|
ANKARA
HARP OKULU BİNASI İNŞAATI VE MEKTEB-İ HARBİYE’NİN
İSTANBUL’DAN ANKARA’YA TAŞINMASI
(Arşiv
Belgelerinin Işığında)
Öğ.
Kd. Bnb.
Dr. Ali GÜLER*
I. HARP
OKULU’NUN KURULUŞU VE HARP OKULU BİNALARI
Açılmasına karar verilip, çalışmaların başladığı 1834 yılı
esas alınırsa 167; Padişah II. Mahmut’un okulu ziyaret
ederek resmen açtığı 1 Temmuz 1835 tarihi esas alınırsa 168
yıldır Türk ordusunun modern anlamda subay ihtiyacını
karşılayan; Mustafa Kemal Atatürk[1]
dahil Cumhuriyeti kuran kadronun önemli bir bölümünü
yetiştiren Harbiye’nin bir müessese olarak kelime anlamıyla
birlikte ortaya çıkışı, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından
(1826) sonra askeri sahadaki yeni teşkilâtlanmayla
ilgilidir. Asâkir-i Mansure-i Muhammediyye’nin kurulması ve
bu ordunun subay ihtiyacını karşılamak üzere
Şehzadebaşı’ndaki Acemi Ocağı Kışlası’nda yaşları on beşin
altındaki gençler için bir tâlimgâh açılması Harbiye’nin
başlangıcı sayılabilir. Ancak Osmanlı-Rus savaşı yüzünden bu
ilk teşebbüs sonuçsuz kalmıştır. Bazı müellifler, bu
mektebin kuruluşunu 1795’te Mühendishâne’de yapılan ıslahata
kadar götürmektedir. Harbiye’nin kuruluşu konusunda en
önemli teşebbüs 1831’de gerçekleşmiştir. Hassa Ordusu Müşiri
Ahmet Fevzi Paşa, Selimiye’deki Mansûre askerleri arasından
birkaç yüz kişiyi seçerek bunları bölükler halinde
teşkilâtlandırdı. Yaşları on dokuz-yirmi bir arasında
değişen bu erlere “sıbyan bölükleri” adı verildi.
Bunlara diğer erlerden farklı olarak okuma yazma da
öğretiliyordu. Başarılı olanlar onbaşı, çavuş ve mülâzım
rütbelerini alarak kıtalara katılıyordu. Sıbyan bölükleri
Harbiye’nin temelini oluşturduğu gibi bölük erleri de ilk
Harbiyeliler sayıldı.
Sıbyan
bölükleri kurulurken Avrupa’daki gibi askeri okulların
açılması da düşünüldü. Hüsrev Paşa II. Mahmut’a yazdığı bir
tezkirede Fransa’daki “Ecole Militaire” tarzında bir
askeri mektebin açılmasının ve Avrupa’dan askeri öğretmen
getirilmesinin lüzumunu dile getiriyordu. Teklifi olumlu
bulan padişah, uzun yıllar Avrupa’da kalmış olan Mehmet
Nâmık Paşayı Harbiye Mektebi’ni kurmakla görevlendirdi.
Ahmet Fevzi Paşayı da yanına yardımcı olarak verdi. Sıbyan
bölüklerinde ders verdirmek üzere Mısır Valisi Mehmet Ali
Paşadan subay istedi. Fakat Mehmet Ali Paşa, Mısır’da
1816’da kurduğu Harp Okulu’nda yetişen subayların yeterli
bilgiye sahip olmadığını ileri sürerek padişahın isteğini
geri çevirdi. Çok geçmeden Mehmet Ali Paşanın isyan etmesi
Harbiye’nin açılmasını geciktirdi. İsyandan sonra Maçka
kışlası okul haline getirilerek, Selimiye Kışlası’ndaki
sıbyan bölükleri buraya nakledildi (1834). 400 kişilik
sınıflar, kütüphane, cami, hamam, hastane, eczane, matbaa ve
mutfakla donatılan mektebin laboratuarları için gerekli
malzemeler Avrupa’ya sipariş edildi. Mektep başlangıçta “Ekol
Militer”, “Mekteb-i Ulûm-i Harbiye”, “Mekteb-i
Fünün-ı Harbiye”, “Asâkir-i Hâssa-i Şâhâne”, “Mekteb-i
Harbiye-i Mansûre” ve “Mekteb-i Hâssa” gibi
çeşitli adlarda anıldı.
Eğitime
başladıktan sekiz ay sonra, 1 Temmuz 1835 (5 Rebiyülevvel
1251)’te II. Mahmut mektebi ziyaret etti. Bu ziyaret, okulun
resmen açılış tarihi olarak kabul edildiği gibi, adı da “Mekteb-i
Harbiye” olarak tescil edildi.[2]
1834’te
“Sıbyan Bölükleri” adı altında Selimiye Kışlası’nda
eğitim ve öğretime başlayan Harp Okulu, uzun tarihi içinde;
dönemin siyasi, askeri ve sosyal şartlarının gereği olarak
ve bazen de yetersizliklerden dolayı farklı binalarda eğitim
ve öğretimine devam etmiştir. Harp Okulu 1956 yılında
Ankara’daki şimdiki binasına taşınıncaya kadar, Selimiye
Kışlası’ndan sonra sırasıyla şu binalarda bulunmuştur: Maçka
Kışlası/İstanbul (1835-1844), Çinili Köşk/İstanbul
(1844-1847), Tophane-i Amire/İstanbul (1847-1854), Taş
Kışla/İstanbul (1854-1859), Haydar Paşa Kışlası/İstanbul
(1859-1863), Pangaltı Harbiye Mektebi/İstanbul (1863-4
Ağustos 1914), Kuleli Kışla/İstanbul (1919-1920), Halıcıoğlu
Kışlası/İstanbul (1920), Kuleli Kışla/İstanbul (1920),
Zeytinburnu Kışlası/İstanbul (15 Ekim 1921-16 Ağustos 1922),
Sınıf-ı Muhtelife Zabit Namzetleri
Talimgahı/Cebeci-Abidinpaşa-Ankara (1 Temmuz 1920-17 Eylül
1923)[3],
Pangaltı Harbiye Mektebi/İstanbul (19 Eylül 1923-23 Eylül
1936), Kara Harp Okulu/Ankara (25 Eylül 1936-).
Harp
Okulu, 1914 yılından 1922 yılına kadar Birinci Dünya Savaşı
ve Mütareke dönemlerinde bu binalardan başka, bazen “Harbiye
Taburu”, bazen “Harbiye Alayı”, çoğunlukla da “Talimgah”
isimleriyle İstanbul’un yaklaşık on değişik yerinde
bulunmuştur. Adeta “göçebe” denilebilecek bir
vaziyette oradan oraya savrulan Harp Okulu’nun bu durumu,
okulun bir çok malzemesi ve arşivinin de imha olması veya
kaybolmasına yol açmıştır. Bu sekiz sene içindeki serüven şu
şekildedir:
1913-1914 ders senesi sonunda, Harp Okulu’ndan eski son
sınıflar teğmen, müstacel devreli sınıflar asteğmen olarak
mezun oldular. Aynı ders senesi sonunda kıdemsiz birinci
sınıflar, son sınıfa geçmişlerdi. Bu sırada Birinci Dünya
Savaşı için seferberlik ilan edilmiş, ordunun subaya
ihtiyacı görüldüğünden yeni son sınıfa geçmiş olan
öğrenciler de kıdemsiz asteğmen sicili ile okuldan mezun
edilerek, birliklere sevk edilmişler ve Harp Okulu birbiri
ardına üç devreyi mezun ettikten sonra 4 Ağustos 1914’de
kapatılmış ve Harp Okulu eğitimine son verilmiştir.
1913-1914 ders yılında liseden mezun olan, staj için
birliklere gönderilen öğrenciler, Harp Okulu (Pangaltı)
binasında toplandılar. Buraya gelmiş olan yedek subay
öğrencileri ile birleşen öğrenciler, 9 Ağustos 1914’ten 5
Nisan 1915’e kadar Harbiye binasında çalıştılar.
Harbiye’nin bu öğrencileri, bu tarihten sonra
Kartal/Maltepe’de bulunan “Endaht Mektebi” (Atış
Okulu) Binasına taşındılar. Okulun adı, “İstanbul İhtiyat
Zabit Namzetleri Talimgahı” adını aldı.[4]
Talimgahın bazı öğrencileri Kartal, Yakacık ve Pendik’teki
bazı binalara yerleştiler. Alay kuruluşunda olan
Talimgah’ın I. Taburu Erenköy’de, II. Taburu Bostancı’da,
III. Taburu da Maltepe’de idi.
30 Ekim
1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı gün, “İstanbul
İhtiyat Zabit Namzetleri Talimgahı” kapatıldı ve aynı
yerde “Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı” açıldı.
Bu yeni talimgah, 1918 yazından 1919 Kasımı’na kadar devam
etti. Öğrenciler, eğitimlerinin yanı sıra Kayış Dağı’nda
türeyen ve Bostancı, Maltepe ve Pendik havalisinde baskınlar
yaparak Türkleri katl ve mallarını yağma eden Rum çetelerine
karşı, bu havalinin emniyet ve güvenliğini de sağlıyorlardı.[5]
Pangaltı’daki
Harbiye binasının başına gelenler, Muvazzaf Zabit Namzetleri
Talimgahı’nın da başına gelmiş; Rumların da teşvik ve
tahrikleri ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General
Wilson’ın emri ile bir İngiliz subayı da Talimgah’a gelmiş,
“Pendik’ten Kartal’a kadar olan yerlerin 24 saat içinde
tahliye edilmesini, bu sürenin bitiminde İngilizlerin
buraları işgal edeceklerini, Talimgahın malı olduğu halde
nakledilmemiş her ne görülürse İngilizler tarafından
müsadere edileceğini” bildirmiş ve hiçbir söz dinlemeden
dönüp gitmiştir. Ağırlıkları Pendik’te bulunan Talimgah,
Harbiye binası da göz önünde bulundurularak 48 saate
çıkartılan süre içinde öğrencilerin de yardımlarıyla
Pendik’ten Bostancı’ya taşındı.
Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı, 5 Ağustos 1919’da
lağvedildi. Bostancı merkez olmak üzere Edirne ve Kuleli
liselerinden mezun olan öğrencilerden Suadiye ve Erenköy’de
iki bölüklü bir “Harp Okulu Taburu” teşkil edildi.
Daha sonra Muvazzaf Zabit Namzetleri Talimgahı’nı
bitirememiş olanlardan bir tabur ve İhtiyat Zabit Namzetleri
Talimgahı’nı bitirememiş olanlardan da “Talim Kıtaları”
adı altında üçüncü bir tabur teşkil edildi. Bu üç taburdan “Harbiye
Alayı” oluşturuldu (5 Ağustos 1919). Öğrenci olanlar
Kuleli’de, diğer iki tabur da Bostancı’da idi.
Aynı
senenin Aralık ayında İngilizlerin Kuleli’deki taburun,
Rumların da Bostancı’daki iki taburun kaldırılmasını
istemeleri üzerine öğrenciler malzemeleri ile birlikte 20
Aralık 1919’da Halıcıoğlu’ndaki eski “Mühendishane-yi
Berr-i Hümayun” veya “Topçu Harbiyesi” binasına
nakledilmişlerdir. Burada, Topçu Harbiyesi öğrencileri ile
birleştirilen okulun adı “Muhtelit (Karma) Harbiye
Mektebi” oldu ve taşınmasından on gün sonra 1 Ocak
1920’de eğitim ve öğretime başladı.
16 Mart
1920’de İstanbul’un işgal kuvvetleri tarafından resmen
işgali üzerine Harp Okulu 20 Nisan 1920’de tekrar kapandı.
Öğrencilerin izinli olduğu ve okulda 20 kadar öğrencinin
bulunduğu bir Cuma günü, işgal kuvvetleri bir baskınla okulu
işgal ettiler. Bunun üzerine, alınan bir kararla eğitim ve
öğretim lağvedilmiş, durum evci olanlara da gazetelerle, “tekrar
davet edilinceye kadar mezun oldukları” şeklinde
duyurulmuştur. Evci olmayan öğrenciler ise, okulun eşyaları
ile birlikte 1 Mayıs 1920’de tekrar Kuleli’ye
nakledilmişlerdir.
Harp
Okulu öğrencileri burada da rahat bırakılmamış, İşgal
kuvvetleri 5 Temmuz 1920’de binayı “Ermeni Yetimhanesi”
yapmak gerekçesi ile işgal ettiler. Ermeni yetimlere yer
bulunurken, Türk öğrenciler sokağa atılmıştı.
Açıkta
kalan öğrenciler, bir kısım eşyalar ve okulun kayıt
defterleri ile birlikte, Kağıthane’deki “Ordugah”a
nakledildiler. Burada 6 Temmuz 1920’den, 1 Ağustos 1920’ye
kadar, 25 gün kaldıktan sonra, Harp Okulu öğrencileri
Eyüp’teki “İplikhane
binası”na,
Kuleli öğrencileri de Maçka Kışlası’na taşındılar. Harp
Okulu’nun taşındığı İplikhane Binası, çok harap olmuş bir
bina idi ve okulun eşyalarını ancak alabilecek
büyüklükteydi. Öğrencileri de azalmıştı.
Maçka’ya taşınan Kuleli öğrencileri, bir süre sonra
Beylerbeyi’ne nakledildiler. 26 Aralık 1920’de Eyüp
İplikhane’deki Harp Okulu, Maçka Kışlası’na taşındı ve ismi
“Zabitan Mektebi” oldu.
12
Eylül 1921’de Maçka Kışlası da İngilizler tarafından işgal
edildi. Harp Okulu bu sefer “Zeytinburnu Kışlası”na
taşındı. Burada 15 Eylül 1921’den 16 Ağustos 1922’ye kadar
kalan İstanbul’daki Harp Okulu veya son ismi ile “Zabitan
Mektebi”, 1922 Ekimi’nde lağvedildi.[6]
Bu tarihlerde Anadolu’da, yine Harbiyelilerin önderliğinde
gerçekleştirilen Milli Mücadele başarıya ulaştırılmış,
düşman İzmir’de denize dökülmüş, Milli Kuvvetler, İstanbul
kapılarına dayanmış bulunuyordu.
II.
ANKARA HARP OKULU BİNASININ İNŞAASI
İstanbul, Büyük Zaferden sonra milli hakimiyetimiz altına
tekrar geçince, Ekim 1922’de lağvedilmiş olan İstanbul Harp
Okulu (Zabitan Mektebi)’nun 2. sınıfa geçen öğrencilerinin
de bulunduğu bir müfreze, Pangaltı’daki tarihî Harp Okulu
binasından yabancı bayrağını, Türk’e has bir nezaketle
indirdi. Bu arada, 1 Temmuz 1920’den itibaren
Cebeci-Abidinpaşa-Ankara’da, “Sınıf-ı Muhtelife Zabit
Namzetleri Talimgahı” adı ile eğitim ve öğretime devam
eden Harp Okulu, 17 Eylül 1923 tarihinde İstanbul’a
nakledildi.[7]
Okul, 19 Eylül 1923’ten itibaren Pangaltı’daki tarihi
binasında yeniden tam kadro ile eğitim ve öğretime başladı.
Kendi
tarihî binasında 23 Eylül 1936 tarihine kadar on üç sene
eğitim ve öğretime devam eden Harp Okulu, bu tarihten sonra
yeni Türk Devletinin başkenti Ankara’ya taşınacaktır.
Aşağıda belgeleri ile değerlendireceğimiz gibi; yeni bir
bina yapılarak, okulun Ankara’ya taşınması konusundaki
kararın 1928 yılında alındığı anlaşılmaktadır.
Okulun
Ankara’ya taşınmasının nedenleri, Merhum Dr. Tahsin Ünal
tarafından, “askerî ve fikrî sebepler”e bağlanırken[8];
İ. Kurtcephe ve M. Balcıoğlu tarafından, “1923’ten beri
İstanbul’da bulunan Harp Okulu, askerî ve diğer nedenlerden
ötürü Ankara’ya taşınmıştır... Osmanlı Devleti’nin merkezi,
kozmopolit unsurları içinde barındıran İstanbul yerine Türk
İnkılâbı’nın kaynağı Ankara, Harp Okulu için daha uygun bir
mekan olarak görülmüştür”[9]
şeklinde açıklanmaktadır. Aynı araştırıcılar, eserlerinin
bir başka yerinde de, Harbiye’nin Ankara’ya taşınma
gerekçelerinden biri olarak; Cumhuriyeti kuran kadronun
başta Atatürk olmak üzere “askerin, subayın siyaset
dışında tutulması prensibi”ni göstermektedirler: “Atatürk...
kurduğu yeni Türkiye Cumhuriyeti’nde subayın politika
dışında tutulmasını ana ilkelerden birisi olarak kabul
etmiştir. Hem Atatürk, hem de ordunun yönetimi kendisine
verilen Mareşal Fevzi Çakmak, bu ilkeyi kararlı biçimde
sürdürmüş ve korumuşlardır. Söz konusu anlayış, Harp
Okulu’nda da hakim olmuştur. Okul, asli görevi olan ülkenin
milli savunmasını en iyi biçimde gerçekleştirecek subay
yetiştirmeye devam etmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin
esas unsuru olan Harbiye’nin politika dışında tutulması,
karar vericilerin üzerinde hassasiyetle durdukları bir konu
olmuştur. Öyle ki, 1936 yılında Harbiye’nin 102 yıllık
yuvası İstanbul’dan Ankara’ya taşınmasında bu endişe en
önemli faktör gibi görülmektedir. Çünkü, İstanbul karışık ve
kirli ihtirasların bulandırıcı havasının estiği bir yerken,
Ankara, Atatürkçü Düşüncenin heyecanlarının yaşandığı
yeknesak bir kent görünümündeydi.”[10]
Bütün
bunlar doğru olmakla birlikte, kanaatimizce Pangaltı’daki
binanın zaman içinde çok yıpranmış ve özellikle 1914-1922
yılları arasında savaşın ve Mütareke döneminin bütün yıkıcı
etkilerine maruz kalmış olması da, yeni bir bina yapılarak,
okulun Ankara’ya taşınmasını zaruri bir hale getirmişti.
Nitekim, 1930’da Pangaltı’daki okulu ziyaret eden Atatürk’ün
burada söylediği sözler de bu düşüncemizi desteklemektedir:
Atatürk, 1930 yılı Kasım Ayı’nın ikinci yarısında bir Doğu
Anadolu ve Karadeniz gezisine çıkmış, 1 Aralık 1930 günü Ege
Vapuru ile Trabzon’dan İstanbul’a gelmiştir.[11]
Atatürk, bir gün sonra yani 2 Aralık 1930 günü, sırasıyla
Harp Akademisi, Mülkiye Mektebi, Harbiye ve Galatasaray
Lisesi’ni ziyaret etmiştir. Dönemin basını bir gün sonra 3
Aralık 1930 günü bu gezi ve gelişen olayları şu şekilde
duyurmuştur: “Büyük münci, otomobille Beşiktaş’tan
Serencebey yolunu takiben evvela Yıldız’daki Harp
Akademisi’ni ziyaret eylemişler ve burada Akademi Müdürü
Basri Paşa ile heyet-i talimiye tarafından
karşılanmışlardır. Gazi Hz. Akademi’nin Levazım sınıflarına
girmişler, Fransızca ders verilmekte olan üçüncü sınıfı
müteakip diğer iki sınıfı da ziyaret etmişlerdir. Bu iki
sınıftan birinde Almanca ve diğerinde İngilizce tedris
ediliyordu.
Reis-i Cumhur Hz., Basri Paşa’dan Akademi’ye ait bazı
izahat aldıktan sonra o civarda bulunan Mekteb-i Mülkiye’yi
ziyaret etmişlerdir. Bu sırada talebe talimde olduğundan
sınıflarda tedrisat yoktu. Müşarünileyh Hz., Mekteb-i
Mülkiye’de sınıflara girmemişler, yalnız mektep müdürünün
mektep ve talebe hakkında verdiği izahatı dinlemişlerdir.
Gazi
Hz., otomobillerine rakiben ve Nişantaşı tariki ile Mekteb-i
Harbiye’yi ziyaret eylemişlerdir. Bir asker müfrezesi, resm-i
selâmı ifa etmiştir. Büyük gazi burada Mektep Müdürü ve
erkân-ı talimiyesi tarafından istikbal edilmişler ve bazı
sınıflara girmişlerdir. Bu sınıflardan birinde istihkam ve
diğer birinde fenn-i silah dersleri veriliyordu. Reis-i
Cumhur Hz., muallimlerle derslerine ait kısaca görüştükten
sonra talebe arasında oturarak bir müddet dersleri takip
buyurmuşlardır.
Gazi
Hz. Harbiye Mektebi’nde yatakhaneleri gezdikten sonra
mektebi terk ederken;
“-
Mektep ben burada talebe olduğumdan farksızdır. Bu bina
artık bugün bir mektep olmaktan çıkmıştır. Hattâ Cumhuriyet
ordusu için bir kışla dahi olamaz. Bir an evvel ordunun
yarınki zabitlerini bu binadan çıkarmak lazımdır.”
Dediler. Ve talebenin dikkatinden ve müderrislerin
liyakatinden çok memnuniyet ve iftiharla bahsederek Mektep
Müdürü’ne teşekkür ettiler.
Mekteb-i
Harbiye’den aynı suretle teşyi edilen Büyük Münci saat tam
15’te Galatasaray Lisesi’ni ziyaret buyurmuşlar ve kırk
dakika kalmışlardır...”[12]
Atatürk’ün Harp Okulu’nu ziyareti ve yeni bir bina
yapılması gerektiği şeklindeki sözleri, aşağıda görüleceği
gibi, Bakanlar Kurulu’nun Ankara Dikmen sırtlarında yapımı
kararlaştırılan okul inşaatına izin veren kararnamesinin
yayınlanmasından sonradır. Atatürk’ün de imzası bulunan
Bakanlar kurulu onayı, 24 Temmuz 1930 tarihlidir. Aşağıda da
görüleceği üzere, bu konudaki düşüncenin yaklaşık olarak
1928 yılında oluşmaya başladığı, yer seçiminin de Ağustos
1929’da tamamlanmış olduğu ve Atatürk’ün ziyaret esnasında
bir nevi bu çalışmalardan hareketle konuyu gündeme getirdiği
anlaşılmaktadır.
Nitekim, Genelkurmay Başkanlığı,[13]
Milli Savunma Bakanlı[14]na
gönderdiği 27 Ağustos 1929 tarih ve Ş. 8. 30769 numaralı
bir tezkere ile; “Harbiye Mektebi ve Hastahane
binalarının Dikmen eteklerinde yapılması”nı talep etti.[15]
Bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığı, “bu civarın bu
maksat için menafii umumîye namına istimlâkine İcra
Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu)’nce karar verilmesi”ni
11 Ocak 1930 tarih ve 1044/3092 numaralı tezkere ile “makam-ı
devletlerine arz etti”.[16]
Bakanlar Kurulu, 12 Şubat 1930 günü yapılan toplantısında, “mahalli
mezkûrun Harbiye mektebi,
Hastahane ve müessesat-ı askeriye için menafii umumiye
namına istimlâkine” 8867 numaralı kararname ile olur
verdi. Hazırlıkların yapılmasından ve inşaata başlanması
aşamasına gelindikten sonra yine Bakanlar Kurulu’nun izni
alınacaktı.
[17]
Bunun
üzerine, “burada mühim bir kısım arazi bedeli tesviye
edilmek (ödenmek) suretiyle istimlak edildi. Harbiye Mektebi
ve Hastahanenin plan ve projeleri de Profesör Holç
Mayister’e yaptırıldı.”[18]
Bu işlemler yaklaşık beş ay kadar sürdü. 22 Temmuz 1930
tarih, 996/2274 sayılı yazı ile Milli Savunma Bakanlığı bu
defa inşaata başlanması için yeni bir kararname
hazırlanmasını Başbakanlık’tan talep etti.[19]
Bakanlar Kurulu, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, Baş Vekil
İsmet (İnönü) ve bakanların imzasını taşıyan 24 Temmuz 1030
tarih ve 9763 sayılı Kararname ile Harbiye Mektebi ve
Hastahanenin inşaatına başlanmasına karar verdi. Ankara Harp
Okulu Binasının inşaatına start veren bu Kararname’nin tam
metni şu şekildedir: “Ankara’da inşaaları zarurî ve
mübrem bir mahiyet iktisap ederek icap eden arazi istimlâk
ve projeleri tanzim edilmiş olan Harbiye Mektebi ve
Hastahaneler binalarının 5/7/930 tarih ve 9682 numaralı
kararname mucibince inşaatına başlanması; M. M. Vekaleti’nin
22/7/930 tarih ve 996/2274 numaralı tezkeresiyle yapılan
teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyeti’nin 24/7/930 tarihli
içtimaında tasvip ve kabul olunmuştur. 24/7/930”[20]
bu Kararname
gereğince Ankara Harp Okulu inşaatına 1930 Ağustosu’nda
başlandı. İnşaat çalışmaları ve iç tefrişat bazı
eksikliklerle 1936 Eylülü’nde bitirildi. Başbakan İsmet
İnönü, Okulun İstanbul’dan taşınarak Ankara’ya geldiği 25
Eylül 1936 gününden iki gün sonra 27 Eylül 1936’da, Okula
gelerek her tarafı Harp Okulu Komutanı Albay Mehmet Ağustos
ile birlikte gezdi. Ankara’daki Harp Okulu’nun 29 Ekim
1936’da Cumhuriyet Bayramı’nda resmen açılması
kararlaştırıldı. Yeni bina ve yerleşme hazırlıkları basında
şu şekilde anlatılıp, tanıtılıyordu:
“Yenişehir’den
Dikmen’e giden caddenin sağ tarafında, şehre hakim tepelerde
kurulan bu mektep binalarında her türlü hazırlıklar
tamamlanmıştır. Bina çok güzel ve her türlü modern
vasıtalarla mücehhezdir. Yeni mektepte, 2500 gencimizin
rahat ve huzur içinde bilgilerini tamamlamaları için her
türlü konfor mevcuttur...”[21]
“HARBİYE
YARIN TAŞINIYOR. ÇANKAYA ETEĞİNDEKİ YENİ MEKTEP BİNASINDA
BÜYÜK HAZIRLIK VAR. Ankara Heyecan İçinde Bekliyor. Ankara,
22 (Hususi Muhabirimiz yazıyor) – İstanbul yüz senelik
tarihi Harbiye’sinden ayrılmanın acısını duyarken, Ankara
şefler yetiştiren büyük irfan ocağının gençlerini
karşılamaya hazırlanıyor.
Bir
asırlık tarihi içinde,Türk ordusuna otuz bine yakın subay
kazandıran bu şerefli yuva, Ankara’da büyük şefin
mahallesine, Çankaya’nın eteğinde: Harbiye için hazırlanan
muhteşem binaya geliyor.
YENİ HARBİYE BİNASI. Dikmen otobüsü bizi mektebin hayli
uzağına bıraktı. Genel Kurmay’ın kıyısından mektebe çıkan
geniş yol daha bitirilmemiş. Biz kestirmeden, tarlaların
içinden yürüyoruz.
Geniş cephenin ortasında, sütunların arası yığınlar ile
dolu. Bunlar daha odalara yerleştirilmemiş eşya denkleridir.
Bir
hademe dün İstanbul’dan gelen ve hazırlıklara göz
gezdirildikten sonra bu akşamki trenle İstanbul’a dönen
mektep müdürü Mehmet Ağustos’un çantalarını şehre götürüyor.
YENİ
BİNADA BÜYÜK HAZIRLIKLAR. Nöbetçi subay, bir yandan bize
Adana’da yaptırdıkları talebe dolaplarının cilasının daha
kurumadığını anlatıyor, bir yandan da subaylara emir
veriyordu.
-Yataklar için 1500 kilo pamuk almamız lazımdı. Fakat Ankara
piyasasında ancak 1092 kilo buldurabildim.
Hallaç, yol yayla sütunların arasından peydahlandı. Yüzbaşı,
misafirini bekleyen ev sahibinin telaşlı ifadesi ile:
-Haydi oğlum, dedi, çık yukarı salona, gündüz gece deme,
yatakların pamuğunu hazırla…Yataklar yumuşak olsun; çocuklar
yorgun düşecekler üstüne… Marş.
Hallaç pamuğu çala tokmak pörsüte dursun biz koridorlardan
birine daldık…
Büyük binanın sekiz yüze yakın odası var; bize binayı
gezdiren bu zata binayı iyi tanıyıp tanımadığını sordum.
-Üç
aydan beri karış karış ezberledim, dedi. Fakat koridorların
içinde topluca kayboluruz korkusu ile geçtiğimiz yerlere
gözlerimle işaretler koyuyorum.
Güneşin altında tarla yolculuğu, bizi hem terletmiş, hem
susatmıştı. Bizi gezdiren arkadaşa :
-Aman kardeşim, dedim, lokantadan başlasak, fena halde
susuzum.
Mermer
masaları kurulmuş muazzam bir yemek salonu;
cuma’dan
sonra bu salonun yemek saatlerindeki manzarasını
düşünüyorum.
İçme
suyu musluklarından kana kana buz gibi su içtik. Fakat
kurşun borular daha yeni olduğu için suyu kokulu akıtıyor.
Binanın birinci katının turunu bitirmek üzereyiz. Neler
görmedik? Burası sinema salonu karşısı istirahat yeri,
burası büfe, şu camekana berber yerleşecek.
Çamaşırhanede verilen izahatı dinliyoruz:
- Bu
makine yıkar, beriki kurutur, şu ütüler, bu dürer … tamamdır
beyim.
Çamaşır yıkama odasının ortasında, genişçe silindirli bir
makine var. Bir yanından iki kişinin attığı çamaşırları
öbüründe yıkanmış, kurumuş ve ütülenmiş olarak altı kişi
toplamakla bitiremiyormuş.
MEKTEBİN KULESİ. Rehberimizin elinde ustaca yapılmış bir
maymuncuk var; bütün kapılar bununla açıldı, kilitlendi.
Maymuncuğu büyük bir maharetle kullanan rehber:
-
Kapıların kendi anahtarları bir araba demir tutar, diyor,
taşınır mı hiç!..
Maymuncuğun en son açtığı kapı, binanın tam orta yerinde
yükselen kulenin kapısı oldu. Yüz basamaklı merdivenden döne
döne kulenin tepesine çıktık. Ankara’nın manzarası,
Harbiye’nin kulesinden çok muhteşem görünüyor. Binaya en
yakın devlet mahallesinin modern binaları ve sıra ile
Yenişehrin asfalt yolunu takip ederek ulus meydanına kadar
iki yanda yükselen apartmanlarla örnek bir şehir tabak gibi
gözümüzün önüne serilmiş duruyor. Daha ileride Yalçınhisar
ve eski Ankara’nın sırta yapılmış silüetini görüyorsunuz.
Arkanızda Dikmen’in ve Çankaya’nın yemyeşil sırtları ve
yeşilliklerin içinde yer yer yükselen zarif binaları ile
manzaraya ayrı bir hususiyet veriyor.
Harbiye’nin 2500 genci bu haşmetli dekor içindeki binasını
doldurduğu gün Çankaya mahallesinin bu tatlı meyilli sırtı
başka bir renk ve başka bir şenlik kazanacaktır.”[22]
“ANKARA’DA
HARBİYE. Kahramanlar yuvası şanlı Harbiye üç günden beri
Ankara’nın sıcak ve şevkatli bağrındadır. Yiğitler kaynağına
olan sevgi hayranlığını onun geldiği gün candan tezahürlerle
gösteren Ankaralılar için Harbiye’nin gelişi daima bir
bayram ve mesut gün olarak hatırlarda tutulacaktır. Hele
Harbiye’yi gezdikleri ve kahraman ordumuzun yarınki şanlı
subaylar ile az dahi olsa beraber bulunduktan sonra
Harbiye’ye gönülde bir yer ayırmamak hiç mümkün değildir:
Bakanlıklardan Dikmen’e giden yolun asfalt kısmının bittiği
yerde, karşımızda bir kale gibi yükselen Harbiye
mektebine
hangi yoldan gideceğinize tayinde bir zaman tereddüt
edersiniz. Henüz esas yolu yapılmakta olan mektebe nakil
vasıtalarının gide gele yaptıkları sayısız yolların
hangisinden giderseniz gidiniz, mektep o kadar büyük ve
cephesi o kadar geniş ki az sonra kendinizi Harbiye’nin
granit duvarları önünde bulursunuz.
Binlerce genci bağrında yaşatan koca mektebin gelen ve
gelmekte olan eşyalarını taşıyan kamyonlar ve arabalar
yolları doldurmuştu. Kapıda duran yağız yüzlü Mehmetçiğe
mektep
kumandanı’nın
nerede olduğunu sorduk.
‘Başbakanla mektebi geziyorlar’ dedi.
Bütün odaları, salonları, kalorifer dairesine kadar her
yeri gezen İsmet İnönü, ayağında get cokey kıyafetiyle şimdi
talebenin arasında dolaşıyor. Hatırlarını soruyor,
konuşuyordu. Yetiştiği ocağa olan alakasını burada saatlerce
kalarak ve en ufak şeylere varıncaya kadar meşgul olarak
gösteren İnönü kahramanını binlerce genç gönülden gelen
tunçlaşmış sesleriyle ‘Varol’ sesleriyle uğurladılar.
Harbiye o kadar büyük, salonlar, odalar ve koridorlar o
kadar birbirinin içindeki binayı iyi bilmiyorsanız ve
yanınızda bir rehber yoksa bir labirente girmiş gibi
kaybolmanız muhakkaktır.
Gezmeğe aşağıdan başlıyoruz: Kalorifer dairesi ve ilerisinde
mutfakta, her birinin kutru iki metreye yakın dört tane
kazan var ki, yemekleri su buharı ile pişirmektedir.
Temizliği, intizamı ve kuruluşu en kuvvetli bir iştah ilacı
kadar acıktırıcı olan yemekhaneye asansörle iniliyor.
Buradan duş yerlerine geçilmektedir.
Sıcak bir hava yüzümüzü yalıyor. Burada 50’den fazla duş
yeri var güzel bir tezat: Frijider dairesi biraz ilerdedir.
Yukarı katlarda, insana sonsuz gibi gelen odaları, salonları
geziyoruz. Yeni yapılan dolaplar koridorlarda sıralanmış.
Üzerlerinde numaralar var. Mektebin büyük bahçesinden keser
sesleri geliyor. Marangozlar çalışmaktadır. Talebelerin çoğu
bahçede. Mektebin güzel sineması 2000 kişi alacak kadar
büyüktür.
Talebeler de, içinde günlerini ve yıllarını geçirdikleri
cumhuriyetin orduya armağanı olan bu muazzam binayı bizim
kadar merakla dolaşıyorlar. Yalnız, onlarda bizim kadar
merak, fakat bizden çok alâka var. Şehri bilenler; Ankara’yı
görmeyenlere mektebin büyük ve yüksek balkonundan Ankara’nın
semtlerini anlatıyorlar. Bu balkondan Çankaya, Yenişehir,
Kale, Çiftlik’in yeşil örtüsü ve Ankara’nın ufuklarına kadar
gözükmektedir. Harbiye’nin en büyük talihi buradadır.
Yanından geçtiğimiz gençlerden biri arkadaşına eliyle Milli
Müdafaa sırtlarını göstererek: ‘Atatürk Ankara’ya bu tepeden
gelmiş…’ dedi. Bütün gözler büyük bir hayranlık ve minnet
içinde Çankaya’ya doğru kayıyor.
Kumandanından; emir neferine kadar bütün Harbiyelilerde
zevkli, dinç ve neşeli bir yorgunluk var. Bir genç, ‘yer
değiştirmekten mi, neden bilmem, bu gece hiç uyumadığım
halde uykusuz ve yorgun değilim. Ankara’nın ne güzel
geceleri var’’dedi.
Devlet mahallesi tamamen bittikten sonra, Harbiye
Yenişehir’e daha çok yakınlaşmış olacaktır. Bugün boş olan
geniş saha ağaçlandırılacak, parklar yapılacak, spor
sahaları inşa edilecektir.
Harbiyelilerin neşelerini ve kahkahalarını bugün Dikmen
yolunda bile dinlemek mümkündür. Kahramanlar yuvası
Harbiye’nin Atatürk’üne kavuşmanın vermiş olduğu bahtiyarlık
içinde bugünkü neşesi asırlarca devam edecektir.
Harbiyelilerimizin ilk gün Ankara için intibaları budur.”[23]
“YENİ
HARBİYE BİNASININ AÇILIŞ MERASİMİ HAZIRLIĞI. Küşat resmi
gelecek ay yapılacak. Başvekil İsmet İnönü, evvelki gün
Ankara’da yeni Harbiye mektebine gitmiş ve binayı gezmiştir.
Mektep’ de iki saatten fazla kalan Başvekil, yeni tesisata
ait en ufak teferruatla alakâdar olmuş ve lazım gelen
emirleri vermiştir. Yeni binanın açılış merasiminin
Cumhuriyet Bayramında yapılması kararlaştırılmıştır.”[24]
Okulun yeni binası, Cumhuriyet’in ilk mimari eserlerinin
bütün özelliklerini taşıyan bir bina idi. Taştan yapılmıştı.
Küçük bir avluyu çerçeveleyen dik dörtgen bir yapı
şeklindeydi. Bodrum ile birlikte üç katlı olarak yapılmıştı.
Her katta, dört tarafa da geçişler yapılabiliyordu. Dik
dörtgenin ön cephesi, Okul Karargahına, diğer yerler iki
taburdan oluşan Öğrenci Alayı’na (Alay Karargahı, sınıflar,
yemekhaneler, yatakhaneler, gazinolar vs.) ayrılmıştı.
Bugün, “Atatürk Sitesi” adını taşıyan bu ana bina
yine Okul Karargahı, Alay Komutanlığı Karargahı ile birlikte
“Anafartalar” adını alan I. Tabur öğrencilerinin tüm
faaliyetlerini ve ihtiyaçlarını karşılayan bir binadır.
Harp
Okulu arazisi olarak belirlenen alan içinde bulunan bazı
arazilerin istimlâkinin 1929-1936 inşaat sürecinde
gerçekleştirilememiş olduğu görülmektedir. 1940’tan itibaren
istimlâk alanı içinde kalan bu gibi arazilerin istimlâki
gündeme gelmiştir. Bakanlar Kurulu Kararnameleri ile
istimlâki yapılan bu yeni araziler, ölçüleri ve sahipleri
ile kararname tarihleri şu şekildedir:
“Bayan Adviye’ye ait 93 parsel numaralı ve 5375 metre
murabbaı arazinin istimlâki, 30 Temmuz 1940.”[25]
“Osman Nuri Göver’in mutasarrıf bulunduğu 1452 metre
murabbaı arazinin istimlâki, 30 Temmuz 1940.”[26]
“Ahmet Soysal, Mustafa Dülger, Eşref Mantıkcı, Fikri Akıncı
ve Mustafa Nazmi’ye ait 22975 metre murabbaı arazinin
istimlâki, 10 Ağustos 1940.”[27]
“...88 parsel içinde bulunan Ankara Keçiören Sabık Alay
Müftüsü Harun’un evinde oturan Mustafa kızı Süreyya’ya ait
5/-II/1934 tarih ve 99/I numaralı tapu senedinde kayıtlı
2908/60 metre murabbaından ibaret arazinin istimlâki, 13
Eylül 1940.”[28]
“Ziraat Vekaleti Ziraat İşleri Umum Müdürlüğü memurlarından
Vicdan Karaosmanoğlu’na ait 27/7/1935 tarih ve 51/2 numaralı
tapu senedinde kayıtlı 1465,50 metre murabbaı arsanın
istimlâki, 13 Eylül 1940.”[29]
“Tabakhane Mihtiyan Mahallesi’nde Yeniçay Sokağı’nda 4
numaralı evde ölü Ali Rıza karısı Dildare ve müştereklerine
ait 230 metre murabbaından ibaret arsanın istimlâki, 20
Mayıs 1941.”[30]
III.
HARP OKULU’NUN İSTANBUL’DAN AYRILIŞI
Harp Okulu, 16 Eylül 1936’da taşınma işlemine başlayacaktı.
Ancak tören için gerekli ayrıntılar tamamlanamadığından,
Milli Savunma Bakanlığı nakli bir süre ertelemiştir.[31]
İlgili makamlar tarafından hazırlanan “Nakil Programı” şu
şekilde idi:
“1.
Harbiye talebeleri alay sancağı ile kıt’a halinde mektepten
ayrıldıktan sonra Taksimdeki Cumhuriyet abidesine bir çelenk
koyacak ve oradan hareketle Karaköy’e inilecek vapurla
Haydarpaşa’ya geçilecektir. Alay Haydarpaşa da müretteb bir
tabur ve bir bando tarafından karşılanacak ve bu tabur
trenin hareketine kadar orada kalacak ve Harbiyelileri
uğurlayacaktır.
2.
Alayın Ankara’ya varışında da müretteb bir tabur ve bando
kendilerini karşılayacak ve bu taburdan bir bölük önde
olduğu halde İstasyon
caddesi’ni
takiben Ulus meydanı’na
gelinecektir. Burada da Atatürk’ün
abidesi’ne
bir çelenk konulacak, oradan Bankalar
caddesi,
Atatürk bulvarı
yoluyla mektebe gidilecektir.
3.
İstanbul’dan ayrılıştan sonra trenin geçtiği istasyonlarda
mevki kumandanı adına birer heyet ve merkez kumandanları
bulunacaklardır.
4.
Haydarpaşa’daki uğurlamada İstanbul’daki Tıbbiye, Deniz
lisesi,
Askeri liseler
ve Deniz harp
akademilerini
temsilen birer heyet bulunacaktır.
5.
İstanbul’dan hareket esnasında ve Ankara’ya varışta Vilayet
ve belediyeden birer heyet uğurlama ve karşılama merasimine
iştirak edecektir.
6.
Taksim’de Atatürk abidesi’ne
çelenk konulurken tespit edilecek zevat tarafından birer
nutuk irat edilecektir.”[32]
Bu
programa göre hazırlıklar bitirilince, 23 Eylül günü okul
eşyasının bir kısmı kamyonlarla Ankara’ya nakledilmeye
başlandı. Ertesi gün, yani 24 Eylül 1936 Perşembe günü
yapılan büyük bir törenle Harbiye Mektebi; “En Büyük
Harbiyeli 1283 Mustafa Kemal”in, 1 Mart 1315 (13
Mart 1899 Pazartesi) ile 28 Kanunusani 1317 (10 Şubat 1902
Pazartesi) tarihleri arasında Harp Okulu; 28 Kanunusani 1317
(10 Şubat 1902 Pazartesi) ile 29 Kanunuevvel 1320 (11 Ocak
1905 Çarşamba) tarihleri arasında da Harp Akademisi eğitim
ve öğrenimini[33]
yaptığı Pangaltı’daki 102 yıllık tarihi yuvasına veda
etmiştir. İstanbul’dan ayrılış töreni ve halkın uğurlamadaki
coşkusu, duygusallığı ertesi günün basın organlarında
ayrıntılı bir biçimde şöyle verilmiştir:
“HARBİYEMİZDEN
DÜN AYRILDIK. Mektep
büyük merasim arasında Ankara’ya gitti. Şanlı Harbiye’yi
bütün İstanbul uğurladı.
Alay Taksim abidesine çelenk koydu ve çok heyecanlı merasim
yapıldı. İki tren gençlerimizi Haydarpaşa’dan Ankara’ya
götürdü.
İstanbul ve İstanbullular, dün sayılı ve heyecanlı
günlerinden birini yaşadı. Çünkü, İstanbul, 102 senedir
bağrında bir şeref ve kahramanlık timsali halinde yaşayan
Harbiye’den ayrıldı. İstanbullular da, Türk tarihinde mümtaz
bir yeri olan Harbiye’den ve onun genç yavrularından
ayrılmanın verdiği teessürü, bu aslanlar yuvasını Türk
inkılabının kaynağı olan Ankara’ya çok yakıştırmanın
tesellisi ile azaltmak istemişlerdir.
Harbiyelileri candan bir sevgi ile uğurlamak isteyen
İstanbullulardan binlerce kişi daha sabahın altısında
sokaklara dökülmüştü. Kadın, erkek, genç, ihtiyar binlerce
İstanbullu, istikbalin kahramanlarını ve Harbiye’nin şerefli
çocuklarını son bir defa daha görmeye can atıyordu.
MektepTe
Hazırlık. Saat sekizde Harbiyeliler vakar içinde ve
saflar halinde toplanmağa başladılar. Bu sırada halk
kalabalığı gittikçe artıyor. Saat sekiz buçukta alay sancağı
mektebin talim meydanına başlar üstünde taşınarak
götürülüyor Halk bu güzel manzarayı dakikalarca
alkışlıyorlar.
Ayrılış.
Biraz sonra mektebin bando mızıkası İstiklal marşını çalmaya
başlıyor. Meydanda biriken Harbiye’nin yeni mezunları,
talebeler İstiklal marşımızı birlikte söylüyorlar.
İstiklal marşından sonra teftiş yapılıyor ve saat tam
dokuzda alay
hareket ediyor. Önde Harbiye
mızıkası
Harbiye marşı’nı
çalıyor, bunu mert bakışlı Harbiyelilerin yüreklerinden
kopan zafer şarkıları takip ediyor. Halk bu unutulmaz
sahneleri gurur ve iftihar duyguları coşmuş bir halde
alkışlıyor.
Mektebin kumanda ve tedris heyeti, başta Müdür Albay Mehmet
Ağustos olduğu halde, Harbiye’nin merasim kapısı önünde ve
yüksekte duruyor. Harbiyeliler muntazam yürüyüşle onların
önünden geçerek selam resmini ifa ediyorlar.
Mektebin bu sene ki mezunları, merdivenlerin üstünde
toplanmış arkadaşlarını alkışlarla uğurluyorlar.
Harbiye marşı
Harbiye ve civarını çınlatırken etrafı dolduran binlerce
halk (Yaşa) sesleri ile Harbiye’nin bahtiyar çocuklarını
uğurluyordu.
Taksim
Meydanında. Harbiye alayı saat dokuz buçukta Taksim
meydanına geldi. Burası da on binlerce halkla dolu idi.
Harbiyeliler, abidenin etrafında kendilerine tahsis edilen
yerlerini işgal ettiler.
Bundan sonra Harbiye
bandosu binlerce kişinin iştirak ettiği İstiklal
marşı’nı
çaldı.
Bir Harbiyelinin
Nutku. Marştan sonra, Harbiye’nin ikinci sınıf
talebelerinden 2004 numaralı Enver heyecanlı bir sesle şu
nutku söyledi :
‘Sevgili İstanbul!
Seni Türk’ün ebedi malı yapan tarihten emir aldık. Senden
ayrılıyoruz. O tarihten de çok eski ve o tarihten de büyük
olan ulusumun yeni tarihine baş olan, kaynak olan Cumhuriyet
kâbesi’ne
gidiyoruz.
Senden ayrılıyoruz. Ayrılan; taş, toprak, et ve kandır. Biz
seniniz. Nasıl ki sen bizim ve her Türk’ünsen…Senin ve bizim
gözlerimizde yaşlar var…Bu yaşlar hüzün değil. Kalbini
yokla. Sevinçtir. Senin bağrında doğan, Harbiye’nin
yarattığı bir edebiyat nurunun, Atatürk’ün yanına gidiyoruz.
İleri tarih için nur almağa, feyiz almağa, hız almağa,
gidiyoruz.
Güzel İstanbul…Yüz yıldır biz Harbiyeli çocuklarına ana
oldun. Ayrılırken seni kalbimizde beraber götürüyoruz. Sana
da bir abide bırakıyoruz. Her parçası tarihin bir zaferi
olan bir granit abide. O abide ki İstanbul’a kanat açan
işte şu tarihi bina. Harbiye.
Orada tarihlerden büyük Atatürk’ün yeri var, dershanesi
var. O binada şehitlerin ruhları var. Çanakkale şehitlerinin
mermerleşen gövdeleri var. Bu ulu ve soylu hatıralar sana..
Ey asil İstanbul sana en büyük saygımızdır.
Aziz
İstanbullular;
En
şevkatli kucaklarınızda bir asır büyüttüğünüz Harbiyenizi bu
yeni yolun kâbesine uğurlarken gözlerinizden, sözlerinizden
aldığımız taşkın heyecan ve ümitlerle ruhlarımız ayrıca
doluyor.
Sizlere karşı yüreklerimizden taşan bin bir nimet var…
Artık kahraman ulusumun Harbiyesi beşer tarihinin bütün
inkılaplarını, zaman mevhumunu da aşarak, bir hamlede
yaratan Atatürk’ün nur kaynağında, Ankara’da Türk’ün büyük
ülküleri için hazırlanır ve yetişirken, onu ebediyetlere
kadar elinde tutacak olan yurt genelinin öncüsü kalacak. Ey
büyük ulusum güven bize…’
Genç
Harbiyelinin dinleyenlere göz yaşı döktüren nutkundan sonra,
Cumhuriyetin abidesine
güzel bir çelenk konuldu. Çelenkte şunlar yazılı idi:
‘HR.OK. Ankara’ya Gidiş Hatırası’
Çelenk konduktan sonra Mektep Kumandanı, yetiştirdiği
kahramanların en büyüğü Atatürk’ün de el yazıları ile tezyin
ettikleri mektebin hatıra defterine şu ibareyi yazdı:
‘Harbiye okulu’nun
Ankara’ya gitmesi münasebeti ile Atatürk’ün huzur-u
maneviyesinde eğilirken sayın İstanbullulara ve kıymetli
İstanbul’a veda saygılarımızı sunarız. Harbiye Okulu
Komutanı Albay Mehmet AĞUSTOS.’
Mektep müdürü’nden
sonra Alay Kumandanı Salahaddin ve son sınıf talebesinden
2001 numaralı bir genç de defteri imzaladılar.
Haydarpaşaya Doğru.
Merasimde Fransa’dan avdette şehrimize de uğrayan
Suriyeli heyet ve gazetecilerden başka, İstanbul Kumandanı
General Halis, Beyoğlu
kaymakamı ve
Taksim Nahiye Müdürü, İstanbul’da bulunan askeri ümera,
mektep talim, terbiye ve tedris heyetleri hazır
bulunuyorlardı. Son olarak Cumhuriyet
abidesi
önünde askeri resmi geçit yapıldı ve tam onda halkın
şiddetli alkışları arasında Taksim’den hareket edildi.
En
önde Harbiye bandosu onun arkasında Alay Sancağı
bulunuyordu. Alayın geçtiği güzergahta, şanlı Harbiyelilere
çiçekler dağıtılıyor, apartmanlardan ve dükkânlardan konfeti
ve serpantinler atılıyordu.
Harbiye, Tünel meydanı,
Şişhane yokuşu,
Bankalar caddesi,
Karaköy yolu ile Tophane’ye geldi. Burada Harbiyelileri
uğurlamağa gelmiş olan yüzlerce İstanbullu görülüyordu.
Harbiyeliler burada Alay idaresinin Kalamış ve Kadıköy
vapurlarına bindiler. Vapurlar saat on birde hareket etti.
Harbiyeliler gene zafer şarkıları söylüyor, bando Harbiye
marşını
çalıyor, halk (yaşayın var olun) diye bağırıyor, alkışlarla,
mendil sallamalarla kahraman ordunun müstakbel zabitlerini
uğurluyordu. Manzara çok heyecanlı idi.
Bu
esnada iki tayyaremiz de havadan uğurlama merasimine iştirak
etti. Harbiyelileri taşıyan vapurlar açılırken limandaki
vapurlar da düdük çalarak Harbiyelileri selâmladılar.
Vapurlar tam saat 11 buçukta Kadıköy
iskelesine
yanaştı. Program mucibince buradan Haydarpaşa’ya
geçilecekti.
Kadıköy iskelesi
ve rıhtımı binlerce kişi tarafından doldurulmuştu.
Kadıköylüler de genç Harbiyelileri uğurlamağa gelmişlerdi.
Burada mola verildi. Kadıköy’den tam birde hareket eden
alay, biri
çeyrek geçe Haydarpaşa
garı’na
gelmiş bulunuyordu.
Garda.
Haydarpaşa Selimiye’den gelen askeri kıtaat, başlarında
Selimiye kumandanı
General Osman Tufan olduğu halde yer almıştı. Ayrıca Kuleli,
Maltepe Askeri Liseleri, Deniz Lisesi, Askeri Tıbbiye
talebeleri rıhtımda sıralanmışlardı.
Selimiye bandosu
çalarken genç Harbiyeliler muntazam yürüyüşlerle buradan
dönerek gara girdiler.
Mahşeri bir kalabalık içinde bulunan Haydarpaşa
garı
fevkalâde günlere mahsus bir manzara arz ediyordu.
Ayrılık Sahnesi.
Burada birbirlerine veda eden ana oğulların,
nişanlıların, kardeşlerin, dost ve akrabaların vaziyeti çok
müessirdi.
Bir taraftan alay
efradı kompartımanlara yerleşiyor, vagonlarda işlerini
bitirenler aşağı inerek, kendilerini teşyie gelenlerle
kucaklaşıyor, vedalaşıyordu.
Bu
sırada gar
gittikçe kalabalıklaşıyor, rıhtımda toplanan askeri kıtaat
ve mektepler de garda
yer almaya başlıyordu.
Kıtaat ve mektepler katarın iki tarafına dizildikten sonra
Deniz lisesi’nin
kırmızı, beyaz ve mor çiçeklerden mektebin armasını temsilen
gemi demiri şeklinde yapılmış olan çelenk, Harbiye
bandosunun
bulunduğu kompartımana asıldı. Teşyiciler arasında İstanbul
Kumandanı General Halis, Askeri Tıbbiye
müdürü
General Suphi, Merkez Kumandanı General İbrahim, İstanbul
Vali ve Belediye Reisi Muhiddin Üstündağ, İstanbul Polis
Müdürü Salih Kılıç, İstanbul Maarif Müdürü ve bir çok
tanınmış kimseler bulunuyordu.
Şimdi bütün talebe kompartımanlarına girmişlerdi. Herkes
hareket saatini heyecanla bekliyordu. General Halis bir
kenarda Vali Üstündağ’la konuşuyordu. Bu sırada her vagondan
ayrılan bir talebe mümessili gelerek İstanbul Kumandanı ile
İstanbul Vali ve Belediye Reisi’ne veda ettiler. Kumandan ve
Belediye Reisi kendilerini güzel sözlerle uğurladılar.
General Halis muharririmize dönerek:
-
Çocukların intibalarını sordunuz mu ? diye soruyor…
-
Sorduk Generalim hepsi memnun hepsi bahtiyar…
Hareket saati yaklaştıkça sabırsızlık ve heyecan artıyor.
Bu sırada Laleli apartmanlarının
ikinci katında oturan mütekaid askerlerden Rüştü yavaş yavaş
ilerleyerek kendini General Halis’e şöyle tanıtıyor:
-
Generalim, bendeniz eski levazımcılardanım 339’da kendi
isteğimle mütekaid oldum. Ne mutlu bana ki bu günleri
gördüm.
Bu
sırada ilk kıtaat halkın çılgınca alkışları arasında hareket
ediyor.
1100
genci götürecek olan katarlar pek uzun olacağı için iki
postaya ayrılmışlardı. Tam üçü çeyrek geçe ikinci tren de
gene çok heyecanlı tezahürat arasında hareket etti.
Bando
Harbiye marşını
çalıyor, yarının kahraman zabitleri de gür sesleri ile
marşlarını söylüyorlardı.
Tren
gözden kayboluncaya kadar gar, şiddetli alkış tufanı ve
‘yaşa, var ol’ sesleri ile çınladı ve işte şanlı Harbiyemiz
İstanbul’dan böyle ayrıldı.”[34]
Öğrencilerin ve onları uğurlamaya gelen aileler ile halkın
arasına karışan Suat Derviş, Tan Gazetesi’nde Harbiye’nin
ayrılışını, biraz da geri plândaki duygusal anları tespit
ederek şöyle anlatmıştır:
“Gözbebeklerinde
sonsuz bir sevginin ifadesini taşıyan analar teşyie gelmiş
küçük çocuklar ve ihtiyar babalar.
Şimdiden
sonra böyle sorulacak: ‘Nerede okudunuz, İstanbul’daki
Harbiye’de mi? Ankara’da mı ?
Harbiye
mektebi’nin
büyük bahçesinde bu sabah son defa olarak toplanıyorlar.
Birazdan hareket edecekler…
Bahçenin demir parmaklıklarının dışında, kaldırımın üstünde
duruyorum. Onları seyrediyorum. Burada kaldırımın üstünde
duran ve parmaklıkların arasından içerisini seyreden yalnız
ben değilim yanımda daha başka insanlarda var… Başlarını
parmaklıklara dayamış ve gözbebeklerinde sonsuz bir sevginin
ifadesini taşıyan analar... Bütün geceyi uykusuz ve
ağlayarak geçirdikleri kızarmış gözlerinden belli nişanlılar
ve en temiz esvabını giyerek ağabeyini teşyie gelmiş küçük
çocuklar ve ihtiyar babalar.
Halkın
arasında bir fısıltı var:
-
Ne zaman hareket edecekler?
- Tam dokuzda.
- Şimdi ne oluyor ?
- Alay
kumandanı
teftiş yapıyor.
Sabah
daha erken amma, Harbiye
mektebi
karşısındaki apartmanların pencereleri hep açık… Omuzlarına
kimonalarını atmış genç kadınlar, başlarını örtmüş ihtiyar
nineler pencereden sarkıyorlar… Dükkâncılar şimdiden dükkân
kapılarının önüne çıkmış ve karşı kaldırımda dizilmiş
duranlar ve bekleyenler pek çok…
- Saat
kaç oluyor neden daha hareket etmediler ? Yaşlı bir bayan
sabırsızlıkla bir genç kıza soruyor:
- Aman
teyze bu kadar erken mi gittiklerini istiyorsun? Ne oldun,
işte saat dokuza üç var…
- Ayol kim ister erken gittiklerini… Daha
miniciğimle ilk ayrılışım bu...
- Amma da minicik. Koskoca aslan gibi
delikanlı maşaallah...
- Sen onu gel birde bana sor. Halâ gözüme
kundaktaki haliyle görünür.
Harbiye
alayı görünüyor. Evvela kapıdan Harbiye
mızıkası,
arkadan Harbiye Alay Sancağı, daha sonrada muntazam ve çevik
adımlarla ilerleyen genç Harbiyeliler çıkıyorlar. Ve
Taksim’e doğru ilerliyorlar.
-
Ah gidiyorlar artık.
- Allah hayırlı yolculuklar versin!
Taksim
meydanı’ndaki
merasim bitti. Alay yoluna devam edecek. Otomobile gitmek
için aralarından geçtiğim halkın içinde bir kadın hıçkırıyor
ve yanımdakine:
-
İşte kardeş! İşte şu en önden giden iri, yarı tosun,
benim çocuğum, diyor.
Tophane
Rıhtımı’nda. Tophane rıhtımındayız. Burası hem
Harbiye’den, hem de Taksim’den daha kalabalık. İhtiyar, genç
bir bayrama gider gibi süslenmiş bir halk ortasındayız. Bu
kalabalığın en büyük kısmını kadınlar teşkil ediyor… Üç
çocuğuyla birlikte bir köşede duran bayana:
- Çocuğunuz mu gidiyor? diye sordum.
- Evet diyor,oğlum gidiyor.
- Bu küçüklerde sizin değil mi?
- Evet
- Bunları da asker yapacak mısınız ?
- Tabii, onların babaları da askerdir… Bir
an duruyor, sonra:
-
Askerlik şerefli, şanlı meslektir. Fakat asker karılarının,
asker analarının göğüslerindeki kalp, taştan olmalı. Bu
ayrılık çok güç…
Lacivert mantolu,orta yaşlı bir bayan
yanımızda:
- Ah,
bizim çocuklara şu paketleri veremezsek, pek yanarım, diye
telaşla geçiyor.
Elinde
ufak bir paket var. Her halde bir hediye olacak. Arkadaşı
soruyor:
-
Hediyeyi neden geceden vermedin. Ben öyle yaptım.
- Yola çıkarken vereyim dedim. Daha hoşuna
gider zannettim de..
Çiçek tarlasının yanındaki taşlara oturmuş, ihtiyar bir
kadın hıçkırıyor. Ona yaklaşıyorum:
-
Ne hıçkırıyorsun nine? diyorum.
- Torunum Ankara’ya gidiyor.
Allah
selamet versin. Bu kadar ağlayacak bir şey değil, diyorum
hayırlı bir seyahat.. Bu kadar kendini üzecek ne var?
Mektebe gidecek.
- Ben
askerlerin gidişine dayanamam, diyor. Rahmetli babasını ben,
gene böyle düğün gibi şenlikle Çanakkale’ye gönderdim. Allah
ona bir şeyleri benzetmesin ya! Bir daha geri dönmedi. Anası
loğusa yatağında kahrından öldü. Ben onu ne zahmetle
yetiştirdim. Varım, canım, hayatım o…
- Uzağa gitmiyor nine. Seneye döner gelir,
seni görür inşallah.
-
Çok yaşlıyım kızım seneye ya kalırım ya kalmam, ya kavuşurum
ya kavuşmam ona..
“Geliyorlar…..’’
Mızıka sesi duyuluyor. Halk biri birine karışıyor:
-
Geliyorlar ve muntazam adımlarla vapura giriyorlar.
Yanımızdaki bayanların içinden onlar geçtikçe,kendi
çocuklarını tanıyıp:
-
Fethi…Muhtar…Cemil…Turgut ve İlah ve İlah… Diye bağrışanlar,
selâm verenler, ağlaşanlar, işaret edenler pek çok. Şimdi
Harbiyeliler güvertede veya vapurun yanında, halk rıhtımın
kenarında:
-
Aman, oraları serindir, kendini iyi koru İlhamim, diye
bir anne bağırıyor.
- Ablana mektup yazmayı unutma ha…
- Resim gönder bana !..
- Aman çocuğum iyi ye, iyi iç, kendine iyi
bak.
- Bizi unutmak yok ha!..Sık mektup isteriz.
Vapurlar hareket etti. Vapurla ayrılış ne fena…Tren bir
anda uçar gider, halbuki vapur gidip, geliyor ve zorla kopar
gibi rıhtımdan ayrılmak istemiyor.
-
Allah’a ısmarladık.
- Güle…güle. Allah selâmet versin!
Beyaz
tayyörlü, biraz fazla tombulca, esmer bir bayan, mavi bir
mendil veya boyun atkısını öyle büyük bir heyecanla sallıyor
ki, nerede ise denize düşecek. Solgun yeldirmeli ihtiyar
nine, ağladığını göstermemek için öyle cehr-i nefs ediyor
ki.
-
Uğurlar olsun yavrum, güle güle.
- Hani ağlamak yoktu, baba anne!
Beyaz
mendilini sallıyor ve dişsiz ağzıyla güler gibi bir şeyler
yapıyor.
- Gülüyorum yavrucuğum,ağlamıyorum ki... diye
bağırıyor.
Yol Keşke Uzun Sürse…
Vapurda
talebeler yorgun, yorgun oturmuşlar, bir tanesi soruyor:
-
İstanbul’un en çok nesini arayacaksın ?
- İstanbul’un en çok denizini arayacağım.
İçlerinde şakalaşmasını seven bir genç, arkadaşlarını
güldürüyor:
- Aman,
diyor, bu çanta belimi çökertti. Belim ağrıyor. Esasen bugün
kaç acı birden içime çöktü. Hem sanki ben de Ankaralıyım.
Orada evceğimize gidiyorum amma, gene içinizde İstanbul’dan
en güç ayrılan ben olacağım…Ne olurdu, bizi Haliç vapuruyla
geçirseydiler karşıya. Hiç olmazsa, sekiz saat sürerdi.
Çıkalım kaptana dil dökelim, yol uzun sürsün.
Bir
arkadaşı onu şakadan teselli ediyor:
-
Canım, dönmemize ne kaldı? Bugünün yarısı geçti sayılır. Tam
on bir ay, dört gün sonra istersen gene İstanbul’dayız.
Birisi atılıyor:
- Amma, acaba o zaman onda, Ankara’dan dönüp
İstanbul’a gelmek arzusu kalacak mı?.. Ankara’dan
ayrılabilecek mi ?..
Haydarpaşaya İniliyor.
Asıl
Harbiyelileri bekleyen büyük kalabalık, Haydarpaşa’da.
Binlerce insan hep orada toplanmışlar ve bunların çoğu
beklemekten yorgun ve pek harap bir halde! İçlerinde
kaldırımların üstüne oturup dinlenenler var. İskarpinlerini
ayaklarından çıkarmış olanlar var. Hani ben de sıkılmasam
yere oturup, iskarpinlerimi ayaklarımdan çıkaracağım.
Sabahın dokuzundan beri ayaktayız, saat iki oldu takatim
kalmadı. İşte mızıka sesi:
-
Geliyorlar...
Sıralarda bir heyecan..
- Aman artık kalbim duracak.
- Ölüyorum, harap oldum. Ah, acaba
vedalaşmaya bırakacaklar mı?
- Elbette bırakırlar.
Vedalaşmak pek kolay olmuyor. Halk, bir peronda,
Harbiyeliler ötekinde... Biz gazeteciler bile onları görmeye
beyhude çalışıyoruz. Polisler intizamı muhafaza etmek, sivil
halkı, yani kız kardeşleri, erkek kardeşleri, ana, baba,
dede ve nineleri zapt etmek için çok gayret ediyorlar.
Analar perondan perona bağırarak konuşuyorlar:
- Faik terlisin, biriciğim. Şöyle kenara
çekil.
- Al şu paketi. Sana biraz öteberi aldım.
- Anne, bizim yiyeceğimiz var. Üzme kendini.
Bir kız, arkadaşına:
-
Kendi elimle dün pasta yaptım, diyor, şimdi annesinin
yanında eline vermeye utanıyorum.
- Ayol,
deli misin! O senin yabancın mı nişanlın.. Bir başka kadın
yanındakine:
-
Neye ağlıyorsun kardeş, diyor.
- Aman
sen bana bakma. Sen ağlama. Bilirsin ben acıklıyım,
ağlarım. Bu benim yedi aslanımdan kalan sonuncusu. Hepsini
bu üniforma içinde kaybettim ben.
Saat iki buçuğa kadar devam eden intizam, son dakikalarda
şiddetini kaybetti. Siviller askerlerle birbirine
karıştılar. Yavrularını kucaklayan anneler, oğullarının
omuzlarını okşayan anneler, yüzlerinden öpen babalar,
ellerine sarılan küçük kardeşler:
- Sana layık değil amma..
- Ne zahmet ettin.
- Belki bizi orada hatırlarsın dedim de...
Yeni
bir Devre Açılıyor.
Trene
doldular. Bir müddet trende kaldılar. Sonra birden tren
hareket etti. Harbiyeliler pencerelerde, kapılarda,
vagonların üstünde, halk selametliyor, mendiller uçuşuyor.
-
Güle, güle…Güle, güle..
- Allahaısmarladık..
- Yaz, Allah aşkına.. Ve Harbiyeliler
marşlarını okuyarak gidiyorlar:
Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahvadıyız,
Tufanları gösteren tarihlerin yadıyız,
Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti...
Sesler uzaklaşıyor. Şimdi annelerin hıçkırıklarını
duyuyorum:
-
Selametle gidiniz yavrum. Güle,güle dönersiniz inşallah..
Bir General bazı zabitlerle konuşuyor:
-
İşte bir devir bitti, bir devir açılıyor. Şimdiden sonra
onlar birbirlerine böyle soracaklar: Nerede okudunuz,
İstanbul’daki Harbiye’de mi? Ankara’daki Harbiye’de mi?..
İstanbul eski, Ankara yeni. Yeni ekol… Eski ekol diyecekler.
Büyük
bir kalabalıkla beraber gardan çıkıyoruz.”[35]
IV.
HARP OKULU’NUN ANKARA’YA GELİŞİ VE KARŞILAMA TÖRENİ
Harp Okulu, 25 Eylül 1936 Cuma günü, saat 15.30’da Ankara’ya
geldi. Cumhuriyet Gazetesi aynı gün telefonla aldığı
Ankara’ya varışı ve burada yapılan törenleri bir gün sonraki
(26 Eylül 1936) nüshasında, “Harbiyeliler Ankara’da” başlığı
altında şu şekilde veriyordu:
“Bu geliş, Ankara için yeni bir bayram oldu.
Harbiyelilerin geleceğini duyan halk, erkenden istasyona
giden caddeleri doldurmuş ve heyecan içinde beklemeye
başlamıştı. Nihayet tren 15. 30’da
gar’a girdi.
Bir tabur askerle Ankara izcileri, başta Gazi Terbiye
(Eğitim) Enstitüsü olduğu halde bütün mektep talebeleri
istasyonda sıralanmışlardı.
Harbiyeliler istasyonda, Merkez Kumandanı ile Vilayet ve
Belediye erkânı ve askeri ümera tarafından karşılandılar.
Kıt’alar
temsilcileri birbirlerine karşılıklı buketler verdiler.
Bundan sonra harekete başlandı. Bütün halk Harbiye
talebelerini alkışlıyordu. İstasyon
caddesi’ni
takiben saat dörtte Hakimiyet-i
milliye
meydanı’na
gelindi. Orada durularak abideye çelenk konuldu. Halk ve
talebeler mızıka tarafından çalınan
istiklal
marşı’nı hep
bir arada söyledi.
Şair
Behçet Kemal kürsüye çıkarak Harbiyelilere: “Hoş geldiniz!’’
diyen bir hitabe irad etti. Harbiye talebelerinden birisi de
güzel ve kısa bir cevap vererek alkışlandı.
Müteakiben Harbiye
marşı söylendi ve Harbiyeliler halkın alkışları
arasında yeni mekteplerine gittiler. Bu gece, Harbiye
mektebi mümessillerine Orduevinde bir ziyaret verilecektir.”[36]
Bu
karşılama törenleri sırasında Şair Behçet Kemal Çağlar ve
Harbiyeli Enver Özbakan’ın konuşmalarını da veren Ulus
Gazetesi’nde karşılama ve yapılan törenler daha ayrıntılı
olarak yer almıştı:
“HARBİYE
MEKTEBİ ANKARA’DA.
Şanlı mektebimizi sokakları dolduran Ankara halkı sevinçle
karşıladı.
İstasyonda.
Harbiye’nin geleceği günü Ankara günlerden beri heyecanla,
sevinçle, sabırsızlıkla bekliyordu. Dün öğle sonu geleceği
anlaşılır anlaşılmaz bütün yollarda öğle sonu saatlerinde
güneşli yaz havasına rağmen hiç görülmemiş kalabalık
çalkalanıyordu.
Harbiyelileri getiren tren, saat on beş buçukta istasyona
girdi; alkış sesleri yükseldi, gözler doldu; Ankara,
savaştan dönen oğullarını bağrına basan bir ana duygusuyla,
Harbiyeliyi karşıladı. Kahraman Harbiyeliler, haki
esvapları, tunç yüzleriyle, bu toz toprakların en yakışan
insanları olarak Ankara’ya ayak bastılar. Bir iki dakika
içinde toparlanıp nizamlanan ve verilen muazzam çelengi
teslim alan Harbiyeliler, Ankara’nın ve Türkiye’nin
kurucusuna ve en büyüğüne, heykeli önünde tazimlerini ve
şükranlarını sunmaya yürüdüler. Heykelin etrafını kendileri
de süngüleri gibi dik ve alımlı Harbiyeliler sardı. İstiklâl
marşı’nı
binlerce ağızdan, şimdiye kadar dinlediklerinin en gür
seslisi, en gönülden kopanı olarak dinleyen
ankaralılar,
heyecan içinde idiler.
Söylenen
Nutuklar. Harbiyelilerin çelengi, Atatürk
heykeline konduktan sonra; Ankara şehri adına Behçet Kemal
Çağlar Harbiyelilere hoş geldiniz, dedi.
‘En
kahraman milletin, en kahraman çocukları! hoş geldiniz…
Bozkır,
bunun için mi bugüne kadar çoraktın ? Bu seli mi
bekliyordun? Bozkır toprağına boz insan seli! Hoş geldin.
Toprağın en şanlısı, en cevherlisi ve insanın en şanlısı, en
cevherlisi, Harbiyeli hoş geldin. Alınlarınızın aklığına en
çok bu duru gök yaraşırdı. Haki esvabınıza ve çetin azminize
en çok bu topraklar uygun düşerdi. Türk azminin, Türk
iradesinin, Türk cesaretinin karargahı Ankara, Türk
milletinin Harbiyesi Ankara, Harbiyesiz olur muydu hiç? Hoş
geldiniz…
Ankara’yı sayesinde kurduklarımız, yurdu sayesinde
kurtardıklarımız, milleti sayesinde yetiştirdiklerimiz! Hoş
geldiniz.
Zaten Harbiye bundan 17 yıl evvel, buraya gelmeye
başlamıştı: En büyük Harbiyeli, boz bir otomobil ve boz bir
pelerin içinde buraya bundan 17 yıl önce ayak bastı; ve
bugün de Harbiye, resmen buraya geliyor; Hoş geldiniz…
Burada size denizin oyalayan ve uyuşturan yumuşak ve sathi
güzelliğini aratmayacağız! Bizim ruhumuzun samimiyeti,
denizden derin ve engin olmasını bilecek. Sizi burada bir
manevi deniz karşılıyor.
Her
zaman en büyüğün daha yakınında olacaksınız; en güzel misal,
her zaman gözünüzün önünde olacak; Ankara’ya ve yurda,
elinizde diploma, Dikmen bağlarından geleceksiniz, en
büyüğünüzde oradan gelmişti. Bu değil midir ki; hepiniz onun
yolundan, karınca kararınca, birer parça Mustafa Kemal olmak
için Ankara’ya ve hayata geleceksiniz; Hoş geldiniz.’
Cümleleri, şehrin duygularına birer birer, tekrar tekrar can
verebildiği için candan tasvip manâsına uzun alkışlarla
aralıklandı.
Bir Harbiyelinin
Cevabı. Harbiye
topçu
bölüğü’nden
Enver Özbakan, bir yağız yüzlü ve gür sesli genç asker,
Harbiyelilerin Ankara’ya gelmekten duydukları sonsuz ve
manâlı sevinci tebarüz ettiren, Ankara’nın sıcak ve samimi
şevkat ve alâkasını kavrayıp değerleyen bir cevap verdi;
bilhassa:
‘Tarihlerin nuru Atatürk’ün bucağı mukaddes toprak! Sana
yüz sürmeye geldik! Kendi bağrından ulu başbuğu yaratan
Harbiye, sana geliyor! Çankaya güneşinin nurundan kana kana
içmeye, yakına geldik!.. Harbiye’nin mübarek şehitleri,
başımızın üstünde şimdi, onlarda bu mutlu günü kutluyorlar.
Ünün Türklüğün kadar sonsuz olsun Ankara! Yaşasın büyük
ulusum, yaşasın Ankara’yı ve Türkiye’yi yaratan ulu
Başbuğumuz Atatürk!’ Cümleleri pek çok alkışlandı ve zaten
daha söze başlarken bu genç talebenin şahsında bütün
Harbiye’ye bağlılığını göstermek isteyen Ankara, cevaba
başlayışı sürekli alkışlarla karşılanmıştı.
Mektebe
Doğru. Harbiye
marşı
çalınmaya başladı, Atatürk heykelini çok muntazam, çok
heyecanlı bir daha selâmladılar ve mekteplerinin yolunu
tuttular. Halk onlarla beraber yollara döküldü, onları
şehrin kenarlarına, mekteplerinin yakınlarına kadar
uğurladı.
Karşılamada Milli Müdafaa ve ordu adına birçok generaller
ve şehir adına vilayet ve belediye amirleri hazır bulundu…
Ankara en büyüğünden, en küçüğüne, en resmî insanından, en
serbest insanına kadar, hep birden, hep bir arada, hep bir
duygu ile Harbiye’yi karşıladı, bağrına bastı ve bayram
etti.”[37]
V.
ANKARA’DA İLK FAALİYETLER, EĞİTİM VE ÖĞRETİM
Harp
Okulu, yeni binasına yerleşir yerleşmez yaklaşmakta olan
Cumhuriyet Bayramı törenleri için hazırlıklara başladı. Her
gün yaya olarak Hipodroma gidiliyor, birkaç turdan sonra
yaya olarak okula dönülüyordu. Bu bayramda Harbiye ilk defa
Ankara'da Atatürk'ün önünden geçecekti. Bu yüzden provalara
çok önem veriliyordu. Nihayet, 29 Ekim günü Atatürk'ün
huzurunda geçit resmi yapan Harbiyeliler, onu görmekten çok
mutlu olmuşlar ve yorgunluklarını unutmuşlardı.
Harp
Okulu'nda Komutan Albay Mehmet Ağustos, Tabur Komutanı Eşref
Manas'tı. Okulda daha çok askeri dersler veriliyor, fen
derslerinden Matematik, Fizik, Kimya, sosyal derslerden
Tarih, Coğrafya, Edebiyat, Sosyoloji okutulmuyor, sadece
askerliğin gerektirdiği ve sınıfın özelliğine uygun Askerî
Tarih, Askerî Coğrafya, Lisan gibi dersler okutuluyordu.
Haftanın iki günü sabahtan akşama kadar arazide eğitim ve
tatbikat yaptırılıyordu.
Harp
Okulu İstanbul'da iken öğrenci kampı Ayazağa bölgesinde idi.
Ankara'ya taşındıktan sonra, Kalecik ilçesinin yakınlarında
Kızılırmak kenarı kamp yeri olarak seçilmişti. Bir süre
sonra bu kamp yerinin emniyetsiz ve sağlıksız olduğu
görülünce kamp, Harp Okulu 'nun hemen güneyine taşındı.
Eskiden
beri Harp Okulu'nda çeşitli sınıflara yer verilmişti.
1936'da okulda 12 sınıf ve meslekî branş vardı. Bunlar
süvari, piyade, topçu, tankçı, havacı, istihkam, muhabere,
demir yolu, nakliye, levazım, haritacı ve jandarma idi.
Hazırlık derslerini beraber görüyorlar, mezun olduktan sonra
da her sınıf kendi sınıf okuluna giderek orada kendi
sınıfına veya mesleğine ait bilgisini pekiştiriyordu.[38]
DİPNOTLAR
*
Kara Harp Okulu Dekanlığı Temel Bilimler Bölümü Tarih
Öğretim Elemanı, aliguler@Lycos.com
[1]
Mustafa Kemal’in Harbiye’deki eğitim ve öğretim yaşantısı
için, A. Güler, Bir Dahinin Hayatı: Atatürk’ün Soyu,
Ailesi ve Öğrenim Hayatı, Toplumsal Dönüşüm Yayınları,
İstanbul, 2000, s. 130-155‘e ve Harbiye’deki ders notları ve
başarı durumu için A. Güler, Askeri Öğrenci Mustafa
Kemal’in Notları, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları,
Ankara, 2001, s. 19-26‘ya bakınız.
[2]
Harp Okulu’nun kuruluşu için bakınız: T. Ünal, Harp Okulu
Tarihi, Hazırlayan: A. Güler, S. Akgül, Berikan
Yayınları, Ankara, 2001, s. 11-20. İ. Kurtcephe, M.
Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi, Kara Harp Okulu
Matbaası, Ankara, 1991, s. 34-40. A. Özcan, “Harbiye”,
Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C: XVI., s.
115-119.
[3]
Harp Okulunun Abidinpaşa Köşkü’ndeki bu dönemi için Atatürk
Araştırma Merkezi Dergisi’nde yakında yayınlanacak olan şu
çalışmaya bakınız: A. Güler, “Millî Mücadele'de Kara Harp
Okulu: Fotoğraflarla Ankara Abidinpaşa Köşkü Sınıf-ı
Muhtelife Zabit Namzetleri Talimgâhı”.
[4]
Pangaltı’daki Harp Okulu binası da “Hastahane” haline
getirildi.
[5]
Bu arada, İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Wilson,
bir tarafı hastahane, bir tarafı da Askeri Okullar Umum
Müdürlüğü olarak vazife gören Pangaltı Harbiye binasına
bizzat gelerek, “100 yataklı hastahaneye acele
ihtiyaçları olduğundan, binanın dört gün içinde mutlaka
boşaltılmasını ve kendilerine teslim edilmesini”
söyledi. Dördüncü gün 16 Aralık 1918 günü bir İngiliz Subayı
okula gelmiş, okulun tahliye edilmediğini görünce, “Wilson’un
emrini tekrar etmiş, beş saat içinde tahliye edilmezse
binanın işgal edileceğini” bildirmiştir. Bunun üzerine,
alelacele hamal ve amele tutularak Harbiye civarında bulunan
“Sarıyer Amele Taburu”nun oturduğu binaya sığınılmış
ve okul binası terkedilmiştir. Harap bir binaya taşınan
hastahane ve Askeri Mektepler Müdürlüğü eşyaları ve
evrakları ile beraber Kuleli Kışla’ya taşınmışlardır.
Bakınız: T. Ünal, a. g. e., s. 98-101. Harbiye’nin uzun
yıllar eğitim ve öğretimine devam ettiği; Mustafa
kemal
Atatürk’ün de Harbiye ve Harp Akademisi eğitimini gördüğü
Pangaltı’daki bu bina şu anda Askeri Müze olarak hizmet
vermektedir. Bu binanın tarihi için bakınız: T. Çoruhlu,
“Mekteb-i Harbiye”, İstanbul Ansiklopedisi, C: V., s.
372-374.
[6]
Harp Okulu’nun 1914-1922 arasındaki bu serüveni için
bakınız: T. Ünal, a. g. e., s. 95-105.
[7]
T. Ünal, a. g. e., s. 119.
[8]
T. Ünal, a. g. e., s. 122.
[9]
İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, a. g. e., s. 61-62.
[10]
İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, a. g. e., s. 213.
[11]
M. Önder, Atatürk’ün Yurt Gezileri, Türkiye İş
Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1975, s. 180.
[12]
Cumhuriyet Gazetesi, 3. 12. 1930. Ayrıca bakınız:
Atatürk Günlüğü (1928-1938), Derleyen: O. Topçuoğlu,
Türkiye Garanti Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985,
100-101.
[13]
Belgede, “Büyük Erkânı Harbiye” olarak geçmektedir.
[14]
Belgede, “Milli Müdafaa Vekaleti” olarak geçmektedir.
[15]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/13-52-8. M. M. V. A. Renda’nın “Baş Vekaleti
Celileye” başlıklı ve 22. 7. 30 tarihli yazısı.
[16]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.
[17]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.
[18]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.
[19]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, aynı belge.
[20]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/13-52-8. Kararname. Kararnameye esas teşkil eden,
Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından hazırlanan 9763
numaralı ve “Baş Vekil adına Müsteşar” imzalı yazı da bu
belgenin ekinde bulunmaktadır.
[21]
Ulus Gazetesi, 25 Eylül 1936.
[22]
Tan Gazetesi, 23 Eylül 1936.
[23]
Ulus Gazetesi, 28 Eylül 1936.
[24]
Tan Gazetesi, 29 Eylül 1936.
[25]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/92-77-6. Kararname Nu: 2/14106. Kararnameye esas
teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından
hazırlanan 18. 7. 1940 tarih ve 1454/3625 numaralı ve “Baş
Vekil n.
Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek
Başvekalete” yazdığı 17. 7. 1940 tarih, 1454 H./3625 U.
sayılı tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de
bu belgenin ekinde bulunmaktadır.
[26]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/92-77-9. Kararname Nu: 2/14109. Kararnameye esas
teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından
hazırlanan 25. 7. 1940 tarih ve 1453/3624 numaralı ve “Baş
Vekil n.
Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek
Başvekalete” yazdığı 17. 7. 1940 tarih, 1453 H./3624 U.
sayılı tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de
bu belgenin ekinde bulunmaktadır.
[27]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/92-78-9. Kararname Nu: 2/14129. Kararnameye esas
teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından
hazırlanan 26. 7. 1940 tarih ve 1485/36941 numaralı ve “Baş
Vekil n.
Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek
Başvekalete” yazdığı 24/26. 7. 1940 tarih, 1485/3394 sayılı
tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de bu
belgenin ekinde bulunmaktadır.
[28]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/92-89-12. Kararname Nu: 2/14352. Kararnameye esas
teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından
hazırlanan 9. 9. 1940 tarih ve 1834/4609 numaralı ve “Baş
Vekil n.
Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa Vekaleti’nin, “Yüksek
Başvekalete” yazdığı 7. 9. 1940 tarih, 1834/4609 sayılı
tezkere ve istimlâk olunacak olan arazinin krokisi de bu
belgenin ekinde bulunmaktadır.
[29]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/92-90-4. Kararname Nu: 2/14364. Kararnameye esas
teşkil eden, Başvekalet Muamelat Müdürlüğü tarafından
hazırlanan 10. 9. 1940 tarih ve 1751/44386 numaralı ve “Baş
Vekil Yerine Müsteşar” imzalı yazı; Milli Müdafaa
Vekaleti’nin, “Yüksek Başvekalete” yazdığı 7. 9. 1940 tarih,
1761/44386 sayılı tezkere de bu belgenin ekinde
bulunmaktadır.
[30]
T. C. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi, No:
030-18-01/95-42-6. Kararname Nu: 2/115811.
[31]
Cumhuriyet Gazetesi, 16 Eylül 1936. “Harbiye’nin
İstanbul’dan Ankara’ya Taşınması” başlıklı haber. İ.
Kurtcephe, M. Balcıoğlu, a. g. e., s. 62.
[32]
Cumhuriyet Gazetesi, 16 Eylül 1936.
[33]
Bu konuda bakınız: A. Güler, Bir Dahinin Hayatı:
Atatürk’ün Soyu, Ailesi ve Öğrenim Hayatı, s. 143, 155,
161.
[34]
Cumhuriyet Gazetesi, 25 Eylül 1936.
[35]
S. Derviş, “Dünkü Teşyi Merasimi Heyecanlı Oldu, Uğurlama
Merasiminden Notlar”, Tan Gazetesi, 25 Eylül 1936.
[36]
Cumhuriyet Gazetesi, 26 Eylül 1936.
[37]
Ulus Gazetesi, 26 Eylül 1936.
[38]
İ. Kurtcephe, M. Balcıoğlu, Kara Harp Okulu Tarihi,
s. 64-65.
Selçuk Üniversitesi
Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama
Merkezi
ATA DERGİSİ
Sayı:9
Konya-2002
Sayfa: 47-74. |