|
OSMANLILARDA AİLE HUKUKUNUN TARİHİ TEKAMÜLÜ
M. Akif AYDIN
1.
Giriş
Osmanlı aile hukuku esas itibariyle İslâm aile hukukunun
altı asırlık bir uygulamasından ibarettir. Bu sebeple İslam
hukukundan bağımsız bir Osmanlı aile hukukundan
bahsedilemez. Osmanlı Devleti'nde İslâm hukukunun (şer’i
hukuk) yanı sıra örfî bir hukukun varlığını savunan
araştırıcılar dahi bu hukukun daha ziyade kamu hukuku
alanlarında var olduğunu, hususî hukukun ve özellikle aile
hukukunun tamamen İslâm hukuku esaslarına göre
düzenlendiğini kabul etmektedirler. Ancak hukuk
kurallarının, uygulandığı toplumun sosyal ve kültürel
yapısına bağlı olarak aynı kuralların tatbik edildiği diğer
toplumlara göre bir tak m farklılıklar gösterdiği de bir
vakıadır. İşte bu sebeple Osmanlılarda aile hukukunun diğer
İslâm devlet ve toplumlarından belirli ölçüde farklı ve bu
sebeple de kendine has bir tekâmül seyri takip ettiğini
düşünmek yanlış değildir. İşte bu araştırmada İslâm aile
hukukunun altı asırlık Osmanlı uygulaması sırasında
geçirdiği tekâmül seyri ortaya konmaya çalışılacaktır.
2. Osmanlı Aile Hukukunun Uygulamasına Genel bir Bakış
İslam aile hukukunun Osmanlı Devleti'nde titiz bir uygulama
alanı bulduğu söylenebilir. Aile hukuku İslâm hukuku
içerisinde en gelişmiş ve esasları teferruatlı bir biçimde
tesbit edilmiş bir alan olduğundan uzun asırlar süren
uygulaması esnasında çok büyük değişikliklere ve yeni
düzenlemelere ihtiyaç hissedilmemiştir. Bunda son asır
müstesna önceki asırlarda Osmanlı toplumunun statik bir
yapıda oluşunun ve Osmanlı padişahlarının kendilerini İslâm
hukukuna ait bir alanda esasa yönelik bir düzenleme yapma
konusunda yetkisiz kabul etmelerinin de rolü vardır. Son
asırda ise toplum yapısında görülen önemli bir takım
değişiklikler buna paralel bir takım düzenlemeleri de
beraberinde getirmiştir. Ancak bu durum son asra gelinceye
kadar aile hukukunda maddî veya şeklî hukuka yönelik olarak
hiçbir değişiklik olmadığı anlamına gelmez. Daha sonra
göreceğimiz gibi tam ihtiyaçlar ölçüsünde olmasa bile önceki
asırlarda da bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Ancak bütün
bu düzenlemelerde İslâm hukuku bünyesinde ayrılmamaya ve
onun bütünlüğünü bozmamaya büyük bir özen gösterilmiştir.
İslâm aile hukuku Osmanlı Devleti'nde resmi mezhep olarak
kabul edilen Hanefî mezhebinin; içtihatlarına göre
uygulanmıştır. Kadı beratlarında ve müftü menşurlarında
hüküm ve fetvanın Hanefî mezhebinin en sahih görüşüne göre
verileceği özellikle XVI. asırdan itibaren açıkça
belirtilmiştir. Uygulamada da Anadolu ve Rumeli’de Hanefi
mezhebi içtihatları yürürlükte olmuştur. Ancak Hicaz, Mısır,
Suriye ve Filistin gibi diğer mezhep mensuplarının da hayli
yoğun olarak bulunduğu bölgelere bir Hanefi başkadının yanı
sıra diğer mezheplerden de kadılar tayin edilmiş ve bu
mezhep müntesiplerine hukukî ihtilaflarında kendi kadılarına
başvurma imkânı tanınmıştır. Bugün olduğu gibi bir hukuk
dininin bütününü düzenleyen ve yürürlük kaynağı olarak
mecburen uygulanan kanunların mevcut olmadığı dönemlerde
böyle bir uygulamanın hukukî birlik ve istikrarı sağlamada
yararlı olduğu kuşkusuzdur. Zira hükümlerin kadının kendi
içtihadına veya bağlı bulunduğu mezhebe göre verildiği
dönemlerde ayni bölgede hatta birden fazla mahkemenin
bulunduğu aynı şehirde benzer konularda farklı hükümlerin
ortaya çıkması kaçınılmazdır. Mezheplerin teşekkül döneminde
bunun örnekleri de görülmüştür. İşte bu sebeple Osmanlı
Devletinde sadece Hanefi mezhebinin uygulanması hukukî
birlik ve istikrar bakımından yararlı olmuş, Anadolu ve
Rumeli'de bu anlamda hukukî bir istikrarsızlığa
rastlanmamıştır. Muhtelif bölgelerin mahkeme defterlerinde
geniş bir zaman dilimi içerisinde bu durumu müşahede etmek
mümkündür. Ancak İslâm hukukunun tek bir mezhep yorumuyla
değil de bütün mezheplerin içtihatlarıyla birlikte ele
alındığında hukuki ihtiyaçlara cevap verme şansının daha
fazla olduğu inkar edilemez. Bu iki hukukî vakıanın yani
hukuki istikrarı sağlama ile bütün mezheplerin içtihat
zenginliğinden yararlanmanın birbiriyle ilk nazarda
çeliştiği söylenebilir. Ancak Osmanlı Devleti'nin başlangıç
dönemlerinde aile hukuku alanında bu problemin belli ölçüde
çözüldüğü ve hem hukukî istikrar korunurken hem de diğer
mezheplerin bazı içtihatlarından yararlanıldığı
görülmektedir.
Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde dolaylı yollarla da
olsa zaman zaman diğer mezheplerin içtihat zenginliğinden
yararlanıldığı görülmektedir. Buna örnek olarak kocaları
geçimlerine yetecek nafaka bırakmadan kaybolan kadınların
diğer mezheplerin benzer durumda boşanmaya izin veren
içtihatlarından yararlanarak boşanmaları gösterilebilir.
Böyle bir durumda Hanefî mezhebi kadının boşanmasına izin
vermediğinden bu tür boşanma davalarında umumiyetle Şafiî
naibler tayin edilmekte, onların kendi mezheplerine göre
verdikleri boşanma kararlarını Hanefi kadılar geçerli kabul
etmekledir. Böyle bir uygulamanın kocaları kendilerini
terketmiş ve geride nafakasını sağlayacak mal bırakılmamış
kadınların zararlarını belirli ölçüde telafi ettiği inkâr
edilemez. Ancak kabul etmek gerekir ki bu şekilde diğer
mezheplerden istifade edilerek hukuki ihtiyaçların
giderilmesinin örnekleri çok fazla değildir. Daha sonraki
dönemlerde bunun artarak devam etmesi Osmanlı hukukunun
gelişmesi bakımından çok müsbet olurdu. Aksine XVI.
yüzyıldan itibaren bu imkânın da kapandığı ve diğer
mezheplerden istifade edilmesinin yasaklandığı
görülmektedir.
Zamanla doğan hukuki ihtiyaçlara cevap verilirken diğer
mezheplerden istifade yerine cezai tedbirlerden ve fiilî
zorlamalardan medet umulduğu da olmuştur. Bunun örneği zorla
yapılan evlenmeler ve boşanmalarda görülmektedir. Kız ve
kadın kaçırmalar özellikle asayişin gerektiği gibi
sağlanamadığı dönemlerde Osmanlı toplumunda sıkça
karşılaşılan bir sosyal vakıadır. Mahallî idarecilerin maddî
menfaat elde etmek maksadıyla genç kızları diledikleri
kimselerle evlenmeye zorladıkları da zaman zaman
görülmekledir. Bu şekilde evli kimseler zorla boşatıldığı ve
daha sonra da zorla evlendirildikleri halde bu boşanma ve
evlenmeler Hanefî mezhebine göre hukuken geçerli kabul
edilmektedir. Bu durum toplumda zaman zaman kapanmaz yaralar
açmıştır. Osmanlı Devleti'nde bunun önüne cezaî
müeyyidelerle ve de facto uygulamalarla geçilmeye çalışılmış
, fakat diğer mezheplerden istifade ile zorla yapılan
evlenme ve boşanmaları hukuken geçersiz sayma yoluna
gidilmemiştir. Diğer mezheplerden istifade yoluna daha sonra
görüleceği üzere ancak devletin son dönemlerinde
gidilebilmiştir. Bunun da Osmanlı hukukunun tekamülünü menfi
olarak etkilediği şüphesizdir.
Osmanlı aile hukukunun uygulanışı esnasında kadılar yürürlük
kaynağı olarak bugünkü anlamda kanunlara sahip
olmamışlardır. Ancak bu durum hukukun uygulanışında bir
istikrarsızlığa veya karışıklığa yol açmamıştır. Çünkü
uygulanacak hukukî esaslar konusunda bir belirsizlik söz
konusu olmamıştır. Kadıların takip etmeleri gereken bir
resmi mezhep vardı ve bu mezhebin hukukî esasları muhtelif
fıkıh kitaplarında ve fetva mecmualarında bütün detaylarıyla
ortaya konmuştu. İşte kadılar önlerine gelen aile hukukuyla
ilgili bir hukukî ihtilafı çözerken bir kısmını esasen
medreselerde okudukları fıkıh kitaplarından
yararlanmışlardır. Ayrıca bu alanda pratik ihtiyaçlarla
hazırlanmış ve en çok karşılaşılan hukuki mesele ve
cevaplarını ihtiva eden fetva mecmualarının da kadı ve
müftülere büyük yararı olmuştur. Bu hukuk kitapları ve fetva
mecmuaları içerisinde özellikle Fatih devrinden itibaren
Molla Hüsrev'in (Öl. 885/1480) ed-Dürer, Kanuni döneminden
itibaren de İbrahim Halebi'nin (Öl. 956/1594) Mülteka'l-Ebbur
isimli eserleri, Seyhülislam Ebussud Efendi (Öl. 982/1574).
Zekeriyazade Yahya Efendi (Öl. 1041/1681), Ankaralı Mehmed
Emin Efendi (Öl. 1098/1687), Çatalcalı Ali Efendi (Öl.
1103/1692) ve Yenişehirli Abdullah Efendi'nin (Öl.
1155/1742) fetva mecmuaları kadılara son derecede yararlı
olmuş ve adeta yarı resmi birer yürürlük kaynağı vazifesini
görmüştür. Ayrıca zaman zaman ihtilafa uygulanacak hukuki
esası tesbitte müftülerin kadılara son derece yararlı birer
hukuk müşaviri görevini üstlendiklerini ve hukukun
uygulanışına yardımcı olduklarını unutmamak gerekir.
Osmanlı aile hukukunun uygulanışına bu genel bakıştan sonra
aile hukukunun temel konuları olan evlenme ve boşanmaların
Osmanlı tarihi boyunca hem şeklî ve hem de maddî hukuk
yönünden ne gibi bir tekamül seyri takip ettiğini görmek
gerekir.
3. Evlenme ve Boşanmalar
A. Evlenme
İslâm hukukunda evlenmelerin iki şahit huzurunda
yapılmalarından başka bir şekil şartı bulunmamasına rağmen
din ve toplum hayatında oynadığı rol sebebiyle bu akdin
oldukça erken dönemlerden itibaren onun hukukî yönünü bilen
din ve hukuk adamları huzurunda yapılmasına özen
gösterilmiştir. Öte yandan boşanmanın kocaya yüklediği malî
yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediklerinin tesbiti,
ayrılmanın vuku bulduğu zamana bağlı olarak kadının
iddetinin ne zaman biteceği problemi boşanmaların da büyük
ölçüde mahkeme defterlerine kaydı sonucunu doğurmuştur.
Osmanlı Devleti'nde de muhtemelen devletin kuruluşundan
itibaren nikâh akitleri ya bizzat kadılar veya kadıların
verdiği izinname ile yetkili kılınan din adamları tarafından
yapılmıştır. Elimizde bulunan XVI. yüzyıla ait kadı
beratlarında bunların vazifeleri arasında nikâh akdinin
yapılması da sayılmaktadır. Yıldırım Bayezid döneminde ilk
defa mahkeme harçları tesbit edilirken 12 akçe de nikah
akçesi olarak tesbit edilmiştir ki yapılmayan bir muamele
için, harç tesbiti düşünülemeyeceğine göre bu dönemde
isteyen kimselerin nikâhlarının kadılar tarafından kıyıldığı
anlaşılmakladır. XII. yüzyıldaki kadı beratlarında nikâh
kıymanın hakimin görevleri arasında sayıldığı, aynı durumun
Selçuklu kadı menşurlarında da müşahede edildiği , ve
Selçuklular döneminde önemli kimselerin nikâhının bizzat
kadılar tarafından kıyıldığı göz önüne alınırsa Osmanlı
Devleti'nin kuruluşundan önce başlamış olan bu geleneğin
kesintisiz olarak Osmanlılarda da devam ettiğini
düşünmememiz için bir sebep yoktur.
Mahkemeye gelip bizzat kadı'nın huzurunda nikâh
kıydıramayanlar da bunu bir din adamına yaptırmakta idiler .
Ancak din adamlarının önlerine her gelen kimsenin nikâhını
kıydıklarını düşünmemek gerekir. Din adamları ancak daha
önce mahkemeye başvurup evlenmelerinde hukukî bir mahzur
bulunmadığını ortaya koyarak gerekli izni alan vebir izin
kağıdı (izinname) getiren kimselerin nikâhlarını kıymakta
idiler. Memluklar gibi Osmanlıların çağdaşı bazı İslâm
devletlerinde nikâh akitlerini yapmak üzere devamlı nikâh
memurları (akkadu'l-enkiha) bulunduğu halde Osmanlılarda
kadıdan başka nikâh memuru hiçbir zaman olmamış, din
adamlarına umumi bir nikâh kıyma izin ve yetkisi verilmek
yerine her münferit nikâhta izin ve izinname verilme yoluna
gidilmiştir. Bu tür uygulamanın her nikâh esnasında gerekli
hukukî şartların oluştuğunun kadı tarafından kontrolü gibi
hukukî, izinname verilirken taliplerden harç alınması gibi
malî sebepleri olmalıdır.
Din adamlarının ancak kadıdan alınan izin üzerine nikâh
kıymaları uygulamasının aynen kadıların bizzat nikâh
kıymalarında olduğu gibi Osmanlı Devleti'nin ilk
dönemlerinden itibaren başladığı düşünülebilir. Ebussuud
Efendi fetvalarında kadıdan izin alınmadan nikâh
kıyılmasının yasaklandığı belirtilmekte ise de bu yasağın
hangi tarihten itibaren başladığına dair bir kayıt yoktur.
İbn Kemal'in fetvalarında da nikâhlardaki kadı izninden
bahsedilmektedir. Nikâhlarda kadı izninden bahseden çok daha
önceki tarihli kaynaklar da vardır. Muahhar bazı kaynaklar
Yıldırım Bayezid devrinde tesbit edilen mahkeme harçlar
listesini verirken on iki akçelik nikâh harcını izinname
harcı olarak belirtmektedirler. Kaydı ihtiyatla kadıdan izin
alınması uygulamasına ilk dönemlerden itibaren başlandığı ve
benzer bir çok düzenleme gibi Kanunî döneminden itibaren de
kadıdan izin alınmadan din adamlarının nikâh kıymalarının
yasaklandığı söylenebilir. Kanunî döneminden sonra Osmanlı
Devleti'ne seyahat veya sefaret maksadıyla gelmiş olan bir
çok yabancı, nikâhların mahkemelerde veya kadıdan alınan
izinlerle kıyıldıklarını seyahatnamelerinde veya
sefaretnâmelerinde belirtmektedirler.
Osmanlı Devleti'nde ne ölçüde nikâhların ya bizzat kadılar
tarafından veya kadıların verdikleri izinle din adamları
tarafından kıyıldıklarına gelince bu konuda kesin bir söz
söylenemez. Nikâhların belirtilen şekilde kıyılmaları İslâm
hukukunda evlenmenin rükün ve şartlarından olmadığı için
gerekli ehliyet şartına sahip ve aralarında evlenme engeli
bulunmayan bir kadınla erkeğin iki şahit huzurunda
yaptıkları evlenmeyi geçersiz saymak mümkün değildir.
Nitekim fetva mecmuaları bu tür nikahların geçerli olduğunu
belirtmektedirler. Uygulamada da kadıdan izin alınmadan
kıyılan nikâhlara rastlanmaktadır. Osmanlı Devleti'nde
Tanzimata kadar bazı idarî-kazaî düzenlemelerle kadıdan izin
alınmadan nikâh kıyılmaması ve böylece evlenme akitlerinin
devletin kontrolü altında kıyılmasının teminine gayret
edilmiştir. Ancak kadıdan izin alınmadığı durumlarda bile
geçerli bir nikâh olmadan beraber yaşayan kimselerin sadece
hukuka aykırı bir iş yapmış olmakla kalmayıp dinen de günah
işlemiş sayılmaları nikah akitlerinin Osmanlı toplumunda
rastgele yapılmayıp onun dinî-hukukî yönünü bilen din
adamları tarafından kıyılmış olduğunu düşündürmektedir.
Osmanlı Devleti'nde belli bir titizlikle uygulandığı kabul
edilmesi gereken nikâhların mahkemelerde veya mahkemelerin
kontrolü altında din adamlarınca kıyılması geleneğinin
Tanzimattan sonra Siccill-i Nüfus Nizâmnâmesi ve
Kanunlarıyla devam ettirildiği görülmektedir. 8 Şevval
l298/2 Eylül 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizâmnâmesi
müslümanlar arasında meydana gelen evlenmelerin şeriyye
mahkemesi, gayrimüslimler arasındaki evlenmelerin de ruhanî
reisleri tarafından verilecek izinnameler üzerine
yapılabileceğini ve nikâhları kıyan imam ve ruhanî reislerin
en fazla sekiz gün içerisinde sicill-i nüfus memuruna
ilmuhaber verecekleri hükmünü getirmektedir. Bu nizâmnâme
bazı hukukçuların iddia ettikleri gibi devletin evlenme
işlerine ilk müdahalesi değil, Osmanlı Devleti'nin başlangıç
dönemlerinden itibaren evlenmelerin devletin kontrolü
altında yapılması yolundaki gelişmelerin Tanzimat döneminde
ulaşılan tabii sonucudur. Esasen bu nizâmnâmeden yaklaşık
çeyrek asır önce kabul edilmiş bulunan 16 Sefer 1276/14
Eylül 1859 tarihli Şeriyye Mahkemeleri Nizamnâmesi'nde bu
mahkemelerin nikâh akitlerinden ve izinnamelerden alacakları
harçlar da düzenlenmekledir. Bir nizâmnâmede mahkemede
yapılmayan işlemler için harç tesbiti düşünülemeyeceğine
göre Sicill-i Nüfus Nizamnâme'sinden çok önce tarihi
tekamülüne uygun olarak nikâhların mahkemelerde veya
mahkemelerin kontrolü altında kıyılması için gerekli
düzenlemelerin yapılmış olduğu görülmektedir. Sicill-i Nüfus
Nizamnâmesi'nin getirmiş olduğu tek yenilik nikâhı kıyan din
adamlarına belli bir süre içinde evliliği Sicill-i nüfus
memuruna bildirme mecburiyetini getirmiş olmasıdır. 29 Sefer
1318/27 Haziran 1900 tarihli yeni Sicill-i Nüfus
Nizamnâmesi'yle 5 Rebiulevvel 1320/11 Haziran 1902 tarihli
yeni nizâmnâme ve bunun yerine geçen 5 Şevval 1332/27
Ağustos 1914 tarihli Sicill-i Nüfus Kanunu ufak
değişikliklerle aynı hükümleri tekrar etmektedirler.
Bu konudaki son gelişme 1917 tarihli Hukuk-ı Aile
Kararnâmesi'yle olmuştur. Kararname ve Hukuk-ı Aile
Kararnâmesi'ne Müteallik Muamelat-ı İdariyye Hakkında
Nizâmnâme o zamana kadar ki uygulana gelen evlenme şeklini
esas itibariyle muhafaza etmiş, buna muhtemelen Batıcılar'ın
etkisiyle evlenmenin önceden ilan edilmesi usulünü
eklemiştir. Buna göre tarafların evlenme istekleri mahkemece
ilan edilir. İlan sonucunda tarafların evlenmelerine engel
bir durumun olmadığı anlaşılınca ya taraflar mahkemede
evlenirler veya mahkeme bir din adamı veya sair bir kimseyi
nikâhta hazır bulunmak üzere izinname ile yetkili kılar.
Nikâhta hazır bulunan bu yetkili tarafların veya
vekillerinin, şahitlerin isimlerini, mehrin miktarını varsa
diğer şartları yazıp hazır olanlara imzalatarak bir akitname
tanzim eder. Baştan beri olduğu gibi bu şartlara uymayan
fakat İslâm hukukunun geçerli bir evlilik için aradığı unsur
ve şartları yerine getirenlerin nikâhları yine de
geçerlidir. Kararname bunların geçersiz olduğunu bildiren
bir hüküm ihtiva etmemektedir. Bu sebeple getirilen cezaî
müeyyidelerle evlenmelerin devlet kontrolünde yapılması
temin edilmek istenmiştir.
Nikâh akitlerinin devletin denetim ve kontrolünde yapılması
konusunda Osmanlı Devleti'nde başlangıçtan itibaren
istikrarlı bir gelişmenin devam ettiği görülmektedir.
Osmanlı Devleti'nin bu konudaki titizliği hiç şüphesiz nikâh
akitlerinin esasa veya şekle müteallik gerekli şartları
gerçekleşmiş olarak yapılması ve aile kurumunun belli bir
düzen içerisinde kurulmasını temin ederek kimsenin hakkının
zayi olmaması hedefine yöneliktir. Bu konuda Osmanlı devlet
adamlarının ve hukukçularının başarılı bir sınav
verdiklerini söylemek mümkündür.
B. Boşanma
İslam; hukukunda üç türlü boşanmadan bahsedilebilir.
Birincisi kocanın tek taraflı irade beyanıyla yapmış olduğu
boşanmadır ki gerçekleşmesi için bir mahkeme kararına
ihtiyaç yoktur. Her üç tür boşanmaya da talak denmekle
beraber bu terim daha çok tek taraflı irade beyanıyla
yapılan bu tür boşanmalar için kullanılmaktadır. İkincisi
kan kocanın anlaşarak boşanmasıdır ki buna da muhalaa adı
verilir. Üçüncü tür boşanma ise belirli sebeplerin varlığı
durumunda tarafların mahkeme kararıyla boşanmalarıdır.
Tefrik veya kazaî boşanma denen bu tür boşanmada diğer
ikisinin aksine kocanın ayrılmaya razı olması şart değildir;
hakimin karın boşanmanın gerçekleşmesi için yetmektedir.
a. Talak
Tek taraflı irade beyanıyla olan boşanmaların (talak) veya
tarafların anlaşarak evlilik birliğine son vermelerinin (muhalaa)
Osmanlı Devleti'nde hukuken gerekli olmamakla birlikte bazen
mahkemede gerçekleştiği, dışarda gerçekleşenlerin de yine
gerekli olmamakla birlikte yaygın bir biçimde mahkeme
defterlerine kaydedildiği görülmektedir. Talak ve muhalaanın
vuku bulduğunun, mehir ve iddet nafakası ödenmişse bunun
teshilinin, muhalaada kadın tarafından mehir ve iddet
nafakasından vazgeçildiğinin veya üzerinde anlaşılan diğer
şartların mahkeme kayıtlarıyla tesbiti bu tür boşanmaların
yaygın biçimde şeriyye sicillerine kaydedilmelerinin
sebeplerindendir.
Tanzimattan sonra 1881 tarihli Sicill-i Nüfus Nizâmnâmesi
evlenmelerin olduğu gibi boşanmaların da imamlar ve ruhanî
reisler tarafından sicill-i nüfus memurluğuna bildirilmesi
mecburiyetini getirmiştir (md.26). 1900 ve 1902 tarihli
nizâmnâmeler de bu düzenleme şeklini esas itibariyle
muhafaza etmiştir. 1914 tarihli Sicill-i Nüfus Kanunu ise
talakı bildirme vazifesini imam ve ruhanî reislerden alarak
doğrudan kocaya vermiştir. Söz konusu kanunun 29. maddesine
göre boşanmanın vaki olması durumunda koca iki şahit
huzurunda hazırlanan ilmühaberi imam veya ruhanî reislere
tasdik ettirerek nüfus idaresine verecektir. Mahkemede vuku
bulan boşanmaları da yine kocalar hakimlerden alacakları
ilmühaberle nüfus idaresine bildireceklerdir (md.30).
1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi kocanın talakı
bildirme yükümlülüğüne ufak bir değişiklik getirerek
bildirimin mahkemeye yapılmasını hükme bağlamıştır (md.
110). Böylece İslâm hukukunun talakı düzenleme biçiminin
özüne dokunulmaksızın ihtiyaçlara uygun olarak boşanmaların
isbatında kolaylık sağlayacak tedbirler getirilmiştir.
b. Tefrik
Mahkeme kararıyla boşanmalara (tefrik) gelince Hanefîlerde
kazaî boşanma sebeplerinin azlığı nedeniyle yirminci yüzyıla
gelinceye kadar bu usulle boşanmaya nisbeten az
rastlanmaktadır. Ancak bu kazai boşanmaya ihtiyaç
duyulmadığı anlamına gelmemektedir. Bilakis zaman zaman bu
tür boşanmaya şiddetli ihtiyaç duyulmuştur. Daha önce
belirtildiği gibi Osmanlı Devleti'nin ilk dönemlerinde de
Hanefî kadılar tarafından Şafiî naibler tayin edilerek bu
mezhepteki kazaî boşanma sebeplerinin varlığı durumunda
tefrike hükmedilme yönüne gidilmişti. Ancak on altıncı
asırdan itibaren Hanefî mezhebi dışındaki bir mezhepten
yararlanma yolu kapatıldığından bu imkan da sona ermiş oldu.
Karı koca arasında şiddetli geçimsizlik olduğu, kocanın
karısına kötü muamele ettiği, evinin geçimini temin etmediği
veya edemediği veyahut da evini terk edip yabancı diyarlara
gittiği ve senelerce kendisinden haber alınamadığı
durumlarda kazaî boşanma bir ihtiyaç olarak her zaman
hissedilmiştir.
Bu hukukî problemi halletmek için zaman zaman mahkemeler ve
taraflarca İslam hukukunun sağladığı başka imkanlardan
yararlanıldığı olmuştur. Bazen da bütün çabalarına rağmen
kocaları tarafından boşanmayan kadınların Di-van-ı Hümayun’a
başvurdukları ve Padişah divanının manevî ağırlığıyla
kocaları talaka veya muhalaaya razı olmalarını sağladıkları
veya Divan tarafından fiili bir durum yaratılarak buna
mecbur edildikleri görülmektedir. Ancak son asra gelinceye
kadar mahkeme kararıyla boşanmanın hukukî ve sosyal
ihtiyaçlara cevap verir bir biçimde düzenlenmesi mümkün
olmamıştır.
Bu konudaki ilk düzenlemeler ancak XX. asrın başlarında
mümkün olabilmiştir. Bunda gerek diğer mezheplerden istifade
yolunda ilim muhitlerinde hakim olan nisbeten müsait havanın
ve gerekse XIX. asrın sonlarından itibaren peşpeşe girişilen
harplerin ortaya çıkardığı sosyal ve hukukî ihtiyaçların
önemli ölçüde rolü olmuştur.
İkinci Meşrutiyetten sonra bir fetva kolleksiyonu (Muhitu"l-Fetava)
hazırlamak üzere "Heyet-i İftaiye" (fetva odası) kurulmuştu.
Bu heyetin nizâmnâmesinde bu koleksiyonun hazırlanması
sırasında gerektiğinde diğer mezheplerden istifade edileceği
ve hazırlanan bu tür fetvaların irade-i seniyyeye iktiran
ettirildikten sonra iftaya esas olacağı tasrih edilmişti.
Teşkil edilen bu heyet hazırlamayı düşündüğü fetva
koleksiyonunu hazırlayamamışsa da kazaî boşanma konusunda
iki fetva hazırlayarak irade-i seniyyeye iktiran ettirmiş,
böylece bu alanda ilk müsbet adımlar atılmıştır. Bunlardan
birincisi kocanın gaipliği, diğeri belirli hastalıkları
sebebiyle eşe kazaî boşanma hakkı sağlayan irade-i
seniyyelerdir.
XIX. asrın sonlarıyla XX. asrın başlarında peşpeşe meydana
gelen harpler eli silah tutan herkesin harbe gitmesi
sonucunu doğurmuştur. Bu şekilde harbe gidenlerden önemli
bir kısmı şehit olarak geri dönmemiştir. Şehit oldukları
sabit olanların geride bıraktıkları eşlerinin en azından dul
kaldıkları sabit olduğu için isterlerse yeniden evlenmeleri
konusunda hukuki bir problemleri olmamıştır. Şehit
olduklarına dair bir bilgi gelmeyen ancak evlerine de
dönmeyen erkeklerin geride bıraktıkları eşleri için ise bir
belirsizlik hali söz konusu olmuştur. Bunlar özellikle
geçimlerini sağlayacak bir malvarlığının bulunmadığı
durumlarda çok büyük bir sıkıntı içine düşmüşlerdir. Çünkü
kocalarının şehit olduğu sabit olmadığı için hukuken dul
sayılmamakta, yürürlükteki Hanefi mezhebine göre de
kocalarının gaipliğine veya nafaka bırakmamasına dayanarak
boşanma talebinde bulunamamaktadırlar. Bu durumda olan
kadınların ve doğurduğu sosyal problemlerin artması üzerine
Heyet-i İftaiye'ce Hanbelî mezhebinden istifade edilerek
hazırlanan fetva ile kocaları nafaka bırakmadan kaybolan
kadınların mahkemeye başvurarak boşanmaları imkânı
tanınmıştır. Bu fetva 29 Ramazan 1334/5 Mart 1916 tarihinde
irade-i seniyyeye iktiran ederek bütün imparatorluk
dahilinde yürürlüğe girmiştir. Bu irade-i seniyye ile XVI.
asırdan beri geçen uzun bir aradan sonra ilk defa diğer
mezheplerden istifade yolu açılmış ve yine ilk defa belirli
durumlarda kazaî boşanma imkânının doğması yolunda önemli
bir adım atılmıştır. Nitekim bu tarihten kısa bir süre sonra
hazırlanan 1917 tarihli Hukuk-ı Aile Kararnamesi aynı hükmü
muhafaza etmenin yanısıra (md. 126) daha sonra görüleceği
üzere daha başka boşanma sebepleri de kabul ederek bu alanı
bir bütünlük içerisinde düzenlemiştir.
Heyet-i İftaiye'ce hazırlanan ve 18 Cemaziyelevvel 1334/23
Mart 19l6'da irade-i seniyyeye iktiran ederek yürürlüğe
giren ikinci fetva ile de kocanın akıl hastalığı, cüzam,
baras (alaca hastalığı) veya bunların derecesinde bulunan
hastalıklara düçar olması durumunda karısına boşanma hakkı
tanınmıştır. Bu irade-i seniyye ile o zamana kadar
yürürlükte olan ve Ebu Hanife ile Ebu Yusuf’a ait görüş
terkedilmiş ve İmam Muhammed'in görüşü kabul edilmiştir. Bu
tür hastalıkların vukuunda şifa ümidi varsa hakim tefriki
bir sene tecil eder, bu sürenin sonunda hastalık iyileşmez,
eş de tefrik talebinde ısrar ederse hakim boşanmaya
hükmeder. Hukuk-ı Aile Kararnamesi de aynı hükmü muhafaza
etmiştir (md. 122).
Kazaî boşanma (tefrik) konusunda en etraflı düzenleme
Hukuk-ı Aile Kararnamesi tarafından yapılmıştır. Kararname
konuya tahsis ettiği üçüncü faslında kazai boşanma için beş
sebep kabul etmiştir. Bu bölümün 119-121. maddeleri kocada
bulunan innet, iktidarsızlık v.b. cinsî rahatsızlıklar
dolayısıyla kadının sahip olduğu kazaî boşanma hakkını
düzenlemektedir. Bu sebebe dayanarak boşanma esasen Hanefi
mezhebinde kabul edilen yegane boşanma sebebidir ve
Kararname öncesinde de uygulanmıştır. 123. maddede daha önce
de belirtildiği üzere akıl hastalığı sebebiyle tefrik
düzenlenmiştir. 126. madde üçüncü boşanma sebebi olarak
geride nafaka bırakmaksızın kocanın kaybolması ve nafaka
tahsilinin eş için güç olması halini düzenlemektedir.
Kararname bunu bir boşanma sebebi olarak kabul etmektedir.
Esasen bu boşanma sebebi ilk defa 1916 tarihli irade-i
seniyye ile kabul edilmişti. Hukuk-ı Aile Kararnamesi
dördüncü boşanma sebebi olarak geride ailesinin geçimini
karşılamaya yetecek nafaka bırakmış bile olsa kocanın
kaybolmuş (mefkûd) olmasını düzenlemektedir. Konuyu
düzenleyen 127. maddeye göre kaybolan ve kendisinden ölü
veya diri olduğuna dair bir haber alınamayan kocanın eşi
hakime boşanma talebiyle başvurabilir. Hakim kocadan haber
alınmasından ümit kesildiği tarihten itibaren boşanmayı 4
sene tecil eder. Bu müddet zarfında kocadan yine haber
alınamadığı ve eş de boşanma talebinde israr ettiği takdirde
boşanmaya hükmeder. Koca bir harpte kaybolmuşsa bekleme
müddeti bir yıldır. Bu durum Hanefilerde bir boşanma sebebi
değildir. Bu mezhebe göre aynı durumdaki kadın kocanın bütün
yaşıtları ölünceye veya kocası 90 yaşına gelinceye kadar onu
beklemek zorundadır . Tabiatıyla bu durum kadın için zaman
zaman fevkalade sakıncalı sonuçlara yol açmakladır. İşte
Kararnâme'yle bu durumdaki kadına kazaî boşanma hakkı
tanınmıştır. Maliki mezhebinden istifadeyle kabul edilen bu
esasların temelinde Balkan ve I. Dünya harplerinin doğurduğu
kocaları kaybolmuş eşlerin sosyal problemlerini halletme
arzu ve ihtiyacı yatmaktadır. Kararnâme'nin kabul ettiği
beşinci boşanma sebebi de eşler arasında geçimsizliğin (niza
ve şikak) ortaya çıkmasıdır. Böyle bir durumun vukuunda
taraflardan biri boşanmak için mahkemeye müracaat ederse
hakim her iki tarafın ailelerinden birer hakem seçer. Bu
şekilde oluşan "aile meclisi" tarafları dinleyerek
aralarının islah etmeye çalışır. Bu mümkün olmazsa tefrike
hükmeder. Hakemler kusur kocada ise bain talaka, kadında ise
mehrin tamamı veya bir kısmı üzerine muhalaaya hükmederler.
Hakemlerin kararı kesin ve gayrı kabil-i itirazdır (md.130).
Kararnâme'nin kazaî boşanma konusundaki en önemli hükmü
kanaatimizce geçimsizliği genel bir boşanma sebebi olarak
kabul eden bu hükmüdür. Bu hükümde de Maliki mezhebinden
istifade edilmiş, böylece geçimsizlik durumunda daha önceki
dönemlerde olduğu gibi fiili durumlara ve hukuki zorlamalara
başvurmaksızın hukukî bir çözüm şekli kabul edilmiştir. |