Osmanlı
Beyliği'nin Teşekkülü
Yunus
KOÇ*
XIII.
yüzyılın sonlarında Bizans Selçuklu sınırında ortaya çıkan
ve Kısa zamanda Kuzey Batı Anadolu ve Balkanlarda gücünü
kabul ettiren Osmanlı Beyliği'nin teşekkülü konusunda
şimdiye kadar çok sayıda yerli ve yabancı bilim adamının,
süreci değişik yönlerden ele alarak birbirinden farklı
görüşler ortaya koydukları bilinmektedir. Ortaya çıkan
sonuçlara bakıldığında konunun daha uzun seneler
tartışılacağını ifade etmek gerekir. Böyle bir tespitin
yapılmasını, hem kaynakların sunduğu sınırlı bilgilere
rağmen bu verileri karşılaştırmalı yöntemlerle sorunu
yeniden irdelemek ve hem de yeni tekniklerle meseleye
değişik açılardan bakmak gibi faktörler kolaylaştırmaktadır.
Bulunabilecek yeni kaynaklar ve özellikle alan çalışmaları
da bu süreçte etkili olabilir.
Sorun
küçük bir bölgede sınırlı şartlarda ortaya çıkan bir siyasî
mekanizmanın nasıl olup da bir bir beyliğe oradan da
imparatorluğa dönüştüğün anlaşılabilmesi sorunu olduğuna
göre bu alanda daha yapılması gereken çok şey bulunduğunu,
ortaya çıkan bu günkü tablodan rahatlıkla ifade edebiliriz.
Ancak
yukarıdaki sorunun temelinde yatan bir başka sorun da
Beyliğin ne zaman, nasıl, ne gibi faktörlerin tesiri altında
ve hangi sosyal, kültürel, siyasal ve ekonomik şartlarda
teşekkül ettiği ve bu teşekkül sürecinde değişen şartların
neler olduğu konusudur. Teşekkül sürecinin kronolojik
seyrinde değişen şartların oynadığı rollerin oranları
nasıldır? Daha da önce bir beyliğin teşekkülünden ne
anlaşıldığı sorusunu da sormak gerekir.
Burada
bütün bu sorulara cevap aramak gibi bir gayret içerisine
girilmeden sadece bu zamana kadar yapılan araştırmalar ve
yayınlanmış bir kısım belgelerden hareketle "Teşekkül"
süreci gözden geçirilecek ve bazı tesbitlerin altı
çizilecektir.
Bütün
teşekküllerde olduğu gibi temelde üç unsurun yani ülke
(coğrafya), toplum (insan) ve siyasal örgütlenme
(yönetim/beylik/devlet) bütünleşmesi ve kendini yenileyerek
devamlı gelişen, genişleyen bir dinamizm içerisinde
Osmanlı'nın değerlendirilmesine gidilecektir.
Öncelikle bizim XX. yüzyıl süzgecinde oluşan düşünce
yapımıza göre "kuruluş" kelimesine yüklediğimiz anlamla
Osmanlı Beyliği için kullandığımız "teşekkül" kelimesi
arasındaki ayrıntıya dikkati çekmek yerinde olur. XX.
yüzyılda ortaya çıkan devletlerin teşekkül süreçlerinin
yanında daha ön planda vurgulanan "kuruluş"ları meclislerin
veya önderlerin aldıkları karalar neticesinde bir
deklarasyon ya da Birleşmiş Milletler Cemiyeti'nin aldığı
kararlar neticesinde vücuda gelirken Ortaçağ şartlarında
böyle bir aşama ve yöntemden bahsetmenin mümkün olmadığı
açıktır. Birbiriyle bağlantılı birçok faktörün yanı sıra
siyasal olarak başka teşekküllerce "tanınma"nın önemi her
halde her dönem için geçerlidir. Bu sebeple biz daha çok
"teşekkül" kelimesini tercih edeceğiz ve bu "teşekkül"ün
ülke, toplum ve yönetim boyutlarına dikkat çekmeye
çalışacağız.
Ancak
daha evvel bu zamana kadar yapılmış belli başlı araştırmalar
çerçevesinde yoğunlaşan tezleri kısaca hatırlatmakta yarar
vardır. İlk önce hatırlatılması gerekenlerin başında her
halde Gibbons gelir. Gibbons'un tezinde Osmanlı Beyliği'nin
teşekkül süreci etnik ve dinî karışım teziyle izah edilmek
istenmiştir.
Bu, Beyliğin heterojen yapısı ön planda tutulmuş, dönemin
uclarında var olan geçişkenlikten hareketle ilk çekirdek
toplumun Türk ve Rum halkın karışımı sonucu yeni bir
dinamizm kazandığı belirtilmiştir. Köprülü'nün buna cevabı
aynı zamanda kendi tezini de ortaya çıkarmıştır. Buna göre
Anadolu'nun XIII ve XIV. yüzyıllardaki sosyal ve kültürel
durumu ve özellikle de müslüman Türk nüfustaki dîni-mesleki
zümreler ve bunların mayaladığı kültürel ortamdır söz konusu
olan.
Ardından Paul Wittek temelde bu zümrelerden birisi olan Rum
Gazileri'nin ve taşıdıkları gaza fikrinin ön palana
çıkartıldığı bir başka tez ortaya atar.
M. Akdağ'ın "Marmara iktisadi ünitesi" tezi meselenin
ekonomik boyutuna temas eden ancak yeterince
geliştirilemeyen çok önemli bir girişim olarak dikkati
çekmektedir.
Halil İnalcık değişik zamanlarda kaleme aldığı
çalışmalarında meselenin hem sosyal boyutuna değinirken daha
çok da siyasal gelişme ve coğrafî alanda fetihlerle
genişleyerek sağlamlaşan bir beylik portresi çizer.
Yakın zamanlara doğru gelindikçe tarihçilerin ilgisini daha
da fazla çeken "kuruluş" konusu üzerinde çok farklı türden
araştırmalarla karşılaşıyoruz. Cemal Kafadar'ın sentez
girişimi,
Lindner'in aşiret yapısını vurgulayan görüşlerine Colin
Imber kroniklere dayanan bilgilerimizin "efsaneler"den
oluştuğu şeklindeki görüşü eklenmiştir. Yakın zamanlarda
Sencer Divitçioğlu'nun antropolojik yaklaşımla dönemi
irdeleyen eseri dikkat çekmektedir.
Yine son zamanlarda projeler dahilinde Beyliğin kurulduğu
bölgenin alan çalışması olarak seçilmesi ve münhasıran
kuruluş dönemi yapısını ela almayı hedefleyen çalışmalar da
bulunmaktadır. Ancak bunlar daha sonuçları yayınlamamış
çabalardır. Yine son yıllarda XIII-XIV. yüzyıllar Anadolu'su
ve bu arada Osmanlı Beyliği'nin teşekkülü konularına Irène
Melikoff, N. Beldiceanu, E. Zachariadou, A. Yaşar Ocak,
Feridun Emecen, gibi araştırmacılar da zaman zaman
eğilmişlerdir.
Ülke:
Osmanlı Beyliğinin teşekkül ettiği alanın temelde geniş bir
bölge olmadığı herkesin malumudur. Bu alanın merkezinde
Söğüd ve Domaniç yer alır. 1288 öncesi bu bölgede Osman,
kendi önderliğindeki aşireti ile yarı yerleşik ve
konar-göçer sosyal ve uc siyasal ortamında hayatını
sürdürürken Karacahisar'ı zabt etmesi ile yavaş yavaş adını
duyurmaya başlar. 1288 tarihi bu bakımdan bir başlangıç
sayılabilir. 1288'den 1299'a kadar bir geçiş sürecinden
bahsetmek mümkündür. Bu zaman zarfında Osman'ın etrafındaki
savaşçı sayısının arttığı, bölgeye yeni gelenlerle nüfusta
hızlı bir değişimin yaşandığı söylenebilir. 1299 yılında
Bilecik ve ona bağlı Yenişehir, İnegöl, Yarhisar ve
Köprühisar ani bir baskınla Osman'ın eline geçer bu ikinci
hamledir ve artık "ülke" genişleme sürecindedir. Artık İznik
ve Bursa sınırlarına dayanılmıştır.1302 Bafeus ve 1303
Dinboz Savaşları Osman'ın bölgede hakimiyetini güçlendirir.
Böylece Osman'ın ülkesi yavaş yavaş kendi ana sınırlarının
ilerisine doğru, içerisine Bitinya bölgesini alacak kadar
genişleyecektir. Alanda meydana gelen genişlemenin en önemli
unsurunun fetih politikası oluşturmaktadır. Fethin de ilk
önceleri siyasi getirilerden ziyade ekonomik zorunluluklar
ve ganimet düşüncesi ile motive edildiği söylenebilir. Zira
Osman bu dar alanda ekonomik yönden de sınırlı imkanlara
sahip ancak sayıca artan bir nüfus potansiyeline sahiptir.
Bu aktif nüfusun taşınabileceği alanları yaratması adeta bir
zorunluluk halini almaktadır. Osman'ın önündeki coğrafi
alanın gaza ile genişlemeye müsait tarafı olan Bizans
cephesinde durum oldukça elverişlidir. Bizans merkezinden
neredeyse bağımsız Bitinya tekfurları hem merkezin ihmaline
uğradıklarını düşünmektedirler hem de biribirleriyle rekabet
içerisindedirler. Bütün bu faktörler "ülke"nin genişlemesi
için uygun maddi şartları oluşturmaktadırlar.
Toplum
(İnsan): Beyliğin teşekkülündeki toplum/insan unsuruna
bakıldığı zaman tablonun oldukça kompleks bir yapıda olduğu
söylenebilir. İlk çekirdek grubu Osman'ın başında bulunduğu
topluluk ya da aşiret oluşturmakla beraber dönemin "uc"
yapısı gereği etnik ve kültürel açıdan homojen bir
görünümden bahsetmek mümkündür. Kronikler Bizans kentleri
alınırken daha kuşatma başlamadan önce kırsal kesimin
Türkler tarafından doldurulduğundan ve bu kentlerin Bizans
merkezi ile alakalarının kesildiğinden bahsederler.
Sürekli hareket eden Türk nüfusun, terkedilmiş ya da nüfusu
azalmış az sayıdaki Bizans köylerinin yanı sıra önemli
ölçüde, tarıma ve hayvancılığa elverişli kırsal bölgeleri
kontrol altına aldıkları anlaşılmaktadır. Hisarların düşmesi
ile de buralara diğer Anadolu kentlerinden ve köylerden
gelenlerin yerleşmesi sonucu kentlerdeki nüfus kompozisyonu
da değişmiştir. Osmanlı sınırları hem Bizans yönünde hem de
güney Batı istikametinde genişlemesini hızla devem
ettirirken 1348-1349 yıllarında Karasi toprakları da Beyliğe
katılmıştı. 1330'lu yılların Anadolusu hakkında bigi veren
El-Ömerî
Osmanlı Beyliği'nin 25.000, Karasi Beyliği'nin 20.000,
Germiyanoğulları'nın 40.000, Candaroğullar'ının, 30.000,
Hamitoğulları'nın 15.000, Saruhanoğulları'nın 10.000,
Aydınoğulları'nın da 70.000 civarında süvarilerinin
bulunduğundan bahseder. Abartılı osla bile bu rakamlar
dönemin Anadolusu'na hakim olan beyliklerin askeri güçleri
ve dolayısıyla nüfusları hakkında bilgi vermesi veya en
azından El-Ömeri'nin kaynaklarının Anadolu nüfusunun bir
kısmı hakkındaki imajlarını yansıtması açısından önemlidir.
Osmanlı Beyliği'nin genişleme döneminde hem Anadolu'da hem
de Rumeli'de nüsuf hareketi ve artışı iki yönlü olarak
gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi, ele geçirilen yeni
bölgelerle birlikte buralarda yaşayan nüfusun bir kısmının
Beyliğe katılması şeklindeki süreçtir. İkincisi de
Anadolu'nun diğer bölgelerindeki şehir ve kırsal alanlardan
çekilen göçmen nüfustur. Osmanlı Beyliği'nin istikrarlı
yönetim biçimi ve otoritesini gittikçe artan bir şekilde
güçlendirmesi ve bu yönetimin güven kaynağı haline
dönüşmesinden başka, özellikle Osmanlı bölgesinde yürütülen
gaza ve cihat hareketinin getireceği maddî-manevî kazanç
düşüncesi, şehirli ya da kırsal kökenli bir çok kimsenin
Beylik hakimiyetindeki bölgelere yönelmesine sebep olmuştur.
Bu bağlamda daha XIII. yüzyıldan itibaren yerleşme
yoğunluğunun artması ve nüfus yayılmasının motor gücünü
teşkil eden ve Barkan'ın kendilerine "kolonizatör Türk
dervişleri" dediği bir çok şeyh, baba, abdal lakaplı ve sufî
kimlikli kişilerin oldukça önemli bir yere sahip olduklarını
görüyoruz.
Genel hatlarıyla heterojen bir görünümde olan bu nüfus
yapısının çekirdeğinde motor gücü gören esas unsurun
müslüman Türk kitlesi olduğunu unutmamak gerekir. Bu
kitlenin manevi dokusu da kendilerine hemen her tarafta
rastlanan abdal, baba, fakih ve ahiler tarafından
örülmektedir.
Yönetim: Özellikle, Karacahisar, Bilecik, İnegöl ve
Yarhisar'ın fethi, Dursun Fakih'in Yenişehir'e imam ve kadı
olarak atanması ve rivayete göre Osman'ın adına hutbe
okunması gibi göstergeler yönetim alanında, salt askerî
faaliyetlerin yürütülmediğinin en açık şahitleridir. Bu top
yekün toplumun yönetilmesi düşüncesinin daha erken dönemden
itibaren ortaya çıktığını gösterir. İhtiyaç duyulan ve
devamı istenen siyasal mekanizmanın temelini bu türden
tayinler belirleyecektir. Eskişehir civarına pazar kurulması
ve bu pazarın sürekliliği ve güvenliği için bir takım
tedbirlerin alınması, Osman'ın kardeşi Gündüz'ü subaşı
olarak tayin etmesi, Bilecik'e kadı olarak Çandarlı Kara
Halil'in atanması dikkati çeken yönetim faaliyetleridir.
Böylece toplumun sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasal
mekanizmaları başat bir şekilde ele alınmış ve bir yönetim
ağının kurulması daha ilk dönemlerden itibaren
düşünülmüştür. Bütün bunlar "teşekkül"ün birer
parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu
arada kroniklere göre bir başka faktör daha dikkati
çekmektedir. Aşıkpaşazade tarafından Osman Bey dönemine
atfen nakledilen ve tarihi değeri tartışılır olmakla beraber
en azından müellifin kendi döneminin (XV. yy ikinci yarısı)
görüşünü yansıtması bakımında bir hayli dikkat çekici olan
pasajı hatırlatmak gerekir. Pasajı, konumuz açısından
önemine binaen olduğu gibi aktarmakta yara vardır. "Osman
Gazi'nün Kanunı ahkamın bildirür" başlığı altında yer alan
bölüm şöyledir:
«Kadı
konuldı. Ve sübaşı konuldı. Ve bazar durdı. Ve hutbe okundı.
Bu halk kanun ister oldular. Germiyan'dan bir kişi geldi.
Eyidür : "bu bazarın bacını bana satun". Bu kavm eyitdi :
"Hana var" dediler. Ol kişi hana vardı. Sözini söyledi .
Osman Gazi eyidür "bac nedir"? Ol kişi eyidür : "Bazara her
ne kim gelse ben andan akça alurın". Osman Gazi eyidür : "Senün
bu bazar ehlinde alımun mı var kim akça istersin"?. Ol kişi
eyidür: "Hanum bu türedir. Cemi‘ vilayetlerde vardır kim
padişah olanlar alur". Osman Gazi eyidür "Tanrı mı buyurdu
veya beyler kendüleri mi etdi". Yine bu kişi eyidür:
"Türedir hanım! Ezelden kalmışdur". Osman Gazi gayet kakıdı.
Eyidür: "bir kişi kim kazana, gayrınun mı olur? Kendinün
mülki olur. Ben anun malında ne kodum ki bana akça ver deyem.
Bire kişi var git. Artuk bu sözi bana söyleme kim sana
ziyanım değer". Ve bu kavm eyitdiler kim : "Hanum bu, bazarı
bekleyenlere âdetdür, kim bir nesnecik vereler". Osman Gazi
eyidür : "İmdi çün ki siz eyle dersiz, her kişi kim bir yük
getüre, satan iki akça versün; her kim satmasa hiç nesne
vermesün. Ve her kişi kim bu kanunumu boza, Allah anun dinin
ve dünyasın bozsun. Ve dahi her kime kim bir tımar verem,
anun elinden sebepsiz almayalar. Ve hem ol öldüğü vakit
oğlına vereler. Ve her küçücük dahi olur ise vereler.
Hizmetkarları sefer vaktı olıcak sefere varalar, ta ol
sefere yarayınca....».
Yönetimin devamı için vakıfların tesisi, toplumda sayın yere
sahip şeyh, derviş, fakih ve ahilerle yakınlık kurulması ve
kendilerine tahsis edilen vakıflarla sistemden pay sahibi
edilmeleri, yönetim açısında hangi noktalara dikkat edilmesi
gerektiği konusunda Osman'ın düşüncelerini oldukça net bir
şekilde yansıtmaktadır. Kendilerine iltifat gösterilen bütün
bu şahsiyetler aslında sosyal zümrelerin önemli bir kısmını
oluştururken toplumun kültürel anlamda mayalanması için de
çok önemli bir işlevi yerine getirmektedirler. Burada
dikkati çeken bir husus da bu zamana kadar yapılan
araştırmalarda teşekkül devri Osmanlı toplumunda ahilerin,
dervişlerin ve gazilerin rollerinden sıkça bahsedilirken
özellikle "fakı" ya da fakihlerin rölü konusunda yeterince
durulmamış olduğudur. Uç toplumunda baba, abdal ve
dervişlerin oynadığı rolün bir benzerini, belki de daha
fazlasını bu fakihlerin oynadığını göz ardı etmemek gerekir.
Erken dönem Osmanlı vakıf kuruluşlarına baktığımızda bu
durum oldukça belirgin bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
Osman ve Orhan döneminde kendilerine vakıf yeri ve geliri
tahsis edilen zümreler arasında fakihlerin en az baba ve
dervişler kadar pay sahibi olduklarını buna karşılık
ahilerin adından daha seyrek bahsedildiği dikkat
çekmektedir. Bu da bölgedeki fakih varlığının oranı ve
etkinliği açısından önemli bir göstergedir. Eken dönem
Osmanlı toplumunun kültürel ve siyasal yapısında bu "fakih"
yani medrese eğitimi gürmüş, dini ve hükümlerini resmî ve
kitabi yoldan edinmiş bir elit zümrenin son derece etkili
olduğu ortaya çıkmaktadır. bu faktör de yönetim açısında bir
avantaj olarak değerlendirilmiştir.
Yönetim
boyutu konusunda iki faktör daha dikkati çekmektedir.
Bunlardan ilki bütün siyasal mekanizmalarda olduğu gibi
siyasal ya da askeri olarak tanınma, ikincisi de komşular
ötesi ticari münasebetler kurmadır. Bu iki alanda da Osman
ve Orhan döneminde fırsatların değerlendirildiğini söylemek
mümkündür. Burada teşekkül dönemi beylerinin üstün siyasi
öngörü ve yönetim reflekslerindeki duyarlılıklara ayrıca
dikkat çekmek gerekir. Bu üstün vasıfların uygun şartlarla
birleşmesi beyliğin gelişmesi altında yatan en önemli unsur
olmalıdır.
Sonuç
olarak Beyliğin uzunca bir teşekkül sürecini geçirdiğini, bu
süreç içerisinde çok farklı değişkenlerin rol oynadığını
ifade etmek mümkündür. Teşekkül sürecinde birbirine bağlı
çok sayıda iç ve dış faktörün etkili olduğunu, bunların
çoğrafya/ülke, toplum/insan ve yönetim/siyaset şeklinde üç
ana grupta toplanabileceğini ifade edebiliriz. Buna ilk
beylerin kişisel kabiliyetlerini de ilave etmek yerinde
olur.
"Teşekkül" konusunda araştırmaların devam edeceği
muhakkaktır. Yukarıda belirtilen her üç alanda da yerli ve
yabancı kaynaklar karşılaştırmalı bir yöntemle incelenerek
"teşekkülü" daha anlaşılır bir hale getirmek mümkün
olabilir. Özellikle son zamanlarda araştırma gruplarının
kurularak yürütülen yüzey çalışmalarının ortaya koyacağı
sonuçları kaynaklarla birlikte değerlendirmek teşekkül
sürecine daha fazla ışık tutacağa benzemektedir. Ama her
halükarda daha yapılması gereken çok sayıda ve ciddi
ölçülerde araştırmanın bulunduğu muhakkaktır.
Hacettepe
Üniversitesi Tarih Bölümü
|