|
OSMANLI İMPARATORLUĞUNDA KÖLELİK
İrfan ERDOĞAN
Osmanlı
imparatorluğunda kölelik hem kölelik anlayışı, hem köleye
karşı davranış hem de kölenin toplumda tuttuğu yer ve
geleceği bakımlarında Avrupa ve Latin Amerika'daki kölelik
sistemlerinden farklıdır. Osmanlı kölelik sisteminde Lâtin
Güney ve Kuzey Amerika’yı istila edenlerin gaddarlıklarını,
katliamlarını, insanlık dışı muamelelerini, hayvan gibi
görülüp işkence edilmeleri ve öldürülmelerini günlük egemen
pratiklerde göremeyiz. Köleler, ister ev-içinde isterse ev
dışında kullanılsın ailenin, aile kurumunun bir parçasıydı.
Bu nedenle köleler ile ailenin diğer bireyleri arasında aile
birliğine dayalı bir yakınlık vardı. Zengin ailelerin
köleleri fukara Türklerden çok daha iyi durumdaydı (Hemen
zengin birinin evine kapağı atasım geliyor içimden!!!).
Osmanlı dilinde bazılarını hala kullandığımız kölelikle
ilgili terimler şunlardı: Esir, esire ve üsera; köle ve
cariye; memluk ve memluke; gülam ve halayık; azad etme,
Arap... Esaret hala kullanılan kölelik anlamınadır. Sahip,
efendi ve malik benzer anlamda kullanılıyordu. Esirci esir
tüccarı yerine ve çoğulu olarak celeban kullanılıyordu.
Esirlerin satıldığı yere esir pazarı deniyordu. Köle
ticaretinde köle vergisi (pencik resmi) toplanıyordu.
Zenciler için toplanan vergiye sera-i zenciye resmi adı
veriliyordu. Bu da, devletin sadece köleliği benimsemekle
kalmayıp, aynı zamanda kölelik sisteminden ekonomik çıkar
sağladığını gösterir.
Osmanlılarda köleler kamu kölesi olarak devlet
bürokrasisinde kullanılmıştır. Bu kölelere belli rütbeler
verilmiştir: Durasaade ağası (padişahın harem ağasının başı
olan kızlar ağası); Durasaade ağası vekili; Harem ağası;
Çeşitli palaslardaki başkapı gülamı; Prensin evindeki bas
ağa. Bu sistem 18. Yüzyılın ikinci yarısından sonra
geriledi, sadece çok zenginler ve imparatorluk ailesi kız
ağası tuttu. 1903'de imparator ailesi 194 kız ağasına
sahipti. Kız ağaları satın alınmıyor, hediye olarak
veriliyordu.
Kölelerin 1903'de çoğu serbest bırakılmıştı, fakat çoğu
ailenin bir parçası olarak gördükleri ilişki biçimini terk
etme yerine servislerine köle olarak değil hizmetçi olarak
devam ettiler. Osmanlı geleneği zenginler arasında evlerinde
hizmetçi tutarak devam ettirildi. Böylece kölelik sistemi
hizmetçilik sistemine dönüştü. Zenginler evlerinde köle
yerine hizmetçi tutmaya başladılar. Kapitalizmin kendini
sorumluluktan azad eden "kullan ve at" düşünü tarzının
egemenliğiyle, sonradan hizmetçi kapı dışarı edildi ve
ücretli-gün işçisi durumuna düştü. Fakat gene de zengin
aileler hem sömürü hem de prestij gösterisi olarak evlerinde
hizmetçi tutmaya devam ettiler. Bugün bu az-zenginler
arasında temizlikçi-kadın ilişkisi biçimine dönmüştür:
Haftada bir veya iki gün parayla tutulan serbest köleler
pazarı büyük kentlerde gelişmiştir. Bu sayede açlığa mahkum
edilenlerin bazıları kendilerine ekmek parası kazanma
olanağı sağlıyorlar.
Osmanlılarda 19. Yüzyıla kadar sahiplik-köleliği egemen
biçimdi. Tanzimat’la başlayarak gelişen değişmeler sürecinde
kölelik ekonomik sıkıntılar, imparatorluğun çöküşü ve
kölelerin bağımsızlık için ayaklanışı ve devletin bu
ayaklanmalarda köle sahiplerini tutup köleleri ezme yerine
köleleri destekleyen yasalar ve fermanlarla hızla silinip
gitmiştir. Eğer Osmanlı imparatorluğu Avrupalı işgalciler ve
dil ve kültür özgürlüğü arayan azınlıkların boğazına sarılan
günümüzün “demokratik” devletleri gibi vahşi tutumlarıyla
karşılık verseydi, yeni Türkiye cumhuriyeti ciddi bir diğer
sorunu miras olarak alacaktı.
Dünya köle ticareti Batı Afrika’dan Güney ve kuzey
Amerika’ya, ve Kuzey ve Doğu Afrika’dan İslâm dünyasına
doğru oluyordu. Osmanlı dünyasına ulaşıncaya kadar kölelerin
yakalanması, taşınması surecinde vahşilik ve gaddarlık
hakimdi ve hastalık, yorgunluk, kötü muameleden ölüm
seviyesi yüksekti. Dünya ticaretinin üçte birinden yarıya
kadarı İslâm dünyasına yönelikti. Osmanlı imparatorluğu
şeriat ve sultanın kanunlarıyla yürütülüyordu. Şeriat
kişisel hukuk, vakıf dinsel alanda egemendi. Sultanın
kanunlarıysa idare, mali, ticari ve ceza kanunlarını
belirliyordu. Köleler kişisel durumla ilgili olduğu için
şeriat prensiplerine göre düzenlenmişti: Hadislerde kölelik
durumu ve ilişkileri belirlenmiştir. Köle sahipliği ekonomik
güce bağlıdır. Avrupa ve Amerikalardaki ebedi köleliğin
aksine Osmanlılarda köleler sadece yasal olarak değil gerçek
özgürlük olanaklarına sahiptir. Eğer sahibi köleyi
besleyemezse, serbest bırakmak zorundadır. Belli bir para
karşılığı, sahibinin ölümü, ve belli koşullara bağlı söz
verme gibi nedenlerle köle özgürlüğüne kavuşabilir. Eğer
mahkeme kesin bir karar veremeyecek durumla karşılaşırsa,
karar özgürlüğün verilmesi yönündedir.
Güney ve Kuzey Amerika’yı işgal eden Avrupalılar katı ve
insanlık dışı bir ırkçılıkla oranın özgür insanlarını esir
alıp köleleştirdiler ve kendilerini sadece üstün bir olarak
görmeyle kalmayıp ırkçı ve ırkçılığa dayanan düşmanca
rejimler kurdular ve hala devam etmektedir. Osmanlı kölelik
sisteminde köleler arasında renk, görev ve ırk farkı ve daha
önemlisi, kölelere karşı yöneltilmiş ırkçı-düşmanlık ve
ezme, yok etme yoktu. Gerçi beyaz köleler, özellikle beyaz
kadınlar daha makbuldü ve evlenme yoluyla üst tabakalara
ulaşma olanağı vardı.
Osmanlı imparatorluğunda kölelerin doğum politikasıyla köle
çoğaltma pratiği yoktu, kölelerin cariye olarak alınması ve
serbest bırakılmaları nedenleriyle sürekli dışarıdan
getirilmesi gerekiyordu. Örneğin, 1840'larda yılda 10.000
köle yasal olarak ithal ediliyordu.
İmparatorluğun gerilemesi zenginliğin ve zenginlerinde
ufalmasına neden oldu. Bu da köle talebini azalmasıyla
sonuçlandı. Köle ticareti tamamiyle Afrika’dan yapılmaya
başlandı.
Köle talebinin Anadolu’daki iki merkezi İstanbul ve
İzmir’di.
Kölelerin ticareti kervanlarla ve gemilerle, sonradan da
buharlı-gemilerle yapılıyordu.
1860'larda işi için satılan Afrikalı ve beyaz kölelerin
fiyatı yirmi ile 30 lira arası değişiyordu. Cariyelik için
alınan beyaz kölelerin fiyatları 20 ile 70 lira arası
değişiyordu. Beyaz çocuklar 30 liraya satılıyordu (Toledano,1982).
Siyah köleler ev içinde kullanılıyordu. Bunlar Sudan ve Sub-saharadan
Mısır veya Osmanlı-kuzey Afrika yoluyla getiriliyordu. Habeş
köleler Hicaz ve Mısır yoluyla getirildiler.
Beyaz köleler hem evde hem de askeri amaçlarla kullanmak
için Kara denizin Doğu ve batı kıyılarındandı.
18 ve 19. Yüzyıllarda ağırlık ev-hizmetinde kullanılan
Afrikalı kadınlardı. Bunun yanında bazı Çerkez ve Gürcü
kadınlar kullanılıyordu. Çerkez kadınlar kentlerdeki
üst-sınıf haremlerine kadar yükseldiler. Bugün Latin
Amerika, Kuzey Amerika ve Avrupa'da köleleştirilmiş ırklara
karşı en cahil insan bile ırkçı bir tutuma sahiptir.
Türkiye'de Çerkez ve Gürcü kadınların bir zamanlar köle
olduğunu bile kimse bilmez.
Zenci ve Habeşler çoğu kez Kızıl Deniz, İran Körfezi, Hint
Okyanusunda inci-toplama dalgıçları, kürek-çekici (forsa) ve
seyahat-kayığı çalışanı olarak kullanıldı.
Tarım köleliği çok önemsiz bir kapsamdaydı. Bu kölelik
1860'lardaki Kafkaslardan gelen Çerkez göçü sonucu arttı.
Göç edenler kendi kölelerini getirdiler ve devletin verdiği
toprağa yerleştiler.
Evcil-kölelik, cariye\odalık ve ev dışında-çalışan kölelik
yoğundu. Tarımda kullanılan kölelik Batıdaki gibi geniş
toprak sahiplerinin kurduğu bir sistemden farklı olarak
küçük birimler halindeydi.
Osmanlılarda Tanzimat’ın başlangıçlarında zayıflayan kölelik
sistemi ve artan direnişlerle hem pratikte hem de yasal
olarak kalkmamaya başladı. Köleliğin yasal olarak ortadan
kalkışı ve devletin bu yasaları uygulamadaki titizliğinde o
dönemdeki ekonomik krizler, İngilizlerin liderliğindeki
köleleri azad etme baskıları ve siyasal modernleşme
(Tanzimat ve meşrutiyet) çabalarının etkisi büyüktür.
1847'de İstanbul’daki, köle pazarı kaldırıldı.
Köle vergisi 1857 fermanıyla yasaklandı. Vergi %9 köle
fiyatı ve % 10 harç olarak alınıyordu.
1855'de Çerkez ve Gürcü köle ticareti yasaklandı.
1866'da Mandıra (Edirne) köleler ve sahipler çatışmaya
girdiler. Köleler özgürlük istiyordu. 1874'de Çorlu
Tekirdağ’da Çerkez köleler özgürlük için başkaldırdı.
Sahipler silahlarla karşılık verdi. Edine valisi orduyu
gönderdi ve sahiplerden silahlarını bırakmasını istedi.
Çerkez kölelerine özgürlük ve işledikleri topraklar verildi,
böylece yeniden kölelik durumuna düşmelerinin önüne geçildi.
1978-79'da Kastamonu’da eski Abaza göçmenleri yenileri
üzerinde hak iddia ettiler. Başkaldırı oldu, bazıları
Kafkasya’ya dönmek istedi. Devlet Şurası ülkeye göç eden
herkesin hür olduğu kararını verdi. Bunu Abaza kölelerinin
Trabzon’da ve Sivas’taki borç-köleliği bağından kurtulma
direnişi takip etti. Tekrar özgür oldukları kararı verildi.
İkinci Abdulhamit özgürlüğü verilen kölelerin tekrar kölelik
durumuna düşmelerini önlemek için askeri bandolarda ve
birimlerde (özellikle deniz gücünde) yer verilmesini
öngördü.
Osmanlı imparatorluğunun gerilemesiyle birlikte kölelerin
azadı da arttı. Fakat ev işinde çalışan ve kendini ailenin
bir parçası olarak görme ilişkisinin egemen olduğu Osmanlı
kölelik biçiminde serbest bırakılan köleler gitmeyip
arzularıyla ev hizmetinde kalmayı tercih ettiler. Bunun
elbette önde gelen nedeni kölenin önündeki alternatiflerin
iç açıcı olmaması ve aynı zamanda köleliği sırasında kurulan
bağ ve bu alternatifler ve bağla gelen vuruluştur. Bu
vuruluş sahibine hem ekonomik hem de duygusal bağımlılığı
ifade eder. Bu tür vurgunluk hissini Latin Amerika'da
vahşice muamele gören ve sürekli gaddarlıkla ezilen
yerli-köleler arasında bulmak olanağı azdır: Köle zincirinin
ağırlığı altında iki büklüm bırakılmıştır ve pozitif duygu
geliştirme olanağı hunhar ve ırkçı ilişki biçiminde yoktur.
Bu nedenle, eğer bu kölenin eline fırsat geçerse hem çeker
gider hem de sahibini bir kaşık suda boğmaktan zevk alır.
Osmanlılarda askeri-köleliğin özel bir biçimi 17. yüzyıla
kadar yeniçeriler sistemiyle yürütülüyordu. İmparatorluğun
duraklaması ve gerilemesiyle birlikte yeniçerilik sistemi de
geriledi, yozlaştı ve sonunda ortadan kalktı. Askeri
köleliğin yeniçeriler in ortadan kalkmasıyla ortadan
kalktığını iddia etmek köleliği çok sınırlı bir tanım içinde
sınırlamaktır. Yeniçerilerin gidişiyle askeri kölelik önemli
biçim değişimine uğradı. Sonradan zorunlu askeri hizmetin
gelişiyle bir buçuk yıl ile savaş durumlarında on yılı geçen
mecburi-askerlik şeklini aldı. Böylece Osmanlı sarayını ve
kalıntılarını koruyanlar gavur çocukları olma yerine Türk
çocukları oldular.
Yukarda anlattığım kölelikte, köle köleliğinin açıkça
farkındadır. Kölenin toplumsal yapıda ve ilişkilerde
konumlandırıldığı yer köleliği gizleyen bir karaktere sahip
değildir. Osmanlı toplum düzeninde bu açık sahiplik-köleliği
yanında, Avrupa feodal düzenindeki köylülerin durumuna
benzerlik gösteren Osmanlı feodal ilişkilerinin kendine özgü
toprağa bağımlı kölelik düzeni vardı. Gerçi Osmanlı düzeni,
özellikle duraklama ve gerileme dönemi öncesine kadar Avrupa
köylüsünün sömürülüşü oranında bir bağımlılık ve soygunla
karşı karşıya değildi, fakat mülkiyet ilişkileri (sahiplik,
kullanma ve vergiler) çiftçiyi ürettiğiyle hem kendini hem
de devleti ve devletin temsilcisini besleyen bağımlı bir
duruma sokmuştur.
Gerçekte Osmanlı devleti imparatorluğu toprakları 80-150
dönümlük araziye sahip olan özel çiftçi aileleri ve devlet
mülkiyeti biçiminde idare ediliyordu. Devlet mülkiyetinde
olan topraklar Osmanlı yönetici sınıfının eline verilmişti:
Vezirler, beylerbeyleri (eyalet genel valileri) ve sancak
beylerine "has" adıyla nitelenen topraklar verilmişti.
Yönetici sınıfın üst kademesini oluşturan bu kişiler bu
topraklarda oturmazlardı, fakat toprağı idare eder ve vergi
gelirlerini (haraçları) bunlar toplarlardı. İkinci
derecedeki memurlar ve eyalet askerleri subaylarına Zeamet
adı verilen topraklar verilmişti. Tımarlı sipahilere ise
üçüncü derecede az geliri olan Tımar toprakları verilirdi.
Tımar sipahileri toprakta oturmak ve sipahi yetiştirmekle
yükümlüydü. Devletin malı olan ve miri denilen bu
topraklarda bu yöneticiler toprağın devlet adına
sahipleriydi ve devletten para alma yerine bu topraklardan
toplanan vergilerle geçinirlerdi. Bütün bu topraklarda
çalışan köylüler ise toprağın ırsi ve ebedi
kiracı-kullanıcısıydılar (Çağlar, 1979). Reaya denilen köylü
kitleleri Osmanlı taşra teşkilatının tımar\dirlik sisteminin
toprağa bağımlı teoride-özgür, fakat pratikte tutsak,
işlemek zorunda olduğu toprağı terk edemeyen, köyünü terk
etme olanakları elinden alınmış, terk edebilirse on yıl
içinde geri getirilmesi yasalaştırılmış, reaya olarak doğup
reaya olarak ölen, köleleriydi. Reaya bakılıp, korunan
kalabalık anlamınadır. Soru:Kim kime, ne için ve nasıl
"bakıyor ve kimi kim kimden koruyor? Osmanlı emperyalizminin
işgal ettiği topraklarda (Haraciye) yaşayıp Harac-ı mukassem
ve harac-ı Muvazzaf veren "gavurlar" ve Miri (memleket)
topraklarında yaşayıp harac-ı mukassem (ürün) ve harac-ı
muvazzaf (arazi) veren "Müslümanlar” kendilerini
boyunduruluğa vuranlara karşı, boyunduruluğa vuranlar
tarafından, boyunduruluğa vuranlara boyunduruluk haracı
ödüyordu!. Teoride özgürdüler, çünkü toprağı ekmek ve
çiftçilik yapmak zorunluluğu bırakıp gitme özgürlüğü izniyle
ortadan kalkıyordu. İzin de "çift bozan" adlı bir vergi
vererek gerçekleşebilirdi. Osmanlı dirlik sistemi etken bir
biçimde Tanzimat’a kadar kaldığına göre, bu özgürlüğün
kullanılamadığını gösterir. Kullananlar da ya
başkaldıranlara katılıp "celali" oldular, ya eyalet
yönetimine ücretli-köle asker olarak katılıp "kapı halkı"
oldular, ya da kentlere gidip iş buldular veya işsizler
arasına katılıp kahvelerde zar attılar.
Devlet topraklarında durum 16. yüzyılda değişerek İltizam ve
zeamet yoluyla vergiler toplanmaya başlanmıştır: Yani
vergileri toplamak bugünkü "özelleştirmeye" benzer bir
şekilde mültezim ve emin denilen özel teşebbüse (tefecilere)
açık artırmayla veriliyordu. Bunlar da kârlarını vergiyi
çoğaltarak artırmak için ellerinden gelen her türlü
dalavereye başvuruyorlardı. (Kamu teşkilatı polis, yanlış
yere park edilmiş araba çekme ve çekilen yer, ödenen cezalar
sistemindeki soygun düzenini düşünün, ne demek istediğimi
hemen anlarsınız. Ya da Milli parkların kullanıma açık
yerlerinin "özelleştirilmesi" biçimini düşünün.) Tanzimat’la
tımar düzeni kaldırılmasıyla kullananların miras yoluyla tam
mülkiyetine geçme süreci (tapulama) başladı. Aradan 150 yıl
geçti, örneğin, Kayserinin Bünyan ilçesi eski Doğanlar
köyünün arazisi kullananlara tapulanırken, devlet
temsilcileri ve özel birkaç kişinin (ve bu arada elbette
avukatların) çıkarını gerçekleştiren "kitabına uydurulmuş"
dalavereler döndürüldü: Bu dalavereler sonucu hazine ve
birkaç zengin çiftçi epey toprağın üstüne yattı, çünkü çoğu
insanın ya avukata verecek parası yok (1994'de her tarla
için 5-7 milyon lira), ya orada olmadığı için ilgilenmiyor,
ya ortak mal olduğu için "bana ne 5 milyon etmeyecek payım
için beş milyonu niye ödeyim ki" diye vazgeçiliyor. Tabi
haddinden fazla "yanlışlıklar" (kasıtlı yanlışlıklar)
yapıldığı için elbette mahkemeye verenler de epey var. Bu da
hazineye mal edilen malların yeniden satışı yoluyla
toprakların belli ellerde toplanmasını, belli kişilerin ve
devletin cebine önemli miktarda para girmesini sağlıyor.
Göçebe aşiretler halinde yaşayanlar aşiret beyleri\şeyhler
tarafından yönetiliyordu. Bu aşiret beyleri ve şeyhlerinden,
(ve yerleşik toprak ağalığından) Osmanlı imparatorluğunun
çöküşüyle aşiret toprak sahipliği geldi ve aşiretin köylüsü
evi ve toprağıyla pratikte şeyhin\ağanın malı oldu.
"Toprağın parçası" olma, Tanzimat ve sonrası "reformlar" ve
Türkiye Cumhuriyeti döneminde ekilen toprakların devlet malı
olmaktan çıkıp belli ellerde toplanmasıyla, toprak
reformları fiyaskolarından geçerek, toprağın sahibi
“ağanın\şeyhin toprağının parçası" biçimine dönüştü.
Devletin gücünü yitirmesi ve ekonomik durumunun
gerilemesiyle birlikte halkın sahipliğinde olan sınırlı
topraklar (80-150 dönüm arası) arazi ve "öşür" denilen "çift
resmi" vergileriyle vergilendirilmiş topraklar, ayan, eşraf,
mutegallibe denilen kimselerin eline geçmeye başlamış ve
köylüler topraklarından olmuştur. Ayni zamanda, ribâhor
denilen faizciler çoğalmış ve vergisini ödeyemeyen köylünün
elinden topraklarını alarak büyük çiftliklerin sahibi olmaya
başlamışlardır. Sonradan bu da topraksız yerli ve göçebe
tarım işçilerinin oluşmasına varmıştır.
Anadolu insanı haksız vergiler, faizcilik ve baskılar
altında ürettiğini saklamadan levendat, celali ve eşkiyalık
gibi mücadele ve başkaldırı yollarını seçmiştir.
Kent ve kasabalarda, esnafın ve tüccarın eli altında
sömürülen ücretli veya karın tokluğuna çalışan
işçiler\çıraklar işçi sınıfını oluşturuyordu. Osmanlılarda
esnaf loncaları yasalarla zorunlu kılınmış
küçük-burjuvazinin birliğiydi. Avrupa’daki sanayileşme ve
burjuva sisteminin gelişip ekonomik ve siyasal gücü ele
geçirmesi, Osmanlı imparatorluğunun feodal yapıyı
değiştiremeyerek gerileyip dağılması, ve Avrupa
sömürgeciliğinin sürekli saldırısı neticesi (örneğin 1838
Balta limanı ticaret anlaşmasıyla yabancı sermayeye verilen
haklar) bu loncaların çoğu büyüme olanağını kaybetmiş ve yok
olup kurulan ve kurulup yok olan küçük atölyeler sistemi
çemberi içine girmişlerdir. Küçük esnafın bu "kuruluş -
yaşama çabası - yok oluş - kuruluş" çemberi günümüzde de
devam etmektedir. Esnafların işleriyle ilgili alanda
tekelleşme olunca (örneğin bakkalların ve kasapların yerini
büyük süpermarketlerin alması sürecinde), yok olma çoğalır
ve kalanlar da olduğu yerde sayma mücadelesi verirler.
Üçüncü bir tür köleliğe geçelim: Askerlik. Osmanlı
imparatorluğunda, özellikle duraklama devriyle başlayan
dönem kapıkulu olarak nitelenen askeri güçlerin (yeniçeri ve
sipahilerin) saray politikasında kullanılmasını da getirdi.
Kapıkulları bu politikaların gerçekleşmesi için özellikle
maaş (ekonomik çıkar) söz konusu edilerek isyana teşvik
edildi. Askeri gücün her isyan tecrübesindeki başarısı saray
politikasındaki etkenliklerini gösterdi. Bu da padişahın
(Genç Osman) ve diğer yöneticilerin kafalarını kesme istemi
ve gerçekleştirilmesine kadar gitti. Dördüncü Murat'ın
tahttan indirilmesinde önemli rol oynadılar. Ordunun kendi
ekonomik çıkarları ardında siyaset alanında rol oynayışı
Türkiye Cumhuriyetinde de devam etti. Sivil güçlerin ordu
üzerinde kontrol ve egemenlik kuramaması, ordunun istediği
zaman sivil idareye el atmasını ve yönetime el koymasını
kolaylaştırdı. Bugün Türk siyasal ve ekonomik hayatında ordu
en önde gelen resmi bir çıkar ve baskı gücüdür. Bu gücün
yönetici kadrosu altındakiler mecburi-askerlik sistemi içine
sokulmuşlardır. Mecburi-askerlik köleliğinde egemen his
(emirlere itaatsizlik nedeniyle kurşuna dizilme gibi)
meşrulaştırılmış cinayet tehdidi ve diğer ağır cezalar
karşısında duyulan korku ve dolayısıyla emirleri yerine
getirmedir. Ordudan kaçış, eski-tutsak kölelerin
sahiplerinden kaçışından çok daha kötü sonuçlar çıkarır:
Hapis ve mecburi köleliğin süresinin bitmeyen bir melodiye
dönüşü... |