|
OSMANLI AİLE HUKUKUNDA GELENEK,ŞERİAT VE ÖRF
Prof. Dr. İlber ORTAYLI
Memleketimizde bugün kırsal kesimde ve kısmen de şehirlerde
gecekondu bölgelerinde değişen miktarlarda ve konumlarda
"başlık" geleneği devam etmektedir.Bunun Osmanlı döneminde
namzedlik akçesi, kalın ve hatta yanlış bir adlandırma ile
mehr(mehir) olrak adlandığını da söylemek gerekir.Şü
phesiz bu uygulamanın adındanda başka fıkhdaki ahkam-ı
nikahın mehr müessesi ile bir alakası olmadığı açıktır.Buna
rağmen mahallin kadı ve naibleri bu uygulamanın İslami mehr
müessesi ile mutabık olup olmadığına pek dikkat etmez ve
mahallin nizam ve örfü ile ihtilafa düşmemek için müesseseyi
kabul eden hükümler verir ve bu gibi davalara bakarlar.Hatta
Cumhuriyet döneminde de zaman zaman mahalli Asliye Hukuk
mahkemeleri ile Yargıtay arasında bu gibi paralel
ihtilaflara rastlandığı mevcut içtihatlarda ve mahkeme
kararlarında görülmektedir.
Maalesef bu konuya bazı sosyolog ve hukukçular eğilmişler ve
sağlam bilgi sahibi olmadan bu geleneğin İslam hukukunda
neş'et ettiğini tekrarlamışlardır.Oysa bu adetin daha önceki
asırlarda da İslam hukuku müesseselerinin uygulanmaması
biçiminde yaşadığı ve menşeinin çok eskilere gittiği
siciller üzerindeki tetkikattan anlaşılmaktadır.Mevcut hukuk
tarihi çalışmaları ya bu gibi (yani şer'iyye sicilleri)
temel kaynaklara bakmadan sadece fıkıhın temel kitaplarını
kullanarak, mevcut olmayan bir"Osmanlı Aile Hukuku" çizmiş
veya ciddi araştırmacılarda bazen İstanbul ve Bursa gibi
büyük Osmanlı şehirlerindeki sicillere bakarak eski
cemiyetimizde İslami esasların umumen tatbik edildiğini
söylemişlerdir.Şüphesiz bu gibi merkezlerde daha ehil ve
İslam hukuk prensiplerini uygulayan fukahanın bulunması ve
halkın da bugün lduğu gibi kırsal bölge geleneklerine
değilde fakat büyük kentte daha gelişmiş bir içtimai şuur
dolayısıyla zevcenin hukuki ve iktisaditeminatını gözeten
İslami nikah prensiplerine uyulmsının tercih edilmesi;bu
gözleme hak verdirir.Ancak aile hukukunu araştırırken sadece
büyük merkezleri değil ve fakat eski anneleri,köy ve aşiret
yapısının muhafaza eden diğer küçük yerleşmelerde rastlanan
hukuki uygulamaları da gözönüne almak gerekir.Bundan başka
sicilleri tetkik ederken sosyal ekonomik farklılık gösteren
merkezler arasında örnekleme yapmak yetmez;diakronik bir
örnekleme de tavsiye edilir.Muhtelif asırlardan belli sicil
grupları alınıp tetkik edilmelidir.Bu zamanlama da ekonomik
ve siyasi tarihin verilerini göze almalıyız.
Mesela Bosna Kıtasında 16. yüzyıl önemlidir.Bu
ülkeOsmanlılar devrinde müslüman olmuştur.Eski düzeninin
kalıntıları,aile ve evlenme gelenekleri direnerek
yaşayabilir veya aksine eskiye bir tepki olarak İslam hukuku
bir dkkat ve kesinlikle uygulanabilir.Bu kıta 18.yüzyılda
Avrupa ile yapılan ticaretle zenginleşmiştir.Bunun aile ve
evlilik adetleri üzerinde tesiri olabilir; o halde 18.
miladi asrın kayıtlerı dataranmalıdır.Kırım Hanlığı'nda
İslamiyet esas olarak 18.yüzyılın ikinci yarısında
yerleşmiştir.Evlilik geleneklerinde eski göçebe adetler
etkili olacaktır.Buna karşılık 16.yüzyıldan itibaren Osmanlı
medreselerinde yetişen fukahanın tesiri devlet ve toplum
hayatındaartmıştır.Şu halde burada bir araştırma yapılsa bu
zaman kesitlerini gözönüne almak gerekir.Anadolu kentlerinde
18.yüzyıl,özellikle Ege bölgesinde önemlidir.Ticaret
artmıştır,bir miktar iç göç vardır.Bölgede İranlı
tüccarların yerleşmeye başladığı, bu gibi evliliklere
giderek rastlandığı bir genç tarihçinin sicil taramasından
anlaşılıyor.Şu halde Ege bölgesinde 18.asır;taranması
gereken bir zaman kesitidir.Nihayet 19.yüzyıl Balkan göçleri
nedeniyle, Anadolu'da farklı mahalli geleneklere rastlanan
bir dönemdir.
19.yüzyılınşer'iyye sicilleri artık devlet hayatı için
değerli değilse de,aile ve evlilik kurumu için ilginç
örnekler sunan bir kaynaktır.Bu dönemin fert hayatı için
artık gazete ve "Mehakim Ceridesi" gibi kaynakların da
taranması gerekmektedir.Osmanlı hayatına aile ve evlenme ile
ilgili tenbihname ve kararnameler girmekte ve nüfus
jurnalleri tutulmaktadır.Kısacası toplumumuzun en küçük
birimi artık farklı kaynaklardan öğrenilmek durumundadır.Bu
makalede dikkati çekmek istediğimiz konu budur.Aile sadece
dört mezhebin içtihatlarından değil,hayatı aksettiren
kaynaklardan öğrenilmelidir.
Vaki'aların gösterdiği odur ki;aile ve evlilik İslamın
hüküm, kural ve içtihatları dışında önemli bir ölçüde eski
gelenekleri de izlemektedir.Osmanlı kadısı ve onun naibi
Cumhuriyet'in hakimleri gibi ısrarla kanunun tatbikini
zorlamamakta;gelenek ve şeriat arasında aşırı bir zıddiyet
yoksa uzlaşmayı tercih etmektedir.Burada tabir caizse bir
nevi içtimai ictihat ortaya konmuş gibidir ve geleneğe
sessizce itaat edilmektedir.Oysa Osmanlı ülkelerinin muhelif
merkezlerindeki uygulamalara şeristı hükümleri ile
bakıldığında bir uyuşmazlık göze çarpmaktadır.Örneğin
16.asrın Ankara, Çankırı, Kayseri ve Konya şer'iyye
sicillerindeki aileye ait hükümleri ,dört sünni mezhebin
hükümleriyle karşılaştırdığımızda;o çağda Anadolu'daki
evlilik uygulamasının her zaman ahkam-ı nikala bağdaşmadığı
görülüyor.Bu gibi belgelerin ışığı altında 17.yüzyılda
evlilik ilişkilerinin İslam hukuk hükümleri ile zaman zaman
tezat teşkil ettiği bile görülür.
Bu asırda Orta Anadolu'da bir evlenmeye karar verildiğinde,
kız tarafına damat adayının"namzetlik akçesi"veya mehr adı
altında bir para ödediği görülüyor.Ancak İslami mehr
hükümleri ile uyuşmaz bir uygulama olarak gördüğümüz bu
adetin nedeni iktisadidir ve birçok zirai toplumda
görülür.İlk evlilik ve ekonomik bağlılık yaşının küçük
olduğu geleneksel toplumlarda, kız çocuk erken yaşlarda bir
işgücü durumunu kazandığından damadın böyle bir ödeme
yapması yaygındır.
Bu olay, ne sadece Türkiye'ye ve ne de diğer Arap ve İslam
ülkelerine mahsustur.Evllikte bu tür para ödemeler veya
taraflardan birinin maddi istismarı bütün geleneksel-kırsal
toplumlarda rastlanan bir özelliktir.Konunun bu yüzden
yalnızca hukuki değil sosyololjik yönü üzerinde de durulması
gerekir.O taktirde hukuki mevzuatla toplumsal uygulama
arasındaki ilişkiler anlaşılabilir.
Genellikle başvurulan açıklama,başlık veya Arap
ülkelerindeki adıyla'sadak'ın İslam hukukundaki mehr
müessesesinin bir devamı olduğunun zikredilmesidir.Oysa,
başlık veya sadak Doğu toplumunda çok eski çağlardan bu yana
az veya çok değişikliklerle ulaşmış,bu tür adetler çoğu kez
hukuki metinlerde de tasdik edilmiştir.İslami mehir
müessesesi bu geleneği kadın lehine değiştirmek
istemiştir;ancak bu değiştirmenin başarı derecesi
araştırılmaya değer bir konudur.
Mehr'in İslam Hukukunda Düzenleniş Tarzı
İslam hukukuna göre,mehr'in muhakkak verilmesi
gerekir."Herhangi bir Müslüman ile evlenen kadın zımmi de
olsa mehr namile bir mala müstehak olur.Mal ile mübadelesi
kabil olan bir menfaat de mehr olabilir".Bu tarifteki son
hüküm, ilerde örnek olarak vereceğimiz ilginç uygulamalara
sebep olmuştur.Mehr'in bundan başka nikah sırasında
zikredilmesi de lazımdır.Nitekim araştırıcıların
şer'iyyesicillerinde de çokça rastlandığı gibi verilen mehr
ve ağırlıklar kaydedilmekte idi.Mehr zevcin vefatı halinde
terekede önceliği olan alacaklar arasındadır.Diğer varisler
buna mani olamazlar.Terekenin taksimi mehr miktarı çıktıktan
sonra mümkündür.Mehr'in iki kısımda verildiğini görüyoruz:
1.Nikahtan önce verilen mehr-i muaccel,
2.Nikah hitamında veya vefat halinde terekenin taksiminden
önce zevceye ödenen mehr-i müeccel.
Mehr-i müeccelin verildiğine dair zevcenin tasdiki mahkeme-i
şer'iyede kayıt olunmalıdır.Nitekim boşanma halinde şer'iyye
sicillerinde görülen kayıtlara göre,mehr'i müeccelden zevce
kendi rızasıyla da vazgeçebilir.Buna şer'iyye sicillerinde
örnek çoktur.Vazgeçtiğini mahkeme önünde beyan edip
kaydettirmesi lazımdır.Mesela,Hicri998(M.1589) tarihli
Ankara Şeriyye Sicillerinden birindeki kayda göre:Hacı
Seyyid kızı Şahbula nam hatun mahkemede zevci Bayramoğlu
Hüdaverdi lehine böyle bir faragatte bulunuyor.
Mehrin miktarı tespit edilmediği veya üzerinde şüpheye
düşüldüğü taktirde kızın emsal ve akranına bakarak mehrin
miktarının tespiti gerekir.Buna mehr-i misl denir ki
özellikle vefat halinde terekenin taksiminde başvurulan
işlemdir.
Mehr'in asgari miktarı 10 dirhem gümüşe tekabül eden
meblağdır.Mamafih bu dört sünni mezhebte farklılık
gösteregelmiştir.
Mehr;menkuhenin malı olup ,dilediği gibi tasarruf selahiyeti
vardır.Binaenaleyh onunla cihaz yapmaya ne kocası ne de
ebeveyni tarafından zorlanamaz.Bununla ilgili olarak bir
damat namzedi de verdiği mehr ile mütenasip cihaz talep
edemez.Hatta kayınpederi,şu miktar mehre şu kadar cihaz diye
muayyen m,ktar taleb etse ve alsa dahi, damat namzedi bu tür
bir talepte bulunamaz.
Görülüyor ki İslam hukuku mehr konusunu evlenen kız lehine
düzenlemiştir ve bu para veya mal üzerinde kız babası, erkek
kardeş veya vasi yakın akrabaların tasarrufunu önleyecek
hükümler getirmiştir.Ancak toplum yapısının ve kurumların bu
gibi hükümlerin tatbikine ne derece müsade ettiği
araştırılması gereken konudur.
Osmanlı toplumu;gayrimüslimler bir yana Müslüman unsurların
bile muhtelif farklılıklar gösterdiği bir camiaydı.Şehirli,
köylü, göçebe ayrımı farklı coğrafyalarda daha başka
ayrılıklar da doğuruyordu.Türkmen göçebe ileNecef
bedevisinin farklı yapılarda bulunduğu bir gerçektir.Yukarı
Mezopamya ve el-Cezirenin bin yıllık Müslümanı ile Bosna ve
Arnavutluk'ta iki asır, üç asır evvel İslamı kabul edenler
farklı gelenekler ve davranışlar göstermektedir.Şamanimden
İslama geçenle,Hıristiyanlıktan ihtida edenlerde de farklı
toplumların iz ve gelenekleri barınır.Nitekim arazi ahkamı
dışında, ahkam-ı nikahın da bazen gelenek karşısında ne
kadar etkili olabildiğini araştırmak durumundayız |