|
Milli Mücadelede İç Ayaklanmalar
Dr. Yunus Kobal
Giriş: Osmanlı Devleti’nin girmiş olduğu
1. Dünya Savaşı’nı noktalayan 30 Ekim 1918 tarihli Mondros
Mütarekesi ile Türk tarihinde Milli Mücadele adı verilen
yeni bir dönem başlamıştır.
Bu dönem, mütareke şartlarının uygulanması sırasında yaşanan
işgaller, azınlık terörü gibi her türlü olumsuzluğu içeren
bir dizi uygulamaya karşı Türk halkının başlattığı direnme
ruhu ile alevlenen Kurtuluş Savaşı’nı ve ardından gelen yeni
Türk devletinin varlığının ve bağımsızlığının dünya
devletlerince kabul edilişini kapsamaktadır.
Mütarekenin imzalanmasından sonra ülke tam
anlamıyla bir kaosa sürüklenmiştir. Bütün devlet
dengelerinin bozulduğu bu ortamda birbiri ardına kurulan
hükümetler uzun ömürlü olamamış,
hiçbir kabine bu durumun üzerine yüklediği ağırlığı
taşıyamamış ve bu felaketten çıkış için sağlıklı fikirler
üretememiştir. İtilaf Devletleri 1. Dünya Savaşı sırasında
kağıt üzerinde paylaştıkları Osmanlı topraklarını bu defa
fiilen bölüşmeye başlamışlar ve yürüttükleri işgaller Türk
halkı için zor bir dönemin başlayacağını ortaya koymuştur.
Bununla birlikte, imparatorluk bünyesinde yüzyıllardır barış
ve huzur ortamında yaşamış olan azınlıkların, özellikle
Ermeniler ve Rumların Türk topraklarında kendileri için
bağımsız yeni yurtlar kurma girişimleri de silahlı çeteler
vasıtasıyla yeni bir boyut kazanarak Müslüman ahali ile
anılan azınlıklar arasında önemli olayların çıkmasına yol
açmıştır.
Böylesine büyük bir otorite boşluğunun oluştuğu
bir ortamda, yaşanan olumsuzluklar arasında Anadolu’nun
çeşitli bölgelerinde değişik zamanlarda ve farklı nedenlerle
ortaya çıkan iç ayaklanmalar çok önemli bir yer
tutmaktadır. Tarih boyunca çeşitli milletler kendilerini
sömüren yabancı devletlere karşı ayaklanarak
bağımsızlıklarını elde etmişlerdir. Bu, anlaşılması kolay
bir konudur. Ancak aynı ülkenin insanlarını çeşitli
sebeplerle karşı karşıya getiren iç ayaklanmaların
açıklaması zordur. Zor olduğu gibi dramatik olaylara ve
kapanması uzun sürebilecek yaralara da sebebiyet vermesi
mümkündür.
1919-1923 yılları arasında gerçekleşen iç
ayaklanmaların temelinde çeşitli etkenler yatmaktadır. Dış
etkenlerin özünü İtilaf Devletlerinin istek ve çıkarları
oluştururken, iç etkenler daha fazla çeşitlilik
göstermektedir. Ayaklanmalar tek tek incelendiğinde de
görüleceği gibi başlıca etken olarak İstanbul Hükümetleri
ile Kuvayı Milliye arasındaki çekişme göze çarpmaktadır.
Bunun yanı sıra etnik farklılıklar temelinde gelişen
ayaklanma girişimleri ve nihayet liderlik yarışı sebebiyle
baş gösteren ayaklanmalara da tanık olunmuştur. Milli
Mücadelede yaşanan iç ayaklanmaların kronolojik sıralaması
aşağıdaki gibidir.
11 Mayıs 1919 Ali Batı Olayı
20 Ağustos 1919 Ali Galip Olayı
27 Eylül 1919 Birinci Bozkır
Ayaklanması
20 Ekim 1919 İkinci Bozkır
Ayaklanması
20 Ekim 1919 Ahmet Anzavur’un Milli
Mücadele aleyhinde birinci defa
saldırtılması
26 Ekim 1919 Şeyh Eşref Ayaklanması
(Hart Olayı)
28 Ekim 1919 Kızılkuyu Olayı
28 Ekim 1919 Apa Çarpışması
1 Kasım 1919 Dinek Çarpışması
15 Kasım 1919 Demirkapı Çarpışması
16 Şubat 1920 Ahmet Anzavur’un Milli
Mücadele aleyhine ikinci defa
saldırtılması
4 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un
Gönen’e taarruzu
13 Nisan 1920 Birinci Düzce
Ayaklanması
16 Nisan 1920 Çerkez Ethem
kuvvetleriyle Ahmet Anzavur kuvvetlerinin
Yahyaköy Çarpışması
18 Nisan 1920 Kuvayı İnzibatiyenin
kurulması
19 Nisan 1920 Ahmet Anzavur’un
Karabiga’dan İngiliz gemisiyle İstanbul’a
kaçışı
25 Nisan 1920 Taraklı Çarpışması
8 Mayıs 1920 Ahmet Anzavur’un
Adapazarı ve Geyve Harekâtı
8 Mayıs 1920 İkinci Düzce
Ayaklanması
11 Mayıs 1920 Anadolu Fevkalâde
Müfettişi Umumiliğinin işe başlaması
12/13 Mayıs 1920 Mudurnu Çarpışması
15 Mayıs 1920 Birinci Yozgat
Ayaklanması
20 Mayıs 1920 Cemil Çeto Olayı
23 Mayıs 1920 Milli Mücadele
kuvvetlerinin Kuvayı İnzibatiyeye taarruzu
25 Mayıs 1920 Zile Ayaklanması
27 Mayıs 1920 Sulusaray Olayı
1 Haziran 1920 Milli Aşireti Olayı
13 Haziran 1920 Yozgat’ın asiler
tarafından işgali
14 Haziran 1920 Kuvayı İnzibatiye
Tümeninin taarruzu
20 Haziran 1920 Çerkez Ethem
kuvvetlerinin Ankara’dan Yozgat’a hareketi
21 Haziran 1920 Çopur Musa (Çivril)
Olayı
27 Haziran 1920 Kula Olayı
20 Temmuz 1920 İnegöl Olayı
5 Eylül 1920 İkinci Yozgat
Ayaklanması
8 Eylül 1920 Çengelhan Olayı
8 Eylül 1920 Nogaykızıközü Olayı
23 Eylül 1920 Ayvalıközü Çarpışması
25 Eylül 1920 Koyunculu Çarpışması
2 Ekim 1920 Konya Ayaklanması
6 Aralık 1920 Demirci Mehmet Efe
Ayaklanması
7 Aralık 1920 Çerkez Ethem
Ayaklanması
6 Mart 1921 Koçkiri Ayaklanması
... 1918 - 21 Kasım 1923 Aynacıoğlu
Olayları
... 1918 - ... 1923 Pontus
Ayaklanmaları ve Olayları
Ali Batı Ayaklanması: 11 Mayıs – 18
Ağustos 1919 tarihlerinde baş gösteren ve Midyat, Nusaybin,
Ömerkan, Dirilömer çevresinde etkileşen bu ayaklanma,
İngilizlerin Osmanlı topraklarında ayrılıkçı güçleri
kışkırtarak, onlar aracılığıyla bölgede dolaylı bir etkinlik
sağlama politikasına uygun düşen tipik bir örnektir. Bu
bölgede yaşayan söz sahibi kişiler, İngilizlerin
kışkırtmalarıyla bir Kürdistan oluşturulması fikrini yayma
çabasında bulundukları sırada, bu rüzgardan etkilenen Ali
Batı diğer yandan da kendisinin İstanbul Hükümetinin Mardin
Temsilcisi olduğu yolundaki propagandalarla etkinliğini
artırmaya çalışmıştır.
11 Mayıs 1919 günü emrindeki yüz silahlı adamı
ile Nusaybin’e gelen Ali Batı’ya İlçe Kaymakamı ve burada
bulunan 24. Alay Komutanı ilk müdahaleyi nasihat yoluyla
yapmışlarsa da, buradaki askerî kuvvetin kendi sayılarından
daha az olduğunu anlayan Ali Batı her ikisini de tehdit
etmiş ve daha da ileri giderek hapishanedeki mahkumları
serbest bırakmış ve halktan zorla para ve insan toplamaya
başlamıştır. Bunun üzerine 5. Tümen Komutanlığının emri ile
civardaki askerî kuvvetler birleştirilerek Ali Batı’nın
üzerine gönderilmiştir. 4 Haziran’da Mekre yakınlarında
bozguna uğratılan Ali batı, bir grup adamıyla kaçmayı
başarmıştır. 5. Tümen Komutanı, 6 Haziran’da bir bildiri
yayınlayarak, köylülerin ve aşiretlerin bu eşkıyaya yardımda
bulunmamak şartıyla serbest olduklarını ilan etmiştir.
Devam eden takip sonucunda Ali Batı 18 Ağustos’ta gizlendiği
Medah mevkiinde kıstırılmış ve yapılan çarpışma neticesinde
ölü olarak ele geçirilmiştir.
Ali Galip Olayı (20 Ağustos – 15 Eylül
1919): Mustafa Kemal ve beraberindekilerin Erzurum’da
topladıkları Kongreyi engelleyemeyen Damat Ferit
Hükümetinin, Amasya Tamiminde çağrısı yapılan ve yurdun
bütünlüğü için kararlar alınacak olan Sivas Kongresini
engelleme çabasının bir ürünü olmuştur. Dahiliye Nazırı Adil
Bey ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik Paşa’nın emriyle
dönemin Elazığ Valisi Ali Galip’in görevlendirildiği
anlaşılmaktadır.
Aynı dönemde İngiliz Binbaşısı Noel, bağımsız bir Kürt
önderleri Bedirhanî Halil, Kamuran, Celâdet ve Ekrem
Beylerle toplanmıştır. Bu gruba, görev emrini aldıktan üç
gün sonra 6 Eylül’de Ali Galip de dahil olmuş ve yapılan
toplantıda Malatya Mutasarrıfı Bedirhanî Halil’den 500
seçkin atlı hazırlamasını kararlaştırmışlardır.
Öteden beri bu girişimleri izleyen Mustafa
Kemal, Kazım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar, gelişmelerin
Kürtleri ayaklandırmak ve Sivas Kongresini dağıtmaktan başka
Doğu illerinde asayişsizlik olduğu gerekçesiyle bu bölgenin
de işgaline zemin hazırlanacağı değerlendirmesini yapmışlar
ve bu nedenle Ali Galip ve beraberindekilerin Sivas üzerine
yürümelerini beklemeksizin onların ele geçirilmeleri
kararını almışlardır.
Böylelikle Elazığ, Diyarbakır, Siverek ve Aziziye’den bazı
birlikler Malatya üzerine gönderilmiş ve bunun üzerine önce
Noel ile Kamuran, Celadet ve Ekrem, arkasından Ali Galip ile
Mutasarrıf Halil Kahta’ya doğru kaçıp, Bey Dağ’daki Reşvan
Aşireti Başkanı Bedir Ağa’nın yanına sığınmışlardır. Ali
Galip kaçarken maliye veznesinden almış olduğu “Mustafa
Kemal ve avenesinin tenkili masarifine karşılık olmak üzere
olbabdaki emrini tevfikan altı bin lira alınmıştır.” ibareli
senedi de unutmuştur.
Beydağ’da da yeni kuvvet toplama girişiminde bulunduğu
anlaşılan Ali Galip üzerine kuvvet gönderilince bu defa
Urfa’ya kaçmış, oradan da Noel’in çağrısı üzerine Halep’e
gitmiştir.
Birinci Bozkır Ayaklanması (27 Eylül – 4 Ekim
1919): Konya’nın Bozkır ilçesinde meydana geldiği için
bu adla anılan ayaklanmalar, ulusal direnişin güçlenmesini
ve gelişmesini geciktirici türden ayaklanmalardır. Mustafa
Kemal Paşa’nın, komutanlara Mondros Mütarekesi’nin
uygulanmasına davet eden telgraflarına olumlu yanıt veren
Cemal Paşa, bölgedeki halkı milli mücadeleye katılmaya ve
ordusunun eksiklerini tamamlamaya çalışırken İstanbul’a
çağrılmıştır. Ardından görevi devralan Albay Selahattin de
kısa bir süre sonra görevinden ayrılınca, İngiliz Muhipler
Cemiyeti ve Damat Ferit’e bağlılığıyla bilinen Vali Cemal
Bey
duruma hakim olmuştur. Cemal bey bir yandan halkı milli
kuvvetlere karşı gelmeye zorlarken, diğer yandan da
hapishaneyi boşaltarak buradaki suçluları silahlandırmıştır.
Bu gelişmeler karşısında Heyet-i Temsiliye, Albay Refet
Bey’i (Bele) valinin tehlikeli faaliyetlerine son vermesi
için görevlendirmiştir. Konya halkının da bu yeni gelişmeye
verdiği desteği gören Vali Cemal Bey 27/28 Eylül 1919 gecesi
Konya’yı terk ederek İstanbul’a dönmüştür.
Halife, Padişaha bağlılık ve milli harekete
karşı çıkış temelindeki ilk örneği teşkil eden Birinci
Bozkır Ayaklanması böyle bir ortamda Vali Cemal ve
İstanbul’da İngiliz Papazı Frew ile ilişkisi olan Bozkırlı
Zeynelabidin ve arkadaşlarının kışkırtması sonucu
başlamıştır. Kısa sürede Bozkır’a egemen olan yaklaşık bin
kişi, Seydişehir’den üzerlerine gönderilen askeri birliği de
etkisiz hale getirince, bölgeye bir nasihat heyeti
gönderilmiş ve Bozkır’a milli kuvvetlerin gönderilmeyeceği
garantisi verilerek isyanlar yatıştırılmıştır.
İkinci Bozkır Ayaklanması (20 Ekim- 4 Kasım
1919): Birinci ayaklanmanın yatıştırılmasının ardından
yeni bir ayaklanmamanın çıkmaması için Afyon’dan Yarbay Arif
(Karakeçili) Müfrezesi de Seydişehir’e kaydırılmıştır. Bu
gelişmeleri haber alan Zeynelabidin’in adamları, yeniden
harekete geçerek Bozkır’ı basmışlar ve üzerlerine gönderilen
öncü birlikleri yenilgiye uğratmışlardır (24 Ekim 1919,
Akkise civarı). Ertesi gün Yarbay Arif asilerin sağ
kanadından etkili bir harekat düzenlemiş, 30 kadar ölü ve
bir o kadar da yaralısı bulunan isyancılar geri çekilmeye
başlamışlardır. Takip harekatında Karaman-Çumra yolu
üzerindeki Kızılkuyu’da geceyi geçiren 30 kişilik bir
müfreze, baskın sonucu ele geçmiş (28/29 Ekim 1919), asiler
erlerin para, silah ve hayvanlarını alıp serbest bırakmış,
ancak başlarındaki iki subayı idam etmeye teşebbüs
etmişlerse de araya giren yaşlıların ve herhalde yaklaşmakta
olan Yarbay Arif kuvvetlerinin etkisiyle vazgeçerek
kaçmışlardır. Bu arada Yarbay Arif Müfrezesi ile asiler
arasında bir çarpışma da Apa ve dolaylarında gerçekleşmiş
(28 Ekim1919), 20 ölü ve 10 yaralı veren isyancılar kaçmaya
devam etmişlerdir. Ayaklanmacılara son darbe de 1 Kasım
1919’da Dinek yöresinde vurulmuş, dağılan asilerin ele
başları da dağlara kaçmak zorunda kalmış, asilerin bütün
köyleri işgal edilince Bozkır’a bir tek silah patlamadan
girilmiştir (4 Kasım 1919).
Şeyh Eşref (Hart) Ayaklanması (26 Ekim – 24
Aralık 1919): Tipik bir irtica hareketi niteliği taşıyan
bu ayaklanma, Bayburt’a 20 km. uzaklıktaki Hart kasabasında
yaşayan Eşref adında birinin kendine özel bir tarikat
kurması ve ününün çevreye yayılması sonucu İçişleri
Bakanlığınca soruşturma açılmasını gerektiren bir durumun
oluşması ve Eşref’in soruşturmaya karşı çıkmasıyla
başlamıştır. Bu konudaki ilk girişim Erzurum Valiliğince
başlatılmıştır. Valilik, Bayburt Kaymakamlığına bu şeyhin
kökeni, mesleği, mezhebi, müritlerinin kimliği ve
faaliyetleri hakkında bilgi sormuştur.
Sonuçta Dahiliye Nezaretinin emriyle harekete geçen Bayburt
Kaymakamlığı, ilçe müftüsünün başkanlığında din adamlarında
oluşan bir kurul oluşturmuştur. Şeyhin kurulun davetini
reddetmesi ve müritlerinin ayaklanma içinde olduğu yolunda
duyumlar alınması üzerine 6 Aralık 1919’da Bayburt’taki 28.
Alaydan 50 kişilik bir müfreze göz korkutmak için Hart’a
gönderilmiştir. Hart’a gelen heyet, Şeyhin önceden ayrılması
sebebiyle kendisi ile temas edememiş, halk yorgun düşen
askerleri ikramda bulunmak vaadiyle birer ikişer evlere
dağıtmış ve Hart’a geri dönen Şeyhle birlikte harekete
geçerek onları esir almıştır. Bu olay, Alay Komutanı Binbaşı
Nuri’nin şehit edilmesiyle yeni bir boyut kazanmış, bunun
üzerine otuzar kişilik iki piyade bölüğünden yeni bir
müfreze oluşturularak 9 Aralık 1919’da Hart’a sevk
edilmiştir.
Bu müfrezeye de bir baskın düzenleyen Eşref başarılı olup
askerleri tutsak ettikten sonra, kendisinin mehdi olduğunu
ilan edip daha da azgınlaşmaya başlamıştır. Askerlerin
tedbirsizliği ve tecrübesizliği neticesiyle oluşan bu durum
karşısında hükümetin uzlaşma girişimlerinde bulunmuş olması
da bir fayda sağlamamıştır ve bu defa dört tabur ve iki
bölükten oluşan 700 kişilik bir kuvvet Hart’a
gönderilmiştir. İhtiyaten biri Gümüşhane’de, diğeri Of’ta
iki tabur da hazır tutulmuştur. 24 Aralık’ta Hart’ı kuşatan
bu kuvvetler özellikle topçuların isabetli atışları
vasıtasıyla sonuca gidebilmeyi başarmıştır. Evine isabet
eden top mermisiyle havaya uçan Şeyh Eşref’in akıbetini
öğrenen müritleri daha fazla direnemeyip teslim olmuşlardır.
Birinci Anzavur Ayaklanması (25 Ekim - 30
Kasım 1919): Ahmet Anzavur’un önderliğinde çeşitli
aralıklarla gelişen ayaklanmalar, esasen Anadolu’daki
direnişi kırmaya yönelen iç isyanlar arasında en önemlisi
sayılabilir. Çünkü Batı Cephesinin oluşturulması ve Yunan
işgalinin durdurulmasının gecikmesine sebep olmuştur.
Emekli Jandarma Binbaşısı olan Ahmet Anzavur,
Milli Mücadeleye karşı tavır alarak saltanat ve halifeliğe
bağlılığının karşılığında, özellikle Biga, Gönen, Manyas ve
civarındaki Çerkezleri teşkilatlandırarak Kuvayı Milliyeye
karşı bir güç oluşturmak amacıyla bu bölgeye gönderilmiştir.
Heyet-i Temsiliye Anzavur hareketini bastırmak için 31 Ekim
1919’da Albay Kazım’ı (Özalp) ve Salihli Cephesi Komutanı
Ethemi görevlendirmiştir.
2 Kasım 1919’da Susurluk’a gelerek kuvvet toplamaya başlayan
Anzavur ile ilk temas 15 Kasım’da Demirkapı sırtlarında
gerçekleşmiş, bir taraftan Albay Kazım komutasındaki 11.
Tümen, diğer taraftan da Yarbay Rahmi müfrezesi arasında
kalan Anzavur, 10 kadar ölü ve 40 kadar yaralı bırakarak
kaçmıştır. Takip harekatına bu aşamada Salihli cephesinde
bulunan Çerkez Ethem de katılarak 30 Kasım’da Söğütalanı’nda
Anzavur yeniden sıkıştırılmış ve ancak birkaç adamı ile
kaçmayı başarmıştır. Birinci Anzavur Ayaklanmasının 2/3
Aralık 1919’da bittiği kabul edilmektedir.
İkinci Anzavur Ayaklanması (16 Şubat – 19
Nisan 1920): Ahmet Anzavur’un ikinci kez ayaklanma
girişimi, Müdafaa-i Hukuk Heyeti Merkeziyesi üyelerinden
Edremit Kaymakamı Hamdi Bey’in katledilişi ile başlar. Hamdi
Bey 26/27 Ocak 1920 gecesi düzenlediği bir baskınla Gelibolu
yarımadasının Akbaş mevkiinde Fransız askerlerinin gözetimi
altındaki silah ve cephaneleri ele geçirmiş ve sabaha kadar
tümünü Anadolu kıyılarına taşıtmış yurtsever bir kişidir.
Daha sonra Biga’ya geçerek asker toplamaya başlayan Hamdi
Bey, yaklaşık 500 genç ile Biga’daki 190. Alayın 2. Taburu
emrine girmiştir. Birliğin ihtiyaçları için halktan para
toplamak zorunda kalışı, buradaki halkı ( çoğunlukla
Pomaklar) hoşnutsuzluğa itmiş ve Biga’da bir isyan
başlatılmıştır. Bu esnada 15 kadar adamıyla Biga’ya gelen
Ahmet Anzavur, hükümet konağına yerleşerek ayaklanmanın
idaresini ele almıştır. Hamdi Bey yalnız kalınca Yenice
istikametine doğru yola çıkmış, fakat yolda yakalanarak
katledilmiş ve cesedi halka teşhir edilmiştir.
Bu gelişmeden sonra Anzavur yönetimindeki 800
kadar asi Yenice’ye saldırarak, Akbaş’tan kaçırılan
silahları ele geçirmek istemiştir. Çaresiz geri çekilmek
zorunda kalan yurtseverler silahları ve cephaneliği asilerin
eline geçmemesi için dinamitle havaya uçurmuştur. Bu arada
İstanbul Hükümeti de Anzavur çetesine katılmak üzere
İstanbul’dan subaylar göndermiş, mali destek sağlamış,
İngilizlerle birlikte bu ayaklanma örgütünü genişletmeye
çalışmıştır.
Çok ciddi boyutlara ulaşan ikinci Anzavur
kuvvetlerinin bastırılması konusunda Ankara’da Mustafa Kemal
Heyet-i Temsiliye başkanı olarak kararlı bir bildiri
yayınlamış
ve isyanın bastırılması için 2 000 civarında asker
toplanmıştır. Çerkez Ethem’in idaresindeki birlikler 16
Nisan 1920’de Susurluk’un Kuzeyindeki Yahyaköy’de
karşılaşmışlar, tam gün süren şiddetli çarpışmalar sonunda
asiler dağıtılabilmiştir. Bunun üzerine 19 Nisan’da
Karabiga’ya kaçan Anzavur oradan da bir İngiliz gemisiyle
İstanbul’a dönmüştür.
Birinci Düzce Ayaklanması (13 Nisan – 31
Mayıs 1920): 7 Nisan 1920’de Amiral de Robeck’i ziyaret
ederek onunla milliyetçilere karşı alınması gereken
önlemleri ve bu konudaki İtilaf Devletlerinin desteğini
araştıran Damat Ferit’in 12 Nisan 1920’de dördüncü defa
Sadrazamlığa getirilişinin hemen ardından başlayan bu
ayaklanma da Anzavur, Yozgat ve Konya isyanları ile aynı
türden sayılabilir.
Düzce yöresinde baş gösteren bu ayaklanmalar bir
yandan hilafetin ve şeriatın savunulmasına dayandırılmakla
beraber diğer yandan da Çerkezlik davası güdülen bir içeriğe
de sahiptir.
Bölgede yaşayan Çerkez ileri gelenlerinin sarayla yakın
ilişkide olmaları gelişen Anadolu hareketine karşı olumsuz
tavır almalarına sebep olmuştur. Ayrıca İstanbul
Hükümeti’nin buradaki Çerkez ve Abaza’ları ulusal direniş
hareketine karşı kışkırtırken, bu hareketi yürütenlerin
İttihatçıların devamı olduğu yolundaki propagandaları da
etkili olmuştur. Bütün bu gelişmelerin sonucunda Ömer Efendi
Köyünde toplanarak silahlanan Çerkez ve Abazalar Düzce’deki
güvenlik müfrezesini basarak buradaki birlik komutanı Mahmut
Nedim’i teslim almış ve Düzce’ye egemen olmuşlardır.
Ayaklanmanın öncülerinden Berzeg Sefer Kaymakamlığa, emekli
Binbaşı Maan Ali de Jandarma Komutanlığına atanmış ve
ayaklanma bu suretle seri bir şekilde yayılmaya başlamıştır.
Kısa bir zaman içinde Bolu, Hendek, Adapazarı ve
Safranbolu’da insanlar “Müslümanlık” gayreti ile ya da
“padişah yanlısı” olduklarını göstermek amacıyla
ayaklananların safına katılmışlardır.
Tehlikenin büyüklüğü karşısında yeni kurulan
Büyük Millet Meclisi’nin Muvakkat İcra Vekilleri Heyeti
(Geçici Yürütme Kurulu) bölgeye askeri birliklerle beraber
halkı yatıştırmak için Ankara’dan Husrev Gerede,
Adapazarı’ndan da Sait ve Kazım Beyler başkanlığında birer
“Nasihat Heyeti” gönderilmiştir. Fakat bu girişim sonuçsuz
kalmış, Gerede Heyeti asiler tarafından tutuklanmış, Sait ve
Kazım Beyler öldürülmüştür. Bunun üzerine Geyve’deki
tümenden sonra Çerkez Ethem birliği ve diğer Kuvayı Milliye
birlikleri bölgeye yollanmış, Ali Fuat (Cebesoy) ile Refet
(Bele) ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmiştir.
23-31 Mayıs 1920 tarihleri arasında başlayan
ayaklanmayı bastırma harekatı, 26 Mayıs’ta Çerkez Ethem
kuvvetlerinin Düzce’yi ele geçirmesiyle ve ayaklanmanın
elebaşılarıyla birlikte 53 kişiyi idam etmesiyle
ve aynı gün Refet Bele kuvvetlerinin Bolu’ya girmesiyle
devam etmiş, Refet Bey’in 31 Mayıs’ta Gerede’ye girmesiyle
sonuçlanmıştır.
İkinci Düzce Ayaklanması ( 19 Temmuz – 23
Eylül 1920): Birinci Düzce ayaklanmasının bastırıldığı
günlerde Yozgat’ta da bir ayaklanmanın başlaması üzerine
Çerkez Ethem’in ve Binbaşı Çolak İbrahim’in kuvvetleri
Genelkurmayca Yozgat bölgesine, düzenli orduya mensup
birlikler de Yunan saldırılarını karşılamak amacıyla cepheye
gönderilince bu bölgede daha önce dağılıp sinen asiler
yeniden toparlanmaya başlamışlardır. Bu defa ayaklanan
Çerkez ve Abazaların düşünceleri, Hendek’i almak, İzmit ile
bağlantı sağlayıp Yunanlılarla birleşmek ve güya kendi hayat
ve geleceklerini milli kuvvetlerden kurtarıp, garanti altına
almak şeklinde gelişmiştir.
8 Ağustos’ta Düzce’yi ele geçirmeyi başaran asilerin üzerine
Ankara, Eskişehir, Bilecik ve Uşak’tan takviye birlikler
gönderilince yok edileceklerini anlayan asiler hareketlerine
son vermişlerdir. Bunda Ali Fuat Paşa’nın Abaza
başkanlarıyla görüşmek üzere gönderdiği aracıların da olumlu
katkısı olmuş ve 66 gün süren ayaklanma bu şekilde
sonuçlanmıştır.
Kuvayı İnzibatiye Harekatı: Dördüncü kez
5 Nisan 1920’de kabinesini kuran Damat Ferit’in milli
mücadeleyi boğmak için başvurduğu yollardan biridir. Kuvayı
İnzibatiye adı verilen bu yarı-resmî askeri örgütün diğer
adı Hilafet Ordusudur. Komutanlığına Süleyman Şefik Paşa’nın
atandığı Kuvayı İnzibatiye üç piyade alayı ve bir topçu
taburundan oluşmuştur. 18 Nisan 1920’de kurulan bu oluşumun
hemen öncesindeki önemli gelişmeleri hatırlamak yararlı
olacaktır. 11 Nisan’da Şeyhülislam Dürrizade El Seyid
Abdullah’ın fetvası ile Mustafa Kemal ve onunla beraber
hareket edenlerin öldürülmelerinin İslam dinince caiz olduğu
ilan edilmiş, buna mukabil Ankara da Börekçizade Mehmet
Rifat Efendi’nin fetvası ile (16 Nisan 1920) haklılığını
aynı zeminde kanıtlamaya girişmiştir. Artık İstanbul ile
Ankara arasındaki bütün köprüler atılmış ve geri dönüşü
olmayan bir yola girilmiştir. Bu arada İngilizler de
denetimleri altındaki Türk silah depolarından Kuvayı
İnzibatiye’ye silah dağıtılmasına izin vermektedirler.
Süleyman Şefik Paşa kendisine sonradan katılan
Anzavur Ahmet ile anlaşmazlığa düşünce İstanbul’a dönmüş ve
Kuvayı İnzibatiye’nin başına Yarbay Senai geçmiştir. Kuvayı
İnzibatiye’nin bu dönemdeki amacı Geyve boğazını alarak
Eskişehir istikametinin yolunu açmaktır. Bu amaçla top ve
makineli tüfeklerle pekiştirilmiş 2 000 kişilik bir kuvvetle
Geyve boğazına taarruza karar verilmiştir.
Anzavur Ahmet’in komutası altında 15-16-17 Mayıs’ta
saldırılar gerçekleştirilmiş, her defasında geri püskürtülen
Anzavur Adapazarı’ndan ayrılarak İstanbul’a dönmüştür.
23 Mayıs’ta yeniden temas edilen Kuvayı İnzibatiye
birlikleri ağır bir yenilgiye uğratılmış, 3 subay, 40 kadar
er esir edilmiş, 4 topla 4 makineli tüfek ve çok sayıda
malzeme ele geçirilmiş, Sapanca ve Adapazarı kurtarılmıştır.
Hilafet Ordusuna son darbe 14 Haziran sabahı başlayan
taarruzla vurulmuş, zaten yenilgiler ve askerden kaçanlar
nedeniyle iyice zayıflayan birlikler tamamen etkisiz hale
getirilmiştir.
Birinci Yozgat Ayaklanması (15 Mayıs-27
Ağustos 1920): Yozgat ve çevresinde çıkan bir dizi
ayaklanma girişiminin gerisinde İstanbul Hükümetini
destekleyen Hürriyet ve İtilaf Partisinin Yozgat başkanı
Çapanoğlu Edip ve kardeşi Celal’in çabaları yer almaktadır.
Bu yörede nüfuz alanı geniş olan Çapanoğlu Kardeşler sürekli
olarak “Ankara’da toplanacak olan meclisin padişahın
isteklerine ve yasalara aykırı olduğu” yolunda
propagandalarla halkı Büyük Millet Meclisi aleyhine
kışkırtmaya çalışmışlardır. Bölgedeki karışıklıkların ilki
Yıldızeli’nde yaşanmıştır. Padişahın bildirge ve fetvalarını
halka dağıtan Postacı Nazım, Yozgat beyleriyle de temas
kurarak halkı Kuvayı Milliye aleyhine örgütlemeye
başlamışlardır. Toplanan asileri dağıtmak üzere gönderilen
tabur ile ilk çarpışmalar Sulusaray civarında yaşanmış,
ancak etkili bir sonuç alınamamıştır. Giderek güç kazanan
asiler üzerine iki müfreze daha gönderilmiş, Çamlıbel’deki
müfreze baskına uğramıştır. Bunun üzerine Antep civarında
bulunan Kılıç Ali de Büyük Millet Meclisi tarafından 80
kadar adamıyla bölgeye sevk edilmiştir. Kılıç Ali’nin
birlikleri Akdağ Madeni civarında asilere küçük çapta
üstünlük sağlarken, 14 Haziran’da Yozgat asiler tarafından
işgal edilmiştir. Ayaklanma civar bölgelere de yayılırken
15/16 Haziran gecesi Artova ve Çamlıbel karakollarının
basıldığı görülmüştür. Durumun tehlikeli bir hal alması
üzerine Genel Kurmay Başkanlığı 19 Haziran 1920’de Çerkez
Ethem’i ayaklanmayı bastırmakla görevlendirmiştir. 70 subay,
2100 piyade, 1300 atlı, dört kudretli dağ topu, bir sahra
topu, sekiz makineli tüfekle 23 Haziran’da sabahın erken
saatlerinde Yozgat önüne gelen Çerkez Ethem Müfrezesi öğleye
kadar süren çarpışmalarla Yozgat’ı ele geçirmiştir.
Yozgat’ta kurulan askeri mahkemede elebaşılardan
12 kişi asılmış, Celal ve Edip kardeşler kaçmışlardır.
Kaçanlar Yozgat-Alaca yolu üzerindeki Arapseyfi civarında
Ethem’in kuvvetleriyle yeniden karşılaşmış, burada da 300
civarında kayıp vermişlerdir (27 Haziran 1920). Bu
tarihlerde Yunan Ordusunun da Bursa ve Uşak üzerine doğru
büyük bir saldırı başlattığı dikkate alınacak olursa, bu tür
ayaklanmaların nelere mal olduğu anlaşılabilir. Dirençleri
büyük ölçüde kırılan asiler bundan sonra küçük çaplı
çarpışmalarla dağıtılmışlardır.
İkinci Yozgat Ayaklanması (5 Eylül-30 Aralık
1920): Birinci ayaklanma sonunda af dileyerek hayatta
kalan asilerden oluşturulan 500 kişilik Akmağdeni Alayı
cepheye gönderilmek istenince kaçarak yeniden asi durumuna
geçmişlerdir. Bu asiler 8 Eylül’de Çengelhan’da yağmacılık
yapmışlar, 9 Eylül’de de Ortaköy’ü basmışlardır. Üzerlerine
gönderilen İkinci Kuvayı Seyyare ile Nogaykızıközü,
Ayvalıközü ve Koyunculu çarpışmaları sonucunda asiler
dağılarak kaçmışlardır (25 Eylül 1920). Bundan sonraki
dönemde Akmağdeni ve Zile yörelerinde yapılan taramalarda
birçok asi ele geçirilmiş ve ikinci Yozgat ayaklanması
Aralık ayı sonlarında tamamen bastırılmıştır.
Zile Ayaklanması (25 Mayıs-21 Haziran 1920):
Bu ayaklanma Yıldızeli ve Yozgat olaylarıyla iç içe
gelişmiştir. Buralardaki olaylardan cesaret alan Avukat Ali,
eski Bucak Müdürü Naci, eski mal müdürünün oğlu İhsan’ın 30
kadar atlıyı toplaması ile başlayan tehdit edici gelişmeler
üzerine bölgeye gönderilen 5. Tümen, Yarbay Cemil Cahit
komutasında duruma müdahale etmiştir. Halkı hükümet aleyhine
kışkırtmaya çalışan asilerle ilk ciddi çarpışmalar Zile’de
yaşanmış, 150 kadar asi ölü ve yaralı olarak etkisiz hale
getirilmiş, 30 kadarı da teslim alınmıştır. Yakalananlardan
50 kişi askeri mahkemede yargılanmış ve 22’si idam cezası
almıştır.
Milli Aşireti Olayı (1 Haziran-8 Eylül 1920):
Özellikle İngiltere’nin ve Fransa’nın olumsuz
propagandaları, para yardımı ve bir takım vaatler, Güneydoğu
Anadolu bölgesindeki aşiretleri Türklerden ayırarak bağımsız
bir Kürdistan fikrine yöneltmiştir.
Bu çerçevede Milli Aşiretinin ileri gelenlerinden Mahmut,
İsmail, Halil, Bahur ve Abdurrahman Beyler Güneydeki
düşmanlarla gizli temas ve bağlantı kurmuş ve harekete hazır
hale gelmişlerdir.
Fransızların Haziran ayı başlarında Urfa’yı ikinci kez ele
geçirme girişimleri sırasında Milli Aşiretinin de Siverek
yönünde harekete geçmesi TBMM Hükümeti için ciddi bir sorun
halini almıştır.
İlk etapta 13. Kolordunun 5. Tümeni bölgeye
gönderilmiş, 18 Haziran’daki çarpışmalardan sonra
Güneydoğuya kaçan asiler dışarıdan aldıkları destekle
güçlenerek 24 Ağustos’ta 2 000’den fazla kuvvetle yeniden
saldırmaya geçmişler ve Viranşehir’i ele geçirmişlerdir. 7/8
Eylül’de 5. Tümenin gerçekleştirdiği taarruz karşısında
tutunamayan asiler Suriye tarafına kaçmışlardır.
Cemil Çeto Olayı (20 Mayıs-7 Haziran 1920):
Garzan’da Bahtiyar Aşireti Reisi Cemil Çeto, bazı aşiret
reislerini kendi etrafında toplayarak bölgede hükümet kurma
girişimlerine başlamıştır. Bu çerçevede Reşkotan aşiretini
kendi yanına çekmek için tehditkar teklifler götürmüş, ancak
Reşkotan aşireti başkanı tehditlere aldırmayarak hükümete
sadakatini vurgulamıştır. Yine de harekete geçen Cemil Çeto,
bir süre Garzan yöresine hakim olmuşsa da 13. Kolordunun
aldığı önlemler üzerine hakimiyetini yitirmiştir.
Adamlarının çoğunu kaybeden Cemil Çeto 7 Haziran 1920’de
dört oğlu ile birlikte teslim olmuştur.
Konya Ayaklanması (2 Ekim-22 Kasım 1920):
Bu ayaklanma da Kuvayı Milliyecileri asi ve kafir olarak
gören, Anlaşma Devletlerine karşı milli bir direnişin mümkün
olamayacağına inanan kişilerin önayak olduğu türdendir.
Kaynağını bir yıl öncesindeki Konya Valisi Cemal Bey’in
Kuvayı Milliye aleyhine yürüttüğü faaliyetlere bulmak
mümkündür.. Ulusal güçlerin direnişinin yakında Konya’nın
Anlaşma Devletlerince işgal edilmesine yol açacağı yolundaki
propagandalar, Kuvayı Milliyecilerin Yunanlılarla savaşmak
yerine Türk köylerini soyduğu şeklindeki söylentilerle
beslenince beklenen gelişme olmuş, Çumra’da Delibaş Mehmet
çoğu asker kaçağı yaklaşık 500 kişilik bir çeteyle baskın
yaparak buraya egemen olmuştur. Daha sonra Konya’ya yönelen
Delibaş, bir yandan da kendi yandaşlarını Konya’ya vali,
polis müdürü ve jandarma komutanı olarak atamıştır.
İsyancılara Akşehir ve Beyşehir’in de katılması, Konya ve
Isparta sancaklarının Konya’ya yakın yerlerinin asilerin
eline geçmesi durumu ciddileştirmiştir. TBMM Hükümeti
ayaklanmayı bastırma görevini Albay Refet’e (Bele)
vermiştir. Refet Bele komutasındaki birlikler 6 Ekim’de
Konya’yı, 16 Ekim’de Bozkır’ı, Seydişehir’i ve Beyşehir’i,
23 Ekim’de Çiğil’i ele geçirmeyi başarmıştır. Güçlerini
önemli ölçüde yitiren ve dağılan ayaklanmacıların
etkinliğinin tamamen ortadan kalkması, 10 Ekim’de Dinar’dan
hareket eden Demirci Mehmet Efe’nin önce Akseki’yi alması,
22 Kasım’da da Isparta’ya varmasıyla mümkün olmuştur.
Konya ayaklanmasına karışanların yargılanması
Konya İstiklal Mahkemesinde yapılmıştır. Suçları sabit
görülen 24 kişi idam cezasına çarptırılmıştır.
Demirci Mehmet Efe Ayaklanması (1-20 Aralık
1920): Çeşitli isyanların bastırılmasında emeği geçen
Demirci Mehmet Efe (1885-1959) Birinci Dünya Savaşı
esnasında kendisine yapılan onur kırıcı bir muameleden
dolayı bulunduğu yerden kaçarak dağa çıkmış, kısa zamanda
topladığı yaklaşık 200 kişilik bir çeteyle Ödemiş civarında
ün salmayı başarmıştır. Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında
Yunanlıların cazip vaatlerini reddederek milli kuvvetler
safında yer almıştır. Kendisine 5 Ekim 1919’da Aydın Cephesi
Umum Kuvayı Milliye Komutanı adı verilmiştir.
Düzenli ordu kurulması aşamasında milis
kuvvetlerinin de lağvedilmesi gerektiği gerçeğinin ortaya
çıkması Demirci Mehmet Efe’yi tereddüde düşürmüştür. Mehmet
Efe 22-23 Kasım gecesi İçişleri Bakanı ve Güney Cephesi
Komutanı Refet Bey’den şöyle bir şifreli telgraf alır:
“Artık milis teşkilatının şimdiye kadar olduğu gibi devamına
sebep ve mahal kalmamıştır. Şimdiye kadar bunların gördüğü
vazifeleri, şimdiden sonra ordu göreceğinden, Kuvayı Milliye
teşkilatı lağvedilmiştir. Demirci Efe bundan sonra askeri
bir sıfat ve nizam altında atlı takip kuvvetleri komutanı
olarak benim refakatimde vazife görecektir. Artık “Demirci
Mehmet Efe” yerine “Mehmet Beyefendi” tabiri
kullanılacaktır.”
Teklifi kabul etmeyen Demirci Mehmet Efe’nin bu
sıralarda Ankara ile ilişkileri gerginleşen Çerkez Ethem’le
birleşme ihtimalinin ortaya çıkması Albay Refet Bey’i acil
önlem alma durumuna getirmiştir; Demirci Mehmet Efe tasfiye
edilecektir.
Demirci Mehmet Efe’nin yakalanması için Güney
cephesi Komutanlığının 11 Aralık’ta başlattığı harekat
içinde ilk teması 16 Aralık’ta Keçiborlu’nun 20 km. kadar
Güneydoğusunda İğdecik Köyü’nde gerçekleşmiş, arazinin
engebeli oluşundan yararlanan Mehmet Efe kaçmıştır. 18
Aralık’a süren takibatta Demirci’nin 800 adamından 700
kadarı yakalanmıştır. Araya sokulan aracılar vasıtasıyla
ikna edilen Demirci Mehmet Efe 30 Aralık 1920’de teslim
olmuştur. Daha önceki hizmetleri karşılığında hayatı
bağışlanan Mehmet Efe köyünde sakin bir hayat sürdürerek
1959 yılına kadar yaşamıştır.
Çerkez Ethem ve Kardeşlerinin Ayaklanması (27
Aralık 1920-23 Ocak 1921): Ethem Bey Bursa’da yerleşmiş
olan, emlak ve arazi sahibi Ali Bey’in küçük oğludur.
Ağabeylerinden biri Saruhan Milletvekili Reşit, diğeri ise
Yüzbaşı Tevfik Beylerdir. Askerlik teskeresini başçavuş
olarak aldıktan sonra Balkan Savaşları sırasında Çürüksulu
Mahmut Paşa kolordusunda süvari subay vekili olarak görev
yapmış, birkaç ay sonra da Bandırma’ya ailesinin yanına
dönmüş, fiili askerlik hizmetini tamamlamıştır.
İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali sonrasında
kurulan yerel direnme örgütleri arasına katılan Çerkez Ethem
bir kısım atlı kuvveti ile Salihli Cephesini kurmuştur. Daha
sonra Kuvayı Seyyare adı verilen kuvvetleriyle özellikle
Anzavur kuvvetlerinin dağıtılmasında, Düzce, Adapazarı ve
Yozgat isyanlarının bastırılmasında önemli hizmetleri
olmuştur. Ancak düzenli ordunun kurulması aşamasında
kuvvetlerinin dağıtılmasını kabullenmeyerek, ağabeyleri
Tevfik ve Reşit Beylerle birlikte Ankara Hükümetine karşı
cephe alma noktasına gelmiştir.
Batı Cephesi Komutanlığı sınırları içinde elde
ettiği şöhret ile birlikte Ethem ve kardeşlerinin Büyük
Millet Meclisi otoritesinin dışına çıkmak istemelerinde
çeşitli etkenler rol oynamıştır. Bu etkenler şöyle
sıralanabilir: Yozgat isyanını bastırması sırasında
yargılamak istediği Ankara Valisi Yahya Galip’in bu şekilde
usulsüz yargılanmasına Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa
Kemal’in engel olması; Büyük Millet Meclisi’nin 18 Eylül
1920 gün ve 42 sayılı kararla kurduğu İstiklal Mahkemelerini
asker kaçaklarını yargılayacak tek makam olmasını
kardeşleriyle birlikte reddetmesi; İçişleri Bakanlığına ait
olan asker toplama yetkisini yasa dışı olarak kendi
adamlarıyla yürütmek istemesi; Batı Cephesinin ikiye
bölünmesine ve Güney Cephesi Komutanlığının Albay Refet’e
verilmesine karşı çıkması; düzenli ordu fikrine şiddetle
karşı durması; Başkomutanlık emir ve komuta yetkisinin
sadece Büyük Millet Meclisine ait olduğunun 18 Kasım 1920’de
ilan edilmesi; Ethem kuvvetlerini diğerlerinden ayırt etmek
için verilen “Birinci Kuvayı Seyyare” adını küçümseme
sayarak ısrarla “Umum Kuvayı Seyyare ve Kütahya Havalisi
Komutanlığı” adını kullanmak istemesi; Büyük Millet
Meclisince gelişigüzel er toplanmasının yasaklanması; Batı
Cephesi Komutanlığının oluşturduğu “Simav ve Havalisi
Komutanlığı”nın reddedilmesi ve Komutan Yarbay İbrahim
Bey’in Yüzbaşı Tevfik (Ethem’in ağabeyi) tarafından geri
gönderilmesi; Batı Cephesi Komutanlığınca birliklerdeki
silah ve cephanenin denkleştirilmesi işini reddetmeleri.
Bunların yanı sıra, Ethem’in prestijinin en yüksek olduğu
dönemde siyasal olarak da farklı bir yöne eğilmesi,
bolşevizm akımından etkilenmesi Büyük Millet Meclisi
Hükümeti ile arasının açılmasında etkili olmuştur. Çerkez
Ethem’in bu dönemde Sovyetlerin Ankara’da kendisini Mustafa
Kemal’e yeğ tuttuklarına inandığı belirtilmektedir.
Bütün bu gelişmeler kardeşleri ve bir grup
yandaşı ile Çerkez Ethem’in tavrını kesinleştirmesine ve
kendisini “Umum Kuvayı Seyyare ve Kütahya Bölgesi Komutanı”
ilan etmesine yol açmıştır. Ankara Hükümeti başlangıçta
uzlaşma girişimlerinde bulunduğu halde bundan bir sonuç
alınamamıştır. Ethem bir yandan milli müfrezeleri kendisi
ile işbirliği yaparak hükümete karşı tavır almaya, diğer
yandan kıta subaylarını kurmaylar aleyhine kışkırtmaya
çalışmıştır.
Sonuçta Batı ve Güney Cephelerinden toplam 796
subay, 14 596 er, 8 750 tüfek, 63 ağır makineli tüfek, 32
top ve 4 111 hayvan sağlanarak Çerkez Ethem’in üzerine bir
harekat düzenlenmiştir. Bu sırada Ethem kuvvetlerinin genel
toplamı 4 650 insan, 2 otomatik tüfek, 6 ağır makineli tüfek
ve 4 top şeklindedir.
Yapılan çarpışmalar sonunda Kütahya’dan Gediz’e çekilmek
zorunda kalan Ethem, İnönü mevziindeki Yunan saldırılarını
etkisiz hale getiren düzenli ordunun tekrar kendisine
yönelmesi üzerine Yunanlılara sığınmıştır.
Çerkez Ethem’in isyanı konusu çeşitli çevrelerce
sürekli istismar edilmiştir. Bu çevrelerden gelen iddialar
ağırlıklı olarak siyasal amaçlıdır. Bu nedenle de bilimsel
olma kaygısı taşımamaktadır.
Koçkiri Ayaklanması ( 6 Mart-17 Haziran
1921): Yaklaşık iki ay süren bu ayaklanma Sivas,
Erzincan ve Tunceli yöresini etkisi altına almıştır. Merkezi
Zara olmak üzere 10 kaza ve 135 köyü kapsayan bir bölgede
yaşayan Koçkirililer; İbolar, Zazalar, Balular, Kerteliler
ve Sarular isimli beş büyük kabileden oluşmaktaydı.
Aşiret reisleri arasında adı geçen Mehmet İzzet, Hasan
Askerî, Kazım, Alişir Beylerin yanı sıra Kürt Teali ve
Teavün Cemiyeti’nin İmranlı şube başkanı Haydar Bey bölgede
egemen olarak yönetimi ellerinde bulundurma isteği ile
ayaklanmaya öncülük eden isimlerdir.
Ayaklanma, bölgedeki 6. Süvari Alayı’nın bir
grup asker kaçağını yakalamak isterken baskına uğramasıyla 6
Mart 1921’de başlamıştır. 8 Nisan’da aşiret başkanlarından
Mehmet Naki, Alişir, İbrahim, Mustafa, Mahmut Mansur ve
Seyithan imzalı bir telgraf Büyük Millet Meclisine
gönderilir. Asiler bu telgrafla Koçkiri (Zara) ile Divriği,
Refahiye, Kuruçay ve Kemah ilçelerinin seçkin bir vilayet
haline konularak bir Kürt valinin başa geçirilmesini ve
bunun yanına da bir Türk vali muavini vermek suretiyle bir
idarenin kurulmasını, henüz önemli miktarda kan
dökülmemişken sorunun halledilmesini istemişlerdir.
11 Nisan’da ayaklanmayı bastırma harekatına
başlayan Merkez Ordusu’nu zor bir görev beklemekteydi:
Taarruzlar, ayaklanmanın düzenleyicileri ve kışkırtıcıları
olan elebaşılara ve onlarla birlik olanlara karşı
yöneltilecek, ilişkisi olmayan halkın gönlü alınacak ve
hükümet tarafına geçmeleri sağlanacaktır. 22 Nisan’da
harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar
halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır.
Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekatı ile
asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin
elebaşılarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri
geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme
edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir.
Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa, bu tür
olayların tekrarlanmaması için “Asi köylerini dağıtmak,
bunları Anadolu’nun başka bölgelerine, Türklerin arasına
serpiştirmek ..” tezini savununca Büyük Millet Meclisinde
özellikle Doğulu milletvekilleri buna karşı çıkarak bir
soruşturma kurulunu görevlendirmişlerdir. Bu gelişmeler
karşısında Genelkurmay Başkanlığı Nurettin Paşa’yı
görevinden almıştır.
Pontus Harekatı: Pontus, Samsun-Trabzon
çevresinde yaşayan Rumların kurduğu eski bir krallığın
adıdır. Sadece M.Ö. 281’de bağımsız olmuş, bu da ancak 63
yıl sürmüştür. Bu tarihten sonra hep başka devletlerin
egemenliği altında varlığını sürdüren Pontus Krallığına,
Fatih Sultan Mehmet Tarbzon’u alarak son vermiş ve bundan
sonra buradaki Rumlar diğer azınlıklar gibi Osmanlı
Devletinde uzun yıllar huzur ve barış içinde yaşamaya devam
etmişlerdir.
Yaklaşık 2 000 yıl sonra yeniden bağımsız bir
Pontus ülkesini kurmak için ilk girişim 1904 yılında kurulan
“Pontus Cemiyeti” ile yapılmıştır. Bu derneğin kuruluşunda
Merzifon’da faaliyet gösteren Amerikan Kolejinin büyük
katkıları olmuştur. Bu dernek tarafından bastırılan bir
haritaya göre; Pontus Cumhuriyeti, merkezi Samsun olmak
üzere, Batum’dan İnebolu’nun Batısına kadar olan Karadeniz
kıyıları ile bugünkü Kastamonu, Çankırı, Yozgat, Sivas,
Tokat, Amasya, Çorum, Gümüşhane ile kısmen de Erzincan
vilayetini kapsamaktaydı.
Bu harita tek başına bile Yunan “Megalo İdeası” hakkında
insanı hayrete düşürecek boyutlara sahiptir. Bölgede yaşayan
Rum nüfusun Müslüman nüfusa oranının yaklaşık onda biri
olduğu gerçeği kolayca göz ardı edilmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan ve
Rusya lehine casusluk faaliyetine girişen Karadenizli Rumlar
Mütareke döneminde de siyasi ve fiili eylemlerle amaçlarına
hizmet etmeye çalışmışlardır. Dernek başkanı
Konstantinidis’in uluslararası alanda, Rumların zulme
uğradığı yolundaki propagandalarla destek sağlama çabaları
önemlidir. Oysa durum tam tersidir. Kurulan Rum çeteleri
silahlanarak Müslümanlara karşı Samsun, Amasya ve Tokat
çevresinde saldırmaya başlamışlardır.
Pontus konusunda Yunanistan’ın tavrı da ilginçtir. 30 Aralık
1918 günü Venizelos tarafından Barış Konferansına sunulan
raporda şu istek yer almaktaydı: “Ermenistan eyaletleri ile
Rus Ermenistanı, Milletler Cemiyetine bağlı büyük bir
devletin mandası altına konulmak üzere bağımsız bir devlet
haline getirilmelidir. Trabzon vilayeti de bu Ermeni
devletine bağlanabilir. Böylece 350 000 kişilik kesif Rum
topluluğu kendi sınırları içinde Türk idaresinden bundan
böyle kurtulma imkanına kavuşmuş olacaktır.”
Ne yazık ki, İtilaf Devletleri bu çılgınca ve tehlikeli
Pontus propagandasına set çekmek için hiçbir teşebbüste
bulunmamışlardır.
Bu tarihlerde Anadolu’da kurulacak bir Ermenistan devleti
içinde Rumların güvence altında yaşayabileceğine inanan
Venizelos, aynı zamanda Yunan Ordusu subaylarından Albay D.
Katenyotis’i görevlendirerek, durumu yerinde tespit etmek ve
Pontus Rumlarını askeri birlikler halinde teşkilatlandırmak
üzere bölgeye göndermiştir. Yunan Albayı daha çok Batum ve
Tiflis’te faaliyet göstererek, Konstantinidis ve Trabzon
Metropolidi Krisantos ile birlikte Pontus meselesine en çok
hizmet eden üç kişiden biri olmuştur.
Örgütlenen Rum çeteleri 1921 yılı sonuna kadar 1
641 Türk’ü yaralamış, 3 723 evi yakmış, 2 000 000 lira
değerinde hayvanı almış, 2 000 000 altın lira nakit, bir çok
mal ve eşyayı yağma ve tahrip etmişlerdir.
Bu durum karşısında ciddi tedbirlerin alınması zorunlu
olmuştur. İlk önlem olarak Aralık 1920’de Merkez Ordusu
oluşturulmaya başlanmış ve civardaki birlikler bu orduya
bağlanmıştır. İdarî önlem olarak Rumlar üzerinde etkili olan
Ortodoks din adamları sınır dışı edilmiş, bir bölümü
istiklal mahkemelerinde yargılanmış,
Rum köyleri boşaltılarak burada yaşayan Rumlar Anadolu’nun
iç bölgelerine yerleştirilmiştir.
Merkez Ordusunun yeterince güçlenmesiyle
başlayan büyük çaplı temizlik harekatı 6 Şubat 1923’e kadar
sürmüş, ayaklanmacıların bütün elebaşıları ve de
yardımcıları yok edilmiştir. Ayaklanmacılardan bir kısmı da
teslim olmak veya af dilemek suretiyle etkisiz hale
getirilmiştir.
Sonuç: Ağırlıklı olarak 1919 ile 1921
yılları arasında göze çarpan iç ayaklanmalar milli
mücadelenin en sancılı bölümlerinden biri olmuştur. Çıkış
sebepleri ne kadar çok çeşitli olursa olsun, bu hareketler
en büyük zararı ulusal güçlerin birleşme sürecine
vermişlerdir. İşgalci devletlerle baş etmek gibi hayati bir
görevi üstlenen Büyük Millet Meclisi’nin aynı zamanda
Anadolu’dan başlayarak tüm yurtta otorite ve etkinliğinin
sağlanması önündeki engellerin önemli bir kısmını yine bu
ayaklanmalar oluşturmuştur. Ayaklanmaların sayısının çokluğu
içteki mücadelenin ne denli yaygın, sürekli ve tehlikeli
olduğunu da ortaya koymaktadır. Ayaklanmaların yaşandığı
bölgelerde kaydedilen felaketlere rağmen Türk halkının bu
süreci olumlu bir şekilde tamamlaması elde edilen en önemli
kazanç sayılmalıdır.
|