FRANSA’NIN ANADOLU’YA YÖNELİK SÖMÜRGECİLİK FAALİYETİNDE ERMENİLERİN YERİ

                                      Doç. Dr. Durmuş YILMAZ *

Anadolu’da  yaşayan Ermeniler’in Bizans devleti zamanında iki defa ciddi olarak tehcire tâbi tutulduğunu tarihi kaynaklardan öğreniyoruz. Bunlardan birincisi  imparator II. Basilus tarafından 1025 yılında  gerçekleştirilmiş olup Vaspuragan dedikleri Van bölgesinde yaşamakta olan Ermeni halk Orta Anadolu’ya-Sivas, Kayseri ve Yozgat bölgelerine-nakledilmişlerdir. Ermenilerin ikinci defa tehcire  tâbi tutulması da bu tarihten yaklaşık olarak 25 sonra  Bizans imparatoru  IX. Konstantin Monamakos tarafından uygulanmış ve Doğu Anadolu’da yaşamakta olan Ermeniler batı ve güney bölgelerine nakledilmişlerdir[1]. Ermeni tarihinin önemli olaylarından olan bu iki tehcir uygulaması, Anadolu’da yaşamakta olan Ermeni halkın ortak hafızasında unutulmaz anılar bırakmıştır. Şöyle ki: İslamiyetin Anadolu’ya girdiği yıllar olan 10. Yüzyıl ortalarında Bizans devleti Doğu sınırlarını emniyete alabilmek için  buralarda yaşamakta olan Ermeni halkının İstanbul Ortodoks patrikliğine bağlanmasını istemişti. Bu kısaca Ermeni halkından din değiştirmelerini ve ortodoksluğu kabul etmelerini istemek demekti. Bunu kabul etmedikleri takdirde ise kendilerine uygulanacak en hafif cezanın tehcir olacağını biliyorlardı. Zamanın şartları içinde bunu göze aldılar ve din değiştirmeyi kabul etmediler. Bizans devleti de tehcir uyguladı.

Bizans’ın uyguladığı ikinci tehcir (1045) Ermeniler için, içinde umudun da bulunduğu felaketler manzumesiydi. Doğu Anadolu bölgelerinden kaldırılarak batıya ve güneye sürgün edilmişler, aileleri parçalanmış, iş ve güçlerini terketmek zorunda kalmışlardı. Fakat Selçuklu  Türklerinin Doğu Anadolu sınırlarına yaklaşmış olmaları, hatta Ortadoğuya uzanma eğilimleri Bizans yöneticilerini ürkütürken Ermenileri de umutlandırmıştı. Türklerin , kendi dinlerinden olmayan halka karşı ne kadar hoşgörülü davrandıkları akıncı birliklerin  taşıdıkları ve yaydıkları bilgilerin başında geliyordu. Bizans’ın baskısına karşı Türklerin hoşgörüsü Ermeniler için tek kurtuluş yolu olarak gözüküyordu.

Yukarda çok kısa ve özet olarak verilmiş olan bilgiler  10. ve 11. Yüzyıllarda Anadolu Ermeni halkının Bizans devleti ile olan ilişkilerini ve adı geçen halkın Türklere bakışını göstermektedir. 1071 yılında Türklerin Bizans karşısında elde ettikleri muhteşem zaferden sonra, Ermeniler Türkler hakkında yanılmamış olduklarını yaşayarak görmüşlerdir. Bizans ordusunda görev yapan Ermeni komutan  Vahram (Philateros), Maraş, Adıyaman ve Urfa’yı alarak bölgenin Bizans’tan ayrılmasını sağlamış, Türklerin bölge üzerinde hakimiyet kurmalarını kolaylaştırmıştır[2]. Böylece Türklerle Ermeniler arasında ilk temas dostluk ve hoşgörü temelinde kurulmuştur. Sonraki yıllarda da Doğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerle Türkler arasında  ne din ne de kültür  farkı, bir husumet veya savaş sebebi olmamıştır.

Osmanlı devleti’nin kuruluşunu izleyen yıllarda özellikle Güney Anadolu bölgesinde yaşamakta olan Ermeniler Avrupalıların dikkatini çekmişti. Zira  Bizans devletinin ağır  baskısına  rağmen  din değiştirmeyi kabul etmeyen Ermeni halkı, Türklerin sağladığı hoşgörü ortamında Katolikliğe çok yakın kuralları olan Gregoryen dininde fakat belirli bir “Büyük Kiliseleri” olmadan yaşamakta idiler. Bu durum  Avrupalı Katolik rahiplerin dikkatini çekmişti. Eğer Anadolu Ermenileri, İstanbul Latin Kilisesine bağlanmayı kabul ederlerse bu onlar için birleşme ve bütünleşme; Avrupalılar için ise Anadolu’da önemli bir vasıta temin edilmiş olacaktı.

İstanbul’un fethiyle bu süreç hızlandı. 1461 yılında  Fatih Sultan Mehmet’in  Bursa’da oturmakta olan Ermeni Piskoposu Ovakim’i İstanbul’a getirmesiyle Ermeniler de ayrı bir “Millet” olarak kabul edilmiş ve  Osmanlı devleti katında “İmtiyazat-ı şahaneyi haiz millet” olarak yaşamaya başlamışlardır[3]. Piskoposun İstanbul’a yerleşmesi üzerine Ermeni halkın İstanbul’a ilgisi artmış ve Osmanlı devletinin uygun görmesi sonucu Anadolu’nun çeşitli  yerlerinden getirtilen  Ermeniler İstanbuıl’da 6 ayrı semte yerleştirilmişlerdir.  Kendilerinden de “Altı Cemaat”  olarak söz edilmeye başlamıştır[4].

Fatih Sultan Mehmet’in bu politikası  halefleri tarafından da devam ettirilmiş ve 1516 yılında Yavuz Sultan Selim ve 1521 yılında da Kanuni Sultan Süleyman  tarafından verilen imtiyazlarla, Ermenilerin “Milletleşme” süreci tamamlanmıştır.

17. Yüzyıl ortalarına kadar, Ermeniler arasında  Osmanlı devletini ve Ermeni halkı rahatsız  edecek derecede bir dinî propaganda ya da din değiştirme faaliyetine rastlanmamıştır. Küçük çaplı değişiklere de Osmanlı devleti “Hristiyanların İçişleri” olarak gördüğü için müdahale yoluna gitmemiştir. Fakat 1641 yılında İstanbul Ermeni kilisesi merkezinin Samatya’dan Kumkapı’ya nakledilmesi sırasında Slament Galano isimli bir Latin Papazının Ermeniler arasında Katolikleştirme propagandası yaptığı ve önemli sayıda da taraftar toplamış olduğu farkedildi[5]. Ermenilerden bu olaylara şiddetle karşı çıkanlar oldu. Galano Ermenilerin tepkisinden korkarak kaçtı. Fakat Ermeniler arasında Katolikleştirme faaliyetleri de sürdü. Gizli yollardan Anadolu’ya geçen Katolik papazlar propagandalarını sürüdürdüler ve Tercan, Hasankale,Gümüşhane, Kars, Bayburt, Trabzon  gibi şehirlerde bir kısım Ermeni halkı kendi dinlerine döndürmeyi başardılar[6].

FRANSA VE KATOLİKLEŞTİRME FAALİYETLERİ

Fransa’nın Türkiye Ermenilerini katolikleştirme faaliyeti Kral XIV. Louis zamanında sistematik bir hal almıştır. Osmanlı devleti ile ticaret başta olmak üzere çok yönlü ilişkiler içinde bulunan ve Katolik Hristiyanlığının merkezi ve hem de koruyucusu durumunda bulunan Fransa, adı geçen kralın 72 yıllık saltanat döneminde (1643-1715) Osmanlı devleti içinde yaşayan Ermenilerin katolikleştirlmesini bir devlet politikası halinde ele almış ve sistemli bir faaliyet başlatmıştır. Adı geçen Kral zamanında Fransa’nın İstanbul’daki temsilciliği bu faaliyetlerin merkezi olmuştur.

Fransa’nın Türkiye’deki faaliyetlerini anlatan Fransız yazar Albert Vandal şöyle diyor:

“...Bizim diplomasimiz hedeflerine erişmek için çok çeşitli yollara başvuruyordu. Sadrazamı satın alıyordu. Onun yakın arkadaşlarını elde ediyordu. Müslümanmşların en büyük ruhani reisi olan şeyhülislamla dostluklar kuruyor, sarayın haremağası ile temasa geçiyordu. Hatta Harem’e nüfuz ediyor ve sultanlarla görüşüyordu...”[7]

İkinci Viyana kuşatmasının Osmanlı devletininin yenilgi ve hatta hezimetiyle sonuçlanmasını  katolikliğin bir başarısı olarak yorumlayan Vandal, burada en büyük payın Fransa Kralı XIV.Louis’ye ait olduğunu iddia etmekte ve  bundan sonra Osmanlı ordularının dağılmış ve toparlanamaz duruma düşmüş olmasıyla Fransa’nın etkisinin daha da artmış olduğunu söylemektedir[8].

18.yüzyıldan itibaren Fransa,  Türkiye Ermenileri ile açıktan açığa ilgilenmeye  ve Osmanlı devleti ile görüşme ve pazarlıklarda Ermeni halkı hakında bazı taleplerde bulunmaya başladı. Bu süreç 1830 yılında Osmanlı devletinin  Katolik Ermenileri ayrı bir cemaat olarak tanımasıyla sonuçlandı[9]. Bu tarihten itibaren Fransa  Katolik misyonerleri vasıtasıyla süratle Osmanlı devleti topraklarında  okullar açarak kültür emperyalizmini başlattı[10]. İzmir’den başlayarak önce İstanbul’a oradan da Orta ve Doğu Anadolu’ya ve nihayet Güneydoğu Anadolu ve Suriye’ye kadar pek çok şehirde pek çok okul açtı ve açtırdı. Bu okullarda özellikle bölgenin Ermeni çocukları eğitim görüyordu. Bunlar ilerki yıllarda  Fransa’nın bölgeye nüfuz etmesinde ve hatta işgal faaliyetlerinde en önemli görevleri üstlenecek kişilerin yetiştirilmesini sağlayacak kurumlar olacaktı[11].

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI VE SONRASINDA ERMENİLER

Birnci Dünya Savaşının (Harb-i Umumi) başladığı tarihlerde  Türkiye Ermenileri 50 yıldan fazla sürdürdükleri  ayrılıkçı faaliyetlerle bir hayli mesafe almış bulunuyorlardı. 17 Mart 1863 tarihinde Padişah Abdülaziz’in onayı ile yürürlüğe girmiş bulunan Nizamname-i Millet-i Ermeniyan (Ermeni Milleti Nizamnamesi), Ermenilerin Osmanlı devletinden ayrılarak tıpkı Bulgaristan gibi ayrı bir millet ve devlet olarak ortaya çıkması arzusunu açıkça gösteriyordu. Bu nizamnamenin 57. maddesine göre  Ermeniler 140 üyeli bir Meclis (Meclis-i Umumi)  oluşturuyorlar ve bütün işleri yani idareyi bu meclise bırakıyorlardı[12]. Görüleceği gibi Ermeniler bağımsız bir devlet olma yolunda ciddi bir hazırlık içinde bulunuyorlardı. Dünya Savaşı başladığı zaman Ermenilerin ayrılıkçı hareketi de hızlandı. Zira Osmanlı devleti Doğu cephesinde Rus saldırısı ile Çanakkale cephesindeki İtilaf Devletlerinin müşterek saldırısı karşısında bunalmış vaziyette idi. Yıllardan beri yapılan hazırlıklar sonunda  Fransa başta olmak üzere Avrupalı devletler ve Rusya Ermenilerin ayrılıkçı hareketini desteklemekten başka, gerek siyasal gerekse askeri yardım konusunda da oldukça cömert davranıyorlardı. Doğu Anadolu’da Rus ordularına Ermeniler rehberlik ve kılavuzluk yapıyorlar, onların desteği ile Türk köy ve kasabalarına baskınlar yaparak, eli silah tutan erkeklerinin hemen hemen tamamı cephelere gitmiş olan köylerin kadın, çocuk, yaşlı ve hasta insanlarını acımasızca katlediyorlardı[13].

1914 yılı sonunda Türk ordusunun Ruslar karşısındaki bozgunundan sonra  bölgede ilerlemesini sürdüren Rusların önünde Ermeni komitacılar ve silahlı militanları bulunuyordu. Bunlar 1915-1918 yılları arasında 600 binden fazla insanımızı şehit ettiler[14].

Fransa 17. Yüzyıl ortalarından beri yapmakta olduğu dini görünüşlü siyasal faaliyetlerini Orta ve Güney Anadolu üzerinde yoğunlaştırmıştı. Zira Kilikya denilen Çukurova ve Maraş bölgesinde çok sayıda Ermeni yaşıyor ve bunların da çoğu Fransa’nın katolikleştirme faaliyetinin hedefi içinde bulunuyordu. Kozan’da bulunan Sis Katagikosluğu 1916 yılında  Van’da bulunan Ahtamar katagigosluğu ile birleştirlmişti. Kudüs Patrikliği de bu Katagigosluğa bağlanmıştı[15]. Sis Katagikosluğu  Fransa’nın Çukurovadaki bir temsilciliği gibi çalışıyordu.

1916 yılında  İngiltere ve Fransa’nın  Dışişleri Bakanları olan Sykes ve Picot  bir antlaşma imzalayarak  Anadolu’nun güney bölgelerini paylaşmışlardı. İşte bu antlaşmada Fransa Kilikya denilen bölgeyi almıştı. Çünkü  söz konusu bölge üzerinde Fransa’nın asırlar süren faaliyetleri vardı.

SONUÇ

  Birinci Dünya Savaşı içinde ve savaş bittikten sonraki işgal zamanında Fransa Türk toprakları üzerinde yaşamakta olan Ermenleri kendi siyasal menfaatleri uğruna kullanmıştır. Kurduğu Doğu Lejyonlarında (Ermeni Lejyonu) Ermenileri silahlandırarak Türklere karşı savaştırmıştır. Bu savaşlarda pek çok Ermeni hayatını kaybetmiştir. Fransız gazeteci-yazar Michel Paillares 1922 yılında yayınladığı kitapta bu durumu açık bir şekilde anlatırken şöyle diyor:

“...Zavallı Ermeniler! Siz Fransız Bayrağının kıvrımları arasında öldünüz. Adana’da, Maraş’ta, Urfa’da siz bizim için hayatlarınızı kaybettiniz...Lütfen bizi bağışlayınız...Fransızlar aldatıldı.”[16]

Ankara Antlaşmasından sonra (20 Ekim 1921) , Fransızlar Anadolu’yu terketmeye başladılar. Ermenilerde hayal kırıklığı da o zaman başladı. Çok güvendikleri Fransa’nın kendilerini yine Anadolu’da, yine Türklerle başbaşa bırakıp gitmelerine çok üzüldüler. Şimdi başbaşa kaldıkları Türkleri daha birkaç yıl önce acımasızca katlediyorlardı. Büyük devletlere çok güvenmişlerdi ve eskiye dönüş olmayacağına, yani Anadolu’da Türklerle başbaşa bırakılmayacaklarına çok inanmışlardı. Bu büyük hayal kırıklığı içinde Fransız Genel valisi Gouraud’ya yalvarmaya başlamışlardı.Yazdıkları mektuplarda Halep’e nakillerini isterlerken iki sene içinde 30 Bin Ermeninin Fransız saflarında öldüğünü özellikle vurguluyorlardı[17].

Ermeniler, asırlardan beri birlikte yaşadıkları komşularına ve vatandaşlarına  ve doğup büyüdükleri yurtlarına karşı ihanet içinde idiler. İşgal edilen topraklar sadece Türklerin değil Ermenilerin de vatanı idi. Fakat onlar sadece din mülahazasıyla Türkleri düşman, asıl düşmanları olan Avrupalıları da dost sanmışlardı. Tarihte pek çok kere olduğu gibi bir kere daha aldanmışlardı. Asıl dostlarının Türkler olduğunu unutmuşlardı. Bel bağladıkları Avrupalılar  onları Türklerle savaşlarında piyon olarak kullanmışlar şimdi de yüzüstü bırakıp gitmişlerdi. Terör olaylarına karışmayan ve Türklerle dostluk içinde yaşamaktan yana olan Ermeniler de dökülen bunca kandan sonra felakete ortak olmaktan başka bir şey yapamamışlardır. Ermeni terör örgütlerinin ihanetlerine sessiz kalanlar, suskunluklarının cezasını çok büyük acılar yaşayarak çekmişlerdir. Tıpkı Türklere çektirdikleri gibi.

BİBLİOGRAFYA

AKBIYIK, Yaşar; Milli Mücadele’de Güney Cephesi Maraş,Atatürk Araştırma Merkezi 1999

BEYDİLLİ, Kemal; II. Mahmut Devrinde Katolik Ermeni Cemaatı ve Kilisesinin Tanınması (1830), Harvard Ün.Yakın Doğu Dilleri Ve Medeniyetleri Bölümü, Şinasi Tekin Yay. 1995 

ENER, Kasım; Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi,Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1996

GÖYÜNÇ, Nejat; Osmanlı İdaresinde Ermeniler, İst. 1983

GÜRÜN, Kamuran; Ermeni Dosyası,TTK 1985

KAFKASLARDA VE ANADOLU’DA ERMENİ MEZALİMİ (4 Cilt), Başbakanlık Devlet Arşivleri Gn. Müdürlüğü Osmanlı Aarşivleri Daire Başkanlığı Yay. Ankara 1995

OSMANLI BELGELERİNDE ERMENİLER (1915-1920), Başbakanlık Devlet Arşivleri Gn. Müdürlüğü Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı Yay. Ankara 1994

PAILLARES, Michel; Le Kemalisme Devant Les Alliées, Paris 1922

TCHOLAKİAN, Hovennes; L’Eglisse Armenienne Catholique en Turquie, Ohan Matbaacılık, İst. 1998

TURAN,Osman;Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Boğaziçi  Yay.İst. 1993

URAS, Esat; Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi,İst. 1987

VANDAL, Albert; Une Ambassade Française En Orient Sous Louis XV, Librairie Plon, Paris 1887

YILMAZ, Durmuş; “Lozan Antlaşmasından Önce Yabancı Okullar”,Türkiyar Araştırmaları Dergisi, Sayı 4, Konya 1997, ss.279-287

YILMAZ, Durmuş; Fransa’nın Türkiye Ermenilerini Katolikleştirme    Siyaseti,Sel-Ün Vakfı Yay. Konya 2001

 DİPNOTLAR

* S. Ü. Eğitim  Fakültesi Öğretim Üyesi

[1] Bu tehcir uygulamaları konusunda ayrıntılı bilgi için Bkz. Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yay. İst. 1993, s. 121 vd.

[2] Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, İstanbul 1983, s. 47

[3] Durmuş Yılmaz, Fransa’nın  Türkiye Ermenilerini Katolikleştirme Siyaseti, Sel-Ün

Vakfı    Yay. Konya 2001, s.31

[4] Nejat Göyünç, a.g.e. s. 49

[5]  Durmuş Yılmaz, a.g.e. s. 35

[6] Mgr. Hovennes Tcholakian, L’Eglise Armenienne Catholique en Turquie, Ohan  Matbacılık,İstanbul 1998, s. 8

[7] Albert Vandal,Une Ambassade Française En Orient,Sous Louis XV,Librairie Plon,Paris 1887, s. 4

[8] A. Vandal, a.g.e.  s.58 vd.

[9] Bu konuda  daha fazla bilgi için Bkz: Kemal Beydilli,II. Mahmut Devrinde Katolik

Ermeni Cemaatı ve Kilisesinin Tanınması (1830), Harvard Üniversitesi Yakın Doğu

Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü, Şinasi Tekin Yayını, 1995

[10] Durmuş Yılmaz, “Lozan Antlaşmasından Önce Yabancı Okullar”, Türkiyat

Araştırmaları Dergisi,  Sayı 4, Konya 1997, ss.279-287

[11] Durmuş Yılmaz, a.g.m., 280

[12] Nejat Göyünç, a.g.e. s.55; Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi,

İstanbul 1987, s. 150

[13] Ermeni mezalimi konusunda yayınlanmış vesikalar hakkında, Başbakanlık Devlet

Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı tarafından yayınlanmış,

Osmanlı Belgelerinde Ermeniler (1915-1920), Ankara 1994; Arşiv Belgelerine Göre

Kafkaslarda ve Anadolu’da Ermeni Mezalimi Ankara 1995 (4 Cilt).

[14] Daha fazla bilgi için Bkz: Kamuran  Gürün,Ermeni Dosyası, TTK 1985, s. 225

[15] 1916 yılında değiştirilen Ermeni Milleti Nizamnamesi için Bkz: Takvim-i Vekayi, 11

Şevval 1334 ve 28 temuz 1332(1916).

[16] Michel Paillares, Le Kémalisme Devan LesAlliées, Paris 1922, s.125

[17] Bu konuda Bkz: Kasım Ener, Çukurova Kurtuluş Savaşında Adana Cephesi, T.C.

Kültür Bakanlığı Yayını Ankara 1996, s.250; Yaşar Akbıyık, Milli Mücadele’de Güney

Cephesi Maraş, Atatürk Araştırma Merkezi 1999.

Selçuk Üniversitesi

Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi

ATA DERGİSİ

Sayı:10

Konya-2002

Sayfa:183-189.