|
HALİL İNALCIK NEDEN BÜYÜK ?
Özer ERGENÇ
Herhangi bir düşünce veya bilgi alanında, yaptıklarıyla ve
yazdıklarıyla, o alanın yöntemlerinin geliştirilmesine,
sistematik bilgi birikiminin standartlaşmasına birincil
katkıda bulunan düşünür veya bilim adamları genellikle
"büyük" diye nitelenir. Bu sıfat, onların yaptıklarına
ilişkin bir nitelemedir. Ancak nitelemenin bir diğer
boyutunu da göz önünde bulundurmak gerekir. "Büyük"lük nasıl
bir kavramdır? Diğer bir deyişle bu sıfatın evrensel bir
ölçüsü var mıdır, yoksa kişiden kişiye değişen, ortamdan
ortama farklılaşan bir özelliği mi söz konusudur? Bu
soruların cevabı verilmeden, bu biçimde nitelemenin gerçek
anlamına ulaşmak mümkün olmaz. İşte bu yazıda, özellikle
sosyal bilimler içinde, günümüzde çok öne çıkarılmış görünen
"tarih" bilgi dalının Türkiye'deki seçkin bir temsilcisi,
Halil İnalcık'ın tahlilî bir şekilde değerlendirilmesine
girişilecektir. Yazının iki temel hedefi vardır. Birincisi,
Halil İnalcık'ın tarihçiliğinin boyutlarının tespiti, diğeri
ise, bu boyutların büyüklüğünün genel bir kabul görüp
görmediği sorusunun cevabı.
Özellikle 80'li yıllardan bu yana Türkiye'de "tarih"in ne
olduğu üzerine tartışmalar yine çoğalmıştır. Bu kez, 60'lı
yılların tartışmalarından başka bir çizgide, 60'lı yıllarda
söylenenler bir kalemde silinip unutulmuşluk dosyasına
atılarak "tarih" sorgulanmaktadır. Ancak her iki dönemin
ortak özelliği, "klâsik, akademik, Ortodoks" olmayan, ancak
kendini "tarihçi" diye niteleyen birçok kalem sahibinin,
Türkiye'deki profesyonel-akademik tarihçiliği, "kuru, dar
bir belgeciliğin cenderesinde" görmüş olmalarıdır.
Gerçekten, Türkiye'de durum böyleyse, bunun diğer
ülkelerdeki durumu nedir? Halil İnalcık da, bu "kuru, dar
bir belgeciliğin cenderesinde" bir tarihçi midir? Eğer
öyleyse, 1935'te Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde
başlayan bir büyük tarih tutkusunun daha sonraki durakları,
nasıl başta Amerika olmak üzere Batı ülkelerinin birçok
önemli bilim merkezleri olmuştur? Eğer öyleyse eserleri
neden çeşitli dillere tercüme edilmiştir?
"Tarih"in ne olduğu üzerinde en çok kafa yoran ve kendi
içinde son derece tutarlı açıklamalar yapan Halil Berktay'ın
bazı sözlerini böyle bir sorunun cevaplanmasında temel alıp
söze başlamak yararlı olabilir. Berktay'a göre, ".....
mesleğin (tarihçiliğin) bütünü üzerindeki sona ermemiş ve
ermeyecek dış belirlenimlerle bağlantılarını irdelemek için
doğrudan doğruya tarihçilerin kişiliklerine, kökenlerine,
şekillenişlerine ilişkin çalışmalar yapmamız gerekiyor.
Biyografik ve prosopograjik etüdler, elbette başlı başına
herşeyin sırrını vermez; araç ve metodolojilerden sadece
biridir.... (fakat bu metod) Türkiye'nin tarihçilerine de
uygulanmalıdır". Bu niyetle Berktay, "böyle bir incelemenin
biyografik boyutunun başlangıç notlan" diye nitelediği, çok
önemli makalesinde Yusuf Akçura (1876-1935), Fuad Köprülü
(1890-1966), Ömer Lütfı Barkan (1903-1979) ve Halil İnalcık
(l916)'in eserlerinin önemli bir kısmını ve hayatlannı birer
"metin" gibi incelemeye çaba gösterdiğini söyler. Bu dört
tarihçinin her biri, 20. yüzyılın dört ayrı nesline
mensupturlar. Bununla birlikte, hepsi milliyetçidir; ancak
milliyetçiliğin değişik aşamalarını simgelemektedirler. İlk
ikisi, Türk Devriminin önemli bir dönüm noktası olan 1930'a
göre, öncesine; diğer ikisi ise, sonrasına oturtulabilir. Bu
durum, onların "milliyetçilik" niteliklerinin türünün
belirlenmesinde etkindir. Diğer yandan Berktay, "Akçura ile
Köprülü, tarihçilik formasyonları açısından esas olarak
otodidakt karakter deler; Barkan (sanıldığının aksine) tam
profesyonel değil, belki yarı profesyonel sayılabilir;
aralarında her bakımdan profesyonel ve üstelik tam
uluslararası ölçülerde bilim adamı olarak bir tek İnalcık
gözüküyor" demektedir.
Berktay bu tür bir sınıflandırmadan sonra, Türk Devrimi
"devletçilik" uygulamasına geçerken, Barkan'ın temsil ettiği
tarih görüşünün, yavaş yavaş Türk Tarih Tezi'nin yerini
aldığını ve aynı zamanda akademik Türk tarihçiliğinin
Ortodoks doktrini haline geldiğini ve “bu tarihçiliğin artık
oluşmuş çerçevesi içine ise, 1940'ların ortalarından
itibaren Halil İnalcık'in girdiğin” söylüyor. Bu
yaygınlaşmış ve genel kabul görmüş görüş "Osmanlı
Devleti"nin kuruluş ve gelişme dönemlerinde kendine has,
adil ve teb'ayı gözeten bir düzen yarattığı tezidir. Berktay,
bu paradigmayı benimseyen İnalcık'ın Barkan'a göre gerek
yaşadığı dönem, gerekse sahip olduğu olanaklar yüzünden daha
değişik bir gelişme gösterdiğini vurguluyor ve İnalcık'ı
daha sonraki çalışmalarında etkileyen ve onun öne çıkmasına
neden olan hususları şöyle sıralıyor:
1. Türkiye'deki Batılılaşma dalgasının başlangıcında, yani;
1940'larda İnal-cık'ın tarihçiliğinin daha yeni şekilleniyor
olması,
2. Kendisinin, yüzü daima uluslararası akımlara dönük olmuş
olan liberal-milliyetçi Köprülü'nün talebesi olması,
3. 1945'lerden sonra tekrar tekrar yurt dışına çıkmış olması
(1949'da Londra'da Wittek ile çalışma, 1953-54 Columbia,
1967'de Princeton, 1971'de Pennsylvania),
4. Dünya pazarı için üretim yapıyor olması. O'na göre bu
hususlar, "1930'ların Yüksek Öğrenim reformundan sonraki
ikinci neslin yetiştirdiği ve sonra dünyaya açtığı bir
tarihçi" olan İnalcık'ın yetişmesinde çok etkilidir. Her ne
kadar Berktay, İnalcık'ı "son tahlilde hâlâ halkın değil,
devletin tarihçisi; aşağıdan yukarı değil yukarıdan aşağı
bir tarihçi" diye nitelese de, onda "tarihçilik mesleğinin
içsel icaplarına riayef'm çok ağır bastığını özenle
vurguluyor. Berktay'ın makalesinin tümünü ve ileri sürdüğü
hükümlerin tamamım değerlendirmek, bu yazının sınırları
dışındadır. Fakat, düşüncelerini hayranlık uyandırıcı bir
tasnifle ve vuzuhla sunan, o nedenle yazılarından daima
yararlandığım Berktay'ın sözünü ettiği bu "tarihçilik
mesleğinin içsel icapları," benim yazımın asıl konusunu
oluşturacaktır. Çünkü, hiç kuşku yok ki, her bilim adamını,
özellikle sosyal bilimcileri, içinde yaşadıkları koşullar
derinden etkiler; ancak onların asıl belirleyici
özellikleri, ilgilendikleri bilim dalının yöntemlerini
uygulamada ve geliştirmedeki yetenekleridir. Bence, eğer
Halil İnalcık'ı anlamak ve bir tarihçi olarak değerlendirmek
istiyorsak, onu etkileyen genel koşullarla birlikte, asıl
olan bu ikinci özelliğidir.
Halil İnalcık, Türk Devrimi'nin ve Türk Devrimi'nin ilk
fakültesi olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin
yetiştirdiği müstesna bir bilim adamıdır. Seçtiği meslekte,
kuru bir nakilci olarak kalmayıp, eleştirel bir yaklaşımla
orijinal düşünce ve bilgi üretmeyi gerçekleştirebilmiştir.
Berktay'ın çok doğru bir biçimde ortaya koyduğu, fakat
özellikle Halil İnalcık için eksik bıraktığım sandığım
eserlerim ve hayatını bir "metin" gibi okumayı daha
ayrıntılı yaptığımız anda, İnalcık'ı daha iyi tanıyabiliriz:
1905 Yılında Kırım'ı terketmiş, bir süre İstanbul'da ikamet
ettikten sonra, 1924'de Ankara'ya geçmiş bir ailenin çocuğu
olan Halil İnalcık'ın hayatındaki hangi olayların büyük önem
taşıdığı söylenebilir? Eğer bazı rastlantılar olmasaydı,
bugün Halil İnalcık olabilir miydi? 1916'da doğan ve 1935'te
Balıkesir Necati Bey Öğretmen Okulu'ndan mezun olan bir
gencin, önünde nasıl bir gelecek vardı? Kendisi bu geleceğin
yönlendirilmesinde o günlerde ne derece etkin olabilirdi?
Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin açılışıyla birlikte,
alınan önemli kararlardan biri, bu yüksek öğretim kurumunun
kapılarını öğretmen okullarını bitirenlere de açmaktır.
Profesör Afet İnan'ın bu önerisi, daha sonra aynı kurumun
öğretim üyeleri arasında yer alacak birçok gence bu imkânı
sağlamıştır. Bunlardan biri de Halil İnalcık'tır. Halil
İnalcık için onun hayatının sonraki dönemlerini etkileyecek
kararlardan bir diğeri de, arkadaşlarının çoğu lisans
öğrenimi sırasında, Alman hocaların ders verdiği bölümlere
yönelirken, onun "tarih"i seçmesidir. "Tarih" dalı o
sıralarda Alman hocalardan çok, Türk öğretim üyelerinin ders
verdiği bir bölümdür.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve Türk ulusunun
modernleşmesini hedefleyen Türk Devrimi, Batı dünyasını
yaratan moderniteyi örnek almıştır. Modernite denilen olguyu
içeren süreçte, ki bu süreç 1650'lerden 1970'lere kadar
uzanır, birinci belirleyici olan ulusal devletler ve
uluslaşmadır. İkincisi ise, özellikle bilimsel devrimle
özdeşleşen eleştirel düşünce ve somut bilgi üretmedir. Öyle
olunca, Türk Devrimi'nin de hedefi bu iki hususu
gerçekleştirmektir. Bu açıdan bakınca, Halil İnalcık'ın,
Berktay'ın sözünü ettiği diğer tarihçiler gibi, neden
ulusalcı olduğunu sorgulamak gerekmez. Burada sorgulanması
gereken, eleştirel düşünce ve somut bilgi üretimi açısından
nasıl değerlendirilebildiğidir. Bu soru aynı zamanda Türk
Devrimi'nin hedeflerine ne kadar ulaştığını da
açıklayacaktır. Halil İnalcık, 1935'te Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi'ne başladığı günleri şöyle anlatır:
"O zamanlar Ekrem Akurgal, Sedat Alp Almanya'dan yeni
dönmüşler ve orada doçent olmuşlardı. Almanya'dan gelen en
iyi profesörler hocalarımızdı. Aslında o zamana kadar benim
aklımda tarih yoktu. Ben daha çok edebiyat, felsefe gibi
alanlar istiyordum. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne ilk
girdiğimde Sinolojiyi düşündüm. Fakat sonra tarihimizin en
önemli döneminin Osmanlı Tarihi olduğunu gördüm. Osmanlı
arşivlerinde milyonlarca vesika vardı ve ben işi en iyi
burada yapabilirdim".9 Halil İnalcık, Öğretmen Okulu'nu yeni
bitirmiş bir genç olarak, o zaman herhalde çok boyutlu
değerlendirmeler yapabilecek durumda değildi. Anlaşılıyor
ki, bu yeni kurumun ilk öğrencileri olan arkadaşlarıyla
birlikte, o da Eberhard gibi ünlü hocaların cazibesine
kapılmış hangi alanı seçeceği konusunda mütereddit kalmıştı.
Fakat, tarihe yönelmesi, onun hayatının sonraki günleri için
son derece belirleyici oldu. "Tarih" öğrenimi yaptı. Dönemin
eğilimlerini yansıtan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, onun
modern düşünceye yönelmesini sağladı. Lisans öğreniminin
sonunda, 1940'da mezun oldu. Fakültede asistan olarak kaldı
ve Yakınçağ Tarihi kürsüsünde doktora çalışmalarına başladı.
Bilindiği gibi doktora tezi, Tanzimat ve Bulgar Meselesi
başlığını taşır.10 Doktora tezi çevresinde açıklamaya
çalıştığı belli başlı sorunlar, bölgede toprak ağalığı,
köylü problemleri, sosyal ve ekonomik koşulların
Balkanlar'daki milli hareketlerde ne ölçüde rol oynadığı,
Osmanlı Devleti'ne başkaldırıların arka plânında hangi
etkenlerin bulunduğuydu.
Hatırlanması gereken ikinci bir husus, Halil İnalcık'ın
akademik hayatının ilk beş altı yılı Tanzimat Dönemi
üzerinde araştırmalarına devam etmesi ve daha sonra,
İstanbul'un alınışına ilişkin merakı dolayısıyla Osmanlı Ta-rihi'nin
ilk dönemlerine yönelmesidir. Halil İnalcık'ın hayatındaki
bu ayrıntıların makul yorumlarını yapmadan, onu dönemin
ilgileri ve hakim siyasal ve sosyal düşüncelerin
yönlendirdiği, milliyetçi, devlet tarihi yazan olarak
nitelemek; Osmanlı tarihini "biricik", "kendine özgü" diye
izah ediyor yorumları yapmak, "mesleğinin içsel icapları"
üzerindeki büyük ustalığını perdelemek olur. Halil İnalcık,
Osmanlı Tarihi'ni evrensel gelişmenin içinde açıklamaya
çalışmıştır. Ancak çok yoğun araştırmalarının sonucunda elde
ettiği bilgi birikimiyle Osmanlı Tarihi'ni dönemlendirme ve
her dönemin belirgin özelliklerini tespit etme çabalarına
girişmiştir." Dikkate şayandır ki, onun bu teklifleri,
tarihçiler arasında genel bir kabul görmüştür. Osmanlı
Tarihi araştırmalarında kullanılan kronolojik tasnif, bugün
bütünüyle onun adlandırmalarına dayanmaktadır. "Dönemlerin
tespiti" yöntemi kuşkusuz, F, Braudel'in tarihte "uzun
süreç" yaklaşımından kaynaklanmaktadır. Halil İ-nalcık
Braudel'in kuvvetle etkisi altındadır. Annales okulunu
Barkan ve İnalcık Türkiye'ye getirmişlerdir.
Halil İnalcık'ı üstün kılan özelliklerinden biri, incelediği
tarihsel dönemin koşullarını anlamaya çalışması ve bunu
yaparken, eleştirel tavrını hiç yitir-memesidir. Bunu
yetişme çağlarından, ustalığının doruğuna ulaştığı döneme
kadar hiç değiştirmemiştir. Gerçekten de Fuad Köprülü'ye
hocası olarak hayrandır ve ondan büyük ölçüde etkilenmiştir.
Fakat "semitik filoloji çalışmalarının, Batılı devletlerin
iktisadi gayelerinin ve siyasi emellerinin" yönlendirdiği
bilimsel açıklamalara tepki gösteren Köprülü'nün gerek
Osmanlı Devleti 'nin Kuruluşu, gerekse Bizans
Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Meselesi'nde
onun metodik izahlarına ve klasik üslubunun etkileyiciliğine
rağmen, İnalcık bu konularda daha kapsamlı yorumlarda
bulunmuş, örneğin Fatih dönemine ilişkin araştırmaları
sonucunda Osmanlı gerçeğinin temelinde önemli bir sentezin
bulunduğunu; Fatih'in kişiliğinde hanlık, gazilik ve
kayserlik ideallerinin birleştiğini açıklamıştır. Osmanlı
Tarihi yazımında iki boyut aradığını, bunlardan birincisinin
sosyal ve kültürel yapının şovenist eğilimlerden kurtulmuş
(ulusal ve Batılı olmak üzere iki yanlısını da) doğru
yansıtılmış bir tarih; ikincisinin de Osmanlı Devleti
olgusunu, Dünya Tarihi içinde sadece politik, sosyal ve
ekonomik yapısıyla değil, yönlendirici boyutlarıyla
yerleştirmek olduğunu söyleyen Doğan Kuban, bu yaklaşımı
İnalcık'ta bulduğunu ve "ulusal tarih parametrelerini aşan
bir historiografî bağlamında yeni bir söylemin yollarını
açabilecek verileri ortaya koyduğunu" belirtiyor. Bu
konudaki örnekleri çoğaltarak, İnalcık'ın eleştirel
yaklaşımını ve etraflı açıklamalarını izleyebiliriz.
Bilindiği gibi, Osmanlı hukuku ve uygulamaları üzerinde
çalışan bir diğer önemli tarihçi Barkan'dır. Barkan, Osmanlı
tahrir defterlerini tarayarak, her bir sancağın
kanunnâmelerini incelemiş ve bunların bir kısmını önemli
eseri Osmanlı İmparatorluğu'nda Zirai Ekonominin Hukukî
Esasları 1: Kanunlar (İstanbul 1943)'da yayınlamıştır. Gerek
bu eserin başındaki değerlendirme yazısında, gerekse diğer
çalışmalarında Osmanlı'da kanun kavramı üzerinde durmuş ve
kanunnâmelerin niteliğini yorumlamıştır. Ona göre her bir
kanunnâme, ilgili olduğu sancağın sınırları içinde, eskiden
beri görülen uygulamaların (kadîmden berü olıgelenin) yazıya
geçirilmesi ve padişah iradesi biçiminde formüle
edilmesidir. Bu bakımdan memâlik-i mahrusedeki sancak
kanunnamelerinin hükümlerinde farklılıklar, bazen tenakuzlar
vardır. Kısacası, sancak kanunnameleri, Osmanlı
İmparatorluğu'nda, çoğu Osmanlı öncesinden beri
uygulanagelen yerel kurallara ilişkindir ve bunlar merkezî
otorite tarafından tanınmış ve hüküm haline getirilmiştir.
Barkan'ın bu konudaki geniş bilgisine ve bir otorite
sayılmasına bakılırsa, bu konuda daha sonraki
araştırmacıların onun bu büyüklüğünün baskısı altında
kalması doğal sayılabilir. Oysa İnalcık, bu konuda daha ince
değerlendirmelere girişmiş ve daha değişik yaklaşarak,
yerelliğin varlığını kabul etmekle birlikte, bunun
sınırlarını arayarak, sancak kanunları üzerinde, küttâb
sınıfının rolünü, özellikle nişancı ve Reisülküttabm zaman
ve mekân üzerinde birleştirici, uzlaştırıcı ve kural
koruyucu fonksiyonunu ortaya çıkarmıştır. Ayrıca, eski yasağ,
türe ve kanun kavramlarında tecessüm etmiş ve Osmanlı'da
örfi sultanî biçimini almış merkezî normların varlığını
aramıştır. Barkan genel kanunnamelerin resmî niteliğini
kabul etmez. İnalcık bu tezin aksini ortaya koymuştur.
İnalcık'ın bu tutumu nereden kaynaklanmaktadır? Konusunu
oluşturan olaylara ve onlardan haber veren belgelere
eleştirel bir gözle bakması, onu böyle davranmak zorunda
bırakmaktadır. Hoca hakkında, birkaç yıl önce yazdıklarımı
hatırlıyorum. Şöyle demişim: "Geriye dönüp baktığımda, onun
derslerini izlemiş olmanın ne kadar büyük bir fırsat
olduğunu şimdi daha iyi değerlendirebiliyorum. Özellikle,
Osmanlı diplomatiği seminerlerinde duyduğum hazzı anlatamam.
Herhangi bir belgenin onun elinde nasıl değer kazandığını,
bizlerin ilk bakışta sezmemizin mümkün olmayacağı noktalan
nasıl açıkladığını; bazen söylenenden, bazen de belgede
söylenmeyenden hakikati bulmada nasıl yararlanılabileceğini
ben ondan öğrendim."16 Nitekim, İnalcık'ın bu yöntemi,
yalnız Türkiye'de değil, Amerika'da da etrafında meraklı bir
öğrenci halkasının oluşmasını sağlamış, yetiştirdikleri onun
adıyla anılan bir ekolün üyeleri olarak çeşitli
üniversitelere dağılmışlardır. Halil İnalcık, belgesel
bilgilerin doğrulanması ya da yanlışlanması konusunda, diğer
bilgi kaynaklarına yönelmenin gerekliliğini, bizzat kendi
uygulamalarıyla göstermiştir. Bu tür çalışmalarının en
ilginci, Osmanlı Beyliği'nin kuruluş yıllarına ilişkin XV.
yüzyıl kroniklerinden derlenmiş bilgilerin; toponomi
araştırmalarıyla sınanmasıdır; Bursa ve Eskişehir bölgesinde
yaptığı geziler, ilk Osmanlı fetihlerinin güzergâhlarını
belirlemede oldukça yarar sağlamıştır. Diğer yandan, bu tür
gezilere katılanların yakından tanık oldukları gibi,
İnalcık'in bölgenin bugünkü sakinlerinin hayat tarzları,
dünyaya bakışları, adetleri ile ilk Osmanlı kroniklerine
yansımış şifahi tradisyonun kırıntıları içinde, bazen
menkıbelerin, bazen efsanelerin arasında kalmış eski
sakinlere ilişkin bilgiler arasında kurduğu bağlantının
geçmişi anlamak bakımından ne kadar aydınlatıcı olduğudur:
Bunu ancak onun gibi usta bir tarihçi, somut bilgi üretme
açısından deneyimli bir bilim adamı yapabilir. Bunlar
değerlendirilmeden, tarihte belgenin gerekliliği veya
gereksizliği; tarihçinin belgeye nasıl baktığı, onda ne
bulduğu veya bulmak istediğini arayıp aramadığı
tartışmaları, "kuru belgecilik" kadar sıkıcı değil midir?
Bu tür bir çalışmanın içinde olan Halil İnalcık'ı "klasik,
akademik, Ortodoks Osmanlı tarihçiliğinin" yani "kuru, dar
bir bölgeciliğin cenderesi içinde" olan tarihçiliğin
temsilcisi olarak yorumlamak mümkün müdür? Soruyu bir başka
açıdan sorarsak, "Batıda 19. yüzyıl tarihçiliğinin dar
belgeci ampirisizminin, 20. yüzyılda çeşitli biçimlerde
aşılmaya başlandığını, yazılı belgeler dışındaki bilgi
kaynaklarının yeniden hesaba katılır olduğunu ve yeni bir
tarzda bütünlenir olduğunu" fark edenlerin ve hele
"değişimin dürtülerinin sadece akademik alanın kendi içinden
doğmadığını, genel uluslararası ortamın, sosyal
mücadelelerin, basit pozitivist inançlann terkine yol açan
her türlü kırılışın, kısacası bütün bir toplumsal dinamiğin,
tarih disiplininin iç gelişimini karmaşık yollardan
beslediğini" görenlerin, bunu daha iyi değerlendirmesi
gerekmez mi? Halil İnalcık, çağının ve mesleğini
ilgilendiren bilgi alanlarının gelişmelerini en yakından
izleyenlerden biridir. Yalnız bunu yaparken, bir moda akımı
gibi yayılan ve müntesiplerinin tartışmasız beğenisini
kazanmış olan düşünce kalıplarını hiçbir zaman eleştiri
süzgecinden geçirmeden benimsememiştir. Onu büyük kılan da
bu yanıdır. Bugün Türkiye'de gündemi oluşturan tartışmalara,
bu tartışmalarda yer alan düşüncelere, açıklamalara bakınız.
Bize özgü olan bir şey göremezsiniz. Dünyanın başka
yerlerinde geliştirilen kuramlar, yeni bakış açıları, aynen
aktarılmıştır.
Çoğu kez koro halinde, bazen arka planında ne olduğu merakı
uyandıran düzenlenmiş sololarla "yeni" düşünceler sunulur.
Bize ait, orijinal bir açıklamanın olmadığı, tartışmaya
katılanların aktarma ve benimseme dışında bir şey yapmadığı
bir ortamda Türk Düşüncesinin yeni uruklara açılması olası
değildir. Bu bakımdan Halil İnalcık'ın hayatından alınacak
çok derslerin olduğunu sanıyorum. Türkiye'de Annales
Okulu'nun tarih araştırmalarına yeni uruklar açtığını ilk
farkedenlerdendir ve bu nedenle tarihsel geçmişi bütünlük
içinde değerlendirmeye yönelmiştir. Bunun için de önce
sağlam bir yöntem belirlemenin gerekliliğine inanmıştır. Bu
konudaki düşüncelerini, Osmanlı siyasal ve sosyal sistemi
üzerine geliştirilmiş kuramları eleştirel bir biçimde gözden
geçirirken, örnekleriyle açıklar.19 Osmanlı tarihi
araştırıcılarının bu açıdan gruplandırılabileceğini, bir
bölümünün muayyen bir teorik modele göre, ampirik bulguları
yorumlayarak Osmanlı gerçeğini anlamaya çalıştıklarını; bir
önemli bölümünün de Kari Marx ve Max Weber gibi ünlü
düşünürlerin geliştirdikleri modellerin yönlendiriciliğinde
sosyal düzeni açıkladıklarını belirledikten sonra özellikle
Marksist modelin esas aldığı üretim ilişkileri bağlamında
herşeyi anlamanın mümkün olup olmadığını sorgulamak üzere,
geniş bir yelpazede, Türkiye'de bu açıdan yapılanların
değerlendirmesine girişir. Bu önemli makalesinde Balkan
tarihçiliğinde feodal üretim biçimi ile Asya tipi üretim
biçimi diye nitelenen Marksist modellere dayalı
araştırmaların ülkelere göre durumunu, bu modele dayalı
araştırmaların imkânlarını ve kısıtlılıklarını irdeler. Aynı
yaklaşımı, Türkiye için de göstererek, Türk düşünce
hayatında 1860'lardan beri görünen ve giderek şekillenen
sosyal düzene ilişkin açıklama arayışlarının sıralamasını
yaptıktan sonra, bu konuda en sağlam sonuçların ampirik
verilere dayalı açıklamalarla elde edilebileceğini göstermek
üzere, Annales Okulu yöntemlerinin Türkiye'deki
yansımalarını ele alır.
Annales okulunun, ekonomik yapıları ve toplumları, uzun
süreli ve bütüncül bir yaklaşımla ele alma yönteminin ve
özellikle bu okulun ünlü temsilcilerinden Femand Braudel'in,
Osmanlılar'ı Akdeniz dünyasının ayrılmaz bir parçası olarak
kabul eden yorumunun Osmanlı araştırmaları üzerinde devrim
yaratıcı bir etki yaptığını, Osmanlı sosyo-ekonomik düzeni
ile ilgili sorulara yeni boyutlar kazandırdığını, alanın
uzmanları yakından bilirler. Braudel'in büyük başarısı, Batı
Akdeniz çevresinde kendini gösteren para sistemlerinde,
demografik bileşimlerde ve diğer sosyal ve yapısal
alanlardaki değişikliklerin, Osmanlılar'ın elinde olan Doğu
Akdeniz dünyasına da nasıl yayıldığını ve oraları da
etkilediğini göstermek olmuştur. Özellikle, Earl Hamilton'un
İspanya'daki gümüş para kuramını, Braudel Osmanlı bölgesi
için de uygulamış ve bunu yaparken de Doğu Akdeniz dünyası
için tarihsel kanıtlarını Dubrovnik arşivlerinde bulmuştur.
Ömer Lütfi Barkan, bu kanıtlara Osmanlı arşivlerinin
belgesel bilgilerini eklemiş ve böylelikle onun bulgularım
teyid etmiştir. Barkan, aynı yöntemi kullanarak, Osmanlı
İmparatorluğu'nun, XVI. yüzyılın ikinci yarısında büyük bir
yapısal kriz yaşadığım tespit etmiştir.
Barkan'a göre, Batıda çoğalan ucuz gümüş nedeniyle
Avrupalılar, buğday, deri, yapağı, bakır gibi temel
gereksinimlerini gittikçe çoğalan taleplerle Osmanlı
bölgesinden temin etmişler ve bu, kapalı ekonomik yapı
karakteri gösteren Osmanlı düzeninin dengelerini bozmuştur.
Ülkede fiyatlar yükselmiş, para enflasyon yüzünden giderek
değer kaybetmiştir. Kısacası, İmparatorluğun tarım
ekonomisi, gittikçe yayılan kapitalist pazar karşısında
gücünü koruyamamıştır. Barkan, sözü edilen makalesinde ve
diğer yazılarında bu gelişmelerin somut bilgilerini
vermiştir. İnalcık, XVI. yüzyılın sonlarındaki durumun
açıklanması konusunda, kanıtlanması mümkün olmayan
genellemeler yapılmasını doğru bulmaz. XVII. yüzyılın
başlarında harplere, celalî karışıklıklarına rağmen tarımsal
yapının çöktüğü görüşünü ileri sürmenin erken olduğu
kanaatindedir. Diğer yandan Osmanlı para sisteminin
güçlüklerle karşılaşmasının nedenleri arasında, Barkan'in
tartışmadığı olguların da dikkate alınması gerektiğini
belirtir. Batı'dan Osmanlı pazarlarına akan sahte ve ayarı
bozuk paraların etkisini, tabiatta kıt olan altın ve gümüş
gibi madenlere dayalı paraların bol olduğu yerden, kıt
bölgelere doğru aktığını ve bunun yarattığı durumların
irdelenmesi lüzumunu vurgular. Bu arada sikke tashihi yapan
devletin bu konudaki politikalarının, vergi sistemlerinin
hesaba alınması görüşündedir. Kısacası, Annales okulunun
genel yöntemi doğrultusundaki yaklaşımlarım benimsemesine
rağmen, açıklamalarında daha titiz ve yapılan açıklamalar
karşısında daha temkinlidir. Çünkü o, bağımsız, orijinal
düşünce sahibi bir bilim adamıdır. Her gelişmeyi, genel bir
yıkım, ya da bozulma ve kopuş olarak değerlendirmenin
yanıltıcı olabileceğini düşünmektedir.
Halil İnalcık'ın bu tutumunun mesleğin içsel icapları
bakımından ne kadar önemli olduğunu anlamamız için,
ülkemizde bugün Osmanlı tarih araştırmalarına bir göz
atmakta yarar vardır. Bilindiği gibi, Halil Berktay'ın daha
önce sözünü ettiğimiz açıklamaları doğrultusunda, Türkiye'de
80'li yıllarda önemli bir tavır değişikliği olmuştur. 60'lı
ve 70'li yılların paradigmaları ve kuramları, anılan
nedenlerle aşınmaya uğrayınca, yenileri benimsenmiş ve bu
benimseme doğrultusunda Dünya ve Türk tarihine dair yeni
açıklamalar yapılmaya başlanmıştır. Özetlenecek olursa, yeni
eğilimlerin özünde, daha önceleri gelişme ve kopuş diye
adlandırılan kuramlar yerine, uyum kuramı diye vurgulanan
yeni açıklama tarzları gündemde ağırlık kazanmıştır. Bu
tartışmalara baktığımızda şu noktaları tespit edebiliyoruz:
Bugün genel kabul gören kuramların hemen tümü, daha
öncekiler gibi, bize özgü değildir. Ayrıca, daha öncekilerin
yetersizliği veya yanlış sonuçları varsayımı üzerine kurulu
olduğu için, daha öncekileri düzeltme ve yeni kabuller
doğrultusunda açıklama işlevi yüklüdürler. Bu durumda, "tarihçi"ler
arasında iki önemli davranış kendisini açıkça belli
etmektedir. Yeni açıklama istekleri "tarihin içsel
icaplarından kaynaklanmadığı için ve Osmanlı tarihini
bütünüyle değiştirecek yeni belge koleksiyonlarının keşfi
gibi bir gelişme de olmadığı için, genellikle yapılan daha
önce kullanılan belgeleri "yeniden okuma" olmaktadır.
Kuşkusuz, kuram değişikliklerinin ve gerektiğinde belgeleri
yeniden okumanın gerekliliği ve yararı vardır. Ancak, bu
gereklilik tarihin kendi içinden kaynaklanmalıdır. Böyle
olmayınca, "Yeni Tarih" için yeni belge bulmada veya eski
belgeyi yeninin kanıtı olarak kullanmada zorlanan "tarihçi"lerin
ikinci davranış biçimi, sonu gelmez "tarih"in ne olduğu, "tarihçi"nin
ne yaptığı tartışmalarına dalmalarıdır. Bunun sonucunda
"tarih" üzerine düşünmekten ve düşündüklerini yazmaktan, bir
türlü düşündüğüne uygun bir araştırmayı gerçekleştiremeyen,
belge kullanıyorum görüntüsünü veren, fakat kullandığı
belgeyi anlamayan, kendine göre setler düzenleyerek, yeni
açıklamalara yeni "kanıt" yaratan tarihçilerle; bu dünyanın
tamamen dışında, birkaç belgeyi neşrederek bunun
"tarihçilik" olduğunu sananlar, aynı anda Türk Tarihine
ürünler vermektedirler. Bu tutumların getirdiği nokta, tam
bir çoraklıktır. Bugün, tarih alanındaki yayınlara
bakarsanız, teliften çok tercümenin rafları kapladığını
görürsünüz. Bunun tek nedeni, Halil İnalcık ve onun
kuşağının "tarihçiliği"nin geride kalmış olmasıdır. Bence,
temel sorun buradadır ve bu sorunu aşmak için Halil İnalcık,
örnek alınması mutlaka gereken bir yıldız gibi
parlamaktadır. Türk Tarihi, gerçek yerini ancak, eleştirel
düşünceli, bağımsız tavırlı "tarihçi"lerin "telif'leriyle
bulabilir.
Halil İnalcık'ın bibliyografyası incelendiği zaman anlaşılır
ki, tarihe bütüncül bakışının bir sonucu olarak, Türkiye'de
insanın gündelik yaşayışına ilişkin bilgiler sunan
belgeleri, bunlar arasında en önemlileri olan şer'iye
sicillerini sistematik incelemeye almıştır. Bunlar kadı
mahkemelerinde tutulmuş kayıtları ihtiva etmesine, yani
bugünlerde pek moda olan deyişle resmi belgeler olmasına
rağmen, doğru kullanıldıkları ve iyi değerlendirildikleri
zaman, Türk toplumunda gelenekselleşmiş bir davranış
olmadığından dolayı, örneklerine sık rastlayamadığımız,
kişilerin özel hayatına, toplumsal yaşayışın iç ilişkilerine
ulaşmayı mümkün kılacak hususi belgelerin yerini
doldurabilecek bilgiler içerirler. Şer'iye sicillerinin bir
diğer yönden özelliği, yine resmî bir otorite olarak görünen
kadının bir yönüyle yerel bir yönetici, yerine göre bir
toplum önderi, kimi zaman bir moral ve kültür adamı olarak
hangi rolleri üstlendiğini açıklayan bilgiler vermesidir.
İnalcık, bu bilgi kaynaklarından hem doğrudan neşirler
yapmış, hem de bu bilgileri araştırmalarında kullanmıştır. O
nedenle, Şer'iye sicillerinin değeri konusunda daima
aydınlatıcı olmuştur. Bu bağlamda, Bursa Şer'iye
sicillerinden çıkardığı beş yüze yakın belgeyi, Türk Tarih
Kurumu'nun yayın organları olan Belleten ve Belgelerde
yayınlamıştır. Bu alandaki faaliyetlerin kurumsallaşması ve
daha kapsamlı eserlere ulaşılabilmesi için ikinci bir
projeye öncülük etmiştir. Bu proje, İstanbul Müftülüğü
Arşivi'nde bulunan binlerce defterin zaman içinde seri
halinde yayınlanmasını öngörmektedir. Prof. Nurhan Atasoy'un
İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Araştırmaları Merkezi'nin
başındayken, onunla işbirliği yapılarak tasarlanan bu
projeye daha sonra Amerika'da Harvard Üniversitesi'nden
Cemal Kafadar'ın da destek vermesiyle konu uluslararası bir
nitelik kazanmıştır. Bu çerçevede Halil İnalcık'ın
gözetiminde çalışmaya başlayan bir ekip yedi cildi yayına
hazırlamış durumdadır ve belirtildiğine göre, bunların
basımı Sabancı Üniversitesi tarafından
gerçekleştirilecektir. Bu koleksiyona dahil eserlerin gün
ışığına çıkması ve sayılarının giderek artması durumunda,
yalnız İstanbul Tarihi ile değil, genel olarak Osmanlı
hukuk, idare, ekonomi tarihi ile ilgili zengin bilgiler
genel kullanıma sunulacaktır. Böylece, toplumsal hayatın her
yönüne, bu arada kurumsal işleyişe ilişkin kapsamlı veriler
elde edilmiş olacaktır.
Bu konudaki bir başka proje faaliyeti, Toplumsal Tarih Vakfı
öncülüğünde başlatılmıştır. Bu Eyüp Sicilleri ile ilgilidir.
Tarih Vakfı, yapılan çalışmaların, ilk sonuçlarını bir
seminer çalışmasıyla kamuya sunmuştur. Bu proje Kültür
Bakanlığı tarafından da desteklenmiştir.
Osmanlı siyasal ve sosyal sistemlerinin ve düzeninin
esaslarını belirlemek amacıyla yaptığı çalışmalar, zaman
içinde bütünlenmiş ve İnalcık ilginç analizleriyle
belgelerin kavramlarından oluşan açıklama tarzları
geliştirmiştir. Bunlar arasında en dikkate değeri çift-hâne
sistemidir. Daha ötede şehir ekonomisinin esasları içinde
hirfet sistemî ve ticaret üzerinde duracaktır. Bu konular
yalnız onun değindiği meseleler değildir. Birçok Osmanlı
tarihi araştıncısı aynı düzlemde araştırmalar yapmıştır.
Bunlar arasında İnalcık'ın temayüz etmesine sebep olan
özelliği, Osmanlı düzeninin kuramsal tabanına ve pratiğine
derinden nüfuz etmiş olmasıdır. 1959'da yayınladığı Raiyyet
Rüsumunda çift-resmi sistemini ve bu yolla kır toplumunun
örgütlenmesi meselesini incelemiş, daha sonra 1989'da "Köy
Köylü ve İmparatorluk!' makalesinde konuya daha geniş açıdan
bakarak, düzenin tarihsel derinliğini ve bölgede Osmanlı'da
da görünen üretim tarzının niteliğine berraklık getirmiştir.
Mîrî toprak rejimi ilgili bazı kilit kavramların anlaşılması
ve yanlış yorumların düzeltilmesi onun sayesinde olmuştur.23
Bu konuda yazdıkları özetle şöyledir:
".... mîrî arazi, yani devletin rakabesini elinde tuttuğu
arazi bütün tarım topraklarını kapsamaz. Mîrî arazi yalnız
hububat ziraati yapılan, tarla olarak kullanılan arazidir.
Bağlar ve bahçeler bunun dışında kalır. Çünkü büyük
kitlelerin geçimi, geçimlik ekonomi, ordunun ve şehirlerin
iaşesi, hububat ekimine, başlıca buğday, arpa ekimine
dayanır. Darlık ve açlık, hububat ekiminde noksanlıktan
ileri gelir. Devlet bu yüzdendir ki, tarla ziraatini,
hububat ekimini kontrol altında tutmak zorunluluğunu
duymuştur. Osmanlı kanunnâmelerinde kesin bir madde vardı:
Tarla, bağ ve bahçe haline getirilemez. Tarlaların devamlı
işletimi, kanunla garanti altına alınmıştır. Aile emek
ünitesini, kısaca reaya çiftliğini, devlet daimi kontrol
altında tutar. Bir çift öküzü olan aile, bir işletme ünitesi
oluşturur. Hayvani enerji ünitesinin, yani bir çift öküzün
işleyebileceği toprak ünitesi, ekonomik bakımdan en verimli
işletme olarak tanımıştır. Bu raiyyet çiftliği, devlet için
tarım ekonomisinin temel ünitesidir. Onun parçalanmasına ve
kaybolmasına karşı bir sürü kanun önlemleri alınmıştır.
Özetle belli bir ekonomik ve sosyal rejimin uygulanması
içindir ki, devlet tarla arazisini kendi mutlak kontrolü
altına alma gereğini duymuştur. Buna mîrî arazi rejimi
diyoruz. Aslında mîrî arazi kendi başına bir gaye değildir.
Belli bir tarım ekonomisi ve sosyal yapının sürdürülmesi
için vazgeçilmez bir düzendir. Bu nokta şimdiye kadar
yeterince anlaşılmadığı için, Osmanlı sosyal yapısı hakkında
çeşitli sosyolojik modellerden alınan yetersiz teoriler
ileri sürülmüştür. Yukarıda sözünü ettiğimiz bu ana ekonomik
sosyal düzene biz çift-hâne sistemi diyoruz."
İnalcık, bu arada mîrî arazi rejiminde aydınlanmasını
gerekli gördüğü noktalara değinir. Bunlardan biri köylünün
tasarrufuna bırakılan toprakların kategorik ayrımıdır. Mîrî
toprak rejiminde, devlet topraklarının tapulu ve mukataalı
arazi olmak üzere ikiye ayrıldığını, tapulu arazinin, köylü
aile birliklerine, tapu rejimi dediğimiz özel bir sistem
içinde verilen arazi olduğunu ve bu tapunun tasarruf yetkisi
veren bir belge olduğunu anlatır. Mîrî tapulu arazi,
İmparatorluk siyasetinin bulduğu ve korumaya çalıştığı ana
rejim olarak, eski çağlardan beri Akdeniz ve Orta Doğu
tarihine yön vermiş bir temel sistemdir.
Mîrî tapulu arazi yanında ikinci büyük toprak kategorisi,
mîrî mukataalı arazidir. Mukataa sistemi, tapu sistemi
yanında, tamamiyle ayrı bir toprak rejimini simgeler.
Buradaki anlamı ile devletin boş araziyi belli bir bedel
karşılığı özel şahsa kiralamasıdır. Bu çeşit topraklarda
tapu rejiminin kuralları uygulanmaz. Tapu rejiminin yanında
böyle bir uygulamanın yer almasının başlıca nedeni, boş
toprakların harap durumda kalmaması, ayrıca buradan devlet
hazinesine gelir sağlanmasıdır. Çift-hâne sistemi bir çift
öküzün ve aile emeğinin temel olduğu küçük köylü işletmeleri
söz konusudur. Bu sistem, belli bir üretim tarzı, belli bir
sosyo-ekonomik yapıyı simgeler. Köylü ailesi, ziraî rejimin
ana ünitesi olarak sistemin temelini oluşturur. Bu ünite,
maliye bürokrasisi için aynı zamanda bir ana vergi
ünitesidir. Bu ünite çift resmi denilen bir vergi sistemine
bağlıdır. Burada aile emeği, bir çift öküz ve ikisinin
birlikte işlediği arazi, tümü, bir üretim ünitesi ve
dolayısıyla bir malî ünite sayılır. Alınan çift resmi,
sadece şahsî vergi değildir; daha çok, bu ünitenin
vergilendirilmesidir. Başka deyimle, kombine bir vergidir.
Geç Roma döneminden beri uygulanan bu vergi rejiminde,
verginin niteliği Batı tarihçileri tarafından da uzun zaman
tartışılmıştır. Halil İnalcık'ın açıklamalarına kadar,
Osmanlı vergi sistemi içinde de bu vergiye ilşkin bilgiler
bu düzeyde değildi. Kanunnâmelerden veya tahrir
defterlerinden alınmış, fakat eleştiri süzgecinden
geçirilmemiş ham bilgiler olarak, kimi yönleriyle
belirsizlikler taşımaktaydı.
Bu açıklamalarından sonra Halil İnalcık, çift-hânem, kır
toplumunun temel hücresi olduğunu, aile emeğine dayanan bu
üretim örgütünün, insanlığın bulduğu en verimli tarım
işletmesi olduğunun ileri sürüldüğünü vurgular ve bağımsız
kendine özgü, bir üretim tarzı olarak benimsenmesi görüşüne
katılır.
Halil İnalcık'ın üzerinde durduğu bir başka konu, dirlik
sahibi (sipahi) ile reaya (üretici-vergi yükümlüsü)
arasındaki ilişkidir. İnalcık bu konuda uygulamaya yönelik
somut bilgilere erişebilmek için kadı defterlerinden köy
sicillerini incelemiştir. Kanunlar, sipahiye çift-hâne
sistemini koruma sorumluluğu vermiştir. İlişkinin temelinde
yatan bu sorumluluk ışığında, gündelik hayat içinde
ilişkiler tespit edilmiştir. 1500-1600 yılları arasındaki
belgelerden çıkardığı sonuçlar şöyledir: Tereke
kayıtlarında, yani ölen şahısların geride bıraktığı emtia ve
emlakin kaydedildiği defterlerde, hububat tarımı yapılan
toprakların miras konusu olmadığı görülmektedir. Kayıtlara
yansıyan işlemlerin arasında ferağ yani raiyyetin sipahinin
izniyle tarlasını veya çiftliğini devredebilmesidir. İnalcık
zaman zaman bey' ü şirâ yani satış olarak da kaydedilen bu
işlemlerin gerçek nitelik ve boyutlarını belirleyerek toprak
tasarrufunun seyrine ilişkin uygulamayı açıklayan bilgiler
derlemiştir. Tımar sisteminin hayatiyetine ışık tutan
bilgiler, Osmanlı gerçeğini anlamamız yolunda büyük rol
oynamıştır.
Söz sipahiden açılmışken, Halil İnalcık'ın bir başka açıdan
Osmanlı tarihine katkılarına yönelebiliriz. O, Hicri 835
Tarihli Sûret-i Defter-i Sancak-ı Arvanid (Ankara, TTK,
1954, XXXVI-157)'i yayınlamıştır. Bu defter, Osmanlı
arşivlerinde bulunan, en eski tarihli tahrir icmal
defteridir. 1431 tarihli bu defter hem Arnavutluk tarihi
bakımından, hem de genel Osmanlı tarihi açısından son derece
önemli bir kaynaktır. II. Murad dönemine ait daha birkaç
defter bulunmasına rağmen, İnalcık'tan sonra bu alanda bir
başka yayın faaliyeti gözlenmemiştir. Daha sonraları, daha
çok Kanunî dönemine ait olan tahrir defterleri,
araştırıcıların yoğun ilgi ve mesaisine konu olacaktır.
Fakat, bu konudaki ilk mesai Barkan ile İnalcık'a aittir. Bu
icmal defterinin yayını, inalcık yönünden iki noktada çok
önem taşır. Birincisi, bu defter, Rumeli Beylerbeyinin
Divanında bulunan bir suret olduğu için, H.835 ve 859 yıllan
arasındaki tımar değişikliklerine ilişkin derkenarları da
içermektedir. Gerek bu derkenarlar, gerekse defterin asıl
düzeni, Osmanlı Devleti'nin erken sayılabilecek bir
döneminde düzenlendiği için, hem dil, hem kaligrafi hem de
bir takım terim, ad ve kavramlar açısından oldukça fazla
zorluklar çıkaracak niteliktedir. Osmanlı Maliyesi'nin
geleneksel yazısı olan siyasat ve Divanî rakamlarının en iyi
örneklerinin bile zaman zaman yarattığı problemler gözönünde
bulundurulursa, bu defter, bütün güçlüklerinin üstesinden
gelinerek, bilimsel bir yayının sonucunda, Osmanlı
tarihçilerinin kullanımına sunulmuştur. Bu yönüyle, Halil
İnalcık'ın paleografi, diplomatik bilgisinin ve uzmanlığının
bir kanıtı olarak değerlendirilmek durumundadır.
Bundan daha önemlisi, bu defterin yayını ile birlikte
Osmanlı tarihine ilişkin bilgilerimizde önemli katkılar
sağlanmış, Osmanlı Devleti'nin mahiyeti daha iyi anlaşılır
duruma gelmiştir. Bu defterin en önemli özelliği,
Osmanlılar'ın Balkan fetihlerini açıklayıcı somut bilgiler
içermesi, bu meyanda tımarların hıristiyan sipahilere de
tevcih edildiğini gösteren birincil bir kaynak olmasıdır. Bu
yayınla birlikte, Osmanlılar'ın Balkanlar'da yerleşmesi ile
ilgili bilgilerimiz çoğalmış, bu arada eski Balkanlı
yönetici kadroların, bu tür dirlik tevcihleriyle Osmanlı
yönetici kadroları arasına alındığını göstermiştir. Bu
sayededir ki, Osmanlı Devleti'nin Balkanlı niteliği daha
açık olarak belirmiştir. Defterde geçen yerleri, harita
üzerinde yerleştiren İnalcık, blokalizasyon çalışmasıyla
Arnavutluk tarihine de katkıda bulunmuştur.
Arvanid Defteri üzerindeki çalışmalarını sürdürürken, diğer
yandan kuruluş yıllarından Fatih dönemine kadar geçen zaman
içinde Ormanlı uygulamalarını bu açıdan inceleyen İnalcık, "Stefan
Duşan'dan Osmanlı İmparatorluğuna" adını verdiği makalesinde
Osmanlılar'ın Balkanlar'ı hangi koşullarda bulduklarını,
nasıl bir yapı devraldıklarım ve bölgede hangi politikaları
uyguladıklarını vuzuhla ortaya koymuştur.25 Halil İnalcık,
"... Osmanlı tarihini muayyen devirleri içinde ayrı ayrı ele
alarak her devri kendi şartlan ve zaruretleri içinde
gösterebildiğimiz zaman, o kadar tezatlı ve karışık görünen
vakıalar vuzuh kazanır" diyerek XIV ve XV. asırlarda
Rumeli'de Osmanlı fütuhatının hangi şartlar altında, nasıl
gerçekleştiğini araştırır. II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed
devrine ait tımar ve tahrir defterlerine göre, Balkanlar'da
Osmanlı yayılışının tamamiyle muhafazakar bir karakter
taşıdığını, ani bir fetih ve yerleşmenin bahis konusu
olamayacağını, eski Rum, Sırp ve Arnavut asil sınıflan ve
askeri zümrelerinin yerlerinde bırakılarak mühim bir
kısmının hıristiyan tımar eri olarak Osmanlı tımar
kadrolarına sokulduğunu, rakam ve delilleriyle göstermeye
çalışmıştır. Bunun yanında aynı belgelerin ışığında, Osmanlı
fetihlerinin evrelerini, yerleşme politikalarını, yönetim
esaslarını, Osmanlı hizmetine özel görevlerle alınan
hıristiyan gruplarının statülerini incelemiştir.
Bütün bunların sonunda, görüldüğü gibi, Halil İnalcık hem
Balkan Tarihi hem de Osmanlı Tarihi ile ilgili, çoğu Balkan
tarihçilerinden kaynaklanan bir çok hatalı görüşü, gerek
kuramsal düzlemde gerekse ampirik verilere dayalı
çalışmalarıyla düzeltmiştir. Bu bakımdan, onun Osmanlı
tarihine katkılarının başında bu çalışmaları anılmalıdır.
Buraya kadar anlatılanlar, Halil İnalcık'ın nasıl bir
tarihçi olduğunu, mesleğinde nasıl "büyüdüğünü" açıklamaya
yönelikti. Yani "nitelik" açısından belirlemelerde
bulunuldu. Açıklamanın "nicelik" boyutu da, diğeriyle tam
bir uyum içindedir.
-Düşünün ki, 1941'de başlayan ve kesintisiz bugüne kadar 60
yıl devam eden bir araştırıcılık, yazarlık ve öğretmenlik
hayatı vardır Halil İnalcık'ın. Hiç bitmeyen bir ilgi; bir
sonrakinin bir öncekine göre daha olgun ve nitelikli olduğu
sayısız ürün. Hepimizin zaman zaman meraklarının
değiştiğini, başka uğraşılara yönelmek gereksinimi
duyduğumuzu, kimi zaman enerjimizin ve verimimizin
azaldığını gözönünde bulunduracak olursak, bu sürekliliğin
ve verimliliğin ne anlama geldiğini daha iyi
değerlendirebiliriz.
-60 yıllık süre, yalnız insan hayatı için değil, dünyadaki
gelişmeler açısından da önemlidir. Bu zaman diliminde, kaç
nesil bir arada yaşamıştır? Halil İnalcık bunlar arasında,
kendisinden öncekilere göre de, sonrakilere göre de, hep
önde ve dikkate değer durumdadır. Dünyada, bu zaman içinde,
siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel ve teknolojik hangi
değişmeler olmuştur? Bu değişmelerin yarattığı yeni şartlara
ve yeni ortamlara uyum yeteneği. Bu zaman içinde, çoğunluğu
Türkiye'de olmak üzere, Amerika ve Avrupa ülkelerinde
eylemli meslek hayatı. Birbirinden farklı koşullarda, farklı
mekânlarda, farklı üniversitelerde, hep dikkate değer olmak.
-Daha önce de değinildiği gibi, Türkiye'de ve Batı
ülkelerinde en önde gelen bilim akademileri ve tarih
kurumlarında aslî ve onur üyelikleri.
-Türkiye'de ve Batı ülkelerinde, alanlarının en önemli yayın
organı olma özelliğini kazanmış dergilerin yayın
heyetlerinin başta gelen üyesi (Archivum Ottomanicum,
Journal of Ottoman Studies, Turcica, Studia Islamica,
Hanvard Ukranian Studies, East European Qarterly,TTK
Belgeler gibi). Bunların yanında, Avrupa'da Osmanlı
araştırmalarının yaygınlık kazanması açısından önem taşıyan
bir başka girişimi, Leiden'de E. J. Brill'de S. Faroqhi ile
birlikte The Ottoman Empire and Its Heritage serisinin
yöneticiliği zikredilmelidir. Bu seride, yirmiye yakın
eserin yer aldığını, bunların önemli bir bölümünün yeni
kuşak tarihçilerin yazdığını düşünecek olursak, İnalcık'ın
bu yolla da öğreticilik yaptığını anlayabiliriz. Bu bağlamda
hatırlanacak bir başka girişim, 1986'da Halil İnalcık'ın
önderliğinde başlatılan bir projedir. Bu proje meyvesini
vermiş, İnalcık, Faroqhi, Mc Gowan, D. Quataert ve Ş. Pa-muk'un
çeşitli bölümlerini yazdıkları, An Economic and Social
History ofthe Ottotnan Empire, Cambridge University Press
tarafından 1994 yılında yayınlanmıştır. Bu eserin ağırlıklı
kısmı Halil İnalcık'ındır.26
-Birçok üniversitenin takdim ettiği fahrî doktora payesi
(Boğaziçi Üniversitesi, Uludağ Üniversitesi, Konya Selçuk
Üniversitesi, Hebrevv Üniversitesi, Bükreş Üniversitesi,
Atina Üniversitesi).
-Amerika, İngiltere ve Japonya'da ünlü ansiklopedilerde
dünyanın seçkin bilim adamları arasında zikredilerek
biyografisine yer verilmesi. En son Cambridge International
Biographical Center'in çıkardığı ansiklopedide, XX.Yüzyılın
2000 bilim adamı arasında yer aldı.
Yukarıda sıralanan noktalar, Halil İnalcık'ın bir bilim
adamı olarak durumunu anlatmaya yönelik nicel bilgilerdir.
Böyle bir yaklaşım yazılan için de yapılabilir:
60 Yıllık yazarlık ve araştırıcılık hayatı boyunca onlarca
kitap, yüzlerce makale, bilimsel bildiri ve ansiklopedi
maddesi kaleme almıştır. Bunlar şöyle tasnif edilebilir:
-Yazılan, Osmanlı tarihinin hemen hemen her dönemi ile
ilgilidir.
-Yazılarının ikinci önemli özelliği, göz kamaştırıcı bir
konu çeşitliliği göstermesidir.
Bu çeşitlilik içindeki yazılarını şöyle gruplandırabiliriz:
Osmanlı Siyasal Tarihi ile ilgili yazıları: Bunların bir
bölümü, Osmanlı Beyliği'nin kuruluşuna ilişkindir. Bu dönemi
mercek altına alan İnalcık'ın en önemli katkısı iki açıdan
olmuştur. Birincisi, kuruluş yıllarına ilişkin bilgi veren
Osmanlı tarihlerim, eleştirel bir değerlendirmeye tâbi
tutmuş, kaleme alındıkları tarihten yüz, yüz elli yıl
öncesine ilişkin bilgilerin kaynaklarını, şifahi tradisyonun
niteliğini belirlemede etkin olmuştur. Bu konudaki önemli
yazısı, "The Rise of Ottoman Historiography" (Historians of
the Middle East, eds. P.Holt and B.Levvis, London 1962,
152-167)'dir. İkinci bölüm yazısı ise, ilk dönem Osmanlı
tarihi kronolojisinin doğru tespiti ve ayrıntılandırılması
dolayısıyla değerlidir. Beyliğin siyasal bir varlık olarak
faaliyet gösterdiği tarihten başlayarak, Anadolu-Rumeli
siyasal birliğini gerçekleştirip klasik bir imparatorluğa
yükseldiği döneme gelinceye kadarki birçok askeri ve siyasal
faaliyetin kronolojisinin tespitinde, Halil İnalcık'ın emeği
vardır.
Özellikle İslam Ansiklopedisi ile Encyclopaedia of islam'ın.
ikinci baskısına yazdığı Bayezid, Murad II, Mehmed II, Djem
gibi maddelerde de dönemin siyasal ve askerî faaliyetlerini
sistematik bir biçimde işlemiştir. Ayrıca özel ilgi alanı,
olarak Kırım Hanlığı gibi konularda da bu açıdan
açıklamaları vardır.
Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Tarihi ile ilgili yazıları: Halil
İnalcık'ın asıl uğraştığı ve mesaisinin önemli bölümünü
harcadığı konular toplumu ilgilendiren, toplumsal
ilişkilerden kaynaklanan sorunlar olduğu için, yazılarının
ağırlığı bu alandadır. Onun için bu bölümdeki yazıları alt
gruplara ayırmak gerekir. Bu yazılar incelendiği zaman
görülür ki, bunlar yalnızca tarih yazılan değildir. İnalcık,
kimi yazıda derin tahliller yapan bir sosyolog davranışıyla
karşımıza çıkar; kimisinde bir siyaset bilimci gibidir,
kimisinde ise kurum veya vakıanın hukuksal tabanını
araştıran bir hukukçudur. Bu gruptaki yazıların önemli bir
bölümü, devlet kurumu ile ilgilidir. Osmanlı Devleti'ni
anlamaya yönelik araştırmaların ürünüdür. Osmanlı hukuku,
Osmanlı padişahı, merkez teşkilatı ve bürokrasisi gibi
konular, herbiri başlı başına derin araştırmalara dayalı
olarak ele alınmıştır. Ayrıca, devletin çeşitli kurumlarının
ve politikalarının kökenlerini arayıcı yazıları, devlet
felsefesi ve siyasal düşüncesi üzerine değerlendirmeleri de
bu arada sayılmalıdır.
Bu grupta yer alan ve önemli açılımlara yol açan yazıları
arasında şehir tarihi ile ilgili olanlarının da zikredilmesi
gerekir. Osmanlı Sosyal ve Ekonomik Tarihi'nin önemli bir
alanını oluşturan ve Osman Nuri ile Barkan'dan sonra, bu
konunun öncüleri arasında İnalcık bulunmaktadır. "Yazmak
için bir sene yoğun araştırmalar yapmışımdır" diye
açıkladığı, Encyclopaedia of islam'ın "İstanbul" maddesi
başta olmak üzere, "Ottoman Galata 1453-1553" (Premiere
Rencontre Internationale sur l'empire Ottoman et la Turguie
modeme, ed. Edhem Eldem, İstanbul: l'Institut Français
d'Etudes Anatoliennes, 1991, 17-105), EI2'de "Bursa"
maddesi, "The Foundations of the Ottoman Economico-Social
System in Cities" (La Ville Balkanique, Sofıa 1970, 17-24)
gibi yazıları, şehirlerin gelişimi, şehir kurumları,
şehirlerin fiziki yapılarının egemen öğeleri, şehirlilerin
yaşayış biçimleri, şehir toplumunun kültürü gibi çok boyutlu
konulara ışık tutmaktadır. Osmanlı Şehir Tarihi
araştırmalarının bir anlamda yaygınlık kazanması için, bu
konudaki çalışmaları teşvik etmiş ve doktora tezleri
yönetmiştir.
Yazılarının önemli bir bölümü de, Osmanlı Ticaret Tarihi ile
ilgilidir. "The Ottoman Economic Mind and Aspects of the
Ottoman Econorny" (Studies in the Economic History of the
Middle East, ed: M. A. Cook, London 1970, 207-218), "Capital
Formation in the Ottoman Empire" (Journal of Economic
History XXIX/1 (New York 1969, 97-100) gibi yazılarında
Osmanlı toplumunda ticaret kavramı ve ticari düşünce
üzerinde durmuş, Osmanlı ticaretinin boyutlarını, büyük
tüccar diye nitelenebilecek tacir gruplarının hukukî
statülerini, ticarî sermayenin boyutlarım incelemiş, bu
gelişmelerin dünya ticaret tarihi açısından, Batı
toplumlarındaki gelişmelerle mukayesesini yapmıştır. Ayrıca,
"İmtiyazat," (EI2) gibi araştırmalarında da ticaret
faaliyetlerinin uluslararası hukuki boyutlarını ortaya
koymuş, Osmanlılar'da daha sonra kapitülasyonlar diye
anılacak hukuki ayrıcalıkların hukukî menşelerini açıklığa
kavuşturmuştur. Bunun yanında, Bursa ticaret tarihi ile
ilgili belgeleri yayınlayarak, özellikle "Harir" (EI2) adlı
incelemesini neşrederek, Osmanlı ticaret tarihinde önemli
yer tutan ipek sanayii ve ticaretine ilişkin çok değerli
bilgiler sunmuştur. Bunun gibi, "Osmanlı Pamuklu Pazarı,
Hindistan ve İngiltere: Pazar Rekabetinde Emek Maliyetinin
Rolü", (Gelişme Dergisi Özel Sayı II, Ankara ODTÜ 1979-1980,
1-65) adlı önemli yazısı ile Dünya ticaretinde Osmanlı
üretim ve ticaret faaliyetlerinin rolü üzerinde durmuştur.
Halil İnalcık'ın yine bu grup içinde değerlendirilebilecek,
fakat bir yönüyle de Osmanlı diplomatiğini, Osmanlı terim ve
deyimlerini ilgilendiren, bu yönüyle Osmanlı tarihçilerine
özgü teknik bilgiler olarak da kabul edilebilecek konular
hakkınca kaleme alınmış yazılan vardır. Bunların başında "Introduction
to Ottoman Metrology" (Turcica XV, 1983,311-334) gelir. Türk
Dünyası Araştırmaları (73,1991,2I-51)'nda Türkçe çevirisi de
yayınlanmış olan bu yazı, Osmanlı ekonomisi ve ticareti
üzerine yapılacak araştırmalar için temel bir çalışma,
vazgeçilmez bir kılavuzdur. Osmanlı dönemi iktisadi ve
ticari münasebetlerinde kullanılan ağırlık, uzunluk ve hacim
ölçülerinin belli başlı birimlerinin bugünkü sistemlere
mütekabiliyetinin, belki de daha önemlisi mekan ve zaman
içinde yerel kullanımlar söz konusu olduğu için, farklı
mekân ve zamanlarda kullanılan birimlerin birbirlerine karşı
durumlarının tespiti, çok önemli bir iştir ve uzmanlığı
gerektirir. Yüzlerce ve binlerce belgeyi kullanan
araştırıcıların üstesinden gelebileceği zorluklan içeren bu
konunun da en önemli uzmanlarından birisi Halil İnalcık'tır.
O bakımdan hem iktisat ve ticaret ile ilgili yazılarında,
hem de böyle özel yazılarında bu teknik konulan vuzuhla
ortaya koymuş olması, birçok tarihçi için şükranla anılacak
bir mesaidir. Bunun gibi, "Yük (Himl) in Ottoman Silk Trade,
Mining and Agriculture" (Turcica XVI,1984, 131-156) yazısı
da bu meyanda zikredilmelidir.
Genel Tarih, Medeniyet ve Kültür ile ilgili yazılar: Halil
İnalcık'ın çeşitli vesilelerle kaleme aldığı, sosyal
değişme, modernleşme, siyasal kültür, bilim, bilimler
akademisi gibi konulardaki yazılan, onun sadece geçmişteki
tek olaylan değil, evrensel gelişmenin bütün veçhelerini
anlamaya yönelik büyük bir düşünür olduğunun kanıtlarıdır.
Ama, her yazısının önemli özelliği bütün bu konulara da
tarihin penceresinden, "tarihçi" gözüyle bakmasıdır.
Bu uzun açıklamalardan sonra, yazımızın başında sorduğumuz
soruyu tekrarlayabiliriz: "Halil İnalcık neden büyük?" Bu
sorunun cevabında, vurgulanması gereken iki özelliğinin
bulunduğunu göstermeye çalıştım. Bunlardan ilki, Halil
İnalcık, bir ulusal kurumda ilk formasyonunu almış, daha
sonra uluslararası bilim platformunda önemli bir yer
kazanmıştır. Uluslararası platforma yükselirken, ulusal
düzlemde kazandığı değerlerin önemli bir rolü vardır. İkinci
önemli özelliği ise, çalıştığı alanda, hem ulusal hem de
uluslararası bilim adamı ve bilimsel düşüncelerden,
etkinliklerden etkilenmiş, kendi yerini bulmasında bu
etkilerin çok önemli bir rolü olmuştur. Fakat o, meslek
edindiği alana çalışmalarıyla özgün bilgi üretimiyle katkıda
bulunan, daha önemlisi "tarih" denen bilgi alanının
yöntemlerinin gelişmesinde çok önemli rolü olan bir bilim
adamıdır. Bilimsel eylem, eğer dünyaya eleştirel bakmak,
orijinal bilgi üretmenin yöntemlerinin geliştirilmesinde
etkin olmak ve orijinal bilgi üretmekse, bunları bihakkın
yaptığı için Halil İnalcık "büyük"tür.
kaynak: Doğu-Batı Akademidekiler |