ANKARA HARP OKULU BİNASI İNŞAATI VE MEKTEB-İ HARBİYE’NİN İSTANBUL’DAN ANKARA’YA TAŞINMASI

(Arşiv Belgelerinin Işığında)

                                                       Öğ. Kd. Bnb.  Dr. Ali GÜLER*

  

I. HARP OKULU’NUN KURULUŞU VE HARP OKULU BİNALARI

 Açılmasına karar verilip, çalışmaların başladığı 1834 yılı esas alınırsa 167; Padişah II. Mahmut’un okulu ziyaret ederek resmen açtığı 1 Temmuz 1835 tarihi esas alınırsa 168 yıldır Türk ordusunun modern anlamda subay ihtiyacını karşılayan; Mustafa Kemal Atatürk[1] dahil Cumhuriyeti kuran kadronun önemli bir bölümünü yetiştiren Harbiye’nin bir müessese olarak kelime anlamıyla birlikte ortaya çıkışı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından (1826) sonra askeri sahadaki yeni teşkilâtlanmayla ilgilidir. Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye’nin kurulması ve bu ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere Şehzadebaşı’ndaki Acemi Ocağı Kışlası’nda yaşları on beşin altındaki gençler için bir tâlimgâh açılması Harbiye’nin başlangıcı sayılabilir. Ancak Osmanlı-Rus savaşı yüzünden bu ilk teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Bazı müellifler, bu mektebin kuruluşunu 1795’te Mühendishâne’de yapılan ıslahata kadar götürmektedir. Harbiye’nin kuruluşu konusunda en önemli teşebbüs 1831’de gerçekleşmiştir. Hassa Ordusu Müşiri Ahmet Fevzi Paşa, Selimiye’deki Mansûre askerleri arasından birkaç yüz kişiyi seçerek bunları bölükler halinde teşkilâtlandırdı. Yaşları on dokuz-yirmi bir arasında değişen bu erlere “sıbyan bölükleri” adı verildi. Bunlara diğer erlerden farklı olarak okuma yazma da öğretiliyordu. Başarılı olanlar onbaşı, çavuş ve mülâzım rütbelerini alarak kıtalara katılıyordu. Sıbyan bölükleri Harbiye’nin temelini oluşturduğu gibi bölük erleri de ilk Harbiyeliler sayıldı.

 Sıbyan bölükleri kurulurken Avrupa’daki gibi askeri okulların açılması da düşünüldü. Hüsrev Paşa II. Mahmut’a yazdığı bir tezkirede Fransa’daki “Ecole Militaire” tarzında bir askeri mektebin açılmasının ve Avrupa’dan askeri öğretmen getirilmesinin lüzumunu dile getiriyordu. Teklifi olumlu bulan padişah, uzun yıllar Avrupa’da kalmış olan Mehmet Nâmık Paşayı Harbiye Mektebi’ni kurmakla görevlendirdi. Ahmet Fevzi Paşayı da yanına yardımcı olarak verdi. Sıbyan bölüklerinde ders verdirmek üzere Mısır Valisi Mehmet Ali Paşadan subay istedi. Fakat Mehmet Ali Paşa, Mısır’da 1816’da kurduğu Harp Okulu’nda yetişen subayların yeterli bilgiye sahip olmadığını ileri sürerek padişahın isteğini geri çevirdi. Çok geçmeden Mehmet Ali Paşanın isyan etmesi Harbiye’nin açılmasını geciktirdi. İsyandan sonra Maçka kışlası okul haline getirilerek, Selimiye Kışlası’ndaki sıbyan bölükleri buraya nakledildi (1834). 400 kişilik sınıflar, kütüphane, cami, hamam, hastane, eczane, matbaa ve mutfakla donatılan mektebin laboratuarları için gerekli malzemeler Avrupa’ya sipariş edildi. Mektep başlangıçta “Ekol Militer”,  “Mekteb-i Ulûm-i Harbiye”, “Mekteb-i Fünün-ı Harbiye”, “Asâkir-i Hâssa-i Şâhâne”, “Mekteb-i Harbiye-i Mansûre” ve “Mekteb-i Hâssa” gibi çeşitli adlarda anıldı.

 Eğitime başladıktan sekiz ay sonra, 1 Temmuz 1835 (5 Rebiyülevvel 1251)’te II. Mahmut mektebi ziyaret etti. Bu ziyaret, okulun resmen açılış tarihi olarak kabul edildiği gibi, adı da “Mekteb-i Harbiye” olarak tescil edildi.[2]

 1834’te “Sıbyan Bölükleri” adı altında Selimiye Kışlası’nda eğitim ve öğretime başlayan Harp Okulu, uzun tarihi içinde; dönemin siyasi, askeri ve sosyal şartlarının gereği olarak ve bazen de yetersizliklerden dolayı farklı binalarda eğitim ve öğretimine devam etmiştir. Harp Okulu 1956 yılında Ankara’daki şimdiki binasına taşınıncaya kadar, Selimiye Kışlası’ndan sonra sırasıyla şu binalarda bulunmuştur: Maçka Kışlası/İstanbul (1835-1844), Çinili Köşk/İstanbul (1844-1847), Tophane-i Amire/İstanbul (1847-1854), Taş Kışla/İstanbul (1854-1859), Haydar Paşa Kışlası/İstanbul (1859-1863), Pangaltı Harbiye Mektebi/İstanbul (1863-4 Ağustos 1914), Kuleli Kışla/İstanbul (1919-1920), Halıcıoğlu Kışlası/İstanbul (1920), Kuleli Kışla/İstanbul (1920), Zeytinburnu Kışlası/İstanbul (15 Ekim 1921-16 Ağustos 1922), Sınıf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgahı/Cebeci-Abidinpaşa-Ankara (1 Temmuz 1920-17 Eylül 1923)[3], Pangaltı Harbiye Mektebi/İstanbul (19 Eylül 1923-23 Eylül 1936), Kara Harp Okulu/Ankara (25 Eylül 1936-).

 Harp Okulu, 1914 yılından 1922 yılına kadar Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke dönemlerinde bu binalardan başka, bazen “Harbiye Taburu”, bazen “Harbiye Alayı”,  çoğunlukla da “Talimgah” isimleriyle İstanbul’un yaklaşık on değişik yerinde bulunmuştur. Adeta “göçebe” denilebilecek bir vaziyette oradan oraya savrulan Harp Okulu’nun bu durumu, okulun bir çok malzemesi ve arşivinin de imha olması veya kaybolmasına yol açmıştır. Bu sekiz sene içindeki serüven şu şekildedir:

 1913-1914 ders senesi sonunda, Harp Okulu’ndan eski son sınıflar teğmen, müstacel devreli sınıflar asteğmen olarak mezun oldular. Aynı ders senesi sonunda kıdemsiz birinci sınıflar, son sınıfa geçmişlerdi. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı için seferberlik ilan edilmiş, ordunun subaya ihtiyacı görüldüğünden yeni son sınıfa geçmiş olan öğrenciler de kıdemsiz asteğmen sicili ile okuldan mezun edilerek, birliklere sevk edilmişler ve Harp Okulu birbiri ardına üç devreyi mezun ettikten sonra 4 Ağustos 1914’de kapatılmış ve Harp Okulu eğitimine son verilmiştir.

 1913-1914 ders yılında liseden mezun olan, staj için birliklere gönderilen öğrenciler, Harp Okulu (Pangaltı) binasında toplandılar. Buraya gelmiş olan yedek subay öğrencileri ile birleşen öğrenciler, 9 Ağustos 1914’ten 5 Nisan  1915’e kadar Harbiye binasında çalıştılar. Harbiye’nin bu öğrencileri, bu tarihten sonra Kartal/Maltepe’de bulunan “Endaht Mektebi” (Atış Okulu) Binasına taşındılar. Okulun adı, “İstanbul İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgahı” adını aldı.[4] Talimgahın bazı öğrencileri Kartal, Yakacık ve Pendik’teki bazı binalara yerleştiler. Alay kuruluşunda olan Talimgah’ın  I. Taburu Erenköy’de, II. Taburu Bostancı’da, III. Taburu da Maltepe’de idi.

 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı gün, “İstanbul İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgahı” kapatıldı ve aynı yerde “Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı” açıldı. Bu yeni talimgah, 1918 yazından 1919 Kasımı’na kadar devam etti. Öğrenciler, eğitimlerinin yanı sıra Kayış Dağı’nda türeyen ve Bostancı, Maltepe ve Pendik havalisinde baskınlar yaparak Türkleri katl ve mallarını yağma eden Rum çetelerine karşı, bu havalinin emniyet ve güvenliğini de sağlıyorlardı.[5]

 Pangaltı’daki Harbiye binasının başına gelenler, Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı’nın da başına gelmiş; Rumların da teşvik ve tahrikleri ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Wilson’ın emri ile bir İngiliz subayı da Talimgah’a gelmiş, “Pendik’ten Kartal’a kadar olan yerlerin 24 saat içinde tahliye edilmesini, bu sürenin bitiminde İngilizlerin buraları işgal edeceklerini, Talimgahın malı olduğu halde nakledilmemiş her ne görülürse İngilizler tarafından müsadere edileceğini” bildirmiş ve hiçbir söz dinlemeden dönüp gitmiştir. Ağırlıkları Pendik’te bulunan Talimgah, Harbiye binası da göz önünde bulundurularak 48 saate çıkartılan süre içinde öğrencilerin de yardımlarıyla Pendik’ten Bostancı’ya taşındı.

 Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı, 5 Ağustos 1919’da lağvedildi. Bostancı merkez olmak üzere Edirne ve Kuleli liselerinden mezun olan öğrencilerden Suadiye ve Erenköy’de iki bölüklü bir “Harp Okulu Taburu” teşkil edildi. Daha sonra Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı’nı bitirememiş olanlardan bir tabur ve İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgahı’nı bitirememiş olanlardan da “Talim Kıtaları” adı altında üçüncü bir tabur teşkil edildi. Bu üç taburdan “Harbiye Alayı” oluşturuldu (5 Ağustos 1919). Öğrenci olanlar Kuleli’de, diğer iki tabur da Bostancı’da idi.

 Aynı senenin Aralık ayında İngilizlerin Kuleli’deki taburun, Rumların da Bostancı’daki iki taburun kaldırılmasını istemeleri üzerine öğrenciler malzemeleri ile birlikte 20 Aralık 1919’da Halıcıoğlu’ndaki eski “Mühendishane-yi Berr-i Hümayun” veya “Topçu Harbiyesi” binasına nakledilmişlerdir. Burada, Topçu Harbiyesi öğrencileri ile birleştirilen okulun adı “Muhtelit (Karma) Harbiye Mektebi” oldu ve taşınmasından on gün sonra 1 Ocak 1920’de eğitim ve öğretime başladı.

 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal kuvvetleri tarafından resmen işgali üzerine Harp Okulu 20 Nisan 1920’de tekrar kapandı. Öğrencilerin izinli olduğu ve okulda 20 kadar öğrencinin bulunduğu bir Cuma günü, işgal kuvvetleri bir baskınla okulu işgal ettiler. Bunun üzerine, alınan bir kararla eğitim ve öğretim lağvedilmiş, durum evci olanlara da gazetelerle, “tekrar davet edilinceye kadar mezun oldukları” şeklinde duyurulmuştur. Evci olmayan öğrenciler ise, okulun eşyaları ile birlikte 1 Mayıs 1920’de tekrar Kuleli’ye nakledilmişlerdir.

 Harp Okulu öğrencileri burada da rahat bırakılmamış, İşgal kuvvetleri 5 Temmuz 1920’de binayı “Ermeni Yetimhanesi” yapmak gerekçesi ile işgal ettiler. Ermeni yetimlere yer bulunurken, Türk öğrenciler sokağa atılmıştı.

 Açıkta kalan öğrenciler, bir kısım eşyalar ve okulun kayıt defterleri ile birlikte, Kağıthane’deki “Ordugah”a nakledildiler. Burada 6 Temmuz 1920’den, 1 Ağustos 1920’ye kadar, 25 gün kaldıktan sonra, Harp Okulu öğrencileri Eyüp’teki “İplikhane binası”na, Kuleli öğrencileri de Maçka Kışlası’na taşındılar. Harp Okulu’nun taşındığı İplikhane Binası, çok harap olmuş bir bina idi ve okulun eşyalarını ancak alabilecek büyüklükteydi. Öğrencileri de azalmıştı.

 Maçka’ya taşınan Kuleli öğrencileri, bir süre sonra Beylerbeyi’ne nakledildiler. 26 Aralık 1920’de Eyüp İplikhane’deki Harp Okulu, Maçka Kışlası’na taşındı ve ismi “Zabitan Mektebi” oldu.

 12 Eylül 1921’de Maçka Kışlası da İngilizler tarafından işgal edildi. Harp Okulu bu sefer “Zeytinburnu Kışlası”na taşındı. Burada 15 Eylül 1921’den 16 Ağustos 1922’ye kadar kalan İstanbul’daki Harp Okulu veya son ismi ile “Zabitan Mektebi”, 1922 Ekimi’nde lağvedildi.[6] Bu tarihlerde Anadolu’da, yine Harbiyelilerin önderliğinde gerçekleştirilen Milli Mücadele başarıya ulaştırılmış, düşman İzmir’de denize dökülmüş, Milli Kuvvetler, İstanbul kapılarına dayanmış bulunuyordu.

 

II. ANKARA HARP OKULU BİNASININ İNŞAASI

  İstanbul, Büyük Zaferden sonra milli hakimiyetimiz altına tekrar geçince, Ekim 1922’de lağvedilmiş olan İstanbul Harp Okulu (Zabitan Mektebi)’nun 2. sınıfa geçen öğrencilerinin de bulunduğu bir müfreze, Pangaltı’daki tarihî Harp Okulu binasından yabancı bayrağını, Türk’e has bir nezaketle indirdi. Bu arada, 1 Temmuz 1920’den itibaren Cebeci-Abidinpaşa-Ankara’da, “Sınıf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgahı” adı ile eğitim ve öğretime devam eden Harp Okulu, 17 Eylül 1923 tarihinde İstanbul’a nakledildi.[7] Okul, 19 Eylül 1923’ten itibaren Pangaltı’daki tarihi binasında yeniden tam kadro ile eğitim ve öğretime başladı.

 Kendi tarihî binasında 23 Eylül 1936 tarihine kadar on üç sene eğitim ve öğretime devam eden Harp Okulu, bu tarihten sonra yeni Türk Devletinin başkenti Ankara’ya taşınacaktır. Aşağıda belgeleri ile değerlendireceğimiz gibi; yeni bir bina yapılarak, okulun Ankara’ya taşınması konusundaki kararın 1928 yılında alındığı anlaşılmaktadır.

 Okulun Ankara’ya taşınmasının nedenleri, Merhum Dr. Tahsin Ünal tarafından, “askerî ve fikrî sebepler”e bağlanırken[8]; İ. Kurtcephe ve M. Balcıoğlu tarafından, “1923’ten beri İstanbul’da bulunan Harp Okulu, askerî ve diğer nedenlerden ötürü Ankara’ya taşınmıştır... Osmanlı Devleti’nin merkezi, kozmopolit unsurları içinde barındıran İstanbul yerine Türk İnkılâbı’nın kaynağı Ankara, Harp Okulu için daha uygun bir mekan olarak görülmüştür[9] şeklinde açıklanmaktadır.  Aynı araştırıcılar, eserlerinin bir başka yerinde de, Harbiye’nin Ankara’ya taşınma gerekçelerinden biri olarak; Cumhuriyeti kuran kadronun başta Atatürk olmak üzere “askerin, subayın siyaset dışında tutulması prensibi”ni göstermektedirler: “Atatürk... kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde subayın politika dışında tutulmasını ana ilkelerden birisi olarak kabul etmiştir. Hem Atatürk, hem de ordunun yönetimi kendisine verilen Mareşal Fevzi Çakmak, bu ilkeyi kararlı biçimde sürdürmüş ve korumuşlardır. Söz konusu anlayış, Harp Okulu’nda da hakim olmuştur. Okul, asli görevi olan ülkenin milli savunmasını en iyi biçimde gerçekleştirecek subay yetiştirmeye devam etmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin esas unsuru olan Harbiye’nin politika dışında tutulması, karar vericilerin üzerinde hassasiyetle durdukları bir konu olmuştur. Öyle ki, 1936 yılında Harbiye’nin 102 yıllık yuvası İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasında bu endişe en önemli faktör gibi görülmektedir. Çünkü, İstanbul karışık ve kirli ihtirasların bulandırıcı havasının estiği bir yerken, Ankara, Atatürkçü Düşüncenin heyecanlarının yaşandığı yeknesak bir kent görünümündeydi.[10] 

 Bütün bunlar doğru olmakla birlikte, kanaatimizce Pangaltı’daki binanın zaman içinde çok yıpranmış ve özellikle 1914-1922 yılları arasında savaşın ve Mütareke döneminin bütün yıkıcı etkilerine maruz kalmış olması da, yeni bir bina yapılarak, okulun Ankara’ya taşınmasını zaruri bir hale getirmişti. Nitekim, 1930’da Pangaltı’daki okulu ziyaret eden Atatürk’ün burada söylediği sözler de bu düşüncemizi desteklemektedir:

 Atatürk, 1930 yılı Kasım Ayı’nın ikinci yarısında bir Doğu Anadolu ve Karadeniz gezisine çıkmış, 1 Aralık 1930 günü Ege Vapuru ile Trabzon’dan İstanbul’a gelmiştir.[11] Atatürk, bir gün sonra yani 2 Aralık 1930 günü, sırasıyla Harp Akademisi, Mülkiye Mektebi, Harbiye ve Galatasaray Lisesi’ni ziyaret etmiştir. Dönemin basını bir gün sonra 3 Aralık 1930 günü bu gezi ve gelişen olayları şu şekilde duyurmuştur: “Büyük münci, otomobille Beşiktaş’tan Serencebey yolunu takiben evvela Yıldız’daki Harp Akademisi’ni ziyaret eylemişler ve burada Akademi Müdürü Basri Paşa ile heyet-i talimiye tarafından karşılanmışlardır. Gazi Hz. Akademi’nin Levazım sınıflarına girmişler, Fransızca ders verilmekte olan üçüncü sınıfı müteakip diğer iki sınıfı da ziyaret etmişlerdir. Bu iki sınıftan birinde Almanca ve diğerinde İngilizce tedris ediliyordu.

 Reis-i Cumhur Hz., Basri Paşa’dan Akademi’ye ait bazı izahat aldıktan sonra o civarda bulunan Mekteb-i Mülkiye’yi ziyaret etmişlerdir. Bu sırada talebe talimde olduğundan sınıflarda tedrisat yoktu. Müşarünileyh Hz., Mekteb-i Mülkiye’de sınıflara girmemişler, yalnız mektep müdürünün mektep ve talebe hakkında verdiği izahatı dinlemişlerdir.

 Gazi Hz., otomobillerine rakiben ve Nişantaşı tariki ile Mekteb-i Harbiye’yi ziyaret eylemişlerdir. Bir asker müfrezesi, resm-i selâmı ifa etmiştir. Büyük gazi burada Mektep Müdürü ve erkân-ı talimiyesi tarafından istikbal edilmişler ve bazı sınıflara girmişlerdir. Bu sınıflardan birinde istihkam ve diğer birinde fenn-i silah dersleri veriliyordu. Reis-i Cumhur Hz., muallimlerle derslerine ait kısaca görüştükten sonra talebe arasında oturarak bir müddet dersleri takip buyurmuşlardır.

 Gazi Hz. Harbiye Mektebi’nde yatakhaneleri gezdikten sonra mektebi terk ederken;

 - Mektep ben burada talebe olduğumdan farksızdır. Bu bina artık bugün bir mektep olmaktan çıkmıştır. Hattâ Cumhuriyet ordusu için bir kışla dahi olamaz. Bir an evvel ordunun yarınki zabitlerini bu binadan çıkarmak lazımdır.

 Dediler. Ve talebenin dikkatinden ve müderrislerin liyakatinden çok memnuniyet ve iftiharla bahsederek Mektep Müdürü’ne teşekkür ettiler.

 Mekteb-i Harbiye’den aynı suretle teşyi edilen Büyük Münci saat tam 15’te Galatasaray Lisesi’ni ziyaret buyurmuşlar ve kırk dakika kalmışlardır...[12]

 Atatürk’ün Harp Okulu’nu ziyareti ve yeni bir bina yapılması gerektiği şeklindeki sözleri, aşağıda görüleceği gibi, Bakanlar Kurulu’nun Ankara Dikmen sırtlarında yapımı kararlaştırılan okul inşaatına izin veren kararnamesinin yayınlanmasından sonradır. Atatürk’ün de imzası bulunan Bakanlar kurulu onayı, 24 Temmuz 1930 tarihlidir. Aşağıda da görüleceği üzere, bu konudaki düşüncenin yaklaşık olarak 1928 yılında oluşmaya başladığı, yer seçiminin de Ağustos 1929’da tamamlanmış olduğu ve Atatürk’ün ziyaret esnasında bir nevi bu çalışmalardan hareketle konuyu gündeme getirdiği anlaşılmaktadır.

   Nitekim, Genelkurmay Başkanlığı,[13] Milli Savunma Bakanlı[14]na gönderdiği  27 Ağustos 1929 tarih ve Ş. 8. 30769 numaralı bir tezkere ile; “Harbiye Mektebi ve Hastahane binalarının Dikmen eteklerinde yapılması”nı talep etti.[15] Bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığı, “bu civarın bu maksat için menafii umumîye namına istimlâkine İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu)’nce karar verilmesi”ni 11 Ocak 1930 tarih ve 1044/3092 numaralı tezkere ile “makam-ı devletlerine arz etti”.[16]

   Bakanlar Kurulu, 12 Şubat 1930 günü yapılan toplantısında, “mahalli mezkûrun Harbiye mektebi, Hastahane ve müessesat-ı askeriye için menafii umumiye namına istimlâkine” 8867 numaralı kararname ile olur verdi. Hazırlıkların yapılmasından ve inşaata başlanması aşamasına gelindikten sonra yine Bakanlar Kurulu’nun izni alınacaktı. [17]

   Bunun üzerine, “burada mühim bir kısım arazi bedeli tesviye edilmek (ödenmek) suretiyle istimlak edildi. Harbiye Mektebi ve Hastahanenin plan ve projeleri de Profesör Holç Mayister’e yaptırıldı.[18] Bu işlemler yaklaşık beş ay kadar sürdü. 22 Temmuz 1930 tarih, 996/2274 sayılı yazı ile Milli Savunma Bakanlığı bu defa inşaata başlanması için yeni bir kararname hazırlanmasını Başbakanlık’tan talep etti.[19]

   Bakanlar Kurulu, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Baş Vekil İsmet (İnönü) ve bakanların imzasını taşıyan 24 Temmuz 1030 tarih ve 9763 sayılı Kararname ile Harbiye Mektebi ve Hastahanenin inşaatına başlanmasına karar verdi. Ankara Harp Okulu Binasının inşaatına start veren bu Kararname’nin tam metni şu şekildedir: “Ankara’da inşaaları zarurî ve mübrem bir mahiyet iktisap ederek icap eden arazi istimlâk ve projeleri tanzim edilmiş olan Harbiye Mektebi ve Hastahaneler binalarının 5/7/930 tarih ve 9682 numaralı kararname mucibince inşaatına başlanması; M. M. Vekaleti’nin 22/7/930 tarih ve 996/2274 numaralı tezkeresiyle yapılan teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 24/7/930 tarihli içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. 24/7/930[20]

   bu Kararname gereğince Ankara Harp Okulu inşaatına 1930 Ağustosu’nda başlandı. İnşaat çalışmaları ve iç tefrişat bazı eksikliklerle 1936 Eylülü’nde bitirildi. Başbakan İsmet İnönü, Okulun İstanbul’dan taşınarak Ankara’ya geldiği 25 Eylül 1936 gününden iki gün sonra 27 Eylül 1936’da, Okula gelerek her tarafı Harp Okulu Komutanı Albay Mehmet Ağustos ile birlikte gezdi. Ankara’daki Harp Okulu’nun 29 Ekim 1936’da Cumhuriyet Bayramı’nda resmen açılması kararlaştırıldı. Yeni bina ve yerleşme hazırlıkları basında şu şekilde anlatılıp, tanıtılıyordu:

   “Yenişehir’den Dikmen’e giden caddenin sağ tarafında, şehre hakim tepelerde kurulan bu mektep binalarında her türlü hazırlıklar tamamlanmıştır. Bina çok güzel ve her türlü modern vasıtalarla mücehhezdir. Yeni mektepte, 2500 gencimizin rahat ve huzur içinde bilgilerini tamamlamaları için her türlü konfor mevcuttur...[21]

   “HARBİYE YARIN TAŞINIYOR. ÇANKAYA ETEĞİNDEKİ YENİ MEKTEP BİNASINDA BÜYÜK HAZIRLIK VAR. Ankara Heyecan İçinde Bekliyor. Ankara, 22 (Hususi Muhabirimiz yazıyor) – İstanbul yüz senelik tarihi Harbiye’sinden ayrılmanın acısını duyarken, Ankara şefler yetiştiren büyük irfan ocağının gençlerini karşılamaya hazırlanıyor.

  Bir asırlık tarihi içinde,Türk ordusuna otuz bine yakın subay kazandıran bu şerefli yuva, Ankara’da büyük şefin mahallesine, Çankaya’nın eteğinde: Harbiye için hazırlanan muhteşem binaya geliyor.

   YENİ HARBİYE BİNASI. Dikmen otobüsü bizi mektebin hayli uzağına bıraktı. Genel Kurmay’ın kıyısından mektebe çıkan geniş yol daha bitirilmemiş. Biz kestirmeden, tarlaların içinden yürüyoruz.

   Geniş cephenin ortasında, sütunların arası yığınlar ile dolu. Bunlar daha odalara yerleştirilmemiş eşya denkleridir.

  Bir hademe dün İstanbul’dan gelen ve hazırlıklara göz gezdirildikten sonra bu akşamki trenle İstanbul’a dönen mektep müdürü Mehmet Ağustos’un çantalarını şehre götürüyor.

 YENİ BİNADA BÜYÜK HAZIRLIKLAR. Nöbetçi subay, bir yandan bize Adana’da yaptırdıkları talebe dolaplarının cilasının daha kurumadığını anlatıyor, bir yandan da subaylara emir veriyordu.

  -Yataklar için 1500 kilo pamuk almamız lazımdı. Fakat Ankara piyasasında ancak 1092 kilo buldurabildim.

   Hallaç, yol yayla sütunların arasından peydahlandı. Yüzbaşı, misafirini bekleyen ev sahibinin telaşlı ifadesi ile:

   -Haydi oğlum, dedi, çık yukarı salona, gündüz gece deme, yatakların pamuğunu hazırla…Yataklar yumuşak olsun; çocuklar yorgun düşecekler üstüne… Marş.     

   Hallaç pamuğu çala tokmak pörsüte dursun biz koridorlardan birine daldık…

 Büyük binanın sekiz yüze yakın odası var; bize binayı gezdiren bu zata binayı iyi tanıyıp tanımadığını sordum.

-Üç aydan beri karış karış ezberledim, dedi. Fakat koridorların içinde topluca kayboluruz korkusu ile geçtiğimiz yerlere gözlerimle işaretler koyuyorum.

 Güneşin altında tarla yolculuğu, bizi hem terletmiş, hem susatmıştı. Bizi gezdiren arkadaşa :

 -Aman kardeşim, dedim, lokantadan başlasak, fena halde susuzum.

Mermer masaları kurulmuş muazzam bir yemek salonu; cuma’dan sonra bu salonun yemek saatlerindeki manzarasını düşünüyorum. 

  İçme suyu musluklarından kana kana buz gibi su içtik. Fakat kurşun borular daha yeni olduğu için suyu kokulu akıtıyor. Binanın birinci katının turunu bitirmek üzereyiz. Neler görmedik? Burası sinema salonu karşısı istirahat yeri, burası büfe, şu camekana berber yerleşecek.

 Çamaşırhanede verilen izahatı dinliyoruz:

 - Bu makine yıkar, beriki kurutur, şu ütüler, bu dürer … tamamdır beyim.

 Çamaşır yıkama odasının ortasında, genişçe silindirli bir makine var. Bir yanından iki kişinin attığı çamaşırları öbüründe yıkanmış, kurumuş ve ütülenmiş olarak altı kişi toplamakla bitiremiyormuş.

 MEKTEBİN KULESİ. Rehberimizin elinde ustaca yapılmış bir maymuncuk var; bütün kapılar bununla açıldı, kilitlendi. Maymuncuğu büyük bir maharetle kullanan rehber:

 - Kapıların kendi anahtarları bir araba demir tutar, diyor, taşınır mı hiç!..

Maymuncuğun en son açtığı kapı, binanın tam orta yerinde yükselen kulenin kapısı oldu. Yüz basamaklı merdivenden döne döne kulenin tepesine çıktık. Ankara’nın manzarası, Harbiye’nin kulesinden çok muhteşem görünüyor. Binaya en yakın devlet mahallesinin modern binaları ve sıra ile Yenişehrin asfalt yolunu takip ederek ulus meydanına kadar iki yanda yükselen apartmanlarla örnek bir şehir tabak gibi gözümüzün önüne serilmiş duruyor. Daha ileride Yalçınhisar ve eski Ankara’nın sırta yapılmış silüetini görüyorsunuz.

 Arkanızda Dikmen’in ve Çankaya’nın yemyeşil sırtları ve yeşilliklerin içinde yer yer yükselen zarif binaları ile manzaraya ayrı bir hususiyet veriyor.

 Harbiye’nin 2500 genci bu haşmetli dekor içindeki binasını doldurduğu gün Çankaya mahallesinin bu tatlı meyilli sırtı başka bir renk ve başka bir şenlik kazanacaktır.[22]

 “ANKARA’DA HARBİYE. Kahramanlar yuvası şanlı Harbiye üç günden beri Ankara’nın sıcak ve şevkatli bağrındadır. Yiğitler kaynağına olan sevgi hayranlığını onun geldiği gün candan tezahürlerle gösteren Ankaralılar için Harbiye’nin gelişi daima bir bayram ve mesut gün olarak hatırlarda tutulacaktır. Hele Harbiye’yi gezdikleri ve kahraman ordumuzun yarınki şanlı subaylar ile az dahi olsa beraber bulunduktan sonra Harbiye’ye gönülde bir yer ayırmamak hiç mümkün değildir:

    Bakanlıklardan Dikmen’e giden yolun asfalt kısmının bittiği yerde, karşımızda bir kale gibi yükselen Harbiye mektebine hangi yoldan gideceğinize tayinde bir zaman tereddüt edersiniz. Henüz esas yolu yapılmakta olan mektebe nakil vasıtalarının gide gele yaptıkları sayısız yolların hangisinden giderseniz gidiniz,  mektep o kadar büyük ve cephesi o kadar geniş ki az sonra kendinizi Harbiye’nin granit duvarları önünde bulursunuz.

   Binlerce genci bağrında yaşatan koca mektebin gelen ve gelmekte olan eşyalarını taşıyan kamyonlar ve arabalar yolları doldurmuştu. Kapıda duran yağız yüzlü Mehmetçiğe mektep kumandanı’nın nerede olduğunu sorduk.

   ‘Başbakanla mektebi geziyorlar’ dedi.

    Bütün odaları, salonları, kalorifer dairesine kadar her yeri gezen İsmet İnönü, ayağında get cokey kıyafetiyle şimdi talebenin arasında dolaşıyor. Hatırlarını soruyor, konuşuyordu. Yetiştiği ocağa olan alakasını burada saatlerce kalarak ve en ufak şeylere varıncaya kadar meşgul olarak gösteren İnönü kahramanını binlerce genç gönülden gelen tunçlaşmış sesleriyle ‘Varol’ sesleriyle uğurladılar.

   Harbiye o kadar büyük, salonlar, odalar ve koridorlar o kadar birbirinin içindeki binayı iyi bilmiyorsanız ve yanınızda bir rehber yoksa bir labirente girmiş gibi kaybolmanız muhakkaktır.

   Gezmeğe aşağıdan başlıyoruz: Kalorifer dairesi ve ilerisinde mutfakta, her birinin kutru iki metreye yakın dört tane kazan var ki, yemekleri su buharı ile pişirmektedir.

   Temizliği, intizamı ve kuruluşu en kuvvetli bir iştah ilacı kadar acıktırıcı olan yemekhaneye asansörle iniliyor. Buradan duş yerlerine geçilmektedir.

   Sıcak bir hava yüzümüzü yalıyor. Burada 50’den fazla duş yeri var güzel bir tezat: Frijider dairesi biraz ilerdedir.

   Yukarı katlarda, insana sonsuz gibi gelen odaları, salonları geziyoruz. Yeni yapılan dolaplar koridorlarda sıralanmış. Üzerlerinde numaralar var. Mektebin büyük bahçesinden keser sesleri geliyor. Marangozlar çalışmaktadır. Talebelerin çoğu bahçede. Mektebin güzel sineması 2000 kişi alacak kadar büyüktür.

   Talebeler de, içinde günlerini ve yıllarını geçirdikleri cumhuriyetin orduya armağanı olan bu muazzam binayı bizim kadar merakla dolaşıyorlar. Yalnız, onlarda bizim kadar merak, fakat bizden çok alâka var. Şehri bilenler; Ankara’yı görmeyenlere mektebin büyük ve yüksek balkonundan Ankara’nın semtlerini anlatıyorlar. Bu balkondan Çankaya, Yenişehir, Kale, Çiftlik’in yeşil örtüsü ve Ankara’nın ufuklarına kadar gözükmektedir. Harbiye’nin en büyük talihi buradadır.

   Yanından geçtiğimiz gençlerden biri arkadaşına eliyle Milli Müdafaa sırtlarını göstererek: ‘Atatürk Ankara’ya bu tepeden gelmiş…’ dedi. Bütün gözler büyük bir hayranlık ve minnet içinde Çankaya’ya doğru kayıyor.

   Kumandanından; emir neferine kadar bütün Harbiyelilerde zevkli, dinç ve neşeli bir yorgunluk var. Bir genç, ‘yer değiştirmekten mi, neden bilmem, bu gece hiç uyumadığım halde uykusuz ve yorgun değilim. Ankara’nın ne güzel geceleri var’’dedi.

   Devlet mahallesi tamamen bittikten sonra, Harbiye Yenişehir’e daha çok yakınlaşmış olacaktır. Bugün boş olan geniş saha ağaçlandırılacak, parklar yapılacak, spor sahaları inşa edilecektir.

   Harbiyelilerin neşelerini ve kahkahalarını bugün Dikmen yolunda bile dinlemek mümkündür. Kahramanlar yuvası Harbiye’nin Atatürk’üne kavuşmanın vermiş olduğu bahtiyarlık içinde bugünkü neşesi asırlarca devam edecektir. Harbiyelilerimizin ilk gün Ankara için intibaları budur.[23]        

      “YENİ HARBİYE BİNASININ AÇILIŞ MERASİMİ HAZIRLIĞI. Küşat resmi gelecek ay yapılacak. Başvekil İsmet İnönü, evvelki gün Ankara’da yeni Harbiye mektebine gitmiş ve binayı gezmiştir. Mektep’ de iki saatten fazla kalan Başvekil, yeni tesisata ait en ufak teferruatla alakâdar olmuş ve lazım gelen emirleri vermiştir. Yeni binanın açılış merasiminin Cumhuriyet Bayramında yapılması kararlaştırılmıştır.[24]

   Okulun yeni binası, Cumhuriyet’in ilk mimari eserlerinin bütün özelliklerini taşıyan bir bina idi. Taştan yapılmıştı. Küçük bir avluyu çerçeveleyen dik dörtgen bir yapı şeklindeydi. Bodrum ile birlikte üç katlı olarak yapılmıştı. Her katta, dört tarafa da geçişler yapılabiliyordu. Dik dörtgenin ön cephesi, Okul Karargahına, diğer yerler iki taburdan oluşan Öğrenci Alayı’na (Alay Karargahı, sınıflar, yemekhaneler, yatakhaneler, gazinolar vs.) ayrılmıştı. Bugün, “Atatürk Sitesi” adını taşıyan bu ana bina yine Okul Karargahı, Alay Komutanlığı Karargahı ile birlikte “Anafartalar” adını alan I. Tabur öğrencilerinin tüm faaliyetlerini ve ihtiyaçlarını karşılayan bir binadır.

   Harp Okulu arazisi olarak belirlenen alan içinde bulunan bazı arazilerin  istimlâkinin 1929-1936 inşaat sürecinde gerçekleştirilememiş olduğu görülmektedir. 1940’tan itibaren istimlâk alanı içinde kalan bu gibi arazilerin istimlâki gündeme gelmiştir.  Bakanlar Kurulu Kararnameleri ile istimlâki yapılan bu yeni araziler, ölçüleri ve sahipleri ile kararname tarihleri şu şekildedir:

   “Bayan Adviye’ye ait 93 parsel numaralı ve 5375 metre murabbaı arazinin istimlâki, 30 Temmuz 1940.”[25] “Osman Nuri Göver’in mutasarrıf bulunduğu 1452 metre murabbaı arazinin istimlâki, 30 Temmuz 1940.”[26] “Ahmet Soysal, Mustafa Dülger, Eşref Mantıkcı, Fikri Akıncı ve Mustafa Nazmi’ye ait 22975 metre murabbaı arazinin istimlâki, 10 Ağustos 1940.”[27] “...88 parsel içinde bulunan Ankara Keçiören Sabık Alay Müftüsü Harun’un evinde oturan Mustafa kızı Süreyya’ya ait 5/-II/1934 tarih ve 99/I numaralı tapu senedinde kayıtlı 2908/60 metre murabbaından ibaret arazinin istimlâki, 13 Eylül 1940.”[28] “Ziraat Vekaleti Ziraat İşleri Umum Müdürlüğü memurlarından Vicdan Karaosmanoğlu’na ait 27/7/1935 tarih ve 51/2 numaralı tapu senedinde kayıtlı 1465,50 metre murabbaı arsanın istimlâki, 13 Eylül 1940.”[29] “Tabakhane Mihtiyan Mahallesi’nde Yeniçay Sokağı’nda 4 numaralı evde ölü Ali Rıza karısı Dildare ve müştereklerine ait 230 metre murabbaından ibaret arsanın istimlâki, 20 Mayıs 1941.”[30]      

 III. HARP OKULU’NUN İSTANBUL’DAN AYRILIŞI

   Harp Okulu, 16 Eylül 1936’da taşınma işlemine başlayacaktı. Ancak tören için gerekli  ayrıntılar tamamlanamadığından, Milli Savunma Bakanlığı nakli bir süre ertelemiştir.[31] İlgili makamlar tarafından hazırlanan “Nakil Programı” şu şekilde idi:

   “1. Harbiye talebeleri alay sancağı ile kıt’a halinde mektepten ayrıldıktan sonra Taksimdeki Cumhuriyet abidesine bir çelenk koyacak ve oradan hareketle Karaköy’e inilecek vapurla Haydarpaşa’ya geçilecektir. Alay Haydarpaşa da müretteb bir tabur ve bir bando tarafından karşılanacak ve bu tabur trenin hareketine kadar orada kalacak ve Harbiyelileri uğurlayacaktır.

  2. Alayın Ankara’ya varışında da müretteb bir tabur ve bando kendilerini karşılayacak ve bu taburdan bir bölük önde olduğu halde İstasyon caddesi’ni takiben Ulus meydanı’na gelinecektir. Burada da Atatürk’ün abidesi’ne bir çelenk konulacak, oradan Bankalar caddesi, Atatürk bulvarı yoluyla mektebe gidilecektir.

  3. İstanbul’dan ayrılıştan sonra trenin geçtiği istasyonlarda mevki kumandanı adına birer heyet ve merkez kumandanları bulunacaklardır.

  4. Haydarpaşa’daki uğurlamada İstanbul’daki Tıbbiye, Deniz lisesi, Askeri liseler ve Deniz harp akademilerini temsilen birer heyet bulunacaktır.

  5. İstanbul’dan hareket esnasında ve Ankara’ya varışta Vilayet ve belediyeden birer heyet uğurlama ve karşılama merasimine iştirak edecektir.

  6. Taksim’de Atatürk abidesi’ne çelenk konulurken tespit edilecek zevat tarafından birer nutuk irat edilecektir.[32]

 Bu programa göre hazırlıklar bitirilince, 23 Eylül günü okul eşyasının bir kısmı kamyonlarla Ankara’ya nakledilmeye başlandı. Ertesi gün, yani 24 Eylül 1936 Perşembe günü yapılan büyük bir törenle Harbiye Mektebi; “En Büyük Harbiyeli 1283 Mustafa Kemal”in, 1 Mart 1315 (13 Mart 1899 Pazartesi) ile 28 Kanunusani 1317 (10 Şubat 1902 Pazartesi) tarihleri arasında Harp Okulu; 28 Kanunusani 1317 (10 Şubat 1902 Pazartesi) ile 29 Kanunuevvel 1320 (11 Ocak 1905 Çarşamba) tarihleri arasında da Harp Akademisi eğitim ve öğrenimini[33] yaptığı Pangaltı’daki 102 yıllık tarihi yuvasına veda etmiştir. İstanbul’dan ayrılış töreni ve halkın uğurlamadaki coşkusu, duygusallığı ertesi günün basın organlarında ayrıntılı bir biçimde şöyle verilmiştir:

 “HARBİYEMİZDEN DÜN AYRILDIK. Mektep büyük merasim arasında Ankara’ya gitti. Şanlı Harbiye’yi bütün İstanbul uğurladı.

   Alay Taksim abidesine çelenk koydu ve çok heyecanlı merasim yapıldı. İki tren gençlerimizi Haydarpaşa’dan Ankara’ya götürdü.

  İstanbul ve İstanbullular, dün sayılı ve heyecanlı günlerinden birini yaşadı. Çünkü, İstanbul, 102 senedir bağrında bir şeref ve kahramanlık timsali halinde yaşayan Harbiye’den ayrıldı. İstanbullular da, Türk tarihinde mümtaz bir yeri olan Harbiye’den ve onun genç yavrularından ayrılmanın verdiği teessürü, bu aslanlar yuvasını Türk inkılabının kaynağı olan Ankara’ya çok yakıştırmanın tesellisi ile azaltmak istemişlerdir.

   Harbiyelileri candan bir sevgi ile uğurlamak isteyen İstanbullulardan binlerce kişi daha sabahın altısında sokaklara dökülmüştü. Kadın,  erkek, genç,  ihtiyar binlerce İstanbullu, istikbalin kahramanlarını ve Harbiye’nin şerefli çocuklarını son bir defa daha görmeye can atıyordu.

 MektepTe Hazırlık. Saat sekizde Harbiyeliler vakar içinde ve saflar halinde toplanmağa başladılar. Bu sırada halk kalabalığı gittikçe artıyor. Saat sekiz buçukta alay sancağı mektebin talim meydanına başlar üstünde taşınarak götürülüyor Halk bu güzel manzarayı dakikalarca alkışlıyorlar.

Ayrılış. Biraz sonra mektebin bando mızıkası İstiklal marşını çalmaya başlıyor. Meydanda biriken Harbiye’nin yeni mezunları, talebeler İstiklal marşımızı birlikte söylüyorlar.

 İstiklal marşından sonra teftiş yapılıyor ve saat tam dokuzda alay hareket ediyor. Önde Harbiye mızıkası Harbiye marşı’nı çalıyor, bunu mert bakışlı Harbiyelilerin yüreklerinden kopan zafer şarkıları takip ediyor. Halk bu unutulmaz sahneleri gurur ve iftihar duyguları coşmuş bir halde alkışlıyor.

 Mektebin kumanda ve tedris heyeti, başta Müdür Albay Mehmet Ağustos olduğu halde, Harbiye’nin merasim kapısı önünde ve yüksekte duruyor. Harbiyeliler muntazam yürüyüşle onların önünden geçerek selam resmini ifa ediyorlar.

 Mektebin bu sene ki mezunları, merdivenlerin üstünde toplanmış arkadaşlarını alkışlarla uğurluyorlar.

  Harbiye marşı Harbiye ve civarını çınlatırken etrafı dolduran binlerce halk (Yaşa) sesleri ile  Harbiye’nin bahtiyar çocuklarını uğurluyordu.

 Taksim Meydanında. Harbiye alayı saat dokuz buçukta Taksim meydanına geldi. Burası da on binlerce halkla dolu idi. Harbiyeliler, abidenin etrafında kendilerine tahsis edilen yerlerini işgal ettiler.

   Bundan sonra Harbiye bandosu binlerce kişinin iştirak ettiği İstiklal marşı’nı çaldı.

     Bir Harbiyelinin Nutku. Marştan sonra, Harbiye’nin ikinci sınıf talebelerinden 2004 numaralı Enver heyecanlı bir sesle şu nutku söyledi :

   ‘Sevgili İstanbul!

   Seni Türk’ün ebedi malı yapan tarihten emir aldık. Senden ayrılıyoruz. O tarihten de çok eski ve o tarihten de büyük olan ulusumun yeni tarihine baş olan, kaynak olan Cumhuriyet kâbesi’ne gidiyoruz.

   Senden ayrılıyoruz. Ayrılan; taş, toprak, et ve kandır. Biz seniniz. Nasıl ki sen bizim ve her Türk’ünsen…Senin ve bizim gözlerimizde yaşlar var…Bu yaşlar hüzün değil. Kalbini yokla. Sevinçtir. Senin bağrında doğan, Harbiye’nin yarattığı bir edebiyat nurunun, Atatürk’ün yanına gidiyoruz. İleri tarih için nur almağa, feyiz almağa, hız almağa, gidiyoruz.

  Güzel İstanbul…Yüz yıldır biz Harbiyeli çocuklarına ana oldun. Ayrılırken seni kalbimizde beraber götürüyoruz. Sana da bir abide bırakıyoruz. Her parçası tarihin bir zaferi olan bir granit abide. O abide ki İstanbul’a  kanat açan işte şu tarihi bina.  Harbiye.

 Orada tarihlerden büyük Atatürk’ün yeri var, dershanesi var. O binada şehitlerin ruhları var. Çanakkale şehitlerinin mermerleşen gövdeleri var. Bu ulu ve soylu hatıralar sana.. Ey asil İstanbul sana en büyük saygımızdır.

 Aziz İstanbullular;

 En şevkatli kucaklarınızda bir asır büyüttüğünüz Harbiyenizi bu yeni yolun kâbesine uğurlarken gözlerinizden, sözlerinizden aldığımız taşkın heyecan ve ümitlerle ruhlarımız ayrıca doluyor.

 Sizlere karşı yüreklerimizden taşan bin bir nimet var… Artık kahraman ulusumun Harbiyesi beşer tarihinin bütün inkılaplarını, zaman mevhumunu da aşarak, bir hamlede yaratan Atatürk’ün nur kaynağında, Ankara’da Türk’ün büyük ülküleri için hazırlanır ve yetişirken, onu ebediyetlere kadar elinde tutacak olan yurt genelinin öncüsü kalacak. Ey büyük ulusum güven bize…’

 Genç Harbiyelinin dinleyenlere göz yaşı döktüren nutkundan sonra, Cumhuriyetin abidesine güzel bir çelenk konuldu. Çelenkte şunlar yazılı idi:

 ‘HR.OK. Ankara’ya Gidiş Hatırası’

     Çelenk konduktan sonra Mektep Kumandanı, yetiştirdiği kahramanların en büyüğü Atatürk’ün de el yazıları ile tezyin ettikleri mektebin hatıra defterine şu ibareyi yazdı:

    ‘Harbiye okulu’nun Ankara’ya gitmesi münasebeti ile Atatürk’ün huzur-u maneviyesinde eğilirken sayın İstanbullulara ve kıymetli İstanbul’a veda saygılarımızı sunarız. Harbiye Okulu Komutanı Albay Mehmet AĞUSTOS.’

  Mektep müdürü’nden sonra Alay Kumandanı Salahaddin ve son sınıf talebesinden 2001 numaralı bir genç de defteri imzaladılar.

    Haydarpaşaya Doğru. Merasimde Fransa’dan avdette şehrimize de uğrayan Suriyeli heyet ve gazetecilerden başka, İstanbul Kumandanı General Halis, Beyoğlu kaymakamı ve Taksim Nahiye Müdürü, İstanbul’da bulunan askeri ümera, mektep talim, terbiye ve tedris heyetleri hazır bulunuyorlardı. Son olarak Cumhuriyet abidesi önünde askeri resmi geçit yapıldı ve tam onda halkın şiddetli alkışları arasında Taksim’den hareket edildi.

   En önde Harbiye bandosu onun arkasında Alay Sancağı bulunuyordu. Alayın geçtiği güzergahta, şanlı Harbiyelilere çiçekler dağıtılıyor, apartmanlardan ve dükkânlardan konfeti ve serpantinler atılıyordu.

   Harbiye, Tünel meydanı, Şişhane yokuşu, Bankalar caddesi, Karaköy yolu ile Tophane’ye geldi. Burada Harbiyelileri uğurlamağa gelmiş olan yüzlerce İstanbullu görülüyordu.

 Harbiyeliler burada Alay idaresinin Kalamış ve Kadıköy vapurlarına bindiler. Vapurlar saat on birde hareket etti. Harbiyeliler gene zafer şarkıları söylüyor, bando Harbiye marşını çalıyor, halk (yaşayın var olun) diye bağırıyor, alkışlarla, mendil sallamalarla kahraman ordunun müstakbel zabitlerini uğurluyordu. Manzara çok heyecanlı idi.

   Bu esnada iki tayyaremiz de havadan uğurlama merasimine iştirak etti. Harbiyelileri taşıyan vapurlar açılırken limandaki vapurlar da düdük çalarak Harbiyelileri selâmladılar. Vapurlar tam saat 11 buçukta Kadıköy iskelesine yanaştı. Program mucibince buradan Haydarpaşa’ya geçilecekti.

 Kadıköy iskelesi ve rıhtımı binlerce kişi tarafından doldurulmuştu. Kadıköylüler de genç Harbiyelileri uğurlamağa gelmişlerdi. Burada mola verildi. Kadıköy’den tam birde hareket eden alay, biri çeyrek geçe Haydarpaşa garı’na gelmiş bulunuyordu.

  Garda. Haydarpaşa Selimiye’den gelen askeri kıtaat, başlarında Selimiye kumandanı General Osman Tufan olduğu halde yer almıştı. Ayrıca Kuleli, Maltepe Askeri Liseleri, Deniz Lisesi, Askeri Tıbbiye talebeleri rıhtımda sıralanmışlardı.

 Selimiye bandosu çalarken genç Harbiyeliler muntazam yürüyüşlerle buradan dönerek gara girdiler.

 Mahşeri bir kalabalık içinde bulunan Haydarpaşa garı fevkalâde günlere mahsus bir manzara arz ediyordu.

   Ayrılık Sahnesi. Burada birbirlerine veda eden ana oğulların, nişanlıların, kardeşlerin, dost ve akrabaların vaziyeti çok müessirdi.

   Bir taraftan alay efradı kompartımanlara yerleşiyor, vagonlarda işlerini bitirenler aşağı inerek, kendilerini teşyie gelenlerle kucaklaşıyor, vedalaşıyordu.

   Bu sırada gar gittikçe kalabalıklaşıyor, rıhtımda toplanan askeri kıtaat ve mektepler de garda yer almaya başlıyordu.

   Kıtaat ve mektepler katarın iki tarafına dizildikten sonra Deniz lisesi’nin kırmızı, beyaz ve mor çiçeklerden mektebin armasını temsilen gemi demiri şeklinde yapılmış olan çelenk, Harbiye bandosunun bulunduğu kompartımana asıldı. Teşyiciler arasında İstanbul Kumandanı General Halis, Askeri Tıbbiye müdürü General Suphi, Merkez Kumandanı General İbrahim, İstanbul Vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ, İstanbul Polis Müdürü Salih Kılıç, İstanbul Maarif Müdürü ve bir çok tanınmış kimseler bulunuyordu.

   Şimdi bütün talebe kompartımanlarına girmişlerdi. Herkes hareket saatini heyecanla bekliyordu. General Halis bir kenarda Vali Üstündağ’la konuşuyordu. Bu sırada her vagondan ayrılan bir talebe mümessili gelerek İstanbul Kumandanı ile İstanbul Vali ve Belediye Reisi’ne veda ettiler. Kumandan ve Belediye Reisi kendilerini güzel sözlerle uğurladılar.

   General Halis muharririmize dönerek:

 -             Çocukların intibalarını sordunuz mu ? diye soruyor…

 -             Sorduk Generalim hepsi memnun hepsi bahtiyar…

 Hareket saati yaklaştıkça sabırsızlık ve heyecan artıyor. Bu sırada Laleli apartmanlarının ikinci katında oturan mütekaid askerlerden Rüştü yavaş yavaş ilerleyerek kendini General Halis’e şöyle tanıtıyor:

 - Generalim, bendeniz eski levazımcılardanım 339’da kendi isteğimle mütekaid oldum. Ne mutlu bana ki bu günleri gördüm.

Bu sırada ilk kıtaat halkın çılgınca alkışları arasında hareket ediyor.

 1100 genci götürecek  olan katarlar pek uzun olacağı için iki postaya ayrılmışlardı. Tam üçü çeyrek geçe ikinci tren de gene çok heyecanlı tezahürat arasında hareket etti.

 Bando Harbiye marşını çalıyor, yarının kahraman zabitleri de gür sesleri ile marşlarını söylüyorlardı.

 Tren gözden kayboluncaya kadar gar, şiddetli alkış tufanı ve ‘yaşa, var ol’ sesleri ile çınladı ve işte şanlı Harbiyemiz İstanbul’dan böyle ayrıldı.[34]

 Öğrencilerin ve onları uğurlamaya gelen aileler ile halkın arasına karışan Suat Derviş, Tan Gazetesi’nde Harbiye’nin ayrılışını, biraz da geri plândaki duygusal anları tespit ederek şöyle anlatmıştır:

 “Gözbebeklerinde  sonsuz bir sevginin ifadesini taşıyan analar teşyie gelmiş küçük çocuklar ve ihtiyar babalar.

  Şimdiden sonra böyle sorulacak: ‘Nerede okudunuz, İstanbul’daki Harbiye’de mi? Ankara’da mı ?

   Harbiye mektebi’nin büyük bahçesinde bu sabah son defa olarak toplanıyorlar. Birazdan hareket edecekler… 

  Bahçenin demir parmaklıklarının dışında, kaldırımın üstünde duruyorum. Onları seyrediyorum. Burada kaldırımın üstünde duran ve parmaklıkların arasından içerisini seyreden yalnız ben değilim yanımda daha başka insanlarda var… Başlarını parmaklıklara dayamış ve gözbebeklerinde sonsuz bir sevginin ifadesini taşıyan analar... Bütün geceyi uykusuz ve ağlayarak geçirdikleri kızarmış gözlerinden belli nişanlılar ve en temiz esvabını giyerek ağabeyini teşyie gelmiş küçük çocuklar ve ihtiyar babalar.

 Halkın arasında bir fısıltı var:

                 -             Ne zaman hareket edecekler?

-             Tam dokuzda.

-             Şimdi ne oluyor ?

-             Alay kumandanı teftiş yapıyor.

 

Sabah daha erken amma, Harbiye mektebi karşısındaki apartmanların pencereleri hep açık… Omuzlarına kimonalarını atmış genç kadınlar, başlarını örtmüş ihtiyar nineler pencereden sarkıyorlar… Dükkâncılar şimdiden dükkân kapılarının önüne çıkmış ve karşı kaldırımda dizilmiş duranlar ve bekleyenler pek çok…

 -  Saat kaç oluyor neden daha hareket etmediler ? Yaşlı bir bayan sabırsızlıkla bir genç kıza soruyor:

 

- Aman teyze bu kadar erken mi gittiklerini istiyorsun? Ne oldun, işte saat dokuza üç var…

-             Ayol kim ister erken gittiklerini… Daha miniciğimle ilk ayrılışım bu...

-             Amma da minicik. Koskoca aslan gibi delikanlı maşaallah...

-             Sen onu gel birde bana sor. Halâ gözüme kundaktaki haliyle görünür.

 

Harbiye alayı görünüyor. Evvela kapıdan Harbiye mızıkası, arkadan Harbiye Alay Sancağı, daha sonrada muntazam ve çevik adımlarla ilerleyen genç Harbiyeliler çıkıyorlar. Ve Taksim’e doğru ilerliyorlar.

 -             Ah gidiyorlar artık.

-             Allah hayırlı yolculuklar versin!

 Taksim meydanı’ndaki merasim bitti. Alay yoluna devam edecek. Otomobile gitmek için aralarından geçtiğim halkın içinde bir kadın hıçkırıyor ve yanımdakine:

 -             İşte kardeş! İşte şu en önden giden iri, yarı tosun, benim çocuğum, diyor.

 Tophane Rıhtımı’nda. Tophane rıhtımındayız. Burası hem Harbiye’den, hem de Taksim’den daha kalabalık. İhtiyar, genç bir bayrama gider gibi süslenmiş bir halk ortasındayız. Bu kalabalığın en büyük kısmını kadınlar teşkil ediyor… Üç çocuğuyla birlikte bir köşede duran bayana:

 

-             Çocuğunuz mu gidiyor? diye sordum.

-             Evet diyor,oğlum gidiyor.

-             Bu küçüklerde sizin değil mi?

-             Evet

-             Bunları da asker yapacak mısınız ?

-             Tabii,  onların  babaları da askerdir… Bir an duruyor, sonra:

    - Askerlik şerefli, şanlı meslektir. Fakat asker karılarının, asker analarının göğüslerindeki kalp, taştan olmalı. Bu ayrılık çok güç…

              Lacivert mantolu,orta yaşlı bir bayan yanımızda:

 - Ah, bizim çocuklara şu paketleri veremezsek, pek yanarım, diye telaşla geçiyor.

 Elinde ufak bir paket var. Her halde bir hediye olacak. Arkadaşı soruyor:

 -             Hediyeyi neden geceden vermedin. Ben öyle yaptım.

-             Yola çıkarken vereyim dedim. Daha hoşuna gider zannettim de..

     Çiçek tarlasının yanındaki taşlara oturmuş, ihtiyar bir kadın     hıçkırıyor. Ona yaklaşıyorum:

 -             Ne hıçkırıyorsun nine? diyorum.

-             Torunum Ankara’ya gidiyor.

 Allah selamet versin. Bu kadar ağlayacak bir şey değil, diyorum hayırlı bir seyahat.. Bu kadar kendini üzecek ne var? Mektebe gidecek.

 - Ben askerlerin gidişine dayanamam, diyor. Rahmetli babasını ben, gene böyle düğün gibi şenlikle Çanakkale’ye gönderdim. Allah ona bir şeyleri benzetmesin ya! Bir daha geri dönmedi. Anası loğusa yatağında kahrından öldü. Ben onu ne zahmetle yetiştirdim. Varım, canım, hayatım o…

-           Uzağa gitmiyor nine.  Seneye döner gelir, seni görür inşallah.

-     Çok yaşlıyım kızım seneye ya kalırım ya kalmam, ya kavuşurum ya kavuşmam ona..

 “Geliyorlar…..’’ Mızıka sesi duyuluyor. Halk biri birine karışıyor:

 - Geliyorlar ve muntazam adımlarla vapura giriyorlar. Yanımızdaki bayanların içinden onlar geçtikçe,kendi çocuklarını tanıyıp:

- Fethi…Muhtar…Cemil…Turgut ve İlah ve İlah… Diye bağrışanlar, selâm verenler, ağlaşanlar, işaret edenler pek çok. Şimdi Harbiyeliler güvertede veya vapurun yanında, halk rıhtımın kenarında:

 -             Aman, oraları serindir, kendini iyi koru İlhamim, diye bir anne bağırıyor.

-             Ablana mektup yazmayı unutma ha…

-             Resim gönder bana !..

-             Aman çocuğum iyi ye, iyi iç, kendine iyi bak.

-             Bizi unutmak yok ha!..Sık mektup isteriz.

 Vapurlar hareket etti. Vapurla ayrılış ne fena…Tren bir anda uçar gider, halbuki vapur gidip, geliyor ve zorla kopar gibi rıhtımdan ayrılmak istemiyor.

 -             Allah’a ısmarladık.

-             Güle…güle. Allah selâmet versin!

 Beyaz tayyörlü, biraz fazla tombulca, esmer bir bayan, mavi bir mendil veya boyun atkısını öyle büyük bir heyecanla sallıyor ki, nerede ise denize düşecek. Solgun yeldirmeli ihtiyar nine, ağladığını göstermemek için öyle cehr-i nefs ediyor ki.

 -             Uğurlar olsun yavrum, güle güle.

-             Hani ağlamak yoktu, baba anne!

 Beyaz mendilini sallıyor ve dişsiz ağzıyla güler gibi bir şeyler yapıyor.

  -             Gülüyorum yavrucuğum,ağlamıyorum ki... diye bağırıyor.

   Yol Keşke Uzun Sürse… Vapurda talebeler yorgun, yorgun oturmuşlar, bir tanesi soruyor:

 -             İstanbul’un en çok nesini arayacaksın ?

-             İstanbul’un en çok denizini arayacağım.

İçlerinde şakalaşmasını seven bir genç, arkadaşlarını güldürüyor:

- Aman, diyor, bu çanta belimi çökertti. Belim ağrıyor. Esasen bugün kaç acı birden içime çöktü. Hem sanki ben de Ankaralıyım. Orada evceğimize gidiyorum amma, gene içinizde İstanbul’dan en güç ayrılan ben olacağım…Ne olurdu, bizi Haliç vapuruyla geçirseydiler karşıya. Hiç olmazsa, sekiz saat sürerdi. Çıkalım kaptana dil dökelim, yol uzun sürsün.

  Bir arkadaşı onu şakadan teselli ediyor:

 - Canım, dönmemize ne kaldı? Bugünün yarısı geçti sayılır. Tam on bir ay, dört gün sonra istersen gene İstanbul’dayız.  Birisi atılıyor:

          - Amma, acaba o zaman onda, Ankara’dan dönüp İstanbul’a gelmek arzusu kalacak mı?.. Ankara’dan ayrılabilecek mi ?..

   Haydarpaşaya İniliyor. Asıl Harbiyelileri bekleyen büyük kalabalık, Haydarpaşa’da. Binlerce insan hep orada toplanmışlar ve bunların çoğu beklemekten yorgun ve pek harap bir halde! İçlerinde kaldırımların üstüne oturup dinlenenler var. İskarpinlerini ayaklarından çıkarmış olanlar var. Hani ben de sıkılmasam yere oturup, iskarpinlerimi ayaklarımdan çıkaracağım. Sabahın dokuzundan beri ayaktayız, saat iki oldu takatim kalmadı. İşte mızıka sesi:

 -             Geliyorlar...

Sıralarda bir heyecan..

-             Aman artık kalbim duracak.

-             Ölüyorum, harap oldum. Ah, acaba vedalaşmaya bırakacaklar mı?

-             Elbette bırakırlar.

 Vedalaşmak pek kolay olmuyor. Halk, bir peronda, Harbiyeliler ötekinde... Biz gazeteciler bile onları görmeye beyhude çalışıyoruz. Polisler intizamı muhafaza etmek, sivil halkı, yani kız kardeşleri, erkek kardeşleri, ana, baba, dede ve nineleri zapt etmek için çok gayret ediyorlar. Analar perondan perona bağırarak konuşuyorlar:

-             Faik terlisin, biriciğim. Şöyle kenara çekil.

-             Al şu paketi. Sana biraz öteberi aldım.

-             Anne, bizim yiyeceğimiz var. Üzme kendini. Bir kız, arkadaşına:

 - Kendi elimle dün pasta yaptım, diyor, şimdi annesinin yanında eline vermeye utanıyorum.

- Ayol, deli misin! O senin yabancın mı nişanlın.. Bir başka kadın yanındakine:

- Neye ağlıyorsun kardeş, diyor.

- Aman sen bana bakma. Sen ağlama. Bilirsin ben acıklıyım,  ağlarım. Bu benim yedi aslanımdan kalan sonuncusu. Hepsini bu üniforma içinde kaybettim ben.

       Saat iki buçuğa kadar devam eden intizam, son dakikalarda şiddetini kaybetti. Siviller askerlerle birbirine karıştılar. Yavrularını kucaklayan anneler, oğullarının omuzlarını okşayan anneler, yüzlerinden öpen babalar, ellerine sarılan küçük kardeşler:

-             Sana layık değil amma..

-             Ne zahmet ettin.

-             Belki bizi orada hatırlarsın dedim de...

 Yeni bir Devre Açılıyor. Trene doldular. Bir müddet trende kaldılar. Sonra birden tren hareket etti. Harbiyeliler pencerelerde, kapılarda, vagonların üstünde, halk selametliyor, mendiller uçuşuyor.

 -             Güle, güle…Güle, güle..

-             Allahaısmarladık..

-             Yaz, Allah aşkına.. Ve Harbiyeliler marşlarını okuyarak gidiyorlar:

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahvadıyız,

Tufanları gösteren tarihlerin yadıyız,

Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti...

 Sesler uzaklaşıyor. Şimdi annelerin hıçkırıklarını duyuyorum:

 - Selametle gidiniz yavrum. Güle,güle dönersiniz inşallah.. Bir General bazı zabitlerle konuşuyor:

 - İşte bir devir bitti, bir devir açılıyor. Şimdiden sonra onlar birbirlerine böyle soracaklar: Nerede okudunuz, İstanbul’daki Harbiye’de mi? Ankara’daki Harbiye’de mi?.. İstanbul eski, Ankara yeni. Yeni ekol… Eski ekol diyecekler.

 Büyük bir kalabalıkla beraber gardan çıkıyoruz.[35] 

IV. HARP OKULU’NUN ANKARA’YA GELİŞİ VE KARŞILAMA TÖRENİ

   Harp Okulu, 25 Eylül 1936 Cuma günü, saat 15.30’da Ankara’ya geldi. Cumhuriyet Gazetesi aynı gün telefonla aldığı Ankara’ya varışı ve burada yapılan törenleri bir gün sonraki (26 Eylül 1936) nüshasında, “Harbiyeliler Ankara’da” başlığı altında şu şekilde veriyordu:

 “Bu geliş, Ankara için yeni bir bayram oldu. Harbiyelilerin geleceğini duyan halk, erkenden istasyona giden caddeleri doldurmuş ve heyecan içinde beklemeye başlamıştı. Nihayet tren 15. 30’da gar’a girdi. Bir tabur askerle Ankara izcileri, başta Gazi Terbiye (Eğitim) Enstitüsü olduğu halde bütün mektep talebeleri istasyonda sıralanmışlardı.

 Harbiyeliler istasyonda, Merkez Kumandanı ile Vilayet ve Belediye erkânı ve askeri ümera tarafından karşılandılar.

 Kıt’alar temsilcileri birbirlerine karşılıklı buketler verdiler. Bundan sonra harekete başlandı. Bütün halk Harbiye talebelerini alkışlıyordu. İstasyon caddesi’ni takiben saat dörtte Hakimiyet-i milliye meydanı’na gelindi. Orada durularak abideye çelenk konuldu. Halk ve talebeler mızıka tarafından çalınan istiklal marşı’nı hep bir arada söyledi.

 Şair Behçet Kemal kürsüye çıkarak Harbiyelilere: “Hoş geldiniz!’’ diyen bir hitabe irad etti. Harbiye talebelerinden birisi de güzel ve kısa bir cevap vererek alkışlandı.

 Müteakiben Harbiye marşı söylendi ve Harbiyeliler halkın alkışları arasında yeni mekteplerine gittiler. Bu gece, Harbiye mektebi mümessillerine Orduevinde bir ziyaret verilecektir.[36]

 Bu karşılama törenleri sırasında Şair Behçet Kemal Çağlar ve Harbiyeli Enver Özbakan’ın konuşmalarını da veren Ulus Gazetesi’nde karşılama ve yapılan törenler daha ayrıntılı olarak yer almıştı:

 HARBİYE MEKTEBİ ANKARA’DA. Şanlı mektebimizi sokakları dolduran Ankara halkı sevinçle karşıladı.

   İstasyonda. Harbiye’nin geleceği günü Ankara günlerden beri heyecanla, sevinçle, sabırsızlıkla bekliyordu. Dün öğle sonu geleceği anlaşılır anlaşılmaz bütün yollarda öğle sonu saatlerinde güneşli yaz havasına rağmen hiç görülmemiş kalabalık çalkalanıyordu.

  Harbiyelileri getiren tren, saat on beş buçukta istasyona girdi; alkış sesleri yükseldi, gözler doldu; Ankara, savaştan dönen oğullarını bağrına basan bir ana duygusuyla, Harbiyeliyi karşıladı. Kahraman Harbiyeliler, haki esvapları, tunç yüzleriyle, bu toz toprakların en yakışan insanları olarak Ankara’ya ayak bastılar. Bir iki dakika içinde toparlanıp nizamlanan ve verilen muazzam çelengi teslim alan Harbiyeliler, Ankara’nın ve Türkiye’nin kurucusuna ve en büyüğüne, heykeli önünde tazimlerini ve şükranlarını sunmaya yürüdüler. Heykelin etrafını kendileri de süngüleri gibi dik ve alımlı Harbiyeliler sardı. İstiklâl marşı’nı binlerce ağızdan, şimdiye kadar dinlediklerinin en gür seslisi, en gönülden kopanı olarak dinleyen ankaralılar, heyecan içinde idiler.

 Söylenen Nutuklar.         Harbiyelilerin çelengi, Atatürk heykeline konduktan sonra; Ankara şehri adına Behçet Kemal Çağlar Harbiyelilere hoş geldiniz, dedi.

 ‘En kahraman milletin, en kahraman çocukları! hoş geldiniz…

 Bozkır, bunun için mi bugüne kadar çoraktın ? Bu seli mi bekliyordun? Bozkır toprağına boz insan seli! Hoş geldin. Toprağın en şanlısı, en cevherlisi ve insanın en şanlısı, en cevherlisi, Harbiyeli hoş geldin. Alınlarınızın aklığına en çok bu duru gök yaraşırdı. Haki esvabınıza ve çetin azminize en çok bu topraklar uygun düşerdi. Türk azminin, Türk iradesinin, Türk cesaretinin karargahı Ankara, Türk milletinin Harbiyesi Ankara, Harbiyesiz olur muydu hiç? Hoş geldiniz…

 Ankara’yı sayesinde kurduklarımız, yurdu sayesinde kurtardıklarımız, milleti sayesinde yetiştirdiklerimiz! Hoş geldiniz.

 Zaten Harbiye bundan 17 yıl evvel, buraya gelmeye başlamıştı: En büyük Harbiyeli, boz bir otomobil ve boz bir pelerin içinde buraya bundan 17 yıl önce ayak bastı; ve bugün de Harbiye, resmen buraya geliyor; Hoş geldiniz…

 Burada size denizin oyalayan ve uyuşturan yumuşak ve sathi güzelliğini aratmayacağız! Bizim ruhumuzun samimiyeti, denizden derin ve engin olmasını bilecek. Sizi burada bir manevi deniz karşılıyor.

 Her zaman en büyüğün daha yakınında olacaksınız; en güzel misal, her zaman gözünüzün önünde olacak; Ankara’ya ve yurda, elinizde diploma, Dikmen bağlarından geleceksiniz, en büyüğünüzde oradan gelmişti. Bu değil midir ki; hepiniz onun yolundan, karınca kararınca, birer parça Mustafa Kemal olmak için Ankara’ya ve hayata geleceksiniz; Hoş geldiniz.’ Cümleleri, şehrin duygularına birer birer, tekrar tekrar can verebildiği için candan tasvip manâsına uzun alkışlarla aralıklandı.

  Bir Harbiyelinin Cevabı. Harbiye topçu bölüğü’nden Enver Özbakan, bir yağız yüzlü ve gür sesli genç asker, Harbiyelilerin Ankara’ya gelmekten duydukları sonsuz ve manâlı sevinci tebarüz ettiren, Ankara’nın sıcak ve samimi şevkat ve alâkasını kavrayıp değerleyen bir cevap verdi; bilhassa:

 ‘Tarihlerin nuru Atatürk’ün bucağı mukaddes toprak! Sana yüz sürmeye geldik! Kendi bağrından ulu başbuğu yaratan Harbiye, sana geliyor! Çankaya güneşinin nurundan kana kana içmeye, yakına geldik!.. Harbiye’nin mübarek şehitleri, başımızın üstünde şimdi, onlarda bu mutlu günü kutluyorlar. Ünün Türklüğün kadar sonsuz olsun Ankara! Yaşasın büyük ulusum, yaşasın Ankara’yı ve Türkiye’yi yaratan ulu Başbuğumuz Atatürk!’ Cümleleri pek çok alkışlandı ve zaten daha söze  başlarken bu genç talebenin şahsında bütün Harbiye’ye bağlılığını göstermek isteyen Ankara, cevaba başlayışı sürekli alkışlarla karşılanmıştı.

 Mektebe Doğru. Harbiye marşı çalınmaya başladı, Atatürk heykelini çok muntazam, çok heyecanlı bir daha selâmladılar ve mekteplerinin yolunu tuttular. Halk onlarla beraber yollara döküldü, onları şehrin kenarlarına, mekteplerinin yakınlarına kadar uğurladı.

 Karşılamada Milli Müdafaa ve ordu adına birçok generaller ve şehir adına vilayet ve belediye amirleri hazır bulundu… Ankara en büyüğünden, en küçüğüne, en resmî insanından, en serbest insanına kadar, hep birden, hep bir arada, hep bir duygu ile Harbiye’yi karşıladı, bağrına bastı ve bayram etti.[37]

 V. ANKARA’DA İLK FAALİYETLER,  EĞİTİM VE ÖĞRETİM

   Harp Okulu, yeni binasına yerleşir yerleşmez yaklaşmakta olan Cumhuriyet Bayramı törenleri için hazırlıklara başladı. Her gün yaya olarak Hipodroma gidiliyor, birkaç turdan sonra yaya olarak okula dönülüyordu. Bu bayramda Harbiye ilk defa Ankara'da Atatürk'ün önünden geçecekti. Bu yüzden provalara çok önem veriliyordu. Nihayet, 29 Ekim günü Atatürk'ün huzurunda geçit resmi yapan Harbiyeliler, onu görmekten çok mutlu olmuşlar ve yorgunluklarını unutmuşlardı.

  Harp Okulu'nda Komutan Albay Mehmet Ağustos, Tabur Komutanı Eşref Manas'tı. Okulda daha çok askeri dersler veriliyor, fen derslerinden Matematik, Fizik, Kimya, sosyal derslerden Tarih, Coğrafya, Edebiyat, Sosyoloji okutulmuyor, sadece askerliğin gerektirdiği ve sınıfın özelliğine uygun Askerî Tarih, Askerî Coğrafya, Lisan gibi dersler okutuluyordu. Haftanın iki günü sabahtan akşama kadar arazide eğitim ve tatbikat yaptırılıyordu.

 Harp Okulu İstanbul'da iken öğrenci kampı Ayazağa bölgesinde idi. Ankara'ya taşındıktan sonra, Kalecik ilçesinin yakınlarında Kızılırmak kenarı kamp yeri olarak seçilmişti. Bir süre sonra bu kamp yerinin emniyetsiz ve sağlıksız olduğu görülünce kamp, Harp Okulu 'nun hemen güneyine taşındı.

 Eskiden beri Harp Okulu'nda çeşitli sınıflara yer verilmişti. 1936'da okulda 12 sınıf ve meslekî branş vardı. Bunlar süvari, piyade, topçu, tankçı, havacı, istihkam, muhabere, demir yolu, nakliye, levazım, haritacı ve jandarma idi. Hazırlık derslerini beraber görüyorlar, mezun olduktan sonra da her sınıf kendi sınıf okuluna giderek orada kendi sınıfına veya mesleğine ait bilgisini pekiştiriyordu.[38]

DİPNOTLAR

* Kara Harp Okulu Dekanlığı Temel Bilimler Bölümü Tarih Öğretim Elemanı, aliguler@Lycos.com

[1] Mustafa Kemal’in Harbiye’deki eğitim ve öğretim yaşantısı için, A. Güler, Bir Dahinin Hayatı: Atatürk’ün Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 2000, s. 130-155‘e ve Harbiye’deki ders notları ve başarı durumu için A. Güler, Askeri Öğrenci Mustafa Kemal’in Notları, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2001, s. 19-26‘ya bakınız.

[2] Harp Okulu’nun kuruluşu için bakınız: T. Ünal, Harp Okulu Tarihi, Hazırlayan: A. Güler, S. Akgül, Berikan Yayınları, Ankara, 2001, s. 11-20. İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, Kara Harp Okulu Matbaası, Ankara, 1991, s. 34-40. A. Özcan, “Harbiye”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C: XVI., s. 115-119.

[3] Harp Okulunun Abidinpaşa Köşkü’ndeki bu dönemi için Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yakında yayınlanacak olan şu çalışmaya bakınız: A. Güler, “Millî Mücadele'de Kara Harp Okulu: Fotoğraflarla Ankara Abidinpaşa Köşkü Sınıf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgâhı”.

[4] Pangaltı’daki Harp Okulu binası da “Hastahane” haline getirildi.

[5] Bu arada, İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Wilson, bir tarafı hastahane, bir tarafı da Askeri Okullar Umum Müdürlüğü  olarak vazife gören Pangaltı Harbiye binasına bizzat gelerek, “100 yataklı hastahaneye acele ihtiyaçları olduğundan, binanın dört gün içinde mutlaka boşaltılmasını ve kendilerine teslim edilmesini” söyledi. Dördüncü gün 16 Aralık 1918 günü bir İngiliz Subayı okula gelmiş, okulun tahliye edilmediğini görünce, “Wilson’un emrini tekrar etmiş, beş saat içinde tahliye edilmezse binanın işgal edileceğini” bildirmiştir. Bunun üzerine, alelacele hamal ve amele tutularak Harbiye civarında bulunan “Sarıyer Amele Taburu”nun oturduğu binaya sığınılmış ve okul binası terkedilmiştir. Harap bir binaya taşınan hastahane ve Askeri Mektepler Müdürlüğü eşyaları ve evrakları ile beraber Kuleli Kışla’ya taşınmışlardır. Bakınız: T. Ünal, a. g. e., s. 98-101. Harbiye’nin uzun yıllar eğitim ve öğretimine devam ettiği; Mustafa kemal Atatürk’ün de Harbiye ve Harp Akademisi eğitimini gördüğü Pangaltı’daki bu bina şu anda Askeri Müze olarak hizmet vermektedir. Bu binanın tarihi için bakınız: T. Çoruhlu, “Mekteb-i Harbiye”, İstanbul Ansiklopedisi, C: V., s. 372-374.

[6] Harp Okulu’nun 1914-1922 arasındaki bu serüveni için bakınız: T. Ünal, a. g. e., s. 95-105.

[7] T. Ünal, a. g. e., s. 119.

[8] T. Ünal, a. g. e., s. 122.

[9] İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, a. g. e., s. 61-62.  

[10] İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, a. g. e., s. 213.

[11] M. Önder, Atatürk’ün Yurt Gezileri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1975, s. 180.

[12] Cumhuriyet Gazetesi, 3. 12. 1930. Ayrıca bakınız: Atatürk Günlüğü (1928-1938), Derleyen: O. Topçuoğlu, Türkiye Garanti Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, 100-101.

[13] Belgede, “Büyük Erkânı Harbiye” olarak geçmektedir.

[14] Belgede, “Milli Müdafaa Vekaleti” olarak geçmektedir.

[15] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/13-52-8. M. M. V. A. Renda’nın “Baş Vekaleti Celileye” başlıklı ve 22. 7. 30 tarihli yazısı.

[16] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.

[17] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.

[18] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.

[19] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.

[20] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/13-52-8. Kararname. Kararnameye esas teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 9763 numaralı ve “Baş Vekil adına Müsteşar” imzalı yazı da bu belgenin ekinde bulunmaktadır.

[21] Ulus Gazetesi, 25 Eylül 1936.

[22] Tan Gazetesi, 23 Eylül 1936.

[23] Ulus Gazetesi, 28 Eylül 1936.

[24] Tan Gazetesi, 29 Eylül 1936.

[25] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/92-77-6. Kararname Nu: 2/14106. Kararnameye esas teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 18. 7. 1940 tarih ve 1454/3625 numaralı ve “Baş Vekil n. Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek Başvekalete” yazdığı 17. 7. 1940 tarih, 1454 H./3625 U. sayılı tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de bu belgenin ekinde bulunmaktadır.

[26] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/92-77-9. Kararname Nu: 2/14109. Kararnameye esas teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 25. 7. 1940 tarih ve 1453/3624 numaralı ve “Baş Vekil n. Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek Başvekalete” yazdığı 17. 7. 1940 tarih, 1453 H./3624 U. sayılı tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de bu belgenin ekinde bulunmaktadır.

[27] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/92-78-9. Kararname Nu: 2/14129. Kararnameye esas teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 26. 7. 1940 tarih ve 1485/36941 numaralı ve “Baş Vekil n. Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek Başvekalete” yazdığı 24/26. 7. 1940 tarih, 1485/3394 sayılı tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de bu belgenin ekinde bulunmaktadır.

[28] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/92-89-12. Kararname Nu: 2/14352. Kararnameye esas teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 9. 9. 1940 tarih ve 1834/4609 numaralı ve “Baş Vekil n. Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek Başvekalete” yazdığı 7. 9. 1940 tarih, 1834/4609 sayılı tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de bu belgenin ekinde bulunmaktadır.

[29] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/92-90-4. Kararname Nu: 2/14364. Kararnameye esas teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 10. 9. 1940 tarih ve 1751/44386 numaralı ve “Baş Vekil Yerine Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek Başvekalete” yazdığı 7. 9. 1940 tarih, 1761/44386 sayılı tezkere de bu belgenin ekinde bulunmaktadır.

[30] T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No: 030-18-01/95-42-6. Kararname Nu: 2/115811.

[31] Cumhuriyet Gazetesi, 16 Eylül 1936. “Harbiye’nin İstanbul’dan Ankara’ya Taşınması” başlıklı haber. İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, a. g. e., s. 62.

[32] Cumhuriyet Gazetesi, 16 Eylül 1936.

[33]  Bu konuda bakınız: A. Güler, Bir Dahinin Hayatı: Atatürk’ün Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, s. 143, 155, 161.

[34] Cumhuriyet Gazetesi, 25 Eylül 1936.

[35] S. Derviş, “Dünkü Teşyi Merasimi Heyecanlı Oldu, Uğurlama Merasiminden Notlar”, Tan Gazetesi, 25 Eylül 1936.

[36] Cumhuriyet Gazetesi, 26 Eylül 1936.

[37] Ulus Gazetesi, 26 Eylül 1936.

[38] İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, s. 64-65.

Selçuk Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi

ATA DERGİSİ

Sayı:9

Konya-2002

Sayfa: 47-74.