|
OSMANLI İMPARATORLUĞU VE İSLAM
Prof. Dr. Ahmet Yaşar OCAK
Osmanlı
imparatorluğu bugün, gerek Türkiye Cumhuriyetinin yaşamakta
olduğu iç ve dış problemler, gerekse vaktiyle sınırları
dahilinde bulunan komşu devletlerde cereyan eden olaylar ve
bunların Türkiye`ye yansımaları dolayısıyla, aktualitesini
bütün canlılığıyla korumakta ve dolayısıyla tartışılmakta
bulunan bir büyük imparatorluktur. Dünya Osmanlı tarihi
araştırıcılığı, altı yüz yıl gibi çok uzun bir ömür sürmüş
bu imparatorluğun siyasi ve idari yapısını, kurumlarını, onu
meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere
mensup insanların oluşturduğu karmaşık, dev bir toplumsal
yapıyı, bütün yönleriyle, bütün görüntüleriyle izlemek,
anlayabilmek, açıklayabilmek, için yaklaşık bir yüz yıldır
büyük bir emek ve gayret sarfetmekte ve yıllardan beri de
önemli sonuçlar ortaya koymuş bulunmaktadır. Buna rağmen,
daha araştırılacak pek çok problem olduğuna, bunların
araştırıcıları ve bilim adamlarına daha yıllarca meşgul
edeceğine hiç şüphe yoktur.
İşte bizim burada ele almayı deneyeceğimiz problem de,
üstelik en çetrefil ve en mühim olanlardan biri, Osmanlı
İmparatorluğu’nda “İslam Problemi”dir. Bunu seçmemizin
sebebi, artık Osmanlı tarihi araştırıcılılığının biraz fazla
ihmal edilmiş bu konuya yönelmesi gerektiğini vurgulamaktır.
Aksi halde böle devasa bir konuyu bir yazı çerçevesine
sığdırmanın mümkün olmayacağı her türlü izahtan varestedir.
Bu itibarla biz burada yalnızca bu büyük İmparatorluğun
ideolojisinin, siyasal ve idari kurumlaşmasının kültürünün
temelini oluşturan bu konuya dikkat çekmek meseleye nasıl
yaklaşılması gerektiğine dair kendi perspektifimizi ortaya
koymaya çalışmak ve bu konu çerçevesinde halen mevcut
problemlere işaret etmekle yetineceğiz.
Her şeyden önce bu alanı ilgilendiren kaynakların yeterince
tanınıp işlenmediğini bu yüzden de bugüne kadar çoktan
ortaya konması gereken detaylı monografik çalışmaların bile
kalitece ve sayıca yeterli düzeye gelemediğini de söylememiz
gerekiyor. Bunun sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.
Osmanlı İmparatorluğu, muhakkak ki bir İslam devletidir ;
hem de en az Emevi ve Abbasi İmparatorlukları, diğer
müslüman İran, Türk ve Arap devletleri kadar bir İslam
devletidir. Bu sebepledir ki o, altı yüz yıllık uzun
tarihinin hemen hemen her alan ve safhasının sergilendiği
üzere, aynı zamanda bir “İnanç Devleti”dir. Onun için
kanaatimizce bu İmparatorluk üzerine yapılacak analizlere
önce buradan başlamak gerekir. Çünkü Osmanlı İmparatorluk
ideolojisinin esasını “İnanç” , yani İslam oluşturur. Bu
itibarla, bu İslam’ın nasıl bir İslam olduğu, Osmanlı
İmparatorluğu’nda İslamin rolünü yorumlanış biçimini ve
devlet siyasetinden sıradan halkın inanç dünyasına varıncaya
kadar çeşitli alanlardaki yansımalarını anlayabilmek için,
bu yansımaları doğrudan yorumların hangi kesimlerce ve nasıl
üretildiğine bakmak kanaatimizce kaçınılmazdır. Bunu
anlamanın yolu, bizce evvela, bu İmparatorluğun
ideolojisinin tahlilinden geçer. Bu tahlilin çok dikkatli ve
ince bir şekilde yapılması, kanaatimizce Osmanlı
İmparatorluğu’yla ilgili pek çok meselenin de daha kolay ve
daha bir açıklıkla anlaşılmasını ve çözüme kavuşmasını
sağlayacaktır.
Bize göre Osmanlı Dünyasında İslami yorumları üreten dört
temel sektör vardır :
1- Merkezî iktidar mekanizması, yahut siyasal mekanizma,
yani devlet,
2- Buna eklenmemiş olan ulema kesimi,
3- Genellikle ve çoğunlukla bu ikisinden de bağımsız olan
sufî çevreler,
4- Daha çok bu üçüncü sektör etkisinde kalmakla beraber,
kendi geleneksel anlayışını sürdüren halk kesimi.
Bunları sırayla devlet İslamı ( veya siyasal İslam ),
medrese İslamı ( yahut kitabî İslam ), tekke İslam’ı ve
nihayet halk islamı ( popüler İslam ) olarak da
adlandırabiliriz. Böyle bir tasnif izafi veya itibari bir
tasnif olmayıp, Osmanlı İmparatorluğu tarihi içerisinde
İslam’ın tek boyutlu değil bu saydığımız boyutlarıyla
görüntülediği vakıasının bir yansımasıdır. Üstelik böyle bir
yaklaşım, yapılacak tahlilleri önemli ölçüde
kolaylaştıracak, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam olgusunu
olabildiğince geniş bir perspektiften görebilme imkanı
sağlayacaktır. Dolayısıyla bu sektörlerin ayrı ayrı
monografik çalışmalara konu olması gerekir.
1 ) “Devlet İslamı”ndan ne anlamalıyız ? Bundan maksat
İmparatorluğunun siyasal yapısı içinde İslam’ın bir siyasal
araç olarak yorumlanış şekli, gösterdiği değişim, aldığı
biçim ve nihayet devletin iç ve dış siyasetine yansıyış
biçimleridir. Her şeyden, devletin temel siyaset aracı
olarak İslam’ı nasıl anlayıp yorumlandığını bunu yaparken
ona ne gibi bir görünüm kazandırdığını, hangi kurumların,
yöntemlere kullandığını çok iyi belirlememiz gerekiyor. İşte
devlet mekanizmasının bu yorumu, Osmanlı devletinde, daha
önceki müslüman devletlerde pek rastlanmayacak, derecede
İslam yorumuna kendine mahsus güçlü bir siyasal mahiyet
kazanmıştır.
Bunun böyle oluşu kanaatimizce, Osmanlı İmparatorluğu’nda –
Abbasiler de dahil olmak üzere tarihte hiçbir İslam
devletinde olmadığı kadar – devlete dinin birbiri içine
geçmesinden, yani “Devletle Dinin Özdeşleşmesi”nden ileri
gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı İmparatorluğu’nda
İslam siyasal boyutu itibariyle, devletin ayrışmaz bir
parçası olmuştur. Bununla beraber, bu içiçelikte devlet daha
baskındır ve Osmanlı devletinde “Her şey devlet içindir ;
din de devlet içindir.”
Osmanlı’daki bu yapı, köklü bir İslami geleneğin mirası
olarak görünür. Buradaki İslami gelenek terimindin, daha çok
İslam tarihinin klasik devresini içine alan Emevi ve Abbasi
dönemlerinde, bu devletlerin hakimiyet alanlarında eskiden
beri mevcut siyasi devletlerin özümsenmesi suretiyle oluşan
İslam siyaset teorisini ve ona paralel gelişen siyasal
geleneği anlamak icap eder. Bu İslami siyaset geleneğinin
içinde ise, eski doğu roma, Sâsâni ve hatta eski hind siyasi
telakilerinin etkileri mevcuttur. Tabi ki, bu sentezin harcı
İslam olmakla birlikte, bu Peygamber zamanında teşekkül eden
İslami siyaset algılayışından Hayli farklılaşmış bir anlayış
idi. Oysa klasik İslami gelenekte saltanat İslam’ın siyasal
örgütleniş biçimi olarak Emevi döneminden beri meşrulaşmış
ve hatta ünlü “Sultan Allah’ın yeryüzündeki bütün mahlukatın
kendine sığındığı gölgesidir” uydurma hadisiyle bu meşruiyet
dini bir temele oturtulmuştu.
İşte bu klasik İslamı siyasal geleneği İslam hakimiyetindeki
geniş coğrafyada meydana çıkmış olup, farklı zaman ve
mekanlarda yazılmış Kelîle ve Dimne ( eski Hind
Pançâtantra’sının İslami versiyonu ), kâbûsnâme, siyâsetnâme
Kutadgu Bilig gibi, Hind, İran, Türk ve El-Ahkamu’s –
Sultaniyye gibi arap kökenli zengin bir klasik literatürü
vardır. Bu literatür, eski Türk siyasi geleneğinin
karakteristiği oları cömertlik ve töre kavramlarının yerine,
daha çok Hind-İran siyasi geleneğinin karakteristiği olan
akıl, hikmet ve bilgi unsurlarına dayanmakla dikkati çeker.
Osmanlı merkezi yönetimi, İslamı siyasallaştırırken bu
geleneği daha da geliştirerek din ve devleti ikizlik
statüsünden çıkarıp, birbiriyle özdeş yapmıştır.
2 ) İşte, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam’ın bu siyasal
boyutunun oluşmasına en büyük katkıyı, “kitâbî İslam”ı,
yahut “medrese İslâmı”nı üreten ülema kesimi sağladı.
Osmanlı Ülemasının ürettiği bu , “kitâbî İslam” yorumu, çok
tabi olarak bürokrasinin eğitim kurumları durumundaki
medreseler aracılığıyla klasik Sünniliğin ve bunun içinde de
hanefiliğin hemen bütün teorik ve pratik mirasını da aynen
devraldı. Ulema örfü hukukun belirli alanlarının dışında,
Osmanlı Toplumunun siyasi, idari, sosyal ve hukuki
teşkilatlanmasını gerçekleştirdi. Özellikle Fatih Sultan
Mehmet’in merkeziyetçi devlet anlayışının güdümüne girdikten
sonra Osmanlı uleması, yalnız Osmanlı tarihinin değil,
genelde İslam ve Türk tarihinin de en önemli toplumsal
sınıflarından biri haline geldi. O artık, bilhassa Fatih’le
birlikte tam bir dini bürokrat konumuna gelmiş ve temel
görevi, İmparatorluğun müslüman tebaasının dini eğitim ve
organizasyonunu yapmanın, hukuki ihtiyaçlarını karşılamanın
yanında, belki daha fazla iktidarın bütün hareket ve
faaliyetlerini, kısaca iç ve dış siyasetini meşrulaştırmaya
odaklanmıştır. Osmanlı ulemasının bu konumu ve özelliği, onu
Emevi ve Abbasi devirlerindeki, devletten bağımsız klasik
ulemadan ayıran en bariz özelliklerden ve İslam dünyası
genelinde ulema sınıfının tarihindeki en büyük değişimlerden
biridir. Ulema İslam’ın tam bir siyasal araç haline
dönüşmesinin tipik örneğine XVI. Yüzyılda verdi.
XVI. Yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim (
1512-1520 ) devrine kadar yalnızca ehl-i küfr’e yani
Hristiyan dünyaya karşı mücadele misyonu üstlenen Osmanlı
devleti, bu yüzyılın başlarında, İran’da Safevi devletinin
kurulmasıyla başlanan Şîî propagandaya karşı yeni bir misyon
yüklendi : Ehl-i Rafz’a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu
İmparatorluğu’nda Sünnii İslam’ın bu misyonu ikinci kez
yüklenişiydi. Bu süreç Osmanlı İmparatorluğu genelinde
Sünnii İslamı tam bir devlet ideolojisine dönüştürdü. Bu
Sünnii ideolojinin temeli, Osmanlı medreselerinde çok
eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sunniliği’ne ana
istikametini veren, XVI. Yüzyılın ünlü alimlerinden Sâdeddin-i
Taftazani ( öl. 1395 ) nin eserine Ömer Nefesi’nin yazdığı
Şerhu’l- Akaid idi. Yazııldığı dönemdeki şiddetli dini
ceryanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslam
mesheplerine karşı çok katı ve hoşgörüsüz bir tavır takınan
ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde
belki en büyük rolü oynayan bu kitabın bu açıdan ciddi ve
derin bir analize tabi tutulmasının yararlı olacağı
kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda meydana
getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı
sonuçlar verecektir.
İşte bu noktada , merkezi yönetimin elinde tam bir siyasal
araca dönüşen devlet İslamiyla , bunun üretilmesi görevini
üstlenen ülemanın temsil ettiği medrese İslamın tam
anlamıyla örtüştüğünü görürüz. Bu örtüşme, kanaatimizce
İslam dünyası tarihinde başka bir benzerinin bulunmadığını
sandığımız çok önemli bir hadisedir.
Bu örtüşmenin, hem ulema kesimi içinde, hem de şimdi sözünü
edeceğimiz sufiyye kesiminde çok ciddi bir entelektüel
muhalefete yol açtığını gözlemliyoruz. Bu muhalefeti ulema
kanadı, bir örneğini şeyh bedreddin’in başlattığı
materyalist bir İslam yorumuna saparken, suffiye kanadı,
aynı materyalizme mistik yoldan vahdet-i vücud, daha doğrusu
vahdet-i mevcud,yani panteizm vasıtasıyla ulaşır. Bu ise
butun bir Osmanlı sufilik tarihinin en can alıcı
meselesidir. Çünkü bu panteizm Osmanlı sufiye tabakası
içinde merkezi yönetime karşı çıkan bir protestocu kesim
yaratmıştır. Osmanlı protestocu sufiliği bu panteizmi bir
yandan “mehdici” bir zihniyet, diğer yandan, hem bu dünyaya,
hem öbür dünyaya hükmeden, yani hem bu dünyanın, sultanı
olan “kutup” teorisiyle sentezleyerek geliştirmiştir .
Burada dikkatimizi en fazla celbetmesi gereken bir mesele,
yüksek sufiyye kesimindeki, merkezi yönetime karşı bu
panteist protestonun, kırsal kesimin nabzını elinde tutan
popüler sufilik içinde daha değişik bir yankı bularak bir
takım toplumsal protesto hareketlerini mehdici bir espriyle
birleştiren militan hareketlere dönüştürebilmesidir. Bütün
bir XVI. Yüzyıl bu hareketlerle doludur. Bu hareketleri sevk
ve idare eden liderler, aynen bu belirttiğimiz ideolojiyle
büyük kitleleri peşlerine takmışlardır. İşte bu panteist
kutb-mehdiliğe dayanan muhalefet ideolojisi, Osmanlı
İmparatorluğu’nda popüler İslamın temel karakteristiğinin
anlaşılmasına hizmet edecek başlı başına bir araştırma
konusudur.
İşte, klasik dönem Osmanlı tarihinde bu kadar renkli bir
görünüm arz eden İslam, yenileşme döneminde bu defa kendisi
bir problem teşkil edecek, İmparatorluğun Batılaşmacı aydın
eliti, onu geriliğin sebebi ve ilerlemenin önündeki engel
olarak değerlendirilecektir. B u bakışın yansımaları
Cumhuriyetin kuruluş döneminden günümüze bütün canlılığıyla
sürüp gelmiştir. Bu, çok önemli dönüşümün habercisidir.
Kabaca II. Meşrutiyete kadar Osmanlı Devletinin resmi
ideolojisi durumunda olan İslam, artık Tanzimatla birlikte
batılılaşmacı yenileşme hareketlerine karşı doğacak
muhalefetin ideolojisi olarak yeni bir siyasi ve fikri
hareket doğuracaktır : Bu hareket, bu günde yine muhalefet
ideolojisi konumunda bulunmakta olan İslamcılıktır.
Bu ideolojinin kökleri, Tanzimatla birlikte yüksek bürokrasi
ve aydın kesiminin, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin
sebepleri konusunda koyduğu teşhise gösterilen tepkilerden
beslenir. Bu teşhis, merkezi yönetim tarafından daha Lale
Devri’nden itibaren askeri alanda başlatılan yenileşme
hareketlerinin yetersizliğinin fark edilmesiyle birlikte,
esas problemin başka alanlarda yatıyor olmasını
düşünülmesiyle su yüzüne çıkmış ve özelikle Batı’yı tanıma
imkanı bulan aydın bürokrat kesimin kafalarında İslamı
giderek bir probleme dönüşmesine yol açmıştır. Böylece yavaş
yavaş belirtilen çevrelerin bir kesiminde İslam, Osmanlı
İmparatorluğu’nun gerilemesinden tek suçlu olarak görüldü.
Tanzimat sonrası Osmanlı bürokrasi ve aydın çevrelerinde
belirginleşen, Osmanlı İmparatorluğu’nu gerilemesinde İslami
sorumlu tutan bu eğilimlere karşı çıktıkları İslam aslında
yukarda sözü edilen, Osmanlı merkezi iktidarı ile
özdeşleşmiş ve bu sebeple tabii olarak siyasallaşmış ve
muhafazakarlaşmış bu geleneksel İslam, yani klasik Osmanlı
İslamı idi. Burada bir parantez açarak, başta Mustafa Kemal
Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun İslama
bakışının da bu açıdan değerlendirmek gerektiğini
düşündüğümüzü söyleyelim.
Burada dikkatle tesbit etmemiz gereken ve çoğu zaman farkına
varılmayan mühim bir vakıa vardır, ki şudur : Batılılaşmacı
yenileşmeciliğe karşı oluşan bu yeni ideoloji, yani
İslamcılık, kendisine referans olarak, demin sözünü
ettiğimiz klasik dönem Osmanlı İslamını değil, Abduh türü
selefiyeci bir İslam anlayışını aldı. Dolayısıyla bu
ideoloji, yalnız Batılılaşmacılığa değil, gerek siyasal,
gerekse popüler boyutuyla klasik Osmanlı İslamı’na da karşı
idi. Bunun üç mühim göstergesi vardır :
1 ) İslamcılar, Osmanlı İslamının geleneksel siyasi kurumu
olan saltanat rejimine karşı çıkıyor, İslami bir kurum
olarak algıladıkları meşverete dayalı meşruti bir rejim
istiyorlardı.
2 ) Geleneksel İslamın kültürel muhteva ve kurumlarının
çoğunu reddedip İslamı ilk devirlerin saflığına kavuşturarak
orijinal haline döndürmeyi amaçlıyordu. Yani Selefiyeci
idiler.
3 ) Geleneksel İslam’ın, dolayısıyla Osmanlı İslamının
karakteristik niteliği olan “taklid”i terkedip, yaklaşık X.
Yüzyıldan beri kapalı olduğu varsayılan içtihad kapısını
yeniden açarak İslam’ın bilim ve düşünce hayatına işlerlik,
canlılık, üreticilik ve yaratıcılık kazandırmak amacını
güdüyorlardı.
Dolayısıyla II. Abdülhamid dönemi ve Meşrutiyet İslamcılığı,
belki temelde klasik Osmanlı İslamına karşı bir tepki
hareketidir. Bu yüzdende esas itibariyle modernist (
yenileşmeci ) bir akımdır. Görünürdeki bütün Batı karşıtı
tavrına rağmen, yenileşme yanlısı olduğu için, Türkiye
tarihide modernist fikir hareketleri çerçevesinde mütalâa
edilmelidir.
II. Abdulhamid döneminin Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi
İslamcı edip ve aydınları ile, Şehbenderzade Ahmed Hilmi,
Şeyhülislam Musa Kazım ve Said Halim Paşa, Babanzade Ahmed
Naim, Mehmet Akif ( Ersoy ), İsmail Hakkı ( İzmirli ),
İsmail Fenni ( Ertuğrul ) ve Şemseddin ( Günaltay ) gibi
belirli bir Osmanlı İslamcı eliti, İslamın “mani-i terakki”
olmadığını, aksine, bilimi, düşünceyi telkin ettiği halde,
zamanla müslümanların bu yolu bırakıp skolastik düşünceye
kapılarak geri kaldıklarını anlatmaya özellikle ihtimam
göstermişlerdir. Onlar, genelde İslam aleminin, özelde
Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden mutlakiyet
rejimlerinin ve geleneksel İslamın sorumlu tutulması
gerektiğini düşünmüşler, gerçekte İslam’ın insan hürriyetini
baskı altına alan hiçbir rejime açık olmadığını izaha
çalışmışlardır.
Sonuç olarak, İslamın Osmanlı devletinin kuruluşundan
cumhuriyete kadar, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki yeri, değişik
kesimlerdeki algılanış ve görüntülenişi, bugünün
Türkiyesi’nin geçmişi, bugünü ve geleceği açısından da çok
ciddi bir biçimde tartışılması gereken, yalnız bilimsel
bakımdan değil, pratik olarakta büyük fayda sağlayacak bir
meseledir. Osmanlı tarihi araştırıcılığı artık bu mesele
üzerine de dikkatle eğilmelidir. |