|
İNGİLİZ BÜYÜKELÇİLİĞİ YILLIK RAPORLARINDA ANADOLU’DA MİLLİ
HAREKET (1921-1923)
Prof. Dr. Mustafa YILMAZ
Yıllık raporlar bilindiği gibi elçiliklerin
bulundukları ülkedeki siyasi, sosyal, kültürel, askeri,
ekonomik, dış politika ve temsil edilen ülkeyi ilgilendiren
hemen hemen her konuda ilgili birimlerin yıl içerisinde
yaptıkları yazışmalar ve çalışmaların bir özeti
niteliğindedir. İlgili yılı takip eden yılın ortası ve bazen
sonuna doğru oluşturularak gönderilen raporlar yine ilgili
yılda cereyan eden olaylara göre farklı hacimlerde
olabilmektedir. (Örneğin 1921 yılı raporu 8 Mayıs 1922
yılında, 1922 yılı raporu 7 Kasım 1923’te 1923 yılı raporu
ise 6 Mayıs 1924’te gönderilmiştir ve bunlar 24 ile 41 sayfa
arasında değişmektedir.)
Biz tebliğimizde 1921-1923 yıllarına ilişkin
raporlarda Anadolu’daki hareket ile ilgili değerlendirmelere
değinerek bunların anılan dönemde ve sonrasında İngiliz
kamuoyunda yer alan Atatürk ve onun Türkiye’si ile ilgili
değerlendirmelerle örtüşüp örtüşmediğini incelemeye
çalışacağız.
İstanbul Hükümeti ile Ankara arasındaki
ilişkinin iyi olmadığını özellikle padişahın kendisinin
aktif bir rol alabileceği ortamı gözlediğini söyleyerek
başlayan 1921 yılı raporu, Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya
Savaşı sonrası Kamuoyundaki prestijinin doruğa ulaştığına
işaret ediyordu.
Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa önderliğinde
Anadolu’da başlayan Ulusal Kurtuluş Savaşına inanmayan ve
onu ciddiye almayan İngiliz Kamuoyu sıkça bu hareketin
halktan destek görmeyen sınırlı sayıdaki insanların
giriştiği bir macera olarak görüyordu.
Raporda, İngiliz Kamuoyunca sıkça dile getirilen
İtilaf Devletlerinin aralarındaki çelişkiden istifade ederek
kendi milli çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışan
Anadolu’daki hareketin bu anlamda Osmanlı diplomasi
geleneğini devraldığı, II. Abdülhamit ve İttihatçıların
uygulamalarından farklı bir uygulama ortaya koymadığı
yolundaki genel kanaat tekrarlanıyordu.
Fransızlar ile Adana’nın boşaltılması için
anlaşmaya varılmasını İtilaf Devletlerinin zaafı olarak
gören rapor, İtilaf Devletlerinin haberi olmadan imzalanan
bu anlaşma, “Türklerin özellikle Kemalistlerin uzlaşmaz ve
inatçı bir tavır takınmalarına neden” olabilir diyordu.
Mustafa Kemal Paşa’nın İtalya ve Fransa ile ayrı
ayrı yapılacak görüşmelerde onların İngiltere’den farklı
tavır göstermelerini sağlamak yönündeki politikası ile
ilgili olarak; Sakarya başarısı Mustafa Kemal Paşa’nın
askeri açıdan prestijini artırmıştı. Franklin Bouillion ile
yapılan anlaşma ise siyasi açıdan Ankara’nın durumunu
kuvvetlendirmiştir deniliyordu. Rapora göre bu sadece
Fransızların Adana’yı boşaltması olarak değil, Ankara’nı
İtilaf devletlerinden birisi ile anlaşması olarak
algılanmalı idi. Nitekim Milliyetçiler sonuçta ayrı ayrı
İtalya ve İngiltere ile anlaşma yapmayı ümit ediyorlardı.
Ama İtalya ile yapılan görüşmeler başarılı olmamıştı.
İngiltere ile Ankara’nın anlaşma yapma ümidinin olmadığı
zaten açıkça ortada idi.
Raporda, İstanbul ve Ankara’nın mali durumunun
iyi olmadığı, İstanbul Hükümetinin 1921 yılı bütçe açığının
11.500.000 civarında olduğu ve çalışanlara aylıklarının
sekiz veya dokuz ay geç ödendiği belirtiliyordu. Ankara’nın
durumu da İstanbul’dan farklı değildi. Ankara üstelik
ordunun ihtiyaçlarını temin için her şeyi feda ediyordu. Ama
Sevr benzeri yeni önerilerle Türklerin barış yapmasını
beklemek ve Türk hükümetine mali baskının etkili
olabileceğini düşünmek yanlıştı.
Çünkü mali baskı belki gelişmiş ülkeler için etkili
olabilirdi ama Türkiye gibi ülkelerde bunu etkisi olamazdı.
Yine İngiliz Kamuoyunda sık sık dile getirilen
Türk Sovyet yakınlaşması ve Anadolu’daki hareketin bir
Bolşevik harekete dönüşeceği yolundaki endişelere benzer
kaygıları 1921 yılı yıllık raporunda örmek mümkündür.
Rapor, Bolşevik ilkelerin Anadolu’da kabul
edilmesinin tehlikesine işaret ediyor ve Anadolu’daki
hareketin Bolşeviklerle ilişkisini “evlilik akti ile doğan
yükümlülüklere” benzetiyordu. Ama Sovyetler İtilaf
Devletlerinin aleyhine olabilecek her oluşumu desteklerdi ve
bunun için Anadolu’ya silah ve para yardımı sağlamaları
normal idi. Kaldı ki, Milliyetçi hareket Avrupa’dan silah ve
ihtiyacı olan diğer malzemeleri temin edemiyordu. Böylelikle
karşılıklı çıkarlar gereği doğal bir ilişki vardı.
Sakarya Savaşı sonrası barışı temin için sarf
edilen çabaların boşa çıkması, Türklerin kazandıkları başarı
sonrası kendilerinden emin olarak milli isteklerini
gerçekleştirmek yolundaki istekleri rapora göre;
gözlemcileri “Anadolu’daki en iyi çözüme Türk ve Yunan
Savaşında birinin ayakta kalması ile ulaşılacağı” sonucuna
götürdüğünü, belki böylece İtilaf devletlerinin önerileri
veya baskıları dikkate alınabilirdi. “Kemalistlerin veya
Yunanlıların, acısız bu başarıya ulaşmalarını söylemek
mümkün değildi.”
Raporda değinilen diğer tipik bir konu yine
İstanbul ve Ankara arasındaki ilişkilere ilişkindi; Padişah
ile halkın Anadolu’daki hareketi algılamalarındaki farklılık
şöyle ifade ediliyordu: “Yunan Hükümeti Türkiye ile savaşta
idi ama muhtemelen İstanbul Hükümeti bunun dışında
tutuluyordu. Bütün Yunanlılar Yunan ordusunun başarısını
isterken İstanbul’daki Camilerde ise, halk Kemalist ordunun
başarısı için dua ediyordu.” Bu durum İstanbul’un
uluslararası hukuk gereği tarafsızlığının sağlanması
sonucunu beraberinde getiriyordu.
Raporda Adana’nın Fransızlar tarafından
boşaltılması, İtalyanların Antalya’dan çekilmesi ve
Ankara’nın Moskova ile ilişkilerinin giderek gelişmesi
İngiltere’nin çıkarlarının tehlikeye düşmesi olarak
niteleniyordu ve bu durum üzerine ciddiyetle eğilen İngiliz
Hükümeti ortaya çıkan yeni siyasi ve problemlere İtilaf
Devletlerinin dikkatini çekmişti. Öte yandan İngiliz
Hükümeti artık Yunan Hükümetinin ve güçlerinin artık
başarılı olacağını önceden tahmin etme konusunda eskisi
kadar iyimser değildi. En kötüsü Yunanlıların yenilmesi ve
çekilmesi, İtilaf devletlerinin İstanbul ve diğer yerlerdeki
pozisyonlarını ciddi olarak etkileyeceği bir gerçekti. Bunun
için Türkiye ve Yunanistan İtilaf devletlerinin kabul
edeceği şartlarda anlaşmaya varmalı idi. Oysa Fransa ve
İtalya bu konuda yapılan görüşmelerde İngiltere ile aynı
fikirde olmadıklarını belirttiler. Öte yandan Yunanistan’da
İtilaf devletlerinin arabuluculuğunu kabul etmeyerek; Ege
denizinin Asya ve Avrupa yakasının Helenizm doğrultusunda
alınacağını ve gerekli hazırlıkların yapıldığına inanarak
Türk Milliyetçilerini kesinlikle hezimete uğratacağını
bildiriyordu.
Rapor tekrar ele aldığı Fransa’nın Ankara ile
anlaşmasının İtilaf devletlerinin onayı alınmadan
yapılmasını kınıyordu. Üstelik Fransa bu anlaşma ile sadece
Türk milliyetçilerine güç vermekle kalmamış terk ettiği
bölgedeki Ermenilerin hayatını tehlikeye sokmuştu. Oysa
birçok Ermeni Fransızların Kemalistlere karşı verdiği
savaşta Fransızlara yardımcı olmuştu.
İngiltere’nin bu konudaki rahatsızlığı 1922
yılına ilişkin yıllık raporda tekrar dile getirilmiş ve
İtilaf bloku içerisinde bir kopukluk olarak değerlendirilen
bu tavır daha sonra asla onarılamayacak türden bir davranış
olarak görülmüştü.
Böylece milliyetçiler Fransa ile yapılan anlaşma
ile İtilaf devletlerinin birliğini tamamen bozduklarına
inanıyorlardı.
Ama rapor; bugün dost olanlarının yarın düşman olabileceğine
işaret ediyordu. Nitekim 1923 yılı Türkiye ile ilgili yıllık
raporunda Lozan görüşmelerinde Fransa’nın çıkarları
doğrultusunda İngiltere ile birlikte hareket etmesi üzerine
Fransa’nın ekonomik ve mali çıkarları yüzünden Türkiye’ye
karşı tavır değişikliği not ediliyordu.
Gerek Fransa gerek Rusya ile yapılan anlaşma
Anadolu’daki harekete, sınırlarını güvenceye alma, yardım
temin etme ve Yunanlılar üzerine daha fazla yoğunlaşma
imkanı tanırken her iki ülke ile yapılan anlaşma Ermeni
umutlarını söndürdü deniliyordu.
Dış ilişkiler başlığında yer verilen İstanbul
hükümetinin dış politikasına ilişkin raporun tespiti;
İstanbul hükümetinin etkili bir dış politikasının olmadığı
yöndeydi. İstanbul Hükümeti zaten sadece İstanbul ve yakın
çevresine hakim olup buraları yönetebiliyordu. Aslında
İtilaf devletlerinin işgali altında bulunan bölgede İstanbul
Hükümetinin gerçekte bağımsız bir politikası yoktu ve
denetim yüksek komiserlikteydi.
Zaten İstanbul Hükümetinin işgali devletlere
karşı sevme veya sevmeme gibi bir problemi olamazdı.
Gerçekte İstanbul’daki Türkler işgalci güçlere karşı gücenik
ve kırgındılar ve onlar İtalyanların ve Fransızların
görünüşte kendilerine daha fazla sempati ile baktıklarını
düşünürken; öte yandan İngiltere’nin müttefiklerine göre
daha önde gelen bir güç olduğunu biliyorlardı. Nitekim
İngiltere, limanda sürekli en büyük gemisi bulunan, işgal
güçlerinin en üst komutasını elinde tutan, geçici mali
komisyonun başkanlığını ve yönlendirmesini yapan bir ülke
olarak prestiji yüksek bir noktaydı.
Bu bağlamda sonuçta söylenen en önemli şey;
bütün Türklerin Küçük Asya’daki çekişmelerde Yunanlılar’ın
arkasındaki gücün İngiltere olduğu konusunda emin oldukları
ve İngiltere’nin bu savaşta tarafsızlığını açıklamasına
kimsenin inanmayacağı idi.
1922 yılına ilişkin Türkiye Yıllık Raporu;
Gibbon’un “Decline and Fall of the Roman Empire” Roma
İmparatorluğu’nun Çöküşü ve Yıkılışı adlı eserden bir alıntı
ile başlıyordu.
Avrupa’nın büyük savaştan yorgun düştüğü ve onun
sosyal ve mali kaos içine girdiği, Mustafa Kemal Paşa’nın
ise bir elinde kılıç bir elinde Misak-ı Milli ile Helenizm
ve İzmir’in yıkıntıları üzerinde yeni bir Türkiye yarattığı,
milliyetçi liderin dehası ile canlanan militan İslam’ın
Rusya’yı sarstığı ve batılı devletlerin arasını açtığı
belirtiliyordu.
1922 yılında hemen hemen bütün Hıristiyan nüfusu
küçük Asya’da ya yok edildiği veya sürgün edildiği ve bu
sorunun Türkler tarafından kendi usullerince halledildiği
söyleniyordu. Ayrıca Sevr anlaşmasının yırtıp atıldığı ve
650 yıllık İmparatorluğun ve Halifeliğin önemli hükümlerinin
son bulduğu yazılıyordu.
Raporda Mustafa Kemal Paşa ile yani Ankara
Hükümeti ile İstanbul arasındaki ayrılığın Mustafa Kemal
Paşa’nın avantajlı bir pozisyon elde etmesine engel
olmadığı, tam tersine “Türkiye tek elden tek beyinle ve bir
adamla bütünleşen bir topluluk tarafından yönetiliyordu.”
Türklerin zaferi Batılı güçlerin başarılı
isteksizliği ve İtilaf Devletlerinin aralarındaki birliğin
zayıflığı ile açıklanıyordu. Bir başka neden ise gecikmeydi.
Sevr anlaşması eğer Türklere 1919 yılında imzalatılsa idi
belki uygulanabilirdi. 1919 yılında Birinci Dünya Savaşının
galipleri sınırları ve şartları belirleme hakkını
kendilerinde bulabilirlerdi. Daha sonra savaştan yenik çıkan
Türkler ağır fakat emin adımlarla toparlanmış, silah
bırakmak yerine Yunanlılarla savaşacak duruma gelmişti.
Disraeli’nin Lord Derby’e Danimarka krizi sırasında (1864)
söylediği gibi; “Eğer uzun süren ateşkes sırasında bir şey
elde edilememişse sonunda sen savaş tehlikesi ile
karşılaşabilirsin” sözü mevcut duruma örnek olarak veriliyor
ve Mondros Mütarekesinin dört yıl sonra Büyük Britanya’nın
Mudanya Mütarekesine kadar, pratikte bütün İngiliz halkının
şiddetle karşı olduğu bir savaşın eşiğine geldiği
yazılıyordu.
Rapora göre Sakarya Savaşı sonrası Türklerin
Yunanlıları takip edecek güçleri yoktu. İki tarafın da
bitkin düştüğü, birinin diğerine üstünlüğünün olmadığı,
neredeyse güçlerinin eşit olduğu ve iki tarafın da savunmayı
tercih ettiğini belirten rapor; Türk ve Yunan tarafının
aralarındaki hayati farkın, Türklerin Yunanlıları ülkeden
defetmek şeklindeki amaçlarında olduğunu söylüyordu. Nitekim
Ankara, içinde bulunduğu onca olumsuzluğa rağmen (Meclis
içerisinde Mustafa Kemal Paşa’ya muhalefet, iç ayaklanmalar,
eşkıyalık, mali sıkıntı vs.) Fransızlar, Ruslar ve Kafkas
devletleri ile yaptığı anlaşmalar ile dış politikasını
güçlendirmişti ve Misak-ı Milli dışında bir anlaşmayı ancak
bir güç ile zorlama ile kabul edebilirdi. Oysa İtilaf
devletlerinin aralarındaki anlaşmazlık böyle bir gücün ve
baskının mümkün olmayacağını gösteriyordu. Rapor, Batılı
devletlerin Boğazları kontrol etmek, Hıristiyan azınlığı ve
kendi çıkarlarını korumak için Anadolu’daki harekete tekrar
Sevr anlaşmasından daha önce yapılan değişiklik
tekliflerinin fazlasını yapmalarını, daha fazla taviz
vermelerini öneriyordu.
Sonuçta, Mudanya görüşmeleri öncesi tarafların
hazırlıkları ve savaş öncesi yapılan görüşme ve barış
denemelerine yer veren rapor, 11 Ekim’de Mudanya
Ateşkesi’nin imzalanması ile görülen şeyin Fransızların
Türklerle savaşa girmeyi kesin olarak istemedikleri ve
İtalya’nın İtilaf ile işbirliğinin ise teorik olduğu ve
eyleme yönelik olmadığının anlaşılması olarak ifade
ediyordu.
Rapor’a göre Mudanya Mütarekesi ile elde edilen
sonuç, Milliyetçilerin Doğu Trakya’yı kazanması değil
“Asya’nın Avrupa’ya karşı zafer kazanması şeklinde görülüp
anlaşılması engellenemedi”diyordu. Oysa İtalya ve Fransa
yenilgiyi kabul etmeye hazırdı. Ama İngiltere yenilgiyi
kabul edemezdi ve General Harrington’un kararlı ve sabırlı
davranışı ile İngiliz birlikleri korunarak gerekirse savaşa
girmeye hazır bir biçimde İmparatorluğun prestijini
korumuştu. Eğer İngiltere bu kararlılığı göstermese idi
korkunç şeyler olabilirdi. Zaten Türkleri de kazandıkları
zaferin İngiltere’ye karşı olduğunu söylüyorlardı.
Yunanlılara karşı kazandıkları zafer aynı zamanda
İngiltere’ye karşı kazanılmıştı. Rapor; sonuçta Yunanlıların
yenilmesi İngilizlerin prestijini de sarstı ve İngiltere’nin
Müslüman Türkiye’ye Sevr anlaşmasını imzalatamaması ve
Yunanlılar’ı desteklemesi, İngiltere’nin Doğu’daki
sömürgelerinde puan kaybı demekti. İngiltere kaybettiği
prestijinin bir bölümünü İzmir’in düşmesi sonrası Boğazlar
ve Avrupa’ya yönelik Türk ilerleyişine karşı koyarak elde
etmeye çalıştı deniliyordu.
İngiltere bu tavırları ile kendisi dışında
bölgede bir şey yapılamayacağını ortaya koyarken diğer
yandan bölge ile kimsenin ilgilenmediğinin farkında idi.
Rapor’a göre nitekim Fransa; “Mustafa Kemal Paşa’nın maşası
durumundaydı. İstanbul’u ziyaret eden Fransızlar Türk olan
her şeyi övgüyle karşılayarak gülünç oluyorlardı.” Gerçekte
ise Fransızlar Türklerle çatışmaya girmeyerek cezayı göze
alıyorlardı. Temel kaygıları Kuzey Afrika’daki
sömürgelerinde Müslümanların bir ayaklanma çıkarması
ihtimali idi. İtalya ve Türkiye’ye asla düşmanlık
göstermemişti ve Yunan düşmanlığı ve nefretinde Türklerle
aynı duyguları paylaşıyorlardı. İtalya için de temel kaygı
ekonomikti ve bu Anadolu’daki Milliyetçiler tarafından
İtilaf devletlerinin birliğini bozmada başarılı bir biçimde
kullanılmıştı.
1922 yılı raporu son olarak, İngiliz kamuoyunda
yine sıkça dile getirilen
bir konu olan Anadolu’daki Hıristiyan azınlıkların
korunmasına değiniyordu. Lozan anlaşmasındaki sonuç ne
olursa olsun Türklerin Hıristiyan azınlıklara ilişkin
problemi kendi metotları ile halledeceğine olan inanç,
raporda tekrar dile getiriliyordu. Osmanlı İmparatorluğu
zamanında ordunun gerisini besleyen, ticari faaliyetleri
aktif olarak yürüten ve bir çok iş kolunda yetişmiş
elemanları uygulanan politikalarla ülke dışına göndermenin
onları yitirmek anlamına geleceği ve Türklerin bu yanlış
davranışlarının acısını uzun vadede çekecekleri not
ediliyordu.
Daha önceki raporlarda olduğu gibi 1923 yılına
ilişkin rapor’da da
ayrıntıların yer aldığı Lozan Konferansı, iç siyasi
gelişmeler, dış politika, azınlıklar, Patrikhane, askeri
olaylar, mali gelişmeler ve İngiliz çıkarları gibi başlıklar
alında sunuluyordu.
Rapor 1923 yılına ait değerlendirmelerin yer
aldığı giriş bölümünde; Osmanlı İmparatorluğu’nun çalkantılı
geçmişi ile yeni kurulan devletin geleceği arasında bulunan
Türkiye’ye ilişkin şu tespitleri yapıyordu:
Yeni Türkiye görünüşte oldukça demokratikti veya
öyle olmak için temel özellikler taşıyordu. Osmanlı
İmparatorluğu’nun belli başlı eyaletleri yıllar önce
yitirilmişti. Ama Osmanlı Sultan ve Halifesinin son
temsilcilerinden kurtularak bağımsızlık ilkesi üzerine
kurulan yeni bir devletti ve bağımsız devlet olma hakkını
uluslararası anlaşmalarla elde etmişti.
Yeni Türkiye devleti din ve ırk açısından
homojendi veya yeni devletin isteği bu yöndeydi. 1908 ılında
başlayan ve 1919’a kadar gelişen ve daha sonra da devam
ettirilen süreç ile millet olma bilinci gelişmişti.
Yeni Türkiye’de daha öncesinde günlük hayatını
düşünen köylü kitlesinden farklı bir kitle ortaya çıkmıştı
ve bu aydın kitle sayısı giderek artarak toplumsal konular
ile ilgilenmeye başladı. Bunlar bir sınıftı. Sayıları toplam
nüfusa oranla azdı ama bu kitle etkili ve verimli idi. Bu
sınıfın bir bölümü samimi ve idealistken bir çoğu da çıkarcı
olarak tanımlanıyordu. Bu kitle, olaylar içerisinde
yaşayarak, tecrübe ederek öğreniyordu ve Türkiye’de
kamuoyunu oluşturan ve milliyetçi olarak nitelenebilecek bu
sınıfa; memurlar, hocalar, subaylar, meslek sahipleri,
gazeteciler, öğrenciler ve bölgenin ileri gelenleri
giriyordu. Bunların parolaları ise milliyetçilik ve onun
öğeleri idi.
Bu sınıfın temsilcileri Lozan’da toplanan Barış
Konferansı sırasında sağlam bir kale gibi durdular ve
örgütlenerek Lozan’da Misak-ı Milli’yi elde etme başarısını
gösterdiler deniliyordu.
Rapor’a göre bu aydın grup türdeş değildi; bu
grup arasında anlaşmazlık konuları sadece şahsi, siyasi ve
askeri konular ile ilgili olmayıp bunların yanında gerçek
anlaşmazlık Türkiye’nin nasıl yönetileceğine ilişkindi. Bu
anlaşmazlıklar 1922 yılı sonuna doğru belirli konular
etrafında kristalleşerek 1923 yılına devrolmuştu.
Padişah arkasında güçlü bir halife bırakarak
gitmişti. Ama halife, çevresinde sultanın hileli tavırları,
muhalifler ve Ankara’ya karşı olanlar için potansiyel bir
tartışma konusu ile duruyordu.
Buradan hareketle yine İngiliz Kamuoyunda sıkça
dile getirilen konulardan birisi
olan İstanbul ve Ankara’nın iki ayrı anlayışı temsil eden
şehirler olarak çekişmesi gündeme getiriliyordu. Rapora göre
Ankara İstanbul’un işgal sırasında gösterdiği metaneti
övüyordu ama özellikle Kurtuluş Savaşı içerisinde yer
almamasını da unutmuyordu. İstanbul, Ankara’ya sonradan
ortaya çıkan türedi bir şehir olarak bakıyordu. İstanbul
ekonomik ve diğer bir çok açıdan Türkiye’nin birinci şehri
idi. İtilaf’ın İstanbul’u terk etmesi sonrası İstanbul ve
Ankara arasında kimin başkent olacağı tartışması başlamış ve
bu tartışmaya Büyük Millet Meclisi Ankara’yı 13 Ekim’de
başkent ilan ederek son noktayı koymuştur. Bu durum
İstanbul’u muhalif bir şehir veya muhalefetin her
zamankinden fazla yoğunlaştığı bir şehir konumuna
getirmişti. Rapor’a göre Ankara’nın başkent olarak
kalmasına, toplam nüfusun onda biri inanıyordu. Bu tavrı
destekleyen davranışların İngiliz Hükümetince de
sürdürüldüğü görülüyordu ve 1925 yılı sonuna doğru
İngilizler Ankara’nın geçici bir başkent olmadığını
anlayacaklardı.
Yeni Türkiye’nin başkenti ile ilgili tartışmalar
sonrası raporda Cumhuriyet’in ilanı sonrası Türkiye’nin
uygulamaya koyduğu politikaların Laiklik doğrultusunda yeni
yapılanmaları beraberinde getirdiği ve yeni Türkiye’nin
Panislamist bir politikayı ideal olarak benimsemeyip din
işleri ile devlet işlerini ayıran anlayıştan yana tavır
koyduğu yazılıyordu. Ama diğer yandan Milliyetçi hareketin
başlangıçta kesinlikle İslami ve Asyatik bir tavır
sergilediği, Mustafa Kemal Paşa’nın bunu halkı birleştirmek
ve halkın mili isteklerini gerçekleştirmek için ve diğer
Müslümanların yani İslam ülkelerinin desteğini almak için
İslami bir söylem seçtiği ve bu söylemin Misak-ı Milli’yi
gerçekleştirmede İtilaf Devletlerine karşı kullanıldığına
dikkat çekiliyordu.
Rapor; gelecekte Türkiye’nin isteğinin; kendini
yabancı etkisinden ve yönetiminden kurtarmış doğulu bir
Müslüman ülke olarak görmekti. Bugün bile onun bu
fikirlerinden vazgeçtiğini ve Doğu devletleri federasyonunun
liderliğine oynamayı planlamadığını söylemek mümkün değildi.
Daha önce değinilen Hıristiyan azınlıkların
durumu ile ilgili konuya hassasiyet devam ediyordu. Yeni
Türkiye’de her şeyi ile Türk olan bir vatan ve her şeyin
Türkler tarafından yürütüldüğü bir yönetim anlayışının
benimsenmesinin yanlışlığına işaret edilerek yeni
Türkiye’nin bu yapılanmada yabancı yardımı olmadan ve
gayrimüslimler olmadan başarı sağlaması mümkün görülmüyordu.
Yani Türkler ticaretten ve bazı mesleklerden anlamıyorlardı,
onlar adına bu faaliyetleri yürüten Hıristiyanlardan bir
günde kurtularak bu işi kendilerinin yürütmesi imkansızdı.
Yine Türkler Batılı sermaye olmadan bu dönüşümü
sağlayamazdı. Batılı sermaye denince ise akla İngiltere ve
Londra geliyordu. Batılı sermaye ise güvence isterdi salt
bağımsızlık uğruna bu tür güvencelerden vazgeçilmemeliydi.
Nitekim Rapor’a göre Türkiye’nin geleceğe ilişkin
endişelerinin başında ekonomik sorunlar vardı ve Mustafa
Kemal Paşa’nın yaptığı konuşmalarda buna işaretle yabancı
sermayeyi yüreklendirme ve teşvik dışında buna duyulan
ihtiyacı dile getirdiği belirtiliyordu.
Oysa Lozan Barış Anlaşması sonrası ekonomik
durumu iyi olmayan Türkiye’de yabancı düşmanlığı şahlanmıştı
ve bunu yatıştırmaya, ortadan kaldırmaya Mustafa Kemal ve
İsmet Paşa’ların gücü yetmiyordu.
Sonuçta raporlarda ve İngiliz kamuoyunda yer
alan; yeni hareketin yürütüldüğü diplomasinin eski ile aynı
olduğu ve değişmediği, Mustafa Kemal Paşa önderliğindeki
hareketin Misak-ı Milli’yi gerçekleştirmede gösterdiği
kararlılık, Anadolu hareketinin İtilaf blokunu çatlatma
yolunda devletler ile ayrı ayrı anlaşarak İngiltere’yi
yalnız bırakmak istemesi ve bunu başarı ile yürütmesi,
azınlıkları elimine eden ve her türlü faaliyetin Türkler
tarafından yürütülmesi isteği ve her alanda bağımsızlık
konusundaki hassasiyet ile bütün bunları yaparken hareketin
referans noktasının artık İslamiyet olmayıp milliyetçilik ve
onun gerekleri olduğu, muzaffer milliyetçiliğin yeni
Türkiye’nin ruh hali olarak tanımlanması, İngiltere’nin
Ortadoğu’ya ilişkin konularda hakim devlet olarak
isteklerini Yunanistan üzerinden gerçekleştirmek isteyişi,
Anadolu’daki hareketin Bolşevik Rusya ile ilişkisi
Moskova’nın etkisinde oluşu, Anadolu hareketinin eski devlet
ve onun anlayışından farklı bir anlayış milli ve laik bir
devlet anlayışını benimsediği ve buna uygun bir toplum
yaratma yolunda radikal reformlardan yana olduğu yolundaki
tespitleri yapmak sanırız yanlış olmayacaktır.
|