çalışmalarının ilgi alanına girer. Bu konuda,
örneğin, tarihin verili bir toplumun incelenişinin bir alanı
olarak "tarihin antropolojisi"ne çağıran Marshall Sahlins,
tarihin, kültürel düzenlerin kendi tarihsel eylem, bilinç ve
pratik tarzlarına sahip oldukları gerçeğinden hareket
ederek, her beşerî gidişatın anlaşılabilmesi için,
ayırdedici bir antropolojiye, tarihin antropolojisine
başvurulması gereğine işaret eder (Sahlins, 1985: 33-34).
Tarihin bugünün bilimi olarak ele alınması, başka bir
deyişle olay-merkezli olmaktan ziyade olayı yorumlayanın
anlaşılması olarak alınması, hermenötiğin çağdaş bir
problematiğinin bir uzantısını temsil eder. Bu problematik,
metin yorumlarının yazarın niyetini keşfetme arayışından
(bunun pek mümkün olmadığı gerçeğinden hareketle),
yorumcunun anlaşılmasına doğru geçirdiği kaymadan
kaynaklanır. Metinden okura doğru yaşanan bu ilgi kayması,
çağdaş kültürün tamamında ciddi bir hegemonya tesis etmeye
yönelmiş olan hermönötiğin açık bir etkisi olarak
görülebilir (bkz. Vattimo, 1993; Göka, Topçuoğlu, Aktay,
1996: 181 vd.; Tatar, 1999: 46 vd.).
Tarihyazımının ve tarihçinin son derece tarihsel etkenlere
bağlı oldukları gözönünde bulundurulduğunda, bunun tarih
çalışmalarına konu olan olayların anlaşılmasına büyük bir
etkide bulunduğu da takdir edilmelidir. Bütün tarih
çalışmalarının, geçmişte gizli saklı kalmış olayları ortaya
çıkarmaya yönelmiş bütün girişimlerin en büyük gerekçesi
veya mazeretini "mevcut bir tarihî bilgi"nin yanlışlaması
oluşturmaktadır. Bunun arkasından, basitçe bir "olayın
gerçeğini ortaya koymak" gelmemekte, aksine çoğu kez o olay
hakkında farklı bir yargı ortaya konulmaktadır. Aslında
bizim, "tarihin gerçeklerine vakıf olma" adına, çoğu kez
tarihle ilgili bir mahkemede hepsinin kendilerine göre eşit
delillere sahip oldukları taraflar arasında bir çeşit
oylamaya çağrılmamız sözkonusudur. Osmanlı'da hukuk ve
meşruiyet sistemleri üzerine yapılan çalışmaların her biri,
okuyucusunu kendine göre kurduğu bir mahkemeye jüri olarak
çağırır. Kavramsallaştırmalar ve klişeleştirmelerin bir
mahkeme işlevi görmek üzere yoğun olarak üretildiği bu
alandaki çoğulluğu görmek, belki de "işin aslına dikkat
çekmek" yanıyla haklı olarak benzerlerinin yolundan gitmeyk
olarak anlaşılabilir; ancak burada tarih çalışmalarının
tabiatı hakkındaki genel bir gözlemin, en azından insanın
kendini tanımasını, kendi özdüşünümselliğini (self-reflection)
artıran ve derinleşmesini sağlayan bir yanı da vardır.
Özellikle Hukukla ilgili sözkonusu kavramsallaştırma ve
klişleleştirmelerin çok olmasının önemli bir sebebi,
modernleşmenin veya kapitalistleşmenin büyük bir hukuk
devrimine eşlik ettiğinin düşünülmüş olmasıdır. Gerek Max
Weber, gerek Hegel ve Marx, modern dünyanın gelişiminde
hukuk sistemlerinin medeniyetlere özgü görülen tabiatına ve
gelişimine merkezî bir önem atfetmişlerdir. Hegel, Hukuk'u
mutlak aklın somutlaştığı en önemli ânlardan biri olarak
kutsarken, Marx, hukuku her çeşit ekonomik sistemin üstyapı
kurumu ve egemen sınıfların çıkarlarının meşrulaştırım aracı
olarak görüyordu. Weber ise, hukuku yine rasyonalleşmeyle
özdeşleştirmiş olduğu modern toplumda kapitalizmi Avrupa'da
mümkün kılmış olan bir kurum olarak idealleştirdi. Özerk bir
kukuk sisteminin gelişimini rasyonalleşmenin göstergesi
olarak Avrupa'da ve yalnızca Avrupa'da mümkün görmüş olan
Weber, bunun niçin böyle olduğu sorusundan yola çıktığında,
başta Osmanlı-İslâm hukuku olmak üzere bütün Avrupa dışı
toplumların hukuk anlayışları veya sistemlerine, oryantalizm
cenderesine açılan sosyolojik ilgiyi başlatmıştır. Aslında
Osmanlı hukuku hakkında en önemli klişeleştirmeler de
Weber'in sorduğu bu soru ve bu sorunun arkasında duran
oryantalist özcülük yüzünden büyük bir ivme kazanmıştır.
Kısacası, salt bu saydığımız isimlerin her birinin toplumsal
tarihe bakış biçimlerinden yola çıkıldığında, Osmanlı hukuk
ve meşruiyet sistemleri hakkında birbirinden tamamen farklı
bir çok tabloya ulaşabiliriz. Bu yazıda tam da bu konuda
sosyolojik literatürde oluşmuş bulunan bu tabloların tarih
sosyolojisinin verileri eşliğinde bir eleştirisini
deneyeceğiz. Önce tarihin bilimsellik niteliği üzerine bir
kaç not...
Tarihin Bilimsellik İmkânı veya
bir Tarih Sosyolojisi Denemesi
Tarihle ilgili en önemli sorunlardan biri doğrudan onun bir
bilim olarak ele alınıp alınamayacağıyla alâkalıdır. Bu
sorun da esas itibariyle bilim felsefesi tartışmaları
düzeyinde ortaya çıkar. Tarihe yönelik ilginin ve bilgilenme
faaliyetinin, "bilimsel" bir etkinliğin gerektirdiği
şartları sağlayamadığı, bu düzeyde çok sık dile gelen bir
argümandır. Bu argüman Karl R. Popper'in bilim felsefesinde
açtığı çığırla birlikte tarih veya tarihselciliğe karşı
güçlü bir söylemsel dalga halini aldı. Popper, bir bilgi
faaliyetinin bilimsel bir faaliyet sayılabilmesi için,
yanlışlanabilecek bir konumda olmasını şart koşmuştu. Bu da
açıkça bilginin her an sınanmak üzere ulaşılabilir olması
anlamına geliyordu. Ulaşılabilme kanalları da,
denenebilmesi, tekrar yaşanabilmesi veya
gözlemlenebilmesiydi (Popper, 1998).
Tarihle ilgili bilgi, basit bir ifadeyle bu şartı yerine
getirmekten uzaktı, çünkü geçmişte yaşanmış bir hadisenin
bütün bileşenleriyle birlikte tekrar tecrübe edilebilmesi
mümkün olmadığı gibi, o hadiseyle ilgili bize ulaşmış olan
bilgilerin herhangi bir kuşku anında tekrar sınanabilmesine
imkan verecek bir çoğulluk şartı hiç bir zaman temin
edilemeyecektir. Esasen bu çoğulluğun yeterli sayılabilecek
bir miktarı, Popper'in işaret ettiği sorunlar açısından hiç
bir zaman mümkün olabilecek bir şey değildi (Popper, 1994).
Çünkü bilimsel bilginin tanımı için tümevarımı mantıksal
olarak peşinen olanaksız görerek yerine yanlışlanabilirlik
şartını koyunca, aynı mantık geçmişte olmuş bir olayın hiç
bir zaman bir bilimsel tez için yeterince sınanamayacağı
sonucu çıkmıştır.
Tarihî bilgi, çoğunlukla alternatifi bilimsel prosedürlerle
kolaylıkla ortaya konulamayan bir bilgi olarak, nasıl
gelmişse ona mahkum bırakan bir mahiyet taşır. E. H. Carr'ın
verdiği bir çok örnek, tarih alanında bilimsel bilginin
imkânı konusunda fazla iyimser olmanın gereksizliğini telkin
ediyor. Bir örnek M.Ö. beşinci yüzyıldaki Yunan tablosuyla
ilgilidir. Bu tablo, tarihsel kayıtlar itibariyle aslında
paramparça ve bir çok boşlukla dolu bir tablodur, ancak onun
bütün zaafı bundan ibaret değildir. Bu da ciddi bir sorun
olmakla birlikte, esas üzerinde düşünülmesi gereken zafiyet
veya eksiklik bu tablonun Yunan şehirlerinde "yaşamakta olan
küçük bir insan kümesi tarafından oluşturulmuş" olmasıdır.
Onlar tarafından oluşturulan bu tablolar sayesinde Milattan
beşyüz yıl önceki bir Atinalı Yurttaş'a Yunanistan'ın nasıl
gözüktüğü hakkında epeyce şey biliyoruz, fakat aynı olgunun
"bir İranlıya ya da bir köleye, yahut Atina'da yerleşmiş bir
Korintosluya nasıl göründüğü üstüne" pek az şey bilebiliriz
bu kayıtlardan. Dolayısıyla "tablomuz ... bilerek ya da
bilmeyerek belirli bir dünya görüşüne sahip ve bu görüşünü
destekleyen olguların saklanılmaya değer olduğu
düşüncesindeki kişilerce bizim için önceden seçilmiş ve
belirlenmiştir" (Carr, 1987: 20).
Benzer bir örnek üzerinden giden Carr, Ortaçağ hakkında şu
âna kadar bilegeldiğimiz bütün bilgilerin de benzer bir
sorunla mâlûl olduğuna dikkat çeker. Carr'a göre Ortaçağ
insanının çok sofu olduğu yolundaki imge, her ne kadar şu
âna kadarki Ortaçağ tasavvurlarını popüler düzeyde
belirlemiş ve hâlâ belirlemekte olsa bile, aslında hiç bir
zaman çürütülemez. Ancak çürütülemez olması bunun doğru
olduğu anlamına gelmiyor, bilakis belki tam da Popper'in
dikkat çektiği anlamda bilimsellikten uzak bir doğaya sahip
olmasından kaynaklanıyordur:
Çünkü ortaçağ ile ilgili olarak bilinen olguların neredeyse
hepsi, buna inanan, başka kişilerin de inanmasını
isteyenlerce bizim için önceden seçilmiştir ve belki de
içlerinde tersine kanıtlar bulabileceğimiz olgular kütlesi
geri getirilemeyecek bir biçimde kaybolmuştur. Ortadan
kaybolan tarihçiler, yazıcılar ve Kronik Yazarları kuşağının
ölü eli, temyiz ihtimalini ortadan kaldıracak şekilde
geçmişin kalıbını belirlemiştir (Carr, 1987: 20-21).
Burada Carr, tarihî bilgiye konu olan verilerin tamamının
zamanımıza nasıl geldiğiyle ilgili soruna işaret etmiş
oluyor. Oysa bunun kadar, bu verilerin nasıl temin edildiği
ve tarih disiplini içinde çalışan kimin tarafından nasıl
seçildiği de ciddi bir sorundur. Carr'ın dikkat çektiği
sorunu da ihmal etmeden, bu sorunun ne kadar mümkün bir
davranış tarzına yol açabildiğini anlamak açısından geçmişe
kadar gitmek bile gereksiz. Basitçe bugün yaşanmakta olan
bir çok olaya karşı kitle iletişim medyasının takındığı
tavırlara bakmak bile, bu olayların yazılı bir kayıt haline
geliş biçimini nasıl etkileyebileceği konusunda çok şey
öğretebilir. Olaya veya olguya şahit olup da bize bunu
aktaran hiç bir zaman tarafsız bir şekilde aktaramamakta,
olayla ilgili yargı ve değerlendirmeleriyle beraber
sunmaktadır. Esasen bu taraflılığa insanların büyük bir
çoğunluğu yeterince âşinâ bile olmuşlardır. Kimse diğerinden
taraflılığını terketmesini bile beklemiyor. Ayrıca olayı
yansıtanın medya olması da gerekmiyor. Herhangi bir insanın
olayı yansıtma biçiminde bile son derece çeşitlileşmelerin
muhtemel olduğunu görebiliriz. Aynı gerçeğin farklı medya
ortamlarında veya farklı şahısların değerlendirmesinde ne
kadar büyük bir tezat içerisinde sunulabildiği rastgele bir
kaç olay seçilerek hemen test edilebilir. Gelecekte bugün
yaşamakta olduğumuz olayları farklı gazetelerden araştıracak
olanların bu bilgiler arasında hangisinin gerçeğe daha uygun
olduğunu gerçekten bilme şansı ne kadar olacaktır? Bunu
tahmin etmek zor değil. Olayın bütün taraflarının birinci el
tanıklıklarına hiç bir zaman başvurma imkânı olamayacağı
için, o da hangi gözle ve kendisine ulaşan veriler arasından
hangisine kendisini daha yakın hissedecekse, onun
ulaştırdığı verilerden yola çıkarak bir yargıda
bulunacaktır. Dolayısıyla Carr'ın dediği gibi sadece bize
ulaşan verilerin birileri tarafından seçilerek bize
ulaştırılmış olması değil, fakat aynı olayla ilgili
birbirini yanlışlayan veya aynı olgunun değişik boyutlarıyla
ilgili verilere karşı tarihçinin toplumsal, psikolojik,
tarihsel veya ideolojik doğası gereği bulaşma ihtimali olan
seçiciliği de belirleyici olmaktadır.
Kuşkusuz bu yüzdendir ki, bir çok tarih araştırması
"tarihteki herhangi bir olayın bilinenin aksine nasıl
aslında başka türlü cereyan etmiş olduğu" iddiasıyla
kendisine bir alan açmaktadır. Esasen bu söylemle yola çıkan
hiç bir tarih araştırması kendine bir alan açmakta
zorlanmamaktadır. Gerçekten de tarihin hangi olayı veya
hangi dönemi olursa olsun, onunla ilgili bilegeldiğimiz
tarihi gerçeği başka türlü görmemizi teklif eden bir başka
tarihî araştırmayla her ân karşılaşabiliriz. Tarih bilgisi
bu açıdan kendisiyle uğraşanı fazla mahcup etmeyen, herkese
yaklaşık eşit mesafede duran ve herkese aynı anda servis
veren bir çeşit garsondur. Tarihin bir bilim sayılması,
bütün bu durumlar gözönünde bulundurulduğunda gerçekten de
zor sayılmaktadır.
Kuşkusuz tarihin bilimsellik doğasıyla ilgili sorunlar
sadece bunlar, yani gelen verilerin seçimindeki yüksek
orandaki öznellik veya keyfîlik değildir. Tarihe bakan
tarihçinin bakışına genellikle büyük beklentilerin yön
verdiği, gözardı edilemeyecek bir gerçektir. Bu beklentiler,
çoğu kez tarihsel olaylara bir bütünlük ve bir yön isnad
etme ameliyesiyle beraber gider. Michel Foucault'nun
Nietzsche'ye dayanarak geliştirdiği ve doğrudan Hegelci veya
Marksist tarih çalışmalarını hedef alan bu eleştiri
çizgisine göre, tarihte olup biten herşey aslında kendi
halinde olup bitiyordur. Ancak sözkonusu tarihselci
bakışlarla, biz bütün olup bitenlerin hepsinin birbiriyle
irtibatlı bir bütünlüğün bir parçası olarak cereyan ettiğini
düşünürüz. Tarihin bir yerden başlayıp bir yere doğru
hareket eden bir teleolojiye (erekselliğe) tâbî olduğunu
düşündüğümüz ölçüde, tarihî ilgimiz son derece seçmeci
olmakla kalmaz, seçilen olayları da tâbî olunan teleoloji ve
bütünsellik uğruna hakettikleri tarzda bir ilgiden mahrum
bırakır. Oysa olaylar, aslında tekildirler ve birbirleriyle
büyük tarih teorilerinin telkin ettiği kadar alâkalı
değillerdir. Buna rağmen, eğer ekonomik determinist bir
yaklaşımla tarihi bütünleştirmişsek, olan biten herşeyi
kendi özgün anlamına sahip olma ihtimaline hiç bir şekilde
yer vermeksizin ekonomik şemâların içine yerleştirerek, o
şemâları doğrulamak uğruna harcama eğilimine gireriz.
İngiltere'de 16. yüzyılın ortalarında bir şövalye ile bir
köylü kızının aşkını derhal feodalizmin son demlerini
yaşayan bir toplumun sınıfsal devrelerini tamamlayan bir
hareket olarak yorumlarız. Diyelim ki Osmanlı'nın kuruluş
yıllarında bir Anadolu kasabasındaki bir zenaatçinin
tarikatıyla olan ilişkisini benzer bir şekilde, bir toplumun
üretim sisteminin feodalleşememesindeki rolü dolayısıyla
açıklamaya girişebiliriz ilh. Oysa hangi olayı seçersek
seçelim, her birinin zihnimizin bir ürünü olmaktan başka bir
varlığı olmayan bütünselci şablonlara sığmayan sayısız
boyutu vardır. Esasen her olay kendi içinde biriciktir ve
vukûuyla ne tür toplumsal oluşumları harekete geçirdiğini,
bütün sonuçlarıyla birlikte net bir şekilde hiç bir zaman
kestiremeyiz. Hele vukûuyla etkileşime girdiği bütün
süreçleri bilme şansımız olmadığı için, olayların yönü
konusunda bütünselci bir perspektifimiz olamaz.
Yapabildiğimiz, sadece zihinsel şablonlar üretmek ve tarihte
olayların bu şablona uygun olarak cereyan etmiş olduğunu
göstermeye çalışmaktır. Bu işlemse, görülebileceği gibi,
tekil olayların bütün boyutlarıyla haklarının verilmesini
engelleyen bir işlem olmuş olur.
Aslında bu işlemin başka düzeylerdeki sonucu, Nietzsche'nin
avazı çıktığı kadar bağırarak söylediği gibi, insanın
harcanmasından başka bir şey değildir. Popper'i de aynı
noktada harekete geçiren bu kaygı, bütün insan
çeşitliliklerinin veya bütün insan tacrübelerinin sayısız
çoğullaşmalarının tek bir güzergahtaymış gibi
değerlendirilmesi, değillerse anormal sayılmaları olmaktadır
(Foucault, 1991). Gerçekten de bütün bir marksist veya
Hegelyen diyalektik tarihin bütün versiyonlarının ürettiği
tarih şablonları, Avrupa-merkezli bir toplumsal gelişim
modelinin bütün dünya için "ideal-model" sayılması, bu
modeli izlememiş toplumlarınsa anormal sayılması mantığına
oturmuştur. Max Weber gibi bir anlamacı (verstehende)
sosyologun bile, kapitalizmin "neden Avrupa'nın dışında
meydana gelmediği" yönündeki sorusuna yön vermiş olan bizzat
bu mantık olmuştur. Marx ise, zaten Avrupa'da meydana gelmiş
kapitalizmden geriye giderek kurduğu ve gelecekteki
uzantılarını bu yolla tahmin ettiği, aslında geleceğe bir
reçete olarak dikte ettiği şematik tarih modeliyle,
Avrupa'nın dışında kalan bütün toplumları her düzeyde
değerlendirmeyi mümkün kılan bir hiyerarşi de kurmuş
oluyordu. Tarihe bir yön veya bütünlük isnad etmek
kesinlikle toplumların mevcut durumlarıyla ilgili bir
değerlendirmeyi de gerektirir. Tarihin global yönüne aykırı
gittiği görülen toplumlar, tarihin dışında sayılır. Giderek
bu toplumlar tarihin anayolunda seyreden toplumlar
tarafından "yardım edilmesi", "anayola çekilmesi" gereken
toplumlar olarak görülür. Uluslararası ilişkilerin sömürü
esasına oturmasını sağlayan veya bu esası meşrulaştıran
mantık da budur. Bu anlamıyla 18. yüzyılın bir ürünü olarak
ortaya çıkan tarih mefhumu, Avrupa'yı merkeze oturtan ve
geri kalan bölgelere karşı sömürgeci ilişkileri dolaylı veya
dolaysızca örgütleyen bir dünyanın da çatısını kurmuş
oluyordu. Eric Wolf'un deyimiyle Avrupa'da meydana gelen
herşey tarihe konu olmayı hakediyordu artık. Dünyanın geriye
kalan bölgelerinde olan biten ne var idiyse, onların tarih
ilmine konu olmasını gerektiren hiç bir ehemmiyetleri yoktu.
Bunun daha basit ifadesi, sadece Avrupa'nın bir tarihinin
varolduğu, dünyanın geri kalan halklarınınsa "tarihsiz"
olduklarıydı (Wolf, 1982).
Başka halkların "tarihsiz" addedilmeleri, temelde tarihe bir
yön ve bütünlük isnad edilmiş olmasından kaynaklanıyor
dedik. Tarihe bir bütünlük veya yön yüklemek ise, aslında
insanın hiç bir çeşit bilgilenme imkânının altından
kalkabileceği bir sorumluluk değildir. Çünkü tarihi bir
bütün olarak kavramak, insan topluluklarının nereden gelip
nereye gideceği noktasında bütüncül bir bakış, ölümlü,
dolayısıyla da sınırlı ve fânî insanı aşan bir iştir. Şu âna
kadar insan kaynaklı olarak tarihte görülmüş her bütüncül
görüşün veya yönün, aslında tarihe yüklenmiş bir şablon
olduğu ortaya çıkmıştır. İnsanın her şeyi avucunun altına
alma, herşeye hükmetme ve herşeye sahip olma güdüsünün basit
bir refleksi olarak işleyen bütünlük tasavvurları, insanın
tarihe bakışına da büyük ölçüde yön verir. Burada tam da
Nietzsche'yi izleyen Foucault'yu büyük endişelere sevkeden,
insanın bedensel sonsuzluğunun tek bir bedene indirgenmesi
tehlikesi başgösterir. "Bedenleri çoğaltmak"tan sözeden
Foucault, tarihe büyük teoriler ve güzergâhlar eşliğinde
bakmanın totaliter tehlikelerine karşı korunmanın yoluna
işaret etmiş oluyor. Hiç bir tekil olayı, kendi özel
şartlarından kopararak büyük bir tarih anlatısının
içerisinde harcamamak gerektiğini ısrarla vurgular.
Nietzsche'nin anladığı biçimiyle tarihsel anlam; "gerçek"
tarih yazımını, geleneksel tarih yazımından ayırt eden
tarihsel anlam, bu noktadan bakılarak kavranabilir. O,
alışılagelmiş biçimiyle, olayın meydana çıkışı ile
kesintisiz gereklilik arasında görülen ilişkiyi tersine
çevirir. Tüm bir (teolojik ya da akılcı) tarih yazımı
geleneği, tekil olayı, ideal bir süreklilik içinde
belirsizleştirmek ister; teleolojik bir devinim ya da doğal
bir zincirleme içinde. "Gerçek" tarih yazımı, olayı, bir
kesit veren tekilliği içinde öne çıkartır. Olayla
kastedilen, bir karar, bir özleşme, bir yönetim dönemi veya
bir muharebe değil, bir güçler ilişkisinin tersine
çevrilişi, bir erkin devrilişi, bir dilin işlev değiştirişi
ve o âna kadarki konuşanların karşısında kullanılışıdır; bir
zayıflama, bir egemenliğin maskeler içinde ortaya çıkışıdır.
Tarih oyunu içindeki güçle, bir gayeye ya da bir mekaniğe
değil, mücadelenin rastlantısallığına itaat ederler (Foucault,
1992: 155-156).
Ancak, burada bir uyarıda bulunmakta fayda vardır ki, tarihe
büyük teoriler eşliğinde bakmamanın alternatifi tarihte
neler olup bitiyorsa hiç bir seçicilikte bulunmadan,
tombaladan çekip çıkararak tarih birikimine maletmek demek
değildir. Basit bir tarihyazımıyla, tarafsız, vakanüvis bir
tarzda, geçmişle ilgili her çeşit belge ve anıyı biriktirip
durmak ve bunlardan bir tarih çıkaracağını düşünmek mümkün
değildir. Esasen hiç kimsenin böylesi bir tarihi
başaramayacağını bilmek gerekiyor. Bir şeyler öğrenmek üzere
geçmişe giden herkesin orada aradığı bir şeyler vardır.
Kimse geçmişin karanlığına giderek el yordamıyla ne bulursa
getiriyor değildir. O halde geçmişin karanlığına dalan
herkesin orada aradığı bir şeyler vardır. Peki bu arayışı
belirleyen şey nedir ve ne olmalıdır? Büyük teoriler
eşliğinde bakmayacaksak, dahası, bir vakanüvis gibi
elyordamıyla ne bulursak da getirmeyeceksek, tarihi niçin
yapacağız?
İşte bu noktadan itibaren tarihin gerçekten ne olduğu sorusu
bütün ağırlığıyla kendini hissettirmeye başlar. Başladığı
anda hemen peşinen söyleyelim ki, tarih bütün aksi zanlara
veya iddialara rağmen hiç bir zaman geçmişin aydınlatılması
sorunu olarak işlememiştir ve işlemez de. Tam aksine tarih
insan varoluşnun önemli bir ânı olarak bugünün sorunu, hatta
yarının sorunudur. Yarının sorunu olması, Martin
Heidegger'in deyimiyle, "insanın varoluşunun hep geleceğe
dönük bir varoluş olmasından"[1] ileri gelmektedir. O yüzden
aslında her tarihyazımı çabası bir çeşit "yarınlar için
tarihtir, geçmiş için değil." Dün veya bguün Osmanlı
tarihine ilişkin her tasavvur, bu nedenle yarınlara ilişkin
bir tasavvurdur. Açıkçası yarın için ne olmak istediğimizle,
Osmanlı kavramına yüklediğimiz anlamın olmak istediğimize ne
katmasını istediğimizle doğrudan ilgilidir.
Kaldı ki, geçmişin aydınlatılması, yukarıda andığımız
sebeplerden ötürü, bilimsel prosedürlerle hiç bir zaman
zaten mümkün değildir. Tarihin salt bu kesinlik
imkansızlığından ötürü bir bilim olmadığı ve olamayacağı,
her geçen gün daha dobra bir biçimde söylenmektedir. Tarih
esas itibariyle bugünün bir sorunuysa, oturup Eski Yunan'ın
nasıl olması gerektiğine karar vererek, bir Yunan tablosu
çıkarıyoruzdur. Bu aşamadan sonra Eski Yunan'la ilgili bütün
tarih araştırmalarımız bu tabloya paralel verileri mıknatıs
gibi çekip bütünleleştirir. Ortaçağ'ın karanlık bir çağ
olduğuna dair bir önyargımız varsa, daha doğrusu,
onsekizinci yüzyılda ortaya çıkmış dünya düzeniyle ilgili
olumlu bir değerimiz varsa ve bunun sürmesini istiyorsak, bu
düzenin kendini var edebilmek için ihtiyaç duyduğu ve
ürettiği "karanlık Ortaçağ" şablonuna veya imgesine sımsıkı
sarılacağız demektir. O zaman Carr'ın dediği gibi "zaten bu
yargıyı pekiştirmek üzere bize seçilip gönderilmiş olan
veriler" in dışındaki muhtemel verilere de gözümüz kapalı
olacaktır.
Foucault'nun Nietzsche'nin izinden giderek klasik vakanüvis
tarihçiliğine yönelttiği eleştiri, nesnelcilik saplantısına
ve bunun gereksizliğine işaret etmekten başka bir şey
değildir. O son kertede nesnel bir tarih çabasının,
vakanüvislikten öteye gidemeyeceğini, bununsa kendi tarihsel
konumu hakkındaki bir cehaletten başka bir şey olmadığının
farkındadır. Çünkü gerçekten de kendi tarihsel konumundan
etkilenmeyen hiç bir tarih yazımı yolu mümkün değildir.
Vakânüvis bile olsa ve en güçlü dürüstlük standartlarına
bile tâbî olsa, tarihçinin geçmişe giderek rastgele eline ne
geçerse derleyip bunları tarih diye bellemesi işin tabiatına
uygun değildir. Onun tarihteki herhangi bir olaya veya
kesite değil de bu olay ve kesite yönelmesini gerektiren
asgari bir seçiciliği vardır. Walter Benjamin'in
kaydettiğine göre, "olayları, aralarında büyük ve küçük
ayrımı gütmeksizin anlatan vakanüvis, bir kez olmuş hiç bir
şeyin tarih açısından yitip gitmiş sayılamayacağı gerçeği
doğrultusunda davranmış olur. Doğal olarak, ancak bütünüyle
kurtuluşa erebilmiş bir insanlık geçmişine de bütünüyle
sahip olabilir. Anlatılmak istenen, şudur: Ancak kurtuluşa
ermiş bir insanlık için geçmişi, her ânıyla alıntılanabilir
bir nitelik kazanmıştır. Yaşanmış ânlarından her biri,
gündemdeki bir alıntıya dönüşmüştür —mahşer gününün
gündeminde olan bir alıntı" (Benjamin, 1993: 34). Benjamin,
vakanüvisin, tarihyazımının işlemekte olan en temel fiîlî
kuralını hatırlatmış oluyor: Ne zaman olursa olsun ve hangi
dürüst sâikle hareket ediliyorsa edilsin, vakanüvisin gidip
arayıp bulacağı ve seçeceği tarih kesitleri şimdiki
gâliplerin tarihi olacaktır. Hâlihazır tarih de hep bir
galipler tarihi olarak ortaya çıkmıştır. İnsanlar şu âna
kadarki tarih istemlerinde hiç bir zaman mağlup olmuş
toplumların veya insanların tarihine ilgi duymamışlardır.
Tıpkı Benjamin'in dediği gibi:
... belli bir dönemin iktidar sahipleri, daha önceki bütün
galiplerin mirasçılarıdırlar ... galip gelenle özdeşleşme,
har zaman tüm iktidar sahiplerinin işine yaramaktadır ...
Bugüne değin zafer kazanmış kim varsa, bugün iktidarda
olanları bugün yere serilmiş olanların üstünden geçiren
zafer alayıyla birlikte yürümektedir. Savaş ganimeti de,
âdet olduğu üzere, bu zafer alayıyla birlikte taşınmaktadır.
Bu ganimet, kültür varlıkları diye adlandırılmaktadır
(Benjamin, 1993: 36).
Şayet bundan sonra, tarihyazımının bu saplantılı ilgisi
yönündeki bir rahatsızlıktan kaynaklanan, mağlup insanların
da tarihine yönelik bir bilgi istemi oluşmuşsa da, bundan
tarihin artık normal rayına oturmuş olduğu anlamı değil,
olsa olsa yeni bir tarih isteminin ortaya çıkmış olacağı
anlamı çıkar. Mağlup insanların tarihine duyulan istemin,
galiplerin tarihinden daha fazla nesnel olmasını gerektiren
bir ontolojik durum yoktur (Aktay, 1992; 1999b; Peker,
1993).
Buna rağmen tarihçiliğin her zaman güçlü bir "nesnelclik"
baskısı altında olduğunu tekrar kaydetmek gerekiyor. Çoğu
kişi iyi tarihçiliğin nesnel bir şekilde, hiç taraf tutmadan
ve kendi tarihsel, siyasal veya ideolojik konumundan
etkilenmeden yapılabildiği ölçüde mümkün olduğunu
zannetmektedir. Fakat, yine belirttiğimiz gibi, bunun mümkün
olmadığını bilmek veya söylemek, tarihe uzun soluklu
teleolojilerin veya bütüncül şablonların yüklenmesini
haklılaştırmaz. Foucault'nun eleştirisinin arkasında bu
paradoksu gidermeyi arayan bir öneri de vardır.
Tarihyazımının yerine soykütüğü dediği bir rolü ikame eden
Foucault'ya göre, gerçek tarihyazımının, herhangi bir
bakışaçısını içeren bir bilgi olmaktan korkması gerekmez:
Tarihçiler, içinden baktıkları yeri, bulundukları zaman
kesitini, tuttukları tarafı ve tutkularının kaçınılmazlığını
ele verebilecek her şeyi, mümkün olabildiği ölçüde
bilgilerinden silip atmayı denerler. Nietzsche'nin anladığı
biçimiyle tarihsel anlam, bakış açısını içerdiğini bilir ve
kendi adaletsizliğinin sistemini yadsımaz. Belirli bir bakış
açısından izler; değerlendirmeye evet ya da hayır demeye,
zehrin tüm izlerini takip etmeye ve en iyi panzehiri bulmaya
kararlıdır. Gözlemlenen şeyin karşısında ölçülü bir geri
duruş yanılsaması yaratmak yerine, gözlemlerin kendi
yasasını aramak ve her hareketi bu yasaya bağlamak yerine,
nereden baktığını ve nereden baktığını bilir bu bakış (Foucault,
1992: 158).
Bu tarz bir tarih anlayışı bize ne kazandırır? Açıktır ki
pratikte, ne Nietzsche ne de Foucault insanların kendi
tarihsel konumlarından kaçınarak objektif tarih idealine
biraz daha yakınlaşmalarını öneriyor değildir. Aksine,
Nietzsche'nin insandaki iktidar istencini kutsaması
gözönünde bulundurulduğunda, insan bedeninin her zaman
kendisi için maddî iyiyi, konforu ve iktidarı talep
etmesinin meşruluğu oranında, insanın kendi geçmişini de bu
istence uydurmasından normal bir şey görülemez. Normal
olmayan, insan bedeninin iktidar istencini tamamen
yokedebileceği vehmini telkin eden ruhbanca bir nesnelcilik
iddiasıdır. Objektif ve tarafsız tarihyazımı iddiasını
Hristiyanımsı bir ikiyüzlülük olarak niteleyen Nietzsche'nin
bu durum için geliştirdiği başka bir deşim "tarihin şehvetli
hadımları"dır (Nietzsche, 1998: 147-148).[2] Zaten fiîlen
iktidar istencinden sıyrılmak, bakışaçısından kurtulabilmek
ve bu haliyle tarihe gitmek mümkün değilken, dahası, mümkün
olsa bile böyle bir tarihyazımı hiç bir işe yaramayacağı bir
gerçek iken, bu iddiada ısrar etmek, olsa olsa utanılan
iktidar talebini başka bir söylemle ikiyüzlü bir biçimde
örtbas etmek anlamına gelir. Bu örtbas telaşı, hiç kuşku
yoktur ki, ikiyüzlü bir tevazuyla ertelenen iktidar
talebinin başka bir düzeyde katlanarak gerçekleşmesiyle
birlikte son bulacaktır.
Gerçekte ise, tarihyazımı tümüyle tarihsel bir yönelime
tâbîdir. O yüzden tarih her ân —yazanların kişiliğine,
toplumsal konumlarına, ideolojilerine, ilgi ve çıkarlarına
uygun olarak— yeniden yazılmaktadır. Tekrarlamak gerekirse,
tarih hiç bir zaman geçmişin aydınlatılması sorunu
olmamıştır. O her zaman insanın ihtiyaç duyduğu bir boyutu
olarak şekillenmektedir. Tarih bir bakıma insanın
gölgesidir. İnsan nereye giderse onunla beraber gider. Bir
bakıma, kurgusu caiz olacaksa, bir veri olarak bugün
yaşamakta olan bir insanın konumu tespit edildiğinde ona
uygun bir tarihin de bütün parametreleri ortaya
çıkarılabilir. Tarihyazımı, bizzat tarih gibi insan
varlığının önemli bir momentine tekâbül etmektedir. Bu
moment kesinlikle geçmişte neler olup bitmiş olduğunun hiç
bir nesnel manzarasını sağlayamaz. Ama bunu sağlayamaması,
tarihin veya tarihyazımının hiç bir yararının olmadığı
anlamına gelmez. Gerçi Foucault'nun —bir yandan tarihe
yönler veya bütünlükler isnad etmenin muhtemel totaliter
sonuçları konusunda bizi uyarırken, bir yandan da nesnel bir
tarihin imkansızlığına işaret ederek— sözkonusu ettiği
paradokstan çıkmak için bize önerdiği şey, sonuçta kendi
tarihselliğimizin farkına varmaktan başka bir şey
olmamaktadır. Zaten Foucault'nun, bütün felsefî girişimleri
boyunca işaret ettiği hiç bir iktidar ilişkisinden mutlak
bir kaçış yolu gösterememek gibi bir özelliği olduğu
gözönünde bulundurulduğunda, bu konuda da bizi bu paradoksla
başbaşa bırakıyor görünmesine şaşmamak gerekiyor. Muhtemelen
o, ancak kendi kendimizi kandırmayacak bir şeffaflığı
sağlayarak, daha komik durumlara düşmemenin mütevazi
yollarında ilerlemeyi salık verir. Yoksa, diyelim ki,
başkalarının objektif tarih iddiasına itiraz ederek, bu işin
öyle değil de böyle yapılabileceğini göstermek gibi bir
iddiası yoktur. |