|
OSMANLI TOPLUMUNDA ÇİNGENELER
Prof. Dr. M. Tayyib GÖKBİLGİN
Avrupa'nın muhtelif yerlerinde, İran, Belücistan v.b. gibi,
Asya memleketlerinde, Mısır'da, şimali Afrika'da ve
Amerika'da yaşayıp, lisanları, yaşayışları, bedeni ve ruhi
vasıfları ile diğer milletlerden ayrı bulunan, ekseriya
gezici bir kavme verilen adlardan Türkiye'de kullanılanıdır.
Bu kavmin muhtelif isimleri başlıca iki menşe'e irca
edilebilir. Bazıları Çingene ve bazıları da egyptus ("kıpti")
kelimesi ile alakadar görürler; fakat bundan başka da Hind
dilinde toyeng (musikişinas, dansöz) kelimesi ile veya
athinganus (Athos, Aynoros) rum keşişleri ile alakadar
bulanlar veyahut brahman kitaplarında paryalara verilen
çandala adının muharref bir şekli telakki edenler vardır.
Çingenelerin lisanslarını hindlilerinki ile mukayese etmek
suretiyle, onlar ile akrabalıkları açık bir şekilde isbat
olunduktan sonra, vaktiyle İndüs sahillerinde yaşayan çangar
veya zingar denilen halkın adını taşıdıklarını ve
kendilerinin de onlardan geldiği hemen umumiyetle kabul
edilmiştir. Çingenelerin Balkan milletlerinde, orta Avrupa
ve İtalya'da adları Türkçedeki Çingene kelimesinin muhtelif
şekilleridir: ciganin (bulg.) (ciganu rumen ve buradan macar.
cigany ve daha sonra çekceden çinkan), zigeuner (alm.)
zingari (ital.) cingano (venedik.) ve tsigane (frns.). Diğer
taraftan, Çingenelerin Mısır'dan neş'et ettiği farz ve kabul
edilerek bunlara kıpti denilmiştir ki, gipsy (ingil.)
agypciano (eski ispanyol.), gitano (bugünkü ispanyol.),
gitane (frns.) kelimeleri bundan gelir. Fransızların bunlara
ilk defa Bohemya'dan geldikleri ve çek krallarından
aldıkları müruriye ile bazı hakları tanıyan ve sikaları
gösterdiklerinden dolayı, bohemien, holandalıların ise,
evvela Macaristan'dan geldikleri için, ungern ve sonra,
Danimarka ve İsveç de olduğu gibi, tatar oldukları zannı ile
tatern veya tötern yahut putperesliklerine işaretle,
heidenen demeleri, Çingenelerin ne kadar muhtelif adlar ile
anıldıklarını gösterir. (Şark memleketlerindeki adları ve
menşeleri için bk. mad. LULİ ve ZOT). Bunlardan başka halk
arasında, teklifsizce, Türkiye'de pırpırı, kara-oğlan
Finlandiya'da mustalöinen ("kara"), Macaristan'da faraonepe
("firavun kavmi ve firavun oğulları"), Yunanistan'da zapari,
şark ermenileri arasında boşa denilir. Fakat Çingeneler
kendilerine rom ("insan") bazan da kalo ("kara") derler.
Bir kısım Çingeneler memleketlerinin küçük Mısır denilen yer
olduğunu ve bu memleketin fazla kalabalık ve geçimi dar
olması dolayısı ile hicrete mecbur kaldıklarını
söylemişlerdir. Küçük Mısır, Strassburg kronikçisi (XVI.asır
sonu) Specklin'e atfen Batailard'ın söylediğine göre,
Epir'dir. Diğer taraftan Thököly İmre'nin katibi Komaromi
Janos'e göre, XVII. asır sonlarında İzmit civarına küçük
Mısır tesmiye edilmektedir ki, Çingeneler de, belki uzun bir
müddet burada ikametten sonra, Avrupa'ya buradan geçip
dağılmışlardı. Çingenelerin Mısır'dan çıktığı, daha
İsviçre'de ilk defa görüldükten bir sırada (1419), Bern
kronikçisi Justinger Konrad tarafından ileri sürülmüşse de,
aradan iki asır geçtikten sonra bile, bu meseleyi ilmi bir
şekilde ve dil mukayesesi suretiyle Almanya'da Bonaventura
Vulkanis (ölm. 1614), isbata çalışıyordu ki, sonradan bir
çokları bu tezi müdafaa etmişlerdir. Çingenelerin
menşe'lerinden uzun uzadıya bahseden Evliya Çelebi "kavm-i
kababete" dediği ve "kavm-i amalikanın" inkirazından sonra
Mısır'da, Firavun'un bu kavimden olduğunu ve uzun müddet
hakimiyet kurduklarını bildirdiği Çingene kavminin asıl
vatanını Mısır'a bağlamakta ve bunların Firavunlar
zamanından beri Rumeli'ye, bilhassa Gümülcine'ye
geldiklerini ve "Mısır hakkı için ve Gümülcine'miz hakkı
için" diye yemin etmek suretiyle, asıl vatanları ile o
zamanki vatanlarını işaret ettiklerini kaydeder.
Bizans kroniklerine göre, 835'te Kilikya'da Anazarbas (Aynzarba,
Anavarza) şehrinde bir Çingene grupunun mevcudiyeti
anlaşılmaktadır. X.-XIV. asırlarda bir çok Çingene grupları
İran tarafından gelerek, Suriye üzerinde veya bir müddet
Bizans arazisi üzerinde kaldıktan sonra, Mısır ve şimali
Afrika ya geçtiler ki daha sonra buradan İspanya ve
Avrupa'ya da yayıldılar. Daha ehemmiyetli gruplar Frygia,
Bithynia ve Hellespontus'tan geçerek, Balkanlara ve oradan
Avrupa'ya dağılmışlardır. öyle görülüyor ki, balkan yarım
adasının mühtelif yerlerinde ve bilhassa Peleponez'de,
birkaç asır kalmışlardır. Bir çok yerde, bilhare Mora
rumları arasındaki dahili harpler zamanında veya osmanlı
fütuhatı esnasında yıkılan ve mısırlı diye zikredilenlerin
Çingenelere ait olduğu muhakkak bulunan Giftocastron
adındaki kale harabelerinin mevcudiyeti bunu gösterir. Korfu
adasına ait vesikalarda XVI. asır içinde Çingeneler sık-sık
bahis mevzuu idiler.
Yunanistan'dan buraya göçerek 1326'da frank baronlarının
hizmetinde bulundukları kaydedildiği gibi, 1370'ta, yerli
vassal olarak, adları geçer. Bu adada, 1396'da Anjou
hanedanından venediklilere intikal ettiği vakit, bir foedum
acingarum ("Çingene cemaati") bulunuyordu. Daha sonra XV.
asırda bir bizans şairi. Mazaris, Peleponez'de yerleşen 7
milletten birinin de Kıptiler yani Çingeneler olduğunu
kaydettiği gibi, yine bu asır içinde Mora'dan geçen
seyyahlar Modon şehri yanında birçok Çingeneler yaşadığını
söylerler. Sırp kralı Stephan Duşan 1348'de Çingenelere bir
manastır vermişti. 1370'te Eflak'a geçen Çingenelerden 40
aileye 1387'de voyvoda Mırcea'nın yer verdiğini görüyoruz.
Yine bu asrın sonlarında Erdel'e de göçmüşlerdi. Almanya'da
ilk defa 1417'de görünen Çingenelerden, Alberto Krantius
Saxonia adlı eserinde uzun-uzadıya bahseder ve bunlara da
grande banda der. Çingeneler 1427'de Fransa'da 1433'te
İtalya'da görünmüşler ve bundan sonra düğer Avrupa
memleketlerine de yayılmışlardır. Bunlar İngiltere'ye XIV.
asırda geçmişlerdir. Amerika'ya münferit surette
muhaceretleri XIX. asırdadır.
Çingeneler, Avrupa'da ilk göründükleri vakit iyi
karşılandılar. XV. asrın sonlarında Papanın himayesini temin
ettikleri gibi, her memlekette hükümdarlar ve prensler
trafından ihsanlar, imtiyazlar ve hediyeler aldılar. Fakat
çok geçmeden bunun bir aksülameli oldu ve hemen her yerde,
bilhassa Türklere, casusluk yaptıkları suçu yüklenerek,
takiplere ve tazyiklere maruz kaldılar. XVI.-XVIII.
asırlarda Çingeneler hakkında, çok defa ölüm cezasını da
ihtiva eden, şiddetli karar ve hükümler verildi. En büyük
itham mevzuu büyü yapmak, çocuk çalmak ve insan eti yemek
suçları idi. Habis ırk olarak, her yerde tel'in
ediliyorlardı. İngiltere, Fransa ve Lehistan'da XVI. asırda,
Çingenelerin imhası hakkında, resmi makamlarca tedbirler
alındı. Bunun neticesi olarak, Fransa'da, ancak küçük bir
Çingene grupu, Basklar arasında kalabildi. Lehistan'da ve
İngiltere'de, kıral dedikleri reislerinin idaresinde, pek
güçlükle ve mütemadiyen azalmak suretiyle yaşayabildiler.
Çingenelere karşı girişilen bu imha hareketlerine XVII.
asırda İsveç'te, Danimarka'da, uzun müddet kilise ve hükümet
makamları tarafından İtalya'da, XVIII. asırda Avusturya ve
Rusya'da devam edildi. Nisbeten daha az tazyik gördükleri
yer Eflak ile Macaristan'dı. Maamafih Eflak'da da esir
sınıfına mensuptular. Hür vatandaşların haiz oldukları
haklardan mahrum idiler. XVIII. asır nihayetinden itibaren,
Çingenelerin iskanları hususunda bütün Avrupa'da alınan
tedbir ve kararlar sayesinde, vaziyetleri iyileşmeğe başladı
ve bazı şartlar altında serbestçe hareket edip, bir takım
sanatlar ile de meşgul olabildiler.
Çingeneler her yerde voyvoda, çeribaşı, kıral v.s. namlarını
taşıyan reislerin idaresi altında, Çingene çergesi denilen
çadırlarda göçebe hayatı yaşarlar. Reisleri idare ettiği
Çingene kabilesinin hakimidir. Çingeneler bulundukları
memleketin kanunlarına ve içinde yaşadıkları milletin lisan,
din ve adetlerine kolaylıkla alışırlar. Bununla beraber,
kendilerine mahsus vasıfları her yerde muhafaza etmişlerdir.
Bütün Çingeneler lisan, bedn yapısı, ahlak ve adet, yaşayış
bakımından, birbirine benzerler. Göçebe Çingeneler bir nevi
mader şahi aile şeklini muhafaza ederler. Evlenen Çingene
erkeği, kız tarafının mensup bulunduğu kabileye girer. Doğan
çocuk o kabilenin malı sayılır. Erkek kadından, çadır, çadır
eşyası, araba, at v.s. gibi, "Drohoma" ister. kabilenin en
ihtiyar kadını Çingene adetlerinin muhafazasına dikkat eder
ve her kese nasihat verir. Bir Çingene için en büyük ceza,
kabilesinden tard edilmektir. Çingenelerin kişlak ve
yazlıkları vardır. Kışlaktan nisana doğru ayrılır ve
yayladan da teşrin I. ortasında dönerler. Kışlakları hemen
daima aynı yerdedir. Köylerin haricinde, ekseriya bir su
başında çadırlarını kurarlar. Çingeneler bulundukları
memleketin dinini kolaylıka fakat zahiren kabul ederler.
İsmen islam veya hıristiyan olurlar. Avrupa'da kilise,
Çingenelri hıristiyan yapmak için, çok çalışmışsa da, onlar
kendi din ve hüviyetlerini muhafaza da sebat ve taasup
göstermişler ve zahiren vaftizi kabul etmekle beraber,
kalben kendi dini an'anelerine bağlı kalmışlardır. Müslüman
olanlar camiye gittikleri ve hatta bazan imamları dahi
bulunduğu halde, Evliya Çelebi'ye göre, "kafirler ile kızıl
yumurta, müslümanlar ile kurban bayramı ve yahudiler ile
kamış bayramları" yapmışlardır. Çingeneler hemen her yerde
kalaycılık, bakırcılık, sepetçilik, at canbazlığı ve kerpiç
dökücülüğü gibi işler yaparlar; Mmafig,h avrupa'da ilk
göründükleri zaman bu işler ile uğraştıklarına dair bir
kayıt yoktur. Kadınları falcılık yapar veya ilaçlık ot
toplayıp, satarlar. Çingeneler yerleşmeğe başladıklarından
beri bulundukları memleket halkları ile az çok
karışmışlardır. Hatta bugünkü Çingenelerin büyük bir
kısmının asıl Çingeneler ile yerli halkın karışmasından hsıl
olduğu ileri sürülmektedir. Yerleşik hayata geçen Çingeneler
köylerin kenarlarında ayrı bir mahalllede ikamet ederler.
Bunlar arasında, bilhassa Macaristan ve Romanya'da, kuvvetli
musikişinaslar yetişmişti. Çingenelerin kıyafetleri, hemen
her yerde, mahalli adetlere uygundur. Ancak kadınları göz
alıcı renklerden hoşlanırlar. Bütün dünyada 4.000.000 kadar
Çingene olduğu tahmin edilmektedir ki, bunun 1.000.000'u
Romanya'dadır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Çingeneler
Hukuki vaziyetleri. XVI. asrın başlarından itibaren,
Rumeli'deki Çingeneleri, askeri maksatlar ile vücuda
getirilen diğer bazı teşekküller gibi, bir teşkilata bağlı
görüyoruz. Mekezi Kırkkilise olan ve Eski Hisar-ı Zağra,
Hayrabolu, Malkara, Döğenci-Eli, İncügez, Gümülcüne, Yanbolu,
Pınar-Hisar, Pravadi, Dimetoka, Ferecik, İpsala, Keşan ve
Çorlu mıntıkalarını ihtiva eden bir Çingene livası ihdas
eedilmiş ve Çingeneler vaktiyle anadolu'da vücuda getirilip,
sonradan Rumeli'ye de naklonunan müsellem teşkilatına
sokulmuştu. Yine Rumeli'de mevcut Çirmen, Kızılca ve Vize
müsellemlerinden ayrı bir liva olan Çingene müsellemleri de
938 (1531)'de, diğerleri gibi, 3-4 müsellem ile 9-12
yamaktan mürekkep ocaklar halinde tahrir edilmişti ki,
müsellemleri, seferlerde yamaklarından avarız-ı divaniye
karşılığı olarak, 50'şer akçe harçlık alıp, nöbetle iştirak
ederlerdi. Sefer olmadığı zaman, hiç bir şey almazlar ve
hizmete alınan nöbetli müsellem de o senenin agnam vergisini
(adet) vermezdi. Müsellemlere ayrıca birer çiftlik mikdarı
yer tahsis edilmişti. Çiftliğin hasılatını sefere giden
alır, nöbetli olmayanlar da, yamaklar gibi 50'şer akçe
harçlığı ve öşürlerini "eşen müselleme" verirlerdi. Bazan
zaruret halinde, üçü veya dördü de hizmete alındığı
takdirde, çiftlik hasılatını ve yamakların 50'şer akçe
harçlığını aralarında mütesaviyen taksim ederlerdi. Çingene
müsellemlerinin de vazifesi seferde top çekip yol yapmak ve
askere erzak taşımak gibi, geri hizmetleri idi.
Müsellemlerin başında çeribaşıları (seraskeran) olan tımarlı
sipahileri bulunuyordu ki, tahrir defterlerinde bunların
statüleri (kanun-i seraskeran-ı liva-i çingane) ayrıca
tesbit edilmişti. Buna göre, timarlarında olan göçebelerin
resimleri "resm-i haymane" olarak, kendilerinindir. Buna
mukabil sancak beyinin haslarında sakin olan göçebelerin
vergileri çingane livasının sancak beyine aitti. Çeribaşı,
timarındaki cürüm ve cinayet resmi ile 'arus (gerdek)
resminin yarı hasılatını alır, yarısı ise, sancak beyine
verilirdi. Fakat badihava resimleri tabir olunan vergiler
(yuva, kaçkon v.s. resimleri) tamamen çeribaşınındı. Böyle
bir timarda Böyle bir timarda bulunup da yürük, tatar,
canbaz gibi askeri ve yağcı, küreci gibi mali ve iktisadi
sınıflara mensup olanlardan ziraat ile meşgul ve çiftlik
tutan kimseler, birinciler 12, ikinciler 20 akçe olmak
üzere, resm-i çiftlerini çeribaşıya verirlerdi.
Bu livanın çeribaşıları Çingene olmayıp, bilakis öteden beri
timarlu sipahileri sınıfına mensup beyzade ve sipahizadedir.
Bunların timarları livanın muhtelıf mıntakalarında olup,
kendileri de bir veya birkaç nahiyenin müsellemlerini sefere
sevkederdi. Mesela 938'de çingane livasının bir timarlu
sipahisi Yanbolu'da muhtelif köylerde 11.463 akçe varidatlı
bir timara ve kızılağaç Yeniçe'sinde bir köyde 1555 akçe
varidatlı ayrı bir timara sahiptir ve kendisi seferde bu iki
yerden başka Keşan, Malkara, Gümülcüne v.s. gibi yerlerin
müsellemlerini de idaresi altına almaktadır. Diger taraftan
çingane livası timarlıları arasında dergah-ı ali
çavuşlarından ve serkürekcilerinden bazılarının da bulunduğu
görülmektedir. Hatta bu tarihte Rumeli kethüdası Hüsam
Bey’in, 963/1555'te Rüstem paşa’nın ve serhazinedar Piri
Ağa'nın bu sancak teşkilatı arasında hasları vardı.
Çingane livası sancak beyine gelince, bazen çingane
müsellemleri zabiti, bazen Kırkkilise sancağı müsellemleri
beyi denilen bu,, mirliva-i çingane", aynı zamanda, Vize
yürükleri subaşı ve Vize müsellemleri zabitidir ve ekseriya,
çingane sancağını yazan defter eminleri bunları Vize
müsellemleri ve bazan da Vize yürükleri ile birlikte
kaydetmişlerdir. Gerek sancak beyi, gerek çericibaşıları,
has ve timarlarından, yukarıya bahsettiğimizden maada diğer
bazı aynı ve nakdi vergilerde alırlardı. Mahallin
hususiyetine göre, çeşit ve miktarları değişen bu vergiler
arasında, mesela, buğday, arpa, yulaf, burçak, nohud, bakla
gibileri bulunduğu gibi, öşr-i kovan (bal vergisi), öşr-i
bağ, öşr-i bostan, öşr-i ketan, resm-i asiyabi (değirmen
vergisi), resm-i ağıl v. b. nevinden olanları vardır.
Müsellenlere tahsis edilen çiftlikler veya bu çiftliklerin
bir kısmını teşkil eden zeminler, mezraalar bazen, muhtelif
tahrirlerde başka başka müsellemlere ocak yazıldıkları için,
bir ihtilaf mevzuu olmakta ve meselenin halli ait olduğu
mıntaka kadısına bırakıldığı gibi, çeribaşılara tımar olarak
verilen köylerede müdahale yapıldığı vaki idi.
Murad III. devrinden itibaren, diğer askeri teşkilat gibi,
Çingene teşkilatı da bozulmağa başladı. 987/1579’de, İran
harbi sırasında, Bender tarafına hizmete memur edilen
Çingane müsellemleri, defterin teslim edilmediğini bahane
eden yamakların harçlık vermemeleri yüzünden, vazifelerine
gidememiş ve Çingeneleri yola getirmek hususunda Kırkkilise,
Hayrabolu ve Babaeski kadılarına emir ve hükümler
gönderilmesine mecburiyet hasıl olmuştu. Diğer taraftan
devlet ve saray ricalinin yolsuzlukları cümlesinden olarak,
sipahi tımarları ve hatta zeametler Çingenelere tevcih
edilmeğe başlandı. Nihayet, XVII. asır başında, umumiyetle
yayalar ve müsellemler gibi, çingane müsellemleri de
kaldırılmış ve mukataaya bağlanmıştır. 1032 (1622)'de Rumeli
Çingenelerinin cizye ve ispençlerinin (bir nevi şahsi vergi)
kıptiyan nezareti muhasebesi kaleminden iltizam suretiyle ve
mukataa şeklinde Sipahi-zadelerden İbrahim Bey'e tevcih
edildiğini görüyoruz ki, 1555'teki çingane livası hasları,
timarları ve ocakları hasılatı yekunu (6.244.462 akçe) bu
tarihteki mukataa icmalidir. Bu mikdardan ne kadarının hangi
vazife sahiplerine saliyane, mevacip veya ocaklık olarak
verildiğini bildiğimiz gibi ne kadarının Sultan Ahmed
camiine, Edirne'deki Sultan Beyazıd evkafına veya
Edirne'deki hassa cerrahları ile Hassa suyolcularına v.s.ye
tahsis olunduğunu tesbit edebilmekteyiz.
Rumeli çinganeleri, mukataaya bağlandıktan sonra da, hususi
durumlarını muhafaza etmişlerdi. Diğer reayanın ödediği
avarız-ı divaniye ve diğer resimlerden muaf (taife-i
kıptiyan kadimden mafruz al- kalem ve maktu al-kıdem
serbest) tutuluyor, buna karşılık maktu olarak senede
müsellem olanlarından 655'er akçe alınıyor, fakat cizye
talep olunmuyordu. Hıristiyan olanlardan ise 730 akçe
alınıyordu. XVII. asrın sonlarına doğru kıptiyan mukataasına
serhad Çingenelerinin de (kıptiyan-ı serhadluyan) 830.000
akçe maktu'a ve cizye ile dahil oldukları görülmekte ve
Serez, Ohri, Filibe, Niğbolu, Silistre ve Prezerin gibi
yerlerdekilere de teşmil olunmaktadır. Bu sırada cizye veren
Çingenelere, Balkan yarım adasının her tarafında, bilhassa,
Elbasan ve Avlonya gibi Arnavutluk taraflarında ve Üsküp,
Vulçetrin, Preştine havalisinde, Mora, İnebahtı ve
Karlıeli'nde, Ege adalarından bir çoğunda rastlanmakta idi.
Çingane mukataasına, bu sırada, Anadolu'da İzmit ve
Bursa'nın da dahil olduğunu görüyoruz. D'Ohsson'un,
Anadolu'daki kıptiler hakkında sarih olmayan kaydı buna
telmih olsa gerektir.
Çingenelerin vergisi, Avusturya harpleri yüzünden devletin
fazlaca para sıkıntısı çektiği bir sırada, Mustafa II.'nın
ilk saltanat senesinde (1106=1695) hayli arttırıldı. O
zamana kadar 45.000 kuruşa toptan verilen bu mukataanın,
bundan sonra, hıristiyanlara tatbik edildiği şekilde, evrak
ile cibayet olunmasında miriye çok fayda te'mini
düşünülerek, Rumeli ve Anadolu'daki Çingenelerin yekunu
45.000 kişi (erkek ve büyük) ve bunlardan 10.000'i islam ve
35.000'i hıristiyan olduğu tahmin edilmiş, müslümanlarına 5,
hıristiyanlarına 6 kuruş tayin olunarak, hasıl olan 260.000
kuruşun parça parça, diğer havass-ı humayun mukataaları
gibi, talibine satılması ferman olunmuştu (krş. Raşid,
Tarih, II, 328 v.d.). Buna göre XVIII. asrın birinci
yarısında, cizye ve maktuaların cibayeti yer yer muhtelif
şahıslara havale edilmekte olduğu için bundan sonra
Çingenelerin mali mükellefiyetleri, bazan da suistimaller
ile, artmış, bunun neticesi olarak, Çingenelerin birer
suretle cizye ve maktua resmi ödemekten kaçındıkları ve bazı
kimselerin de bunları himaye ettikleri görülmüştür (krş.
Başvekalet arşivi, İbnülemin, dahiliye, tarih 1116, 1136, nr.
2516, 2622). Muhtelif yer ve zamanlarda devam eden bu gibi
hallerin önüne geçmek maksadı ile, 1155 (1742)'te, padişahın
yıllık masrafına tahsisen hassa bazirgan başısına ocaklık
tayin edilen İstanbul, Edirne, Çirmen ve Kocaeli sancakları
dahilindeki Çingenelerin cizye ve maktuaları ile miri
mallarının tahsiline kadı, mütesellim, voyvoda, selatin
evkafı zabitleri v.s. taraflarından mümaneat gösterilmemesi
hakkında alakadarlara divan tarafından emir ve hükümler
gönderilmesine mecburiyet görülmüştü. Bazı yerlerdeki
çingane cizye ve maktualarının saray mensuplarına ocaklık
suretiyle verilmesi keyfiyeti XIX. asır başlarında da henüz
cari bir usuldü. Halbuki, vukua gelen harpler dolayısiyle,
Çingeneler, yaşayışları itibariyle de kolaylık görerek, sık
sık yer değiştiriyor ve mukataa mültezimleri ile ocaklık
sahiplerini müşkül mevkie ve ehemmiyetli zarara
sokuyorlardı. Böyle bir zaruretin de sevki iledir ki,
tanzimattan sonra bir taraftan Çingenelerin tahrirleri ile
iskanları cihetine gidilmiş, diğer taraftan da vergilerinin
cibayetinde daha başka esaslar aranmıştır. Öyle görünüyor
ki, Çingenelerin tesbit ve ve tahrirleri yolunda yapılan
teşebbüsler, imparatorluğun en uzak mıntıkalarında bile
başarı ile neticelenmiş, mesela doğu Anadolu'da, Diyarbekir,
Beşiri, Çapakçur, Midyat, Mardin havalisindeki müslüman
Çingeneler ayrı ayrı tesbit edildiği gibi, Bosna'da da iskan
şekilleri ile kimseye zarar ve ziyanları olmamak üzere,
mürur nizamına tevfikan vakit ve mevsiminde göçüp gitmeleri
te'min olunmuştur.
İşleri, yaşayış ve adetleri. Çingenelerin XV. asırda
Anadolu'da ve Rumeli'de nerelerde ve nasıl bulunduğunu
tayine yarayacak elimizde, şimdilik, tarihi kayıtlar yoktur.
Ancak Selim I.'in Çaldıran seferi esnasında Erzurum'dan
sonra konakladığı yer, Kara-Çingene adlı bir köy olduğuna
göre Çingenelerin, her halde XV. asır nihayetlerinden
itibaren Anadolu'da yerleşmiş bir halde de bulundukları
anlaşılmaktadır. Anadolu'nun bir çok yerlerinde Abdal adını
taşıyan fakat halk arasında -kendileri bu isnadı asla kabul
etmemekle beraber- Çingene addolunan zümreler vardı ki,
bunlar da hemen umumiyetle Çingenelerin görünüşünde idiler
ve meşguliyetleri aynı idi. Ahmed Vefik Paşa'ya göre, Hasan
Abdallu taifesi de Ankara civarında ve Kızanlık'da yaşayan
bir Çingene taifesi idi. XVI. asrın ikinci yarısına ait
diğer kayıtlardan hususiyle garbi Anadolu'da Çingene
taifesinin kalabalık bir halde bulunduğunu görmekteyiz.
975/1567'te Beyşehir beyine, 977/1569'de Antalya, Aydın ve
Saruhan kadılarına verilen emirlerden öğreniyoruz ki,
Çingeneler, gurbet adı verilen yine göçebe bir taife ile
birlikte, o mıntıkalarda huzursuzluk amili olmakta, yolları
keserek adam soymak, tarla ve harmanlardaki mahsulu yağma
etmek, hatta mescidlerin kilim v.b. eşyasını kaldırarak
"şer'e dahi itaat" göstermemek suretiyle ahaliyi ve devlet
otoritelerini kendilerine karşı mücadeleye mecbur
etmektedirler. Çingenelerin Rumeli'de de daima at besleyerek
bu gibi yolsuzluklara teşebbüs ettiği görüldüğü içindir ki,
gurbeet ve Çingene taifesinin ata binmemesi, zaruret
halinde, eşeğe ve arabaya binmesi, at ve kısrak beslememesi,
hatta İstanbul'da at canbazlığı yapmaması müteaddit
emirlerde ve Rumeli'deki sancak beylerine, Kırkkilise ve
İstanbul kadılarına bildirilmiştir.
Kendilerine İstanbul'da Edirnekapısı dahilinde, öteden beri,
bir yer gösterilmişken sonra bir yolunu bularak, XVIII.
asrın ortalarında, şehrin iç mahallelerine kadar sokulmuş,
Fatih camii civarında büyük Karaman ve Dülger-zade
mahallelerindeki odalara yerleşmiş ve mürtekib-i nevahi
("suç işler") olarak tanındıkları için, vuku bulan
şikayetler üzerine eski yerlerine, şehrin kenarlarına
çıkarılmalarına mecburiyet görülmüştü. Zaten daha evvel de,
Çingenelerin daha başka türlü yolsuz hareketlerinin önüne
geçmek üzere zaman zaman şiddetli hükümler çıkarılmıştı.
Çingenelerin İstanbul'a Gümülcene'den ve Menteşe sancağından
Fatih tarafından getirilip yerleştirildiklerini Evliya
Çelebi kaydeder. Mamafih Yenibahçe, Sulukule, Ayvansaray,
Üsküdar, Kasımpaşa semtlerine de bilahare yerleşmişlerdi.
XIX. asrın ikinci yarısında, Paspati'ye göre, İstanbul'da
140 Çingene ailesi vardı. Silivri, Çorlu, Çatalca,
Büyükçekmece ve Tekirdağ kasaba ve şehirlerinde yerleşmiş
Çingeneleri de tesbit eden (123 aile) ve bilhassa Osmanlı
imparatorluğundaki Çingenelerin dillerini inceleyen bu
müellif Rumeli'nin diğer yerlerinde de yerleşenlerin
göçebelere nazaran çok az olduğunu tasrih ve bu hususta
yanlış rakam ve malumat veren Ami Boué'yi tenkit etmektedir.
Göçebe ve yerleşmiş Çingeneler arasında gerek dil, gerek
yaşayış ve adet bakımından ehemmiyetli farklar meydana
gelmiştir. Göçebeler, kendilerine mahsus vasıfları ve
dillerinin hususiyetlerini muhafaza ettikleri halde,
yerleşenler yerli halk ile karışmalarından dolayı, hem
dillerine Türkçe ve rumca kelimeler girmiş, hem de göçebe
Çingene adet ve yaşayışını terk etmişlerdi. Yerleşmiş
Çingeneler göçebeler ile temastan çekinir ve onları cail ve
kaba bulurlar. Buna mukabil göçebeler de onları hakir görür
ve "kalp Çingene, kalpazan Çingene, reaya Çingenesi ve
Lakhos" adları ile tesmiye ederdi. Göçebeler dillerine
Çingenece romanes demektedirler. Paspati'ye göre, Rumeli
Çingenelerinin dili Avrupa ve Amerika'da dağılmış bütün
Çingene dilinin anasıdır. Çingeneler Türklere ve umumiyetle
müslümanlara khorakhai adını verirler. Rumlara verdikleri
umumi isim Balamo'dur. Hıristiyan Çingenenin adı da
balamorom'dur. Bulgarlara das, arnavudlara da çibano adını
vermişlerdir.
İstanbul'da yerleşenler, ekseriyetle Macaristan ve
Romanya'daki çigan orkestraları derecesinde olmamakla
beraber, musikişinas olurlar. Fakat Çingenelerin asıl
görülecek hayatı harman yerlerinde, çergilerde, sepetler,
maşalar, saçayaklar, ayılar, fal çıkınları arasındadır. İlk
baharda kışlaktan çıktıkları zaman İstanbul civarındakiler
ya Büyükdere'de veya Çırpıcı ile Çörekçi arasında, dere
kenarında çadır kurar, kakkava tesmiye ettikleri ve tencere
bayramı demek olan 3 günlük hususi bayramlarını kutlar, bu
müddet zarfında mütemadiyen şarkı söyler, oynar,
birbirlerine ziyafet vererek eğlenirlerdi. Bayram sonunda
çeribaşı senelik vergisini toplar, sonra dağılırlardı; rumi
23 nisana (6 mayıs) tesadüf eden ve Paspati'nin devrinde
Rumeli'nin bir çok yerlerinde tatbik edilen bu bayram,
bazılarına göre, aidatını kolaylıkla toplayabilmesi için
çeribaşılar tarafından adet olarak konmuş ve Çingeneler
vergilerini başka usuller ile vermeğe başladıktan sonra
artık bundan vazgeçmişlerdir.
İstanbul'da ayı oynatanlar bu Çingenelerdendi. Bunların
hususi adları Orsar'dır. Evliya Çelebi, esnaf-i ayıciyandan
bahsederken, Balat'ta sakin "pirsiz kıptiler" olduklarını,
avcı başılara mensup bulunup, alaylarda 70 kadarının resm-i
geçide iştirak ile Alay köşkü önünden geçtiklerini, o
devirdeki meşhur ayıcı Çingenelerden Kar-yağdı, Bin-bereket,
Bazu-oğlu v.s. gibi kimseler bulunduğunu kaydetmektedir.
Çingenelere ait dilimizde "Çingene düğünü, Çingene kavgası,
Çingene borcu, Çingene çergesi gibi oradan oraya sürer,
Çingene çalar Kürt oynar, Çingene evinde musandıra" gibi
tabir ve darb-ı meseller kalmıştır. Diğer taraftan Ahmed
Mithat Efendi'nin Kağıthane'deki bir Çingene kızının
kendisine karşı alaka gösteren bir İstanbul'lu tarafından
tebiye ve tahsil ettirilerek olgunlaştığını gösteren bir
romanı ile Osman Cemal Kaygılı'nın, Topçular'da ve Erenköyü
ile Çamlıca'da Çingeneler arasında hayatı tasvir eden, aynı
zamanda İstanbul'un muhtelif yerlerinde yerleşmiş meşhur
çalgıcı Çingeneleri anlatan orijinal romanını, çinganalarin
romancılığımıza da mevzu teşkil eden birer misali olarak
zikretmek lazımdır.
Bibliyografya:
H. M. G. Grelmann, Die Zigeuner (Leipzig, 1783);
F. Predari, Origine e vicende degli Zingari (Milan, 1841);
C. Hopf, Die Einwanderung der Zigeuner in Europa (Gotha,
1870);
P. Bataillard, Sur les Origines des Bohémiens ou Tsiganes
(Paris, 1876);
Wlislocki, Aus dem İnneren Leben der Zigeuner (Berlin,
1892);
Miklosich, Über die Mandarien der Zigeuner Europas (Wien,
1872-1880).
Bu husustaki diğer eserler için bk. Enciclopedia italiana,
ZİNGAR
Pallas Nagy, Lexicona; LULY, ZOTT. |